Yazar: Gürsel Göncü

  • Kış geliyor mu, geldi mi?

    Baskıcı, otoriter aşamayı geride bırakıp, “ her türlü muhalefeti susturma, gazete-TV kapatma, gazeteci-yazarları hapse atma, belediye başkanlarını tutuklama” stratejisiyle bir tür “mutlakiyet” ilan eden zihniyet; ülkeyi hızla daha büyük bir felakete doğru sürüklüyor. Bizzat başbakanın ağzından duyduğumuz “Başkanlık olmazsa Türkiye’nin bölünme riski vardır” sözü, öyle ya da böyle muhtemel toplumsal çatışmaları, sokak eylemlerini, hatta yaygınlaşmış silahlı çarpışmaları akla getiriyor ve aba altından gördüğümüz bu sopadan korkuyoruz! Hedef gözeterek ateş edenin serbest, yazı yazanın tutuklu olduğu bir dönemden geçiyoruz. Adaletin ne kendisi ne duygusu var.

    Güneydoğu ve sınırötesinde sıcak savaş devam ederken, Anıtkabir’deki 29 Ekim törenine katılan subaylarımızın üzerlerini arıyoruz. Yıllardır Fetullah’la ilgili haber yapıp, bu örgütün kirli çamaşırlarını ortaya çıkaran insanlar; onlarla işbirliği yapanlar tarafından bu örgüte destek vermekle suçlanarak gözaltına alınıyor! Kısacası tarihimizin saçma, acıklı ve gülünç bir devrinde yaşıyoruz .Yakın tarihimizde “baskıcı rejim” denince akla gelen ilk örnek, II. Abdülhamid’in “istibdad devri”. Sultan Abdülhamid, malum yıllardır “Kızıl Sultan mı, Ulu Hakan mı” diye tartışılır.

    Aklı başında, belli bir genel kültür sahibi ve kafayı kitlememiş her insanın (aslında düşündüm de az kaldı bu insanlardan) bildiği gibi, aslında ne biri ne de diğeri. Bir kesimin yücelttiği, diğerinin yerin dibine soktuğu II. Abdülhamid, son zamanlarda iyiden iyiye aktüel siyasi benzetmelerin nesnesi oldu. Ancak çoğunlukla her iki kesimde, Tayyip Erdoğan’ı II. Abdülhamid’e benzetme konusunda birleşiyor; tabii biri negatif diğeri pozitif anlamda. Geçenlerde bir akademisyen “Hayır, II. Abdülhamid’i illa birine benzeteceksek, o da Atatürk’tür” deyince kızılca kıyamet koptu. Her iki taraf da, bu defa tepki göstermekte birleşti! Daha önce de defalarca tekrarladığımız gibi, “tarih değil politika tekerrür eder”. Kapak konumuzu oluşturan yazıları, belgeleri okuyunca, Sultan Abdülhamid’in siyasi operasyonlarına yakından bakınca, bakalım siz bugünle Padişahlığa gelişiyle birlikte ipleri eline almaya karar veren Sultan II. Abdülhamid’in en önemli rakibi, Meclis ve Osmanlı bürokrasisi idi. Tanzimat’la birlikte kurulmaya çalışılan merkezî yapıyı yavaş yavaş yok eden nasıl ilişkilendireceksiniz. “Kış geliyor mu, yoksa “kış çoktan geldi” mi? Bir de “zemheride yoğurt isteyen, cebinde inek taşır” diye imkansızlıkları ve fedakarlıkları anlatan bir atasözümüz var.

  • Batı düşmanlığıyla geçinen ‘millet ve memleket sevdalıları’

    #Tarih Dergi 29. sayı « Kafa Dükkan

    Son yılların giderek yükselen değeri, sosyal ortamlarda ve medyada en yüksek getiri sağlayan yatırım aracı, siyasette en çok prim yapan yaklaşımların başlıcası… 15 Temmuz’dan sonra adeta bir yabancı düşmanlığı yarışı var ülkemizde. Başta ABD olmak üzere, kim en fazla Ba­tı’ya giydirecek, kim en vatansever, kim en millî, kim en Türk, vs. olacak…

    Bir zamanların meşhur “Türkün Türkten başka dostu yok” efsanesi ıs­kartaya çıkalı, Bozkurt’un bizi yanlış yola (batıya) saptırdığı, asıl gerçeğin “Türk Türkün kurdudur” lafında bulunduğu anlaşılalı epey oluyor. Hatta zamanla ortaya çıktı ki -PKK’ya daha sıra gelmeden- birbirimizin gözünü oymakta, mezarını kazmakta, biz Türkler kadar mahir, kurnaz, becerikli, kindar ve bunlarda istikrarlı bir millet yoktur. Bu bakımdan son zaman­larda tekrar tekrar tekrarlanan “üst akıl”lı tekerlemeler; “bunların cennet vatanımızda hep gözü var”lar; geçenlerde bir hükümet kanalında tesadüf ettiğim “Tanzimat’tan Gezi’ye Batı oyunu” tarzı gayet bilimsel program başlıkları; hatta terörün bizzat Batı tarafından finanse-himaye edilerek üzerimize salındığı yönünde kampanyalarla; mevcut olmayan millî birlik ve beraberliğimizi Batı düşmanlığı üzerinden yeniden tesis etmeye çalışı­yoruz gibi görünüyor.

    Tabii görünüşe aldanmamalı. Bunları dile getirenlerin kendi hayat tarzları, günlük yaşayışları, telefonları, arabaları, paraları-pulları, varoluş­ları biraz da kaçınılmaz şekilde o denli Batı’ya endeksli ki, samimiyetsiz­liğin çok ötesinde bir sahtekarlıkla kaim oldukları; Müslümanlık, Osman­lıcılık, muhafazakarlık rolleriyle arınamayacakları ortada. Zaten mesele Batı düşmanlığı üzerinden bile olsa bir beraberlik sağlamak değil; “kökü dışarıda enteller”i, muhalifleri hatta kendileri gibi düşünmeyenleri, farklı olan herşeyi tasfiye ederek “tertemiz” bir ülke yaratmak.

    Bugün “halkı aşağı gören cumhuriyet eliti” efsanesiyle, yarımyama­lak da olsa belli bir kültürel üretim ortaya koymuş aydınlar; “laikçi teyze­ler” diyerek snobe ettikleri kadınlar; Batı taklitçisi diye yerdikleri insanlar haklı olarak şunu soruyor: “Peki sen hangi yerli ve milli bilimi, şiiri, ede­biyatı, sanatı, kültürü ürettin; hangi geleneği, adeti, tarihi, geçmişi yaşatıp bugüne mal ettin?”

    Cevap şöyle: “Her seferinde tam yapacak gibi oluyoruz ama, kahpe Mo­ody’s gibi gâvur odaklar hep moralimizi ve işimizi bozup bizi engelliyor”.

  • Birlik-beraberlik derken kapanıp, yalnızlaşan Türkiye

    #Tarih Dergi 28. sayı « Kafa Dükkan

    Son darbe girişiminin ertesinde oluşan “birlik-beraberlik”in sadece bir hava olduğu kısa sürede ortaya çıkınca, Türkiye kaldığı yerden hayata devam etmeye başladı. Köprü-hastane isimlerini değiştir­mek, yeni köprüler yapmak, gazetecilik ve yazarlık yaptılar diye onlarca insanı tutuklamak gibi faaliyetler; ülkeyi vuran terör, şehit cenazeleri ve sınırötesi operasyonlarla birleşince, “eski Türkiye” hâlimizle yine başba­şa kaldık.

    Tarih, kendi içine kapanan bir ülkenin hastalanmadığı bir örnek yaz­mıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında belirgin bir nekahat dönemi yaşayan “hasta adam”ın, ortaya çıkan yeni virüslere karşı dayanıksız olduğu nere­deyse her hadisede ortaya çıkıyor. Her seviyedeki kurumlarımızın çürü­mesini, çürütülmesini FETÖ’ye, her türlü musibeti ABD’ye, terörü sadece terör örgütlerine havale ederek; “iç ve dış düşmanlar” klişesiyle, kendini bilmezlik içerisinde ve “yedirmeyiz” başlıklı kasabalı zihniyetiyle ülkeyi ve durumu idare ediyoruz.

    Bir ülke bilim, eğitim, üretim, sanat ve adalet olmadan nasıl yaşar? Bu yoksunlukta toplumsal barış olabilir mi? Sadece algı yönetimi, reaksiyon politikası, sürekli değiştirilen siyasi pozisyonlar, ecdad edebiyatı ve tabii inşaat ile nasıl bir gelecek kurulabilir?

    Şöyle kurulabilir diye düşünüyorlar: “Bu problemleri dile getirmem. Getirenleri sustururum. ‘Zaten bunlar dış güçlerin maşasıdır’ derim. Ken­dimce bir sanal gerçeklik dayatıp, bunun içinde sadece kendime benzeyen bir ahali yaratmaya çalışırım”.

    Türkiye bu zihniyetle yeni tanışmıyor ama, her duvara tosladığımız­da nedense kafamızın bu kısmını kontrol eden bölüm zarar görmüyor. Aklı başında biliminsanları, tarihçiler, sağduyu sahibi insanlar ise, Türkiye’nin bugünden itibaren başta eğitim olmak üzere birçok temel alanda uzun va­deli gelişme planları yaptığı takdirde, ancak 15-20 sene sonra rekabetçi, gelişmiş, gerçekten demokratik ve yaşam kalitesi yüksek bir ülke haline gelebileceğini söylüyorlar.

    Bir yandan “Çanakkale ruhu” gibi büyük laflar ederken, diğer taraftan bu milletin tarihî-kültür miras alanı olan Çanakkale muharebe alanları­nı özelleştirme kapsamına alırsanız; erozyona uğramış değerler sistemi­ni, cumhuriyetin kuruluş koordinatlarıyla revize etmezseniz, “yedirmeyiz” dediğiniz ülkenin zaten ne tadı ne tuzu ne de ruhu kalacak.

  • Gezi’den 15 Temmuz’a ‘Yaşarken Yazılan Tarih’

    Bundan üç yıl önce, 2013 Haziran sonunda Gezi olayları patlak verdiğinde, bu direniş ve devamında ortaya çıkan etkilerini, tarihî-sosyal-kültürel boyutlarıyla o dönem çıkardığımız NTV Tarih dergisinde bir özel sayı, bir “fevkalade nüsha” olarak hazırlamıştık. Bilindiği gibi o sayı yayıncı tarafından matbaadan çekil­miş, dergi kapatılmış, bizler de istifa ederek bağımsız şekilde, #tarih adıyla yola devam etmiştik.

    “Yaşarken Yazılan Tarih” adını taşıyan o tarihî sayı hemen akabinde inter­net üzerinden, sonrasında kitap ve özel ek olarak onbinlere ulaştı, “bugünü an­lamak” yolunda arşivlerdeki yerini aldı. O vakit bizi eleştiren, “siyasi-ideolojik” saiklerle hareket ettiğimizi öne sürerek yapılan sansürü mazur göstermeye ça­lışanlara, “herkes tarihte hakettiği yeri alır” demiştik ve eklemiştik: “Biz güncel hadiselerin geçmişteki öncüllerini çeşitli yönleriyle yansıtan bir popüler tarih dergisiyiz. Toplumsal hareketlerin siyasi değil, tarihsel çerçevesini çizmeye ça­lışıyoruz”.

    Tarihin cilvesi… 2013’te Gezi değil de 15 Temmuz darbe girişimi yaşansaydı, biz yine şu an elinizde tuttuğunuz dergiye benzer bir özel sayı yapacak ve büyük ihtimalle bizi eleştirenler tarafından alkışlanacaktık! Neyse ki bu işi alkışlan­mak veya muhalefet etmek veya belli bir kesime-mahalleye yakın durmak ve­ya okurumuz olduğunu düşündüğümüz çevrelere, insanlara hoş görünmek için yapmıyoruz.

    Bu ikinci “Yaşarken Yazılan Tarih” özel sayısını, yine üç yıl önce olduğu gibi başından sonuna, editör yazısından köşe yazısına, sabit sayfalarına, bulmacası­na kadar darbeler tarihine ayırdık. Sadece 15 günde hazırladığımız bu sayıdaki muhtemel hatalar ve eksiklikler yüzünden, siz sevgili okurlardan şimdiden özür diliyorum. Yine de, ileride bu günleri hatırlamak, araştırmak, kıyaslamalar yap­mak isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı, arşivlik bir ürün daha ortaya koyduğumuz inancındayım. Takdir okurundur.

    15 Temmuz darbe girişimi püskürtüldüğü gibi, toplumun tüm kesimlerinde belli ve belirgin bir toplumsal barış umudu yarattı. Kimilerimiz 15 Temmuz ge­cesi sokağa çık(a)madığı için, kimilerimiz yakın zamana kadar Fetullahçı terör örgütü tarafından “kandırılarak” çeşitli günahlara ortak oldukları için kendisini kötü hissedebilir. Ama baştan beri bu tehdide-tehlikeye dikkati çeken, hakika­ten mağdur edilen, hapislere atılan insanlara hem devlet hem millet olarak ciddi bir özür borcumuz var. Bu “kandırılamamış” insanlar ve 15 Temmuz’da sokak­ta-kışlada-ekranda demokrasiyi savunanlar, yaşarken yazılan tarihe geçmiştir.

    Şimdi bizlere düşen, toplumsal kutuplaşmayı yokedip cadı avlarına tevessül etmeden, yeniden birleşmiş bir millet olarak Türkiye’yi bir merkez ülke haline getirmek için çalışmak ve üretmek, laik-demokratik değerleri yükseltmektir.

    Umutla kalın.

  • İnşaat-menfaat-nefret üçgeninden tarihe doğru

    Avrupa Birliği’ndeki Brexit çatlağı, ülkemizdeki iktidar sahipleri ve yandaşlarını pek memnun etti. Türkiye’de ne vakit bir olumsuz­luk artık üstü örtülemeyecek bir vaziyete gelse, “canım Avrupa’ya baksana, orası da berbat” laflarını zaten sıklıkla duyuyorduk. Yani yat-kalk dua et, hâline şükret. Ülkenin doğusunda bütün şiddetiyle sıcak sa­vaş yaşanıyor, ekonomi-turizm komada, bütün komşularımızla kavgalıyız, imza-tweet atan bile doğru hapse gidiyor, gazeteler-gazetecilik bitirilmiş, eğitim-öğretim dibe gitmiş ama, “n’olucak bu Avrupa’nın hâli arkadaş?”

    Kendi problemlerini başkalarının sıkıntılarıyla hafifletmek, hatta yok­saymak; içe kapanma ve böbürlenmenin klasik stratejilerinden biridir. Her türlü muhalefeti sulandırmak, etkisizleştirmek için de gayet fayda­lıdır. Tarihte de Avrupa’nın herhangi bir alanda “kötü duruma düşmesi” devletimiz tarafından genellikle sevinçle karşılanmış, böylelikle ülke için­de yükselen “çatlak sesler” de daha az duyulur olmuştur.

    Aynı paralelde, ABD ve Avrupa’da yükselen ırkçılık, milliyetçilik, ay­rımcılık da, bizdeki benzeri ideolojik makamlar tarafından aslında sevinç­le karşılanıyor. Böylelikle en çok ihtiyaç duydukları, kendi varoluşlarının olmazsa olmazı “reaksiyon” için maddi ve düşünsel zemin sağlanıyor, sağ­lamlaşıyor. Modern Haçlılara karşı neo Osmanlılar! Ve tabii en önemli yan kazançlardan biri olarak, kutuplaşmanın sürekli tahrik edilmesi: “Arada kalan ezilir, safını belirle kardeşim!”

    Ülke olarak neredeyse hayatın bütün alanlarında yaygın bir üretimsizlik içerisindeyiz. Buna tabii düşünsel, kültürel, entelektüel üretim de dahil.

    Peki inşaat-menfaat-nefret üçgeninde birbirini kazıklayarak hayata devam eden cahil ve tembel insanların tarihten herhangi bir ders çıkarma­sı mümkün olabilir mi? Hadi çıkarmak istedik diyelim; neye, nereye baka­cağız? Türk-Osmanlı-İslâm tarihi üzerine yazılmış kitapların, yapılmış bi­limsel çalışmaların ezici çoğunluğu da, yüksek kalitede olanları da Batı’da. Yani bu “Haçlılar” öteden beri bizi bizden daha iyi tanıyor, adeta tarihimi­zi elimizden alıyor. Bize de sadece onlara karşı “tutum almak” kalıyor.

    Bir de Ayasofya’yı çok beğenmişiz ve onu cami yaptığımız gibi, kendi camilerimiz için de model olarak almışız.

  • Damarlarımızda sıcak para, ecdad diyerek tarih katliamına…

    Tarih genellikle sizin nasıl biri olduğunuzla değil, yaptıklarınızla, geride bıraktıklarınızla ilgilenir. Sokak tabelasında yaşayan isim­ler devirler değiştikçe değişir, “iyi bir insandı” diyenler en fazla iki kuşak duyulur, sonra da mezarınızın üzerine apartman dikilir.

    Toplumsal hafıza ancak tarihî eser ve dokuyla yaşar, yaşatılır. Bizans surunu yoketmişsek veya yoketmekten beter şekilde restore etmişsek, İstanbul’un fethinin 563. yılını da, Cumhuriyetin 100. yılını da “idrak” edemeyiz. Plastik görüntülerle idare ederiz. Bir zamanlar Surre Alayları­nın hareket noktası olan Ayrılık Çeşmesi’nin çevresini metro, geçit, yol, ev, AVM yapmışsak, Hac’ca gitmenin anlamı da duygusu da değişmiş de­mektir. Çanakkale’de siperin üzerine otopark kondurmuşsak, ziyaret etti­ğimiz ama otobüslerin altında yatan şehit için okunan fatiha onun ruhu­na ulaşmayacak demektir.

    Gündelik hayatımızda tarihin orijinal izleri azaldıkça, semboller veya sembolik uygulamalar artar. Böylelikle her dönemin siyasi algıları tara­fından kirletilen, malzeme yapılan tarih, şimdiki zamana sıkıştırılan sa­nal bir geçmiş halini alır.

    Günümüz Türkiye’sinde yaşayan bizlerin, geleceğe bırakacak kalıcı değerler üretemediği ortada. Belki de bu değersizliğimizin, cahilliğimizin hırsıyla, atalarımızın tarihî mirasına daha büyük bir iştahla saldırıyoruz. IŞİD’in bir dinî-siyasi propaganda amacıyla yaptığı tarih katliamlarının feriştahını, özellikle şehirlerimizde ve sit alanlarında yıllardır uygulamı­yor muyuz? Hatta daha da fenası, IŞİD bu işleri göstere göstere yaparken, biz “ecdad edebiyatı”yla sanki atalarımıza sahip çıkıyor –muş gibi dav­ranmıyor muyuz?

    Damarlarında sadece sıcak para dolaşan biz günümüz Türkleri; beyaz, kahverengi, İslâmcı, ulusalcı, laik, millliyetçi, solcu demeden aynı sami­miyetsizlik ve suç ortaklığında buluşmuşuz. Biraraya gelebildiğimiz tek yer, kurabildiğimiz yegane ortaklık bu (Bir de 1915 Ermeni katliamları ve eşcinsel düşmanlığı var ama onlar bilindiği gibi özde değil, sözde!). Bu bakımdan, birbirinden kara dipli tencereler olsak da tarih katliamlarını durdurmak noktasında el ele verebilir, ellerimizi temizleyebilir, günahla­rımızı affettirmek için, çocuklarımız için bir şans yakalayabiliriz.

  • Osman Bey’den torunlarına 700 yıllık emsalsiz ders…

    Geçen ay sonu, 24 Nisan itibariyle sosyal medya hesaplarımızda bir paylaşımda bulunduk: “1915 tehcirinde katledilen Ermeni va­tandaşlarımızı saygıyla anıyoruz”. Gelen tepkiler, Ermenilerin tehcir sırasında “ecelleriyle öldüğü” kanaatinin ülkemizde epeyce yaygın olduğunu gösteriyor.

    Türkiye’nin bugün içinde yaşadığı yer yer gök gürültülü ve fırtınalı siyasi iklim, tarihimizi de bu hava durumuna mahkum etti. Günümüzde­ki kutuplaşma, ahlak-kalite düşüklüğü, adaletsizlik, eğitimsizlik ve etnik nefretlere tanık olan tarih, herhalde “lütfen ben sizin için hep geçmişte kalayım; beni siyasi işlerinize, çekişmelerinize bulaştırmayın; beni kulla­narak bugününüzü doğrulatmaya çalışmayın” diyordur.

    Dergimizde çeşitli vesilelerle defalarca gündeme getirdiğimiz, son yıl­ların favori söylemi haline gelen “ecdadımız Osmanlı”, herhalde kemik sızlamasından mezarında bile huzur bulamıyor. Kuruluşundan yüzyıllar sonra “Osmanlı” olarak nitelenmeye başlanan imparatorluk, dilinden di­nine, yönetiminden sosyal dokusuna, kültüründen sanatına bir “terkip” idi. Bünyesinde barındırdığı farklılıklar ve çeşitlilikler ile zenginleşmiş­ti. Bu sistemin işlemesi de etnik kökene değil, “yaptığı işte iyi” olmaya bağlıydı. Yani alışveriş yaptığınız bakkalın tam Türk olması değil, sattığı peynirin tam yağlı olmasıydı önemli olan.

    Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey, 14. yüzyıl başlarında “Bi­lecik kafirleri” için şöyle demişti: “Komşularımızdır. Biz bu vilayete ga­rip geldik. Bunlar bizi hoş tuttular. Şimdi de bizim bunlara hürmet et­memiz vaciptir”.

    Bu bakış açısı ve yaklaşım 600 yıl boyunca imparatorluğu yönetti; ni­ce Ermeni, Yahudi, Rum, Sırp, Arnavut, Arap… devletin en önemli mev­kilerinde en önemli kararlara, sosyal hayatın içinde nice büyük eserlere imza attılar.

    Bugün “ecdad”a sahip çıkma iddiasını taşıyanların, 700 yıl önceki yaklaşımdan ne kadar nasiplendikleri ortada. Bu ayki dosya konumuzda, herkesin bildiği ama anlamlandırmakta kimi zaman zorlandığı Osman­lılardaki “devşirmeler, mühtediler, dönmeler” meselesini ele aldık. Rum asıllı Ahmet Vefik Paşa’nın “Türkçülüğün kurucularından” olması üzeri­ne galiba fazla söze gerek yok.

  • Önce kadınlar ve çocuklar

    Shakespeare’in Hamlet’i bugünkü Türkiye’yi görseydi, herhalde o meşhur “Çürümüş bir şey var Danimarka Krallığı’nda” repli­ği yerine, “Yatıp kalkıp dua edin Danimarka Krallığı’na” derdi. Kırmızı çizgilerin nedense hep siyasi konularda çekildiği Türkiye, çocuk-kadın-şiddet-tecavüz-taciz konularında adeta bir “hoşgörü ül­kesi”ne döndü.

    “Dünyanın her yerinde oluyor bu işler” veya “bir sapık yüzünden koskoca camiayı suçlamayalım” ise, Türk usulü çağdaş trajedilerin en popüler replikleri oldu. Mâlum, biz Türklerin kurduğu en başarılı ve uzun vadeli ortaklıklar, suç ortaklıklarıdır. “Kol kırılır yen içinde ka­lır” diye diye yıllardır kırılan hayatlar, cezasızlandırma ve “yapanın yanına kâr bırakma” geleneğimizin sessizliğe boğulmuş en acılı insan tarihlerini yazar.

    Bu yıl En İyi Film Oscar’ını kazanan “Spotlight” filminin yerli versiyonları, kim bilir kaç zamandır ülkemizde yaşanıyor. Hem dev­lete hem özel vakıflara ait yurtlarda, evlerde ortaya çıkan rezillikler, üstü kapatılanların yanında herhalde bir hiç mertebesindedir. Bu hadiselerin epeyce bir kısmının “dinî eğitim” veren yapılarda mey­dana gelmesi acaba bir tesadüf müdür? Yoksa din eğitimi, bu cinsel istismar ve saldırılar için bir tür “meşru platform” olarak mı kulla­nılmaktadır?

    Çocukları hedef alan ahlaksızlık tarihinin dini, imanı, ateisti, se­küleri, Müslümanı, Hıristiyanı yok. Burada önemli ve etkili olan, her türlü kapalı yapıları, kapalı kapılar ardında olup bitenleri açık edebi­lecek cesareti, bunların yaşanmasını engelleyecek kararlılığı göstere­bilmek. Başka bir deyişle, hangi siyasi veya dinî ideoloji olursa olsun; ancak cemaatin, camianın, mahallenin, yaygın inanç ve kanaatin, yer­leşik güç gruplarının sivil denetimi, yani ailelerin bunlar üzerindeki kontrolü bir sonuç verebilir. Diğer türlü tek başına ne devlet ne din ne gelenek ne de eğitime bel bağlayabiliriz.

    Maalesef artık Türkiye’de “önce kadınlar ve çocuklar” deyişi bir felaket anında ilk kurtarılacakları tanımlayan bir pozitif ayrımcılığı değil, ilk istismar edilecekleri tarif eden gaddar bir saldırganlığı akla getiriyor. Kadın cinayetleri ve çocuk tecavüzleri karşısında bile ku­tuplaşmayı, kimlik siyasetini terkedemeyen Türkiye’nin sadece geç­mişi değil, geleceği de ciddi tehdit altında.

  • Terör ve savaş içinde, tarihin dışına doğru…

    Artık “kadınlar ve çocuklar öldü­rülmesin” diyenin PKK’lı, “bu milletin evladı olmakla gurur duyuyorum” diyenin faşist sayıldığı bir ükede yaşıyoruz. Büyük merkezlerden aile içlerine uzanan şiddet, siyasetçile­rin birbirlerine saldırmak için kullan­dıkları bir tema. Öyle ki işi çözüm üret­mek olan bu insanlar, “sözün bittiği yer­deyiz” diyerek, devam eden kirli savaşta safları sıklaştırmayı, sokağı ve silahı va­azediyor. Kimi gazete ve gazeteciler de Doğu’daki “düşük yoğunluklu savaş”tan pek tatmin olamadıkları için, Suriye ta­raflarına doğru gelişebilecek “sıcak sa­vaş” manşetlerini yükseklere çıkarıyor.

    Tekerrür eden politika, her zaman olduğu gibi “mukabele-i bilmisil” zihniyeti ve uygulamalarıyla şiddet eylemlerini bitireceğini ilan ediyor. Şimdiye kadar yüzlerce defa “beli kırılan” terör karşısında “istihbarat zaafı”nden bahsetmek, neredeyse vatan hainliğiyle eş tutuluyor. Her gün televizyonlarda boy gösteren mühim şahsiyetler, sorumluluk almak yerine kendileri dışındaki hemen tüm odakları suçlayarak, daha şimdi­den siyaset tarihimizin geri dönüşümsüz çöplüğüne atılıyor.

    Ateşler artık sadece düştüğü aileleri değil, mahalleleri, şehirleri ya­karken, buralarda tahrip edilen, yokedilen benzersiz tarihî eserlerden sözetmek de ayıp kaçıyor (Bunların yokluğunun acısı kuşaklar boyu sü­recek, kültürel devamlılığı sağlayan miras yapıların tahribatı, insanları da otlaştıracak. Tarih-kültür gemisi lafla, nutukla yürümüyor).

    Büyük şehirlerin her zaman kalabalık meydanları, yol ve istasyon­ları haftasonları bile yavaş yavaş tenhalaşırken, distopya filmlerindeki görüntüleri çağrıştıran bir gelecek korkusuyla sarmalanıyoruz.

    “Türkiye’nin istikrarını hedefleyen terör” klişesini bir an önce ter­ketmek, birbirimizle değil toplumsal ve ekonomik eşitsizlikle savaşmak hem bir sorumluluk hem de yegane umut ve iyimserlik noktası. Diğer türlü, tarihin çöp sepeti hepimizi birden bekliyor.

  • İslâm coğrafyasında kanla karışan tarih

    Türkiye’de genel algı, Sünnî çoğunluk dolayısıyla bizim dinen Araplara daha yakın durduğumuz yönünde. Ne de ol­sa Şiîlik ve Alevîlik ile olan tarihsel ve aktüel gerilimler, bunların Anadolu ve komşu coğraf­yalardaki önemli etkisi, hafızası; oysa Vehha­bîliğin daha uzak bir coğrafyada yeşerip yaşa­ması ve hac dışındaki ilişkilerde öne çıkma­ması bu kanaati pekiştirmiş.

    Son yıllara damgasını vuran ve IŞİD’le birlikte İslâm’la terörü yanyana getiren kanlı eylemleri açıklamak, bu alandaki şiddetin tarihini ve aktörlerini bilmekten geçiyor elbette. Diğer türlü ona buna İngiliz ajanı yaftası yapıştırmak, Batı emperyalizmi diye başlayan cümlelerle kahve muhabbetleri kıvamında yazılar yazmak oldukça yaygın ve maalesef hâlâ geçerli. Konu Müslümanlarsa, olumsuz hadiselerden “kâfir”i sorumlu tutmak ne denli hastalıklı bir yaklaşımsa; İslâm coğrafyasındaki problemleri sürekli olarak dine ve “gericiliğe” bağlayarak izah etmeye çalışmak da aynı ölçüde sakat.

    18. yüzyıl sonlarında Vehhabîliğin, son yıllarda IŞİD’in ortaya çıkışı, yükselişi arasında bol miktarda anakronik ilişki bulunabilir. Ancak, yarım yamalak kanaatlerle kurulan çeşitli paralellikler, bir dizi yanılgıya da yol açabilir. İlber Hoca gibi uzmanların soğukkanlı ve bilgiyle yapılanmış yazıları, bu noktada ufuk açıcı, tazeleyici ayrıntılar sunuyor.

    Osmanlıların 19. yüzyıl başlarında Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa marifetiyle bastırdığı Vehhabî isyanı, bizde pek bilinmeyen, belki de pek deşilmek istenmeyen kavgalı, kanlı uzun bir sürecin kritik eşiklerden biri. Suud emiri ve prenslerin 196 yıl önce İstanbul’da idam edilmeleri ise Vehhabîlikle Anadolu Müslümanlığı arasındaki Sırat köprüsünü bile atmış.

    Vehhabîlik, İslâmiyet’in neredeyse tüm kültürel-düşünsel mirasını reddeden, bir anlamda İslâm tarihinin kendisini tanımayan, hatta bu tanıklık ve hatıraları yok etmek üzerine kurulu bir siyasal mezhep.

    Buna rağmen en büyük mücadele anlamaktan, öğrenmekten geçiyor. “Onlara anladıkları dilden cevap vermek”, belki de onların mevcudiyetini, zihniyetini kuvvetlendiriyor; son 200 yılda en azından yaşananlar bunu gösteriyor.