Türklerin tarihi, şimdiye kadar esas olarak Batılı biliminsanları tarafından yazıldı. Çok daha eski devirlerden, 1893’te Orhun Yazıtla-rı’nın bulunup çözülmesi de dahil geçen uzun sürede; Türklerin ta-rihiyle ilgili çalışmaları Türkler yapmamıştır.Türkiyeli Türklerin kendileriyle ilgili bir tarihsel kimlik oluşturma vekendi tarihine sahip çıkma süreci, cumhuriyetin yedinci-sekizinci yıllarında bir devlet politikası olarak başladı. Şüphesiz bu tarihden önce de bizdeçeşitli adlandırmalar ve yayınlar vardır ama, bunlar bilimsel olmaktan ziyade ideolojik, sanatsal yaklaşımlar içerir. 1930’lu yılların havasını yansıtan “Türk! Öğün, Çalış, Güven” motto’suve yakın dönemde sakıncalı veya sıkıcı bulunarak okullardan kaldırılan“Andımız”, Türk kimliğini bir sıfat olmaktan çıkarıp “benlik”leştirmeye çalışıyordu. Bununla birlikte, kendisi bir Türkiye Türk’ü olmayan Zeki VelidîTogan ve birkaç değerli ismin çalışmaları dışında, türkoloji araştırmaları ülkemizde pek gelişemedi.İçinde bulunduğumuz “kendini bilmezlik” girdabında, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” diyerek reaktif bir milliyetçilik hattına girmemiz belki de kaçınılmazdı. Bu akımın politikacıları uzun yıllar boyunca Türk kimliğinin “ne olduğunu” değil; başta komünizm “neye karşı olduğunu” ifade ettiler. Tarihsel yol gösterici vasfından ziyade “ısırgan” ve “tehditkar” özellikleriyle anılan; bir türlü proaktif bir kimlik kazanamayan vegiderek tüyleri dökülmüş, mahzunlaşmış ve belki de kavminden umudunu kesmiş bir hale düşen Asena; son yıllarda daha ziyade bir el işareti olarak yaşamakta.Prof. Dr. Şevket Dönmez’in bu ay kapak konusu olarak işlediğimiz yazısı, zaten devşirme olan “Bozkurt efsanesi”ni Orta Asya’da bırakıyor. Arkeolojik kazı bulguları, sanat eserleri ve tarih literatürünün incelenmesiyle ortaya konan hipotez, Türklerin ata yurdunun çok daha batıda, Hazar’ın doğusunda bulunduğunu öngörüyor. Bizi yıllardır “doğuya iteleyen” Batılılara nispet Moğollarla akraba çıkmadığımıza mı sevinelim, yoksa Bozkurt efsanesinin artık tamamen boşa çıktığına mı üzülelim? İkisi de değil.Kendimizi, geçmişimizi bilmek ve geleceği inşa etmek yolunda politi-kaya değil bilgiye, ideolojilere değil bilime güvenelim. İnsanları da dünya görüşleri veya inançlarıyla değil, çalışmaları ve işleriyle değerlendirelim. Belki o vakit analarımıza, atalarımıza layık olduk diyebilir, çocuklarımızada daha yaşanır bir ülke bırakabiliriz.
Tarihçi İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk kitabıyla ilk kez 20. yüzyıl tarihi üzerine bir kitap yazmış oldu. Gazi’nin hayatını ve kritik dönüm noktalarını anlatan, analiz eden bu kapsamlı eser; klişelerin ve siyasetin ötesinde bir lider portresi çiziyor. Her eve lazım bir referans kitabı.
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
Klasik ve son dönem Osmanlı tarihinin uluslararası ismi Prof. Dr. İlber Ortaylı, bu defa Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını ve tarihî rolünü anlatan kapsamlı bir esere imza attı. İlber Hoca, kitabının giriş bölümünde Atatürk’le ilgili noktayı koymuştu gerçi ama (“… Atatürk, yıpratılma seansları ile zarar görmeyecek, son derece önemli ve anıtsal bir siyasi portredir. Dolayısıyla, Atatürksüz tarih düşünülemez. Bunun böyle olduğu zamanla daha da iyi anlaşılacaktır. Tarih, Atatürk’ün etrafında şekillenmelidir ve öyle de olacaktır…”), biz yine de kendisine “nasıl bir Atatürk” diye sorduk.
– Hocam 20. yüzyıl ve Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili ilk defa kitap yazıyorsunuz. Klasik Atatürk anlatıları bizde ya çok hamasidir ya da çok ayrıntıya girmeden belli başlı konularla devam eder. Böylesi detaylı bir kitaba neden ihtiyaç hissettiniz? Yoksa, esasında bizim mi ihtiyacımız var?
İLBER ORTAYLI 70 yaşındayım, 47 doğumluyum. İlkokula gittiğim gün, Mustafa Necati ordusundan bir öğretmen olan Şefika Gülöksüz, işte “düşmanlar buraya girdi, padişah onlarlaydı, işte Atatürk çıktı, atına atladı, bunları kovaladı, ‘sen şuraya, sen şuraya’ dedi, komutanları sevk etti” diye anlatırdı. Bizim Atatürk algımız 5.5 yaşında böyle başladı. İki ay sonra daha geniş anlattı. Altı ay sonra daha geniş anlattı. İkinci sınıfta daha başka anlattı. Üçüncü sınıfta artık kongreleri anlattı. Sonradan bütün ömrüm boyu Atatürk dinledim. Hem Türklerin hem başkalarının yazdıklarını okudum. Beni en çok etkileyen eserlerden biri Lord Kinross’un kitabıdır.
Benim cumhuriyet tarihi için yazdığım şeyler çok azdır. Bu demek değil ki hiç ilgilenmiyorum. Atatürk devrimleri Türk insanını değiştirmiştir, biz bir dönemi yaşadık. 16-17 yaşından beri Türkiye gezileri yaptım, posta trenlerine bindim. Hep rastlıyordum gazilere; çünkü Balkan, Birinci Cihan Harbi ve İstiklal Savaşı gazileri hayatta, hafızaları yerindeydi. Batı dünyasında baktığım gibi Doğu dünyasına da baktım. Mesela Araplarda görüyorsun Mustafa Kemal Paşa’ya karşı tavrı; ama örneğin Pakistan’da öyle değil. Birbirinden çok farklı algılar oluşmuş, oluşturulmuş. O bakımdan düşündüm ki artık insan bir yaştan sonra hangi branşta olursa olsun bir Atatürk yazmalı. Yani Türk münevveriyse, arkeolog da olabilir, hukukçu da olabilir.
– Önsözde Atatürk’ün farkından bahsetmişsiniz. Yani tarihte başka büyük insanlar da var ama, onun ortaya koyduğu çok daha kalıcı bir miras.
ORTAYLI Şüphesiz çok önemli ve özel bir insandan sözediyoruz. Bu kalıcı biri. Bu kimseyi rahatsız etmiyor. Buna mensubiyet lazım değil. Bundan rahatsız olanlar doğrudan doğruya iki zümre olabilir. Birincisi, etnik sorunu olanlar vardır. O anlaşılır. İkincisi de doğrudan doğruya bir şekilde düzene intibak edemeyen insanlar olabilir. Yani beklediğini bulamayanlar. Yani yarım insan yetiştirmek Türkiye’de maalesef çok yaygın olduğu için, bu tip insanlar kendilerine suçlu ararlar yaşamlarında. Hayatını yola koyamamaktan ötürü suçlu ararlar. Hiçbir zaman Fransa’da bir işi ters giden adam Bonaparte’ı suçlamayı düşünemez. Yani böyle bir şey yoktur. Burada vardır bu, yaygındır yani.
Dosyamda birçok şey de vardı ve bir karar verdim: Bu Atatürk yazılacak! Peki bu ortaya çıkan nasıl bir Atatürk? Tabii bu Doğu Avrupa coğrafyasındaki bir Atatürk, Ortadoğu coğrafyasındaki bir Atatürk ve Akdeniz coğrafyasında bir Atatürk. Yani buna baktığın zaman Yunanistan’a bakacaksın, çağdaş Yunanistan’a, İtalya’ya bakacaksın, İspanya’ya bakacaksın. O bakımdan böyle bir portre çizmek lazım. Bu portrenin oturduğu bir coğrafya var. O coğrafya ilginç bir coğrafyadır. Onun içinde bakmak gerekir. Bana göre Atatürk’e Ukrayna’dan bakmak da ilginç. Kuzey Afrika’nın milliyetçi Arapları açısından bakmak da. Yunanlılar için zaten enteresan bir tip. Sevsinler ve yahut sevmesinler; ilgileniyorlar, uğraşıyorlar. Bulgaristan’da da bir Atatürk gerçeği vardır. Bulgar tarihçiliğinin en alakasız zamanında bile Atatürk’ü araştırmış adamlar ve kendilerine göre bir Atatürk imajları vardır. Örneğin büyük bir reformatör diye bakıyorlar ona. İnsanlar mesela komünist oluyor veya tam tersine antikomünist münevver bir tip oluyor; ama Atatürk’ü takdir ediyor, hatta çok seviyor. Mesela bir takım Alman muhafazakar da seviyor adamı. Sosyalist takım son zamanlarda sevmemeye başladı, çünkü kendilerine göre teorileri var onların, biliyorsun.
‘Türklerin her asırda büyük mareşallerinin ve büyük devlet adamlarının olduğu bilinmektedir ve Türkiye böylesi bir zenginliğe sahiptir; fakat Atatürk nadiren görülen bütünleyici bir yönetici, bir dehadır’
– Ama bir dönem çok tutuyorlardı.
ORTAYLI Tabii ama, şimdi gelen bir akım var. Neoliberal falan diyorlar. Onlar palavra adamlar. O bakımdan ben bir portre çizdim. Yurtdışında yazanlardan bir tek Andrew Mango’yu beğeniyorum. O da zaten biliyorsun, yarı yarıya buranın adamıdır.
– Hocam Atatürk’ün gündelik siyasete, şuna buna kurban edilmesinin nasıl önüne geçeceğiz?
ORTAYLI Geçemezsin; çünkü Türkiye’de belirgin bir etnik milliyetçilik var. O etnik milliyetçilik kendini inşa edip, kendi yolunu çizip, kendini kabul ettirmek yerine mevcudu tahrip etmekle geçiniyor. Destrüktif nasyonalizm. O oldukça yürümez. Büyük adamlarını, büyük eserlerini küçümsemek… Bu çok yaygın Türkiye’de. Kendi kendini inşa edememek. Yani kendi okuduğunu, kendi bileceğini, kendi bilmesi gerekeni inşa edememek. Yani bir komünizm yok ki Mustafa Kemal Atatürk’ün üzerini çizsin. Yok yani, öyle bir komünizm olamaz. Çünkü bu bir meseledir, bir aşamadır. Onu tutmak zorunda. Aslında öyle bir İslâm da olmaz; çünkü Müslüman milletler için de önemli bir hareket yaratmıştır.
– Hocam Mustafa Kemal ile ilgili bir son söz söyleyin, özellikle gençler için… Klişelerin ötesinde, nasıl bir Atatürk? ORTAYLI Şimdi bir toplum için, bir cemiyet için en önemli şey, zamanını inşa eden adamları öğrenmek. Bu çok önemli. Bunu öğreneceksiniz ve buna bir bakış lazım, anlamak lazım, ısınmak lazım. Tapının demiyorum size; çok sevin de demiyorum istemiyorsanız; ama bu insanı öğrenmek zorundasınız. Aksi takdirde yaşadığınız cemiyeti anlayamazsınız. Bu çok önemli. Bunun için ben diyorum ki Mustafa Kemal Atatürk’ü öğrenmek lazım. Bütün mesele bu. Efendim, ‘Nutuk’u açın, okuyun’ diyorlar… Hayır, Nutuk biraz bilgi gerektiriyor. Önce temeli öğrenin, sonra ona göre okursunuz. Benimki işte böyle bir temel kitap.
Tarihte olup bitenleri bugüne uydurmak, son yılların favori uğraşlarından biri. Herkesin kendi çapında tarihçi kesildiği Türkiye’de, buna artık pek de şaşmamak gerek. 1-2 ay evvel söylediğinin bugün tam tersini söyleyen politikacılar ülkesinde, tarih algısı da ancak şizoid bir nitelikte olabilir.
Aynı anlayışı, daha doğrusu aynı hastalığı, gündelik hayatta meydana gelen acı hadiselerde de görüyoruz. “Acı yarıştırmak” tabiriyle sözlüğümüze giren bu durum, “sen ona üzüleceğine, şurada ölenlere üzül” veya “sen ona hassasiyet göstereceğine şuradakileri düşün” gibi yaklaşımlarla artık 7’den 70’e neredeyse herkesin dilinde, kaleminde, twitter’inde. Kedi-köpeğe mama verenleri bile “bu kadar çok aç insan varken…” diye azarlayanlar ülkesinde yaşıyoruz. Bize dokunan, bizi üzen, kederlendiren bir gelişme olduğunda, “acaba daha başka ve daha büyük bir acı yaşayanlara haksızlık mı yapıyoruz” diye düşünüyoruz.
Bu kıyaslamalar ve hastalılıklı algılar atmosferinde “normal olmak”, “normal kalmak” imkansıza yakın. Zira daha önce de söylediğimiz gibi ortada herhangi bir “norm” kalmamıştır. Kültür, bilgi, inanç, gelenek-görenek ve belki de en önemlisi “asgari” bir ahlakın dahi hiçe sayıldığı bu koşullarda, insan sadece bir suret olarak kalır. Suret-i haktan görünen insanlar ülkesinde de, haksızlık ve adaletsizlik “normal”dir.
Türkiye tarih dersinde de “devamsızlıktan” çakmıştır. Her gelen iktidarın kendi dönemini övmek yolunda öncekileri kötülemesi bir yere kadar “kabul edilebilir” bir siyaset olabilir ama; bugün bizdeki geriye doğru sıralamada Abdülhamid, Yavuz, Kanuni, Fatih, Osman Bey’den oluşan hattın dışında kalanlar artık neredeyse kötü anılmakta veya hiç anılmamakta, anlatılmamaktadır. Atatürk alerjisi ise artık malum kronik bir rahatsızlık halindedir ama, işin ilginç tarafı, özellikle son dönem yüceltilen II. Abdülhamid’in dahi bilinmemesi veya yanlış tanıtılmasıdır. TRT’de başlayan Abdülhamid dizisindeki çarpıtmalara, gerçeküstü konuşma ve davranışlara hayret ederken; birdenbire kendimizi Kut’ül Amare dizisi gibi berbat bir vodvil karşısında bulunca “padişahım biz ettik sen etme” noktasına gelmemiz de “normal”dir.
Bu sayımızda II. Abdülhamid’in son dönemini, iktidardan düşürüldükten ölümüne kadar geçen safahatini ele alıyoruz. “Beğenelim beğenmeyelim, ama önce bilelim” desek de belki boş. Zira son döneminde Beylerbeyi Sarayı’na kapatılan II. Abdülhamid, bugün de aktüel siyasetin yörüngesine hapsedilmiş durumda. Oysa ki tüm bunların ötesinde, yüzü Batı’da, yüreği Doğu’da ama devleti merkezde tutmaya çabalayan önemli bir lider Abdülhamid.
Dokuzuncu yılımızı tamamlarken, “şimdiki zaman”a sıkışanlara karşı aklını ve yüreğini geniş tutan tüm okurlarımıza teşekkür ediyoruz.
Paranın rengi ve kokusu olmadığı gibi, dünya görüşü veya ideolojisi de (dini-imanı dahil) yoktur. İktidar sahipleri tarihin her döneminde, her rejimde, halktan zorla gaspettikleri veya yasal yollarla topladıkları vergilerin bir kısmını devletin kasasından kendi kasalarına aktarmıştır. “Kamu ve devlet yararı” için alınan-verilen rüşvetler kişilerin servetlerine servet eklemiş, dünya tarihi çok büyük oranda ve tabii “belgesiz” olan bu hadiseleri kaydedememiştir.
Bugün, para hareketlerinin neredeyse yarısı (belki de fazlası) kayıtdışı olan ülkemiz belki pek varlıklı değildir ama, rüşvet ve rüşvete dayalı hareketler bakımından tarihte gayet zengin örnekler çıkarmıştır. Bu “işini bilen” devlet ve “işini bilen” vatandaş halleri, tepeden aşağı küçülen şekilde tüm toplumu sarıp sarmalamış, yönetim hatta yaşayış sistemlerini etkilemiştir. O kadar ki, bugün artık “yiyor ama çalışıyor” diye ifade edilen durum âdeta rüşveti meşrulaştırmış, kamu görevinin bizdeki doğal bir niteliği halini almıştır. Ancak dediğimiz gibi, rüşvet alma-verme devlet görevlileri ile sınırlı bir alış-veriş değildir; sivil toplumun neredeyse bütün katmanlarında, küçülen oranlarda, yüzyıllardır devam eden bir gelenektir. Dolayısıyla devlet katında da günlük hayatta da bir işi halletmek, bir süreci hızlandırmak veya bir belayı geçiştirmek için rüşvet alıp verilmesi sadece tarihî olarak değil, gündelik anlamda da “haber değeri” taşımaz.
Ne var ki gerek uzak gerek yakın tarihimizde bilinen rüşvet vakaları, para yiyen kişilerin bu varolan sistem içerisindeki “normlar”ın, yani “normal” addedilen miktarların çok üzerine çıkmaları sonucu ortaya dökülmüştür. Yani özetle “canım, o kadar da olmaz” hali vardır. Zira yazılı olmasa da rüşvet miktarlarının “kabul edilebilir” yani varolan sistemi etkilemeyecek ölçüde belirlenmesine dikkat edilirdi. Bu limitlerin aşıldığı belli olduğunda, durum civardaki diğer rüşvet alıp-vericilerin dikkatini çeker ve ilgili şahıs ipe, hapse, sürgüne yollanırdı.
Ülkemiz aydınında “Türkler’in göçebe geçmişi”ne dair bir tür olumsuz yaklaşım vardır. “Sonradan Anadolu’ya gelme” bir tür “sonradan görme” gibi yansıtılır ve bunun yanına “köylülük” de eklenir. Ancak hatırlamak gerekir ki, rüşvet başta olmak üzere çeşitli kepazelikler İstanbul’un fethinden, Fatih döneminden hemen sonra, merkezî devletle kurumsallaşmıştır.
Oğuz Atay’ın ilk eşi Fikriye Hanım, Oğuz Atay’la 50’li yılların sonlarında başlayan tanışıklıklarını ve evlilik kararını anlattı.
– Oğuz Atay’la ne zaman tanıştınız?
– 1956 yılıydı ilk tanıştığımızda. Her hafta Cumartesi günleri Oğuz bize yemeğe gelirdi. Saat 12.00-01.00 olunca kalkıp gidiyordu. Sonra bizim ev kalabalıklaştı. Dedim ki “Oğuz artık seni çağıramayacağım. Çünkü ev çok kalabalık”. “Ne yapalım” dedi. Biraz tereddütlüydü o dönem. Dedim ki “Ne düşünüyorsun, ne istediğini biliyor musun?” “Vallahi, tam bilmiyorum” dedi. “İyi” dedim ben de.
– 🙂
– Komik, komik. Sonra Oğuz kayboldu. Ama ben de merak etmiyorum. Yani, tamam. Son sınıf, okul bitirecek falan. Derken ben o sırada kararımı verdim. İngiltere’ye gitmek istiyorum. Konsolosluğa gittim, okulların adreslerini aldım. Bunların hepsine birer mektup yazdım. Hepsinden cevap geldi. Önümüzdeki sene Eylül ayında başlayabilirsiniz diye.
Oğuz Atay’ın ilk eşi Fikriye Hanım Oğuz Atay’ın ilk eşi Fikriye Hanım 60’lı yıllarda yaşananları yayın yönetmenimiz Gürsel Göncü’ye anlattı.
– Ne zaman?
– 1957-58 yıllarıydı. Ankara’da imtihana girdim ve sonra Londra’ya tasarımcılık eğitimine gittim.
– Üç sene kaldınız.
– İki sene.
–1960’ta yurda döndüğünüzde “ihtilal” olmuş muydu?
– Evet, olmuştu. Hatta benden büyük bir arkadaş “kardeşine de söyle, o da gelsin. Gitme” dedi. “Ama askerlerin gelmesi belki de fena olmaz” dedim. O tabii Afrika ülkelerindeki gibi bir şeyler düşünüyor. “Bizde öyle olmaz” dedim.
– Ne zaman döndünüz Türkiye’ye?
– 60 Ağustos’unun sonunda yer bulabildim uçakta. Öyle kolay değildi o zaman. Eylül’de İstanbul’daydım. Kardeşimle beraber Cihangir’de oturmaya başladık. Güneşli sokak, Nar apartmanında. Artık kendim çiziyorum, kendim yapıyorum. Derken Şubat ayında bütün işler kesildi bütün piyasada.
– Peki tekrar karşılaşma?
– Kardeşim bir akşam “sinemaya götüreyim seni” dedi. “Peki” dedim. Çıktık, Melek’e gittik o zaman. Tam antraktta baktım, Oğuz böyle önden geçiyor. Döndü, şöyle biraz da tereddüt etti, selam verdi. Aldım. Ondan sonra “geldin mi” diye sordu. “Geldim” dedim. “Nasıldı” dedi. “Çok iyiydi” dedim. Sonra bir gün kapı çalındı, Oğuz geldi; ama ev çok kalabalıktı, gitti. İkinci gün yine geldi, yine kalabalıktı, yine gitti. Üçüncü günü kalkmadı. Herkes gitti. O oturuyor. Ama perişan bir vaziyette. Pazar Mecmuası’nı çıkarmışlar. Yorgun. Canı çıkmış yani. Oturdu. Evlenme teklif etti. Ben de kabul ettim. “Hemen kabul ediyor musun?” dedi. “Evet” dedim. “Hani düşüneyim denir. Ne yapıyorsun, kaç para alıyorsun falan denir değil mi?” dedi. “Evet” dedim. Şimdi düşünüyorum da büyük cesaret.
İki ay içinde gün aldık. Annesiyle, babasıyla tanıştırdı. Onlar da bizimkilere geldiler. “Eh çocuklar zaten karar vermişler, bize fazla bir şey düşmüyor. Peki.” dediler.
Oğuz Atay bu ülkedeki insanların, yaşarken ifade edemedikleri durumları yazmıştı. Sağlığında olmasa bile, 1977’deki ölümünden sonra tüm Türkiye’ye maloldu, bir klasik oldu. Ardında tekrar tekrar okunan, eskimeyen romanlar-hikayeler bıraktı. Bizden de böyle bir yazar çıktığı için çok öğünüyoruz ama, hakkında yazılan yazılar, yapılan araştırmalar sınırlıdır. Halbuki Oğuz Atay edebi değerinin yanısıra, yakın tarihimizin insanlık hallerini anlamak, şimdiki zamanın değerlerini, değersizliklerini kıyaslamak açısından da bir referanstır.
15 sene önce Oğuz Atay’la ilgili yazdıklarım, onun yaklaşımlarına dair bir hissiyatı ifade ediyordu:
“Bugün onun yazdıklarını tekrar okuduğumda, Oğuz Atay’ı fena yapan, canını yakan biçimsizliklere bile nerdeyse sarılasım geliyor. Eski Türk filmlerindeki kötü adamları görmüş gibi oluyorum. Bugünün kötülüğü, sahtekarlığı ve kalitesizliği karşısında, 30 sene önceki alçaklıkları bile affedilebilir buluyorum. Mesela o zamanların ‘kendini bulamamış’ ve de ‘tedirgin’ cumhuriyet aydınları bile, şimdinin kendini, yolunu ve sponsorunu bulmuş, çetesini kurmuş, ‘söylem’ini oturtmuş modern, hatta postmodern hokkabazlarının yanında naif falan kalıyor. O zamanın örümcek kafaları bile, şimdinin global-globül beyinlerine nazaran daha orijinal ve hakiki gözüküyor.
Oğuz Atay bir tarih yazarıydı aslında. Üstelik sadece cumhuriyet dönemine değil, bir şekilde bu coğrafyaya, bu ‘Kenar Batı’ya gelmiş insanların varoluş-hissediş-duruş tarihine tanıklık etmiş; kurgularıyla yaşadığımız gerçekliği sarsmıştı. 1987’de Cumhuriyet’te onun hakkında bir yazı yazma cüretini gösterdiğimde ‘Oğuz Atay’ın koyduğu dil aynasından kaçış yok’ demiştim. Bugün hâlâ o aynanın kör noktasız olduğunu düşünüyorum ve ne zaman onunla ilgili bir birşeyler yazmaya koyulsam, kendimi yakalanmış hissediyorum. Kitaplarından birini açıyorum; herhangi bir pasajı okumaya başlıyorum ve üstüne bastığım zeminin sağlam olmadığını hatırlayıp rahatlıyorum”.
Oğuz Atay, okunduğu her dönemde, her yaştan insan için, herşeyden önce insanın kendisi için bir farkındalık yarattı. Eserleriyle yaşayacak. Ve biz her okudukça kendimizi biraz daha bileceğiz.
Dünyada çok fazla acı var. O bakımdan kendimizinkiler de dahil, hepsiyle birden uğraşamayız. Bunlar bize çok dokunsa da bir kısmını kafamızdan siler ve hayata devam etmek için umudumuzu besleriz.
Bir de kendi şahsi dertlerini, acılarını hiçe sayıp başkaları için, devlet için, millet için veya herhangi bir ideal için hayatını, kendi canını ortaya koyanlar vardır. Bunlar karar verici pozisyonda olmayan, sadece “işi o olduğu için” belirli bir göreve gönderilen ve o işi hakkıyla yapmaktan başka bir düşüncesi bulunmayan insanlardır. İşte Doğu ve Güneydoğu’daki hassas bölgelerde görev verilen askerler, tam 33 yıldır burada savaşıyor, şehit düşüyor, sakat kalıyor. İşte bu insanlar her türlü takdirin üzerinde, yakın tarihimizin en fedakar, en cefakar kahramanlarıdır. Her türlü siyasi ve dönemsel yaklaşımların ötesinde, her zaman ve gelecekte de başımızın üzerinde taşımamız gereken kişilerdir.
Ama maalesef böyle olmuyor. Hem devlet hem millet olarak gerek şehitlerimize gerek gazilerimize vefa göstermiyoruz. Onları sadece millî günlerde, yıldönümlerinde veya aktüel ajandanın fonksiyonu olduğu hallerde hatırlıyoruz, anıyoruz.
Savaşa gönderilen ve o savaştan sağ çıkmış her asker, yaralansın-yaralanmasın gazi olarak anılır. Şehitlerin aileleri, gaziler ve birinci derecede yakınlar da devlet tarafından her daim ve o devlet varoldukça bakılır. Diğer türlü devlet de millet de olunamaz. İnancımız, bakışımız ne olursa olsun; laf, propaganda, hamaset edebiyatıyla sahici bir duyarlılık oluşturulamaz.
Peki neden? Peki neden “ata binen Türk atasını tanımaz”? Neden şehitler ve gaziler bu toplumda öteden beri, en azından Çanakkale’den bu tarafa hep “sözde” saygı görmüştür? Neden onların adları da, anıları da, şu son yıllarda dilimize giren berbat ama maalesef gerçek ifadedeki gibi “tarih olmuştur”? Neden yıllarca askere, Güneydoğu’ya gönderilen gençler davul-zurna-konvoyla uğurlanmış ve dönüşlerinde sessiz sedasız kendi evlerine çekilmişler ve unutulmuşlardır? Neden ülkemizde, örneğin Avustralya’da olduğu gibi bir “Gaziler Bakanlığı” yoktur, kurulmamıştır? Neden yıllardır gaziler kendi kurdukları derneklerde, üç kuruş protez parası için, sosyal hakları için, mütevazı maaşları için, her şeyi bir kenara bırakın, saygı-sevgi için debelenmek zorunda bırakılmışlardır?
Kimse sadece acılarla yaşayamaz. Ama onları hatırlamadan, onlardan ders çıkarmadan ve ölüme yollanan insanları yaşatmadan, bizler de yaşayan ölüleriz.
Tüm şehitlerimizi rahmetle anıyor, gazilerimizin önünde saygıyla eğiliyoruz.
Tarih büyük oranda para ve iktidar döngüsünde yazılır ve her dönemde yeniden, farklı şekilde okunur. Rahmetli Süleyman Demirel’in göreceli uzun dönemleri kıyaslayan “dün dündür, bugün bugündür” deyişi, geçmişte sadece birkaç yıl için geçerliydi; artık ömrü birkaç gün bile değil. Yani iki gün önce “şu doğrudur, bu aslandır” diyen biri, bugün rahatlıkla aynı olay veya kişiyi yerin dibine batırabilmektedir.
Arşivcilik, tarihçilik ve tarih bilinci konusunda çok da ileri bir seviyede bulunmayan Türkiye’de bile, insanlar henüz genç yaşlarındayken, herhangi bir politikacının-yazarın ettiği lafı duyup “yahu bu adam geçenlerde tam tersini söylemiyor muydu” diyebilir.
Örnekler bol ve Demirel’e rahmet okutacak mahiyette. “Buralar eskiden dutluktu” diyebilenler, bugün en az 50 küsur yaşında olanlardır. Daha genç olanlar da, doğdukları-oturdukları-bildikleri mekanların dutluk sonrası dönemlerdeki hızlı ve çirkin yapılaşmasına, “avemeleşme”sine tanık olmuşlardır. Yaşı 18’in altında olan çok gençler ise anne-babalarının eski fotoğraflarının arkasında görünen manzaralara inanamamakta, haklı olarak bunların fotoşopta oynanmış örnekler olduğunu düşünmektedir (örneğin İstanbul-Kalamış).
1980’le birlikte siyasal ve kamusal iktidarı ele geçiren zihniyet sahipleri, yani asker-sivil-kentli-köylü-kasabalı hepimiz, yani biz Türkler; aramızdaki görüş farklılığı, vesaireyi bir yana bıraktık, ülkenin “yeniden yapılanmasında” birleştik. Yaşadığımız yerleri, boş arsaları, deniz kıyılarını, ormanları, parkları, koyları “değerlendirdik”; bunları birbirimize, olmadı yabancılara sattık. Buralarda yarattığımız “değerler” iyi para getirdi. Bu arada, aynı mekanlarda bulunan tarihî eser ve izleri de ihmal etmedik; bunları özenle (para etmiyorsa özensizce) ortadan kaldırdık veya günümüz zevklerine uygun biçimde “restore” ettik.
Bugün türlü, başka kepazelikler bir yana, antik dönemin “site”lerine nisbet yeniden yarattığımız “tower”lar, “city”ler, “garden”lar ve burada büyüyen çocuklar, kaçınılmaz bir şizoid bozukluğu yarınlara taşımakta. Yaşadığımız toprakların tarihî dokusunu, kültür varlıklarını yoketmenin kendimizi, geleceğimizi yoketmek olduğunu bilmiyor da değiliz. Hep dediğimiz gibi, şimdiki zamanın sonsuzluğunda salınırken, kısır siyasi mücadeleler içinde birbirimizi boğazlarken, kimilerinin “biraz önce” söylediğinin tam tersini “biraz sonra” söylemesine artık şaşırmıyoruz bile. Zira biraz önceki koy artık marina, arsa artık plaza, dutluk artık AVM, insan artık tarihsiz olmuştur. Dolayısıyla şaşırma, hayret etme duygumuz da yoktur; olanlar ise “zamanını doldurmuş”, naif, saftirik veya “bize yabancı” unsurlardır.
Tarihimizi yok etmiş, dolayısıyla sanal varlıklar haline gelmişizdir.
Genellikle “şimdiki zamanın sonsuzluğu”nda yaşayan biz Türkler, tarihi hep bugünün denge ve hissiyatlarıyla algılayıp yorumlarız. Bunu içten içe sezdiğimizden de, yarın endişesi ve yarın belirsizliği, hemen her konuda gündelik hayatımızı etkiler. Zira kendi tarihimizle ilgili nereden-nasıl geldiğimizi bilmediğimiz için, nereye gittiğimizi de anlayamayız. Halbuki bu “içten içe sezgiler” yerine biraz olsun tarih bilgisi koyabilseydik kafamıza, çoluk-çocuk baştan itibaren yaşadığı ülkenin en azından yakın geçmişine dair bir zemin görebilirdi.
Yakın tarihimiz, erken cumhuriyet devrinde iyi-kötü kurumsallaşan resmî-sivil yapıların varlığı ve buradan yetişen yöneticilerin iradesiyle şekillendi. 1920’lerin, 30’ların devlet kadroları, Osmanlı döneminin son kremasıydı. Bunlar Balkan Savaşı’ndan itibaren 10 yıllık bir savaş döneminden sağ çıkabilmiş, genellikle askerî eğitim almış, bağımsızlık mücadelesine katılmış saha insanları veya kalem efendileriydi. Bu insanlar çok zorlu koşullar ve yokluk içerisinde, enkaz bile devralmadan, yeniden yeni bir millet olabilmenin şartlarını yaratmaya çalıştılar. Türkiye bugün yaşanan onca rezilliğe rağmen hâlâ ayakta durabiliyorsa, bunu o dönemin yapısal ve toplumsal reformlarına; o kimi zaman dalga geçilen “demir ağlar”a; Anadolu adındaki coğrafyanın “yurt” sayılmasına ve burada yaşayan insanların “adam” yerine konmasına borçludur.
Cumhuriyet yönetimlerinin elbette hataları, günahları vardır. Bunları bilmek ve bunlarla hesaplaşmak da daha iyi bir gelecek için ön şarttır. Dokuz yıllık yayın hayatımızda bu tür örneklerin çoğunu belgeleriyle, tanıklıklarıyla, uzman yazılarıyla dile getirdik; getirmeye de devam edeceğiz. Ancak bizden bu hata ve olumsuzluklardan hareketle, cumhuriyet dönemini ve başta Mustafa Kemal olmak üzere cumhuriyet kadrolarını külliyen karalamamızı; sanki ortada kadim bir imparatorluk ve kültürü varmışçasına, kalmışçasına bir hava yaratmamızı; sadece cumhuriyet elitinin yanlışlarını bahane ederek bir tür reaksiyon tarihçiliği yapmamızı bekleyenler hayal kırıklığına uğramaya devam edecek.
Tarihsel dönemleri, tarihî şahsiyetleri sadece günümüzün irili ufaklı iktidar hesapları doğrultusunda değerlendirenler -bırakın kötü anılmayı tamamen unutulur gider. Bugün ülkemizin içine sokulduğu kaotik, değerlerini yitirmiş, hukuksuz, günlük ucuz siyaset ve paraya endekslenmiş, içine kapanmış durum, ancak “Eski Türkiye”nin başlangıç koordinatları ve değerleri temel alınarak düzelebilir.
Kültürsüz, tarihsiz bir millet değiliz. Ancak çok ciddi ahlaki problemlerimiz var. Çoğu kişi “okumuşları da görüyoruz, okumayla ahlaklı olunmuyor” dese de, eğitimsiz ama temiz insanların Türkiye’nin geçmişinde kaldığı bir gerçek. Yine de tüm bu olumsuzluklar, cumhuriyeti kuranların karşılaştıkları zorluklarla mukayese edilemez. Bu bakımdan durmak yok, tarihe devam…
Önce 1980’lerde Hasan Cemal’le birlikte Cumhuriyet’te, 90’larda yayın yönetmeni olarak Yeni Yüzyıl’da gerçekleştirdiği yenilik ve atılımlarla, Türk basınında uluslararası kalitenin sembolü oldu. Gazeteci-yazar Okay Gönensin, basın tarihimizin en parlak yıldızlarından biriydi.
Geçen ay yitirdiğimiz Okay Gönensin, Türkiye’de gazeteciliğin yakın tarihimizdeki köşe taşlarından biriydi. Onun 1974’te Cumhuriyet gazetesinde başlayan 43 yıllık mesleki serüveni, geçen ay Vatan gazetesinde köşe yazarlığı yaparken son buldu.
12 Eylül darbesi sonrası Cumhuriyet’in yayın yönetmenliğini üstlenen Hasan Cemal tarafından yazıişleri müdürlüğüne getirilen Okay Gönensin; o dönemin hakim gazeteci profilinin dışında, iyi eğitimli bir entelektüeldi. Saint-Joseph Lisesi ve Ankara Mülkiye mezunuydu. Gazetecilik mesleğinde hem formatların hem anlayışın hem de teknolojinin değiştiği; Türkiye’nin de bu değişime ayak uydurmaya çalıştığı zamanlardı.
Hasan Cemal ve Okay Gönensin ikilisinin 80’lerin başından itibaren Cumhuriyet’te yaptıkları değişimler, getirdikleri yenilikler; aynı zamanda Türkiye zihniyet tarihini izlemek açısından da en önemli günlük arşivleri oluşturur. Hem Cumhuriyet hem de Türkiye, 1980-90 yılları arasındaki 10 yıl boyunca büyük bir değişim, yenilenme, reform, atılım, kabuk değiştirme hareketine sahne oldu. Gazetenin sahibi Nadir Nadi ve ailenin bir kanadını temsilen Emine Uşaklıgil de, yönetimde bu ikiliye destek veren isimlerdi.
Türk basınının kurşun baskıdan ofsete, daktilodan bilgisayara, pikaj-montajdan faksa geçtiği 80’ler, gazeteciliğin de tepeden tırnağa değiştiği, tartışmaların yaşandığı, devasa yeniliklerin gündeme geldiği bir dönemdi. Bu koşullarda Cumhuriyet’in “mutfağını” idare eden Gönensin, hem yenilikleri düşünüp uygulamak, hem uygun insanları uygun yerlere yerleştirmek hem de bunları günlük haber trafiğini anbean takip ederken yapmak gibi zor bir görev üstlenmişti.
Cep telefonun olmadığı, internetin bulunmadığı, televizyon haberciliğinin başlamadığı yıllardaki günlük gazete temposu, bugün yaşı 50’nin altında olanlara distopik bir bilimkurgu gibi gelir. Bu zor geçiş koşullarındaki 10 yıl boyunca Hasan Cemal-Okay Gönensin ikilisinin Türk basınında yarattıkları değişim ve yetiştirdikleri insanlar Türk basınının dünya standartları seviyesine yaklaşmasına; Cumhuriyet’in de okurun karşısına bir referans gazetesi olarak çıkmasına yol açtı.
Yıl 1982. Yer Kumkapı. Okay Gönensin, Altan Öymen, Murat Belge ve Hasan Cemal bir yemek sırasında.
Rahat ve net sayfa düzeni, kullanılan harf karakterleri, başlık anlayışı, iyi fotoğraf kullanımı, resimaltı, haber yazım teknikleri, haber-yorum farkları, karikatürler-bantlar, özel sayfalar, özel ekler… Gazetecilikte “taraf” olmanın değil, iyi ve kaliteli bir ürün yaratmanın derdiyle çalışan insanlar… Türk basınının “bizde de özel haber, kaliteli mizanpaj, farklı görüşler, detaylı analizler, taze ve iyi fotoğraf var” dediği; okurların da hem öğrendiği hem keyif aldığı hem de zenginleştiği yıllar…
Okay Gönensin bu dönüşümün bilfiil en önemli isimlerinden biriydi. Yaratıcılığı, idareciliği ve keskin zekasıyla yönlendirdiği nüshalar, bugün Türk basınının yüzakı olarak arşivlerdedir. Cumhuriyet’teki bu değişim rüzgarı 90’ların başında kesildi. Önce Hasan Cemal, ardından Okay Gönensin ve yazıişleri/servislerde çalışan birçok isim gazeteden ayrılmak durumunda kaldı.
Okay Gönensin’in 1994’te yayın yönetmenliğini üstlendiği Yeni Yüzyıl ise Türk basınında yenilikçi ve dünya standartlarında bir ürün ortaya koyulabileceğinin kanıtıydı. Cumhuriyet’te yetişen ekip ve onlara katılan gençlerin ortak çabası, Dinç Bilgin’in desteğiyle, Okay Gönensin’in yönetiminde, basınımıza gelmiş geçmiş belki de en kaliteli günlük gazeteyi kazandırdı.
Yıl 1996. Okay Gönensin Yeni Yüzyıl günlerinde, “nefret ettiği” doğumgünü kutlamalarından birine mâruz kalırken… FOTOĞRAF: BARIŞ BIL
Bu dönemde hem mizanpaji hem özel haberleri hem de yenilikleriyle ciddi bir fark yaratan Yeni Yüzyıl gazetesinin beyni Okay Gönensin’di. Kaliteli yazı- kaliteli fotoğraf, gazetenin şiarı oldu. Ekonomi-finans sayfalarındaki detaycılık, spor sayfalarında istatistikler, haber sayfalarındaki zenginlik, özel röportajlar, sabit köşelerdeki dinamizm, kültür ekleri, uzman görüşleri, ilk internet sayfaları ve daha bir dizi yenilik Yeni Yüzyıl’ı dönemin referans gazetesi yaptı; Okay Gönensin’in meslekteki tepe noktasını oluşturdu.
Gönensin sonraki yıllarda Vatan gazetesinin kurucuları arasında yer aldı ve köşe yazılarıyla siyasi gündemin önemli kalemlerinden biri oldu.
Türk basınında Hasan Cemal’le başlayan Okay Gönensin’le devam eden kalite arayışı; gazeteciliği ve gazetecilik anlayışını dünya standartlarına taşımayı hedefliyordu. Bugün geldiğimiz noktada, günlük basının tükenmişliği, teslim alınmışlığı karşısında, bu ikilinin başardıkları da bir bilimkurgu öyküsü gibi geliyor. Ancak arşivlerdeki Cumhuriyet ve Yeni Yüzyıl gazeteleri, Türkiye’de de yüksek standartlara sahip bir gazetecilik yapılabileceğinin kanıtlarıdır. Ve kanıt varsa, herşeye rağmen umut var demektir.
(Hasan Cemal’in Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim kitabından ve Kerem Çalışkan’ın notlarından faydalanılmıştır.)