1918’de sona eren 1. Dünya Savaşı, asker-sivil 18 milyon insanın ölümüne yol açan bir dehşet dönemiydi. Her yıl Belçika’nın Ypres şehrinde, 11. ayın 11’inde, saat 11.00’de başlayan anma törenlerinde tüm ülkelerin kayıpları anılıyor, acılar paylaşılıyor ve gelecek için bir devamlılık umudu taşınıyor: Gelincikler hep yaşasın ve unutmayalım diye.
Büyük Savaş, yani ikincisi çıktıktan sonra 1. Dünya Savaşı olarak anılan 191418 dönemi. Bugünkü dünyanın ve sınırların büyük ölçüde ortaya çıktığı; imparatorlukların çöktüğü; devrimlerin ve karşı devrimlerin birbirini izlediği ve 30’lu yıllardan itibaren tekrar felaketli günlere doğru gidildiği bir yakın tarih silsilesi. Gerek ülkemizi gerek Avrupa ve dünyayı doğru anlamak, nereden gelip nereye doğru gittiğimizi sorgulamak -eğer mümkünse değiştirebilmek- için, hiç değilse ana hatlarıyla bilmemiz gereken bir dönem. Bizim daha ziyade ve normal olarak doğu cephesini (Çanakkale-Ortadoğu) bildiğimiz 1. Savaş, batıda da çok büyük kayıplara, acılara yol açtı; 9 milyon civarında asker, bir o kadar da sivil hayatını kaybetti. Bu dehşet devri, 1918’de, 11. ayın 11’inde, saat 11.00’de yürürlüğe giren bir ateşkesle sona erdi. Biz de bundan 13 gün önce Mondros Bırakışması’nı (30 Ekim 1918) imzalamıştık; birkaç ay sonra İstiklal Harbi’ne doğru ilerleyen mücadelemiz başlayacaktı.
11 Kasım’da Ypres’te yapılan anma törenleri ve gelincik sembolü.
Savaş’ın bitişi, çok uzun zamandır Belçika’nın Ypres şehrindeki anma törenleriyle hatırlanıyor. Her ülkeden gelen torunlar, çocuklar, eski askerler, temsilciler, o günlerin acılarını hatırlayıp tüm hayatını kaybedenleri anıyor; gelecek için bir umut çiçeği taşıyor: Bir gelincik rozeti. Bu çiçeğin sembol olması, Kanadalı doktor-asker John McCrae’nin o dönem yazdığı meşhur “In Flanders Fields” (Flaman Ovasında) şiiri: “In Flanders fields the poppies blow/Between the crosses, row and row… (Gelincikler dalgalanır Flaman Ovası’nda/ Uzanır sıra sıra haçların arasında…). Hayatını kaybeden askerlerin ağzıyla yazılmış bu şiir, bugün hayatta olanlara, geçmiş günleri unutmamalarını söylüyor.
Bu seneki anma törenleri yine büyük bir katılımla Ypres’te, Menin Gate anıtı ve çevresinde yapıldı. 106. yıl anma törenleri hem hüzünlü hem güzeldi. Beni ise İskoç gaydalarından ziyade Türk devletinin basit bir çelenkle de olsa temsil edilmemesi hüzünlendirdi.
Günümüz Türkiye’sinde hayatların büyük kısmını, elde telefon konuşup-bakma hâlleri ve buna eşlik eden ekran-parmak hareketleri oluşturuyor. Herhalde -uykuya ayrılan süreden sonra- en çok zaman ayırdığımız “faaliyet” bu. Yani ana faaliyet olması gereken çalışma, aktif olarak yapılan mesai-iş bile büyük ihtimalle bundan daha az sürüyor. Zaten mesai yapan insanlarımız da bu süre zarfında telefonlarını asla bir kenara bırakmıyor, bilgisayar ekranına bile daha az bakıyorlar.
Bizde kalem-kağıdın pabucu dama atılalı da zaten epey oluyor. Yakın bir gelecekte ülkemizde kağıt ve kalem kullanan, yazı yazmayı bilen, bırakın Türkçesini sadece not alabilen de kalmayacak. “Ya bütün dünyada böyle bu işler artık” diye sosyal medyada “tıktıklayanlar”, şüphesiz Bulgaristan’a, Yunanistan’a, hattâ doğu komşularımıza bile adım atmamış insanlar. Avrupa’yı, ABD’yi, Çin’i, Japonya’yı saymıyorum bile. Basılmış bir kağıdı (gazete-dergi-kitap) okumakla ilgili veriler de bizdeki “tıktıkçı” zihniyetle dünyanın geri kalanı arasındaki farkı ortaya koyuyor. Avrupa-Asya-Amerika ülkelerindeki gazete-dergi-kitap satışlarıyla bizdekileri kıyaslamak için “Gugıl”a bir göz atmak yeterli. Dahası, ülkemizdeki sosyal medya kanallarının, çoktakipçili hesapların, “inflüensır” olan kaynakların “paylaşımları” çok büyük oranda dış kaynaklardan alınan-apartılan laflardan/içeriklerden oluşuyor. E zaten kullandığımız telefonlar da, “ep”ler de onlar tarafından yapılmış. Kendimize “içerik üreticisi” falan diyecek bir durumumuz yok genel olarak; ve bu yokluktan hiçbir rahatsızlık duymayan başparmaklarımız telefon ekranlarını kaydırıp duruyor.
Özellikle bu gelişmelere (gerilemelere) bağlı olarak Türkçenin geldiği durumu okurlarımıza yansıtmak için; yazarlarımız Hatice Şirin ve Suha Çalkıvik her ay köşelerinde dil ile ilgili önemli ayrıntılara vurgu yapıyor.
Son yıllarda iyiden iyiye (daha doğrusu kötüden kötüye) artan sorunlardan biri de, yazılı ifadelerdeki anlamsızlıklar. Üstelik bu ifadeler gayet “anlamlı” ve önemli(ymiş) gibi yazılıyor: “Sürdürülebilirlik alanında yeni farkındalık kampanyası”; “küreselleşen dünyada, markaların hedef kitleleriyle etkili bir iletişim kurabilmeleri için kültürel anlayış ve duyarlılık…”; “özel sürdürülebilirlik temalı…”; “yenilenebilir enerji kaynakları hakkında bilgi aldı ve enerji türlerini deneyimledi”; “üretim süreçlerinde çevre dostu yaklaşım ve enerji yönetiminde şeffaflık…”
Bu neredeyse tüm alanlarda ve açıklamalarda yer alan tuhaf ifadeler, artık tamamen “normal” kabul edilen bir iletişimin yeni bileşkeleri.
Ancak bu hazin vaziyetten daha çarpıcı, daha etkili ve daha çok ta-kipçili bir alanda yaşananlar; yazılı dildeki aşınmayı daha az görmemize yol açıyor. Zira artık AI (YZ-yapay zeka) var! Bu pek zeki uygulamalarla haşır-neşir olanlar, daha doğrusu bunu gelişmenin bir fonksiyonu sayarak ve “tamamen duygusal” nedenlerle davrananlar, bize “günümüzü” gösteriyor! Alın bir eski fotoğrafı, resmi, orijinal bir sahneyi; bunu dayayın mesela “promt encinering” programına; çıkan sonucu da “fotoğrafı hareketlendirdim, o insanı canlandırdım, hayalgücünüze güç kattım, vesaire…” diye tabii sosyal medyadan pazarlayın.
Tarih bize tarihi hiçe sayanlara, devamlılığı olmayanlara ödettiği ve maalesef sonraki kuşaklara aktarılan bedelleri gösterir. Muhafaza etmeden devrimci olunamayacağı gibi. Mutlu yıllar…
60 kuşağının önde gelen şairlerinden, yazar ve gazeteci Refik Durbaş’ı, kaybettik. Şiirleri, denemeleri, haberleriyle silinmez bir iz bıraktı ardında.
Refik Durbaş’ın günümüz Türkiye’sinde pek nadir görülen üç özelliği vardı. Birincisi şair olmak, ikincisi adam olmak, üçüncüsü ise gazeteci olmak. Az konuşup çok düşünen, çok okuyan, çok yazan bir insandı. 80’lerin ortasında Cumhuriyet gazetesinde tanıdığım, Yeni Yüzyıl’da daha da iyi tanıdığım bambaşka bir varlıktı. Onun mısralarındaki samimiyet -dönemin stilize edilmiş, sloganlaştırılmış, halkçılaştırılmış ifadeleri arasında- temizliğiyle parlardı. İşte zaten bu nedenle asla eskimedi, dönemsel kalmadı ve kalmayacak. Refik Durbaş’a “mütevazı” demek yetersizdir. İşinde gerçek bir profesyoneldi; çalışkandı, iddialıydı, espriliydi hatta komikti. Hangi yazının ne kadar ne olduğunu Türkçesinden, kimin kendisini ne kadar taşıdığını gözlerinden, neyin ne kadar gerçeğe yaklaştığını halinden anlardı. Durbaş, zeka gösterileri yapmayacak veya naif rolleri oynamayacak kadar yüksek IQ sahibi bir insandı.
İçinden çıktığı toplumu, insanları onun kadar hissetmiş, yansıtmış ve kendini öne çıkarma hevesi olmadan yaşamış az insan tanıdım. Bu varoluşuyla, doğal olarak hem takdir edilen hem de kızılan biri oldu. Onun gibi olamazdık; olamadık zaten. Ama ondan çok şey öğrendik. Hem nefis şiirleriyle bezendik hem de yapabildiğimizce kendimizi düzelttik. Hoşçakal usta; tekrar görüşmek üzere.
Ülkemiz neredeyse her gün “artık bundan öte ne fenalık olabilir?” dediğimizde bizi utandıran hadiselerle sarsılıyor. Telefon ekranlarına düşen görüntüler, sözler sadece hayatın yaşanışını değil hemen herkesin gündelik hâlini değiştiriyor. çıkmak” dendiğinde aklımıza gelen, şüphesiz hayvanlar değil; ancak “yaratık” cinsinden gelebilecek bu yaklaşım ve saldırılar karşısında, en önemli ihtiyacımız ve beraberliği de sağlayamıyoruz. Bu sağlanamadıkça, kendimizin de yavaş yavaş “yaratıklaştığını” farkedemiyoruz.
Ankara’daki terör saldırısı, yeni doğan bebeklerin katledilmesi, kadınların öldürülmesi derken; içine düştüğümüz ateş yayılıyor, fiziksel-psikolojik hasar her yaştaki insanın sigortalarını attırıyor.
İşi ülkeyi idare etmek olan profesyonel yöneticilerin, epey bir süredir “idare ettikleri” ortadayken; bundan yakınmak yerine bunları değiştirmek de giderek bir çözüm olmaktan çıkıyor. Neden? Zira mesele politik görüşlerle veya partisel eğilimlerle veya ideolojik tutumlarla ilgili değil; insan malzemesinin kalitesiyle (niteliğiyle) ilgili. Bu kalitenin temel harcı ahlak-etik olmadıkça, yöneticinin değişmesi neyi değiştirecek?
Öldürülen kadınlar/bebekler değil sadece, ülkenin geleceği.
İstanbul’da İkbal Uzuner ile Ayşenur Halil’in vahşice katledilmesinin şokunu yaşarken, Ankara’daki son terör eyleminde, diğer 4 vatandaşımızla birlikte şehit edilen Zahide Güçlü Ekici… Eşinin yolladığı çiçeği almak için tesisin girişine gittiği sırada…
Acılar tarifsiz. Kadın-erkek diye bir ayrıma gitmek de anlamsız. Cinsiyetin ötesine geçmiş bir kepazelik, en temel insani normların bile hiçe sayıldığı bir kıyamet içindeyiz. Buradan bir selametle çıkmak hiç de kolay değil. Yine de bebek katillerini ortaya çıkarmak için benzersiz bir fedakarlık gösteren savcı Yavuz Ergin gibi devlet görevlileri ve daha nice ismini bilmediğimiz fedakar insan sayesinde, ülkemiz insanı erkeğiyle-kadınıyla bu felaketli gidişe dur diyecek bir potansiyele sahip. Eğer bu coğrafyada varolmaya devam edeceksek, çocuklarımız için güvenli bir gelecek istiyorsak, erkeklerden ziyade kadınların öngörüsüne, çalışkanlığına, merhametine ve adaletine ihtiyacımız var. Bu sayımızda da kadınların zorbalara karşı mücadelesini, onların umudunu kapak dosyamıza taşıdık.
Dünya’nın yaklaşık 23 derece olan eksen eğikliği, özellikle bu yıl iyice değişmiş olabilir. Zira “dünyanın çivisi çıktı” tabiri, herhalde tarihte hiç bu kadar isabetli olmamıştı. Bir an için ülkemize, Türkiye’ye odaklanalım dediğimizde ise; başka sahalarda değilse de felaket ve kötülük sahasında artık dünya liderliğine oynadığımız apaçık ortada.
“Biz demiştik” lafı, malum sıklıkla kullanılan bir laftır ülkemizde. Bundan tam 8.5 sene önce, dergimizin editör yazısındaki şu cümleler, sanki o vakit içinde bulunduğumuz durum daha da berbatlaşmayacak gibi yazılmış:
“Shakespeare’in Hamlet’i bugünkü Türkiye’yi görseydi, herhalde o meşhur ‘Çürümüş bir şey var Danimarka Krallığı’nda’ repliği yerine, ‘Yatıp kalkıp dua edin Danimarka Krallığı’na’ derdi. Kırmızı çizgilerin nedense hep siyasi konularda çekildiği Türkiye, çocuk-kadın-şiddet-tecavüz-taciz konularında adeta bir ‘hoşgörü ülkesi’ne döndü.
‘Dünyanın her yerinde oluyor bu işler’ veya ‘bir sapık yüzünden koskoca camiayı suçlamayalım’ ise, Türk usulü çağdaş trajedilerin en popüler replikleri oldu. Mâlum, biz Türklerin kurduğu en başarılı ve uzun vadeli ortaklıklar, suç ortaklıklarıdır. ‘Kol kırılır yen içinde kalır’ diye diye yıllardır kırılan hayatlar, cezasızlandırma ve ‘yapanın yanına kâr bırakma’ geleneğimiz, sessizliğe boğulmuş en acılı insan tarihlerini yazar…
Çocukları hedef alan ahlaksızlık tarihinin dini, imanı, ateisti, seküleri, Müslümanı, Hıristiyanı yok. Burada önemli ve etkili olan, her türlü kapalı yapıları, kapalı kapılar ardında olup bitenleri açık edebilecek cesareti, bunların yaşanmasını engelleyecek kararlılığı gösterebilmek. Başka bir deyişle, hangi siyasi veya dinî ideoloji olursa olsun; ancak cemaatin, camianın, mahallenin, yaygın inanç ve kanaatin, yerleşik güç gruplarının sivil denetimi, yani ailelerin bunlar üzerindeki kontrolü bir sonuç verebilir. Diğer türlü tek başına ne devlet ne din ne gelenek ne de eğitime bel bağlayabiliriz.
Maalesef artık Türkiye’de ‘önce kadınlar ve çocuklar’ deyişi bir felaket anında ilk kurtarılacakları tanımlayan bir pozitif ayrımcılığı değil, ilk istismar edilecekleri tarif eden gaddar bir saldırganlığı akla getiriyor. Kadın cinayetleri ve çocuk tecavüzleri karşısında bile kutuplaşmayı, kimlik siyasetini terkedemeyen Türkiye’nin sadece geçmişi değil, geleceği de ciddi tehdit altında”.
Narin Güran (2016-2024)
Şeyma Yılmaz (1997-2024)
Evet, gelecek geldi bildiğiniz gibi. 8 yaşındaki Narin Güran’ın “geniş bir aile çetesi” tarafından öldürülmesi; polis memuru Şeyda Yılmaz’ın suç makinesi bir yaratık tarafından şehit edilmesi ve bunların dışında her yıl hiç bilinmeyen ve bilinmeyecek ve örtbas edilecek binlerce kadın ve çocuk cinayeti… Türkiye’de devletin varlığını, yapılan trafik-polis denetimlerinde, aybaşlarındaki maaş kesintilerinde; TV’lerdeki başsağlığı dileklerinde; serbet dolaşan katillerin klaksonlarında ve mesela 10-15 sene önce ettiği bir laf veya çıkardığı bir kitap yüzünden hapiste tutulan veya hapse tıkılmaya çalışılan insanların varlığında görüyoruz.
Tabii unutmadan şunu da belirtmemiz lazım:
Devletin varlığını özellikle ülkemizin güneyindeki Datça-Bodrum sahil şeridinde de net şekilde görüyoruz, izliyoruz. “Kardeş Yunan”ın askerleri ülkemiz sahillerine çıkıp, çeşitli faaliyetlerde bulunup, sonrasında gayet müsterih şekilde evlerine dönüyorlar. Son olarak işgal-mütareke döneminde tanık olunan bu görüntüler, 100 sonra artık her bakımdan “Batılı ve medeni” bir seviyeye ulaştığımızı kanıtlıyor!
Eğer “yine de hâlimize şükredelim” diyorsak, bunu ancak Filistin-Lübnan hattına bakarak diyoruz. Yaşananların izahı yok, malum. Sivilleri, özellikle çocukları öldürenler, bunların bedelini ödemeyeceklerinden emin olarak devam ediyorlar. İsrail devletinin terörü bahane ederek geliştirdiği yöntemler, insan türünün en aşağılık uygulamaları arasında, hattâ en başlarda tarihe yazılıyor.
Geçen ay dergimizin kurucu liderini kaybettik. Necdet Sakaoğlu hemen herkes için geniş spektrumlu bir vitamin ve özel vakalar için spesifik bir devaydı. Bu coğrafyadan böyle bir insan evladı çıktığı için umudumuzu hiç kaybetmeyeceğiz. Biz de onun gibi canımızı dişimize takıp çalışacağız, çalışacağız.
YouTube’da gösterime giren “A Day that Shaped Nations – Gallipoli: Anzac Landing (Ülkelerin Tarihini Değiştiren Gün – Gelibolu: ANZAC Çıkarması)” adlı belgesel, Çanakkale konusundaki en başarılı işlerden. Aktüel çekimlerde devreye giren “drone” görüntüleri ve grafik uygulamalar, Mustafa Kemal’i ve Türk savunmasını da “görmemizi” sağlıyor.
Yakın tarihimizin belki de en önemli hadisesi Çanakkale muharebeleridir. Bu topraklarda yaşayan hemen herkesin hayatını birinci derecede etkilemiş, sonuçları siyasi-insani boyutlarıyla bugüne uzanan değişimler meydana getirmiştir. Aynı şekilde, sadece Türkiye’nin değil dünyanın kaderine etki eden, özellikle Avrupa’nın, Rusya’nın, hatta Avustralya’nın da yakın tarihini şekillendiren bir süreçtir Çanakkale’deki vuruşmalar.
Tarih hiçbir zaman “-seydim/-saydım”larla anlaşılamaz, açıklanamaz. Oysa günümüzde Türkiye’deki TV kanallarında ve sosyal denilen medyada servis edilen/atıştırılan replikler maalesef genellikle bu seviyededir; bu da her konuda milletçe içinde bulunduğumuz devamsızlığın devam ettiğini gösterir. Çanakkale konusundaki hamaset edebiyatı da onyıllardır “ideolojilerüstü gayet yüksek bir seviye”dedir ve oncu-buncu-şuncu olmanın önemli fonksiyonlarından biri hâline gelmiştir. Tek bir cümleyle özetlemek gerekirse (daha önce de yazdığım gibi) 2000’lerin başlarına kadar Çanakkale’de neredeyse sadece Mustafa Kemal savaşmış gibi yazılan-anlatılanlar; bu tarihten itibaren kendisinin neredeyse Çanakkale’ye hiç uğramadığı gibi bir nitelik kazanmıştır!
Tarihin başlaması şüphesiz çizim ve yazıyladır (MÖ 70 bin ve 5 bin) ama, objektif bir nitelik kazanması objektifin, yani fotoğraf makinesinin icadıyla 19. yüzyılın ikinci yarısındadır. Gerçi insan türü, zamanı donduran bu buluşu hemen kötüye kullanmış ve bilindiği gibi erken dönemin “fotoşopçu iktidarlar”ı işlerine gelmeyen görüntüleri rötuşlamışlardır. Yine de Allah’tan gayet devrimci bir kapitalizm sayesinde makineler yaygınlaşmış; yöneticiler “tek bayrak, tek adam, tek kumandan ve tek açıdan” durumunu sürdürememişlerdir.
1914 Kasım’ından 1916 Ocak başlarına kadar süren Çanakkale muharebeleri -18 Mart 1915’teki büyük Boğaz muharebesini ayrı tutarsak- esas olarak karayla-kara arasında ve Gelibolu Yarımadası’nın Ege kıyılarında, kıyı içlerindedir. Bu coğrafya, Türk milletinin “buraya kadar kardeşim, arkada çoluk-çocuk var; geçemezsin” dediği coğrafyadır. Mustafa Kemal’in Atatürk olduğu yer burasıdır. Bugün tüm hafıza problemlerimize rağmen yeni bir başlangıç yaptığımız yer de burasıdır. Dolayısıyla bu araziyi orijinal hâliyle korumak ve gelecek nesillere bırakmak, aktüel siyasete alet edilmeyen anlamıyla “milletin bekası” için vazgeçilmez bir görevdir.
Belgeselin en kalıcı özelliklerden biri, tarihî fotoğraflarla aktüel görüntüleri aynı açıyla kombine eden çalışmaların yapılmış olması.
Çanakkale savaş coğrafyasını korumak yolunda 1916’dan bu yana pek başarılı bir sınav vermedik. Erken cumhuriyet devrinden bu yana önce ilgisizlik, sonra belli bir ilgi ama biribirinden yanlış uygulamalar, daha sonra da geri dönüşü zor bozuşmalar var. Doğal flora’sında ağaç bulunmayan (kuzeybatı rüzgarına tamamen açık coğrafyada nasıl ağaç olsun!) muharebe arazilerinin sonradan çamlandırılması (“her şehide bir fidan” rezaletleri ve kaçınılmaz yangınlar) ve kitle/otobüs turizminin kötü etkileri; ancak 1973’te koruma altına alınan bir coğrafyayı “bildiğimiz gibi yapmak” cehaletinin öne çıkan örnekleridir.
Coğrafyayı orijinal hâliyle korumazsanız, yeni nesillere neyin-nasıl yaşandığını nasıl göstereceksiniz-anlatacaksınız? Büyük bayrak, büyük müze, büyük heykel, büyük canlandırma ve büyük laflarla mı? Bu söylenince de “halkımız bunu istiyor/ seviyor” yaklaşımları…
Tüm bunları, aslında Youtube’da gösterime giren bir belgesel dolayısıyla yazıyorum. The Commonwealth War Graves Commission (CWGC-İngiliz Milletler Topluluğu Savaş Mezarları Komisyonu) ile The Gallipoli Association tarafından yapılan bu belgesel, doğal ve esas olarak 1915’teki “düşman”larımızın açısıyla-bakışıyla, yani denizden karaya doğru işlenmiş. “A Day that Shaped Nations – Gallipoli: Anzac Landing (Ülkelerin Tarihini Değiştiren Gün – Gelibolu: ANZAC Çıkarması)” adlı çalışma, 25 Nisan 1915’te gün doğmadan önce başlayan ANZAC çıkarması ve devamındaki kıyı muharebelerini anlatıyor. Bu sektörün, yani Kabatepe’den Anafartalar’ın güneyine kadar uzanan Arıburnu sektörünün ANZAC (The Australian and New Zealand Army Corps-Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu) olarak anılması, tahmin edilebileceği gibi savaştan sonra.
Türk tarafındaki kaynakların da itinalı şekilde incelendiği, hadiselerin tarafsız bir anlayışla yansıtıldığı belgesel, o günü kayda geçiren askerlerin tanıklıklarıyla da güçlendirilmiş. İlk 6 haftasında 100 binden fazla seyredilen bu çalışma 2 yılda gerçekleştirilmiş ve 6 bölümlük serinin ilk bölümü de dolaşıma girmiş. Projenin başındaki kişi, Çanakkale muharebeleri konusundaki en önemli uzmanlardan tarihçi-yazar Stephen Chambers. Aktüel saha çekimlerini yöneten ise, bu konuda arazi denince akla gelen dünya çapındaki 3 isimden biri: Bill Sellars (diğer 2 kişi Şahin Aldoğan ve Francine Saint-Roman Roussanne’dır).
İlk çıkarmanın yapıldığı 25 Nisan 1915’te, ANZAC birliklerine ilk karşı saldırıyı gerçekleştiren 27. Alay birliklerinin bugünkü arazideki hareket istikameti.
Gelelim bu yazının “zırt dediği” yere: Belgeselin başarısı, hadiseler anlatırken aktüel “drone” görüntülerinin kullanılmış olmasında. Bu da tek başına çok anlamlı değil tabii; esas başarı, bu hareketli görüntülerin üzerine muharebeler sırasındaki kuvvetlerin karşılıklı aksiyonlarının herkesin anlayabileceği yalınlıkta bir grafik tasarımla uygulanmış olması. Dolayısıyla belgeseli seyrederken, 25 Nisan 1915 tarihinde arazide saat saat kimin nerede bulunduğunu, nasıl hareket ettiğini izleyebiliyorsunuz. Sadece ANZAC birliklerinin aksiyonlarını değil, Türk tarafının reaksiyonlarını da görebiliyorsunuz. Daha da önemlisi, gerek 27. Alay’ın hareketlerini gerekse Mustafa Kemal’in 19. Tümen kuvvetlerini nasıl ve nereden sıcak muharebeye soktuğunu anlayabiliyorsunuz.
Yani bizde yıllardır anlatılan, aktarılan, yazılan bu en kritik saatlerin bugünkü arazi üzerinde nasıl yaşandığını görme-anlama fırsatı sunuyor bu çalışma. Bir de şunu sunuyor: Mustafa Kemal’in ne kadar müstesna bir insan evladı olduğunu! Zira aldığı-uyguladığı kararlar, sanki kendisi bir zaman yolcusu gibi, sanki bugüne gelmiş de bir “drone” alıp 1915’e dönmüş gibi! Zira sadece dönemin haritalarından ve sadece dürbünle bakarak Conkbayırı ve Kilitbahir Platosu’nun stratejik önemini anlamaya imkan yok o dönem.
İşin bilimkurgusu bir yana, Türk komuta kademesindeki diğer rütbeliler 18 Mart’tan sonra karargahlarında laklak ederken; Mustafa Kemal sabahın köründen itibaren arazide çalışmış, “hangi keçiyolu nereye bağlanıyor”a kadar etüd etmiştir. Başarısının sırrı sadece zekasında değil, çalışkanlığındadır.
Biz de “İzindeyiz” diyoruz ama, bilindiği gibi bunu tatile çıkıp yatmak anlamında kullanıyoruz.
Ülkemizin kurucusu ve en yüksek kurumu olan -daha doğrusu olması gereken- TBMM’de geçen ay yaşanan ve büyük yankı uyandıran bir hadise, milletçe içinde bulunduğumuz kimi vaziyetleri açıklıkla ortaya koydu. AK Parti milletvekili Alpay Özalan’ın, kürsüde konuşan TİP milletvekili Ahmet Şık’a saldırıp yumruk atması ve devamında gelişen “vuruşmalarda kan dökülmesi”; yakın siyasi tarihimizin ibret verici kayıtlarına eklendi.
Hadisenin ilk değinilmesi gereken tarafı, özellikle hemen akabinde sosyal medyada yer alan ve hatırısayılır bir “layk” sayısına erişen Alpay Özalan destekçilerinin yorumlarıdır. Bunlar “Alpay adamdır. İşte budur. K.’dumu oturtur” yorumlarıyla, vekili ve bu hareketini desteklemiştir. Ülkenin en tepede bulunan kurumundaki bu rezalet karşısında “eline sağlık” diyenler; belli ki kendi özel hayatlarında da hukuk-yasa-kod-kural-saygı ve tabii belki de en önemlisi herhangi bir ahlaki norm tanımayan insanlardır. Dolayısıyla Özalan’ın bu hareketi, günlük hayatta da hem kanunların hem de ahlaki kuralların “yok sayılabilir” olduğunu kanıtlamış; bu destekçilerin durumuna meşruiyet kazandırmıştır. Bu da “koskoca vekil gerekeni yapmış işte; biz de şimdi ister evde ister dışarda, ‘kafamızı bozan’ herhangi biri olduğunda dersini veririz” durumudur. Üstelik sadece yetişkinlerin değil, çocukların da bu görüntülere tanık olmasıyla; “adamlık” hâlinin yaşı da tanımı da aşağıya çekilmiştir.
Peki sonuç nedir? Şudur: “Kardeşim kafamı bozmayın; ben öyle kanun-hukuk-polis-kolluk kuvveti falan dinlemem. Yanlış yapanı bizzat morartırım.”
Bu “delikanlılık” vaziyeti, şüphesiz bizim ülkemizde-yöneticilerimizde-vekillerimizde- meclislerimizde bugün ortaya çıkmış bir vaziyet değildir. Meclis’te daha önceki dönemlerde de birçok benzeri hadise yaşanmıştır. Necip milletimizin “adamın dibi” bireylerini hakkıyla temsil eden birçok milletvekili, Meclis’te nice “çatlak” sesi seri darbelerle susturmuş; “sözün bittiği yer”de yumruklarını konuşturmuştur. Türkiye tarihinde rahmetli Çetin Altan’ın neredeyse linç edilmesinden tutun da, dövülen, kalp krizi geçiren, sakat bırakılan, hattâ doğrudan öldürülen vekillerin toplam sayısı neredeyse “salt çoğunluk” oluşturur.
Ayrıca bilindiği gibi sadece kimi milletvekillerinin “dokunulmazlığı” vardır; kimileri ise kesinlikle “dokunulabilir”, “vurulabilir” ve “hapse atılabilir”dir. Bu “demokrasi temsili” uzun yıllardır Meclis sahnesinde sergilenmektedir ve Türk milleti bu “gücü gücü yetene” modeline alışmıştır; alıştırılmıştır. Ancak zamanla -özellikle 21. yüzyılda- Meclis’te bir söz söyleme, düzgün bir cümle kurma, iki lafı biraraya getirme kapasitesi bulunmayan vekillerimiz arttıkça; küfür dağarcığı, poz kesme, bağırıp çağırma, el-kol hareketi yapma gibi nitelikler öne çıkmıştır. Tabii artık bunlardan çok daha önemlisi, vekilin kol gücü, esnekliği, antrenmanlı olması ve özellikle yakın dövüş tekniklerine aşinalığıdır. Milletimiz de seçimlerde oy verip Meclis’e göndereceği vekillerin ne kadar “fit” olduklarını bilmek istemekte, partiler de sıralama tercihlerini giderek bu vasıfları taşıyan kişilerden yana kullanmaktadır.
‘Şiddetli’ bir sonbahara giriyoruz. Espri bir yana, sorumluluk duygusuna, adalet anlayışına ve ahlaki değerleri korumaya her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız var.
İletişim dediğimiz büyük ağlara “takılan” insan türü, bunun özellikle “network” denilen sık ve çokgözlü elektronik türünün kölesi olarak yaşıyor; daha doğrusu yaşatılıyor. Mobil telefon tuşlarından el yüzgeçlerine aktarılan az biraz oksijenle hayatı tıktıklıyoruz. Derin bir yalnızlık içindeyiz ama, hem etrafımızda hem en uzak coğrafyalarda olan-bitenleri anında öğreniyoruz. Öğrenmekle de kalmıyoruz; sanki cehennemde değilmişiz gibi serin-şakrak-bilgiç yorumlar yapıp, sonra da diğer lanetlilerin bundan hoşlanmasını (layk) bekliyoruz.
Hâl böyle olunca nereden gelip nereye gittiğimizin de pek bir anlamı-etkisi kalmıyor. Başta “değerler” olmak üzere ahlak dediğimiz kodlar-kurallar; “tarih” dediğimiz devamlılık ve miraslar da ancak yeri daha doğrusu işimize geldiğinde “kullanılan” bir toplama dönüşüyor. İşimize gelmeyen gelişmeleri ise “görmüyoruz”; hele dünya görüşümüze, inancımıza, tuttuğumuz takıma veya partiye uymuyorsa, bunları hepten “yok hükmünde” sayıyoruz.
Temmuz ayında ülkemizde ve dünyadaki “sıcak gündem”, yaşanan anormal sıcaklarla birlikte akıl sağlığımızı neredeyse hepten ortadan kaldırdı. Bir camide namaz kılan bir kardeşimiz, ibadet esnasında cemaatte bulunan bir kişinin kısa pantolonlu olmasına tepki gösterip imamı uyardı. Devamında, imamın “sen kendi ibadetine bak” tutumuna sinirlenen bu şahıs; namazdan sonra evine gidip okunu/yayını kuşandı ve imamı hedefleyerek okunu fırlattı! Kolundan yaralanan imam kardeşimiz hastaneye, fail ise hapishaneye gitti. Bu fantastik hadise, değme kurgularda hatta bilgisayar oyunlarında bile görülmemiş eylem, hayatımızın artık nasıl “bambaşka” bir seyir izlediğini gösteriyor; ve evet, biz de bunu izliyoruz.
Kasım ayında yapılacak Amerikan başkanlık seçimleri, sadece ABD’nin değil dünyanın kaderi için de şüphesiz kritik bir dönüm noktası. 3 ay kala Donald Trump’a suikast düzenlenmesi, Joe Biden’ın istifası ve yerine Kamala Harris’in adaylığı; dünyadaki dengesizlikleri/bilinemezlikleri arttırdı. Suikastların arkası-önü, kurşunun kulak memesinden kan içmesi, anketlerin söyledikleri derken; 1-2 hafta önce dünyamızda/ülkemizde yaşanan diğer önemli gelişmeler önemsizleşti, TT’den ve dolayısıyla hafızamızdan çıktı-gitti bile.
“Tarihin tekerinin geriye dönmeyeceği” yolundaki önerme, şüphesiz bilime ve arşivlere dayanıyor. Karşı çıkmak anlamsız. Ancak “anlam”ın kalmadığı, ok ve yayların kuşanıldığı, cep telefonunun da arkeolojik buluntu sayılacağı bir gelecek, artık herhalde sadece bir bilimkurgu senaryosu değil.
“Bunları bir kenara bırakalım da, şu dergiye bir bakalım; biraz aklı selim bulalım” demeniz için hazırladık bu sayımızı.
Hayatını 1915’teki Çanakkale muharebelerinin araştırılmasına adamış; gerek yazdığı kitaplar-makaleler gerekse yetiştirdiği insanlarla yakın tarihimizin bu en önemli safhalarından birine ışık tutmuş bir uzmandı. Bu müstesna insan, özellikle coğrafya bilgisi ve coğrafya koruması olmadan, bir tarihî devamlılık da sağlanamayacağını öğretmişti.
1915’te yaşananları gün gün, metre metre, tüm hadiseleriyle bilen ve bunları paylaşan müstesna bir insan…
Bugün eğer tüm ağır sorunlara rağmen hâlâ bu memlekette varolabiliyorsak, bunu şüphesiz büyük oranda Mehmed Âkif Ersoy’un “Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı / Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. / Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı…” dizelerindeki fedakarlara borçluyuz. Şehit oğulları-torunları bu vatanı kurtaran, yeniden kurulmasını sağlayan ana-babalarını bir ölçüde unutmadılar ama; ilk mısrada geçen “toprağı tanımak” konusunda onların kemiklerini sızlattılar. Atalarımızın kemiklerini önemsemedik biz; Âkif’in öngördüğü gibi maalesef onları incittik.
Sonra bir insan belirdi 70’li yıllarda Gelibolu Yarımadası’nda. Çocukluğundan beri ailesiyle buraya geliyordu ama, artık farklı görüyordu coğrafyayı. 12 Mart darbesi öncesinde emekli edilmiş bir deniz subayıydı; 70’li yılların başından itibaren, sivil uzun yol gemilerinde, makine dairelerinde hayat mücadelesi verdi:
Şahin Aldoğan.
Elindeki kıt-kısıtlı kaynaklarla arazide dolaşmaya, hatta arazide yatıp-kalkmaya başlaması, notlar alması… Etrafta görenlerin kendisini defineci sanıp jandarmaya ihbar etmesi… Çanakkale muharebelerini araştırdığını söyleyerek devleti ikna etmeye çalışması… Nihayet gerek otoritenin gerekse köylünün “ya bu kafadan hasta” falan deyip kendisini rahat bırakması… 74’te bölgenin millî park ilan edilerek biraz olsun korunmaya başlanması…
Şahin Aldoğan, Gelibolu Yarımadası’ndaki muharebe anı ve izlerini takip eden ve yaşatan bir zaman yolcusuydu.
80 darbesiyle bölgede başlayan sembolik şehitlik yapma faaliyetleri… Ayrıca heykel, bayrak, yol, tuvalet, çam ağacı dikme faaliyetlerinin hız kazanması… Tüm bunlar olup biterken ve muharebe arazisi devlet eliyle rezil edilirken, kimsenin Şahin Aldoğan’a hiçbir şey şey sormaması-danışmaması… Otobüs turizmiyle beraber bölgenin dokusunun-çehresinin tamamen değişmeye başlaması…
90’ların ikinci yarısında tanıdım Şahin Abi’yi. O yıllarda Yarımada’ya yerleşip arazide çalışmaya başlamama sebep olan insandır. Onun bilgisi ve yaklaşımı, alışık olmadığım tarafsızlığı, tarihî data’ların ancak arazi tetkikiyle bir bilgiye dönüşebileceğini (konfirme edilebileceğini) anlatması… ve bunun için de arazinin doğal yapısının kıskançlıkla korunması gerektiğini aktarması…
Onunla yollarımızın kesişmesi, 1915’te bu vatanı erken bir yıkımdan koruyan askerin, başta Mustafa Kemal Bey olmak üzere tüm değerli komutanların mirası, yani bu toprak sayesindeydi. Bastığımız yerleri tanımak istiyorduk. Metre metre, gün gün, saat saat… Kim ne yazmış? O yazılan cümle hangi anlamda kullanılmış? Hangi günlükte hangi detay var? Kim doğru kim yalan söylüyor? Şahin Abi’nin buna cevabı basitti ama arkasında engin bir birikim vardı: “Gürsel Bey, bizde muharebe sırasında İngiliz-Avustralyalı gibi günlük tutma geleneği yok malum; bunlar bizim tarafta çok nadir. Yazılanların büyük çoğunluğu savaş bittikten sonra. Eh, yazanlar da tabii hayatta kalanlar. Şüphesiz aralarında namuslu olanlar da var ama, yine de hepsine mesafeli yaklaşmalıyız.” Zaten mesele de mesafeyle ilgiliydi. Zira Şahin Abi, x hatıratındaki bir cümleyi okuyup “yazarın bahsettiği noktadan intikal edilen noktaya, üstelik muharebe koşullarında, üzerinde şu kadar ağırlık olan piyadenin-mekkarenin o kadar kısa sürede intikal etmesine teknik olarak imkan yoktur” diyordu. Coğrafyayı bilmeden savaş tarihini bilmenin imkansız olduğunu ondan öğrendim ve ben de gücüm-imkanım yettiğince, onun yanında çıraklık ederek Gelibolu muharebe alanlarını belledim.
Aldoğan, yapılan askerî törenden sonra Büyük Anafarta köyü mezarlığında, vasiyet ettiği yere defnedildi.
2005’te Şahin Abi’yle ortak yazdığımız Siperin Ardı Vatan ve Çanakkale Muharebe Alanları Gezi Rehberi kitapları bugün konuyla ilgili en önemli referans eserler arasında. Ancak şunu belirtmem lazım: Bu kitapları esas olarak ben yazdım! Zira Şahin Abi’nin yazı dili neredeyse hiç yoktu. Tabii bunlardaki bilgilerin yüzde 80’inden fazlası Şahin Abi’ye aitti; yani o söyledi ben yazdım, düzenledim. “Kalem efendisi sensin” demişti bana arazinin efendisi. Bununla birlikte neredeyse her bir cümle için benimle didişmesini, hattâ küsüp gitmesini ve tekrar ve tekrar yeniden oturup çalışmaya başlamamızı unutamam. Onunla beraber 2000’lerin başında Atlas dergisinde, sonra bizim dergimizde yaptığımız/ yazdığımız arazi çalışmaları literatüre girmiştir. Mustafa Kemal’in arazi üzerindeki rotasını 87 yıl sonra saptayan-belirleyen-yorumlayan insan evladı Şahin Aldoğan’dır. Fransız sektörünü (Kerevizdere) ilk defa bilimsel anlamda tetkik ve analiz eden (Francine Roussanne’la birlikte) odur. Kireçtepe’den Tenger Dere’ye Çanakkale muharebe arazisinin her iki tarafını da gün gün, metre metre, yaşanan hadiselerle birlikte bellemiş, dünyanın bu coğrafyasının uzak ara 1 numaralı bilginiydi o (okusaydı “sil onu Gürsel Bey, yapma Allah aşkına” derdi).
Şahin Abi bu dünyadan geçmedi, kaldı burada ve hep kalacak. Onu Büyük Anafarta köyündeki mezarlığa gizledik ama, hep yanımızda olacak. Onun yetiştirdiği gençler, arazi uzmanları Çanakkale’yi geleceğe taşıyacak. Eğiliyorum önünde.
FERİT EDGÜ (1936-2024)
Türk edebiyatında bir usta, nadir bir entelektüel yazar…
88 yaşında yaşama veda edan Ferit Edgü, çağdaş Türk edebiyatının en önemli ve verimli isimlerindendi. Roman, öykü, şiir, deneme, eleştiri, biyografi, inceleme gibi birçok türde eser verdi; dünya edebiyatının başeserlerini de Türkçeye kazandırdı.
Türk edebiyatının usta ve en üretken isimlerinden Ferit Edgü 88 yaşında hayatını kaybetti. İstnabul doğumlu yazar, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi resim bölümünde aldığı eğitimine Paris’te devam etti. Académie du Feu’de seramik öğrenimi gördü; Sorbonne’da felsefe, Louvre’da sanat tarihi kurslarına katıldı.
Sonrasında edebiyatçı kimliğiyle öne çıkan Ferit Edgü, roman, öykü, şiir, deneme, eleştiri, biyografi, inceleme gibi birçok türde eser verdi. Kurucusu olduğu Ada Yayınları ile çağdaş Türk edebiyatının önemli çalışmalarını yayımladı; dünya edebiyatının başeserlerini de Türkçeye kazandırdı. Bir dönem metin yazarlığı da yapan Edgü, daha sonra kendi reklam ajansını kurdu. Bir Gemide adlı kitabıyla 1979 Sait Faik, Ders Notları ile 1979 Türk Dil Kurumu, Eylül’ün Gölgesinde Bir Yazdı ile 1988 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü aldı. Hakkâri’de Bir Mevsim romanından uyarlanan ve Erden Kıral’ın yönettiği film, Berlin 33. Film Festivali’nde, aralarında Gümüş Ayı’nın da bulunduğu 5 ödül kazandı. Romanları, öyküleri, denemeleri Japonca ve Çince dahil birçok dile çevrildi.
Edgü’nün ölümünün ardından, edebiyat dünyasının önemli isimleri, yayıncılar ve okurları üzüntülerini sosyal medya üzerinden paylaştı. Edgü için İBB’nin restore ettiği ve kültür hayatına kazandırdığı Beyoğlu’ndaki Casa Botter Apartmanı’nda bir tören düzenlendi. Edgü, Aşiyan mezarlığında toprağa verildi.
GÜNER ELİÇİN (1934-2024)
Güner Eliçin, eşi ve kızı ile TİP binasında…
Yorulmak bilmez bir aydın
Türkiye Sol siyasetinin önemli isimlerinden Güner Eliçin, 29 Haziran’da hayatını kaybetti. 31 Ekim 1934’te Avanos’ta doğan Eliçin, 13 Şubat 1961’deki kuruluşundan 12 Mart darbesi sonrası 21 Temmuz 1971’deki kapatılışına kadar Türkiye İşçi Partisi’nin yöneticilerindendi. Bu dönem Emek dergisinin İzmir temsilciliğini de yaptı. Aynı dönemde İzmir’de yayımlanan Memet isimli, haftalık gazetede yazıları yayımlandı. TİP’in İzmir İl Başkanlığı ve Genel Yönetim Kurulu üyeliği de yapan Eliçin 12 Mart 1971’deki darbenin ardından tutuklandı ve bir süre Mamak’ta hapis yattı. Aynı zamanda yüksek mimar olan Güner Eliçin, üç dönem Mimarlar Odası İzmir Şubesi’nin başkanlığını da yaptı; 12 Eylül 1980 darbesi sırasında bu görevdeydi. 12 Eylül’den sonra Barış Derneği davasının sanıklarındandı ve gözaltında tutuldu. 12 Eylül rejimine karşı en önemli çıkışlardan biri olan Aydınlar Dilekçesi’nin Ege’deki öncülerindendi. Gazeteci Işın Eliçin’in babası olan Güner Eliçin, Urla Helvacılar mezarlığında toprağa verildi.
PROF. DR. ERDOĞAN ÖNER (1945-2024)
Bürokrasiden akademiye
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni 1966’da bitiren Prof. Dr. Erdoğan Öner, aynı yıl Maliye Bakanlığı Teftiş Kurulu’na girmişti. Müfettişlik görevinin ardından Gelirler Genel Müdür Yardımcılığı ve Bütçe Genel Müdürlüğü; 1997-2000 arasında Maliye Bakanlığı müsteşarlığı yaptı. Son olarak 2000-2003 arasında Washington Büyükelçiliği Maliye Müşavirliği görevinde bulunmuş ve oradan emekli olmuştu. Erdoğan Öner daha sonra akademik çalışmalarıyla gündeme geldi. 2011’de profesör olan Öner, Bütçe Hukuku, Vergi Hukuku ve Türk Vergi Sistemi, Sayıştay Hukuku kitaplarının yanısıra Osmanlı-Türk maliye sistemine ilişkin önemli araştırmalara da imza atmıştı. Kâmil Mutluer ve Ahmet Kesik’le birlikte kaleme aldığı Bütçe Hukuku; yine Mutluer’le ortaklaşa kaleme aldığı Teoride ve Uygulamada Mahalli İdareler Maliyesi kitapları, TÜBA tarafından sosyal bilimler ödülüne layık görüldü.
Ali Eroğul
CAN ALKOR (1936-2024)
Şair-yazarın sessiz vedası
Temmuz ayında edebiyat dünyasından bir kayıp da Can Alkor’du. Şair, çevirmen ve yazar Can Alkor, 88 yaşında hayatını kaybetti; 18 Temmuz Perşembe günü Teşvikiye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından İstanbul’da toprağa verildi. 29 Mart 1936 doğumlu Alkor, edebiyat dünyasına müstesna katkılarıyla tanınan önemli bir isimdi. Çok sayıda eseri Türkçeye tercüme etti. İş Bankası Kültür Yayınları, Alkor için “Şiirlerindeki özenli dili ve mükemmeliyetçi tutumuyla Rimbaud, Valéry, Rilke ve Nietzsche’den çeviriler yaptı” diye yazdı. Şiirlerini topladığı Güneşdil adlı kitabı 2007’de yayımlanmıştı.
1915’teki muharebelerde “toprağa düşen” asker, arkasındaki ailesini-milletini işgalden korumuştu. Bizim Çanakkale tarihî alanını yangınlardan koruyamamamız ise, 44 yıl önce başlayan, ısrarla devam ettirilen ve bölgenin doğal yapısına aykırı “çamlandırma” faaliyetlerinin hazin bir sonucu. Son çıkan yangın, hataların tekerrür ettiğini gösteriyor.
Gelibolu Yarımadası’ndaki Çanakkale muharebe alanları ancak 1973 sonunda, yani savaştan 58 yıl sonra koruma altına alındı; bu coğrafya millî park ilan edildi; yerleşim-inşaat-tarım-vesaire sınırlandı, yasaklandı. Ancak şöyle ilginç bir vaziyet vardı: Millî parklar, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlanmıştı, dolayısıyla bölgenin yönetimi de tarımcı/ormancı yetkililerdeydi. Yine 70’li yıllara kadar, bugün bölgede bulunan şehitlik, anıtlar, heykeller, müzeler ve dolayısıyla otobüsler yoktu; sadece 1954’te yapımına başlanıp 1960’ta açılan Seddülbahir-Eskihisarlık’taki Şehitler Abidesi vardı.
Buna mukabil muharebe alanlarında, savaş sırasındaki “düşman”larımızın 1918-25 arasında yaptığı 30’dan fazla mezarlık ve çeşitli abideler -aynen bugünkü gibi- bulunuyordu.
Biz 1970’lere kadar Çanakkale muharebe arazisini hiç önemsemedik; burada şehit düşen ve burada yatan 60 bin askerimizi ya uyduruk yerlere gömmüştük ya da toprak üstünde çürümeye terketmiştik. Kimi kısımları tarlalaştırılan arazide, traktöre takılan kemiklerin haddi-hesabı yoktu. Onlar biz yaşayalım diye kendini feda etmiş, biz de bu toprakları “bildiğimiz gibi” yapmıştık. “Ya işte büyük bir abide yaptık, hepsini orada anıyoruz” dedik. Muharebe alanlarında kalmış top-tüfek-kurşun-metal eşyayı da, Kilitbahir’e yanaşan kargo gemilerine kilo hesabıyla sattık. Lafa gelince atalarımıza-analarımıza saygı konusunda mangalda kül bırakmayan biz Türkler, ülkeyi Türkiye yapan kahramanları ve bu kilit coğrafyayı önemsemedik.
Geçen ay Gelibolu Yarımadası’nda başlayan orman yangını 24 saatten daha uzun bir süre sonra kontrol altına alınabildi.
1980’deki askerî darbenin hemen ardından, muharebe alanlarında bir hareket başladı. Başlangıçta “vay be, nihayet” dedirten bu faaliyetler, aslında o yıllarda bölgeye artan sayıda Anzak torunu gelmeye başlamasıyla ilgiliydi. Siyasi otorite, “bi dakka ya, savaşı biz kazandık, bunlara ne oluyor?” diyerek, muharebe alanlarında bugün gördüğümüz şehitliklerin yapımına girişti. Tarih yakın (1915) olduğu için belgemiz-bilgimiz vardı; ama bunları coğrafyayla eşleyecek, yani toprağı bilen uzmanımız yoktu. Yani “Mustafa Kemal’in düşmanı gözetlediği yer neresi? 57. Alay tam olarak nereden geçmiş? 2. Kirte Muharebesi’ndeki siperler duruyor mu? Zığındere Muharebeleri’ndeki dere yatağı ne durumda?…” ve benzeri bilgiler/bulgular bize henüz “intikal etmemişti.”
Tabii tüm bunlarla uğraşamazdık; yurtdışından, İngiltere, Fransa, Avustralya’dan uzman getirtmek de “bi tuhaf” olurdu. Kendi şehidimizin, siperimizin, komutanımızın arazideki konumunu gavura mı soracaktık? Dolayısıyla müteahhitlere “kardeşim, şöyle manzaralı, uygun yerleri seç; oraları temizle ve taşları döşe; ben sana arşivden kimi şehit isimleri vericem, onları da taşların üzerine yazarsın; girişlere de şöyle büyük otoparklar yap; koca bi bayrak da sallandırırsan tamam” dendi. “Emredersin komutanım” cevabı verildi ve bugün gördüğümüz -57. Alay Şehitliği başta olmak üzere-birbiri ardına, altında naaş bulunmayan sembolik şehitlikler inşa edildi.
Maalesef bununla kalmadı. Şehitler coğrafyasının orijinal hâlini korumayı-iyileştirmeyi umursamayan dönemin yöneticileri, bu kepazeliği “örtmek” için daha da “yaratıcı” bir fikir geliştirdi: Bölgeyi ağaçlandırmak! Şehirde bahçesindeki, sokağındaki, etrafındaki ağaçları keserek buralara gökdelen konduran, “manzaram kapanmasın” diye yeşillikleri yolan necip Türk milleti, bölgedeki bu ağaçlandırma seferberliğini candan destekledi. 80’lerde başlayan bu ağaçlandırma hamlesi için de gayet “yaratıcı” bir slogan geliştirildi. “Her şehide bir fidan!”. Tarım ve Orman Bakanlığı, tarihî muharebe arazisine, özellikle Arıburnu-Anafartalar sektörüne “çam” dikmeye başladı!
Günümüzde Eceabat (Maydos) ilçesinin 1915’teki muharebelerden hemen sonra çekilmiş bir fotoğrafı. Harabeye dönmüş yerleşimin arkasındaki Kilitbahir Platosu henüz “çamlandırılmamış”.
Bölgenin tarihî-doğal flora’sında çam yoktu. Hatta ağaç yoktu. Nasıl olsundu? Çok şiddetli kuzeybatı rüzgarına tamamen açık, ülkenin kış mevsimindeki bu en soğuk coğrafyasında ağaç nasıl tutunacaktı? 20. yüzyıl başlarında yaşanan savaş sırasında çekilen fotoğraflar, bölgenin bitki örtüsünü bütün “çıplaklığıyla” gösteriyordu. Hatta Avustralyalıların muharebeler sırasında isimlendirdiği ve bugün ana anma mekanları olan “Lone Pine” mevkii de, o dönem çamın-ağacın neredeyse hiç bulunmadığını kanıtlamıyor muydu?
Ancak “ormancılar” iktidardaydı. Bölgeyi canlandırmak için çamlandırdılar. Askerî pozisyonların, siperlerin, işaretlerin, doğal coğrafyanın üzeri kapandı. Yani, yakın tarihimizin belki de en önemli hadisesiyle ilgili arazide tespit yaparken, “işte şuradaki çamların altındaydı o mevzii” demeye başladık.
Diğer bir felaket de, orijinal dokunun ve bitki örtüsünün değiştirilmesi sonucu, bölgedeki yerleşik-endemik canlı türlerinin yokolmasıydı. Bunlar türkoğlunun çamlandırıcı inisiyatifiyle devredışı kaldılar; binlerce yıldır yaşam sürdükleri-sürdürdükleri toprakları terketmek mecburiyetinde kaldılar. Çam ağacı, yapısı gereği topraktaki bütün suyu çekiyor; çevresindeki diğer bitkilere de hayat hakkı tanımıyordu. Buna rağmen herkes memnundu, yeşil-yeşil her şey ne kadar güzeldi!
Ancak bu “güzellik” içerisinde büyük bir tehdit vardı: Yangın. Çamların sadece iğneli dokusu değil, diplerinde biriken ve kuruyan döküntüleri de özellikle yaz aylarında büyük tehdit oluşturuyordu. Coğrafyanın meşhur rüzgarı da devreye girerse, muhtemel bir yangını kontrol altına almak neredeyse imkansızlaşacaktı.
Geliyorum diyen felaket 1994’te gerçekleşti. Yarımada’da çıkan yangın binlerce hektar araziyi yakmakla kalmadı, Orman Bölge Müdürü Talat Göktepe’nin de görev başında şehit olmasıyla sonuçlandı. Kaybımız ve acımız büyüktü ama hemen unuttuk. Peki ne yaptık? Bölgeyi tekrar çamlandırdık! Geçmişten-tarihten ders almamak belki de genetik bir sorunumuzdu ama, bu kadar mı kendini bilmez bir duruma düşmüştük?
1915’teki muharebeler sürerken çekilen bu meşhur fotoğrafta ANZAC askeri yaralı arkadaşını taşıyor. Gerek Arıburnu gerekse Anafartalar tamamen ağaçsız.
Aradan biraz daha zaman geçti. 2000’lerin başlarında Yarımada’nın Ege kıyı şeridi ve hemen gerisinde tekrar yangınlar çıktı. Yetkililer tekrar çamlandırma yaptı. Bu defa aralara iş makineleri sokularak, yangın esnasında itfaiyenin girebilmesi için ormanlık alanda geniş hatlar açıldı; böylelikle muharebe arazisi bir defa daha kirletildi.
2014’e geldik. Bu tarihte muharebe alanlarının artık ormancılara bırakılamayacağına nihayet kanaat getiren devlet büyüklerimiz, bölgeyi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlamaya karar verdi ve Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı kuruldu. Ormanlaştırma faaliyetleri nihayet durdurulmuştu ama, bu defa “turizmleştirme” işleri hız kazanmıştı. Artık daha çok otobüslü, daha çok gelirli, daha çok merkezli, daha çok otoparklı “Yeni Türkiye” devrine girmiştik. Böylelikle tarihî alanda yollar genişletildi, yeni yollar-duraklar açıldı; yeni ve büyük kalabalıklar bölgeye akmaya başladı. Muharebe arazisinin korunmasına ilişkin çalışmalar ve kontroller, muhtemel bir yangında havadan müdahale imkanları artmıştı ama, bölgenin sonradan çamlandırılan dokusu şehitler coğrafyasını her anlamda tehdit etmeyi sürdürüyordu. Yakın tarihlerde başgösteren birkaç yangın, fazla büyümeden söndürüldü. Ancak geçen ayın 18’ine kadar…
18-19 Haziran’da Yarımada’yı kavuran yangın, bu satırların yazıldığı sırada aradan 24 saat geçmesine rağmen kontrol altına alınamamıştı! Tarihin değil hataların tekerrür ettiğini daha önce çok defa ifade eden bu satırların yazarı ise; yangınların ve zararın son bulması için bu alanda acil bir “ormansızlaştırma” yapılması gerektiğini defalarca yetkililere ve okurlara iletmişti. Yine olmadı. Hattâ sosyal medyada güya “çevreci”, “orman hakları savunucusu”, “muhalif” sıfatlar üstlenen kimi kuruluşlar; “yaban hayatı uzmanı”, “biyolog” ve “bol takipçili” doğasever arkadaşlar, anız yaktığı ve yangına sebebiyet verdiği iddia edilen bir bölge sakininin hemen hapsedilmesi, hatta hapisten çıkamaması yönünde cümleler sıraladılar. Bu “ormancı / doğacı / yeşilci” kardeşlerimizin cehaletiyle, siyasi iktidarın etkisiz yetkililerinin kombinasyonuna herhalde “En yeni Türkiye” deniyor.
Ve yangın devam ediyor!
Bugün aşağı yukarı aynı açıdan çekilen aktüel görüntü farkı yansıtıyor.