Yazar: Gökhan Akçura

  • Şehirler Arası Otobüsün Çocukluk Yıllar


    otobüsün şehir içinden ne zaman çıkıp şehirler arasına geçtiği, bu seferlerin ne zaman, nerede başladığını belirlemek oldukça zor. büyük ihtimalle, önce şehir merkezlerinden çevre kasabalara; daha sonra da yakın şehirlere seferler yapılmaya başlanmıştı. 1923 yılında “yolcu taşımak üzere tadil edilmiş kamyonlarla” kayseri-sivas hattında yolcu taşınıyordu. evet, ilk otobüsler, kamyonların dönüştürülmesiyle imal edilmekteydi. eskinin at arabası ustaları, kamyonları bozup otobüs kasası imal etmeye başlamıştı.

    Otobüs şehirler arasına çıkmadan yıllar önce şehir içinde kullanılmaya başlanmıştı zaten. İstanbul’da daha 1912 yılında şehirde çalışan otobüsler ruhsata bağlandı. 1926-27 yıllarında özel girişimciler Kadıköy İskelesi ile Moda arasında otobüs işletti. Halk otobüsleri ise 1928 yılında sahneye çıktı. Hemen ardından 1931 yılında belediye bir otobüs talimatnamesi çıkardı. Ankara’da ise 1930’lu yıllarda önce kaptıkaçtı adı verilen küçük otobüsler çalışmaya başladı. Bunlar belediyece belirlenen tarifelere uyarak Ulus’tan hareket ediyor ve 12 ayrı hatta taşıma yapıyordu. İzmir’de de benzer biçimde Cumhuriyet’in ilk yıllarında önce kaptıkaçtılar ortaya çıkmıştı. 1930’ların başlarında ise ilk şehirler arası otobüsler özel girişimcilerce işletilmeye başlandı. 

    İstanbul-Edirne Arası Otobüs Seferleri
    1932 yılında İstanbul-Edirne arasında otobüs seferleri yapıldığını görürüz. Çok kötü yollar, bataklıklar otobüslere zor anlar yaşatsa da rağbet fazladır. Trene binenler azalınca Şark Şimendiferleri Kumpanyası bu durumdan rahatsızlık duyar. Bu rağbetin nedenlerini Vakit gazetesi şöyle özetler: “Bir kere otobüsler trene nazaran çok ucuzdur. Trenle Edirne’ye yeni tenzilatlı [indirimli] tarife ile üçüncü mevkide 5 liraya gidilebildiği hâlde otobüslerin aldıkları para 2.5 liradır. İkinci sebep de otobüslerin köylere daha yakın geçmesi, bu suretle buralarda oturan köylülerin daha çabuk gidip gelebileceklerini göz önünde bulundurmalarıdır.”1

    “Sallanacağız!”
    Cevat Fehmi Başkut da aynı tarihlerde Bursa’dan Yalova’ya küçük bir otobüse binerek gitmek ister. Bu otobüse “kaptıkaçtı” denmektedir. Diğer yolcular “Sallanacağız!” diye uyarır onu, yazarımız aldırmaz, denizde değillerdir ya! Ama bir süre sonra anlar başa geleni: “Çok geçmeden kara denizine geldik… Ve seksen bin çeşit yalpa vurmaya başladık. Geçirdiğimiz uzun kış Bursa-Yalova yolunu meğer öyle tahrip etmiş ki, dille ve kalemle tarif edilecek gibi değil… Ne yazsak, ne söylesek boş. Adım başında rast geldiğimiz girdapların içinden çıkana aşk olsun… Buralardan sağ ve salim geçebilen yolcular ‘mucize’nin ne demek olduğunu isbat ediyorlar. Otobüsteki yolculardan bir zat ‘tayyareci olmak için yalpa talimi yapmaya buraya gelmeli’ diyor. Bursa Lisesi’nden bir talebe de ‘şoförleri imtihan etmek isteyen belediyeler onları bir defa bu yoldan geçirseler kâfi!’ mütalaasında bulunuyor.” Otobüs yolun binbir noktasında çamurlara batar. “Heyamola [gayret] ederek onu ite kaka çıkaralım derken, kadınlı erkekli yolcuların hepsinde ne üst kaldı ne baş… Yaya yürüdüğümüz yerler de caba…”2

    Kazalar Gündemde
    1936 yılında üst üste meydana gelen otobüs kazalarında ölüm oranının çok yüksek olması gazetelerde sık sık dile getirilir. Vedat Birson, Cumhuriyet gazetesinde yurdun dört bir yanında yaşanan kazaların ne yazık ki “usulü veçhile” tahkikat yapılıp raporlar yazılarak geçiştirileceğini ve unutulacağını yazar. Ardından kaza nedenlerini analiz etmeye çalışır: “Yokuşları, inişleri, dönüşleri, virajları ve çok kereler köprüleri de azami olarak 10 kilometre süratle gidebilen beygir arabalarına göre yapılmış yollar üzerinde asgari 40 kilometre üzerinde sürülen ve kolayca 80-100 kilometre yapabilen kamyon, otobüs ve otomobiller kullanıyoruz. Yolları tamir ederken, sürat iştihasını kamçılayan asfalt şekle koyarken ‘virajları’ olsun bu yeni vesaite göre ıslah etmiyoruz.”3 Bu durum zaten yolların kötü oluşundan dolayı sorunlar yaşayan otobüslerin sık sık kaza yapmasına neden olmaktadır. 

    1936 yılında bu kez ünlü radyo spikeri Sait Çelebi, Milas’tan Bodrum’a otobüsle ancak 6 saatte vardıklarından yakınır. “Giderken neler yapılmadı, müşteriler taş mı taşımadı, otomobili mi sırtlanmadı, saatlerce otobüs boş, müşteriler yanında muhafız, yayan mı yürünmedi. Velhasıl bu gibi yollarda otomobil sahipleri müşterilerden para alma yerine vermeyi kabul etmelidir.”4

    Kastamonu’ya Bir Yolculuk 
    Ülke düzeyinde “otobüs” olarak nitelenen araçlar 1933 yılında 315 adetken bu sayı 1939’da 1.457’ye yükselir. Bu erken dönemin otobüs seferleri konusunda bazı ayrıntıları Nahid Sırrı Örik’ten öğreniyoruz. Yazar, 1941 yılında Çankırı’dan hareket ederek Kastamonu’ya doğru yola çıkan bir otobüsteki yolculuğunu anlatıyor. “Kamyondan çevrilme olduğu aşikâr” bir otobüstür bu. Gece yarısı başlayıp sabaha kadar sürecek bu yolculukta Örik, önce şoförün yanındaki koltuğa oturmak isterse de “tutuldu” denilince bir arkaya geçmek zorunda kalır. “Şoförün yanından içeriye biraz da bir bohça gibi, fakat içinde pek kıymetli ve narin eşya bulunmayan bir bohça gibi, itile yuvarlana geçtik. Gerideki boş sıralar daha ziyade içlerinde ne olduğu meçhul bazı denkler ve yüklerle dolduruldu. Yolculardan bir ikisi hasta, birinin yüzü gözü bağlı. Fakat bir ikisi de yolda otobüs tutup hastalandı. Otobüsün içine kötü, ağır bir koku sinmiş. Bereket ki oturur oturmaz yanımdaki pencereyi şoför muavini açtı.”

    Otobüs gece yarısını biraz geçe hareket eder. Bir yanı uçurum olan Temizdere’den geçerler ki otobüsteki konuşmalardan anlaşıldığına göre burası “Çok arabanın ve şoförün başını yemiştir…” Elbette yolcular da gitmiştir bu kazalarda ama onların yeri “teşrifatta araba ile şoförün ziyadesiyle gerisinden” gelmektedir. Otobüs Ilgaz kazasında “posta alıp vermek” için durur. Uzun bir moladan sonra hareket edilir. Sabah sekiz civarlarında iki dağ arasından bir büyük kasaba belirir ve yolcular, “İşte Kastamonu!” diye iftiharla haber verir.5 Bu erken dönem gözleminden ilk çıkardığımız ve sonrası için de ısrarla karşımıza çıkacak olan sonuç “otobüslerde şoför saltanatı”nın vazgeçilmez olduğudur! Biraz daha eski dönemde taşradaki seyahatlerini Anadolu Notları adında kitaplaştıran Reşat Nuri Güntekin de bu durumu sloganlaştırmıştır: “Şoför, efendinizdir.”

    Otobüslerin şehirler arası yollarda gidebilmesi için elbette yolların da iyi durumda olması gerekmektedir. Ama yollarımızın hâli çok kötüdür. Karayollarının bir ölçüde iyileşmesi ancak 1950’li yıllarda mümkün olur. Bayındırlık Bakanlığı ile ABD Yol İnşa Heyeti arasında 20 Nisan 1948 tarihinde bir antlaşma imzalanır. Antlaşmaya göre, uzun vadeli yol programı hazırlanacak ve ABD, Türkiye’de yeni karayolları idaresi kurulmasına ilişkin olarak Türk Hükümeti’ne yardım edecektir. Bir yıl sonra kurulan Karayolları Genel Müdürlüğü’nün çalışmaları hemen meyvesini verir. 1950 yılında 4.126 km stabilize yol varken bu rakam 1960’lara gelindiğinde 17.083 km’ye yükselmiştir. Yine 1950’de her mevsimde geçit veren kara yolları toplamı 9.624 km iken bu rakamlar 1960 yılında 21.820 km’ye yükselir.

    Refik Halid Otobüsle Dolaşıyor
    Yolların iyileşmeye başladığı 1950’li yıllarda otobüs seferleri ne durumdaydı acaba? Bu konuda önemli bir tanıklık Refik Halid Karay’ın Yeni İstanbul gazetesi için yaptığı yolculuklar sayesinde karşımıza çıkıyor. İstanbul’dan yola bir otomobille çıkan Karay, kısa sürede bu vasıtayla seyahat etmenin kendisini halktan koparacağını anlar ve otobüsle tanışmaya karar verir. İlk seyahat Balıkesir-Edremit arasında yapılacaktır. Önce elbette Balıkesir otobüs garajına gidilir: “Etrafı duvarla çevrili koca bir meydan. Kahvesi de var. On beş kadar irili ufaklı otobüs dizili. Muhtelif istikamete hareket edecek üç, dört tanesinin etrafına ahali birikmiş; üst kata, yani arabanın tepesine boyuna eşya yerleştiriliyor. Amma ne eşya? Tınazlar gibi çuval, teneke, denk, sandık… Olmayan yok. Karoseri yerli yapı, hantal ve hurda arabanın boyu bir misline yakın uzadı; tufandan önce yaşamış muazzam bir kaplumbağa vücuda geldi.” 


    “arabanın tepesine boyuna eşya yerleştiriliyor. amma ne eşya? tınazlar gibi çuval, teneke, denk, sandık… olmayan yok. karoseri yerli yapı, hantal ve hurda arabanın boyu bir misline yakın uzadı; tufandan önce yaşamış muazzam bir kaplumbağa vücuda geldi.”

    Anlatıcımız Refik Halid olunca geçmişe yapılan bu yolculuk iyice zevkli, mizahi bir hâl alıyor. Üstad yolcularını otobüse “tıkan” şoförü şöyle anlatıyor: “Şoför daima bir tarafta gecikiyor, çağırıyorlar, bağırıyorlar; görünüyor. Fakat öyle ağır, kayıtsız, azametli yürüyor, arabasına doğru bezgin bir eda ile yaklaşıyor ki arkasından birinin dürtmesini istiyorsunuz. Geldi, hemen yerine geçip gaza basıyor mu? Ne gezer? Birine rastlıyor, sohbete koyuluyor. Sonra motorü gözden geçiriyor; murdar paçavralarla karbüratörü temizliyor. Bez parçasını bir değneğe sarıp makinenin ötesine berisine sokup çıkarıyor. Siz o daracık, havasız arabada bekliyorsunuz. Anlıyorsunuz ki şoför, efendinizdir; bütün kaprislerine, insafsız ve kaba otoritesine boyun eğeceksiniz.”6

    Pulman Koltuklu Otobüsler Geliyor
    1950’lerin başından 1960’lara kadar Türkiye’nin karayolları şebekesi 20.000 kilometre kadar genişletildi. Yollar iyileştikçe otobüs seferleri de giderek arttı. 1954 yılında Türkiye’deki otobüs sayısı 5.510’a yükseldi (Bu sayıya belediye otobüsleri de dâhildi). Doğal olarak rekabet de artıyordu. Altmışlı yıllarda artık şehirler arası otobüs taşımacılığının rüştünü ispat ettiğini görürüz. Güreş şampiyonlarının otobüsçülüğe soyunduğu yıllardır bunlar: Gazanfer Bilge, Atan Kardeşler, Doğu Turizm ve diğerleri… Ay’a seyahatte rekabet eden Jet turizmler, havalı Apollo’lar… Kamil Koç, Hakiki Koç, Civan Jet, M.A.S., Ulusoy, Varan çağı… “20 dakika ihtiyaç molası”… Bundan sonrasını merak edenler Mercedes otobüslerinin Türkiye serüvenini aktaran Latif Karaali’nin En İyisi ya da Hiç: Mercedes’in Türk’ü adlı kitabına ya da yetmişli yılların anılarını biriktiren Cümleten İyi Yolculuklar derlemesine başvursun. Şiir sevenleri ise Refik Durbaş’ın Çaylar Şirketten adlı  kitabında ağırlayalım… İyi yolculuklar… # 

    DİPNOTLAR
    1  Vakit, 24 Haziran 1933.
    2  Cevat Fehmi Başkut, “Harikulade Bir Macera!”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 1932.
    3  V. Birson, “Bunlara Kaza Değil Suikast Demeli”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 1936.
    4  Sait Çelebi, “Milas’tan Bodrum’a Altı Saatlik Otobüs Yolculuğu”, Tan, 17 Nisan 1936.
    5  Nahit Sırrı Örik, Anadolu’da Yol Notları: Kayseri Kırşehir Kastamonu-Bir Edirne Seyahatnamesi, Arma Yayınları, İstanbul 2000, s. 142-143.
    6  Refik Halid Karay, Kırk Yıl Evvel Kırk Yıl Sonra Anadolu’da, haz. Tuncay Birkan, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 2014, s. 82, 84.

  • Kantocu Şamram Hanım

    Kantocu Şamram Hanım


    galata’daki surp lusavorçyan ermeni okulu’nda eğitim gören şamram hanım (şamran kelleciyan), teyzesinin kızı peruz’un (terzakyan) da desteğiyle kendini sahnelerde bulur ve istanbul’un en meşhur kantocularından biri olur. şamram hanım, şevki bey tiyatrosu ve kel hasan kampanyası’nda naşit özcan’la birlikte 1935’e kadar çalışır. 14 mart 1955’te vefat eden şamram hanım’ın mezarı şişli ermeni mezarlığı’ndadır. 

    Samram_1) Şamram ve İsmail Dümbüllü_icindekiler
    Şamram Hanım, İsmail Dümbüllü ile sahnede.

    Bilmem farkında mısınız… Yaklaşık otuz yıldan bu yana Ramazan giderek artan bir biçimde “hareketsizlik” ayı olmaya başladı. Eğlence mekânları kapanıyor, lokantalar “tadilat”a giriyor, konserler erteleniyor hatta rock festivalleri bile iptal ediliyor. Ramazan ayı bir sükûnet, içe dönüş ayı biçiminde geçiyor. Ama eskiden durum bunun tam tersiydi. Ramazan demek eğlence demekti. İnsanlar iftarın ardından kendilerini sokağa atar; kahveler, gazinolar, tiyatrolar tıka basa dolardı. Ramazan’ın en ışıltılı yanı, iftardan sonra başlayan bu eğlence yaşamıydı.1 Bütün tiyatrolar ve geçimini eğlenceden sağlayan kumpanyalar dört gözle bu mübarek ayı beklerdi. İstanbul’un Karagöz, orta oyunu, tuluat ve kanto seyredilen mekânları dolup taşardı. 

    Ramazan eğlencelerinin en gözde gösterisi ise kantolardı. Kanto tarihimizde en fazla iz bırakmış kantocular ise Peruz (Terzakyan) ile Şamram Hanım’dır (Şamran Kelleciyan). Peruz’u daha önce uzun bir makalede anlattığımızdan2 bu yazıda Şamram Hanım’ı ele alacağız. Sermet Muhtar Alus, Şamram’ı yere göğe koyamaz: “Bütün kelimelerin hakkını veren, dürüst, muntazam söz söyleyen Şamram Hanım’dı. ‘Küçücükten bir yar sevdim işveli, cilveli’yi o kadar şaşırmayarak söylerdi ki, ‘Kırk küp kırkının da kulpu kırık küp’ü de mutlaka hatasız söyleyeceği şüphesizdi. Gözlerini sık sık kırpıştırır, raks sırası gelince mülâhham [şişmanca] olduğu için pek kendini vermez, idare-i maslahat ederdi [geçiştirirdi].”3

    Samram_2) Şamram Hanım OĞLU VE GELİNİYLE
    Şamram Hanım oğlu ve geliniyle birlikte.

    Zorunlu Sahneye Çıkış
    Şamram Hanım sahne yaşamına nasıl atıldığını şöyle anlatıyor: “Evli barklı bir kadındım. İki çocuğum vardı. Ama kocam o sıralar çıkan Ermeni olayları sonunda işsiz kaldı. Geçinmek için ne yapacağımızı şaşırdık. Kantocu Peruz Hanım, teyze kızımdı ve çoktandır sahneye çıkmış, başarılı olmuştu. Geldi ve benim sahneye çıkmam için ısrar etti. Başka çare olmadığından sahneye çıktım. İlk olarak rahmetli [Kel] Hasan Efendi’nin kumpanyasına girdim. Oyunumuz Pembe Kız’dı. Bana şalvar giydirip süslediler, takıp takıştırdılar. ‘Hadi çık, şarkı söyle, oyna.’ dediler. Ben şarkı söylemekten hiç hoşlanmazdım, bunun için ağlamaya başladım, ‘Tek başına nasıl çıkarım oraya.’ dedim. Bunun üzerine Peruz düşünüp taşındı ve daha önce hiç yapılmamış bir şeyi, düettoyu icat etti. Birlikte çıktık, söyledik.

    Söylediğim kantoların, düettoların, kuartetlerin güftelerini de bestelerini de kendim yaparım. Hiç musiki bilgim olmadığı ve saz çalmadığım hâlde. Besteyi zihnimde hazırlarım, söylerim, notaya alırlar. Kıvrak ve oynak şarkıları severim. Tiyatroda da branşım komikliktir. Fakat rollerde komikliği değil, valde rollerini severim. Evlatlarıma düşkün kadınım ne de olsa, bundandır herhâlde.”4


    “söylediğim kantoların, düettoların, kuartetlerin güftelerini de bestelerini de kendim yaparım. hiç musiki bilgim olmadığı ve saz çalmadığım hâlde. besteyi zihnimde hazırlarım, söylerim, notaya alırlar. kıvrak ve oynak şarkıları severim.”

    Samram_3) bomonti bahçe aleks
    Torunu Aleks ve ailesi Bomonti Bira Bahçesi’nde. En solda Aleks, ortada siyah elbiseli kadın, babaannesi Şamram Hanım.

    Şamram Hanım’ın Komik-i Şehir Şevki’nin kumpanyasında çalıştığı dönemi ise Refi Cevad Ulunay, Şevki’nin tuluatta Kel Hasan’la boy ölçüşemediği için kanto kısmına çok önem verdiğini ve kumpanyasındaki noksanı kanto ile gidermeye çalıştığını söyler ve ardından ekler: “Bundan elli belki de altmış sene evvel [yazı 1955 tarihli] Şamram en parlak devrini yaşadı. Sahnede güzel, oynak ve işveli idi. Halka iltifat ederken bir burun kırıştırması vardı ki o zamanki mektepli ruhumda fırtınalar kopardığını hatırlarım.”5

    Abdülhamid’in Huzurunda
    Peruz ile Şamram’ın zaman zaman tartışsalar da arkadaşlıkları sürer. Şamram’ın aktardığı, ikisinin başından geçen ilginç bir olayı da paylaşalım:

    Bir gece Peruz’la Şamram evde otururken Borazan Tevfik telaşla içeri girer. Peruz’a:

    “Seninle Şamram’ı Hünkâr istiyor. Fındıklı Sarayı’na gidip birkaç düetto oynayacaksınız.” der. Hünkâr, Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid’dir. Kantocularımız hemen toparlanır, kapıya gelen kapalı bir saray arabasına binmek için hazırlanır. Borazan Tevfik: “Haydi.” der, “Çabuk giyininiz. En iyi elbiselerinizi giyiniz. Elbiseler kırmızı olsun. Hünkâr kırmızı rengi çok sever.” Peruz ateş kırmızılarını, Şamram da bülbül dili rengindeki kırmızı elbisesini giyer. Araba Fındıklı Sarayı’nın önünde durur. Gerisini Şamram Hanım’ın ağzından aktaralım: 

    “Kapıda ellerinde kırbaçlarla iki zebellâh Arap… Evet, hayret etmeyiniz, bugünkü gibi hatırımda… Ellerinde kocaman kırbaçlar… İçeriye girdik. Önümüzde büyük bir kapı açıldı. Yürüdük… Gene kocaman bir kapı ardına kadar açıldı. Biraz daha ilerledik, gene bir kapı açıldı. Muazzam bir salon… Etrafı tekmil kafes… Bu kafeslerden birinin arkasında da Hünkâr oturuyormuş… Gözdeler, saraylılarla dolu kafesler… Kafeslerin önünde de bütün şehzadeler…(…) Ben kantoya başlayınca Hünkâr’ın emriyle salondaki mumlar bir kat daha fazlalaştırıldı. Haremağaları başlarında hasır sepetlerle geldiler. Sepetlerin içi mum dolu. Birçok mum daha yaktılar. Salon gündüz gibi aydınlandı.

    Benim şarkım bitince Peruz’la beraber meşhur ‘Bir Kuzulu Çoban’ düettosunu oynadık. Bu pek beğenildi. Üç kere tekrar ettirdiler. Lakin benim korkum, heyecanım arttıkça artıyor, arttıkça artıyor. Bir paravanın arkasında nöbetle istirahat ediyoruz. Peruz ikide bir: ‘Canım ne korkuyorsun?’ diyor. O cesaretli kadındı. Nihayet ben bir şarkıdan sonra paravananın arkasına çekilir çekilmez ‘şırrak’ diye düşüp bayılmaz mıyım?

    Salon allak bullak oldu. Sarayın doktoru koştu geldi. Ne yapsalar faydasız… Bu sırada iki haremağası geldi.

    ‘Küçük kantocuyu (yani beni) Valide Sultan çok beğendiler… Hemen kendilerini istiyorlar… Kendi elleriyle küçük kantocuya bir hatıra vereceklermiş.’

    Ne mümkün? Kımıldamama imkân yok. Haremağası üç kere gidip geldi. Valide Sultan vereceği hatırayı mutlaka kendi eli ile vermek istiyordu. Lakin olmadı. Beni kollarıma girerek kapıya zor indirdiler. Bir araba ile hep birden döndük. Çıkarken bir kırmızı kese bana, bir kırmızı kese de Peruz’a verdiler.”6

    Sahnede Serçe Gibiyim
    1933 yılında Vakit gazetesinde çıkan bir haberden Şamram Hanım’ın 57 yaşında ve 35 yıldır sahnelerde olduğunu öğreniriz. Haber, sanatçının “Hâlâ sahneden çekilmediğini, yeni şarkılar yapıp bestelemeye devam ettiğini” yazmaktadır. Şamram Hanım o günlerde Naşit Özcan’la çalışmaktadır. Evi Şişli’de olmasına rağmen, artık sanat aşkından mı, yoksa üşendiğinden midir bilemem, topluluğun mekânı olan Şehzadebaşı’ndaki Millet Tiyatrosu’nda üst katta ve sahne arkasında bulunan sanatçı odalarından birinde kalmaktadır. 

    Samram_4) Naşid ve kantocular
    Naşit Özcan ve kantocuları. Şamram Hanım Naşit Özcan’ın yanında (soldan ikinci) bulunuyor.

    Bir yıl sonra Akşam gazetesinde çıkan bir haber sayesinde Şamram Hanım’ın sahne hayatından çekildiğini öğreniriz. Röportajı yine Hikmet Feridun Es yapıyor. Niçin sahneyi bıraktığı sorusuna Şamram Hanım şöyle cevap veriyor:

    Samram_5) ŞAMRAM. Şişlideki ev
    Şamram Hanım’ın Şişli’deki evi, 1920 başları. Üst balkonda Aleks ve kardeşi Hans ile annesi Maria bulunmaktadır. Alt balkonda ise halası Anjel görülmektedir.

    “Ben mesleğimi çok severim. Velinimetim olan halk da bana hâlâ eski Şamram gözüyle bakıyor. Hâlâ sahneye çıktığım zaman efendilerimizin avuçlarını patlatırcasına beni alkışlamak lütfunda bulunduklarını büyük bir iftiharla görüyorum. İhtiyarladım, kuvvetten düştüm mü zannedeceksiniz? Katiyen, daima tekrar ederim: Sahneye çıkınca bana öyle bir kuvvet gelir, öyle bir çeviklik gelir ki, öyle hoplar, öyle sıçrarım ki, bunu 18 yaşında bir genç kız zannederim biraz müşkül yapar. Sahnede bir serçe gibiyimdir. Şimdi siz diyeceksiniz ki, ‘Mesleğini seviyorsun, halk seni tutuyor, kuvvetin yerinde. Öyle ise niçin sahneyi bırakıyorsun?’ Evet, daha 15-20 sene mesleğime devam edecek kudretteyim. Lakin ben sahneden kovulmadan, velinimetimiz halkın hüsnü teveccühü üzerimizden kalkmadan çekilmek istedim ve çekildim.”7 Hikmet Feridun Es başka bir röportajında ise Şamram Hanım’a “Nasıl eğleniyorsunuz?” diye sorar. “En büyük eğlencem Şişli’deki evime gitmek. Çoluğumu çocuğumu etrafıma toplayarak yalnız onlar için şarkı söylemek, onları eğlendirmektir. (…) Evde ufak tefek ev işleriyle meşgul olurum. Naşit Bey’in küçük kızına [yani Adile Naşit’e] takılırım… İşte bu hayatın eğlence tarafları bunlardır.”8 

    Şamram Hanım’ın en önemli özelliklerinden biri de plaklara en çok kayıt yapan kantocu olmasıdır. Cemal Ünlü, “Şamram ve Peruz’un kanto kayıtları Direklerarası atmosferini birebir yansıtan, edası, raksa uygunluğu, eşlik orkestrası ve besteleriyle ‘özgün’ çalışmalar olarak farklılaşacaktır.”9 diyerek bunun altını çizer. 

    Şamram Hanım 14 Mart 1955 günü, bir süredir tedavi altında bulunduğu Yedikule Ermeni Hastanesi’nde yaşama veda eder. Şamram’ın ölümünden sonra Refik Halid şöyle yazmıştır: “Bu artistin, kazandığı rağbet ve muhabbete karşı ne kadar mütevazı ve ne kadar nazik hareket ettiğini, hiç şımarmadığını, hatta kendisini daima küçük gördüğünü düşünüp de ondan değersiz zamane artistlerinin övünüp böbürlenmeleri karşısında nahoş bir tesir altında kalmamak mümkün mü? Bütün İstanbul’un alkışladığı Şamram ayrıca şimdikilerden çok fazla yorulur, harcadığı enerjiye rağmen az kazanır, hiç sızlanmazdı. Beğenilmenin zevki ile avunur, üst tarafını aramazdı.”10  #

    DİPNOTLAR
    1  Gökhan Akçura, Yıldızların Altında: Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Eğlence Yaşamı, YKY-TÜYAP Yayını, İstanbul 2023.
    2  Gökhan Akçura, “Peruz Hakkında Çalışma Notları”, https://manifold.press/peruz-hakkinda-calisma-notlari
    3  Sermet Muhtar Alus, 30 Sene Evvel İstanbul: 1900’lü Yılların Başlarında Şehir Hayatı, İletişim Yayınları, İstanbul.
    4  A. Sırrı, “(En kıdemliler kimlerdir?) Şamram Hanım”, Vakit, 4 Şubat 1933.
    5  Refi Cevad Ulunay, “Şamram Hanım”, Milliyet, 19 Mart 1955.
    6  Hikmet Feridun Es, “Yıldızın Bahçesinde Peruz’la Beraber Hünkârın Karşısında Nasıl Oynadık?”, Akşam, 28 Kasım 1936.
    7  Hikmet Feridun Es, “Şamram Hanım Sahneden Ayrılmaya Karar Verdi”, Akşam, 11 Haziran 1934.
    8  Hikmet Feridun Es, “Herdem Taze Bir Sanatkâr Kadın:
    Şamram Hanım”, Yedigün, S. 16, 28 Haziran 1933.
    9  Cemal Ünlü, Git Zaman Gel Zaman; Fotoğraf-Gramofon-Taş Plak, Pan Yayıncılık, 2004, s. 150, 151.
    10  Refik Halid [Karay], “Kanto”, Akşam, 17 Mart 1955.
  • Dalgıçlar Kahvesi

    Dalgıçlar Kahvesi


    1930’lu yılların istanbul’undayız. şehir kahvelerle dolu. hemen her mesleğin ayrı bir kahvesi var. işler bu kahvelerde dönüyor. hokkabazlar, aşçılar, artistler, çiçekçiler, pehlivanlar, şoförler ve akla gelebilecek hemen hemen tüm meslekler ayrı birer kahveye sahip. ama pek aklımıza gelmeyecek bir yanı var bu kahvenin. genç gazeteci hikmet feridun bizi dalgıçlar kahvesi’ne götürüyor.

    Genç gazeteci Hikmet Feridun kahveler arasında pek akla gelmeyecek, okuyanı şaşırtacak olanını arıyor. 1931 yılında Galata Rıhtımı’nda yürürken yan yana gemici kahvelerinin sıralandığını görüyor. Bunlardan biri Karadeniz Kahvehanesi… Sorup soruşturuyor, buranın aslında emekli kaptanlarla dalgıçların kahvesi olduğunu öğreniyor. İlk izlenimleri şöyle: Kahvenin sahibi bütün kaptanların ve dalgıçların kahveye hangi saatte geldiklerini bilmek zorunda. İhtiyaç hasıl olduğunda işin sahibine kolayca ulaşmak gerekiyor çünkü. Sonra mektuplar, telgraflar da yollanan kişilerin eline geçmeli. Postalar buraya gelir. Mesela, “Karadeniz Kahvesi’nde dalgıç Süleyman Efendiye” ya da “Karadeniz Kahvesi vasıtasıyla kaptan Naci Bey’e…” Görüleceği gibi istihbarat merkezi gibi bir görevi var kahvenin!

    Gülcemal’den Düşen Bilezik
    Hikmet Feridun, Karadeniz Kahvesi’ni ziyaret ettiğinde masalarda oturan dalgıçların sıvalı kolları dikkatini çekiyor. Daha doğrusu düğmeleri. Bahriye çapası, cankurtaran simidi, dumanlı baca, kamara pencereli kocaman bir gemi… Bir dalgıçla muhabbet ediyor ama konuya henüz tam giriş yapamadığı belli, etrafında döneniyor.1 Muhabirimiz bu eksiğini gidermek için birkaç hafta sonra aynı kahveyle ilgili bir röportaj daha kaleme almaya karar veriyor. Bu defa dalgıçlar konusu özel bir ağırlık taşıyor… Türkiye’nin en eski dalgıçlarından Ahmet Bey’le konuşmaya başlıyor. Ahmet Bey dertlidir:

    Dalgiclar_Kahvesi-1. Dalgıç Osmanlı
    Osmanlı döneminde İstanbul dalgıçları.

    “25 sene bu bey… 25 sene… Dile kolay… Hep deniz altında… 25 sene evvel İstanbul’a geldim. Bahriye’ye girdim, dalgıç bölüğüne verdiler. İşte o gün bugün aynı meslekteyim. Dalacağım zaman evvela elbisemle ayakkabımı giyerim, denize girerim, başlığı sonradan kılavuz başıma koyar. Ve hemen denize dalarım. İndikçe tazyik artar, denizin rengi değişir; yanımdan sürü sürü balıklar kaçar… Kışın aşağısı hamam gibi serindir. Yazın en sıcak günlerde bile buz gibidir. Deniz altı her yerden iyidir ama ah şu tazyik olmasa… 25 kulaç derinliğe indiniz mi, başınızın üstünde tam 85 teneke suyun ağırlığı vardır.”


    “indikçe tazyik artar, denizin rengi değişir; yanımdan sürü sürü balıklar kaçar… kışın aşağısı hamam gibi serindir. yazın en sıcak günlerde bile buz gibidir. deniz altı her yerden iyidir ama ah şu tazyik olmasa…”

    Ahmet Bey, Hikmet Feridun’un ısrarıyla meraklı anılarından birini şöyle anlatır:
    “Geçen gün kahvede oturuyordum. Kaldırımın kenarında bir otomobil durdu. Bir hanım indi. Şişman, telaşlı bir hanım. Yanında da bir bahriye zabiti [deniz subayı] vardı. Zabit beni tanırdı, yanıma yaklaştı. Anlattı. Şişman hanım gayet zengin bir aileye mensupmuş. İzmir’den geliyormuş. Gülcemal’den [vapurdan] çıkarken kolundan gayet kıymetli pırlanta bileziğini düşürmüş. Hemen indim. Gülcemal’in demirinin hizasına geldim. Biraz araştırdım. Baktım, bilezik kumların üstünde parıldıyor. Aldım, çıktım… Bileziğin yalnız altını 48 dirhem tutuyordu.”2

    Dalgiclar_Kahvesi-2. Dalgıçlar kahvesi
    Röportajın yer aldığı gazete sayfasındaki fotoğraf bilgisi şöyle verilmiş: “Alttakiler: Dalgıç Ahmet efendi elbisesini giymiş dalmağa hazırlanıyor. Üstte: Kılavuz dalgıcın başlığını başına geçirmiştir, artık Ahmet efendi dalmak üzeredir.”
    Dalgiclar_Kahvesi-3. Hikmet Feridun dalma hazırlığında
    Hikmet Feridun dalma hazırlığında.

    Aradan iki yıl geçer, Hikmet Feridun’un dalgıç tutkusu depreşir, yine aynı kahveye uğrar. Köşede uzun boylu bir Laz delikanlı kemençe çalıp söylemekte: “Kemençenin telinden/ Yakaladım belinden.” Bu sefer buraya, deniz dibine dalıp küçük bir gezinti yapmak hayaliyle gelmiştir. Neden böyle bir röportaj yaptığını da şöyle açıklar: “Yeryüzündeki mevzular o kadar çok yazıldı, o kadar eskidi, o derece pejmürde bir hâle geldi ki yeni bir şey bulup deniz dibine inmek lazım…”


    “sakın ayakkabı deyince aklınıza şık zarif bir iskarpin gelmesin… ne münasebet efendim. ihtiyar bir dalgıç: ‘bir teki 25 okkadır.’ dedi. şöyle bir tuttum… vay efendim vay…”

    Deniz Altına Dalış
    Hikmet Feridun niyetini söyleyince dalgıç tayfası etrafını sarar. Hepsi eski deniz kurtlarıdır. Özellikle dalgıç Mehmet Efendi yardımcı olur. Yanındaki bir adama anahtarları verip, “Mağazayı açın, iki takım elbise çıkarın… Makine, sandal hazırlansın… Dalıyoruz.” diye buyurur. Yarım saatte hazırlıklar tamamlanır. Hikmet Feridun ve dalgıç Mehmet diğer dalgıçlar tarafından giydirilmeye başlanır. O dönemin dalgıç giysisi üzerine ayrıntılı bilgiler yer alıyor röportajda.

    “Dalgıç elbisesi üç kat kauçuktan yapılmış, her tarafı yekpare bir tulum. Ayak tarafı da kapalı. Elbiseye, daha doğrusu tuluma baş taraftan giriliyor. Yalnız eller ve baş dışarıda kalıyor. Ayaklar da tulumun içine giriyor. Kauçuk tuluma girinceye kadar kan ter içinde kaldım. Kollarımdan su girmemesi için yumuşak bir madde ile elbisenin kolluklarını derime yapıştırdılar.”

    Olaya şahit olan dalgıçlar “Maşallah!”, “Pek yakıştı size.” diye övgüler düzerken muhabirimiz devam eder: “Bundan sonra boynuma kalın bir demir geçirdiler. Tulum birçok deliklerden bu demire raptedildi. Boyunumun etrafında tamam 200 tane vidayı iyice sıkıştırdılar. Artık boynumdan aşağı hiçbir tarafıma su sızmazmış.” Elbise giyildikten sonra sıra ayakkabılara gelir. Gerçi ayakları bütünüyle giydiği kauçuk tulumun içindedir ama bunların üzerine de bir ayakkabı giyilmesi gerekmektedir. Bu ayakkabının adı ise Hacıyatmaz’dır. Gerisini Hikmet Bey anlatsın:

    “Sakın ayakkabı deyince aklınıza şık zarif bir iskarpin gelmesin… Ne münasebet efendim. İhtiyar bir dalgıç: ‘Bir teki 25 okkadır.’ dedi. Şöyle bir tuttum… Vay efendim vay… Ayakkabının boyu yarım metreden biraz eksik. Altı tamamıyla kurşun. Tıpkı hacıyatmaz. Altı kurşun olduğu için ayakkabı devrilmiyor. ‘Bunlar niçin bu kadar ağır?” diye sordum. ‘Dalgıcın üstünde 70 okka ağırlık olmazsa denizin dibine kadar batamaz.’ dediler.”

    Hikmet Feridun hacıyatmazları giyer, elbisenin üstüne kurşun tokmaklar bağlanır, boynuna kurşun topuzlar takılır. Ardından demir başlık da giyilir. Artık denize dalmaya hazırdır…

    Hazır olmasına hazırdır ama önce dalgıç kılavuzu Koço Efendi’nin talimatlarını dinlemesi gerekiyor:

    “Denizin derinliğine indikçe suyun ağırlığı fazlalaşır. Onun için suyun altında, sanki sırtınızda bir yük varmış gibi i[e]-ğilerek yürüyeceksiniz. Başlığın içinde tam şakağınızın yanına bir düğme gelecek. Alnınızla bu düğmeye bastıkça pis hava başlıktan dışarı çıkar. Bu sularda pek tehlike yoktur. Canavar filan bulunmaz ama eğer bir tehlike karşısında kalırsanız, ipi dört kere çekeceksiniz. Dört kere ip çekmek dalgıçlıkta tehlike işaretidir.”

    Canavarla Nasıl Başa Çıkılır?
    Hikmet Feridun ve dalgıç Mehmet, Galata Rıhtımı’ndan suya iner. Balık kafileleri sağdan soldan geçmektedir. Hikmet Feridun şehrin gürültüsünden uzaklaşıp bu sessiz mavilikte dolaşmaktan hoşlanmıştır. İki üç adam boyu derinlikte bir kayanın üzerinde iki büyük istakoz görürler. Mehmet fırlayıp birini yakalar. Ağır ağır limana çıkarlar. Uzun bir soyunma faslından sonra sıra sohbete gelir. Dalgıçların anlatacağı birçok hikâye vardır. En çok da köpek balığı korkusu dile getirilir. Dalgıç Mehmet sünger avcılarının bu canavardan nasıl kurtulduklarını anlatır:

    “Süngerciler daldığında ellerinde dikenli bir yay taşırlar. Köpek balığı ile karşılaştılar mı, bu yayı canavarın ağzına sokarlar. Yayı ellerinden bırakır bırakmaz artık tehlike yoktur. Çünkü yay alabildiğine açılır. Canavarın iki çenesi açık kalır. Yay da ortasında. Artık hayvan ölünceye kadar ağzını kapamamaya mahkûmdur. Yayı attıktan sonra dalgıç köpek balığı ile alay bile eder. Hatta onu öldürür.”3

    Dönemin gazetelerini karıştırıp İstanbul dalgıçları hakkında biraz bilgi toplamaya çalışalım. Bu dalgıçların denize düşürülen değerli şeyleri bulmak için daldıklarını görüyoruz. Ama esas işleri batıkları çıkarmak ya da parçalamaktır. Bu konuya Tanin gazetesi muhabiri Rahmi Karaca değiniyor. Onun yaptığı röportajda arkadaşlarıyla deniz dibindeki gemileri çıkarmak için yola koyulmuş Ali Ataman’la tanışırız. Genç ama bilgili bir dalgıç Ali Ataman: “Kara sularımızda batmış vaziyette halen bir hayli gemi mevcuttur. Fakat bunlar maalesef ki çıkartılmalarının masraflı ve zor olması yüzünden denizin dibinde çürüyüp durmaktadır.” Ardından İstanbul’daki batıkları sıralamaya başlar:

    Dalgiclar_Kahvesi-4. DALGIÇ
    Dönemin dalgıç kıyafetiyle deniz altında…

    “Liman şamandıraları içinde 6, Sarayburnu kenarlarında 2, antrepolar önünde 1, B/5 şamandırası altında 2, Salıpazarı önlerinde 2, Dolmabahçe önünde Nemse ve Ordu adlı 2, Üsküdar, Şemsipaşa ve Kabataş arasında 1 adet olmak üzere bir hayli gemi yatmaktadır. Bunların deniz üstüne çıkarılmaları talep ve teşebbüs olmadığından bu vaziyette terk edilmişlerdir.”

    Ama elbette talep oldukça batık çıkarmak için çalışmaktadırlar. Batık tekneleri su üstüne nasıl çıkardıklarını sorunca şu cevabı alırız:

    “Bunun birkaç türlü usulü vardır. Mesela tekne büyükse veya su altında yarılmış yahut da yalnız teknesinden istifade edilmek isteniyorsa o zaman ‘parçalamak’ usulünü tatbik ederiz. Bu iş dinamitle yapılır. Parçalanmanın diğer bir ismi hurdacılıktır. Gemi hurdacılığı eskiden memleketimizde yoktu. Bu işe bizde ilk olarak bir İtalyan şirketi başlamış ve pek çok para kazanmıştır.”4

    Bu röportajların yapıldığı zamandan bu yana neredeyse bir yüzyıl geçtikten sonra İstanbul’un deniz altındaki manzarasının ne âlemde olduğunu merak etmekten kendimizi alamıyoruz. Acaba kaç gemi, kaç batık, kaç hazine var bu suların altında.
    Soracak bir dalgıçlar kahvesi de yok artık… #

    DİPNOTLAR
    1 Hikmet Feridun, “Dalgıç mı Arıyorsunuz? Hemen Rıhtımdaki Karadeniz Kahvesi’ne Koşunuz”, Akşam, 2 Eylül 1931.
    2 Hikmet Feridun, “Yedi Dalgıç, 19.000 Altını Yirmi İki Gün Deniz Altında Nasıl Aradık?”, Akşam, 26 Eylül 1931.
    3 Hikmet Feridun, “Deniz Dibinde Bir Gezinti”, Yedigün, S. 11, 24 Mayıs 1933.
    4 Rahmi Karaca, “Dalgıçlar Arasında”, Tanin, 22 Kasım 1944.
  • Güneşe Doğru

    Güneşe Doğru


    nâzım hikmet denince akla ilk gelenin şiir, oyun hatta roman olması doğaldır. buna senaryolarını, çevirilerini, mektuplarını da eklemek mümkündür. bilinen pek çok başkaca özelliğinin yanında belki de en az bilinen yanlarından biri ise sinema yönetmenliği olsa gerek. gökhan akçura, nâzım hikmet’in sinemacılığını, esas olarak da “tek” uzun metrajlı filmi güneşe doğru’yu anlattı.

    Günese_Dogru_1. Güneşe Doğru seti-2
    İpek Film Stüdyosu’nda Güneşe Doğru seti. Soldan: Arif Dino, kameraman Lazar Yazıcıoğlu, baş kadın oyuncu Mediha Hanım, Nâzım Hikmet, omuzuna dayandığı ressam Faruk Morel, arkalarında İhsan İpekçi ile Osman İpekçi.

    Nâzım Hikmet’i doğal olarak öncelikle şair yönüyle tanırız. Biraz daha derine indiğimizde onun oyunlara ve romanlara da imza attığını görürüz. Ama pek görünmeyen, iyice gizlenmiş bir yanı ise sinemacılığıdır. Nedeni ise sinemaya önem vermemesi değil, bu alanda bir emekçi gibi çalışmak zorunda kalışından dolayı yaratıcılığını hayata geçirememesidir. Nâzım Hikmet’in yaşamak için ihtiyacı olan nafakayı sağlayan bir sanat dalıdır sinema. Nâzım Hikmet’in sinemayla ilgili çalışmaları 1932 yılında başlar. O yıl çekilen Bir Millet Uyanıyor filminde reji asistanı, Karım Beni Aldatırsa da ise senarist olarak görev üstlenir. Bir yandan da dublaj stüdyosunu yönetmektedir. Üst üste çekilen operet filmlerinin senaryolarını yazar, Karagöz, Düğün Gecesi gibi kısa filmlerin yönetmenliğini üstlenir.

    Bir İlk ve Son!
    1937 yılında İpek Film Nâzım Hikmet’e bir uzun metraj film yapması için şans tanır.
    Ama ekonomik problemlerini çözememiş olan film şirketi, çok düşük bir bütçeyi onaylamıştır. Filmin adı ise Güneşe Doğru olacaktır. Oyuncu kadrosundaki tek profesyonel oyuncu Ferdi Tayfur’dur. Daha önce hiçbir deneyimi olmayan Mediha adlı bir genç kız ve Arif Dino diğer önemli rolleri paylaşırlar. Musiki kısmında Bayan Nerkis, Fahire, Refik, Safiye (Ayla) ve Neyzen Tevfik kısa sahnelerde boy gösterirler. Dekorların Abidin Dino tarafından yapıldığını, kameramanın da Lazar Yazıcıoğlu olduğunu ekleyelim.
    Filmi, yıllar içinde kaybolduğu için bulup izleme olanağımız yok. Dönemin gazete röportajlarına ve el ilanlarına göz atarak konusunu aktarmaya çalışalım: “Operatör Cemil, Tıp Fakültesi öğrencisi olan kızı Ayşe ile beraber İstanbul’un uzak sayfiyelerinden birinde oturmaktadır. Operatör Cemil’in komşusu ise besteci Ahmet Ali’dir. Sakat bir adam olan Ahmet Ali, talebesi ve sevgilisi olan bir dansözle yaşamaktadır. Bir gece doktorun bahçesine acayip bir adam girer. Bu, özel bir akıl hastanesinden kaçmış bir hastadır. Kim olduğunu, nereden geldiğini bilmeyen ve adı Hasan olan bu kişinin mütareke yıllarında bir Darülfünun öğrencisi olduğunu, bir kaza sonucu hafızasını kaybettiğini ve kendisini Kraliçe Viktoria devrinde yaşayan seksenlik bir ihtiyar gibi gördüğünü anlarız. Doktorun güzel kızı Ayşe, babasını, delikanlıya bir ameliyat yapmaya zorlar. Doktorun yaptığı bu ameliyat başarıyla sonuçlanır fakat hafızasına kavuşan delikanlı, aradan geçen on beş yıla ilişkin hiçbir şey bilmemektedir. Kendisini hâlâ o meşum kazaya uğradığı Mütareke Dönemi’nde sanır. 35 yaşına geldiği hâlde, hisleri, bilgisi, tecrübeleri on beş yıl önceki öğrenci ile aynı kalmıştır. Bir gün bestekâr Ahmet Ali, operatör Cemil’e sakatlığını gidermek için müracaat ettiği sırada, Hasan on beş senelik bir uykudan uyandığını Ayşe’den öğrenir. Dünyanın bu on beş senede geçirdiği muazzam değişiklikler, kazandığı yenilikler onu yıldırır ve intihara karar verir. Bu niyetle Sarayburnu Parkı’na gider. Sahile doğru yürürken yolda bir kese kâğıdı görür. Açlığın verdiği bir ümit ve arzuyla bu kâğıdı alır. Kese kâğıdı elma kabuklarıyla doludur. Hayal kırıklığı içinde, önünde bulunduğu bir sıraya yığılır. Gayriihtiyari elinde tuttuğu kese kâğıdına ilişen gözleri bir cümle üzerinde durur. Okur: ‘Ölmek kolay… yaşamak güç, fakat şereflidir!’”

    Günese_Dogru_2. Güneşe Doğru AFİŞ
    Güneşe Doğru filminin yakın dönemlerde yapılmış afişi.

    Kameranın İlk Kaydırıldığı Film
    Nâzım’ın üvey oğlu Memet Fuat da anılarında, “İpek Film Stüdyosu’nda uzun süre Güneşe Doğru adlı filmin çekimini izlemiştim.” diye anlatmaya başlar. “Anladığıma göre bunun nitelikli bir film olması isteniyordu. Halkın hoşlandığı şeylerle tasarlanmamıştı. Sanki bütün stüdyo nitelikli film üretme sınavına girmiş gibiydi. Bu arada Nâzım da konulu bir filmde sanırım ilk bağımsız yönetmenlik sınavını veriyordu. Daha önce Muhsin Ertuğrul’a yardımcılık etmişti.” Güneşe Doğru filminin Türk sinemasını geliştirmek için yapılmış bir atılım olduğunu düşünen Memet Fuat devam eder: “Dışarlara az neredeyse bütünü stüdyodaki dekorların içinde çekiliyormuş gibi geliyordu bana. Hep oradaydılar. Çok özeniyor, her sahneyi çekmeden önce birçok kez oynuyorlardı. Önemli bir yenilik de kameranın yürütülmesiydi. O dönemde günümüzdeki gibi gelişmiş araçlar yoktu. Kamera ise kocaman bir kutuydu. Marangozlardan biri oluklu bir tahta yapıp kayganlaştırmış, o oluğun içine de üstüne kameranın konacağı bir kızak yerleştirmişti. Böylece kamerayı çekerek belli bir doğrultuda hiç sarsmadan kaydırabiliyordunuz. Hem Nâzım hem de kameraman bu buluşa çok sevinmişlerdi. Oluğu yapan genç marangoz günlerce gelene gidene tanıştırılıp övgülere boğulmuştu. Türkiye’de çekilen bir filmde kameranın ilk olarak kaydırıldığı söyleniyordu.”0

    Günese_Dogru_3.  Arif Dino Güneşe Doğru filminde
    Arif Dino, Güneşe Doğru filminde.

    Başrolde Arif Dino
    Filmde başrollerden birini üstlenen Arif Dino normal yaşamında konuşmayı pek sevmediği hâlde bu film çekilirken oldukça farklı bir görünüm taşır. İpek Film Stüdyosu’nda Ercümend Behzad Lav ile bazen kendilerini konuşmaya öyle kaptırırlar ki ancak megafonla bağırırak susturulabilirler. Nâzım Hikmet, Kral Übü’nün marifetlerini ondan öğrenir. Necip Fazıl’la Tanrı’nın var olup olmadığı üzerine tartışırlar. Necip Fazıl kızar, “Öleceksin, ölünce nereye gidecek ve ne olacaksın, hiç düşünmedin mi!” diye sorar. Arif Dino cevap verir: “İçinde yokluk ve boşluk acısı da olmayan bir yokluk ve boşluğa gideceğim!”0

    Senenin Biricik Türk Filmi ve Eleştiriler
    Film 28 Ekim 1937 gününden itibaren İpek Sineması’nda, bir gün sonra da İzmir Elhamra Sineması’nda gösterilmeye başlanır. İlanlarda, “3 senelik fasıladan sonra ilk defa olarak Türk artistlerinin, Türk rejisör ve musiki üstadlarının yaptığı senenin biricik Türk filmi”, “…ihtişamı binlerce figüran! Baletler! Hayır! Bunlar yok! Fakat, temiz bir aşk, vatanseverlik, güzel bir mevzu, sinema tekniğinin son ilerleyişine uyan bir rejisi var.” diye yazar. “Güzellik, aşk, yurtseverlik, sergüzeşt [macera] ve heyecan filmi.” diye de noktalar.

    Günese_Dogru_01 NAZIM PORTRE CO
    Nâzım Hikmet

    Film yeterince beğenilmez ve basında da karşılığını bulmaz. 22 Kasım 1937 tarihli Ulus gazetesinde Y.N. [Yaşar Nabi Nayır?] imzalı bir yazı, İpekçilerin başarısız yapımcılıklarının bir sonucu olarak birkaç yıldır yeni bir film çekmediklerini, “…geçen yaz birkaç amatör genç[in] İstanbul’un mütevazı bir köşkünde bir araya gelerek iptidai [ilkel] vasıtalarla bir film” çevirdiklerini söyleyerek söze girer. Ardından ekler, bu film bitmiş bir eser hâlinde halkın önüne çıkarılmasaydı “…amatör gençlerin heveslerini kırmak ve bu teşebbüslerini tenkid etmek [eleştirmek] istemezdik…” Yazı şöyle devam ediyor: “Bu filmde bütün kusurlara tahammül etmek mümkündür ama işin en acemisi amatörlere bile mükemmel fotoğraflar elde etmek imkânını veren bugünkü ileri teknik asrında beyaz perdeye akseden bulanık ve karanlık resimleri beğenmek elden gelmiyor.

    Ama vasıta diyeceksiniz! Fakat unutmamak lazımdır ki sinema vasıta işidir ve bundan mahrum olanların oyuncağı olamaz. Güneşe Doğru’nun son derece iddialı fakat gene de en basit birlikten mahrum olan mevzuunu bir tarafa bırakınız, aktörlerin konuştukları o Türkçe nasıl şeydir? Acaba bu filmde oynayanlar, hiçbir Garp filmi seyretmemişler ve bunlarda ne kadar tabii konuşulduğunu işitmemişler midir? Konuşmada tasannun [yapmacıklığın] ve özentinin mükemmel bir örneği olan bu film, en ziyade bu tarafıyla halkı güldürmüş değil midir? Sonra filmin sonuna alkış toplamak için ilave edilmiş olan kısımları biraz cüretkârlık telakki etmemeye imkân yoktur. Eğer Güneşe Doğru’da sanatımız hesabına en küçük bir ümit ışığı fark etmiş olsaydık, tenkitlerimizi bu kadar acılıkla ifade etmekten çekinirdik. Ne yazık ki bir buçuk saatimizi alan -çalan diyecektik- bu temaşadan sonra dimağımızda biriken intibalar arasında her şey var, fakat ümit yoktur. Şu hâlde sinemacılığımızın yeniden dirilmesini hususi teşebbüslerden beklemekten ümidi kesmeli miyiz? Aksi ispat edilinceye kadar buna inanmaya temayül ediyoruz.”0

    Bir iki hafta sonra bu kez Akşam gazetesinde Hasan Âli Yücel’in film hakkında bir yazı kaleme aldığını görürüz. Yazı konuyu özetleyerek başlıyor ve şöyle devam ediyor: “İsim güzel; fikir, buluş güzel; senaryo muvaffakiyetli [başarılı]; konuşmalar çok tabii ve hatta maharetli. Hele bir kısım parçalar heyecan verici ve düşündürücü. Yerli musiki iyi yerleştirilmiş. Sevdiğimiz sanatkârları görüp işitiyoruz. Tabii ve suni dekorlar iyi seçilmiş, iyi yapılmış. Yirmi dört saat içinde mevzua en uyar vakitler yerli yerinde. Ona emeğini verenleri takdirle görmemek elde değildir. Bütün bunlar iyi. Fakat…”

    “Fakat” film başarısız… Yücel filmin niçin başarısız olduğunu açıklamaya çalışıyor… Bir eserin inşasında “bütün”ü oluşturmak esastır. Sanatçı da bu bütünü oluşturan alanlarda yeterli olmalıdır. Sanatçı kurucu ve inşacı olmalıdır. “Unsur, teknik ve inşa… Bunları, Güneşe Doğru filmini seyrederken yalnız bu güzel hüsnüniyet [iyi niyet] eserinde değil, bütün ilim ve sanat eserlerimiz için düşündüm. Mükemmele elbette noksanlardan gidilir. Tecrübe, muvaffakiyetin ilk şartıdır. Bu filme zekâ, emek ve para sarf edenler, boşuna bir zahmete girmiş değillerdir. Hayatında bir iş yapmayı kafasına koymuş her ferdimiz gibi onlar da bu eksikleri tamamlayarak bize her cephede tatmin edici yeni eserler verebilirler. Karanlıkta kalanlar, karanlığı tabii hâl sandıkları zaman tehlike vardır. Eğer onlar, uzaklarında bile olsa, ışığın mevcudiyetinden haberdar iseler, ona doğru yürüme cehdini [çabasını] ruhlarında buluyorlarsa aydınlığa çıkacaklarından şüphe yoktur. Bu filmin adı, hepimiz için, ilim ve sanat adamlarımızın hepsi için müşterek parola olmalıdır: Güneşe Doğru!”0

    Nijat Özön de filmin bütün “samimiliğine” karşın soğuk, yapmacık ve fantastik bir eser olmaktan öteye geçemediğini yazar.0

    Nâzım Hikmet film gösterime girdikten birkaç ay sonra tutuklanır ve 1950’ye kadar hapiste kalır. Böylece, belki de gelecek vadeden, attığı ilk adımda istediği başarıyı elde edememiş ancak üç dört adım sonra daha yetkin, güçlü eserler ortaya koyabilecek bir sinemacının kariyeri de sona ermiş olur. #

    Günese_Dogru_4. Güneşe Doğru ilan
    Güneşe Doğru filminin bir el ilanı.