Yazar: Feza Kürkçüoğlu

  • 1870 Büyük Beyoğlu Yangını

    1870 Büyük Beyoğlu Yangını


    türkiye geçmişten bugüne pek çok deprem, yangın ve sel felaketiyle boğuştu. 21 ocak 2025’te bolu kartalkaya’da bir otelde çıkan yangında 78 kişinin yaşamını yitirmesi ülkemizi yasa boğdu. yangına neden olan “ihmaller” zinciri gündem olurken geçtiğimiz yıllarda yaşanan can kayıplarının hemen hepsinin nedeni olan benzer ihmaller tekrar hatırlara geldi. bu “hatırlama” ve hızla “unutma” süreçleri elbette yeni değil. bundan 155 yıl önce yine ihmallerin neden olduğu 1870 beyoğlu yangını da bunlardan biriydi.

    İstanbul, kurulduğu tarihten itibaren yangınlarla anılır. İstanbul’un geçirdiği çok sayıda yangın içinde 19. yüzyılda yaşanan üç büyük yangın öne çıkar: 1822 Tophane Yangını, 1826 Hocapaşa Yangını ve 1870 Beyoğlu Yangını. 5 Haziran 1870’te Beyoğlu’nda öğle saatlerinde başlayan yangın gece yarısına kadar bir uçtan bir uca binlerce binayı yok ederken yüzlerce kişinin de canını alacaktı. Talimhane’de, Taksim’den Dolapdere’ye doğru inerken ahşap evlerle çevrili olan ve o zamanlar “Macar” adıyla anılan semte, yangının başladığı Feridiye Sokağı’na uzanalım…

    Beyoglu_Yangini_Yangin-03
    Yangının Kasımpaşa semtine girişi, L’Illustration, 25 Haziran 1870.

    Feridiye Sokağı’nda Yangın Var!
    Edebiyatımızın usta kalemi Salâh Birsel, Beyoğlu’nu anlattığı Ah Beyoğlu, Vah Beyoğlu ve Halley Kimi Kurtarır isimli kitaplarında 1870 Yangını’ndan söz eder. Halley Kimi Kurtarır’da yer alan “İşte Buna Yandı Yüreğim” başlıklı yazıdan birkaç satırı birlikte okuyalım: “Şimdiki Taksim Caddesi’nin altına düşen semte o vakitler ‘Macar’ adı veriliyordur. İşte yangın Macar’da, Feridiye Sokağı’nda, Reçini adında birinin kiracı olarak oturduğu evden çıkmıştır. Rüzgâr dur durak dinlemediği için ateş altı koldan Tarlabaşı’nı, Yenikafa Sokağı’nı, Bülbülderesi’ni, Aynalıçeşme’yi, Kalyoncukulluğu’nu sarmış, Cadde-i Kebir diye anılan İstiklal Caddesi’ne çıkarak Galatasaray’a yürümüştür. Yangında iki bin beş yüz, yallah yallah üç bin ev ve dükkân haritadan silinmiştir. Kalyoncukulluğu’ndaki kimi kişiler de evlerinin taş olmasına güvenerek, pencerelerinin demir kanatlarını örtüp içeri kapandıklarından, evleriyle birlikte, alevlerin karıntısına kılıç lokması olmuşlardır. Evlerinin bodrumlarına sığınanlar ise dumandan boğulmuşlardır.”

    Bazılarına göre beş bazılarına göre de altı koldan yayılarak Beyoğlu’nu 12 saatte yakıp yıkan yangının nedenleri üzerine yazılar, tanıklıklar dönemin basınında geniş yer alır. Sıralanan nedenler, ihmaller ne yazık ki yeni değildir. “Düzensiz, plansız yapılaşma”, “dar sokaklar”, “ahşap evlerin çokluğu” ve “tulumbacıların yetersizliği” gibi konularda hemen herkes hemfikirdir.

    L'Illustration (Paris)
    İngiltere Sefarethanesi yanarken, L’Illustration, 25 Haziran 1870.

    O yazılardan birine göz atalım… 25 Haziran 1870 tarihli Le Monde Illustré dergisinde “Pera’da Büyük Yangın” başlığı ile yayımlanan yazı, yangının çıkış, yayılış ve verdiği hasarı konu ettikten sonra yaşananların neden “kaçınılmaz” olduğunu sıralamaktadır. Yazar Maxime Vauvert, “Gözlerimizi Pera planına çevirip, birbirine geçen ve düzensiz bir çit etkisi yaratan bu yüzlerce dar sokağı sayarsak, böylesine tedbirsiz bir topografyaya sahip bir semtin periyodik olarak yangınla harap olduğunu anlarız.” diyerek başlar yazısına. Devamında on yıl içinde Pera’nın dördüncü kez yanması üzerine kaderciliğin kendini “yazgı” diye avutmasından söz ederek yangından çok önceleri ve de yangından çok sonraları yaşadığımız onca felaketin asli nedenine işaret eder. İstiklal Caddesi’nin yangın sonrasındaki hâlini yine Vauvert’ten aktaralım: “Rue de Pera’da, sadece birkaç parça kararmış duvar görülebilir, bunların hepsinden yerinden oynamış ve bükülmüş, arkasında güzel Rumların ve güzel Ermenilerin Boğaz’ın esintisini solumak için geldiği o zarif cam balkonların iskeleti sarkmaktadır. Bu aristokrat semtin zarif sokağının sağında ve solunda sadece yıkılmış evler ve küller vardır.”

    Gazeteler felaketin boyutlarını, nedenlerini ve bundan sonra yangınlar için alınması gereken önlemleri sıralarken, “yetkililerin” her zamanki gibi suskunluğu ile karşı karşıya kalır. Var olan önlemlerin yeni yangınları önlemeye yetmeyeceğini ifade eden Brunetti, yayımladığı 5 Haziran 1870 Hatırası: Pera Felaketinin Bir Bölümü isimli kitapçıktaki şu cümlelerle durumu açıkça ortaya koyar: “Türkiye, şu anki yerleşim yeri olarak, bu belayla mücadelede kullanılan çarelerin gücü ne olursa olsun, yangının etkisinden kaçamayan bir ülke olarak düşünülebilir. İnşaatlarımızın koşulları öyledir ki, yangınların tahribatına son vermeyi teklif edecek olsaydık, İmparatorluğun tüm şehirlerini yıkmak ve eski binaları modern mimarinin verilerine göre yenileriyle değiştirmek gerekirdi. Bu, mümkün olanın sınırlarının ötesinde olduğundan, yangınla mücadele için uygun tüm önlemlerin, inşaatlarımızın şu anki durumu göz önüne alındığında, özellikle de sadece birkaç gün önce tanık olduğumuz yangın gibi yangınlarda işe yaramadığı açıktır.”

    The Illustrated London News  1870-06-18: Vol 56 Iss 1599
    İstanbul tulumbacıları, The Illustrated London News, 18 Haziran 1870.

    İtalyan Yazar Amicis Anlatıyor
    İtalyan yazar Edmondo de Amicis, 1874’te İstanbul’a yaptığı seyahati anlattığı İstanbul (1874) isimli kitabında, 1870 yangınına uzunca yer verir. Amicis, 1874’te kendisine anlatılanla kaleme aldığı “Büyük Pera Yangını” hakkında şunları yazar: “Tophane’nin topu Marmara Denizi’nden Karadeniz’e kadar duyulan üç patlamayla tehlikeyi büyük şehre haber vermiş. Seraskerlik, Saray, Sefaretler, Beyoğlu ve Galata birbirine girmiş ve birkaç dakika sonra, Feridiye Sokağı’na, Harbiye nâzırı, bir sürü zabit ve bir tulumbacı ordusu doludizgin girmişler ve yangın söndürme çalışmaları büyük bir süratle başlamış. Fakat aşağı yukarı her zaman olduğu gibi, hiçbir şey yapılamamış. Daracık sokaklarda rahat hareket edilemiyor, tulumbalar çalışmıyor, su çok uzaktan getiriliyor ve kâfi gelmiyormuş, tulumbacılar her zaman olduğu gibi intizamsızmış ve bulanık suda balık avlayabilmek için kargaşalığı azaltmaktan ziyade çoğaltmaya bakıyorlarmış.”

    Amicis, dört yıl önce yaşananları anlattıktan sonra yangının izlerini taşıyan birkaç yer de olmasa yangının neredeyse unutulduğunu, gazetelerin önlem önerilerini hükümetin duymazdan geldiğini, İstanbulluların kendini “kadere” teslim ettiğini söyleyerek devam eder: “Böylece, hiçbir şey veya aşağı yukarı hiçbir şey değişmediğinden sultanların şehrini zaman zaman tahribedeceği ‘yazılı’ olan bu büyük yangınların sonuncusunun 1870 yangını olmadığından emin olunmalıdır.”

    Plan de Péra / Quartiers ravagés par l'incendie du 5 Juin 1870
    Pera Haritası: 5 Haziran 1870 yangınında harap olan mahalleler.

    Yangınlar için önerilen önlemler alınmadığından gazetelerin, Amicis’in öngörülerini doğrulayan büyük yangınlar peş peşe gelir. 1908’de Fatih Çırçır semtinde çıkan “İstanbul Felaketi” olarak adlandırılan yangında yaklaşık 1.500 bina yanarken 1911’de Aksaray’da 2.400, 1918’de yine Fatih’te 7.500 ev kül olacaktır.

    Biz tekrar 1870 Beyoğlu Yangını’na dönelim… 6 Haziran’dan başlayarak yerli ve yabancı gazetelerde “Büyük Beyoğlu Yangını”na ait haberler yayımlanır. Yangında hayatını kaybedenlere ilişkin haberler hemen her gün değişmektedir. İlk “resmî” açıklamada ölü sayısı 84 olarak verilirken sonra sayı 113 ve en nihayetinde 128 olarak kayıtlara geçer. Gazetelere göre bu sayı gerçeği yansıtmıyordur. Bazı gazetelere göre 500 bazılarına göre de yangında 900 kişi ölmüştür. Aynı tutarsızlık yangının hasarı konusunda da yaşanır. Altıncı Belediye Dairesi’nin (Beyoğlu Belediyesi) ilk açıklamasına göre yangında 65 sokak, 163 mahalle ve 3.449 ev harap olmuştur. Ancak gazetelere göre bu sayı 4 bin ila 9 bin arasında değişkenlik göstermektedir. Yine gazetelere göre

    29 bin kişi evsiz kalmıştır. Naum Tiyatrosu, Lüksemburg Oteli, Galatasaray Karakolu, Ermeni Katolik Kilisesi gibi çok sayıda bina yanarken; Amerikan, İtalyan, Portekiz ve İngiliz sefarethaneleri yangında büyük hasar görmüştür. Yaklaşık 2,5 kilometrelik bir alanı etkisi altına alan yangında ölenlere ve yanan binalara ait yapılan “resmî açıklamalar” inandırıcılıktan uzak bulunur.

    The Illustrated London News  1870-07-02: Vol 57 Iss 1601
    Pera Yangını, The Illustrated London News, 2 Temmuz 1870.

    Yangının Ardından
    Reşad Ekrem Koçu yayımladığı İstanbul Ansiklopedisi, “Beyoğlu Yangınları” maddesinde yangın sonrasında yaşananlar hakkında şu bilgiyi verir: “Padişahın emri ile Taksim’deki Topçu Kışlası derhâl boşaltıldı, kışlanın karşısındaki Tâlimhâne meydanı ile Ermeni mezarlığına 2000’den fazla çadır kuruldu. Tophâne Müşüri paşa felâketzedeleri arabalarla ve kurtarabildikleri eşyaları ile bu kışla ile çadırlara naklettirdi, çadır aralarına taraf taraf çeşmeler yapıldı, elden gelen insânî yardım gösterildi.”

    Beyoglu_Yangini_Yangin-07
    1870 Beyoğlu Yangını sonrası…

    Abdülaziz’in emriyle evsiz kalanlar Taksim Topçu Kışlası’na, Talimhane ve eski Ermeni Mezarlığı’na kurulan çadırlara yerleştirilir. Bir süre sonra da çevre semtlerde kiralanan evlere taşınırlar. Dayanışmanın bir başka örneği ise yangının maddi zararlarını gidermek üzere kurulan yardım sandıklarıdır. Hükümetin oluşturduğu yardım sandığına Abdülaziz başta olmak üzere bankalar ve varlıklı tüccarlar bağış yaparken, yangından etkilenen elçilikler kurdukları yardım sandıklarına yurt içinden ve yurt dışından para toplarlar.
    Maddi zararın yaklaşık 3.000.000 lira olarak kayıtlara geçtiği yangında, İstanbul’da faaliyet gösteren İngiliz sigorta şirketleri büyük zarara uğrar ve hükümete önlemlerin alınması için baskı yapar. 1870 Yangını sonrasında itfaiye teşkilatı yeniden düzenlenir. 1874’te İstanbul’da 48 yıl görev yapacak olan Macar Ödön Seçenyi (Széchenyi) Paşa tarafından kurulan İtfaiye Alayı, 1923’te İstanbul Belediye İtfaiyesi’ne devredilir. 

    Beyoglu_Yangini_Yangin-08.1

    İstanbul tarihine “Beyoğlu Harîki Kebîri” (Büyük Beyoğlu Yangını) olarak geçen yangın, Beyoğlu’nda bir dizi değişikliğe ve yeniliğe neden olur. Yangından sonra yıllar içinde Beyoğlu yeniden yapılanırken yenilenir. Beyoğlu ile birlikte Harbiye, Nişantaşı ve Şişli gibi semtler büyür, gelişir. Ahşap evler yerine kâgir evlerin, iki üç katlı binaların yerine apartmanların ve “modern yaşamın” yükseldiği Beyoğlu, kültür ve sanatın olduğu kadar moda ve eğlencenin de İstanbul’daki ilk adresi olacaktır. Yangından sonra Beyoğlu küllerinden yeniden doğar… #

  • DİSK 58 Yaşında

    DİSK 58 Yaşında


    devrimci işçi sendikaları konfederasyonu (disk), 12 şubat 1967’de kuruldu. disk, 58 yıldır mücadele eden bir işçi örgütüdür. kurulduğu tarihten 12 eylül 1980 askerî darbesi’ne dek emek ve demokrasi mücadelesinde öne çıkan, 11 yıl yasaklandıktan sonra 1992’de yeniden yoluna devam eden disk’in tarihini, aynı zamanda yakın tarihimizden sayfalar olarak da okumak mümkün…

    Disk
    DİSK 1 Mayıs Mitingi, Taksim Meydanı, 1 Mayıs 1977.

    DİSK’in yayımladığı, 1967-1980 arasını kapsayan ve iki ciltten oluşan DİSK Tarihi kitaplarının editörü Prof. Dr. Aziz Çelik, DİSK’in kuruluş öyküsünü şu satırlarla dile getirir:

    DİSK-Logo

    “DİSK 13 Şubat 1967’de birdenbire kurulmadı. DİSK, Türkiye işçi sınıfı hareketinin uzun geçmişinin ve mücadelesinin birikimi üzerine ortaya çıktı. DİSK’in kuruluşu 1960’lardaki bir dizi gelişmenin sonucu olsa da arka planında Türkiye işçi sınıfı ve sendikal hareketinin 19. yüzyılın sonlarından itibaren ivmesi giderek yükselen birikimi ve deneyimi yatmaktadır. DİSK bu birikimden beslenmiş, bu birikim çeşitli yollarla DİSK’e akmıştır. DİSK, toplumsal muhalefetin 1960’larda başlayan hızlı ve dinamik yükselişine paralel olarak doğdu ve büyüdü.”

    Kökleri 1909 işçi hareketlerine, kısacık ömürleri ile 1946 sendikalarına dayanan emek örgütleri 1950’lerin başında çoğalarak, hak arama mücadelesinde deneyimler biriktirdi. 1948’de 50 bin kadar olan sendikalı işçi sayısı, 1960’ların başında 300 bini aşmıştı.

    DİSK’in Kuruluşundan Önce Yaşananlar
    DİSK’in kuruluşuna kadar işçi hareketinde yaşananlara kısaca değinelim. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ), 31 Temmuz 1952’de Ankara’da kuruldu. İşçilerin haklarını savunmak için verdikleri mücadele 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’nden sonra yükselirken 13 Şubat 1961’de, TÜRK-İŞ içindeki sendika başkanlarının da aralarında bulunduğu 12 sendikacı tarafından kurulan Türkiye İşçi Partisi (TİP), işçi hakları ve demokrasi mücadelesinde ön saflarda yer aldı. Sendikalar düşük ücretlere, kötü çalışma koşullarına karşı eylemler düzenledi. 25 Kasım 1961’de 5 bin Sümerbank işçisinin yalınayak yürüyüşü, 31 Aralık 1961’de binlerce işçinin katıldığı, işçi hareketinde bir kilometre taşı olan Saraçhane Mitingi, 3 Mayıs 1962’de 5 bine yakın işsizin Ulus Meydanı’ndan TBMM’ye yürüyüşü, 12-13 Ağustos 1962’de Yapı-İş Sendikası’nın Zonguldak-Ereğli mitingi, 28 Ocak 1963’te Kavel grevi, 10-12 Mart 1965’te Zonguldak Kozlu’da maden işçilerinin direnişi ve 31 Ocak 1966’da Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası grevi başta olmak üzere birçok grev, yürüyüş, gösteri ve miting gerçekleştirildi. İşçilerin hak arayış mücadeleleri artarak büyüyordu…

    Disk_1) Kurulus-01
    DİSK Kuruluş Kongresi, 12 Şubat 1967.

    DİSK Kuruluyor
    Bu yıllarda TÜRK-İŞ içinde görüş farklılıkları, gerilimler baş gösterdi. TİP’li sendikacılar, TÜRK-İŞ yönetimini, “İşveren ve hükümetle uysal ve uyumlu bir politika yürütmekle” eleştirirken, TÜRK-İŞ yönetimi de “Partiler üstü bir politika” yürüttüklerini savunuyordu. 1965 Kozlu Direnişi, Ekim 1965 Genel Seçimleri ve 1966 TÜRK-İŞ Genel Kurulu sonrasında büyük bir bölünme yaşandı. Maden-İş, Basın-İş, Lastik-İş ve Gıda-İş sendikaları tarafından 15 Temmuz 1966’da kurulan “Sendikalar Arası Dayanışma Anlaşması (SADA)” ile “muhalif” sendikalar arası dayanışma kuvvetlendi. TÜRK-İŞ’ten ayrılma kararı alan sendikaların da içinde olduğu 17 sendika, 14 Ocak 1967’de bir toplantı düzenleyerek yeni bir konfederasyon kurma kararı aldı ve adının “Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK)” olmasını oy birliği ile kararlaştırdı.


    “türk-iş’ten ayrılma kararı alan sendikaların da içinde olduğu 17 sendika, 14 ocak 1967’de bir toplantı düzenleyerek yeni bir konfederasyon kurma kararı aldı ve adının ‘türkiye devrimci işçi sendikaları konfederasyonu (disk)’ olmasını oy birliği ile kararlaştırdı.”

    DİSK’in kuruluş çalışmaları hızla sürdürüldü ve 12 Şubat 1967’de Çemberlitaş Şafak Sineması’nda DİSK Kuruluş Genel Kurulu yapıldı. DİSK, TÜRK-İŞ’ten ayrılma kararı alan Türkiye Maden-İş, Lastik-İş ve Basın-İş ile bağımsız Türkiye Gıda-İş ve Türk Maden-İş sendikaları tarafından kuruldu. Ertesi gün, 13 Şubat 1967’de DİSK kurucular heyeti topluca İstanbul Valiliği’ne giderek Vali Vefa Poyraz’a kuruluş evraklarını verdi.

    Disk_2) Sarachane
    İstanbul Saraçhane Mitingi, 31 Aralık 1961.

    1967’de yayımlanan DİSK Kuruluş Bildirisi, Ana Tüzüğü’nde, DİSK’in kökleri şu satırlarla anlatılmaktaydı:

    Disk_3) Kurulus-04
    DİSK kurucuları İstanbul Valiliği’nde, 13 Şubat 1967.

    “1946’da yeniden sendikalar kuran, sosyal adaletin gerçekleştirilmesi mücadelesinde 1961’de miting yaparak yeni bir aşamaya ulaşan, Anayasa ilkeleri uğruna kurşunlanan, coplanan, hapse atılan, yine de toplumcu mücadelesini bırakmayan; Bizler; Türk işçi sınıfının tüm çıkarları, hakları ve özgürlükleri ve de onuru için bir araya geldik.”

    “Üstünü Aratma, Gerisini Sendikana Bırak”
    DİSK tarihinde öne çıkan direnişlere, eylemlere ve olaylara gelince… DİSK’in ilk kitlesel eylemi, “İş Kanunu’nu protesto” için 24 Haziran 1967’de Ankara Tandoğan Meydanı’nda düzenlediği miting oldu. 15 Haziran 1967 tarihinde yapılan DİSK 1. Genel Kurulu’nda Kemal Türkler genel başkan seçildi. DİSK, 65 binin üstünde olan üye sayısını artırmak için örgütlenme çalışmalarına hız verdi. 1968 yılı bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de hareketliydi. Temmuz 1968’de Lastik-İş Sendikası Genel Başkanı Rıza Kuas, işçilerin aşağılandığı üst aramalarına karşı, “Üstünü Aratma, Gerisini Sendikana Bırak” eylemini başlattı ve eylem başarıyla sonuçlanarak işçilerin üstlerinin aramasına son verildi. Bu işçilerin kimlik mücadelesinde kazanılmış önemli bir adım oldu. İşçilerin en büyük sorunlarından biri olan “yetkili sendika” seçimleri için “referandum” uygulaması yine Lastik-İş’in 4 Temmuz 1968’de Derby Lastik Fabrikası’nda başlattığı işgal sonucu kazanıldı. 9 Eylül 1968’de Maden-İş üyesi işçilerce Kavel Kablo Fabrikası’nda başlatılan işgal, 11 Eylül’de anlaşmayla sonlandı. DİSK, mücadelesiyle kısa sürede büyüdü…

    Disk_4) Ustunu Aratma
    Lastik-İş Genel Başkanı Rıza Kuas imzalı “Üstünü Aratma” bildirisi…
    Disk_5) Derby 1968
    Derby Lastik Fabrikası işgali, İstanbul, Temmuz 1968.

    1969 ve 1970 yılları işçi eylemlerinin ülke çapında çoğaldığı yıllar oldu. 11 Ocak 1969’da Singer Fabrikası, Maden-İş üyesi işçiler tarafından işgal edildi. Çorum, Alpagut linyit işletmesinde çalışan maden işçileri 13 Haziran 1969 tarihinde ücretlerini alamadıkları için ocakların işletilmesine el koydu. Türk Demir Döküm Fabrikası’nda Maden-İş’e üye olan işçiler talepleri kabul edilmeyince 1 Ağustos 1969’da fabrikayı işgal etti. Maden-İş ile protokol imzalamasının ardından işçiler işbaşı yaptı. 1969’da Gamak Elektrik Motorları Fabrikası’nda, 1970’te Gislaved Lastik Fabrikası’nda çıkan olaylarda ise iki işçi yaşamını yitirdi.

    İki Uzun Gün…
    Haziran 1970’te “274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu”, sendikal özgürlüklere ve haklara karşı bir yasa olarak gündeme geldi. DİSK, 10 Haziran 1970’te bir basın açıklamasıyla yasaya karşı çıktığını duyurdu. Grev ve toplu sözleşme hakkını ortadan kaldıran, DİSK’i yok etmeyi amaçlayan yasaya karşı 15-16 Haziran’da eylem kararı alındı. İstanbul, Gebze ve Kocaeli’nde iki gün boyunca DİSK üyesi işçilerin fabrikalarda başlattığı oturma eylemleri, yürüyüşlerle devam etti. İkinci günün sonunda sıkıyönetim ilan edilen eylemlerde beş kişi hayatını kaybederken yüzlerce kişi gözaltına alındı.

    Disk_6) 15-16 Haziran-03
    15-16 Haziran 1970 işçi direnişi.
    1 Mayıs 1977-02
    1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı.

    DİSK’in örgütlü olduğu iş yerlerinin büyük kısmında üretim durduğu, 70 binin üzerinde işçinin sendikal hakları için direnişe geçtiği o iki günü, İşçilerin Haziranı kitabının yazarı Zafer Aydın, şöyle değerlendirmektedir:

    “15-16 Haziran 1970, iş yerlerinde işgal eylemleriyle vücut bulan, sendika seçme özgürlüğünü savunma hattının devamı ve bir üst aşamasıdır. İşçi sınıfının, 15-16 Haziran 1970’te büyük bir patlama biçiminde görünen eylemi, 60’lı yıllar boyunca yaşanan sosyal ve siyasal hareketlenmelerin hem ürünü hem de sonucudur.”

    Zor Yıllar
    Ülke tarihine “zor yıllar” olarak geçen, ekonomik ve siyasi olayların peş peşe yaşandığı 1970’li yıllar, DİSK’in de zor yılları oldu. 16 Eylül 1976’da Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) Yasası’na karşı başlayarak günlerce süren DGM Direnişi, DİSK’in 1970’lerde demokrasi mücadelesindeki eylemlerinden biri olarak tarihe geçti.

    Disk_8) Basturk-Turkler
    DİSK’in iki genel başkanı: Abdullah Baştürk ve
    Kemal Türkler (sağda)…
    FOTOĞRAF: DİSK ARŞİVİ

    1 Mayıs 1977’de, Taksim’de DİSK’in düzenlediği ve yüzbinlerce işçinin katıldığı kutlamalara yapılan saldırı sonucunda 37 emekçi öldürüldü. Bu katliam, emek ve demokrasi mücadelesinde bir kırılma noktası oldu. 27 Aralık 1977’de DİSK 6. Genel Kurulu’nda genel başkanlığa Abdullah Baştürk seçildi.

    DİSK, 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’nde 7 öğrencinin öldürülmesi sonrasında, 20 Mart’ta “Faşizme İhtar Eylemi” gerçekleştirdi. Bir saatlik iş bırakma eylemine yüzbinler katıldı. 1 Mayıs 1978 yine Taksim Meydanı’nda yüzbinlerin katılımıyla kutlandı. 1979 ve 1980 1 Mayıs’ları “yasaklı” olmasına karşı “yasaklar”, işçilerin alanlara çıkmasına engel olamadı. DİSK, Tariş ve Antbirlik direnişlerinin yaşandığı 1980 yılını yasaklar ve saldırılarla geçirdi. 22 Temmuz 1980’de Merter’de evinin önünde öldürülen DİSK kurucu başkanı ve Maden-İş Genel Başkanı Kemal Türkler, yüzbinlerin katıldığı bir törenle toprağa verildi.

    12 Eylül 1980 Askerî Darbesi ile DİSK ve üye sendikalar kapatılırken yöneticileri, temsilcileri sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmaya başladı. 1986’da sonuçlanan davada DİSK ve 28 üyesi sendika kapatılırken, 264 DİSK yöneticisine toplam 2053 yıl ceza verildi. Yönetici ve temsilcileri yıllarca hapsedilen, mal varlığına el konulduktan sonra, 1991’de Askerî Yargıtay’ın kararı bozmasıyla sanıklar beraat etti. DİSK ve üye sendikalar 1992’de faaliyetlerine yeniden başlayarak 1990’lı yılları örgütleme ve üye sayısını arttırma çalışmalarıyla geçirdi. DİSK, bugün 22 üye sendikasıyla emek ve demokrasi mücadelesine devam etmektedir… #

    KAYNAKÇA
    Aydın, Zafer, İşçilerin Haziranı: 15-16 Haziran 1970, Ayrıntı Yayınları, 2020.
    DİSK Tarihi 1967-1975, Cilt I, DİSK Yayınları, 2020.
    DİSK Tarihi 1975-1980, Cilt II, DİSK Yayınları, 2022.
  • Boza

    Boza


    toplumların kentlerle, mekânlarla elbette kendi tarihselliği içinde belli dönemlerle özdeşleşen kültürel zenginlikleri vardır. bir de mevsimine rengini verenler vardır ki “boza” ve “bozacılar” da bunlardan biridir. pek çok yazarın eserine konuk olan boza, beslenme alışkanlıklarının ve kültürel yaşantının değişmesine boyun eğmiş gözükse de vefa bozacısı asrı deviren mekânı ve üretimiyle varlığını sürdürüyor.

    Boza

    Bir zamanlar, günümüzün çeşit çeşit içeceklerinin olmadığı zamanlarda uzun kış gecelerinin vazgeçilmez içecekleri sahlep ve boza idi. Sahlep ve boza bugün de tükettiğimiz içecekler arasında. Ancak ne yazık ki sokakların renkli simaları olan bozacılar artık yok…

    Fıçılarda, mermer küplerde bekletilen, üzerine tarçın ve sarı leblebi konularak içilen koyu kıvamlı bir içecek olan boza, sözlüklere “Darı, mısır, buğday, arpa, yulaf, pirinç gibi tahıllarla bulgur, ekmek gibi bazı ürünlerden yapılan hafif alkollü, tatlımsı mayhoş içki.” olarak geçer. Boza sözcüğünün kökeni Farsçada “darı” anlamına gelen “büze” sözcüğünden gelmekte olup, Türkçede, Bulgarcada, Sırpçada, Hırvatçada, Macarca ve Arnavutçada da aynen “boza” olarak kullanılmaktadır.

    Boza_Darı
    “Darı Mahsulünü Kuşlardan Koruyan Kadın”, Takvim es-sıhha (Tacuinum Sanitatis), İbn Butlan, 13. yüzyıl.

    Boza, yapıldığı coğrafyaya göre mısır, arpa, yulaf, buğday bazen de pirinç kullanılarak üretilir. Kaynaklar, tarihi 8-9 bin yıl öncesine dayanan bozanın ekşi ve daha kıvamlı bir tür bira olduğunu; üretim şeklinin ekmeğinkine benzediğini ve antik bira üretiminin “boozah” olarak adlandırıldığını yazar. Bugün içtiğimiz bozanın tarihi ise Orta Asya ve Doğu Anadolu’da MÖ 4. yüzyıla kadar uzanır. Eski Yunan ve Roma’da da içilen boza, Osmanlı döneminde çok tüketilen içecekler arasında yer alır. Günümüzde Türkiye’den başka Balkanlar’da, Kafkasya, Kırım, Türkistan, İran, Mısır ve Arabistan’da da içilen bozanın Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tarihi oldukça eskidir. Örneğin, Fatih Sultan Mehmed’in içecek listesindedir boza. Fatih devri kayıtlarına göre Fatih Sultan Mehmed’in sevdiği içecekler; pekmez, boza, nardenk, şerbet, naneli üzüm şerbeti ve ayran olarak sıralanır…

    Boza_Mısır
    Antik Mısır’da tahıl ekimi…

    Haydi Boza, Boza!..
    Osmanlı devrinden beri kış aylarıyla birlikte anılan boza ve bozacılar hakkında çok yazı yazılmış, kitaplar kaleme alınmıştır. Onlardan biriyle yazıya başlayalım. Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi’nde yayımlanan, “Boza, Bozacı” maddesine, “Darıdan yapılan malum mayalı içki, bunu yapıp satan esnaf; suda pişirilmiş pirinç unundan yapılan bir çeşidine pirinç bozası denilirdi.” diyerek başlar. Koçu, bozahanelerin, meyhane ile karıştırıldıklarından ve kapatıldıklarından söz ettikten sonra bozacıları anlatır: “Boza bilhassa bir kış içkisidir; kış geceleri İstanbul sokaklarında seyyar boza satıcıları hâlâ dolaşmaktadır; ‘Haydi boza!, boza!..’ diye yükselen sesleri, hele karlı, ıssız gecelerde insana kışı seslendiren garip bir hüzün verir. Bu gece satıcılarının da hemen hepsi pençeli, bazusuna, bileğine güvenen genç adamlardır; son zamanlara kadar bozacılar umumiyetle Arnavuddan olurdu.”

    Boza_Kocu-02
    Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nde “Boza, Bozacı” maddesinde bozacı, 1963.

    Edebiyatımızın ünlü ismi Refik Halid Karay’ın Tanıdıklarım isimli kitabında yer alan “Boza Bardağı Karşısında” yazısından bir zamanların uzun kış gecelerini ve o kış gecelerini lezzetlendiren bozayı ve bozacıyı anlattığı satırlarla devam edelim: “Dışarıda kar var. Karlı gecelere mahsus akçıl, sundurucu bir karanlık var. İşte, aydınlatılmamış daracık eğri büğrü sokaklarda, etrafa sarsak ışık çemberleri yayarak giden cam fenerli bir hayalet… Bu hayalet biraz sonra dönüyor, bekleyenler, ucuna bir boş makara bağlanarak yukarı ki odaya tutulmuş ipi çekiyorlar, kapı açılıyor, kapanıyor. Kunduraların ve paltonun üzerine birikmiş karları silkelerken çıkan ayak ve el sesleri… Nihayet ortaya konan kocaman bir pul şişe … Bu mavimtırak, lekeli, sırça şişenin ağzı, şöyle bükülerek tutturulmuş renkli bir kâğıtla kapalıdır; ayrıca, yanında, muska kadar ufak ve gene aynı renkteki kâğıtta tarçın vardır. Bir devlet dairesinin muhasebe defteri parçasından yapılmış kesekâğıdında duran leblebi ise, cepte taşındığı için soğumaya vakit bulmamıştır, gevrek ve ılıktır.”

    Ellerinde boza güğümleri, bellerinde bardaklıklar, tarçın kutuları ve bardakları yıkamak için kullandıkları küçük suibrikleri ile yanlarından ayırmadıkları fenerleri ile geceleri mahallelerde dolaşan bozacılar, değişen alışkanlıklar ve yok olan geleneklerle birlikte yerlerini plastik bidonlarla dolaşan bozacılara bırakırlar. Osmanlı’nın son yıllarında anlatılan o boza güğümlerinin ve Refik Halid’in sözünü ettiği boza şişelerinin çoktan yok olduğu ama hâlâ bozacıların geceleri sokaklarda dolaştığı 1950’li yılları, Orhan Pamuk’un, boza satıcısı Mevlut Karataş’ın hayatı, maceraları, hayalleri ve arkadaşlarının hikâyesini anlattığı Kafamda Bir Tuhaflık isimli romanından birkaç satırla aktaralım: “Sıcakta hızla ekşiyip bozulduğu için eski İstanbul’da, Osmanlı zamanında boza kışın dükkânlarda satılırdı. Cumhuriyet’in kurulduğu 1923 yılında İstanbul’daki bozacı dükkânları Alman birahanelerinin etkisiyle çoktan kapanmıştı. Ama bu geleneksel içkiyi Mevlut gibi satan satıcılar sokaklardan hiç eksik olmadı. Boza 1950’lerden sonra kış akşamları, parke taşı kaplı yoksul ve bakımsız sokaklarda ‘Bozaa’ diye bağıra bağıra ilerleyen ve bizlere geçmiş yüzyılları, kayıp güzel günleri hatırlatan satıcıların işiydi yalnızca.”

    Esnaf-ı Bozacıyan
    Osmanlı döneminde Edirne, Bursa, Amasya, Mardin ve İstanbul gibi şehirlerde üretilip tüketilen boza, bozahanelerde satılır. Evliya Çelebi, Seyahatnâme isimli eserinde 17. yüzyıl ortalarında İstanbul’daki boza üreticilerini “Esnaf-ı Bozacıyan” başlığı altında anlatır. İstanbul’da 300 dükkânda 1005 bozacının çalışmakta olduğunu belirten Evliya Çelebi, içinde alkol olan bu bozanın dışında alkolsüz boza üretenleri “Esnaf-ı Darı Bozacıyan” başlığı altında toplar.

    Bozacılar
    Müşterisine Boza veren bir esnaf. İstanbul, 1930’lı yıllar.
    Boza_Bozacı-02
    1900’lerin başından bir kartpostalda Arnavutluk’ta bozacı.

    “Tatlı bozacılar esnafı” olarak da anılan bozacı esnafını Seyahatnâme’den okuyalım: “Dükkân 40, neferât 105, bunlar Tekirdağı’nın darısından bir tür beyaz süt gibi boza yaparlar ki sanki bir kâse bulamaç şerbetidir. Nice kere denemek için yağlıklara komuşlardır, asla bir damla akmaz böyle koyu bozadır. Çoğu bilgin ve şeyhler içerler. Hamile kadınlar içse, karnındaki yavruları sağlam ve düzgün olup, doğurduktan sonra içse sütü çok olur. Bu bozanın övüleni Ayasofya Çarsısı’nda, Atmeydanı başında, Kadırga Limanı’nda, Okçularbaşı’nda, Aksaray’da, Unkapanı’nın iç yüzünde Azebler Hamamı önünde Usta Ahmed bozası ve Küçükpazar’da Koca Mehmed Paşa Hamamı önündedir. Bu anılan tatlı bozacılar herkesçe meşhurdur ki beyaz kaymaklı bozalardır ki içen hayat bulur.”

    Yeniçerilerin müdavimi olduğu bozahaneler, içki yasakları sırasında satılan bozanın içinde alkol olup olmadığına bakılmaksızın meyhanelerle aynı tutularak kapatılır. Bozahaneler, Kanuni Sultan Süleyman döneminde başlayan içki yasaklarında meyhanelerle aynı kaderi paylaşır. Cumhuriyet’in ilanı ile büyük şehirlerde faaliyet gösteren büyük boza imalathaneleri dışındaki bozahaneler de değişen sosyal hayatla birlikte birer birer tarihe karışır. 1924-1925 tarihli Türk Ticaret Salnamesi, İstanbul’un üç büyük bozacısını kayıt altına alır: “Cağaloğlu Yokuşu’ndaki Bayram Usta, Nuruosmaniye Caddesi’ndeki Sinan Usta ve Vefa’daki Hacı İbrahim ve Sadık Biraderler (Vefa Bozacısı)”…


    cumhuriyet’in ilanı ile büyük şehirlerde faaliyet gösteren büyük boza imalathaneleri dışındaki bozahaneler de değişen sosyal hayatla birlikte birer birer tarihe karışır.

    Vefa Bozacısı
    Osmanlı’nın son yılları, Cumhuriyet’in ilk yıllarında İstanbul’un ünlü bozacılarından olan ve günümüze dek gelen Vefa Bozacısı’nın tarihine gelince… Adını Fatih Sultan Mehmed’in hocası olan Şeyh Vefa’dan alan İstanbul’un en eski ve en ünlü semtlerinden biri olan Vefa’da açılan Vefa Bozacısı’nın öyküsü, Hacı Sadık Bey’in 1870 yılında Arnavutluk’un Karadağ sınırındaki Prizren kasabasından İstanbul’a gelmesiyle başlar. Hacı Sadık Bey, önce bir süre sokaklarda mevsimine göre sahlep, kaysı hoşafı, mısır buğdayı, boza sattıktan sonra 1876’da, Vefa’da küçük bir dükkân açarak şıra ve boza satmaya başlar. O yıllarda İstanbul’un en meşhur bozacısı, Taksim’de dükkânı bulunan Tevfik Efendi’dir. Hacı Sadık Bey, önceleri Tevfik Efendi’den aldığı bozayı bir süre beklettikten sonra üstünde biriken suyu dökerek, elde ettiği koyu kıvamlı bozayı satar.

    Boza_Vefa-02
    1920’li yıllarda Vefa Bozacısı.
    Boza_Vefa-01
    1930’larda Vefa Bozacısı.
    Boza_Vefa-07
    Vefa Bozacısı’nda Atatürk’ün boza içtiği bardak.

    Ekşi ve sulu boza yerine koyu kıvamlı ve hafif ekşi lezzetli bozasıyla tanınmaya başlayan Hacı Sadık Bey, bir süre sonra kendi bozasını yapar. Darı irmiği, şeker ve su ile hazırlanan bozanın lezzeti kulaktan kulağa yayılır. Vefa Bozacısı’nı bugünlere taşıyan bu yeni lezzetin yanı sıra o yıllarda ahşap fıçılarda saklanan fıçıların yerine mermer küpleri kullanması olur. Müşterilerinin damak zevki kadar göz zevkine de hitap eden, temizliği ile dikkat çeken Vefa Bozacısı, lezzetli bozasının yanında bembeyaz mermer küpleri, kepçeleri, bardakları ve birbirinden şık tarçın ve leblebi kaplarıyla da ünlenir…

    Vefa Bozacısı, 1923’te günümüzde hizmet veren binaya geçer ve o günden bu yana değişmeden bozanın İstanbul’daki adresi olur. Soyadı Kanunu çıktığında “Vefa” soyadını alan Hacı Sadık Bey’in 1934’te vefatından sonra oğlu İsmail Hakkı Vefa görevi devralarak Haliç Tersanesi’nde çalışan bir akrabasıyla o zamana dek elle dövülerek hazırlanan bozayı kol kuvvetinden kurtarıp makine ile üretmeye başlar. Vefa Bozacısı, daha sonra Hacı Sadık Bey’in torunu Sadık Vefa tarafından işletilmeye devam eder. Tarihî bina, yılların yorgunluğunu taşıyan mermer eşikten başlayarak, yerdeki çinileri, duvardaki tabloları değişmeden günümüze dek korunarak gelir. Değişmeyen bozanın lezzeti, mekânın temizliği ve de dükkânın başköşesinde cam bir fanus içinde duran Atatürk’ün 1937’de geldiğinde boza içtiği bardaktır. El değmeden imal edilen bozanın yanı sıra modern fabrikasında sirke, nar ekşisi üreten Vefa Bozacısı, İstanbul ve çevre illerde satılan bozası ile yüzyılı aşkın bir süredir bizimledir.

    Boza_Ali Sinan
    İstanbul’un ünlü bozacılarından Ali Sinan Bozacısı’nın ilanı, 1936.

    Reşad Ekrem Koçu’nun, İstanbul Ansiklopedisi’nde, “Zamanımızda en meşhur bozalar Vefa bozası ile Nuruosmaniye’de Sinan’ın bozasıdır; nerede yapılırsa yapılsın, Sinan’ın dükkânı müstesna, kim satarsa satsın, İstanbul’da boza, halen ‘Vefa Bozası!..’ diye satılır; hatta İstanbul’un en uzak köşelerindeki gece satıcıları bile: ‘Vefa’nın boza!..’ diye bağırırlar.” diye yazdığı yıllar çoktan geride kalmıştır. Boza artık ambalaj şişelerde marketlerde satılmaya başlamıştır. Bozacılara gelince… Zamanın hoyratlığına yenilen birçok şey gibi kış geceleri sokakları arşınlayan bozacılar da tarihe karışır… #