Yazar: Fatma Özlen

  • İnsanoğlunun 12.000 yıllık cezası

    Tarımla birlikte sadece çevremizin değil, ağızlarımızın da ekosistemini değiştirdik. Nişasta-karbonhidrat ağırlıklı yeni beslenme alışkanlığımız, ağızlarımıza diş çürüğü, dişeti rahatsızlığı ve diş ağrısı olarak geri döndü. İnsanoğlunun on bin yılı aşkın süredir muzdarip olduğu bu musibetlerle mücadelesinin satır başları…

    İnsanoğlu sadece 600 kuşaktır, yani yaklaşık 12.000 yıldır tarımla uğ­raşıyor (#tarih, sayı 24, Fü­sun Ertuğ). Bundan önceki 2.5 milyon yıl boyunca yaba­ni bitki ve hayvanları yiyerek yaşayan avcı-toplayıcı atala­rımızda diş çürüğüne nadiren rastlanıyordu.

    Tarım toplumunun geliş­mesi, beslenmenin değişmesi, diş çürükleri ve dişeti hasta­lıklarını da beraberinde ge­tirdi, adeta bir salgına sebep oldu. Hepsi hastalık etkeni ol­mayan birçok mikroorganiz­ma, bir zamanlar insan ağzın­da biyolojik bir denge içinde yaşıyordu. Tarih boyunca gi­derek daha çok nişastalı besin tüketimi, zararlı bakterileri artırdı. Ağız içindeki bu bak­teriler, diş taşları içinde saklı kalır. 100 yıllıktan 6000 yıllık fosile kadar iskelet dişlerinde­ki taşların analizinde ortaya çıkan bakteri DNA’ları, tarihi­mizin farklı zamanlarına ait ağız ekosistemimizin sırlarını açığa çıkarıyor:

    1-İnsanlar çiftçilikle birlik­te daha çok buğday ve arpa ye­meye başlayınca oral ekosis­tem değişti; dişeti hastalıkları­na yol açan bakteriler çoğaldı.

    2-İşlenmiş un ve şeker tü­ketimi ekosistemi yeniden değiştirdi; denge bu sefer diş çürüten bakteriler lehine bo­zuldu.

    3-Beslenme alışkanlıkla­rı farklılaşırken ekosistemde­ki çeşitlilik de azaldı. Biyolojik çeşitlilikten yoksunluk, mo­dern insandaki diş problemle­rini daha da arttırdı.

    Osmanlı dişçisi 15. yüzyıl Osmanlı dönemi hekimi ve cerrahı Şerafettin Sabuncuoğlu’nun cerrahi el kitabının 21. faslından bir minyatür. Osmanlı döneminde gezgin bir sokak dişçisi, hastasını iyileştirmeye çalışıyor.

    Yakın zamana kadar diş tedavisine dair en eski bul­gunun, Pakistan’da İndus va­disi medeniyetlerine ait MÖ 7.000’lerden kalan bir fosil insan dişi olduğu düşünülü­yordu. Çakmaktaşıyla temiz­lenmeye çalışılmış bu çürük dişin pabucu, geçen yıl Kuzey İtalya’da bulunan müdahale görmüş 14.000 yaşındaki diş­ler tarafından dama atıldı. Bi­linen en eski diş dolgusu ise Slovenya’da bulunan 6.500 yıl önceye ait bir balmumu dolgu. Diş ağrısı ve diş çürümesine dair bilinen ilk yazılı belgeler ise Mezopotamya’da Fırat va­disinde oraya çıkarılan ve MÖ 5.000 yıl öncesine uzanan Sü­mer tabletlerinde yer alıyor. Bu tabletlerden, insanların binlerce yıl boyunca diş çü­rümesini nasıl açıkladıklarını anlıyoruz: Diş kurdu! Hindis­tan, Mısır, Japonya ve Çin’de aydınlanma çağına kadar hü­küm süren ve Homeros tara­fından da bahsedilen efsane­ye göre “diş çürümesine ve diş ağrısına diş kurdu sebep ol­maktadır”. Bu inanış, 14. yüz­yıla kadar sürdü.

    Eski zamanlarda
    adamın birinin
    diş ağrısı tutmuş,
    ızdırap çektiği süre
    zarfında Almanca’yı
    icat etmiş.

    Mark Twain

    Diş tedavilerine dair en es­ki kayıtlara ise Mısır’da rast­lanıyor. Mısır’da yaşamış olan ve kitabesinde diş tedavisi yaptığı, “dişle ilgilenenler ve hekimler içinde en iyisi” ola­rak beyan edilen Hesy-Ra, bi­linen ilk diş hekimi olarak ka­bul edilir. Mısırlıların ağız ve diş temizliğine önem atfetti­ği, apse drenajı ve günümüz­de köprü olarak ifade edilen uygulamanın ilk denemelerini yaptıkları, Ebers Tıp Papirüsü içinde yer alan bilgiler ortaya koyuyor.

    MÖ 1750 tarihi, dişlerin yasalarda geçtiği ilk ve belki de son tarih! Hammurabi’nin 200 ve 201 numaralı yasala­rı: “Bir kişi kendisiyle aynı sı­nıftaki bir kişinin dişine zarar verirse onun da dişi çekilir” ve “Bir kişi kendinden daha alt sınıftaki bir kişinin dişine za­rar verirse 166 gr. gümüş öder” hükümlerini içeriyordu.

    Romalılar MÖ 600’den iti­baren diş çekiminin yanısıra, çürük dişlerde altın kaplama yapmaya, diş eksikliklerini sa­bit köprülerle tedavi etmeye başladılar. Roma’da ağız hijye­nine önem verilir, diş temiz­leme gayesiyle kemik, yumur­ta kabuğu veya midye kabuğu tozları kullanılırdı. Dişlerini temizletmek için özel köleler görevlendiren aristokrat sof­ralarında ise altın kürdanlar bulunur, bunlar gelen konuk­lara hediye edilirdi.

    Tıbbın babası, Kos ada­sı doğumlu Hippocrates (MÖ 460-370), yaradılış, tükürük ve beslenmeyi diş çürümelerine neden olan faktörler olarak ta­nımlamış, diş ağrısı, çürük var­sa ve diş sallanıyorsa dişin çe­kilmesini; ağrılı ancak sağlam bir dişin ise tedavi edilmesini savunmuştu. Ayrıca dil kena­rında kronik yaralar olan birey­lerde keskin kenarlı diş olup olmadığının mutlaka incelen­mesi gerektiğini ifade etmişti.

    Aristoteles (MÖ 384-322) ise diş ve diş eti hastalıkları­nın tedavisi, pense ile diş çeki­mi, kayıp olan dişi ve parça­lanmış çeneyi sabitlemek için tel kullanımı gibi konuları içe­ren diş hekimliği yazıları yaz­mıştı. Buna mukabil erkekle­rin kadınlardan iki diş fazlası olduğu gibi yanlış bir inanca da sahip çıkmıştı.

    Bergamalı Galen (130-200), tıbba büyük katkılar yaptığı gibi diş hekimliği konusunda da önemli gözlemlerde bulun­muştu. Dişin içindeki sinirleri (pulpa) farkeden ve bunun diş­te hissetme unsuru olduğunu ilk kez tanımlayan odur. Dişleri şekillerine ve fonksiyonlarına göre sınıflandırarak, diş he­kimliğinde metodolojiyi başla­tan da Galen’dir.

    “Ben şuyum, ben buyum” laflarının diş ağrısını hafife alan bir entelektüelin ifadeleri olabileceğini düşünüyorum.
    Milan Kundera

    Hem diş ağrısı çekenlerin hem de bunu tedavi edenle­rin sembolü ise Azize Apollo­nia’dır. 249 yılında, Roma İm­paratorluğu’nun Hıristiyan­lığı kabulünden önce Decius zamanında İskenderiye’deki ayaklanma sırasında inancı nedeniyle yakalanan Apollo­nia ağır işkencelere uğramış, dişleri sökülmüş ve ardından yakılmıştı.

    Diş ağrısı ağacının hikayesi Türkmenistan’da diş ağrısına iyi gelen bir ağaç vardır. Ağacın dalları yakılır, külleri ağrılı dişe sürülür. Yanma sırasında çıkan duman da etkilidir. Britanya Kütüphanesi’nde bulunan minyatürde, yüzü şişmiş diş ağrısı çeken genç, diş ağrısı ağacının ateşinin yanında uzanmış acısını dindirmeye çalışıyor.

    Dünya tarihinin bilinen en eski tıp eseri Nei-Ching’i (Tıp Yasası) yazan Çinliler, ağız hastalıklarını, iltihap­lar, yumuşak doku hastalıkla­rı ve diş çürükleri olmak üzere üçe ayırıyordu. İlk diş fırça­sı da Çin’de Tang hanedanı (619-907) zamanında üretildi. Amalgamla diş dolgusu yine aynı dönemde, 659 yılında Su Kung tarafından gerçekleşti­rildi. Çağdaş örneğine benzer ilk diş fırçasını yine Çinliler 15. yüzyılda yapmıştı ve sey­yahlar bunu iki yüzyıl sonra Avrupa’ya getirdi. 20. yüzyılın ortalarına kadar, at kılından yapılmış diş fırçaları İngilte­re’ye hâlâ Çin’den geliyordu.

    Diş macununu da MÖ 5. yüzyılda Çinliler keşfet­ti. Marco Polo 1280’de yazdı­ğı seyahatnamesinde, Çinli kadın ve erkeklerin dişlerini ince altın plaklar ile kapladık­larını, bu plakların dişin şekli ve yapısına uygun olduğunu ve devamlı kaldığını belirtmişti.

    7-15. yüzyıllar arasında Müslüman toplumlarda te­mizlik ve ağız sağlığına da önem verilirdi. Müslümanla­rın dişlerini günde en az bir kere “misvak” ile fırçalamak zorunlulukları vardı; ağız ko­kusu boşanma sebebi olarak kabul edilebiliyordu. Taberi, Razi, Ali bin Abbas, Zehravi, İbn-i Sina, Abdüllatif, Hekim Ahmedi, Akşemsettin, Sa­buncuoğlu gibi Türk ve İranlı Müslüman hekimler, tıbbın ve diş hekimliğinin gelişmesine önemli katkılar sağladılar.

    Ortaçağ’da diş hastalıkla­rı üzerine çalışan hekimler­den biri olan Taberi (9. yüzyıl), ağız kokusunun gastrointesti­nal kökenli olabileceğini, dişe­ti iltihaplarının dişler arasın­da kalan gıda artıklarından kaynaklanabileceğini ifade etmiş ve bunların giderilmesi için çeşitli gargaralar önermiş­ti. Diş çürüklerinin de ağız kokusuna neden olabileceğini belirten Taberi, tedavi için çü­rük kısımların eğelenmesi, diş ağrısının tedavisi için de çürük dişin kızgın yağla dağlanması gerektiğini yazmıştı.

    Yine 9. yüzyılda yaşamış olan Razi, El Havi (Tıp Ansik­lopedisi) adlı kitabında, diş hekimliğine de yer veriyor­du. Razi, diş çürüklerine sakız ve şaptan oluşan bir muhteva ile dolgu yapmış, diş çekimini ise diğer tedavi yöntemlerinin başarısız olduğu durumlar­da uygulamıştır. Razi’ye göre dişleri çürükten korumak için yatmadan önce zeytinyağı ile yağlamak gerekir. Ayrıca sert kabuklu yemişler dişlerle kı­rılmamalıdır. Sıcak besinler­den hemen sonra soğuk besin­ler alınmamalıdır. Ünlü hekim diş ağrısına karşı “afyon ve al­kol kullanın” demiş, böylelikle diş ağrısında gerçek analjezik etkili ilaçları öneren ilk kişi olarak da tarihe geçmiştir.

    Çeksen bir türlü… The Poetry of Robert Burns isimli eserde yer alan “Diş Ağrısına Hitabe” adlı şiire eşlik eden illüstrasyon, William Brassey Hole, 1897 (en üstte). Gagaya benzeyen şekilleri yüzünden “diş pelikanı” ismi verilen ve 1400’lere kadar kullanılan korkunç görünümlü aletler (üstte).

    Zehravi de Al-Tasrif fi’t- Tıb adlı kitabında diş hekim­liği konularına değinmiş, bu alanda değerli ve kalıcı kat­kılarda bulunmuştur. Dişle­rin sürekli temizlenmesinin önemini vurgulayan Zehravi, doğal dişlerin ağızda tutul­ması gerektiğini, çekilen bir dişin yerinin hiçbir zaman ta­mamen doldurulamayacağını ifade etmiştir. Travma sonucu sallanan dişlerin iki tarafta­ki sağlam dişleri içine alacak şekilde birbirine bağlanması­nı, bu amaçla ağızda renk de­ğiştirdiği için gümüş tel yerine altın tel kullanılmasını, bu te­lin ömür boyu ağızda kalması gerektiğini söyleyen de odur.

    Ortaçağ’dan 19. yüzyıla ka­dar diş hekimliği bağımsız bir meslek değildi. Dişçilik berber­ler ve hekimler tarafından uygulanıyordu. Çoğu kez yapıla­bilen tek şey, ağrıyan dişin çe­kilmesiydi. 1258’de Fransa’da kurulan Berberler Loncası, iki gruba ayrılmıştı: Karmaşık cerrahi operasyonlar icra ede­bilecek düzeyde eğitilmiş he­kim-berberler; traş, kanama ve diş çekimi de dahil olmak üze­re daha rutin hijyen hizmeti veren berber-hekimler…

    Aşk, sadece fakirlik ve diş ağrısının üstesinden gelemez.
    Mae West

    Dönemin en ünlü cerrahı olan Fransız Guy de Chauliac, 1343’te ünlü eseri Inventori­um Chirurgicalis Medicinae’yi yazdı ve “dentista” sözcüğü ilk kez bu kitapta yer aldı. Diş çekimi için pelikan gagasına benzemesinden ötürü “dental pelikan” denen bir çeşit kerpe­ten icat etmişti ve 18. yüzyılın sonlarına kadar diş çekiminde bu alet kullanıldı.

    1530’da Almanya’da tama­men diş hekimliğine adanmış olan, “Tüm Hastalıklar ve Diş Güçsüzlüğü Konusunda Kü­çük Tıbbi Kitap” adlı eser ya­yınlandı. Ağız hijyeni, diş çe­kimi ve altın dolgu yapımı gibi konuları içeren kitap, 200 yılı aşkın bir süre standart ders kitabı oldu.

    Dişe dokunur reklamlar Amerika’da 1900’lerde yaygın biçimde kullanılan “diş ağrısı macunu”nu pazarlayan bir reklam (solda) ve 20. yüzyılın ortalarında Amerikalılara kendilerine bakma ve çalışma görevini yükleyen bir diş fırçası ilanı (sağda).

    1575’te cerrahinin babası olarak bilinen Ambroise Paré, diş çekimi, diş çürüğü ve çene kırıklarının tedavisi gibi konu­ları içeren “Tüm Çalışmalarr” adlı kitabını yayınladı.

    Bugünkü anlamıyla bilim­sel diş hekimliği 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ge­lişmeye başladı. Modern diş hekimliğinin kurucusu kabul edilen Fransız cerrah Pierre Fauchard, bu dönemde son de­rece kısıtlı olanaklarıyla saat tamircilerinden, kuyumcular­dan, hatta berberlerden aldığı aletleri geliştirerek dişçilik­te uygulamaya koydu. Çürük dişlerdeki oyukları (kavite) tedavi etmek için diş dolgusu­nu geliştirdi. İlk kez, şeker­li besinler tüketilirken açığa çıkan tartarik asit gibi mad­delerin diş çürümesine yol aç­tığına dikkat çekti. Takma di­şin (protez) öncülüğünü yaptı. Dişlerdeki şekil bozukluğunu düzeltmek için tel uygulama­yı başlattı; başlangıçta bunun için altın kullanırken, daha sonra mumlu keten ve ipekle de iyi sonuçlara ulaştı.

    Diş ağrısına
    katlanabilen filozof
    gelmedi hiç.
    William Shakespeare

    1815’teki meşhur Water­loo savaşı, diş hekimliği bakı­mından da sonuçlar yarattı. Savaşta ölen yaklaşık 50.000 askerin dişleri söküldü ve “Waterloo dişi” diye bilinen protezlerin fabrikasyonun­da kullanıldı. Porselen diş ve yeni materyallerin daha yay­gın hale gelmesine rağmen, bu dişler 1860’lara değin protez yapımında kullanıldı. 1816’da Auguste Taveau gümüş ve civa kullanarak ilk amalgamı yap­tı. 1840’ta ise ilk modern diş hekimliği okulu olan Baltimo­re College of Dental Surgery açıldı. 1851’de Charles Good­year, ucuz ve uyumlu protez­lere imkan sağlayan bir madde olan sertleştirilmiş lastiği ge­liştirdi ve bu keşif daha önce kullanılan altının yerine geçti; böylelikle diş tedavisi sadece üst sınıfa ait bir lüks olmaktan çıktı. İlk diş macununu (kava­nozda) 1873’de Colgate üretti ve 12 sene sonra ABD’de diş fırçası üretimi başladı.

    1895’te Wilhelm Roent­gen’in X ışınlarını keşfetme­si, tıbbın her alanında olduğu gibi, diş hekimliğinde de çığır açtı. 20. yüzyıl ise özellikle lo­kal anestezi teknikleri, naylon ve elektrikli diş fırçaları, im­plant tekniklerinin gelişme­siyle, dişleri yeniden yaratan yarı-tanrı diş hekimlerinin yüzyılı olacaktı.

    Hâlâ gülümseyen başkan ABD’nin ilk başkanı George Washington’ın takma dişleri, Heinz Tarih Merkezi, Pittsburgh.

    ORTA ASYA’DAN ANADOLU’YA

    Eski Türklerin de diş kurtları vardı

    Orta Asya Türklerinde ağız hijyenine önem verilirdi. Çeşitli bitkisel fırçalarla dişleri ovmak, ağız yıkamak ve “hi­lal”adı verilen kürdanlar kullan­mak bir gelenekti. Diş taşlarının temizlenmesinde kullanılan araç ve gereçler yine Rus arkeologlar tarafından bulunmuştur. Ye­mekten sonra ellerin yıkanması, temiz havlular kullanılması ve ağzın suyla çalkalanması, halk sağlığına verilen önemi gösterir.

    Uygur dilinde yazılmış olan ve günümüze kadar gelebilen, 8-12. yüzyıla ait belgelerde, diş çürüklerinin müsebbibi olarak Uygurlarda da diş kurdunun et­ken görüldüğü anlaşılmaktadır. Karahanlılar başta olmak üzere, bölgede kurulan diğer Türk devletlerinde de diş hastalık­larının nedeni olarak diş kurdu gösterilmektedir.

    Uygurlarda diş çekimi cerrahlar ve berberler tarafın­dan yapılmaktaydı. Anadolu Selçuklularında da diş çekimleri yine berberlere ve cerrahlara bırakılmıştı.

    Diş kurtlarını cehennem zebanisi olarak tasvir eden fildişi oymalar, 18. yüzyıl.

    SARAYDA DİŞ PROBLEMLERİ

    Harem’in macunu II. Abdülhamid’in cesareti

    Tarihteki tüm Doğu sarayların­da şekerlemeye düşkünlük vardır. Osmanlı sarayında da özellikle Harem kadınlarının zevklerinden biri şekerleme ve macunlardı. Şekerin dişlere ver­diği zararın bilinmediği dönem­lerde, kadınların dişleri sıklıkla çürüyor, çarpıklıklar artıyordu. Şişmanlamanın yanısıra ağız kokularına da yol açan bu durum, özellikle sultanın gözdelerinin cazibelerini kaybetmeleriyle sonuçlanıyordu. Harem’de “lu’uk” denilen bir macun türü yaygındı. Bunun bir de “keke” denilen ucu eğik kaşığı vardı.

    II. Abdülhamid’in ise pek şeke­re düşkünlüğü yoktu, ancak çok tütün kullanır, sigara sardırırdı. Bundan dolayı hayatı boyunca diş ağrısı problemleri yaşamıştır. Mabeyn katiplerinin yazdıklarına göre, II. Abdülhamid diş bakımını kendisi yapar; hatta ağrıyan dişle­rini kendisi kerpetenle çektiğine dair tanıklıklar vardır.

    İslâmi diş fırcası Latince ismi Salvadore Persica, Arapaçası arak olan ağacın ince dallarından yontularak hazırlanan misvak, Müslüman ülkelerde geleneksel olarak kullanılan doğal bir diş temizleme aracıdır. Misvakın ince lifleri tükürüğe temas edince, kendine has kokulu, anti bakteriyel bir sıvı salgılar.

    TÜRKİYE’DE DİŞ HEKİMLİĞİNİN GELİŞİMİ

    Dua ve muskadan üniversite eğitimine

    Osmanlı diş hekimliğindeki modernleşme 20. yüzyıl başlarındadır. O döneme kadar uygulanan tedavi metotları şu şekildeydi:

    Telkin tedavileri: Bu amaçla, dua yazılı bir kaptan su içilir, dua okunur ya da muska takılırdı.

    Cerrahi uygulamalar: Apse boşaltma, koterizasyon (dağla­ma), kerpetenle diş çekme gibi usuller uygulanırdı.

    Tıbbi tedaviler: Gargara, solüsyon, hap, tütsü gibi ilaç terkipleri kullanılırdı.

    Osmanlı döneminde diş hekimliği berberler, cerrahlar ve özellikle küçük cerrahi ile uğra­şanlar, hatta ebeler tarafından icra edilmiştir. Sivil tıbbiyenin 1908’de fakülte unvanını alma­sından sonra resmî bir yapıya kavuşturulan Dişçi Okulu, 28 Ekim 1909’da fiilen eğitime baş­ladı ve diş hekimliği eğitimi de çağdaş bir şekil aldı. Dişçi Okulu ilk mezunlarını 30 Temmuz 1911 tarihinde verdi.

    1928’de çıkan “Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun”un 30. maddesi, dişhekimliği uygulama yetkisini yalnızca Dişçi Oku­lu’ndan mezun olanlara tanıdı. 1933 Üniversite Reformu’na kadar, eczacı ve dişçi okulları tıp fakültesine bağlı olarak yöneti­lirken, 31 Temmuz 1933’de Dişçi Okulu, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Diş Hekimliği Yüksek Okulu adını aldı ve eğitim süresi 3 yıldan 4 yıla çıkarıldı.

    Diş Hekimliği Yüksek Okulu 11 Temmuz 1964’de Tıp Fa­kültesi’nden ayrılarak İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakül­tesi’ne dönüştürüldü ve eğitim süresi 5 yıla yükseltildi.

    Sabit protezin mucidi Etrüskler Etrüskler eksik dişin yanındaki sağlam dişe genellikle bir hayvan dişini altın bantla ve metal vidalarla tutturuyordu. Toskana yakınlarında bulunan bir Etrüsk diş protezinin 1930’larda üretilen tıpkıyapımı, Londra Bilim Müzesi.
  • Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Muzaffer Şerif, Harvard mezunu parlak bir bilimadamıydı. Solculuğu Türkiye’de başına dert olunca Amerika’ya yerleşti. Adını Muzafer Sherif olarak değiştirmekle kalmadı, sosyal psikolojinin kurucuları arasında yer alarak bilim tarihini de değiştirdi. Gerçekleştirdiği İzci Kampı Deneyi’nin, William Golding’in Sineklerin Tanrısı romanının esin kaynağı olduğu bile rivayet edildi.

    Ödemiş’te varlıklı bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi­ğinde 1906 senesidir. Son per­deye doğru yol alan İmpara­torluğun huzur kalmayan top­raklarında, savaşların ve etnik çatışmaların kucağında yaşa­nan çocukluk çağı geride kal­dığında Balkan Savaşlarına, 1. Dünya Savaşı’na, İzmir’in iş­galine, ardından Milli Müca­dele yıllarına ve nihayetinde Cumhuriyet’in ilanına tanık olmuştur bile. İzmir Amerikan Kolejinden mezun olup Darülfünun felsefe bölümüne başla­dığında, 1924 senesidir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    1990’da çekilen ikinci Sineklerin Tanrısı filminden bir sahne.

    Mezuniyetinden sonra yüksek lisans çalışması için ABD’ye gider. Harvard yılları Amerika’nın büyük buhran dö­nemine rastlamaktadır; 1929 kriziyle ve sol düşünceyle kar­şılaşması entellektüel dikkati­nin psikolojiye ve sosyal bilim­lere yönelmesine yol açar. “Bir öğrenme faktörü olarak açlık” konulu psikoloji master tezini bitirdikten sonra 1932 sene­sinde yaptığı Avrupa seyahati sırasında Berlin’de Gestalt psi­kolojisinin önemli isimlerin­den Köhler’in derslerine katı­lırken, Nazi partisinin yükse­lişine de tanık olur.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Ülkeye döndüğün­de, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ndeki kısa süreli psikoloji öğret­menliğinin ardından bu kez doktora çalışması için yeniden Ameri­ka’ya gider.

    1933 sonba­harında, Har­vard’da baş­ladığı dokto­ra çalışmasını Columbia üniversitesin­de sürdürür; Gardner Murphy ile “algıda bazı sosyal faktörler” üzerine yaptığı bu çalışmayı bitirdi­ğinde 1935 senesidir. “Sosyal normların temelinde yatan psikolojinin ne olduğu ve na­sıl işlediği” sorusundan yo­la çıkan bitirme tezi, Sosyal Normların Psikolojisi adıyla yayınlandığı 1936 senesinde sosyal psikoloji alanında ger­çek bir devrim yaratacak ve o zamandan beri bu alanın temel taşını oluştura­caktır. Kişinin üyesi bulundu­ğu gruplardan nasıl etkilen­diğini ince­leyerek sos­yal kuralla­rın gruba göre belirlendiğini, gruplar değiştikçe kuralların da değişeceğini deneylerle or­taya koymuştur.

    Doktora sonrası, 1937 se­nesinde yurda dönen fakat bu­nun son dönüş olduğunu henüz bilmeyen Muzafer Sherif, hem çalışma alanı hem hayat görü­şü nedeniyle siyasal çalkantı­ların tam ortasında kalır. 1939 senesinde doçent olarak göreve başladığı Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde sosyalist bir en­telektüel olarak yalnız değildir; savaşa ve ırkçılığa karşı Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Adnan Cemgil, Sabahattin Ali, Ruhi Su, Nus­ret Hızır, Saffet Dengi, Orhan Burian ve Halil Vedat gibi isim­lerle dayanışma halindedir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    TKP ile temas içinde oldu­ğu 2. Dünya Savaşı yılların­da Behice Boran’la Adımlar dergisini çıkartırlar. İnsan dü­şüncesinin, hedeflerinin ve ar­zularının yani ego işlevlerinin doğuştan gelen sabit işlevler olmadığına, toplum içinde şe­killendiğine inanmakta yüksek nitelikli, ahenk içinde bir top­lum için yalnızca eğitimin ye­terli olmadığını ve fakat sosyal yapıda daha kökten değişiklik­ler gerektiğini savunmaktadır. Halkın Batılılaşmış aydınlar tarafından yukarıdan aşağıya doğru çağdaşlaştırılması dü­şüncesini doğru bulmaz; işe öncelikle hayata dair hakikat­lerin tanınması, sömürü iliş­kilerinin ve toplumsal yapı­nın saptanmasıyla başlamak gerektiğini çünkü toplumsal yapının değişmesinin, çağdaş­laşmanın koşulu olduğunu dü­şünür, sömürüden kurtulan ve teknolojik gelişme olanakları­na kavuşan halkın kendi çağ­daşlaşma dinamiklerini de ge­liştireceğini savunur.

    Ülkede giderek yükselen ırkçılığa karşı 1943 senesin­de ırk kuramını ve Turancılığı eleştirdiği Irk Psikolojisi ad­lı kitabını yayımlar. Bu kitabı yazma sebebini kitabın önsö­zünde şöyle açıklamaktadır: “Memleketimizde son sene­lerde mahreci şüpheli bir ih­racat matahının, bulunmaz bir hint kumaşı gibi, memleketi­mizin fikir ve kıymet alemine sürülmesi yolunda gösterilen gayretkeşlikler bu küçük ki­tabı yazmağa sevketti. Mah­reci şüpheli bu ihracat malı, ırkçılıktır.” Nazım Hikmet, Kemal Tahir’e yazdığı 1943 ta­rihli bir mektubunda Muzafer Sherif hakkındaki izlenimle­rini şöyle bildirir: “Muzaffer Şerif’i ben tanırım. Enteresan çocuktur, ama ne senin ne de benim şöyle ahbapça arkadaş­lığını edebileceğimize pek ih­timal vermiyorum. Lüzumun­dan fazla münevver Amerikalı bilgin. Belki de bu altı yıl ön­ceki intibaımdır. Belki şimdi o da ben de değiştim. Kim bilir. Mamafih kitabı (Irk Psikoloji­si) cidden güzel, faydalı, aktü­el. Ve böyle bir kitaba sahip ol­duğumuz için sevinebiliriz.”

    Turancı hareketin en et­kili isimlerinden Nihal Atsız Başvekil Saracoğlu Şükrü’ye Açık Mektupları yayınladığın­da hedefteki isimlerden biri olarak 16 Mart 1944’te üniver­sitede arkadaşlarıyla birlikte komünizm propagandası yap­mak suçundan gözaltına alı­nır. Dört hafta sonra, 12 Nisan 1944’te serbest bırakılır. Prin­ceton’dan aldığı davet üzerine ABD’ye gider, aynı sene Carol­yn Wood ile evlenir. 1947’de Türkiye’ye yeniden dönmek isteyecektir. Fakat bu kez de eşinin yabancı olması sebe­biyle mevzuat gereği Ankara Üniversitesi’ndeki pozisyonu elinden alınınca hayal kırıklı­ğına uğrayacak, adını Muzafer Sherif olarak değiştirecek ve memleketine bir daha hiç dön­meyecektir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Muzafer Sherif, insan psi­kolojisinin sosyal tabiatını ortaya koyan çalışmalara im­za attığı Princeton dönemi­nin ardından, kısa bir müddet için Yale’e, daha sonra da 1966 senesine kadar çalışacağı Oklahoma’ya gider. 1950’ler so­ğuk savaş yıllarıdır, McCarthy döneminin meşhur cadı avın­da FBI soruşturmasına maruz kalır. 1950’ler ve 1960’lar bo­yunca pek çoğunu eşi Carol­yn Sherif ile gerçekleştirdiği çalışmalarından başka, sosyal psikolojinin bağımsız bir bilim dalı olarak kabul edilmesi için de büyük bir uğraş verir. Yak­laşık 40 yıl süren akademik yaşamı boyunca sosyal psiko­lojiyle ilgili deneylerinde birey ile grup ve gruplar arasındaki ilişkilere odaklanır. Otokinetik ve İzci Kampı (Robber’s Ca­ve) deneyleri psikoloji tarihi­nin klasikleri arasında yer alır. Muzaffer Şerif, grup davranış­larının deneysel araştırmala­rına imkan tanıyan bilimsel metodolojiyi kurarak, sosyal psikolojinin ayrı bir bilimsel disiplin olarak kabul edilmesi­nin yolunu açmıştır.

    Uzun ve verimli kariyeri boyunca 24 kitap, 60 makale yazan, pek çok ödül kazanan Muzafer Sherif, 1972 sene­sinde Pensylvania State üni­versitesinden emekli olmuş, 1988’de Alaska’da hayata veda etmiştir. Sosyal psikolojinin kurucularından biri olarak ka­bul edilen Muzafer Sherif’in bu alanda birer klasik olan sosyal normlara dair çalış­maları halen ders kitapların­da yer almakta ve okullarda okutulmaktadır. Sosyal psiko­lojiye dair bıraktığı emsalsiz bilimsel miras ise, bugünü ay­dınlatmak ve anlamak için bü­yük ölçüde keşfedilmeyi bek­lemektedir.

    “OTOKİNETİK ETKİ” DENEYİ

    20. yüzyılın sosyal psikoloji klasiği

    Tamamen karartılmış bir odada hareketsiz duran bir ışığa gözümüzü kaydırmadan bir süre bakarsak, ışık aslında yerinde durduğu halde onu hareket ediyormuş gibi görürüz. Muzafer Sherif bugün klasik olarak kabul edilen 1936 tarihli bu deneyinde “otokinetik etki” diye adlandı­rılan bu görsel algı sapmasından yararlanmıştır.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Hâlâ ders kitaplarında Uzun ve başarılı kariyeri boyunca yazdığı çok sayıda eserden önemli bir bölümünü eşi Carolyn (Wood) Sherif ile birlikte kaleme alan Muzafer Sherif’in çalışmaları hâlâ okullarda okutuluyor.

    Deneyde birbirlerini hiç tanımayan kişiler kullanılmıştır. İlk bölümde, tamamen karartıl­mış bir odaya teker teker alınan deneklere bir ışık gösterilmiş ve ışığın hangi yönde, ne kadar hareket ettiği sorulmuştur. Işık sabit olmasına rağmen, her denek ışığın belirli bir yöne, belli bir mesafe boyunca hareket ettiğini belirtmiştir. Deneyin ikinci bölü­münde, aynı kişiler, odaya bu kez grup halinde alınmış ve ışığın her gösterilişinde yargılarını yüksek sesle ifade etmeleri istenmiştir. İlk bölümde birbirinden farklı standartlar geliştiren kişilerin ikinci bölümde bu standartla­rından vazgeçerek grup halinde tek bir standart oluşturdukları gözlemlenmiştir. Deneyin üçüncü bölümünde karanlık odaya yine teker teker alınan deneklerin, ilk bölümdeki kanaatlerinde ısrar etmedikleri ve ikinci bölümde oluşturdukları grup standardına bağlı kaldıkları izlenmiştir.Dene­yin sonuçları şöyle özetlenebilir: Fiziksel gerçek belirsizse bireyler kendi gerçeklerini yaratırlar. Bir araya geldiklerinde ise kendi gerçeklerini bırakıp grup stan­dardını kullanırlar. Yani bireyin gerçeğinin yerini sosyal gerçeklik alır. Grup normu bir kez oluşunca bireyler artık ona inanmakta ve gönüllü olarak uymaktadır.

    İZCİ KAMPI DENEYİ VE SİNEKLERİN TANRISI ROMANI

    Aralarındaki şaşırtıcı benzerlik!

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    20. yüzyılın en önemli psikoloji deneylerinden biri olarak kabul edilen İzci Kampı Deneyi’ne, sosyal psikolojinin belki de en can alıcı konusu olan ayrımcılık ve ötekileştirme meselesinin bir toplumda kolayca tetiklenebileceğini ve farklı gruplar arasında önyargıların körüklenerek düşmanlığa dönüş­türülebileceğini ortaya koyması bakımından bilim tarihinde büyük bir önem atfedilir. Deney ayrıca ayrımcılığın başlatılabildiği gibi ortadan kaldırılabileceğini ve düş­manlığın etkisiz hale getirilebile­ceğini de göstermesi bakımından da müstesnadır.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Deneyin üçüncü aşamasında her iki grup ortak çıkarlara, ortak hedeflere yönlendirilir. Kampın tek su kaynağı kullanılamaz hale getirilir. Sonunda öğrenciler bu ortak sorunu işbirliği yaparak bereberce çözerler. Kamp sona er­diğinde öğrenciler aynı otobüsle dönmek için ısrar ederler.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    Deneyde 12’şer kişilik iki öğrenci grubunun ıssız bir yaz kampında birkaç ay geçirmesi planlanmıştır. Denekler daha önce hiçbiri diğerini tanımayan, orta sınıf ailelerden gelen, 11 yaşında, beyaz erkek çocuklar arasından seçilmiştir. Kampın iki ayrı yerine iki ayrı otobüsle götürülen gruplar başlangıçta diğerinin varlığından habersiz­dir. İlk birkaç günün ardından iki grubun da içerisinde doğal bir şekilde astların ve üstlerin ortaya çıktığı, bir hiyerarşinin şekillendi­ği gözlenir. Gruplar artık birbiriyle tanışmaya hazırdır. İki grup birbi­riyle karşılaştırılır ve aralarında rekabete dayalı sportif yarışmalar düzenlenir. Kısa zamanda eğlence adeta bir ölüm-kalım savaşına döner, istisnasız her grubun üyele­ri diğer grubun üyelerine sebepsiz düşmanlık beslemeye başlar.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk

    William Golding’in bir uçak kazası sonrası ıssız adada mahsur kalan okul çocuklarının medeni­yetten uzakta nasıl hızla dönüşü­me uğradıklarını anlatan Sineklerin Tanrısı romanının Muzafer Sherif’in İzci Kampı Deneyinden esinlendiği rivayet edilir. Roman 1954 yılında, deneyin kitap halinde yayınlan­masından birkaç ay sonra piyasaya çıkmıştır. Asıl mesleği öğretmenlik olan ve çocukları iyi tanıyan Golding’e göre ise roma­nın ana malzemesi henüz bitmiş olan 2. Dünya Sa­vaşı’nda tanık olduğu olaylar ve mesleki tecrübeleridir, benzerlik­ler sadece tesadüften ibarettir.

    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Sineklerin Tanrısı’nı bilimle öngören Türk
    Çocuklar ıssız adada
    1954’te, İzci Kampı Deneyinin kitap olarak yayımlanmasından iki ay sonra basılan Sineklerin Tanrısı’nda ıssız adaya düşen çocuklar Muzafer Sherif’in deneyindekine benzer koşullarda, benzer psikolojik tepkiler veriyordu. Kült roman; 1963’te Peter Brook, 1990’da Harry Hook tarafından sinemaya uyarlandı.
  • Ölümcül romantik

    Ölümcül romantik

    İnsanlık kadar eski verem, tarih boyunca en çok can alan hastalık oldu. 1900’lere dek dünyayı kasıp kavuran ve bulaşıcı olduğu bilinmeyen bu illet, 20. yüzyılda geriledi ama yakın dönemde yeniden küresel bir tehdit haline geldi. Ölüme olduğu kadar sanata, edebiyata da damga vuran veremin öyküsü.

    Evrimsel kökeninin yaklaşık 15 bin yıl önceye dayandığı tahmin edilen tüberküloz basili insana ilk kez ne zaman bulaştı bilinmiyor. Hastalıkla ilgili en eski arkeolojik kanıtlar, Doğu Akdeniz’de bir yerleşkede bulunan 9 bin yıllık Neolitik insan kalıntıları ve Almanya’da Heidelberg yakınında bir mezardan çıkartılan 10 bin yaşındaki bir iskeletin omurga kemiklerindeki verem izleri.

    MÖ 3000-2400 tarihlerine ait pek çok Mısır mumyasında da verem bulguları gözlemlenmiş. MÖ 1550’ye ait Ebers papirüsünde ise ayrıntılı verem tarifleri ve tedavi önerileri var. Hastalıktan Eski Ahit’te de bahsediliyor. Antik Çağ’da “phtisis” (sönme) adıyla biliniyordu ve Hippokrates tarafından bulgu ve belirtileri net şekilde tanımlanmıştı. Roma imparatoru Marcus Aurelius’un hekimi olan Galenus, 174 yılında tüberkülozu ateş, terleme ve hemoptizi (kanlı balgam) belirtileriyle tanımlıyor ve temiz hava, süt, egzersiz ve deniz seyahati tavsiye ediyordu; Latincede “consummatio” (tükeniş) olarak adlandırılmıştı. İbn-i Sina 11. yüzyılda El-Kanun fı’t-tıbb adlı eserinde, veremin insandan insana bulaştığını yazmıştı.

    Ölümcül romantik
    157 yıllık sembol fotoğraf Henry Peach Robinson’ın veremden ölmekte olan bir genç kızın son anlarını gösteren 1858 tarihli “Solup Gidiş” (Fading Away) adlı eseri, fotoğraf sanatında bir başyapıt kabul ediliyor.

    Ortaçağ Avrupa’sında veba, tifüs, çiçek ve hatta cüzzam daha yaygındı. Akciğer vereminden ziyade “skrofulus” denen lenf bezi veremi görülüyordu. İngiltere kralı VIII. Henry’nin oğlu VI. Edward 15. yüzyılda veremden öldü. Fransa kralı IX. Charles da bu hastalıktan hayatını kaybetti. Avrupa’da nüfusun artışıyla paralel bulaşma da artıyordu. Rönesans döneminde tüberküloz tüm Avrupa’da bir salgın kasırgası yarattı. 16. yüzyılda tıp alanında reformlar yaparak pozitif bilime ilk adım atan kişi Paracelsus, maden işçilerinde veremin çok daha yaygın olduğunu gösterdi.

    Ölümcül romantik
    Pastör Enstitüsü’nde verem tedavisi için geliştirilen BCG aşı ampulleri dağıtılmak üzere paketlenirken. Paris,1931.

    1600’lere gelindiğinde kalabalık şehirler ve feodal düzen yoksulluğu, salgınları körüklüyordu. Veremin yükselişi sanayi devriminden çok evvel başlamıştı. 18. yüzyılda çalışma koşulları giderek ağırlaşıyor, yoksulluk giderek derinleşiyor, verem salgınları barınma ve beslenme sorunları içindeki savunmasız insan yığınlarını dalga dalga vuruyordu.

    Hastalığın önemli belirtisi yüksek ateş, eski çağlardan beri biliniyordu; 1710’da Alman fizikçi Fahrenheit termometreyi icat etti; fakat yarım metrelik bu cihaz uzun bir süre pratik kullanıma giremedi. Stetoskopun mucidi olan Fransız doktor Laennec, veremli hastaların muayene bulgularını ve ölen hastaların otopsilerinden elde ettiği bulguları 1768’de “Tüberküloz Üzerine İncelemeler” başlığı altında yayınladı (“tüberküloz” kelimesi Latince bir sözcüktü ve ilk kez kullanılıyordu). Kendisini de aynı akıbetten kurtaramayan Laennec 1826’da tüberkülozdan öldü.

    “Beyaz veba” olarak da anılan verem 1800’lere kadar hızla yayılmış, Batı Avrupa’da hemen hemen enfekte olmayan insan kalmamıştı. Ölümlerin %25’inde sebep veremdi. O yıllarda verem Batı Avrupa dışında o derece yaygın değildi; Amerika kıtasındaki epidemiler ise Avrupalıların gelmesiyle başladı ve bu ithal mikroba hiçbir bağışıklıkları olmayan Amerikan yerlilerinde ağır kayıplara sebep oldu.

    Ölümcül romantik
    İngiltere’de verem hastası çocuklar için açılan Stannington Sanatoryumu’nda, 1907-1948 yılları arasında yaklaşık 11 bin hasta tedavi olmuştu.

    Hastalığın yüzyıllardır insandan insana bulaştığı bilindiği halde, bu durum bilimsel anlamda ispat edilemiyordu. Fransız hekim Jean Antoine Villlemin, 1865’te Paris Tıp Akademisi’nde bütün özelliklerini saptayarak ilk kez veremin bulaşıcı olduğunu öne sürdü.

    18. yüzyılda Kuzey Avrupa’da veremin ırsi bir hastalık olduğu sanılıyor, güneyde ise bulaşıcı olduğu düşünülüyordu. Tedavi yöntemleri kimizaman korkunç, kimi zaman ise gülünçtü. Sebebi bilinmeyen hastalık, fırsatçılar için de elbette bir rant yolu oldu ve şarlatanlar türedi. Kan alma, müshil verme, lavman, eter gibi tedaviler uygulanıyordu. Örneğin İngiltere’de ünlü bir hekim Thomas Sydenheim “atla gezinti” tavsiye ediyordu. Fransız İhtilali’nde Lavoisier’nin idamına karar veren Dr. Jean-Paul Marat, kendi adını verdiği, içinde aslında sadece kalsiyum fosfat bulunan özel(!) bir solüsyonu pazarlıyordu Taze insan kanı içme gibi korkunç metodlar bile deneniyordu. Cerrahi tedavi olarak da “pulmoner kollaps” (akciğerin hasta kısmının söndürülmesi) yöntemi uygulanıyordu.

    1859’da Hermann Brehmer tarafından tüberküloz tedavisi için Silezya’nın bugün Polonya sınırları içinde olan Sokolowsko (Gobersdorf ) köyünde ilk sanatoryum açıldı. Temiz hava, iyi beslenme ve dinlenme vaadeden tüberküloz sanatoryumları, 19. yüzyıl sonlarından itibaren tüm Avrupa’da yaygınlaştı. Dünyada ilk verem dispanseri 1887 Edinburg’da Robert Philips tarafından kuruldu. 1899’da Amerika’da deniz seviyesinde ilk verem hastanesi açıldı.

    Ölümcül romantik
    Veremli çocuklar hava kirliliğinden uzak, temiz hava alma prensibine göre tasarlanmış Springfield Açık Hava Okulu’nda öğle uykusunda. İngiltere, 8 Kasım 1932

    19. yüzyıl sonlarına doğru Avrupa’daki en büyük tehdit olan tüberküloz en çok kalabalık şehirleri vuruyordu ve Berlin bir numaralı kurbandı. Yeni doğan her üç bebekten biri veremden kaybediliyordu; 25- 40 yaş aralığında ölen her iki kişiden birinde sebep veremdi. Hastalık dışarıdan geliyor ve kişiden kişiye bulaşıyordu; oysa o zamana kadar, bu hastalığa insan vücudunun kendi hücrelerinin bozulmasının yol açtığına inanılıyordu.

    1870-1871 Prusya-Fransa savaşında askerlerin yaralarındaki mikrobik etkenleri bulan ve 1876’da şarbon mikrobunu keşfeden Dr. Robert Koch (1843-1910), 1880’de Berlin’de Kraliyet Sağlık Dairesi Bakteriyoloji Laboratuvarı direktörlüğüne getirildi ve çalışmaları için gerekli metodolojiyi burada geliştirdi. Dr. Koch hastaların ifrazatından alınan materyalde mikroskop altında tüberküloz bakteri- sini gösterdiği gibi, aynı materyalden bir deney tüpünde üretmeyi ve deneysel olarak hastalık bulaştırdığı hayvanlarda da aynı mikroorganizmayı göstermeyi başardı. Dr. Koch, 24 Mart 1882’ de tüberküloz basilini bulduğunu ilan etti. Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) daha sonra bu tarihi dünya tüberküloz günü ilan etmiştir. Koch 1905’te Nobel ödülüne layık görüldü.

    Ölümcül romantik
    Dr. Robert Koch Alman biliminsanı 1882’de tüberküloz basilini buldu ve hastalığın bulaşıcı olduğunu kanıtladı.

    Aslında 20. yüzyılın başlarında tüberküloz hızla gerilemişti; ancak 1. Dünya Savaşı ile yeniden alevlendi. Bu arada, 1895’te X Işınları verem teşhisinde çığır açmış, özellikle orduda röntgen taramaları başlamıştı. 1921’de Paris’te Pasteur Enstitüsü’nde Calmette ve Guérin isimli araştırmacılar verem aşısını geliştirdiler. Hastalık yapma potansiyeli olmayan verem mikroplarından yapılan bu aşı, BCG (Bacille Calmette Guérin) olarak bilinir. Aynı yıl Paris’te tüberkülozlu annelerden doğan 600 bebek BCG ile aşılandı ve bu bebeklerden hiçbiri daha sonra hastalanmadı. 1943’te PAS, 20 Kasım 1944’te Amerika’da Selman Waksman tarafından Streptomisin, 1952’de İsoniasid-INH, 1957’de Rifampicin… peş peşe etkili antibiyotikler bulundu; onların kullanıma girmesiyle üçlü tedavi standart haline geldi, tedavi süresi 18-24 ay olarak belirlendi.

    50’li yıllara gelindiğinde verem artık büyük ölçüde tedavi edilebiliyordu. 60’lı yıllarda tüberküloz artık kesin olarak tedavi edilebilir bir hastalıktı; hastalar ayakta tedavi olabiliyordu, tedavi süresi de bir yıla düşmüştü. 80’li yıllarda tedavi 3 aya kadar indirildi ancak tekrarladığı anlaşılınca yeniden 6-12 aya uzatıldı. Sonuçta verem önemli bir hastalık olmaktan çıktı ve bütün dünyada görülme oranları azaldı. Özellikle gelişmiş ülkelerde tamamen kontrol altına alındı.

    Ölümcül romantik
    Tedaviye dirençli verem 20. yüzyıl sonlarında tekrar tehdit oluşturmaya başlamış, WHO küresel çapta acil durum ilan etmişti.

    20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, tüberküloz beklenmedik şekilde yeniden yükselişe geçti. Dünya Sağlık Teşkilatı 1993’te tüberkülozun yeniden bir küresel tehlike olmaya başladığı gerekçesiyle “acil durum” ilan etti. Bugün veremin geri dönüşünde başlıca üç sebep üzerinde duruluyor: Önemsememe, bakterinin ilaçlara direnç geliştirmesi ve bağışıklık sistemini baskılayan bir virüs olan HIV. Ayrıca BCG aşısının yalnızca çocukluk çağında koruyucu etkisi var; yetişkinlerin akciğer tüberkülozunda etkili bir koruyuculuğu söz konusu değil.

    Bugün dünya nüfusunun üçte birinin mikropla karşılaşmış olduğu tahmin ediliyor, bunların %10’unda da gelecekte hastalık görülmesi bekleniyor. Her yıl %95’i az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere 8 milyondan fazla yeni verem hastası diğerlerine katılıyor. Doğru tedaviyle %95 oranında iyileştirilebilen verem, hastalar ideal tedaviyi alamadıklarından dünyada yılda 3 milyon civarında can kaybına neden oluyor. Tedavi edilmeyen bir tüberküloz hastasının her yıl 10-15 kişiye hastalık bulaştırdığı göz önüne alınırsa, veremin ne kadar büyük bir küresel tehdit haline geldiği daha iyi anlaşılabilir.

    ROMANTİZM VE MELANKOLİYLE İÇİÇE

    Sanat ve edebiyat: Veremli, verimli bir alan

    Ölümcül romantik
    Ünlü besteci Frederic Chopin vereme yakalanmıştı.

    Verem 18. ve 19. yüzyıl boyunca romantizm akımıyla özdeşleşti, sanat eserlerine esin kaynağı oldu, melankoliyi ve naif sanatçı ruhunu besledi. Mutsuz aşklar ve duygusal fırtınalar veremin sebebi sayıldı; Bronte kardeşler, Jane Austen gibi kendileri de verem olan Viktorya çağının romancıları için popüler bir temaydı. Moliere, Charlotte Bronté, Franz Kafka hastalığın ünlü kurbanlarından birkaçıdır. Thomas Mann, sanatoryumda geçen Büyülü Dağ romanıyla, verem temasını zirveye taşıdı.

    Stowe’un Tom Amca’nın Kulübesi, Dickens’ın Nicholas Nickleby’si, Erich Maria Remarque’ın Üç Arkadaş’ı, Dostoyovski’nin Suç ve Ceza’sı, dünya edebiyatında öne çıkan en “veremli” eserlerdir. Yine çok sayıda ünlü yazar, veremin kurbanı oldu. Resim sanatında Boticelli, Rembrandt, Munch, Van Mieghem ve Monet, hastalığı konu alan ölümsüz yapıtlar bıraktılar. Veremden muzdarip en ünlü kompozitör ise muhtemelen Chopin’dir. İyileşme ümidiyle George Sand ile birlikte batı Akdeniz adalarına gitmiştir. Keman virtüozu Paganini ve kompozitör Felix Mendelsson da verem hastasıdır.

  • Ve insan kendi içini gördü!

    Ve insan kendi içini gördü!

    Alman fizikçi Wilhelm Röntgen, X ışınını 1895’te fark etti. Bu, devrim niteliğinde bir buluştu çünkü artık insan bedeninin içi cerrahi işlem yapılmadan görülebilecekti. Sadece bir yıl sonra bir tıp öğrencisi olan Esad Feyzi aynı teknolojiyi Osmanlı topraklarında uygulayacaktı.

    Gezegenimiz zaman yolculuğunda 19. yüzyılın sonuna doğru yol alırken, 8 Kasım 1895 Cuma günü akşamüstü saatlerinde hafta sonu tatili henüz başlıyordu ve Würzburg Üniversitesi fizik laboratuvarındaki asistanlar evlerinin yolunu tutmuşlardı bile. Uzun bir koridorun sonunda, pencereleri bahçeye bakan laboratuvarda kalan tek kişi bir süredir ışınlarla ilgili deneylerine devam eden fizik profesörü Wilhelm Conrad Röntgen’di.

    Ve insan kendi içini gördü!
    Wilhelm Röntgen

    Profesör, önce elindeki cam tüpü ışık geçirmeyecek biçimde siyah kağıtla sardı; havası vakumla boşaltılmış silindir şeklindeki bu tüpün bir ucuna artı, diğer ucuna eksi metal elektrotlar bağlıydı (Crookes tüpü). Bir endüksiyon bobini (ateşleme sistemi) ile tüpün içinden yüksek gerilimli elektrik akımı geçirdiği zaman, bugün “elektron” olarak bildiğimiz negatif elektrik yüklü taneciklerin eksi uçtan (katot) artı uca (anot) doğru hareket etmelerini bekliyordu (katot ışınları).

    Fakat o an bambaşka bir şey oldu. İçerisi zifiri karanlıktı ve tüpten elektrik akımı geçtiği anda masanın üstünde bir ışık çakmıştı. Gözlerine inanamadı; deneyi tekrar ettiğinde bu yeşilimsi parıltının masanın üstünde, deney ekipmanından birkaç karış ileride duran bir levhadan yansıdığını farketti. Üzeri baryumplatinosiyanid kaplı bu levhayı uzaklaştırarak deneyi tekrarladığında yine aynı sonucu aldığını hayretle gördü. Bunun o zamana kadar bildiklerinden tamamen başka bir şey, bilinmeyen bir ışın türü olduğunu anlamıştı. Bu bilinmezliğinden ötürü de daha sonra “X ışını” olarak isimlendirecekti.

    Ve insan kendi içini gördü!
    Wilhelm Röntgen, tesadüfen karşılaştığı X ışınlarının önemini hemen kavramış, yukarıda görülen odasına kapanıp haftalarca deneyler yapmıştı.
    Ve insan kendi içini gördü!
    İlk röntgen
    Çektiği ilk röntgende karısı Anna Bertha Röntgen’in bir parmağında yüzük takılı eli görünüyordu. Aşağıda literatüre “Bir canlının içine ilk bakış” olarak geçen 22 Aralık 1895 tarihli ilk röntgeni görüyorsunuz.
    Ve insan kendi içini gördü!
    19. yüzyılın son yıllarında röntgenin keşfi tüm dünyada heyecan uyandırdı. Ama bir taraftan ölümü çağrıştırıyor ve karikatürlerle hicvediliyordu.

    Heyecan verici bu gözlemin ardından gelen sekiz haftayı laboratuvarda geçirdi, aynı deneyi farklı biçimlerde tekrar tekrar yaptı. Orada yemek yiyor, orada uyuyor, orada çalışmaya devam ediyordu. Tüple levha arasına çeşitli nesneler koyarak ışınların nelerden geçebildiğini saptıyordu. Örneğin 1000 sayfalık bir kitap ışınların geçişine mani olamıyor, floresans yapan ışınlar keza, kalın tahta parçalarından da karşı tarafa geçiyordu. Ama ilginç bir şekilde 1,5 mm kalınlığında bir kurşun levha ışınların geçmesine mani oluyordu. Önemli bir şey de fotoğraf camlarının bu ışından etkilenmeleriydi. X ışını bir prizmadan geçtiği zaman değişmiyordu. Prof. Röntgen, bu ışınların cisimlerin içinden geçerken maddenin niteliğine göre farklı yoğunlukta yansıdıklarını keşfetti. Yine benzer bir deneme için elinde tuttuğu bir kurşun yaprağı tüpün önüne yerleştiriyordu ki, levhada baş ve işaret parmaklarının gölgesini ve gölgenin içinde de parmak kemiklerini gördü.

    Bunun üzerine karısı Bertha’nın yardımıyla bir başka deney yaptı. İçinde fotoğraf plağı bulunan bir kasetin üzerine karısının elini yerleştirdikten sonra kasete ışın verdi ve banyodan sonra fotoğraf plağında Bertha’nın elinin gölgesi, içindeki tüm kemikler ve yüzük parmağındaki alyansı net olarak görünüyordu. Bertha Röntgen’in 22 Aralık 1895 tarihli el filmi dünya tıp literatürüne “bir canlının içine ilk bakış” olarak geçti. Oysa Bayan Röntgen elinin içindeki kemikleri gördüğünde dehşete kapılmış, bedeninin içini görmek ona ölümü çağrıştırmış ve adeta kendi cesedini görmüş gibi kötü bir duyguya kapılmasına sebep olmuştu.

    Kaydettiği bütün laboratuvar bulgularını sıraladığı 17 paragraflık raporunu Yeni bir çeşit ışın üzerine ismiyle Würzburg Fizik Derneği’nde 28 Aralık 1895’te sunan Prof. Röntgen, bu ışınları nasıl elde ettiğini ve ışınlara dair tüm gözlemlerini anlattı.

    Noel zamanıydı. Yeni yılla birlikte bu yeni keşfin haberi hızla yayıldı. İlk haber 5 Ocak 1896’da Vienna Presse’de çıktı. Prof. Röntgen’in keşfettiği yeni ışınlara dair makalesi İngiliz Nature, Amerikan Science ve Fransız L’Eclairage Electrique dergilerinde art arda yayınlandı. Mucidine atfen Röntgen Işınları adı verilen bu buluş gündelik gazetelere girecek kadar geniş bir toplumsal sansasyon yaratmış, tüm dünyada heyecan uyandırmıştı. Diğer taraftan halkın bir bölümü arasında mahremiyeti ihlal ettiği ve ölümü çağrıştırdığı gerekçesiyle pek iyi karşılanmıyor, muhalefet ediliyor ve karikatürlerde hicvediliyordu.

    Prof. Röntgen büyük keşfinin patentini almadığı gibi, 10 Aralık 1901’de ilk Nobel fizik ödülünün sahibi olduğunda da para ödülünün tamamını Würzburg Üniversitesi’ne bağışlayacak, karısı Bertha’yı kaybettikten sonra yapayalnız kaldığı yaşamında son yıllarını zorluklar içinde geçirip 1923’te hayata veda edecekti.

    Osmanlı dünyasına ışınlanan keşif

    Ve insan kendi içini gördü!
    ‘Bilinmeyen şua’ memlekette Başarılı bir tıp öğrencisi olan Esad Feyzi, 1896’da Türkiye’de ilk röntgeni çekmeyi başardı. Feyzi, böylelikle bu teknolojinin Osmanlı coğrafyasında yayılmasını sağlayan isim oldu. “Beş aylık bir ceninin oluşmaya başlayan organlarının hangi noktaları kemik hâlinde ve hangi noktaları tamamıyla kıkırdak halinde olduğunu gösteren resimdir” altyazılı bu röntgen, Sultan II. Abdülhamid’in Yıldız Albümleri’nden.

    X ışınlarının keşfinin Avrupa gazetelerinde haber oluşunun üzerinden iki hafta bile geçmeden keşif, Osmanlı topraklarında da yankı buldu. Wilhelm Röntgen’in keşfi, “Bir Keşf-i Mühim” başlığıyla İkdam gazetesinin 18 Kanun-i sani 1896 tarihli sayısındaydı.

    Ve insan kendi içini gördü!
    Esad Feyzi Bey

    Askerî Tıbbiye’nin en parlak gençlerinden Esad Feyzi o sıralarda son sınıf öğrencisiydi, daha idadi sınıflarından beri öğrenciliğin yanı sıra Demirkapı’daki Gülhane Tıb Mektebi’nin fizik laboratuvarında Antranik Paşa’nın yanında asistanlık yapıyordu.

    Semaine Médicale isimli Fransızca tıp dergisinin 29 Ocak 1896 tarihli nüshasında çıkan, Prof. Garielin tarafından X ışınlarının keşfine dair yazılmış Prof. Röntgen ve opak cisimlerin içinin fotoğraflanması” başlıklı makaleyi büyük bir merakla okumuş, pozitif bilimlere olan bilgisine dayanarak bunu yapabileceğine yürekten inanmıştı.

    İhtiyacı olan şeyler bir “Crookes tüpü” ile bir endüksiyon bobini” ve kuvvetli bir elektrik pili bataryasından ibaretti ve X ışınlarını elde edecekti, bundan emindi. Çünkü tüp ve bobin fizik laboratuvarında zaten vardı ve bataryanın da kimya laboratuvarında olduğunu biliyordu, denemeyi orada yapacaktı.

    Ve insan kendi içini gördü!
    Kurşun saplanmış bir asker bacağı. İst. Üniv. Nadir Eserler Kütüphanesi/ Yıldız Albümleri

    Elindeki makaleyle hemen kimya laboratuvarına giden Esad Feyzi, hocaları Vasil Naum Paşa ve Ali Rıza Bey’i ikna etmekte zorlanmadı ve ertesi günden itibaren denemelere başladı. Birkaç gün boyunca uğraştı, pillerin sıvılarını yeniledi, tüpü uygun bir şekilde tutacak bir dayanak yaptı. Sayısız denemeden sonra nihayet bir kıvılcım alınmıştı ama floresans alınamıyordu çünkü baryumplatinosiyanid yoktu. Fotoğraf camı birkaç kat siyah kağıtla örtülü olarak masanın üstüne konuldu, tüp yerleştirildi. Kimya laboratuvarında gönüllü çalışan tıbbiye üçüncü sınıf öğrencisi Akil Muhtar (Özden) da bu sırada olan biteni merakla izlemekteydi. Fotoğraf camının üstüne işte o meraklı öğrencinin eli konarak bobin çalıştırıldı. Resim karanlık odada heyecanla banyo edildiğinde elin içindeki bütün kemikler fark edilebiliyordu. Başarmışlardı. Böylece Türkiye’de X ışını ile ilk radyografi yapılmıştı.

    Uzun yıllar sonra Akil Muhtar, o unutulmaz andaki hissiyatına dair, Benim o anda uzun boylu, sevimli yüzlü, zeki gözlü Esad Feyzi için hissettiğim sevgi ve hayranlığı tasvir edemem” notunu düşecekti.

    Röntgen Osmanlı gazilerin hizmetinde

    1897’de Osmanlı-Yunan Savaşı başlamıştı ve Tesalya’dan İstanbul’a nakledilen savaş yaralıları geçici olarak Yıldız’da- ki Askerî Hastane’ye yatırılıyordu. Esad Feyzi ve sınıf arkadaşı Rıfat Osman, Yıldız Hastanesi’ne baş hekim olarak tayin edilen Mekteb-i Tıbbiye Seririyat-ı Hariciye muallimi Cemil (Topuzlu) Paşa’ya bir dilekçeyle başvurdular. Öğrendiklerine göre yaralılar Yıldız Hastanesi’nde tedavi edileceklerdi. Dolayısıyla tıp mektebinin fizik laboratuvarındaki “bilinmeyen şualar cihazı”nın oraya nakli ile kullanım iznini istediler. Padişahın izniyle röntgen aygıtı hastanenin cerrahi kliniğine kuruldu ve 1897 Nisan’ında Esad Feyzi kendisi gibi son sınıf öğrencisi olan arkadaşı Rıfat Osman ile birlikte Yıldız Askerî Hastanesi’nde 1897 Osmanlı-Yunan savaşı sırasında Tesalya’dan gönderilen yaralılardaki kurşun ve mermi parçalarını röntgen ışınları ile tespit etmeye başladılar.

    Ve insan kendi içini gördü!
    Boyabatlı Mehmed’in eli
    Esad Feyzi ve arkadaşı Rıfat Osman, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı sırasında Tesalya’dan İstanbul’a gönderilen Osmanlı askerlerinin kurşun ve mermi yaralarını Yıldız Hastanesi’ne kurdukları bilinmeyen şua cihazıyla tespit etmeye başladılar. İlk hastaları Boyabatlı Mehmed oldu.
    Ve insan kendi içini gördü!
    Çektikleri röntgenle askerin sağ bileğindeki şarapnelin yerini Cemil Paşa’ya bildirip ameliyatı kolaylaştırdılar.

    İlk hastaları, sağ el bileğinden yaralanmış olarak getirilen er Boyabatlı Mehmed oldu. Yaralı el bileğinin görüntüsünü almışlar ve bilek kemikleri ile kurşun parçalarını göstermişlerdi. Bu haber 10 Haziran 1897’de Servet-i Fünun’da yayınlandı. Cemil Paşa bu röntgene göre şarapneli çıkarmış ve daha sonra da röntgen filmini Padişah Sultan Abdülhamid’e bizzat takdim etmişti. Bunun dünya tıp tarihinde savaş yaralıları üzerinde yapılan ilk röntgen uygulaması olduğu kabul edilir. Cemil Paşa daha sonra, yaralı askerlere ait bazı filmleri Fransız Cerrahi Derneği’ne gönderdi. 30 kadar filmi de 4 Haziran 1897’de Tıbbiye Derneği’nin İstanbul’daki toplantısında sundu. Savaş devam ederken İstanbul’a gelen Alman Salib-i Ahmer (Kızılhaç) heyeti Yıldız’daki askerî hastaneyi ziyaret etmiş, huzurlarında yapılan rönt- gen işlemleri heyet başkanının ve Röntgen uzmanı Dr. Kotner’in dikkatini çekmişti. O yıllarda Avrupa’da bile uzmanın çok ender olduğu bir dalda iki Türk tabip adayının X ışınları ile tıbbi muayeneyi bu denli erkenden uygulamaya sokmaları karşısında takdirlerini ifade etmişler ve bunu Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm’e rapor etmişlerdi. Bunun üzerine imparator fabrika yapımı bir röntgen cihazını Osmanlı İmparatorluğu’na hediye etti. Mayıs 1897’de Yıldız’daki hastaneye bu cihaz kuruldu ve Alman ekiple birlikte çalışmaya başladılar.

    Ve insan kendi içini gördü!
    Röntgen Dairesi Şefi Rıfat Osman
    Doktor Rıfat Osman (1874-1933) Esad Feyzi’nin Tıbbiye’den arkadaşı, onun gibi Türkiye’nin ilk röntgen uzmanı ve Gülhane Hastanesi’nin Röntgen Dairesi şefiydi. Ama bu hizmetlerinden çok, Edirne tarihi, kültürü üzerine yaptığı çalışmaları, çizim ve kitaplarıyla tanındı

    Esad Feyzi: Fennin büyük kaybı

    Gemlik Pazarköy nahiyesinde Gümeç köyünde 1874’te doğan Esad Feyzi, Davutpaşa Askeri Rüştiyesi’nden sonra Tıbbiye İdadisi’ni, daha sonra da Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’yi okumuştu. Son derece zeki ve yetenekliydi. Tıbbiye Mektebi’nde Jeoloji hocası olan İbrahim Lütfi Bey’in ders notlarını temel alarak ve Fransızca kaynaklardan araştırdığı bilgileri de ekleyerek meydana getirdiği ilk eseri İlmü’l-Arz ve’l-Ma’adin’i (Jeoloji ve Mineraloji) 1893’te yayınladığında henüz öğrenciydi.

    Aralık 1897’de Askerî Tıbbiye’den Tabip Yüzbaşı olarak mezun olan Esad Feyzi kura ile Yemen’e tayin edildi. Fakat yeteneğinin farkında olan hocaları İstanbul’da kalmasını sağladılar ve Askerî Tıbbiye’de İlm-i Hikmet-i Tabi’iyye (fizik) muallimi İsmail Bey’in muavini olarak atandı. Ayrıca Mekteb-i Fünun-ı Tıbbiye-i Mülkiye-i Şahane (sivil tıbbi- ye) de İlm-ül Arz vel-Ma’adin ( jeoloji ve mineraloji) dersi muallim vekili oldu. O yıllarda tıbbiyede öğrenci olan Tevfik Salim Sağlam’ın hatıralarında şöyle yazıyor: “Fizik dersinin bir de muallimi vardı; Esad Feyzi Bey. Biz Tıbbiye’ye girdiğimiz yıl o yüzbaşı ola- rak mezun olmuştu. Kendisi talebeliğinden beri fiziğe merak etmiş, 1895’te Röntgen’in meşhur ışınlarını keşfinden bir yıl sonra Hikmethane’de (fizik laboratuvarı) bulunan Crookes borularıyla ve eline geçirebildiği iptidai vasıtalarla bir Röntgen cihazı kurmaya muvaffak olmuştu. Bu aletle o zaman hüküm süren Osmanlı-Yunan Harbi’nde Tesalya’dan İstanbul’a gönderilen yaralılarda kırıkların röntgen resimlerini almaya muvaffak olmuştu. Esad Feyzi, Tıbbiye’den çıkar çıkmaz fizik muallim muavini tayin olunmuştu. Esad Feyzi, sarışın, güler yüzlü, son derece zeki ve şakacı, sempatik bir insandı. Bize fiziğin anlayamadığımız bahislerini, bilhassa elektrik bahsini gayet açık, basit bir tarzda anlatırdı. Tam araştırıcı ruhlu ve parlak bir geleceğe namzet, kıymetli bir gençti.”

    Ve insan kendi içini gördü!
    Esad Feyzi’nin röntgen kitabı Yurdumuzda röntgen ışınları hakkında yazılan ilk kitap Esad Feyzi Bey’in 1314/1898 tarihli el yazması eseri oldu. Takdim yazısı Operatör Cemil Paşa’ya ait olan eserde suluboya çizimler ve röntgen örnekleri de bulunuyordu.

    Esad Feyzi, savaş sonrasında X ışını ile ilgili çalışmalarını bir kitapta topladı: Röntgen Şu’a’atı ve Tatbikat-ı Tıbbiye ve Cerrahiyesi (röntgen ışınlarının tıbbi ve cerrahi uygulaması). Elektrik bilgisi, röntgen çekim tüpleri, çekimin yapılışı, film banyosu bölümlerinde verilen bilgiler yine Esad Feyzi’nin elinden çıkan çizimler ve resimlerle açıklanmıştı. Ayrıca orijinal boyutları ile verilmiş 12 röntgen filminin fotoğrafı yer alıyordu. Eserin son kısmında X ışınlarının uygulamaları hakkında bilgiler vardı: “X ışınları kurşun ve top parçalarının bedendeki yerlerinin tayininde, özellikle çocuklarda rastlandığı üzere yemek borusuna kaçan yabancı cisimlerin yerlerinin tayininde, vücudun herhangi bir bölgesine batan ve kırılan iğne gibi cisimlerin yerlerinin tayininde, kırık ve çıkıkların tedavisinde, kemik hastalıklarının teşhisinde, el ve ayak çarpıklıklarının incelenmesinde, böbrek ve mesane taşlarının teşhisinde, uterusta fetusun doğum öncesinde durum tespitinde, adli tıp sahasında, gerçek elmasın sahte elmastan tefrikinde ve posta ile gönderilenlerin incelenmesinde kullanılır.”

    Yurdumuzda röntgen ışınları hakkında yazılan ilk kitap olan bu el yazması eser, 1314/1898’de tamamlandı. Takdim yazısı Cemil Paşa’ya aitti. Yıldız Kütüphanesi’nde kırmızı deri ile ciltlendi. Bugün, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi, Tıp Tarihi Anabilim Dalı Kitaplığı’nda korunuyor. Tıpkı-basımıysa Prof. Dr. Aytekin Besim’in girişimiyle 2006’da yapıldı.

    Ve insan kendi içini gördü!
    Kırık ve çarpıklıkların tayininde röntgen
    Altı yaşında bir erkek çocuğun leğen kemiği.
    Ve insan kendi içini gördü!
    Bir askerin sol kolundaki kırık.
    İst. Üniv. Nadir Eserler Kütüphanesi/ Yıldız Albümleri
    Ve insan kendi içini gördü!
    Esad Feyzi’nin kendi çektiği bir ayak röntgeni.

    Esad Feyzi ertesi yıl aynı konuda, X ışınlarının elde edilmesi, özellikleri, kapsamı ve tıbbi amaçlarla uygulanmasını ele alan uzun bir makale yazdı: “Röntgen Şu’a’atının suret-i istihsali, havassı, mahiyeti, tatbikat-ı tıbbiyesi” başlıklı bu makale Besim Ömer Paşa’nın editörlüğünü yaptığı bir sağlık yıllığı olan Nevsal-i Afiyet’te 1899’da yayınlandı. Bu makale X ışınları konusunda ülkemizde yayınlanan ilk bilimsel makale olarak ulusal tıp tarihimizde müstesna bir yere sahiptir.

    O yıllarda Esad Feyzi, Röntgen ışınlarını tanıtarak tıbbiyenin resmî ders programına dahil olmasını sağladı. Daha sonra da Seririyat-ı Hariciye’de (cerrahi kliniği) hayatının sonuna kadar çalışacağı “Röntgen Şu’a’atı ile Muayene Şubesi”nin bizzat Cemil Paşa’ya istirhamda bulunarak açılmasını sağladı.

    Tıbbiye’den mezun olduktan 4 yıl sonra, Kasım 1901’de henüz 27 yaşında ve 3 aylık evli iken yüzünde çıkan bir yaranın hızla ilerlemesi ve kan dolaşımına yayılması sonucu hayata veda etti. Tıp mektebi’nin üçüncü sınıf müfredatı için Hikmet-i Tabi’iyye-i İbtidaiyye isimli kitabı yazıyorken yokluklar içindeki memleketinde, bir yıldız gibi parladığı gök kubbeden yine bir yıldız gibi ansızın kayıp gitmişti. Besim Ömer Paşa Nevsal-i Afiyet’te bu vefatı derin bir teessürle kaydeder: “Fennin çok istifade edeceği bir gencin böyle ufak bir hastalıktan kaybolmasına dünyalar kadar acınsa yeri vardır.” O tarihte tıbbiye öğrencisi olan Tevfik (Sağlam) uzun yıllar sonra da hüzünle hatırlayacaktı hocasını: “Henüz pek genç bir yaşta iken yüzünde çıkan yılancık neticesi menenjite uğradı ve birkaç gün içinde ölüp gitti. Aziz hocamızı göz yaşları içinde Karacaahmet’in selvileri arasında toprağa tevdi ettik.”

    Ve insan kendi içini gördü!
    Karacaahmet’te yatıyor
    Esad Feyzi’nin Karacaahmet’teki mezartaşında söyle yazıyor: Bâki Allahdır. Bütün âmal-i necîbe ve âliyesini şu mezârın sükûnet-i câmidesine gömen doktor Es’ad Feyzî Bey Dârûlfünün-ı Tıbbiyyenin Röntgen şuâ’ı tatbikatına me’mur bir muallim-i hekîm-aşinası idi. Ailesini mesleğini, talebesini meyûs ve bî-nevâ bırakarak hâkisâr-ı kabâ oldu. Allah rûhunu feyz-i bekaya mazhar etsin, âmin. “Bu hikmet-hâne-i âlemde çâre bulmadı derde, Garik-i rahmet olsun doktor Esad yatdığı yerde” 1 Şa’ban 1319 (13 Kasım 1901) Fotoğraf: Özgür Güvenç

    Röntgen teknolojisi ve ötesi

    Aslına bakılırsa Prof. Röntgen, X ışınlarını fark eden ilk kişi değildi. Ancak, sistematik olarak çalışan, tanımlayan ve isimlendiren kişiydi. Bilinmeyen ışınları bize tanıtan Röntgen, canlı bedenin içini görmeyi mümkün kılmış, bir anlamda insan bedenini saydamlaştırmaya doğru devam eden bir yolculuğun ilk ve en büyük adımını atmıştı.

    Dünya fizik bilimcileri, modern fizik döneminin X ışınlarının keşfiyle başladığını kabul ederler. Tıp alanında ise X ışınları tam bir devrimdir. O zamana kadar canlıda ancak ameliyatla, cesette ise ancak otopsi ile açılabilen ve kesmeksizin açmanın mümkün olmadığı insan bedeninin içini göstermeyi başaran bir devrim… Bir çeşit elektromanyetik radyasyon olan X ışınları, mor-ötesi ışınlardan düşük, gamma ışınlarından yüksek dalga boyu olan, düşük enerjili bir ışımadır ve gözle görülmez.

    X ışınını sağlamak için lazım olan gereçler herhangi bir fizik laboratuvarında bulunabilen şeylerdi. Bu ekipmanı sadece uygun bir düzenek hâline getirmek gerekiyordu. Giderek geliştirilen bu sistem hastanelerde kullanılabilecek şekilde üretilmeye başlandı. Başlangıçta görüntüler cam fotoğraf plaklarına alınıyordu, 1918’de filme basılmaya başlandı, bugün artık dijital teknoloji kullanılıyor.

    X ışınları erken zamanlardan beri tedavi amaçlı da kullanılmaya başlandı. 1930’lardan itibaren diagnostik ve terapötik (tanı ve tedavi) amaçlı kullanımlar ayrıldı. 1972’de İngiliz mühendis Godfrey Hounsfield bilgisayarlı tomografiyi keşfetti. 1977’de ilk “Nükleer Magnetik Rezo- nans” (MR) görüntü elde edildi. 1950’lerde keşfedilen ultrasonografi 60’larda popülarite kazandı ve 70’lerden beri tüm dünyada kullanılıyor. X ışınlarının maddenin içine işleme kabiliyeti nedeniyle tıpta radyoskopi, radyografi, tomografi, anjiografi ve radyoterapi gibi çeşitli uygulama alanları var.

    Dünyayı değiştiren keşiflerden biri olan “Röntgen ışınları” tıptaki kullanımlarından başka, hava limanlarındaki güvenlik taramalarında, adli tıp araştırmalarında, arkeolojiden astronomiye pek çok alanda da hizmet veriyor. 

    Ve insan kendi içini gördü!
    Gelecek tıpçılara yol gösterdi Wilhelm Röntgen ve Esad Feyzi, X ışınlarının dünyaya yayılmasını sağlayarak pek çok gelişmenin önünü açtılar. Esad Feyzi’nin Yıldız Askerî Hastanesi’ndeki ilk röntgen laboratuvarı.
    Ve insan kendi içini gördü!
    “Sıradan bir kurbağanın akciğerlerinde bir hastalık olmayıp normal olduğunu ve kemiklerinin şekil ve görüntüleriyle eklem yerlerinin ne vaziyette olduğunu gösteren resim”.
    Ve insan kendi içini gördü!
    Dirsekte bir kırık, Yıldız Albümleri’nden.