Yazar: Fatma Özlen

  • Salgındı en azılı düşman boyun eğmedi Dr. Noyan

    Salgındı en azılı düşman boyun eğmedi Dr. Noyan

    Balkan Savaşı’yla başlayan Milli Mücadele ile sonlanan uzun savaş yıllarında cephedeki Mehmetçiğin en acımasız düşmanları şarapneller, mermiler, süngüler değil; virüsler, bakteriler, parazitlerdi. Salgın hastalıklar, savaş yaralanmalarından kat kat fazla can alıyordu. Salgınlara karşı cansiperane mücadele eden kahraman askeri hekimlerin arasında, 1945’te Ankara Tıp Fakültesi’ni kuracak olan Dr. Abdülkadir Lütfi Noyan ön saflarda yer alıyordu. 

    Bugün yaşadığımız toprakları şekillendiren esas etkenlerdi savaşlar ve salgın hastalıklar. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti’nden kopup giden bölgelerden Anadolu’ya doğru yaşanan göçler, çoğu salgın hastalıkları da beraberinde getirdi. Rusya’dan veba, tifüs, kolera, frengi, dizanteri; Lehistan tarafından tifüs; Galiçya bölgesinden frengi yayılıyordu. Dışardan taşınan bulaşıcı hastalıklar, Anadolu’nun giderek ağırlaşan şartları altında büyük felaketlere dönüşüyordu. 

    Salgındı en azılı düşman boyun eğmedi Dr. Noyan
    Arkasında pekçok eser bıraktı
    Ord. Prof. Abdülkadir Lütfi Noyan kariyeri boyunca pekçok tıbbi eser kaleme almıştı. 1926’da Kader Matbaası eski yazıyla tarafından basılan Askeri Hıfzısıhha kitabının kapağı.

    Balkan Savaşı’nın, hemen ardından gelen I. Dünya Savaşı’nın ve Millî Mücadele ile devam eden zorlu savaş yıllarının bütün cephelerinde, siperlerin ardında da bambaşka bir savaş yaşanıyordu; bu sessiz savaş salgın hastalıklara karşıydı. 

    Balkan Savaşı sırasında salgın hastalıklarla büyük bir mücadele yürütülmüş ve başarı kazanılmıştı; fakat hemen arkasından başlayan 1. Dünya Savaşı’nın yolaçtığı salgın hastalıklar savaş yaralanmalarından kat be kat fazla kitle ölümlerine ve ağır tahribata sebep oluyordu. 1915-1918 yılları arasında dokuz ayrı Osmanlı ordusunda bulaşıcı hastalıkların sebep olduğu ölümler (401.859), savaş alanlarında yaralanma nedeniyle ölümlerin (59.462) neredeyse 7 katıydı ve savaşların akıbetini tayin etmişti. 

    Bu nedenle askerler savaşa katılmak için cepheye gönderilmeden önce “tahaffuzhane” denilen merkezlerde sağlık kontrolüne tâbi tutuluyor; kolera, çiçek ve dizanteri gibi bulaşıcı hastalıklara karşı aşılanıyorlardı. 

    Salgındı en azılı düşman boyun eğmedi Dr. Noyan
    Dr. Abdülkadir Noyan

    Balkan Savaşı’yla gelen kolera 

    29 Eylül 1912’de başlayan Balkan Savaşı 24 Ekim’de son bulmuş, Osmanlı ordusu İstanbul’a doğru geri çekilmeye başlamıştı. İçecek temiz suyun ve yiyecek temiz besinin olmadığı bu koşullarda Hadımköy’de ilk kolera vakaları ortaya çıktı ve hastalık 13 Kasım günü Çatalca’ya ulaştı. 

    Salgın tüm orduya sirayet etmesin diye hasta askerler trenlerle İstanbul’a sevkediliyordu. Binlerce hasta askerin Gülhane Parkı’na bırakılması, çadır bile temin edilemediği için açıkhavada gecelemek zorunda kalması, felaketin giderek büyümesine yolaçıyordu. Diğer taraftan yine binlerce Rumeli göçmeninin geldiği şehirde büyük bir izdiham vardı; istasyonlar, cami avluları, okullar, çadırlar, boş araziler göçmenlerle doluydu. Yeşilköy tren istasyonu yakınındaki Rum Mektebi, Yeşilköy Askerî Hastanesi’ne dönüştürülmüş; Gramofon Plak Fabrikası ile tren istasyonu arasındaki geniş tarlaya çadırlar kurulmuştu. 

    https://www.flickr.com/photos/198609354@N06/53944457893/in/dateposted-public/
    Koğuşta
    Çanakkale gazileri ve cephede hastalananlar, tedavi gördükleri hastane koğuşunda.

    Askerî Tıbbiye’den 1910’da mezun olan, henüz Gülhane’de asistanken büyük kolera salgınıyla yüzleşmek zorunda kalan Dr. Abdülkadir Lütfi, izleyen yıllarda da farklı cephelerde çeşitli salgınlara karşı hayatı pahasına savaşacak, bu uzun ve çetin harp yıllarının tıp alanındaki önemli kahramanlarından biri olacaktı. 6 Kasım 1912’de Sahra Sıhhiye Müfettişliğinin emriyle Gülhane’den Yeşilköy Sâri Hastanesi’ne tayin edilen Dr. Abdülkadir Lütfi durumu şöyle anlatıyordu: “Gramofon Plak Fabrikası ile istasyon arasında duran kolera trenleri hastaları orada indiriyor, ölüleri tren hattından tarlaya uzanan mail satıhtan yuvarlanmaya bırakıyor, geçip gidiyordu. Biz tabipler ayağımızda lastik çizme, sırtımızda siyah muşambadan birer gömlek ve kollarımızda birer Kızılay işareti sabah şafak sökerken işbaşına geliyor, gece geç vakitlere kadar çalışıyorduk. Hastanede çalışan 100 kadar hastabakıcıdan birçoğu gayretli ve yurtsever askerlerden idiler. Mektepli ve yetişmiş hastabakıcılar mevcut değildi. Bu salgın Türk ordusunun harplerde karşılaştığı en büyük salgın sayılabilirdi”. 

    Bu salgında, orduda 30 binden fazla kolera vakası görüldü ve yaklaşık 10 bin asker koleradan kaybedildi. Kolera aşısı Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk kez Balkan Savaşları sırasında uygulanmıştı. Yine Dr. Abdülkadir Lütfi’nin ifadesiyle; “Terhis sırasında aşı uygulaması yapılmasaydı, memleketine dönen binlerce asker kolerayı Anadolu’nun her köşesine yayabilir, böylece çok daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalınabilirdi”. 

    Yeşilköy Askerî Hastanesi Kızılay’ın da yardımlarıyla kolera odaklarının söndürülmesinde başarılı oldu ve savaş sonunda tasfiye edildi. 

    Salgındı en azılı düşman boyun eğmedi Dr. Noyan
    Cephenin karşısındakilere yardım eli
    Çanakkale’de Türkler tarafından tedavi edilen İngiliz esirler.

    Çanakkale cephesinde salgın hastalıklar 

    Sıtma: Çanakkale bölgesinde, özellikle Kumkale’nin doğusunda ve daha güneyde Menderes Çayı’nın oluşturduğu bataklık ve başka yerlerdeki durgun sular nedeniyle yayılan sıtma hastalığı askerlerde de görülmekteydi. Harp sahasının Anadolu yakasında yer alan bu bataklıkları kurutmak mümkün olmuyordu ve askerlerin kaldıkları yerlerin mümkün olduğunca sinekliklerle korunması, vücudun örtülü tutularak sivrisinek ısırmasının önüne geçilmesi ve ateşlenen hastaların kanlarının alınıp Asya Grubu Laboratuvarına gönderilerek hastalık taşıyanların ayıklanması gibi tedbirlerle sıtmanın yayılması önlenmeye çalışılıyordu. 15. Kolordu birlikleri içerisinde görülen sıtmanın yayılmasını önlemek için altı adet seyyar bakteriyoloji sandığı ile her çeşit analizi yapabilecek bir laboratuvar da Kalvert Çiftliği’nde faaliyete geçirilmiş, ancak bu çabalara rağmen hastalık önlenememiş ve Mayıs 1915’te Kumkale bölgesinde ciddi sıtma salgını görülmüştü. 

    Salgındı en azılı düşman boyun eğmedi Dr. Noyan
    En çok salgınlar can alıyordu
    Harp’te cephelerde can kayıplarına savaş yaralanmalarından çok salgın hastalıklar sebep oluyordu. Filistin Cephesinde, Magdabah’ta bir hastane.

    Birliklere haftada iki gün 1 gram kinin verilerek hastalığın yayılması önlenmeye çalışılmış, ancak bu da yeterli olamamıştı. Kumkale’de iki erin aniden hayatını kaybetmesi üzerine birlik hekimi Yüzbaşı Sabri Bey kusurlu görülerek divan-ı harbe verilmiş; Dr. Abdülkadir Lütfi Bey tarafından erlere otopsi yapılarak, mikroskobik incelemede, dalak ve kanda bol miktarda habis bir sıtma türünün parazitlerine rastlanmış ve nihayetinde hekimin sorumluluğu olmadığı ortaya çıkmıştı. 

    Hastalığın tedavisinde kullanılan kinin de yeterli miktarda değildi ve cephe genelinde görülen 116.985 sıtma vakasından 6.661’i ölümle sonuçlanmıştı. 

    Dizanteri: Savaş sırasında Çanakkale cephesinde görülen diğer bir salgın da dizanteriydi. Bombardımandan korunmak için derin kazılan siperler çoğu zaman ıslaktı ve bu rutubet askerler arasında ishalin yayılmasına neden oluyordu. 5. Ordu Kurmaybaşkanlığı’nın 26 Ağustos 1915 tarihinde Sahra Sıhhiye Genel Müfettişliği’ne gönderdiği telgrafta, Kuzey ve Güney Grupları’nda çok miktarda dizanterili hastanın bulunduğunu bildirilmişti. 26-28 Ağustos 1915 tarihleri arasında cephede yaklaşık 500 askerde kusma, kanlı ishal, baş ve karın ağrısı şikâyetleri başgöstermişti. Kullanılan suyun temiz olmaması sebebiyle başlayan dizanteri vakaları, yeterli miktarda ilaç bulunmadığından yayılıyor; bu hastalara killi toprak yedirilerek tedavi sağlanmaya çalışılıyordu. 

    Salgındı en azılı düşman boyun eğmedi Dr. Noyan
    İlk müdahale
    Doktorlar ile hemşireler, Çanakkale’de hastanede bir hastaya ilk müdahaleyi yapmaya hazırlanıyorlar.

    İskorbüt C: C vitamini eksikliğiyle ortaya çıkan ve diş etlerinde şişkinlik ve kanamalar şeklinde kendini gösteren bu hastalık özellikle kış mevsiminde beslenme yetersizliğiyle ortaya çıkmıştı. Kış aylarında dağ eteklerinde bulunan ve askerin de tanıdığı “kuzukulağı” bitkisinin tüketilmesi sağlanarak tedbir alınmaya çalışılmış, yaz aylarında sebze ve taze gıdalar verilmesiyle de yaygın hale gelmesi önlenebilmişti. 

    Tifüs: Askerler aylarca yıkanamıyordu ve çamaşırlarını değiştirme imkanları da yoktu. Bitlenmişlerdi; yoğun sıcaklarda o denli rahatsızlardı ki doğru dürüst uyuyamadan savaşmak zorunda kalıyorlardı. Savaşın durgun anlarında, sıkıntıdan bit yarışı yapıyor ya da elbiselerini çıkararak elleri kıpkırmızı olana kadar saatlerce bit kırıyorlardı. Bitlenme en önemli sorunlardan biri haline gelmişti; tedirgin edici boyutlardaydı ve önüne geçilmeliydi. Zira tifüs salgınına sebep olabilirdi. Sonunda korkulan oldu; çok geçmeden tifüs vakaları görülmeye başlandı. 

    3 Mart 1915’te Kandire amele taburları arasında çıkan tifüs salgınına karşı mücadele için bölgede görevlendirilen Dr. Abdülkadir Lütfi, Kandire’ye gittiğinde 3000’den fazla askerin perişanlığını ve bunun yanı sıra askerler arasında ölüm oranının hayli yüksek olduğunu, tifüs hastalığına yakalanan 149 askerden 36’sının hayatını kaybettiğini görmüştü. Kandire çarşısını gezerken ekmek fırınlarını bitle mücadele için kullanmaya karar verdiği günü anılarında şöyle anlatacaktı: “Kandire çarşısını gezerken sıra ile ekmek fırınları gördüm. Meslekte ilk memuriyetim olan Serviburnu Tahaffuzhanesi kolera mücadelesinde askerin peksimetlerini ve peksimet çuvallarını asker fırınlarında temizlettiği hatırıma geldi. Bu düşünce ile Kandire fırınlarını etüv yerine kullanmak ve askeri çadır hamamlarında hamamlandırarak temizleme fikri gönlümde bir sevinç yarattı.” Bu fikirden hareketle Kandire’de üç fırın ve altı hamam çadırı ile birlikte 10 gün yapılan mücadele sonucunda amele taburlarının temizlenmesi sağlanmış ve böylece tifüs vakalarında da kayda değer bir azalma kaydedilmişti. İstanbul’a döndüğünde Sahra Sıhhiye Müfettişliği’ne rapor vermiş ve hatta vasıtası olmayan yerlerde ordunun söz konusu usulden yararlanmasını teklif etmişti. Fırın olmayan yerlerde meyilli arazide toprak oyularak sahra fırını yapılabileceğini de dile getirmişti. 

    Savaş cephelerden önce, koğuşlarda can aldı 

    Bu usulde fırın içinde ateş yakılıyor, hararet derecesini tayin için içerisine bir beyaz kâğıt konuluyordu. Kâğıt kavrulmaz sararırsa istenilen ortam hazırlanmış oluyor, içeriden ateş çekilerek fırının zeminine yaş bir çuval seriliyor ve onun da üzerine, su püskürtülmüş elbiseler konularak fırının kapısı kapatılıyor, 10-15 dakika içerisinde bitlerin tamamen telef olması sağlanıyordu. 

    Salgındı en azılı düşman boyun eğmedi Dr. Noyan
    Savaş cephelerden önce, koğuşlarda can aldı
    1915-1918 arasında Osmanlı ordusunda bulaşıcı hastalıkların sebep olduğu ölümler 401.859’du. Bu sayı, savaş alanında yaralanıp ölenlerin 7 katıydı.

    Dr. Abdülkadir Lütfi’nin savaş sonrası kariyeri 

    I. Dünya Savaşı boyunca Çanakkale’de, Bağdat’ta, Musul’da görev yapan, savaşın ardından Millî Mücadele’ye katılan ve Sakarya Savaşı’nda bulunan Dr. Abdülkadir Lütfi, 1922 yılında Gülhane’deki hocalık görevine döndü. 1927’de Gülhane Hastanesi dahiliye kliniği profesörlüğüne atandı. 1939’da 1. Ordu Sağlık Başkanı, 1941’de tuğgeneral oldu ve İstanbul 1. Ordu Sıhhiye Mütehassıslığına atandı. 1943’te terfi ederek Millî Savunma Bakanlığı Sıhhiye Dairesi Başkanı olan Ordinaryüs Profesör Dr. Tümgeneral Abdülkadir Lütfi Noyan daha sonra askerliğe veda ederek 1945’de kendisine tevdi edilen ulvi görevi yerine getirdi. Bu satırların yazarının da bir mezunu olmaktan daima kıvanç duyduğu, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk tıp fakültesi olan Ankara Tıp Fakültesi’ni kurdu ve onun ilk dekanı oldu. 

    “Göreve saygı ve aşktan başka öğünecek hassam yoktur” sözünün sahibi büyük hekimin aziz hatırasına minnet ve hürmetle… 

  • Hayat veren ve yaşatan onlardır: İlk kadın hekimler

    Hayat veren ve yaşatan onlardır: İlk kadın hekimler

    Yeryüzünde var olduklarından beri kadınlar tarihin ilk hekimleri de oldular; çünkü doğururlar, ana olurlar ve doğurduklarını memelerinin bereketiyle besleyip onları sınırsız bir şefkatle korurlar. Hekim, hikmetten gelir bilindiği gibi… Ve belki de bütün güzellikleri ve kusurlarıyla hayatın bileşimindeki hikmette gizlidir kadınların içgüdüsel hekimliği… 

    Toprağı işlemek, ona bağlı bir hayat biçimini de beraberinde getirecek ve insanlar yerleşik düzene geçecekti ki bu da toprak mülkiyet ve sonu gelmez savaşlar demekti. Sonuçta tarım toplumuyla birlikte sosyal roller de değişti ve ataerkil bir yapı insanlık tarihine hâkim oldu. Bu durum hekimlik uğraşının da kaçınılmaz olarak erkek egemenliğine girmesine yol açacak, evlerde kadınlar tarafından hekimlik yapılmaya devam edilmekle birlikte, hekimlik ev dışında yapılan profesyonel bir mesleğe dönüşecek ve kimi istisnalar dışında neredeyse tamamen bir erkek alanı olacaktı. Gayet iyi bilindiği gibi, tıbbın babası kabul edilen Hipokrat’ın okulu da kadınlara kapalıydı ve asırlar boyunca da kapalı kaldı. 

    Kadınlar elbette direndiler bütün bu yasaklara. MÖ. 4. yüzyılda Antik Yunan döneminde yaşayan ilk kadın hekim Agnodice, tıp eğitimini İskenderiye’de Hocası Herophilos’tan almış, kadın hastalıkları ve doğum öğrenmiştir. Fakat hekimlik yapması yasaktır; erkek kılığında hekimlik yapmak zorunda kalışı ve yakalanıp yargılanışı onu bir efsaneye dönüştürür ve hikayesi ölümsüzleşir. 

    Doğum yaptıran kadın hekim, Sabuncuoğlu Şerefeddin, 17. yüzyıl. 

    Ortaçağ Avrupası’nda rasyonellikten uzaklaşıp kilisenin hakimiyetine giren hekimlik, bilgi ve düşünce yerine inancın ve dogmanın etkisindeydi ve tabii yine kadınlara yasaktı. Bunun tek istisnası 11. yüzyılda kadınların da eğitim gördüğü İtalya’daki Salerno Tıp Okulu’dur ve bu okulun jinekoloji dersleri bir kadın hekim olan Trotula tarafından verilmiştir. Kıta Avrupası’nda 13. ve 17. yüzyıllar arasında hekimlik yapan kadınlar cadılıkla itham edilerek binlercesi ölüm cezasına çarptırılmış; bugün “cadı av”ı olarak anılan insanlık tarihinin en karanlık zamanlarından biri olarak kayıtlara geçmiştir. 

    Yunan mitolojisinde Hygieia, Roma mitolojisinde Salus, Sümer mitolojisinde Bo… Kadim zamanların sağlık tanrıçalarından beri ebelik yapan, hasta tedavi eden kadınlara asırlardır hekimlik yapma hakkı -İtalya dışında- tanınmıyordu. İngiltere ordusunda 50 yıl boyunca cerrah olarak çalışan James Barry (1797- 1865), öldüğünde üniforması ile gömülmek istediğini vasiyet etmişti; vasiyetine uyulmadı ve bir kadın olduğu anlaşıldı. Öylesine büyük bir utanca sebep olmuştu ki bir erkek olarak gömüldü ve gerçek cinsiyetinin açıklanmasına 100 yıllık bir süre için yasak konuldu. 

    Trotula metinleri 

    İsmini kadın tıp yazarı Salernolu Trota’dan alan Trotula metinleri, kadın hekimliği üzerine 12. yüzyılda yazıldığı düşünülen üç kitapçıktan oluşmaktadır. 

    ABD’de Elizabeth Blackwell (1821-1910), uzun ve çetin bir mücadele sonunda New York’ta Geneva Tıp Okulu’na kabul edildi. Bütün engellemelere rağmen bu okulu birincilikle bitirecek; diplomasını aldığı 23 Ocak 1849 tarihinde ilk kadın doktor olacak; fakat bununla bitmeyecek ve çalışma izni almak için yine uzun ve çetin yeni bir mücadele vermek zorunda kalacaktı. 

    Osmanlı Devleti’nde kadın hekim ve ebeler 

    Osmanlılar’da kadınların hekimlik yaptığına dair en eski kaynak 15. yüzyılda cerrahi müdahale yapan “tabibe” minyatürlerinin bulunduğu Sabuncuoğlu Şerafeddin’in Cerrahiyetü’l Haniyye adlı eseridir. Osmanlı Devleti’nde usta-çırak yöntemiyle yetişen kadın hekimler asırlar boyunca tababet icra etmişler ve cerrahi müdahaleler yapmışlardı. Çiçek aşısını keşfeden Anadolu’nun isimsiz bilge kadınları bir yana, 1600’lü yıllarda fıtık ameliyatları yapan Üsküdarlı Saliha Hatun gibi şöhreti günümüze kadar ulaşan bir kadın cerrah olduğu gibi, sarayda hizmet veren kadın hekimler de vardı; Buha Eşkenazi, Meryem Kadın, Tabibe Gülbeyaz Hatun en bilinenleri. Bunlardan Gelincikli Meryem, Tanzimat padişahı Abdülmecid’i, şehzadeliğinde çiçek çıkarınca ölmekten kurtarmıştı. 

    Anneden kızına veya başka bir kıza usta-çırak yöntemi ile aktarılan ve toplumda saygı gören geleneksel kadın mesleği ebelikti; fakat 19. yüzyılda tıp alanındaki ilerlemelere ayak uyduramayan ebeler yetersiz kalmaktaydı. Bunun üzerine 1840’ta Tıbbiye’de kurulan bir komisyon, ebelerin burada açılan kursları tamamlayarak diploma aldıktan sonra mesleklerini uygulayabileceklerine ve aynı zamanda hastabakıcı olarak da görev yapabileceklerine hükmetti. Böylece 1842-1843 ders yılında Tıbbiye’de açılan ebe sınıfında eğitim başladı ki, bu kurs ilk hemşirelik eğitiminin de başlangıcı kabul edilir. 

    Ebe sınıfı sayesinde kadınların hem sağlık alanında hem de diğer alanlarda eğitim alma süreçleri başlamış oldu. Müslüman bir kadının evinden başka bir yerde bir erkekten ders alması hiç de kolay değildi; ancak ebelik eğitimi kadının sosyal hayatın içine girmesinde çok önemli bir rol oynamıştı; artık tayin ediliyorlar ve devletten maaş alıyorlardı. Buna mukabil hekimlik hem fiziksel olarak hem de örf ve adetler bakımından kadınlar için henüz uygun bir meslek olarak görülmüyordu. 

    1890’da, Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yayınlanan “Tabibeler” adlı makalede kadınların tıp eğitimi alamayacağı ve hekimlik yapamayacağı ileri sürülmüş, böylece Müslüman kadınlarının hekim olup olamayacağı ile ilgili ilk tartışma başlamıştı. 1898’de Şura-i Devlet, tartışmaları süren bu konuyu inceledi ve kadınların hekimlik yapamayacaklarına karar verdi. 23 Mayıs 1898 tarihli gazetede de bu kararı duyurdu. 

    İlk kadın doktorumuz Adapazarlı bir Ermeniydi

    Dr. Zaruhi Kavalcıyan 1877’de Adapazarı’nda doğan Kavalcıyan, Illinois Tıp Fakültesi’nin 1903 mezunları listesinde yer aldı. Ertesi yıl Osmanlı Devleti’ne döndü. Türkiye’nin ilk kadın doktoru oldu. 

    Osmanlı Devleti’nde kadınların tıp fakültesine girmelerinin yasaklandığı 1898’de, Zaruhi Serope Kavalcıyan Adapazarı’ndaki Amerikan Kız Koleji’nden yeni mezun olmuştu ve babası, Boston Üniversitesi Tıp Okulu mezunu Dr. Serope Kavalcıyan gibi doktor olmak istemekteydi. Bu nedenle tıp tahsili yapmak üzere ailesi tarafından ABD’ye, Chicago’daki Illinois Üniversitesi’ne gönderildi. 

    1903’te üniversiteden mezun olan Dr. Zaruhi Kavalcıyan, mezuniyetinden bir yıl sonra memleketi Adapazarı’na döndü. Osmanlı ülkesinin ilk kadın doktoruydu. Ne var ki II. Abdülhamid döneminde sadece Osmanlı uyruğunda olmayan yabancı kadın hekimlere çalışma izni verilmekteydi. Babasının gellemelere rağmen bu okulu birincilikle bitirecek; diplomasını aldığı 23 Ocak 1849 tarihinde ilk kadın doktor olacak; fakat bununla bitmeyecek ve çalışma izni almak için yine uzun ve çetin yeni bir mücadele vermek zorunda kalacaktı. 

    Babasının yanında asistanlık ve yanı sıra Amerikan Kız Koleji’nde kimya ve biyoloji öğretmenliği yapmaya başladı. Babasının felç geçirmesi ve ölmesi üzerine onun hastalarının tedavisini sürdürdü. 1. Dünya Savaşı devam etmekteydi ve hayat şartları çok zordu; bu şartlarda hekimliğin yanı sıra yardım kuruluşlarında da görevler aldı. 

    Kavalcıyan’ın mezarı 

    Türkiye’nin ilk kadın hekimi Zaruhi Kavalcıyan’ın mezarı, Feriköy Ermeni Protestan Mezarlığı’nda bulunuyor. 

    1921’de Amerikan Kız Koleji’nin Adapazarı’ndan Üsküdar’a taşınması sebebiyle diğer öğretmenlerle birlikte İstanbul’a yerleşti. Kolejde yine kimya, biyoloji ve fizik dersleri verirken tanındığı ve çok sevildiği Üsküdar’da uzun yıllar boyunca hekimlik yapmaya da devam etti. Dr. Zaruhi Kavalcıyan 1969’da hayatını kaybetti. 

    1915-1920 döneminde yurtdışına giden kızlar 

    İstanbul Darülfünunu 1915’te kız öğrenci kaydetmeye başlamıştı ama, Tıp Fakültesi kız öğrenci almıyordu. Bu nedenle tıp okumak isteyen kız öğrenciler başka ülkelere gittiler. İlk olarak 1915’te İzmir Vilayeti İdare-i Hususiyesi, eğitim masrafları İstanbul Vilayeti tarafından ödenmek üzere, İzmirli Suat Mahmut ve Fatma Süeda Hanımları Cenevre Tıp Okulu’na (Ecole de Médecine) gönderdi. 

    İlk Türk kadın doktor 1891 doğumlu Safiye Ali, Almanya’nın Würzburg kentinde aldığı tıp etiğiminin ardından Türkiye’ye döndü ve ülkenin ilk Türk kadın doktoru oldu. 

    1916’da Safiye Ali, Maarif Nezareti bursuyla Almanya’ya, Würzburg Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne gönderildi. 1918’de Bedriye Veysi Bora yine Maarif Nezareti’nin yardımıyla tıp eğitimi için Münih’e gitti. Uzun yıllar İstanbul’da hıfzıssıhha müdürlüğü ve dâhiliye uzmanlığı yapmıştır. Fatma (Reşit) Arif Atasagun, Darülfünun biyoloji öğrencisi iken Rockfeller bursuyla 1919’da Boston Tufts Üniversitesi’ne gitti. 1925’te mezun olarak ertesi yıl Türkiye’ye geldi; ilk kadın jinekologtur. Havva Hayrünnisa (Ataullah) 1919’da burslu gönderildiği Londra Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tıp eğitimi aldı; kadın-doğum uzmanı oldu. Semiramis Rıfat Ekrem, 1921’de gönderildiği Münih Tıp Fakültesi’ni 1927’de bitirdi. Şişli Etfal Hastanesi’nde ihtisas yaparak çocuk hastalıkları mütehassısı oldu. 

    Süt Damlası Bakım Evleri Süt Damlası Bakım Evleri’nde Dr. Safiye Ali, çocuk hastalarla birlikte. Bu bakım evleri, anne sütünden kesilen ve steril süt içme imkanından mahrum olan çocuklara yardım amacıyla açılmıştı.

    Tıbbiye’ye doğru 

    Yabancı uyruklu kadın doktorlara çalışma izni veriliyor fakat Osmanlı uyruğundaki kız öğrenciler Tıbbiye’ye alınmıyordu. Sıhhiye Meclisi kadınların hekim olamayacaklarına dair bir mazbata çıkarmıştı; kadınların evlenip aile kurduktan sonra mesleklerine devam etmeyecekleri, fakülteye girmenin “iffet ve ahlak” değerlerini zedeleyeceği, erkek hastaları muayene etmemeleri ve anatomi diseksiyonlarına da katılmamaları gerektiği savunuluyordu. 

    İstanbul Sıhhiye Müdürü Rasim Ferit Bey, 20 Haziran 1917 tarihinde Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’ne, “yurtdışında tıp tahsili yapan kız öğrencilerin diploma alarak döndüklerinde ne yapacaklarını” sordu. Sıhhiye Müdür-i Umumisi Dr. Adnan, konuyu Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’ya aktardı ve Sadaret’e savaşta verilen hekim kaybı nedeniyle oluşan hekim açığını kapatmak için kadınlara da tıp tahsili imkânı verilmesini öneren bir dilekçe verildi. Fakat Sadrazam Talat Paşa Rusya’daydı; Vükelâ Meclisi’ne başkanlık eden Enver Paşa ise karşı görüşteydi ve dilekçeyi reddetti. Ertesi yıl başvuru tekrarlandığında, bu kez Meclis-i Vükelâ “Memâlik-i Osmaniye’de kadınların da erkekler gibi tababet, dişçilik ve eczacılık etmelerinde mahzur görülmediği” kararını verdi. Muallim Mecmuası’nın 15. sayısında duyurulan bu karar, kadınların Tıp Fakültesi’ne girmesi yolunda kazanılan ilk zaferdir. Bu kararın hemen ardından üçü Türk sekiz kız öğrenci tıp fakültesine kaydolmak için başvurdu, fakat kabul edilmediler… 

    İlk kadın hekimlerimizden Dr. Müfide Küley 

    Cumhuriyet tarihimizin ilk kadın hekimlerinden Dr. Müfide Küley, İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Kliniği’nde Gastroenteroloji bölümünün kurucusudur. 

    Tıp fakültesinde düşünce ayrılıkları vardı. Okulda ders verenler arasında şiddetli tartışmalar oluyor, İstanbul gazetelerinde kadınların hekimlik yapamayacaklarına dair hararetli yazılar yayımlanıyordu. Kadınlar biyolojik olarak bu mesleğe uygun görülmüyordu. Kadın doktor olursa bu meslekte çalışmak fırsatını bulamayacağı, evlenip çoluk çocuğa karışacağı, doktorluğu terkedeceği ve bütün emeklerin boşa gideceği; kadınların tıp fakültelerine girmelerinin iffet ve ahlakın bozulmasına yol açacağı; kadın hekimlerin erkek hastaları muayene edemeyecekleri ve anatomi derslerinde diseksiyon yapamayacakları öne sürülüyordu. 

    İlk Türk kadın cerrah

    Dr. Suat Rasim, 1922 Eylül’ünde Dr. Besim Ömer Paşa’nın teşebbüsüyle Haydarpaşa Tıp Fakültesi’ne kaydedilen ilk kadın öğrencilerden biridir. 1927’de mezun olmuş, 1931’de de uzmanlık sınavını vererek cerrah olmuştur. 

    Amerikan Kız Koleji’nde kadın tıp öğrencileri 

    Millî Mücadele’nin başladığı 1919’da, İstanbul Amerikan Kız Koleji müdürü Dr. Mary Mills Patrick, kolejin içinde bir tıp fakültesi açmak üzere çalışmalarına başlamıştı. New York Columbia Üniversitesi’nin “College of Physicians and Surgeons” programı temel alınmıştı ve Eylül 1920’de Amerikan Kız Koleji Tıp Bölümü (Department of Medicine Constantinople Women’s College) eğitime başladı. İlk sene hiç Türk öğrencileri olmadı. 1921-1922 öğretim yılında Hamdiye Abdürrahim ve Sabiha Süleyman, 1923-1924 öğretim yılında ise Seniha Fuat bu okulda tıp eğitimi almaya başladılar. Amerikan Kız Koleji Tıp Bölümü Türkiye’de kız öğrencilerin tıp eğitimi almalarını sağlayan ilk akademik kurumdu ve 3 Mart 1924 tarihinde çıkan, yabancıların yükseköğretim kurumu açma ve çalıştırmalarını yasaklayan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kapatıldı. 

    Güney Afrika’nın ilk Müslüman doktoru Din alimi Ebubekir Efendi’nin torunu Havva Hayrünnisa Hanım 1919 yılında tıp tahsili yapmak üzere burslu olarak Londra’ya gönderilir. Tıp fakültesini bitirdikten sonra bir süre İstanbul Moda’da kadın-doğum uzmanı olarak çalıştı. 1929’da Güney Afrika’ya dönen Hayrünnisa Hanım ilk Müslüman kadın doktoru oldu (resimde ortada). 

    Haydarpaşa Tıbbiye 

    Darülfünun Emin’i Dr. Besim Ömer Paşa, 1921’de Tıbbiye’ye kız öğrenci almak istemiş fakat Dr. Akil Muhtar buna engel olmuştu. O sıralarda sadece kızların eğitim aldığı bir Tıbbiye Mektebi açılması fikri de ortaya atılmış ama buna da derhal karşı çıkılmıştı. Darülfünun grevinin ardından Tıbbiye yeniden açıldığında, Dr. Besim Ömer Paşa, Müfide Kazım, Sabiha Süleyman ve İffet Naim adlı ilk üç kız öğrenciyi kayıt etti. Eylül 1922’de Tıbbiye’de kız öğrenci sayısı 10 olmuştu. Altı kız öğrenci 1927’de tıp eğitimlerini, 15 Ekim 1928 tarihinde de Gülhane’deki stajlarını tamamlayarak diplomalarını aldılar. Üç kız öğrenci okuldan ayrılmış, biri ise tüberkülozdan hayatını kaybetmişti.

    Türkiye’nin ilk kadın patologu Türkiye’nin ilk kadın patoloji uzmanı ve ilk kadın tıp profesörü Dr. Kâmile Şevki Mutlu.
    1927’de Münih Tıp ;Fakültesi’ni bitiren Çocuk Mütehassısı Doktor Semiramis Tezel.

    Ve bugün…

    19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın hemen başında ABD, Avrupa ve Türkiye’de kız öğrencilerin münferit girişleri vardır tıp okullarına. Başlangıçtan bugüne kadar olan büyük resme baktığımızda, tıp fakültelerine giren kız öğrenci sayısının 1970’lere kadar giderek artan biçimde yükseldiğini görürüz. Bu tarihten itibaren 68 kuşağının getirdiği özgürlük rüzgarıyla tıp fakültelerine giren kız öğrenci sayısı büyük bir artış göstermiş ve kız-erkek oranı neredeyse eşitlenmiştir. Ülkemizde 2018 itibariyle tıp fakültelerinde okuyan 38.725 erkek öğrenciye karşın 37.231 kız öğrenci bulunmaktadır. 

    1928 Tıbbiye mezunları

    Dr. Safiye Ali: Yardımsever melek

    Cumhuriyetin ilk diplomalı kadın hekimi Dr. Safiye Ali, 1894’de İstanbul’da yüksek sınıftan bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiş; 1916’da Amerikan Kız Koleji’ni bitirdiğinde öğrencilik yıllarında yaşadığı Balkan Harbi’nin etkisiyle doktor olmaya karar vermiştir. Bu seçimde okul müdürü Mary Mills Patrick’in de etkisi büyüktür. Maarif Nezareti bursuyla Almanya’ya Würzburg Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne gönderilir. 

    1921’de diplomasını alarak mezun olur; Würzburg Julius-Maximilians Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde kadın hastalıkları ve çocuk hastalıkları ihtisası yaparak 1922’de yurda döner. O yıllarda yurtdışında eğitim gören tıp öğrencilerinin diplomaları, Sıhhiye ve Muavenet-i içtimaiye Vekâleti’nde kurulan bir komisyon tarafından incelenmek suretiyle tababet icazetnamesi verilmektedir. Safiye Ali, Haziran 1923’te ilk Türk kadın doktor olarak icazetnamesini alır. Ardından, Cağaloğlu’nda bir muayenehane açar. Gazeteye verdiği ilanda şöyle yazmaktadır: “Dr. Safiye Ali Hanım, kadın ve çocuk hastalarını Cuma ve Pazar’dan maada her gün ve öğleden sonra İstanbul’da Nuruosmaniye Caddesi’nde 52 numaralı muayenehanesinde kabul eder”. 

    “Yüreği bir pırlantaydı” 

    Safiye Ali için Prof. Dr. Lehmann şöyle der: “Safiye’nin yüreği bir pırlantaydı. O yüksek ruhlu, insancıl bir varlıktı. Bizim kalbimizde hayranlık duyduğumuz, büyük bir yardımsever melek olarak yaşayacaktır”. 

    Amerikan Kız Koleji bünyesinde açılan ilk kız tıp okulunda jinekoloji ve obstetrik dersleri de vermeye başlamıştır, ama daha fazla kadın ve çocuğa ulaşmak ve yardım etmek istemektedir; Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin kadınlar merkezinde de çalışmaya başlar. Merkez, sütten kesilmiş 1 yaş sonrası hasta ve zayıf çocukların bakımı amacıyla, 1 Ağustos 1923’te Küçük Çocuklar Muayenehanesi’ni kurar. O yıllarda, birçok Avrupa şehrinde çeşitli nedenlerle anne sütünden kesilmiş ve steril süt içme imkanından mahrum olan çocuklar için açılan Süt Damlası Bakım Evleri vardır. İstanbul işgal altındayken, Fransız General Pelle’in girişimi ile Fransız Kızılhaçı’na bağlı Kadınlar Cemiyeti de 1921’de yoksul ve yardıma muhtaç Türk çocuklarının süt ihtiyacını ve bakımını sağlamak için Süt Damlası-İstanbul Şubesi’ni kurar. Annelere ve çocuklara büyük faydalar sağlayan Küçük Çocuklar Muayenehanesi 1925’te ne yazık ki kapatılır. Süt Damlası’nda çalışmaya devam eden Safiye Ali, anne ve çocuklara karşılıksız destek olmayı sürdürür. 

    Yine 1925’te Dr. Besim Ömer Paşa’nın yönetimindeki Himaye-i Etfal Cemiyeti’ne bağışlanan bu kurum, Batılılar tarafından kurulup Müslüman-Türk çocuklarına bağışlanan ilk hayır kurumudur. Himaye-i Etfal Cemiyeti Süt Damlası Müessesesi olarak Beyazıt-Laleli’deki Seyyit Hasan Paşa Medresesi ile sebilinde faaliyet gösterir; 1926’da yılında Safiye Ali’nin müdürlüğe getirilmesinden sonra çocuk bakımı ve sağlığı için önemli bir kurum olur. 

    Safiye Ali bir yandan İstanbul’da mesleğini icra ederken bir yandan da uluslararası kongrelerde Türkiye’yi temsil eder. 1924’de Londra’daki Beynelmilel Kadın Doktorlar Kongresi’ne 18 ülkeden 300 kadın doktor katılmış ve Safiye Ali uluslararası bir kongrede Türkiye’yi temsil eden ilk kadın delege olmuştur. Türkiye’yi temsilen katıldığı bir diğer kongre Beynelmilel Kadın Doktorlar Cemiyeti tarafından 1928’de Bolonya’da düzenlenen kongredir. Safiye Ali kongrede yapmış olduğu konuşmasını, dönemin gazetesi Servet-i Fünun’da “İtalya’da Bolonya Şehrinde İçtima Eden Beynelmilel Kadın Hekimler Kongresi Münasebetiyle Seyahat İntibalarım” yazısında şöyle anlatır: 

    “Dört gün devam eden bu kongrede, bu fenni içtimada nelerden bahs olundu? Yukarıda arz ettiğim gibi tamamıyla kadınlığın ruhunu dolduran hilkatine temas eden meselelerden: çocukluk, çocuk hastalıkları ve içtimai teşkilatı. Ben de bu meyanda büyük bir zevk ve iftiharla Türkiye’mizin hususiyle Türk kadınlığının tarihte hiçbir misli görülmemiş İnkılabından, mazinin esaret zincirlerini kıran, paslı izlerini silen ve gideren azimli ve kuvvetli ellerden, son senelerde çocuklarımız için yorulmak bilmez bir sa’y ile uğraşan sıhhat mücahidimiz Doktor Refik Bey Efendi’nin vücuda getirdiği ve getirmekte olduğu içtimai faaliyet ve teşkilattan ve yine son senelerde tatbik olunan Mekteb-i Hıfzısıhhattan velhasıl çocuklarımızı sağlam yetiştirmek çocuk vefeyatının önüne geçmek için Hükümet-i Cumhuriyetimizin yaptığı fedakârlıklardan ve hepsinin fevkinde bugünkü şark kadınının hayatında bir abide-i hürriyet olan büyük Gazi’mizden dilim döndüğü, gücüm yettiği kadar bahs ettim ve arkadaşlarımın bitip tükenmek bilmeyen suallerine cevap vermeye çalıştım”. 

    Hayır işlerini sürdürürken aynı zamanda kadınların siyasi haklarının kazanılması konusunda faaliyete geçen Türk Kadınlar Birliği üyelerinden biridir ve gazetelere verdiği röportajlarda kadınların bir gün mebus olacaklarını ve kendisinin çocuklara yardım konusunda Meclis’te sesini duyurmayı çok istediğini ifade eder. Kadın hakları konusundaki görüşleri ve fotoğrafları gazetelerde sık sık yayımlanmakta; giderek yükselen bu şöhret şimşekleri de üzerine çekmesine sebep olmaktadır. Meslektaşlarının haksız ve acımasız ithamlarına maruz kalan Safiye Ali sonunda Süt Damlası’ndan istifa eder. 

    Yıl 1928’dir; meslek hayatının en parlak dönemini yaşamaktadır ve kansere yakalanır. Almanya’ya Dortmund şehrine gider; geçirdiği operasyon sonrası, mesleğine orada devam eder. 5 Temmuz 1952 günü hayata veda eden Safiye Ali için Prof. Dr. Lehmann şöyle der: “ Safiye’nin yüreği bir pırlantaydı. O yüksek ruhlu, insancıl bir varlıktı. Bizim kalbimizde hayranlık duyduğumuz, büyük bir yardımsever melek olarak yaşayacaktır”. 

    Cumhuriyet döneminde ilk kadın hekimlerimiz

    Fatma Müfide Küley (1899-1985): Dahiliye ihtisasını 1933’te bitirdikten sonra Kadıköy’de bir muayenehane açtı. 1936’da Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde Prof. Tevfik Sağlam’ın yanında görevlendirildi. 1943’te doçent, 1953’te profesörlük kadrosuna atandı. 1963’te İç Hastalıkları Kliniği’nde Gastroenteroloji bölümünü kurdu. 

    Tıp okumasına izin verilmedi 

    Müfide Küley, Tıp Fakültesi’ne kadın öğrenci alınmadığı için biyoloji okumak zorunda kaldı. 1921’de de Tıp Fakültesi’ne başvurdu ancak erkek hocaların şikayetiyle derslere alınmadı. 1922’de ise mücadelesi sonucunda dersleri takip edebildi. 

    İffet Naim Onur (1906-1995): Mezun olduktan sonra jinekoloji ve doğum alanında uzmanlık eğitimi aldı. Gülhane’de cerrahi eğitimini 1933’de tamamladı; jinekoloji ve cerrahi uzmanı olarak çalıştı. Türk Ortopedi ve Travmatoloji Derneği kurucu üyesiydi ve 1981’de Société Internationale de Chirurgie’nin “emeritus üyesi” seçildi. İstanbul-Küçükçekmece’de bir ilkokula adı verildi. 

    Hamdiye Abdürrahim Maral (1895-1975): 1921’de Amerikan Kız Koleji Tıp Okulu’na girdi; okulun 1924’de kapanması üzerine İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesi’nin 2. sınıfına naklen geldi. 1928’de mezun olduktan sonra cilt hastalıkları, fizik tedavi ve radyoterapi üzerine uzmanlık eğitimi aldı. Kadıköy’deki özel muayenehanesinde hekimlik mesleğinin yanı sıra, 50 yıl boyunca matematik öğretmenliğine de devam etti. 

    Sabiha Süleyman Sayın (1903-1983): Tıp eğitimine Amerikan Kız Koleji Tıp Okulu’nda başlamıştı; Darülfünun Tıp Fakültesi’nde tamamladı. Pediatri uzmanlığını 1932’de bitirdi. 1962’de emekli olana kadar Üsküdar Sağlık Merkezi Başhekimliğini sürdürdü. Dünya Sağlık Örgütü tarafından takdirnameye layık görüldü. 

    Suat Rasim Gız (1903-1980): Tıbbiye’ye kaydolan ilk kız öğrencilerden biriydi ve öğrenimi boyunca Kalamış Rum İlkokulu’nda öğretmenlik yapmaya devam etti. Mezun olduktan sonra Haseki Nisa Hastanesi’nde cerrahi asistanlığına başladı. Genel cerrahi uzmanı olduktan sonra 1931’de Şişli Etfal Hastanesi’ne “operatör muavini” unvanı ile atandı ve böylece Türkiye’nin ilk kadın cerrahı oldu. 

    Fitnat Celal Taygun (1898- 1985): Haseki Nisa Hastanesi’nde başladığı cerrahi uzmanlığı eğitimini 1933’te tamamladı ve “Birinci Sınıf Emraz-ı Hariciye Mütehassısı” unvanını aldı. Aydın’da, Artvin’de, Ankara’da, Zonguldak’ta çalıştı. 

  • ‘Işıklar içinde uyuyanlar…’

    ‘Işıklar içinde uyuyanlar…’

    Curie çiftinin radyum elementini keşfi, 1910’larda “global” bir çılgınlık yaratmıştı. Yaşlanmayı önlemekten kanseri iyileştirmeye kadar her derde deva olduğuna inanılan yeni mucize (!) element, kremlerden diş macunlarına, gıda maddelerinden saatlere hemen her şeyin içine sızdı. Radyoaktivitenin ölümcül etkisinin tanınmadığı dönemde fabrikalardaki kadın işçiler acılı şekilde can verecek, açılan davalara rağmen tazminatların ödenmesi yıllarca sürecek, bu arada fabrikalar çalışmaya devam edecekti. 

    Her şeyi başlatan kadın 
    Radyoaktivitenin kaşifi Marie Curie önce polonyumu buldu, ardından radyumu ayrıştırdı. 1903’te fizik, 1911’de kimya alanında Nobel ödülü kazanarak, tarihte Nobel alan ilk kadın, iki farklı dalda Nobel’e layık görülen ilk bilim insanı oldu. Marie ve Pierre Curie çifti laboratuvarlarında, 1905. 

    Marie ve Pierre Curie 1898 yılında uranyum üzerinde çalışırlarken yeni bir radyoaktif element keşfettiler; karanlıkta yumuşak tonda bir yeşil renkle parıldayan bu yeni element tek kelimeyle büyüleyiciydi ve Latince ışın anlamına gelen radius kelimesinden ilham alarak ona radyum adını verdiler. “Benim güzel radyumum!” Madam Curie keşfettiği elemente karşı hissiyatını işte böyle ifade ediyordu… 

    Kısa bir zaman zarfında bu keşif Avrupa’dan Amerika’ya sıçrayan bir radyum çılgınlığına sebep olacaktı. Elementin yaşlanmayı önlediği; gut hastalığına, hipertansiyona hattâ konstipasyona (kabızlığa) iyi geldiği iddia ediliyordu. Radyumlu diş macunları, kozmetik malzemeleri, radyumlu sular çıkmıştı piyasaya. Radyum klinikleri ve kaplıcaları bile açılmıştı. Radyumun canlı dokulara zarar verebilme potansiyeli de anlaşılmıştı ve bu sebeple kanseri iyileştirebileceği düşünülüyordu. Bu popülerliğin doğal sonucu olarak radyum dünyadaki en pahalı şey oluverdi; mucize (!) element gram gram satılıyordu ve bu tedaviler tabii ki zenginlere hitap ediyordu. 

    Yürek paralayan kutlama Ottawa Illinois’deki radyum boyama fabrikasının eski çalışanı ve radyasyon zehirlenmesi mağduresi Catherine Donahue, soruşturma sürecinde sekiz kaderdaşı tarafından ziyaret ediliyor. ‘Radyum kızları’, Illinois Sanayi Komisyonu’nun sağlık durumu iyiden iyiye kötüleşen Bayan Donahue’nun lehine verdiği “test kararı”nı kutluyorlar. Fotoğraf Chicago’da çıkan Herald Examiner gazetesinde “Yaşayan Ölü Kurban Kazandı!” başlığıyla yayımlanmıştı, 27 Şubat 1938.

    Umut vadeden eden bir endüstri 

    Amerikalı girişimci William J. Hammer 1902 yılında Paris’e gittiğinde, Curie’lerden bir miktar radyum kristali aldı. Ülkesine döndüğünde, bu mucize elementi kullanabilmenin yollarını ararken, radyumu çinko sülfat ve zamkla karıştırdığında karanlıkta daha iyi parlayan bir boya elde etti. Çok geçmeden bu ürün Amerika Radyum Şirketi (USRC-United State Radium Corporation) tarafından kol saatlerinin rakamlarının, akrep ve yelkovanlarının boyanmasında kullanılmaya başlandı; böylece karanlıkta da görülebilmeleri mümkündü. “Undark” markasıyla büyük bir reklam kampanyası başladı; radyum mucizesiyle artık her şey mümkündü. 

    1917 baharında ABD 1. Dünya Savaşı’na girdiğinde USRC, Amerikan askerleri için saatler ve havacılık gereçleri imal etmek üzere hükümetle bir anlaşma yaptı. Şirket New Jersey’de bir fabrika kurarak düzinelerce genç kadını işe aldı; özel bir yetenek gerektirmeyen ve oldukça konforlu görünen bu işin kazancı da iyiydi. Radyum yakın zamanda keşfedilmiş harika bir elementti ve yepyeni bir iş kolu olan radyum boyama, özellikle genç kadın çalışanlar için epey havalı bir işti. Ayrıca savaştaki ülkelerine katkıları da oluyordu. Askerler için kol saatleri ve havacılık teçhizatları dışında siviller için de kol, masa ve duvar saatlerine radyum boyama yapıyorlardı. İşçi kızlar boyanın dağılmaması için fırçalarını dudaklarında ıslatıp ucunu sivriltiyorlardı. “Bunun bir zararı olur mu?” diye sorduklarında hep “hayır” cevabı aldılar. Oysa bu doğru değildi; radyumun zararlı olduğu keşfedildiğinden beri biliniyordu. Küçük miktarların sağlığa yararlı olduğu konusunda ısrarcı olan USRC, radyum endüstrisini bu iddia etrafında inşa ediyordu. 

    Hâlâ ışık saçıyor Kadranı radyumlu karışımla boyanan 1930’larda üretilen kol saati günümüzde de parlamaya devam ediyor. Hava karardıktan sonra güçlü bir ışık yayan “radyumlu saatler” reklam şirketleri tarafında “karanlığı bitirir” sloganıyla pazarlanıyordu. 

    İngiltere ve Amerika’da tereyağı, süt ve çikolata gibi ürünlere radyum eklenmişti tüketicinin iyiliği için. Yine İngiltere’de yüz kremlerine, sabunlara ve rujlara eklenen bir miktar radyum ışıltılı bir güzellik vaat ediyordu. Radyum enerji tabletlerinden radyumlu iç çamaşırlarına kadar çeşitli ürünler piyasada yerini alıyordu. Üreticiler iddialarını destekleyen araştırmalara fon sağladıkları gibi radyumun zararlarını gösteren bağımsız çalışmaları ne yazık ki görmezden gelmeyi tercih ediyorlardı. İşçiler “zararı olur mu?” diye sorunca daima “hayır” dediler ve kullanmaya devam ettiler. 

    Radyasyona karşı hiçbir güvenlik önlemi almadıkları gibi hiçbir zararının olmayacağına dair son derece ikna edici açıklamalar yapmayı sürdürdüler. Diğer yandan fabrika yöneticileri ve kimyagerler kullandıkları materyalin uranyumdan bir milyon kere daha aktif olduğunu biliyorlardı ve potansiyel tehlikelerin farkındaydılar. Bu yüzden kendilerini maskeler ve panellerle koruyorlardı… 

    Yeni elementin ölümcül yüzü 

    Radyum boyama işinde çalışan kadın işçilerden Mollie Maggia 1922 yılı başında işi bırakmak zorunda kaldı, çünkü hastaydı. Her şey bir diş ağrısı ile başlamıştı. Ağrıyan diş çekildikten sonra başka bir dişi daha ağrımaya başlamış, o da çekilmişti. Ama dayanılmaz ağrılar nedeniyle birbiri ardına çekilen dişlerin yeri iyileşmiyor, hatta yara derinleşip ülserleşiyordu. Sonra Mollie’nin kolları-bacakları feci şekilde ağrımaya başladı ve yürüyemez hale geldi. Doktor bunun romatizma olduğunu düşünmüş ve aspirin verip istirahat önermişti. Genç kız çaresizdi; aynı yılın Mayıs ayında dişlerinin çoğunu kaybetmiş; bütün ağız boşluğu kapanmayan yaralar, enfeksiyon ve apselerle dolmuştu; kötü bir koku yayılıyordu etrafa. Çene kemiği büyük ölçüde erimiş ve kendiliğinden kırıklar olmuştu. Mollie ölüme doğru hızla sürüklenirken yalnız değildi; aynı yerde çalışan Grace Fryer da ağız boşluğunu ve çene kemiklerini tutan aynı hastalıkla mücadele ediyordu. Radyum işinde çalışan diğer kızlar da benzer durumdaydılar. 

    Fırçanın ucundaki ölüm Saat fabrikasında çalışan işçi kızlar kullandıkları fırçaların ucunu sivriltmek için onları ağızlarına soktuklarından, farkında olmadan yavaş yavaş zehirleniyordu. 

    1. Dünya Savaşı’nın üzerinden 4 yıl geçmişti; 1922 yılının 12 Eylül günü Mollie Maggia öldüğünde henüz 24 yaşındaydı. Fabrika çalışanlarından ilk ölen oydu ve kız kardeşi çok ağrılı ve korkunç bir şekilde öldüğünü söylüyordu. Ölüm raporuna muhtemel sebep olarak frengi yazılmıştı ve bu kayıt, çalıştığı şirket tarafından daha sonra onu karalamak amacıyla kullanılacaktı. Mollie hayata veda ederken çalışma arkadaşları da birer birer onu takip edeceklerdi. Radyum işine 15 yaşında giren Katherine Schaube’un da dişleri dökülüyordu; gittiği diş hekimi dişlerinin sanki güve yeniği gibi olduğunu söylemişti. Diğer kızlarda spontan kemik kırıkları başlamıştı. Bu genç kadınların başvurduğu doktorlar hastalıkların radyumdan kaynaklanabileceğini hiç düşünmemişlerdi; radyum harika bir ilaç olarak biliniyordu ne de olsa… 

    Zehirlendiklerini bilmiyorlardı Radyum boyama işinde çalışan kızlar, 1910’ların sonlarında saat fabrikasında bir mola esnasında. Sağdan üçüncü, radyum sektörünün ilk kurbanı Mollie Maggia 12 Eylül 1922’de 24 yaşında acılar içinde can verecekti.

    Acı gerçekler, kara propagandalar 

    Mağdurelerin işvereni Radyum Dial Company (Radyum Kadran Şirketi) –ki URSC’nin bir yan kuruluşuydu- ölümlerdeki mesuliyetini iki yıl boyunca mütemadiyen inkar etti. Sonunda işler bozulmaya başladığında, 1924 yılında radyum boyama işiyle ölümler arasındaki ilişkinin incelenmesine göz yummak zorunda kaldı. Harvard’dan Cecil Drinker’ın yaptığı araştırmada çalışanların saçlarında, ellerinde, yüzlerinde, oturdukları sandalyelerde, hemen her yerde radyoaktivite bulundu. Şirketin kendi yararına yaptırdığı araştırmalardan farklı olarak, bu çalışma bağımsızdı ve genç kadınların hastalığı ile radyum arasındaki bağı teyit ediyordu. Şirketin başkanı bunu şiddetle reddetti ve derhal kendisini destekler mahiyetteki çalışmalar için finansman sağladı. Çalışma Bakanlığı’na araştırma raporunun sonuçları hakkında yalan söyledi. Kamuoyuna karşı bu kadınların hastalıklarını şirkete yutturmak istedikleri ve asıl amaçlarının şirketten para koparmak olduğuna dair ısrarlı bir kara propoganda yapıyorlardı. 

    Resmî araştırma raporu örtbas edilince, radyum boyama işinin çalışanları hergün yüzlerce kez dudaklarında ıslattıkları radyumun hastalıklarıyla olan bağlantısını kanıtlamak zorunda kaldılar. Radyumun güvenli olduğuna dair çok yaygın ve yerleşmiş bir kanıya karşı mücadele etmek zorundaydılar. 

    Nihayet 1925 yılında, Harrison Martland adında bir hekim bu kadınların yaptıkları iş ile yakalandıkları hastalıklar arasındaki bağlantıyı keşfetti: Radyum bu kadınların kemiklerinde birikmişti! Radyumun bedenin dışında zarar verici olduğu aslında 1901 yılında Pierre Curie dikkati çektiğinden beri biliniyordu. Dr. Martland ise radyumun bedenin içine girmesi durumunda çok daha fazla hasar verici olduğunu keşfetti. Boyama fırçalarını dudaklarında ıslatan radyum kızları fırçadaki radyumun bir kısmını ister istemez yutuyorlardı. Sindirim sisteminden kan dolaşımına geçen radyum tüm vücuda dağılıyor, özellikle kemiklerde birikiyordu. İşte bu hasarlı kemiklerin içinde yerleşmiş radyum, gerçeği tüm çıplaklığıyla gösteriyordu. Bu zehirlenme ölümcüldü; çünkü bedenin içinde kemiklerin derinliklerine yerleşmiş radyumu oradan çıkarmanın bir yolu yoktu. Bu teşhis aynı zamanda bir kanıttı, normalde radyum boyama işinin de sonu olmalıydı. Ama hiçbir sorumluluk kabul etmeyen Radium Dial Company son derece gaddardı, buna izin vermek niyetinde değildi. 

    Aslında 1914 yılından beri radyumun kullanıcıların kemiklerinde depolandığı, ayrıca kanda da değişiklikler yaptığı biliniyordu ama bu bulgular iyiye yorumlanıyordu. Bu yorumlara göre radyum kemik iliğini stimüle ediyor ve kan yapımı artıyordu. Fakat, sözkonusu araştırmalar radyum şirketleri tarafından finanse ediliyordu, sonuçların onların arzu ve çıkarları doğrultusunda çıkması hiç de şaşırtıcı değildi. Radyum nadir bulunan ve gizemli bir elementti, belli şirketlerin tekelindeydi. Radyum tıbbından yararlanan firmalar pozitif literatürün primer üreticisi ve yayıncısıydı. 

    Radyuma hücum 20. yüzyılın özellikle ilk çeyreğinde bir ‘radyum çılgınlığı’ yaşanmış, bu ölümcül radyoaktif madde saatten traş bıçağına, kibritten sigaraya, yüz kreminden diş macununa, fitilden çikolataya hemen her şeyin üretiminde kullanılmıştı.

    Hukuk mücadelesi 

    Dr. Martland’ın çalışması Dial Company’nin eski çalışanlarını yüreklendirmişti. Haksızlığa karşı sürdürdükleri mücadelenin diğer ucunda halen tüm ülkede aynı şartlarda çalışmakta olan kızlar vardı, onları da korumak istiyorlardı. New Jersey’de bu kadınların hastalığı radyum işinin popülaritesini azaltmış ve boyama işi sonunda bitmişti ama 800 mil uzakta Ottawa Illinois’de yeni bir işyeri henüz açılmıştı, çalışanlar tehlikeden habersizdiler. Birşeyler yapılmalıydı. Avukat bulmak için ilk harekete geçen Grace Fryer oldu. Genç kadın 1917’de, henüz18 yaşındayken radyum işinde çalışmaya başlamış, üç yıl sonra bir bankada daha iyi bir iş bulduğu için ayrılmıştı. Grace Fryer 1925 yılında avukat aramaya başladığında hiçbir avukat bu davayı almak istemedi. Kimi kızların hikayesine inanmıyor, kimi de güçlü şirketleri karşısına almak istemiyordu. Daha başka kısıtlayıcı durumlar da vardı: Radyum zehirlenmesi o zamana kadar henüz tanımlanmış bir hastalık değildi. Ayrıca herhangi bir meslek hastalığına maruz kalındığında durum iki yıl içinde bildirilmesi gerekiyordu. Aksi halde o zamanki mevzuata göre mağduriyet zaman aşımına uğruyordu. Oysa, son derece sinsi gelişen radyum zehirlenmesinin aşikar hale gelmesi beş yılı alıyordu. Fakat bunların hiç biri Grace Fryer’i vazgeçirmeye yetmedi. İki yıllık arayışın ardından 1927’de Raymond Berry adında yeni mezun bir avukat davayı kabul ederek Grace Fryer adına firmaya karşı dava açtı. Hemen akabinde şirketin dört eski çalışanı daha sürece katıldı: Katherine Schaub, Mollie’nin kardeşleri Quinta McDonald ile Albina Larice ve Edna Hussman. 

    Devasa ve ölümcül tümörler 
    Radyumlu boyanın yol açtığı çene sarkomundan muzdarip saat kadranı boyama işçisi bir kadın. Sayıları elliyi bulan ‘Radyum Kızları’ndan birçoğu kemiklerinde biriken radyum nedeniyle birkaç yıl içinde hayatlarını kaybedeceklerdi. 

    Daha sonra medyada “Radyum Kızları” olarak anılacak bu genç kadınların dramı böylelikle mahkeme salonlarına taşınmış, mağdureler nihayet mahkemede şirketle hesaplaşma fırsatını yakalayabilmişlerdi. Ama hastalıkları hızla ilerliyordu ve ömürleri aylarla sınırlıydı. Bu da zamana karşı yarışmak anlamına geliyordu. Radyum şirketi ise yasal süreçleri olabildiğince yavaşlatmak niyetindeydi. Genç kadınlar davalarından vazgeçmeye zorlanıyordu. Bu defa mücadeleyi medyaya taşıyarak radyum zehirlenmesi olayının profilini yükseltmeyi denediler ve bunda başarılı oldular. New Jersey’li bu kadınların davası gazetelerin ilk sayfasına çıktığında artık tüm Amerika’ya seslerini duyurmuşlardı. Ve onlar artık “Radyum Kızları” olarak tanınıyorlardı. 

    Gülünç tazminatlar 

    15 Ekim 1927 tarihinde mahkeme kararıyla New Jersey’de bir mezar açıldı: Beş yıl önce 24 yaşında ölen ve kayıtlara ölüm sebebi frengi olarak yazılan Mollie Maggia’nın tabutu açıldığında bedeni hâlâ parlıyordu… 

    Radyum şirketinden tazminat almak için ilk teşebbüsler beyhudeydi; şirket devlete de iş yapıyordu ve kalabalık bir avukat grubu tarafından savunuluyordu. Ocak 1928’deki ilk duruşmada davacılardan ikisi yatalak vaziyetteydi. Hiç biri yemin etmek için elini kaldıracak takata sahip değildi. Her şeye rağmen “Radyum Kızları “hikayesi büyük bir sansasyon yaratmayı başardı. Dava ilerledikçe açmaza giren şirket erteleme istedi ve duruşmaları Eylül ayına erteletti. Köşe yazarı Walter Lippmann davanın ertelenmesini şiddetle eleştirdi, çünkü kadınlar ölüyordu. Bunun üzerine duruşma Haziran ayına çekildi. Fryer ve diğer dört kadının her biri için 250.000 dolar tazminat istenmesine karşın kişi başına için 10.000 dolar tazminat ile tedavi masraflarının ödenmesine ve yılda 600 dolar nafaka verilmesine hükmedildi. Birkaç yıl içinde radyum kızlarının hepsi öldü; Mollie gibi ağız içi ve çene kemiğinden kaynaklanan sorunlardan ölmeyenler de omurga ya da pelvis gibi bedenlerinin herhangi bir yerinde, kemiklerinde gelişen sarkom adı verilen son derece habis tümörlerden hayatlarını kaybettiler. O zamana kadar sayı elliyi geçmişti. 

    New Jersey’deki meşhur radyum fabrikası bu alandaki yegane örnek değildi. 1920’lerde Amerika ve Kanada’da farklı tesislerde 4000 civarında radyum çalışanı olduğu tahmin ediliyor. Radyum kızlarının yaşadıkları trajedi iyonize radyasyonun tehlikesini bilim, tıp ve endüstriye öğretti. Radyum kızları davası işvereni çalışanlarının sağlığından sorumlu tutan ilk dava oldu; hayat kurtaran düzenlemelerin yolunu açtı ve en önemlisi, meslek sağlığı ve güvenliği uygulamasının başlamasına önayak oldu. 

    Radyum kızları olayından büyük dersler alınmıştı: 2. Dünya Savaşı sırasında nükleer silah üretmek üzere ABD, Kanada ve İngiltere tarafından başlatılan ve ilk atom bombasının üretildiği Manhattan projesinde plütonyum üzerinde çalışanların iş güvenliği protokolleri bu tecrübelerin kılavuzluğunda hazırlandı. 1949’da çalışanlara meslek hastalıkları için tazminat hakkı tanıyan kanun ABD kongresinden geçti. Radyumlu saatler ise, gerekli güvenlik önlemleri alınarak 1968’e kadar üretilmeye devam etti. Ama yarı ömrü 1600 yıl olan radyum nedeniyle Mollie ve diğer kurbanların vücutlarından geriye kalanlar bugün bile mezarlarının karanlığında ışımaya devam ediyorlar. 

    RADYUM SANATTA DA IŞIDI

    Hazin hadisenin karşı konulmaz cazibesi

    Radyum Kızları vakası; tıptan endüstriye, kadın hareketinden iş hukukuna birçok alanda iz bırakan bir kırılma noktasıydı. Çıkartılan dersler yeni düzenlemelere yol açarken, öykünün trajik ve dokunaklı doğası birçok sanat eserine ilham verdi. Radyum kurbanı talihsiz kadınların başlarına gelenler pekçok hikayeye (Letter to the Editor, James H. Street, 1937), şiire (The Innocence of Radium, Lavinia Greenlaw, 1994), romana (Radium Halos: A Novel A Novel About the Radium Dial Painters, Shelly Stout, 2009), belgesele (Radium City), animasyona (Glow, Jo Lawrence, 2007) esin kaynağı oldu. Başta Kurt Vonnegut (Hapishane Kuşu, 1979), çok sayıda tanınmış yazar eserlerinde dramatik hadiseye göndermelerde bulundu. Kate Moore tarafından kaleme alınan ve İngiltere’de 2016’da, ABD’de 2017’de yayımlanan Radium Girls isimli belgesel kitap ile 2018’de gösterime giren aynı isimli ödüllü filmi vakayı yeniden dünya gündemine taşıdı. Yönetmenliği Laçin Ceylan, dramaturgluğu Savaş Aykılıç tarafından üstlenilen Bir Peri Masalı/Radyum Kızları adlı oyun ise dünyada hazin öyküyü konu edinen tiyatro eseri örneklerinden biri olarak dikkati çekiyor ve halen İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahneleniyor. 

  • Buraya başlık gelecekti, fakat burası neresi?..

    Buraya başlık gelecekti, fakat burası neresi?..

    Yaşadığımız sürece yaşlanırız. Biraz unutkan olmak da yaşlanırken çok normal kabul edilir. Ancak yaşadığı yeri, zamanın akıp gidişini, gündelik hayatın basit işlerini, sevdiklerini, hatta kendi bedenini yavaş yavaş unutuyorsa insan; demanstan (bunama) söz etmek gerekir. Demans ve onun en yaygın türü olan Alzheimer hastalığı, hayat beklentisinin 30 yıl arttığı 20. yüzyılda artık büyük bir problem. Hastalığın tarihsel teşhisi… 

    Kimi hastalığın yalnızca biyolojik bir çerçevesi olmayıp, sosyal ve kültürel çerçevesi de vardır; yani kabul edilip adlandırılana kadar, bir anlamda hastalık yoktur. Biyolojik realitesinden başka, sosyal ve kültürel boyutu da olan demans, işte böyle bir hastalık. 19. yüzyılın sonundan itibaren çerçevesinde dramatik değişiklikler olmuş; normal yaşlanmanın patolojik bir varyantından mutlak bir hastalığa doğru evrilmiştir. 

    Dr. Alois Alzheimer 
    Birlikte çalıştığı psikiyatrist Emil Kraepelin tarafından 1910’da demansın özel bir türüne ismi verilen Dr. Alois Alzheimer. 

    Yaşlılığa bağlı demansa baktığımızda, her zaman insan deneyiminin bir parçası olduğunu görürüz. 20. yüzyılın başlarında hastalık olarak algılanmaya başlanmış ve yine 20. yüzyılın son çeyreğinde büyük bir halk sağlığı problemine dönüşmüştür. Demansın taşındığı bu yeni çerçeve sadece medikal konseptin değişmesinden değil, yaşlanmanın getirdiği sosyal transformasyondan da kaynaklanmaktadır. 

    Antik çağlarda, Yunan ve Roma uygarlıklarında bunamak, yaşlanmanın çok normal ve kaçınılmaz bir parçasıydı. Hatta Yunan mitolojisinde yaşlılığın bir de Tanrısı vardı: Geras. Yaşlanan kişiye ün ve cesaret bahşetse de Geras onları zihinsel çöküşten koruyamıyordu. MÖ 8. yüzyılda yaşayan Yunan düşünür Pythagoras hayatı bölümlere ayırmıştı; son iki bölüm yaşlılığa aitti ve bu iki bölümün karakteristiği vücut giderek çürürken zihinsel yetilerin de tükeniyor olmasıydı. Keza Hipokrat, yaşlılığa bağlı olarak bedenle birlikte zihnin de gerilediğini gözlemiş ve bunu paranoya olarak adlandırmıştı. 

    Platon ve öğrencisi Aristo’ya göre de yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucuydu zihnin yaşlanıyor olması. MÖ 2. yüzyılda yaşayan Roma’lı filozof Cicero ise zihinsel olarak aktif geçen bir hayatın bunamayı geciktireceği hatta önleyebileceğini ilk farkeden kişiydi. 2. yüzyılda yaşayan ve kendisinden sonraki tıbbı neredeyse bin yıl boyunca etkileyen Romalı hekim Galen, demansı morosis olarak tanımlamış, akıl hastalıkları arasında saymış ve yaşlılığa vurgu yapmıştı.

    Kilise dogmalarının hakim olduğu Ortaçağ boyunca Batı tıbbında yeni bir bilgi neredeyse hiç üretilmemişti. 17. ve 18. yüzyıllara gelindiğinde, anatomik diseksiyonların yapıldığı, insan bedeninin doğrudan gözlemlendiği bu aydınlanma çağlarında, beynin yapısı da aydınlanıyordu. Geçip giden bütün bu zamanlar boyunca, bunayan insanlar toplumdan izole edilerek akıl hastanelerine kapatıldılar ve bu durum Fransız hekim Philippe Pinel’in akıl hastaları için daha hümanist bir yaklaşımın öncülüğünü yaptığı 18. yüzyılın sonuna kadar devam etti. 

    1797’de Philippe Pinel’in 34 yaşında bir kadın hastası oldu. Alışılmışın dışında bir hastaydı bu kadın. Yavaş yavaş her şeyi unutuyordu; öyle ki birkaç yıl içinde neredeyse bütün hafızasını kaybetmiş; konuşmayı, yürümeyi, kaşık-çatal, saç fırçası gibi sıradan şeyleri kullanmayı unutmuştu. İşte, Latince kökenli bir kelime olan ve “zihinsel melekelerin tutarsızlığı” anlamına gelen demans (démence), Philippe Pinel tarafından ilk kez bu hastanın muzdarip olduğu durumu tanımlamak için kullanıldı. Pinel, hastası öldüğünde ona otopsi yaparak basit bir mikroskopla beyin dokusunu inceledi ve iki özellik kaydetti: Hastanın beyni boyut ve ağırlık olarak küçülmüş, normalin 2/3 oranına gerilemiş ve sıvı miktarı artmıştı. 1801 yılında Philippe Pinel bu sıradışı hastaya ait gözlem ve bulgularını yayımladığında ilk demans vakası da kayıtlara geçmiş oldu. İkinci bir vakanın literatüre girmesi için bunun üzerinden tam bir asır geçmesi gerekecekti. 

    Demanstan Alzheimer’a
    Dr. Alzheimer 1906’da bir hastasına yaptığı otopside, beyin dokusunda senil demansın ağır bulgularının yanısıra, incelmiş kortekste hücre kaybını ve dejenere olmuş hücrelerin oluşturduğu plakları keşfetmişti. 

    Demansın en belirgin belirtisi hafıza kaybıydı ve bu durum çoğunlukla yaşlılıkla ilintiliydi. Ortalama insan ömrü uzamaktaydı ve ömür uzadıkça demans da artmaya başlamıştı. 19. yüzyılda “senil demans”, yani yaşlılık bunaması terimi ortaya atıldı. Bu dönemde bakteriler keşfedilerek birçok hastalığın etkeni aydınlanırken, psikiyatri tıbbın diğer branşlarının gerisinde kalıyordu. 1857’de Alman psikiyatristler sifilisin (frengi) sebep olduğu nöro-psikiyatrik durumu aydınlatınca, bu hastalık demansın yaygın bir sebebi olarak dikkate alınmaya başlandı ve diğer akıl hastalıklarının da sebebi ve dolayısıyla tedavisinde gelişmeler olabilir diye yeni bir ümit doğdu. 

    İlk Alzheimer’lı 
    Dr. Alois Alzheimer’ın sağlığında takip ettiği, ölümünden sonra beyin dokusunu inceleyerek Alzheimer’a özgü ilk bulguları saptadığı hastası Auguste Deter. 1900’lerin ilk yılları… 

    20. yüzyılın henüz başında, 1901 yılında, Auguste Deter adında 51 yaşında bir kadın, kocası tarafından Frankfurt’ta bir akıl hastanesine götürüldü. Paranoya tarzında takıntılı düşünceleri, agresif davranışları, hafıza kaybı ve konuşma problemleri olan bu hasta kendine bakamıyor, yardımları reddediyordu; muayenesinde bellek bozukluğu, yazma ve okuma zorluğu saptanmıştı. Hastayı, Dr. Alois Alzheimer tetkik ve takip etmeye başladı. Belirtiler zamanla ilerliyordu; halüsinasyonlar ve bilişsel bozukluklar eklenmişti. 

    1903’te Dr. Alzheimer, Münih Üniversitesi’nde frenginin sinir sistemi üzerinde yol açtığı tahribat üzerine çalışan devrin tanınmış psikiyatristi Dr. Emil Kraepelin ile birlikte çalışmak üzere Münih’e taşındı; ancak uzaktan da olsa hastasını takibe devam ediyordu. 1906’da hastası ölünce, beyni otopsi için Dr. Alzheimer’a gönderildi. Dr. Alzheimer post mortem raporunu yazarken, hastanın zihinsel problemlerini kaydetmenin dışında, mikroskopta incelediği beyin dokusunda, senil demansın ağır bulgularının yanısıra (yani büzülmüş ve sıvı dolu bir beyin), beyin kabuğunun (korteks) incelmiş olduğunu, korteks hücrelerinin 1/3 oranında kaybolduğunu, bunların yerini dejenere olmuş hücrelerin kalıntıları olduğu düşünülen lifsi yapıların (nörofibriller) aldığını ve beyin dokusu içinde kemiksi yapıların (plaklar) olduğunu vurguladı. Bunun daha önce tanımlanmamış yeni bir hastalık olduğunu düşünüyordu. Bu keşfini aynı yıl Almanya’da yapılan psikiyatri kongresinde sunduktan sonra, 1907’de Psikiyatri ve Adli Tıp dergisinde yayınladı. Pinel’in hastası ile benzer davranışlar gösteren 50’lerindeki bu kadın onun tarif ettiği hastalığa sahip gibi görünüyordu. 

    Dr. Emil Kraepelin 1910’da yayımladığı Klinik Psikiyatri kitabında bu hastalığa “Alzheimer hastalığı” adını verdi. Yayımlandığı yıllarda hiç dikkati çekmeyen bu makale 70 yıl sonra atıf almaya başlayacak ve Alzheimer adı meşhur olacaktı. 

    Adım adım çöküşe doğru  Alzheimer’a yakalan ressam William Utermohlen’in, teşhisin konduğu 1995’ten öldüğü 2000’e kadar yaptığı otoportreler hastalığının ilerleyişini gözler önüne seriyor. 

    20. yüzyılın ilk on yılında Alman psikiyatristler Emil Kraepelin ve Alois Alzheimer, demansı en sık görülen ikinci akıl hastalığı olarak tanımıştı. Ancak Alzheimer’ın bulgularına 20. yüzyılın ikinci yarısında daha çok önem verilmeye başlandı. Başlangıçta bilimsel camia, Alzheimer ve yaşa bağlı demansın aynı şey olduğu konusunda uzlaşamamıştı ve 1960’lara kadar yaşlılık demansı ile daha nadir ve daha genç yaşlarda görüldüğü düşünülen Alzheimer hastalığı birbirinden farklı hastalıklar olarak telakki edilmişti. Fakat zaman içinde benzer gözlemler biriktikçe, klinik muayene bulguları ile patolojik bulguların kesin bir ayrımının olmadığı görülerek, hastalık “Alzheimer tip senil demans” adı altında birleştirildi. 

    20. yüzyıl ortalarına gelindiğinde, bu kez ABD’de şöyle bir gözlem ortaya çıktı: Eyalet akıl hastanelerinde demans hastaları giderek artıyor, hastane kapasitelerini aşıyordu. Bu hastaların iyileşme ümidi yoktu. Eyalet hastaneleri tedavi merkezi değil, bağımsız yaşamaları mümkün olmayan bu hastalar için depo hastanelere dönüşüyordu. 

    1930’lardan 1950’lere doğru, demans bir beyin hastalığından çok psiko-sosyal bir probleme dönüştü. Toplum yaşlılarını ne yapacağını bilemiyordu. 65 yaşın üstündeki nüfus hızla artıyor, buna paralel olarak bedenlerinden önce zihinleri ölen insanlar da artıyordu. Yaşlanan dünyada büyük bir halk sağlığı krizi baş göstermişti. 1970’lerin sonlarından itibaren 68 kuşağı da yaşlanmaya başlamıştı. 1980’e geldiğimizde Alzheimer artık sokaktaki insanın bildiği bir kelimeye dönüştü. Araştırma fonları oluşmaya başladı. Sayı çığ gibi büyüyor ve sağlık sistemini zorluyordu. 

    DEMANSA YAKALANAN ÜNLÜLER

    • • Charles Bronson 1921-2003 
    • Charlton Heston 1923-2008 
    • • Iris Murdoch 1919-1999 
    • Peter Falk 1927-2011 
    • • Rita Hayworth 1918-1987 
    • Ronald Reagan 1911-2004 
    • • Robin Williams 1951-2014 
    • Margaret Thatcher 1925-2013 
    • • Sugar Ray Robinson 1921-1989 
    • Behiye Aksoy 1933-2015 

    UNUTKANLIK DEĞİL HASTALIK

    Demans: 47.5 milyon insanda yapısal hasar var 

    Bugün demans dediğimiz zaman, bilişsel faaliyetlerde günlük yaşamını etkileyecek kadar gerileme ile kendini gösteren zihinsel bir yıkım anlaşılır. Beyinde de yapısal bir hasar sözkonusudur. Beyinde bu hastalıkların çok sayıda alt tipi bulunmaktadır. Alzheimer hastalığı da bir demans tipidir; bütün demansların üçte ikisini oluşturur. Ayrıca vasküler (damarsal) demans, Parkinson demansı, frontal-temporal demans ve Lewy body demansı literatüre girmiştir. Kafa travması, Creutzfeldt-Jakob hastalığı, Huntington hastalığı ve başka pek çok durum da demansa sebep olabilir. 

    Demans, başlama yaşına göre iki kategoriye ayrılır: Erken ve geç başlangıç. 65 yaşın altında yakalananlar erken başlayanlardır. Bu vakaların kalıtsal olma ihtimali daha yüksektir. Bu grupta koordinasyon ve hareket bozuklukları ön planda olabilir. Hayat beklentisi 4-8 yıldır. Yakın bellek bozukluğu, konuşma problemleri, görsel-uzaysal fonksiyonlarda bozulma, dikkat toplayamama, yürütücü işlevlerde gerileme, günlük yaşam aktivitelerinde bozulma, depresyon, ajitasyon, hezeyan, halüsinasyon, kelime bulamama, yanlış kelime kullanma belirtileriyle ortaya çıkar. Alışveriş ve para hesabı, yemek yapma, yol ve yön bulma, giyinme, ev işleri, tv-radyo izleme, kitap okuma, randevu hatırlama gibi günlük aktiviteler bozulur. Bugün dünyada 47.5 milyon insanda demans olduğu tahmin edilmekte ve bunların sadece dörtte birine teşhis konabildiği düşünülmektedir. ABD’de ölüme sebep olan 6. sıradaki hastalık durumundadır. 

    TARİH 07 ARALIK 1707 

    Osmanlı arşivinde ‘bunama’ belgesi 

    SİNAN ÇULUK

    Osmanlı arşivinde çok sayıda belgede, bunamaya maruz kalan ebeveynlerin, servetlerini ziyan etmemeleri için çocuklarının talebiyle hacr altına alındıkları görülür. “Ateh getirdikleri” için vakfın ve o vakıftan faydalananların hukukunu korumaktan aciz kalan vakıf mütevellilerinin sadrazam buyrultusuyla görevden azledilip yerine diğerinin geçirildiği de vakidir. 7 Aralık 1707 tarihli böyle bir belgede, İstanbul Edirnekapı’da Neslişah ve İskender Bey Camii Vakfı’nın mütevellisi İbrahim’in yaşlılığı ve bunamasından dolayı vakfın işleriyle uğraşamadığı belirtiliyor. Vakıf mührünün yetkisiz ellerde kaldığı, vakıf emlakinin yabancılar tarafından mülkiyet olarak zapt edildiği, vakıf görevlisi olmadığı için kiraların toplanamadığından şikâyet eden vakfın mürtezikaları (imam, müezzin gibi vakıftan para alan görevliler) toplanıp bu dilekçeyi yazmışlar. 

    Vakıftan para gelmeyince camideki imam ve diğer görevlilerin işlerini sürdüremedikleri anlaşılıyor. Ateh getiren Seyyid İbrahim’in mütevellilikten alınarak yerine diğer İbrahim’in getirilmesi talebi üzerine sadrazam durumu İstanbul kadısına havale ediyor. Onun incelemesinden sonra anlatılanların gerçekliği tespit edilince arzuhaldeki talep yerine getiriliyor. 

    NÖRONLARIN ÖLÜMÜ 

    Alzheimer: Dönülmez akşamın ufkunda… 

    Tüm demansların %50- 70’ini oluşturan Alzheimer hastalığında, erken başlangıçlı formlar genetik geçiş özelliğindedir ve olguların %3-5 ini kapsar. Dr. Alzheimer tarafından mikroskobik incelemede tanımlanan plak ve yumaklar, sinir hücreleri arasındaki bağlantı kayıpları ile birlikte Alzheimer hastalığının ana sebebidir. Plak ve yumaklar anormal protein depolarıdır. Hastalığın başlangıç evrelerinde genellikle hiçbir belirti ve bulgu yoktur. Herhangi bir zihinsel problem su yüzüne çıkmadan yaklaşık 10 yıl önce hastalığın başladığına inanılır. Hasar beynin hafızadan sorumlu hipokampus bölümünde başlamakta; nöronlar bir kere ölmeye başlayınca bu yapı giderek küçülmekte ve sonunda ciddi bir hasar olduğunda ise artık geri dönülmez bir safhaya girilmektedir. 

    Dr. Alzheimer’in keşfinden bugüne kadar, literatüre pek çok bulgu eklenmiştir. 1931’de Max Knol ve Ernst Ruska’nın elektron mikroskobunı icat etmeleriyle, 1 milyon kereden fazla büyütülebilen beyin hücreleri daha derin anlaşılmaya başlandı. 1983’te yılında farkındalık yaratmak amacıyla bütün bir Kasım ayı Alzheimer hastalığına adandı. 1984’den itibaren bilimsel çalışmalar desteklendi ve 1993’te “Cognex” adında ilk ilaç geliştirildi. 

    Yaşlı nüfusun arttığı toplumlarda demans önemli bir sağlık sorunu. 65 yaşın üstünde %6-10, 85 yaşın üstünde %30- 47 oranında. Tanı konduktan sonra ortalama yaşam 8.1 yıl. En sık ölüm nedeni ise pnömoni. Riskler ve korunma yolları halen tartışmalı konular. Yaş, aile hikayesi, apolipoprotein, E e4 allelinin varlığı ve depresyon, genelde risk faktörleri olarak kabul edilmekte. 

    Alzheimer düşünme ve hatırlama kabiliyetinin giderek azaldığı bir hastalık. Yaşlılık ise bunun bir sebebi değil. Diğer bir deyişle, Alzheimer normal yaşlanma sürecinin bir parçası değil. Hayatları boyunca entelektüel yapıları hiç zarar görmeyen yaşlılar var ve birçok insan demansın hiçbir türüne yakalanmamakta.

    ÇAĞLAR BOYU ORTALAMA YAŞAM SÜRELERİ

    NEANDERTALLER (30.000 sene önce) 

    30

    Çatışmalardan, avcılık kazalarından ve diğer yaralanmalardan ötürü yaşam süresi 30 yıl civarındaydı. Yiyecek kıtlığı yetersiz beslenme sebebiydi. Bu avcı-toplayıcı gruplar, hayvanlardan yayılan hastalıkları kendilerine çektiler. Kuduz, tüberküloz, malta humması, sarı humma ve beyin iltihabı yayıldı. 

    NEOLİTİK (MÖ 8500 – MÖ 3500) 

    38

    Tarım, sulama kanalları ve şehirleşme, beraberinde yerleşik nüfusla ilişkili sorunlar getirdi. Su kaynakları dışkıyla pislendi ve kolera, çiçek hastalığı, tifo, grip gibi hastalıklar yayıldı. Sivrisineklerle ve böceklerle taşınan, evcilleştirilmiş hayvanlarda bulunan sıtma ve diğer hastalıklar ortaya çıktı. 

    KLASİK YUNAN VE ROMA (MÖ 500 – MS 500) 

    35

    Tüberküloz, tifo, ateşli hastalıklar, çiçek hastalığı ve kızıl hastalığı şehir nüfusunun alt tabaklarında yayıldı. Yetersiz beslenme, mide-barsak yangısı ve şiddet arttı. 

    ERKEN ORTAÇAĞ

    48

    GEÇ ORTAÇAĞ

    38

    ORTAÇAĞ (500 – 1500)

    40

    Şehirleşmeyle beraber ortalama yaşam süresi arttı. Kıtlık ve hıyarcık salgını çok can aldı. Veba Avrupa’da 25 milyon insanı (1347-1351), Asya’da 60 milyon insanı öldürdü ve büyük Londra salgınında (1664-1666) zirveye ulaştı. 1500’e gelindiğinde, ortalama yaşam süresi 38’e düşmüştü. 

    VICTORIA DÖNEMİ (1850’lerden 1900’e)

    Erkek 70

    Kadın 75

    Tifo, tifüs, raşitizm, difteri, tüberküloz, kızıl hastalığı ve kolera büyük şehirlerden kol geziyordu.

    1900’LER

    Erkek 82

    Kadın 85

    Daha iyi sağlık ve yaşam koşulları, 1950’ye gelindiğinde yaşam ortalamasını erkeklerde 70’e, kadınlarda 75’e çıkardı.

    BUGÜN

    Kanser, kalp hastalıkları ve krizi gelişen dünyada en çok can alan unsurlar. Akli melekelerin kaybı ve hareket etmede zorlanma, uzayan ömrün en büyük handikapları. 

  • Açlıktan ölen ataların tokluktan ölen torunları

    Açlıktan ölen ataların tokluktan ölen torunları

    Vücudumuz kullanmadığımız enerjiyi israf etmez, onu yağ olarak depolar. Bu eşsiz fizyolojik adaptasyon, avcı-toplayıcı atalarımızın hayatta kalmalarını ve türü devam ettirmelerini sağladı. Enerji ihtiyacı son derece azalan ama teknoloji sayesinde besinlere çok daha kolay ulaşan modern insan ise aynı mekanizma nedeniyle şişmanlama eğilimine girdi. Evrimin bir yan etkisi olan obezitenin kısa hikayesi…

    Tarımın keşfi ve hayvanların evcilleştirilmesi günümüzden yaklaşık 10.000 yıl önce besin istikrarsızlığını azaltmaya başladı. Açlık ve kıtlık dışında çok az seçenek sunan bir çevrede yaşam mücadelesi veren insanlar artık kendi besinini yetiştiriyordu. Besin üretimi yeni toplulukların oluşmasına imkan verirken, çiftçiler ve çobanlar besin üretimi üzerinde kontrol geliştirdiler; şehir devletlerine, imparatorluklara ve obeziteye giden yol böylece açılmıştı (Ve tabii tahıl tüketiminin getirdiği diş hastalıklarına!)

    Aslında, 20. yüzyıla kadar vücuttaki fazla yağa hep iyi gözle bakılmıştı. Bir miktar fazla kilo iyiydi; sağlık ve zenginlik belirtisiydi. Her ne kadar antik dönemlerde Hipokrat, Galen gibi öncü hekimler şişmanlığı bir sağlık sorunu olarak kabul etmişler, obeziteye karşı öneriler ve diyetler geliştirmişlerse de, 20. yüzyıla gelinceye kadar orta derecede şişmanlık sağlıklı bir ayrıcalık olarak algılanacaktı. Bu yüzden obezite esasen bir 20. yüzyıl sorunu telakki edilir.

    18. yüzyılda, İkinci Tarım Devrimi sırasında gerçekleşen teknolojik ilerlemelerden sonra tüketilen besin miktarları giderek arttı. 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında endüstrileşen ülkelerde ortalama hayat beklentisi ile birlikte ortalama vücut ağırlığının da arttığı gözlemlenecek, buna paralel olarak kalp hastalıkları ve inme gibi kronik hastalıkların oranının yükselmeye başladığı dikkatleri çekecekti. Besin kıtlığı çeken avcı-toplayıcı insan, yiyecek bolluğuna evrimsel bir muziplik sonucunda genlerinin uyum sağlayabileceğinden çok daha kısa bir sürede ulaşmış görünüyordu. Atalarımızın tutumlu genleri o mahrumiyet günlerinden avantaj sağlarken, modern çağın bolluk zamanlarında diabet ve obezitenin baş sorumlusu haline gelmişlerdi.

    Açlıktan ölen ataların tokluktan ölen torunları-1
    Kutsal şişmanlık
    Çatalhöyük’te bulunan ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen Neolitik dönem (MÖ 5500-8000) eseri Ana Tanrıça figürü, tarih öncesi çağlarda şişmanlığa atfedilen estetik değer ve kültürel önemi belgelerken aynı zamanda bir doğurganlık ikonu olarak kabul ediliyor.

    Obezite: Bir sağlık sorunu

    İlk alarm, hayat sigortası şirketlerinden geldi. Sigortacılar acı gerçeği 1903’lerde farketmeye başladılar: Boyuna göre kilosu ortalamanın üstünde olanlar daha genç yaşta ölüyordu. Bu da onların sigortalanmak için pek de uygun olmadıkları anlamına geliyordu. Böylece kilo kaybetmek için diyet yapmak, 1910’lardan başlayarak özellikle ABD’de kitlesel bir fenomene dönüştü.

    1932’de Amerika’da 32 hayat sigortası şirketinin erkeklere ait 1909-1928 yılları verileri rapor edildi. Sonuçlar vahimdi: Fazla kilosu olan erkekler her yaşta daha yüksek mortaliteye sahipti. Kadınlarda da durum pek farklı değildi. Şişman kadınlarda diabet ve safra kesesine bağlı ölümler normal kilolulara göre üç kat fazlaydı. Yine obez kadınlarda, kalp-damar hastalıklarına ve böbrek rahatsızlıklarına bağlı ölümler %50 daha yüksek oranda gerçekleşiyordu. 1942’de boya göre ideal kilolar ilk kez yayımlandı. 1959’da obezitenin erken ölüm riski taşıdığı bir kez daha teyit edildi ve ideal kilo üç farklı beden ölçüsü için yeniden tanımlandı. Daha sonra yapılan çalışmalar, cilt altı yağ kalınlığının inme ya da kalp-damar hastalığı belirtisi olmadığını ama bel çevresi ölçüsünün anlamlı olduğunu ortaya koydu. Bel çevresinin kalınlaşması ile karakterize olan ve abdominal ya da santral obezite denen durum, bugün metabolik sendrom kriterlerinden biridir.

    Antik hekimlerin öncü yaklaşımı

    Obezitenin ilk kez bir sağlık sorunu olarak kabul edilmesi, aslında antik çağlarda başlamıştır. Şişmanlığın tehlikesinin ve beraberinde getirdiği hastalıkların Hipokrat tarafından gözlemlendiği ve yazılı olarak belirtildiği kabul edilir. MÖ 460-370 arasında yaşayan Hipokrat, birçoğu bugün de kabul edilebilen gözlemlerinde obezitenin hastalıklara neden olabileceğini ve ölümle sonuçlanabileceğini belirtmiş, çözüm olarak diyet ve yaşam biçimi değişiklikleri önermişti.

    MÖ 25-MS 45 tarihleri arasında yaşayan Celcus’a göre ideal fiziksel duruma sahip insan ne zayıf ne de şişman olmalı, ikisinin ortasında bulunmalıydı. Celcus, şişmanlık ile güçlü kuvvetli olmayı birbirinden ayırıyor; şişmanlar için tuzlu su banyosu, uzun mesafe yürüyüş ve koşu, ekşi gıdalarla beslenme ve boşaltım sistemlerini harekete geçirecek besinler öneriyordu. Hazmedilebileceğinden fazla gıdanın vücutta çürümeye başlayacağını düşündüğü için, tavsiyeleri arasında kusma da yer alıyordu.

    Antik Roma’nın en ünlü hekimi, gladyatörlerin cerrahı, imparator Marcus Aurelius’un doktoru Galen de (129-201), kötü ‘humor’un (başta kan olmak üzere, beden sıvıları) vücutta artması sonucu ortaya çıktığını düşünüyordu. Morbid obeziteyi (komplikasyonların da başladığı aşırı şişmanlık) ‘polisarkia’ olarak tanımlıyor ve obezite tedavisinde Hipokrat’a benzer şekilde diyet, egzersiz, ilaç ve psikolojik destek öneriyordu. Galen, De Sanitate Tuenda (Hijyen) adlı kitabında 40 yaşında bir obez hastayı, diyet, yürüyüş ve bitkisel masajla zayıflattığını anlatmıştı. Obezitenin diyetle tedavisine adadığı De Victu Attenuante (Zayıflatan Diyet) adlı ünlü kitabında besinleri kategorilere ayırıyor ve diyete uygun olanları sıralıyordu. Yeşil sebzelerin zayıflatıcı etkisi fazlaydı; bu bakıman sarımsak, soğan, tere, pırasa, hardal tohumu, turp, kekik, fesleğen, kereviz öneriyordu. Et olarak ise yaban hayvanlarını ve balıkları tavsiye ediyordu.

    Açlıktan ölen ataların tokluktan ölen torunları-5
    Obezitenin estetiği İnsanlık tarihi boyunca besin kıtlığı nedeniyle şişmanlığın iyi olduğu fikri resimden edebiyata birçok sanat eserlerinde hayat buldu. “Kadınsı tombulluk” ideali XX. yüzyılın ilk yıllarına kadar devam etti. Peter Paul Rubens’in Bacchus isimli yağlıboya tablosu, 16381640, Hermitage Müzesi, St. Petersburg.

    İlk modern reçeteler, tehlikeli tedaviler

    Obezite sözcüğü 17. yüzyıla kadar İngilizce’nin kelime dağarcığında yer almıyordu. Latince obesitas (Şişman) sözcüğü Oxford Sözlüğü’ne 1611’de girecekti. Londra’ya taşındığında 30 yaşında olan, yeni sosyal ortamı nedeniyle birkaç yıl içinde gittikçe şişmanladığını farkeden İskoç hekim George Cheyne (1671-1743), 40 yaşına geldiğinde fazla kiloları nedeniyle artık solunum güçlüğü ve halsizlik çekiyordu. Sağlığına yeniden kavuşmasını sağlayan diyeti 1712’de yazdığı Sağlık ve Uzun Yaşam Üzerine Bir Tez isimli kitabında, “Milk-Vegetable Diet” (Süt-Sebze Diyeti) olarak tanımlıyor ve içinde et olmayan, süt, ekmek, tereyağı, peynir, salata, meyve, çekirdekler ve kök sebzelerden oluşan bu diyeti sağlıklı ve uzun bir hayat için öneriyordu.

    Özellikle obeziteyi tedavi etmek amacıyla hazırlanan ilk modern diyet reçetesi muhtemelen William Banting’in 1863 basımı best-seller kitapçığıydı. Banting, Letter on Corpulence Addressed To The Public’te (Şişmanlık Üzerine Halka Açık Mektup) günde üç kez et ya da balık, çok az meyve-sebze ve birkaç kadeh şaraptan ibaret olan bir düşük karbonhidrat, yüksek protein diyetiyle sağlığına kavuştuğunu belirtiyordu. Bu diyetin modern versiyonu 1972’de Atkins Diyeti olarak bütün dünyada son derece popüler olacaktı.

    Açlıktan ölen ataların tokluktan ölen torunları-4
    Tombul kahramanlar Cervantes’in Sancho Panza’sı, Shakespeare’nin Falstaff’ı gibi edebiyat tarihinin popüler şişman karakterleri çoğunlukla sempatik ve iyi huyluydu. Thomas Rowlandson’ın 1776 tarihli Sancho Panza gravürü, özel koleksiyon.

    Charles Dickens, Pickwick Papers’da (Mr. Pickwick’in Serüvenleri-1837) obez bir çocuğu tanımlar; bu çocuk sık sık uyuyakalmaktadır. Pickwick Sendromu olarak 1916’da tıp kitaplarına da giren bu durum, 1956’da Burwell tarafından obezitenin bir komplikasyonu olarak tıp literatürüne de eklenecekti. Şişmanlık nedeniyle solunum yüzeyselleşmekte ve kanda karbondioksit seviyesi artmakta, bu da uyuklamaya sebep olmaktaydı.

    Osler’in 1904 tarihli 1182 sayfalık Tıp Prensipleri kitabında da obeziteye iki sayfa ayrılmıştı. Bu kitaba göre obezite bir aşırı yeme hastalığıydı; daha çok kalıtımsal yatkınlığı olanların, kötü beslenme alışkanlığına sahip çocukların ve orta yaşlı kadınların sorunuydu. Bunların birçoğunda gut hastalığı da vardı. Tedavi olarak çok sık aralıklarla az miktarda beslenme tavsiye ediliyordu.

    1960’larda bir başka tedavi uygulanmaya başladı: Hastane şartlarında sadece su ve mültivitamin verilerek gerçekleştirilen terapötik açlık tedavisi. 1969’da 210 gün açlıkla 118 kilodan 60 kiloya düşürülen genç bir kız yeniden beslenmeye başlayışının sekizinci günü kalp yetmezliğinden hayatını kaybedince, bu radikal tedaviden vazgeçildi. İzleyen yıllarda açlık diyetleri yerine kısmi açlık diyetleri ön plana çıktı. ABD’de 1976’da The Last Chance Diet (Son Şans Dieti) yayımlandı. Sıvı protein ağırlıklı ve çok düşük kalorili bu diyeti uygulayan 100.000 kişiden 17’si yetersiz protein alımı ya da potasyum kaybı yüzünden kalpten öldü. Bunun üzerine sözkonusu diyetin kalp hastaları, gebeler, lohusalar için uygun olmadığı ve dört haftadan fazla uygulanmasının sakıncalı olduğu beyan edildi. Yine 1960’larda vücut yağı sadece enerjinin pasif depo yeri değil, hormonları, reseptörleri, genetik yapı ve hücre biyolojisi olan bir organ olarak kabul edildi.

    2013’te obezite tedavi edilmesi gereken kronik hastalık olarak tanımlandı. Obeziteye karşı hazırlanan diyetlerin ardı ardı gelmeyecek, örneğin sadece 2010’da 500 farklı diyet kitabı yayımlanacaktı. Bugün tümdünyada 30-50 milyar dolar hacminde bir zayıflama endüstrisi söz konusu.

    Açlıktan ölen ataların tokluktan ölen torunları-3
    Zayıflama endüstrisi Yüzyılın başlarında sigorta şirketlerinin aşırı kilolu olmanın ömrü kısalttığını fark etmesiyle birlikte zayıflama endüstrisi gelişmeye başladı. ABD’de piyasaya çıkan bir zayıflama tabletinin dergi reklamı, 1904.

    Cerrahi yöntemin çıkışı ve gelişimi

    1953’te Dr. Richard L. Varco, Minnesota Üniversitesi’nde kilo kaybına neden olacak ilk cerrahi operasyonu yaptı. Besinlerin emilimini azaltmayı hedefleyen bu girişimin adı “jejunoileostomi”ydi. Besin emiliminin gerçekleştiği ince bağırsağın büyük bir bölümü operasyonla devre dışı bırakılıyordu. 1954’de geliştirilen “jejuno-ileal bypass” tekniği uygulanmaktayken, 1956’da ilk ciddi yan etkiler gözlenmeye başlandı. Beş yıl sonra kontrolden geçirilen 100 hastadan sadece yarısının fayda gördüğü anlaşıldı.

    1967’de Edward E. Mason gastrik bypass operasyonunu tanımladı. Bu ameliyat da uzun dönemde elektrolit dengesizlikleri, vitamin eksikliği, ishal gibi sorunlar yaratıyor, hastaların hayat boyu takipleri gerekiyordu. Daha sonraları, besinlerin emilimini engellemek yerine aşırı besin alımını engelleyen ameliyatlar gündeme geldi; 1973’de gastroplasti ameliyatı, 1978’de gastrik bant, 1993’da ayarlanabilir silikon bant ve 2000’lerden itibaren laparaskopik tüp mide ameliyatları gerçekleştirildi. Ülkemizde ilk defa 1989’da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde yapılmaya başlanan obezite ameliyatları, bugün pek çok büyük merkezde yapılmaktadır.

    Açlıktan ölen ataların tokluktan ölen torunları-2
    Cenaze levazımatçısından ilk bestseller diyet reçetesi
    Viktorya çağı İngiltere’sinde yaşayan kısa boylu ve şişman cenaze işleri sorumlusu William Banting (1796-1878) kendisine uyguladığı düşük karbonhidratlı zayıflama reçetesini kitaplaştırmış, Şişmanlık Üzerine Halka Açık Mektup tarihin ilk çoksatar diyet kitabı olmuştu. Eserin 1864 tarihli üçüncü baskısı, Londra Kütüphanesi.

    Obezitenin engellenemez yükselişi

    1980’den itibaren tüm dünyada beklenmedik bir yükseliş gösteren obezite, öngörülemeyen, açıklanamayan ve 90’ların başına kadar da fark edilemeyen bir artış gösterdi. Geçen 60 yıl içinde, dünya bir obezite patlamasına sahne olurken, Dünya Sağlık Örgütü bu durumu bir küresel salgın ve halk sağlığı krizi olarak deklare etti. Dünyada obezite 1975’den bu yana üç kat arttı. 2016 itibariyle 18 yaş ve üstü 1.9 milyar yetişkin fazla kilolu, bunların 650 milyonu obez.

    Türkiye diabet, obezite ve hipertansiyon epidemiyolojisi çalışması (TURDEP II) sonucuna göre son 12 yılda obezite artışı kadınlarda %34, erkeklerde ise %107 olarak hesaplandı. Sağlık Bakanlığı’nın ‘Türkiye’de Beslenme ve Sağlık Araştırması’na göre ülkemizde her 100 erkekten 20.5, her 100 kadından 41’i obez. Fazla kiloluların topluma oranı %34.6. Fazla kilolu ve şişmanların toplam oranı %64.9; çok şişmanların ise %2.9. Obezite, yaşam süresini kısaltırken yaşam kalitesini de sistemik, metabolik, ruhsal, hormonal, estetik, toplumsal alanlarda olarak çok yönlü şekilde bozuyor.

    Son yıllarda obezitenin, tüketilen yiyecekten sağlanan kalori ile onu elde etmek için harcanan enerjinin karşılaştırılmasına dayanan basit bir denklemden çok daha kompleks bir süreç olduğu görüldü. Hastalıkta ailesel bir eğilim gözlenmekle birlikte, yapılan araştırmaların sonuçlarına göre genlerin etkisinin sanıldığı kadar belirgin olmadığı anlaşılıyor. Ailenin sorundaki payı ırsî olmaktan çok, yaşam biçimi alışkanlıklarıyla alakalı.

    Bugün artık, obezitenin böylesine büyük bir artış göstermesinin sebebinin herhangi bir metabolik sorun ya da bir gen mutasyonuna değil, obezojenik çevresel faktörlere bağlı olduğu kabul ediliyor ve bu küresel salgının önüne ancak bu yaklaşımla geçilebileceği varsayılıyor.

    Açlıktan ölen ataların tokluktan ölen torunları-7

    Abartılı şişmanlıktan mübalağalı zayıflığa

    İnsanlık tarihinin önemli bir bölümünde üstün bir özellik olarak algılanan şişmanlık, 20. yüzyılın ikinci yarısında iyiden iyiye gözden düştü. 1960’larda İngiliz manken Twiggy “0 beden”in öncülüğünü yaparken obezite artık neredeyse bir suç gibi algılanmaya başlamıştı. İlerleyen yıllarda şişmanlık korkusundan kaynaklanan anoreksia, blumia gibi aşırı zayıflamaya yol açan yeme bozuklukları yükselişe geçecekti.

  • Beden makinesine, yedek parça niyetine

    Beden makinesine, yedek parça niyetine

    Hastalanmış ya da hasarlanmış bir beden parçasının sağlam olanıyla değiştirilmesi fikri ve bu düşünce çerçevesinde gerçekleştirilen deneysel girişimler çok eskilere dayanıyor. Ancak efsaneler ve mucizeler bir yana bırakılacak olursa, doku ve organ naklinin tarihçesi büyük ölçüde son 60 yılı kapsıyor.

    Tagliacozzi-379-018-001
    ‘İtalyan işi’ burun 1500’lü yılların ünlü tıp merkezi Bologna Üniversitesi’nde hocalık ve hekimlik yapan Gaspare Tacliacozzi, burnu hasar görmüş hastaları kendi geliştirdiği ‘İtalyan Metodu”yla tedavi ediyordu. Yöntem, hasarlı burnun hastanın kolundaki sağlıklı dokuya belirli bir süre sabitlenmesi esasına dayanıyordu.

    Üçüncü yüzyılda Kilikya’da yaşayan ve hekimlik yapan Cosmas ve Damian adlı ikiz azizlerin, bacağı ülser bir hastaya henüz ölmüş siyahi bir Etiyopyalının bacağını naklettiği söylencesi, Jacobus de Voragine tarafından yazılan The Golden Legend (Altın Efsane) adlı bir Ortaçağ kitabında anlatılır. Bu hadise ünlü bir yağlıboya tabloda da resmedilmiştir.

    16. yüzyılda Gaspare Tagliacozzi (1545-1599) çoğu kez bir savaş yarası nedeniyle burnunu kaybetmiş hastalara yine kendi kollarından kısmen kestiği deri parçası ile yama yapıyor; bu yama yeni yerine tutunana kadar 20 gün boyunca hastanın kolunu burnuna değecek şekilde bandajlarla sabitliyor ve yama tuttuktan sonra kolu ayırıyordu.

    1668’de bir köpeğin kafatasından bir insanın kafatasını tamir için yapılan ilk kemik nakli Hollandalı Job van Meeneren tarafından gerçekleştirilmiş, kayıtlara girmişti.

    18. yüzyılda tıbbın birçok dalıyla birlikte deneysel tıp ile de uğraşan İskoçyalı cerrah John Hunter (1728-1793) insandan insana diş nakletmeyi denedi.

    19. yüzyılda İsviçreli cerrah Jacques-Louis Reverdin (1842-1929), ince tabakalı serbest deri dokusunun nakledildiği yerde yaşayabildiğini keşfetti ve bu tür otojen (hastanın kendi bedeninden alınan) serbest deri yamaları, yanıklarda ve derin yaralarda kullanılmaya başlandı.

    1906 yılında, ilk kornea nakli Dr. Edward Zirm tarafından gerçekleştirildi.

    20. yüzyılın ilk yarısında, nakledilen organın alıcı beden tarafından niçin reddedildiği sorusuna cevap aranıyordu. Dikkatler, bağışıklık sisteminin temel çalışma prensiplerini aydınlatmak üzerinde yoğunlaşmıştı.

    Organ reddi sorunu

    1912’de organ nakli tarihinde önemli bir aşama kaydedildi. Georg Schöne homogreftlerin (başka bir insandan yapılan özdeş yama) başarısız olduğunu, aynı kişiler arasında yapılan ikinci denemede ise red cevabının çok daha hızlı bir şekilde geliştiğini keşfetti. Burada bağışıklık sisteminin lenfosit adı verilen hücreleri ve bu hücrelerin hafızaları söz konusuydu. Bu keşif, nakil yapılan bedenin red cevabını engellemek için “immün süpresyon” yani bağışıklık sisteminin baskılanması fikrinin doğuşuna önayak oldu. O yıllarda deri homogreftlerinin bir işe yaramadığı, başarısızlığın kaçınılmaz olduğu sanılıyordu. Nakledilen doku beslenme sorunuyla karşılaşıyordu.

    Alexis Carrel’in, kendisine 1912 Nobel Ödülü getirecek olan, kan damarlarını dikerek birleştirme tekniğini geliştirmesi ve bunun cerrahide kullanılması ise doku ve organ nakillerinin yolunu iyiden iyiye açtı.

    Adobe Express 2024-12-03 00.46.50
    Beyaz hastaya siyah bacak
    Cosmas ve Damian, Erken Hıristiyanlık döneminde Kilikya’da yaşadığına ve hastalarını ücretsiz tedavi ettikleri için azizlik mertebesine ulaştıklarına inanılan iki hekimdir. Master of Los Balbases’in “Bir Zangoç’un Rüyası: Aziz Cosmas ve Aziz Damian Bacak Nakliyle Mucizevi Bir Tedavi Uyguluyor” isimli 1475 tarihli ortaçağ tablosunda, hekimlerin bir hastanın bacağı yerine yeni gömülmüş bir Afrikalıdan alınan bacağı naklettikleri görülüyor.

    Öncü böbrek nakilleri

    Bir canlıda teknik olarak başarılı ilk böbrek naklini, Macar kökenli bir cerrah olan Emerich Ullmann, Viyana’da 1902 yılında bir köpek üzerinde gerçekleştirdi.

    1906’da Jaboulay tarafından gerçekleştirilen insan üzerindeki ilk iki böbrek naklinin birinde domuz, diğerinde ise keçi böbreği kullanılmıştı. Ernst Unger ise hayvanlar üzerinde 100’ün üzerinde deneysel nakil yaptıktan sonra, insan üzerindeki üçüncü ve dördüncü böbrek naklini 1909’da gerçekleştirdi; her ikisinde de böbrekleri maymundan almıştı. Bu erken dönem nakillerin hiçbirinde böbrek birkaç günden fazla çalışmadı ve hastalar kısa zamanda kaybedildiler. O tarihlerde başka bir seçenek yoktu; hemodiyalizin uygulanmaya başlamasına daha 38 yıl vardı.   

    Alexis Carrel’in hayvanlar üzerindeki deneysel çalışmalarının gösterdiğine göre, otogreft yani canlının kendi dokusunun kendisine naklinde kısmen başarılı olunsa da homogreft nakillerde sorun yaşanıyordu. Bulgular son derece cesaret kırıcıydı ve 1920’ler, hatta 1930’lar boyunca organ nakli konusunda belirgin bir ilerleme kaydedilmedi.

    1933 yılında Ukraynalı Sovyet cerrah Yu Yu Voronay, 6 saat önce ölmüş bir donörden alınan böbrekle ilk kez insandan insana böbrek naklini gerçekleştirdi. 1933-1949 yılları arasında dört nakil daha yaptı ve bunların tümünde başarısız oldu. 1950’lere kadar sözkonusu operasyonlar Batı dünyasından gizli tutulmuştu.

    Edward Zirm Kornea Nakli yapıyor
    Organ naklinin dönüm noktaları 1905 yılında ilk kornea naklini gerçekleştiren Doktor Eduard Zirm, ameliyattan sonra hastasının başında.

    1951’de Paris’te birbirinden ayrı iki ekip toplam dokuz böbrek nakli yaptı. Donörlerin çoğu giyotine giden suçlulardı. Hastalar günler içinde öldüler. Dokuzuncu vakada ise ilk defa donör canlı bir insandı. Bağışçı bir anneden çocuğuna aktarılan böbrek çalıştı çalışmasına ama, üç hafta sonra kötü haber geldi: Organ reddi ortaya çıkmış, çocuğun vücudu annesinin böbreğini bile kaul etmemişti.  

    U933426ACME
    II. Dünya Savaşı sırasında Hollanda’da Willem Kolff tarafından uygulanmaya başlayan hemodiyalizin kronik böbrek yetmezliğinde kullanımı ancak 1960’da mümkün olabildi. 1960’ların sonlarında dünyada sadece birkaç merkezde yapılabilen hemodiyaliz 1970’lerden itibaren yaygınlaştı.

    Bağışıklığın gizemi

    2. Dünya Savaşı sırasında Glasgow’daki yanık ünitesinde Peter Medawar, homogreftlerin başarısız olduğunu bir kez daha gözlemliyordu. Bu durum bağışıklık sisteminin bir cevabı olmalıydı. Medawar, Oxford’a döndükten sonra tavşanlar üzerinde deri homogrefti çalışmaları yaptı; niçin red geliştiğini araştırdı. İkiz hayvanlarda red olmuyordu. Sadece tek yumurta ikizi olarak bilinen ve genetik yapıları tamamen aynı olan idantik ikizlerde değil, birbirlerine ancak farklı zamanlarda doğmuş kardeşler kadar benzeyen fraternal ikizlerde de red gerçekleşmiyordu. Aynı zamanda aynı uterusta gelişen bu kardeşlerde birbirlerinin dokusuna karşı bir nevi tolerans gelişiyor olmalıydı ama nasıl? İkiz kardeşlerin kordon kanları anne karnında iken birbirine temas ediyor ve meydana gelen tolerans, yetişkinliklerinde de korunuyordu (chimerism). Böylece reddin sanıldığının aksine kaçınılmaz olmadığı bulunmuştu. Çalışmalarını sürdüren Medawar, deri greftinin nakledildiği bedende tetiklediği red cevabının bağışıklık sistemindeki mekanizmasını tanımladı. Bu keşif Peter Medawar’a 1960 Nobel Tıp Ödülü’nü getirecekti.

    Organ nakli tarihinde o güne kadar gerçekleşen başarısız girişimler sonucunda oluşan deneyim birikimi, önemli bir gerçeği işaret ediyordu: Vericiden alınan organın alıcı bedenin bağışıklık sistemi tarafından yabancı bir varlık olarak algılanarak reddedilmesine engel olmak için bağışıklık sistemini baskılamak gerekiyordu. Bu amaçla ilk başvurulan yöntem, radyasyon oldu. 1950’lerde kardeşler arasında yapılan bir kemik iliği naklinde, tüm vücut ışınlamasıyla başarıya ulaşılmıştı. Bu yöntem böbrek naklinde de bir süre kullanıldı ama, arzu edilen başarı yakalanamadı.

    Doku toleransının tanımlanmasından 14 ay sonra Joseph Murray ve ekibi, Ronald Herrick’ten aldıkları bir böbreği onun tek yumurta ikizi olan Richard’a Boston’daki Brigham Hastanesi’nde 23 Aralık 1954’te naklettiler. Bu tıp tarihinde önemli bir dönüm noktasıydı; bir bireyden diğerine ilk kez başarılı bir organ nakli gerçekleşmişti. Cerrah Murray’in köpekler üzerinde deneysel tecrübesi vardı. Böbrek yetmezliğinden ölmekte olan hastanın tek yumurta ikizi vardı ve böylece nakledilen böbreğin red cevabı olmayacaktı. Nakil yapılan hasta Richard 8 yıl daha yaşadı. Bu arada evlendi ve iki çocuk sahibi oldu.

    1962’de yine aynı hastanede, hayatını kaybetmiş bir donörden alınan böbrek ilk kez bir hastaya yine Dr. Murray ve Dr. Hume tarafından nakledildi. Dr. Murray 1990 yılında Nobel Tıp Ödülü’nü, kemik iliği naklini ilk kez hayata geçiren Dr. Donnall Thomas ile paylaşacaktı.

    OrNa 4
    Tarihe geçen öncüler Doktor Joseph E. Murray, (merkezde, yüzü kameraya dönük) Boston’daki Bent Brigham hastanesinde tek yumurta ikizleri Richard ve Ronald Herrick arasında gerçekleştirdiği böbrek nakli ameliyatı sırasında, 23 Aralık 1954. Bu operasyon, dünyanın ilk başarılı organ nakli olarak kabul ediliyor (üstte). Dünyada bir insana ilk kez kalp nakleden Güney Afrikalı cerrah Christiaan Barnard, ameliyat hakkında basına bilgi veriyor, 3 Aralık 1967. Dr. Bernard bu başarısıyla Time dergisinin 15 Aralık 1967 tarihli sayısına kapak olmuştu.
    AP_671210059
    1101671215_400

    İlk karaciğer ve akciğer nakilleri

    1963’te başarısız bir karaciğer nakli yapan Dr. Thomas Starzl, immün-süpresif (bağışıklık baskılayıcı) ilaçlarla çok daha başarılı sonuçlar almaya başlamıştı. Bağışıklığı baskılamak için önceleri imuran (azathioprine) ve steroid (kortizon) kullanılıyordu ama, bu konuda esas farkı yaratan 1983’te kullanıma giren siklosporin adlı ilaç oldu ve diğer organ nakillerinin de yolunu açtı. 1963’te ilk başarılı akciğer nakli Dr. James Hardy tarafından Mississippi’de gerçekleştirildi. 1966’da y ilk başarılı pankreas/böbrek nakli Dr. Richard Lillehei ve Dr. William Kelly tarafından Minnesota’da yapıldı. 1967’de ise ilk başarılı karaciğer nakli Dr. Thomas Starzl tarafından Colorado’da gerçekleştirildi. Dr. Donnall Thomas 1968’de ilk başarılı kemik iliği naklini literatüre kazandırıyordu.

    Ölümün yeni tanımı

    Organ nakli cerrahisi yaygınlaşıp geliştikçe, kendine özgü hukuki ve etik sorunları da beraberinde getirdi. Bunlardan en kritik olanı, ölümün tanımlanmasıydı. 1960’lı yıllarda teknoloji, beyin öldükten sonra bedenin suni destekle hayatta kalmasını sağlayabiliyordu. Dolayısıyla ölümü yeniden tanımlamak gerekti. 1968’de Harvard Tıp Okulu beyin ölümü komitesi, beyin fonksiyonlarının geri dönülmez biçimde yitirilmesini ölüm olarak tanımladı. Bu tanımlamanın organ bağışı bakımından kritik önemi vardı: Beyin ölümü tanımından önce ancak kalp atışları tümüyle durduktan sonra nakil organları alınabiliyordu; üstelik bunlar karaciğer ve böbreklerle sınırlıydı; oysa beyin ölümü tanımı kalp, pankreas, akciğerler ve ince bağırsaklar için de nakil imkanı sağladı.

    Kalp, kalp kapağı, akciğer, pankreas, ince barsak, kornea gibi birçok organ ve dokunun yegane kaynağının kadavra olduğu gözönüne alındığında, beyin ölümü tanımının önemi daha net anlaşılabilir.

    İlk kalp nakli

    Bir insana ilk başarılı kalp nakli Güney Afrika Cape Town’daki Groote Schuur Hastanesi’nde, doktor Chiristiaan Barnard tarafından 3 Aralık 1967’de gerçekleştirildi. Kalp cerrahı Barnard, kronik kalp yetmezliğinden hayatını kaybetmek üzere olan 53 yaşındaki Lewis Washkansky’e, bir trafik kazasında can veren 25 yaşındaki Denise Darvall’ın kalbini nakletti. Bağışıklık sistemi ilaçlarla baskılanan Washkansky’nin vücudu yeni kalbi reddetmedi. Ancak verilen ilaçlar onu enfeksiyonlara karşı korumasız bırakmıştı. Yeni kalbiyle hiçbir sorun yaşamayan hasta, ameliyattan 18 gün sonra çift taraflı zatürreden kaybedildi. İlk başarılı kalp naklini izleyen 1968 yılında 100 kadar operasyon yapıldı ama, bu sayı izleyen senelerde hızla düştü. Zira hastaların pek azı hastaneden taburcu olacak kadar yaşayabiliyordu.

    Organ reddine karşı kullanılan ilaçlar 1970’lerde daha başarılı sonuçlar vermeye başlayınca, nakiller daha güvenilir hale geldi. Dr. Barnard’ın 1970’lerin sonlarında kalp naklettiği hastalarından birçoğu yeni kalpleriyle beş yıldan uzun süreyle hayata tutundular. ABD’deki ilk başarılı kalp nakli ise Kaliforniya Palo Alto’da hayvanlar üzerinde deneysel kalp nakilleri yaparak bu alanda yetkinleşen kardiyotorasik cerrahi profesörü Norman Shumway tarafından gerçekleştirilmiş, 54 yaşındaki çelik işçisi Mikesperak ameliyatı izleyen 14 gün boyunca hayatta kalmıştı.

    1980’lerde bağışıklık sistemini baskılayarak organın alıcı vücut tarafından reddini engelleyen siklosporin kullanılmaya başlanınca, kalp nakillerinin başarı oranları büyük ölçüde arttı, bu nakiller tüm dünyada yaygılaştı. 1989’da ilk başarılı ince barsak nakli Dr. Olivier Goulet tarafından Paris’te gerçekleştirildi. 10 yıl sonra ise ilk başarılı el nakli Dr. Earl Owen ve Dr. Jean-Michel Dubernard tarafından Lyon’da yapıldı. İlk başarılı kısmi yüz nakli Dr. Bernard Devauchelle ve Dr. Jean-Michel Dubernard tarafından Amiens-Fransa’da 2005’te; ilk başarılı tüm yüz nakli ise İspanya’da Vall d’Hebron Hastanesi’nde 2010’da uygulandı.

    Türkiye’de ilk organ nakilleri

    Akif Taykurt, Siyami Ersek ve Mehmet Haberal: Yolu açan usta cerrahlar

    60’lı ve 70’li yıllarda ülkemizde ilk kalp ve böbrek nakillerini gerçekleştiren doktorların izinden giden cerrahlar önemli başarılara neşter attı. 2017’de tüm Türkiye’de 42’si akciğer, 3.342’si böbrek, ikisi ince bağırsak, 76’sı kalp, 1.446’sı karaciğer olmak üzere toplam 4.908 organ nakli ameliyatı gerçekleştirildi.

    Türkiye’de ilk organ nakli 22 Kasım 1968’de Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi’nde Dr. Kemal Beyazıt tarafından yapılan kalp transplantasyonuyla gerçekleştirilmiş, fakat hasta ancak 18 saat yaşayabilmişti. 1967’de Güney Afrika’ya giderek Christiaan Bernard’ın yaptığı ilk kalp nakli hakkında incelemelerde bulunan Dr. Siyami Ersek (1920-1993), bunun hemen ardından İstanbul’da 27 Kasım 1968’de bir kalp nakli daha gerçekleştirmiş, ancak bu hasta da sadece birkaç gün hayatta kalabilmişti. 1963’te ülkemizde ilk açık kalp ameliyatını, aynı yıl ilk yapay kalp kapakçığı operasyonunu başarıyla uygulayan ve Avrupa’da aynı ameliyatta üç kalp kapakçığı değişimini yapmayı başaran öncü cerrahlardan Dr. Siyami Ersek; organ reddi nedeniyle çoğunlukla ölümle sonuçlanan, verici bulmaktaki güçlükler, yasal ve toplumsal sorunlar yüzünden dünyada da hızı kesilen kalp nakli ameliyatlarına devam etmedi. Ancak, kalp nakilleri bu öncü cerrahın yanında yetişen öğrenciler tarafından sonraki yıllarda başarıyla gerçekleştirilmeye başlandı.

    siyahierkek
    Siyami Ersek ve çocuk hastalar Christiaan Barnard’ın ilk kalp nakli ameliyatından sadece bir yıl sonra, 1968’de Türkiye’de yapılan iki kalp transplantasyonundan birini gerçekleştiren Dr. Siyami Ersek, kendi idaresinde kurulan ve bugün de ismini taşıyan hastanede, çocuk hastalarıyla.

    İlk başarılı nakiller

    1970’te Hacettepe Üniversitesi’nde genel cerrahi ihtisası yapmakta olan Dr. Mehmet Haberal köpekler üzerinde deneysel çalışmalara başlamıştı. Dr. Haberal, 3 Kasım 1975’de Türkiye’deki ilk başarılı organ nakline imza atmayı başardı. Ankara’daki Hacettepe Üniversitesi’nde anne Mürüvet Çalışkan’dan alınan böbreğin 14 yaşındaki oğlu Bahtiyar’a, Prof. Dr. Mehmet Haberal ve ekibi tarafından nakledilmesi, binlerce kronik organ hastasının yaşamında ve Türk tıp tarihinde dönüm noktası olacaktı. Bahtiyar, yıllardır diyalize bağlı olarak yaşıyordu. Hacettepe Hastanesi’nde tedavi gördüğü sırada Prof. Dr. Haberal ve ekibinin yaklaşık 6 saat süren operasyonuyla böbrek Bahtiyar’a başarıyla nakledildi. 

    MehmetHaberal
    Haberal ve ekibi Türkiye’de canlıdan ve kadavradan doku-organ nakli çalışmalarının öncü isimlerinden Dr. Mehmet Haberal, ekibiyle bir ameliyat gerçekleştiriyor.

    Türkiye’de doku ve organ nakli çalışmalarının miladı olarak kabul edilen olay, ülkemizde büyük bir “tıp başarısı” olarak tarihe geçti. Ameliyat sonrasında eskisinden daha sağlıklı ve mutlu bir hayata “merhaba” diyen Bahtiyar, beş yıl sonra yine böbrek yetmezliği yüzünden hayata veda etti. 

    Çalışmalarını sürdüren Dr. Mehmet Haberal, yine Hacettepe’de, 10 Ekim 1978’de, Türkiye’de organ bağışı mevzuatı henüz bulunmadığından Eurotransplant’tan temin edilen organla, ülkemizde kadavradan ilk böbrek naklini de gerçekleştirdi. Dr. Haberal ve ekibi, 8 Aralık 1988 tarihinde ise Türkiye’nin ilk karaciğer nakli ameliyatını, Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavi Vakfı Hastanesi’nde yaptı.

    1990’da Dr. Haberal başkanlığında Türkiye Organ Nakli Derneği kuruldu. Bu dernek kongreler, panel ve sempozyumlarla bilimsel faaliyetlere katılmasının yanında, halk eğitimi amaçlı televizyon ve radyo programlarının hazırlanmasına ön ayak oldu, organ nakli kampanyaları yapılmasını sağladı. 1988’de dünyada canlı donörden kısmi karaciğer nakli uygulamaları başladı ve Türkiye’de de ilk kez Mart 1990’da annesinin karaciğerinin bir kısmı bir çocuk hastaya Dr. Haberal ve ekibi tarafından nakledildi.

    Yasal ve etik çerçeve

    3 Haziran 1979’de Türkiye’de ilk organ bağışı yasası çıktı. 2238 sayılı Türkiye Organ Nakli Kanunu; organ ve doku bağışı, bunların saklanması, aşılanması ve nakli konularını düzenliyordu. Yasanın çıkmasından kısa bir süre sonra 27 Temmuz 1979’da yine Dr. Mehmet Haberal ülkemizde ilk kez yerli kaynaklı kadavradan böbrek naklini Hacettepe’de gerçekleştirdi. Diyanet İşleri Yüksek Kurulu 6 Mart 1980 tarihli ve 396 sayılı kararında organ naklinin İslâmi kurallara uygun olduğuna hükmetti. 4 Eylül 1980’de Türkiye Organ Nakli ve Yanık Tedavi Vakfı kuruldu. 21 Ocak 1982 tarihli, 2594 sayılı organ nakli ve bağışı hakkındaki kanun ise “doğal afetlerden veya bir trafik kazasından sonra ölen kişinin yakınları bulunamazsa, bu kişinin organları onay almaya gerek olmadan bağışlanabilecektir” şeklinde değiştirildi. Bugün organ nakilleri bu kanun uyarınca yapılmaktadır.

    Türkiye’nin değişik illerinde organ nakli merkezleri kuruldu ancak tüm dünyada olduğu gibi organ bekleyen hasta sayısı çok, bu hastalara nakledilebilen organ sayısı yetersiz. Karaciğer hastaları için hemodiyaliz gibi alternatif bir tedavi şansı da bulunmamaktadır. 1994’de Organ Nakli Kuruluşları Koordinasyon Derneği (ONKKD) kuruldu. Böbrek, karaciğer, kalp, immünoloji danışma kurulları kurarak organ temin ve dağıtımındaki esaslarını belirledi. 2000 yılında Sağlık Bakanlığı tarafından Ulusal Organ ve Doku Nakli Koordinasyon Sistemi başlatıldı. Bu sistemin amacı, ülke genelinde organ ve doku nakli hizmetleri alanında çalışan kurum ve kuruluşlar arasında gerekli koordinasyonu sağlamak, kısıtlı imkanlarla temin edilebilen bağış organ ve dokuları, bilimsel kurallara ve tıbbi etik anlayışına uygun olarak, adaletli bir dağıtımla, en uygun hastalara, en kısa süre içerisinde naklini sağlamaktı.

    Türkiye’de bugün böbrek nakli yapılan merkez sayısı 28’e, karaciğer nakli yapılan merkez sayısı ise 16’ya erişmiştir. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2017’de tüm Türkiye’de 42’si akciğer, 3.342’si böbrek, ikisi ince bağırsak, 76’sı kalp, 1.446’sı karaciğer olmak üzere toplam 4.908 organ nakli ameliyatı gerçekleştirildi. Ayrıca günümüzde Türkiye’de organ nakillerinin yanısıra; kalp kapağı, kornea, kemik, kemik iliği ve tendon gibi doku nakilleri de başarıyla yapılmaktadır (Son yıllarda ülkemizde gerçekleştirilen, kimileri etik tartışmalarla kimileriyse ulaştıkları başarılı sonuçlarla gündeme gelen kol-bacak gibi ekstremite nakilleri ile kısmi ya da tam yüz nakillerine ayrı bir yazı konusu olabilecek geniş kapsamları nedeniyle bu yazıda yer verilmemiştir).

  • Tıp literatüründeki tek Türk: Hulusi Behçet

    Tıp literatüründeki tek Türk: Hulusi Behçet

    Askerî Tıbbiye’yi 1910’da bitiren Hulusi Behçet, 1914’te Deri ve Zührevi Hastalıklar mütehassısı olmuş; 1. Dünya Savaşı’nda askerî hekim olarak görev yapmıştı. Cumhuriyetin sağladığı bilimsel özgürlük ortamında şark çıbanı ve frengi üzerine yaptığı çalışmalarla uluslararası tıp camiasının dikkatini çeken parlak hekim, literatürde kendi adıyla anılan Behçet Hastalığı’nı tanımlayarak bir tıp terimine adını veren ilk ve tek Türk oldu. 

    Hulusi Behçet 20 Şubat 1889 tarihinde İstanbul-Üsküdar’da doğduğunda, Osmanlı ülkesinde II. Abdülhamit hüküm sürmekteydi. Devir Batılılaşma devriydi. Annesi Ayşe Hanım’ı erken yaşta kaybeden Hulusi Behçet, büyükannesi tarafından büyütüldü. Varlıklı ve kültürlü bu ailede eğitime önem verilir; ülkeyi geleceğe taşıyacak yeni neslin ancak bilim ve eğitimle yetişebileceğine inanılırdı. Babası Ahmet Behçet’in görevi dolayısıyla Şam’da bulundukları yıllarda Beyrut yatılı Fransız okuluna kaydettirildi. Burada 1895-1897 arasında iyi bir temel eğitim aldı; Fransızca, Latince ve Almanca öğrendi. 

    İstanbul’a döndüklerinde, eğitimini 1898-1901 seneleri arasında Beşiktaş Rüştiyesi’nde sürdüren Hulusi Behçet, tıp eğitimine 1901’de askerî okulların Kuleli’deki idadi kısmında başladı, Askeri Tıbbiye’de tamamladı. 19. asrın son çeyreğinde, tıp uğraşı bilimsel yöntemlere yönelirken, pek çok hastalığın sebebi olan mikroorganizmalar da keşfedilmekteydi. Türkiye’de de 1889’da aşı müessesesi, 1893’de ilk bakteriyoloji laboratuvarı kurulmuştu. 

    Gureba’da ekip arkadaşlarıyla Dr. Hulusi Behçet, yaklaşık 15 yıl görev yapacağı Gureba Hastanesi’nin tıp fakültesine ayrılan bölümündeki kliniğinde öğrencileriyle, 30’lu yılların sonları, 40’lı yılların başları. 

    Hulusi Behçet, 1906’da 16 yaşındayken girdiği Askerî Tıbbiye’yi 1910’da, 21 yaşındayken, 4533/1065 numaralı diplomayla yüzbaşı olarak bitirdi. Rieder tarafından 1898’de mezuniyet sonrası tıp eğitim kurumu olarak kurulan Gülhane Tatbikat Okulu’nun Cildiye Seririyatı’nda (Deri ve Zührevi Hastalıklar Kliniği) önce bir sene stajyer, sonra da 1914’e kadar asistan olarak çalıştı; Deri ve Zührevi Hastalıklar Mütehassısı oldu. 

    Özellikle frengi konusunda çalışmalara ve mikrobiyolojiye ilgi duyan Dr. Hulusi Behçet, 1914’ün Temmuz ayında Kırklareli Askeri Hastanesi Sertabip muavinliğine atandı; bu görevine ek olarak Edirne Askerî Hastanesi’nde de 1. Dünya Savaşı yıllarında tababet görevini cildiye mütehassısı olarak sürdürdü. 

    Profesör unvanlı ilk akademisyen 

    Dr. Hulusi Behçet Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği’ne profesör seçildiğinde, ülkemizde bu akademik unvana layık görülen ilk kişi olmuştu. 

    Savaş henüz bitmeden, 1917’de mesleki bilgilerini geliştirmek ve ilerlemeleri takip etmek amacıyla önce Budapeşte’ye, sonra Berlin’e gitti; böylece hem mezuniyet sonrası eğitimini tamamlama fırsatı bulmuş, hem de dermatoloji alanındaki belli başlı şahsiyetlerle tanışarak akademik çevresini oluşturmaya başlamıştı. 

    Dr. Hulusi Behçet, askerî bir tıp okulu olarak kurulduğu yer olan Berlin’de, sivil bir eğitim ve araştırma hastanesi olarak varlığını bugün de sürdüren meşhur üniversite kliniği Charité’de zamanın önde gelen hekimleri Blumenthal ve Schereschewsky’nin gönüllü asistanlığını yaptı. Zührevi hastalıklar birimi bağımsız bir disiplin olarak 1825’te ilk defa burada kurulmuştu ve Osmanlı döneminde askerî hekimlerin bilgi ve görgülerini arttırmak üzere gönderildikleri seçkin bir eğitim ortamıydı. Schereschewsky ise frenginin (sifiliz) etkeni olan mikroorganizmaları (treponema) deneysel şartlarda üretmeyi başaran ve tavşanlarda yaptığı bir çalışmayla da frenginin cinsel yolla bulaştığını gösteren biliminsanıydı. 

    Müstesna bir hekim Tıbbı hasta tedavi etmekten ibaret bir meslek olarak değil, “cemiyetin ve beşeriyetin ıstırabına el uzatan yüksek bir uğraş” olarak gören Hulusi Behçet, İ.Ü. Çapa Deri Hastalıkları Kliniği’nin önünde mesai arkadaşlarıyla birlikte. Hocanın anısına 1996’da basılan beş bin hatıra parasından birinin ön ve arka yüzleri (altta). 

    1921’de yurda dönen ve İstanbul Cağaloğlu’nda muayenehane açan Dr. Hulusi Behçet bir müddet serbest çalıştıktan sonra 1923’te Hasköy Zühreviye Hastanesi başhekimliğine tayin edildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1923 senesinde devrin ünlü diplomatlarından Suat Bey’in kızı Refika Hanım ile evlendi. Bu evlilikten tek çocuğu Güler doğdu. 1924’te Gureba hastanesi cildiye mütehassıslığına nakledilirken, aynı zamanda dermatoloji ve veneroloji kliniği şefi olarak da atanmıştı. Dermatolojiyi patoloji ve deneysel çalışmalarla bütünleştiren Dr. Menahem Hodara ile on iki yıl birlikte çalıştığı bu hastanede, bilhassa “şark çıbanı” üzerindeki araştırmaları uluslararası tıp literatürüne girdi. 

    1933’teki üniversite reformu ile ülkemizde bugün varolan modern dermatoloji biliminin de temeli atılmıştı ve Dr. Hulusi Behçet Deri hastalıkları ve Frengi Kliniği’ne profesör seçildiğinde, aynı zamanda bu akademik unvanın verildiği ilk kişi olmuştu. Uluslararası akademik düzeye ve başarıya 1933’te Gureba Hastanesi’nin tıp fakültesine ayrılan bölümünün küçük bir kısmında çalışılarak ulaşmış; on beş yıl boyunca tıp öğrencilerinin yetiştirilmesi, halk eğitimi, genç hekimlere verilen frengi kursları ve tüm akademik çalışmalar bu dar ve sıkışık ortamda gerçekleştirilmişti. 

    Dr. Hulusi Behçet 1939’da ordinaryüs unvanını alacak; Deri ve Zührevi Hastalıklar Kürsüsü’nün başkanlığını ise hayatının sonuna kadar sürdürecekti. 

    1934’te soyadı kanunu çıktığında, yeni bir soyadı almak yerine tıp neşriyatında tanındığı Behçet adını kullanmaya devam etmek istedi. Bu durumun yaverlerinden Cevdet Abbas tarafından kendisine intikal ettirilmesi üzerine Atatürk, Behçet kelimesinin Türkçe menşeli olduğunu kendi elyazısı ile beyan ettiği bir belgeyi Dr. Hulusi Behçet’e vermiş; böylece soyadı kendisinin ve babasının ikinci ismi olan parlak ve zeki anlamındaki Behçet olarak kalmıştı. Oysa genel uygulama ilk adları soyadı edinmeye engeldi ve istisnai bu durum dış neşriyatta karışıklığa sebebiyet vermemek için ona tanınmış bir imtiyazdı. Dr. Hulusi Behçet, Atatürk’ün el yazısı ile yazarak imzaladığı bu belgeyi çerçeveleterek muayenehanesinin duvarına asmış, hayatı boyunca da muhafaza etmişti. 

    Hoca ve selefi İstanbul Üniversitesi Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği’nin başkanlığına Hulusi Behçet’in vefatından sonra Profesör Cevat Kerim İncedayı getirilecekti. Halef ile selef bir arada, 40’lı yıllar. 

    35 sene süren meslek hayatına 137 bilimsel makale, 2 kitap, 12 monograf, 17 tercüme eser sığdıran Dr. Hulusi Behçet, mesleki hayatında son derece titiz ve seçici, beşerî hayatında münzevi ve mütevazı bilinirdi. Çiçeklere çok meraklıydı; İstanbul’da Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde cumbalarından çiçeklerin sarktığı bir muayenehanesi vardı. 

    Tıbbı yalnızca hasta tedavi etmekten ibaret bir meslek değil; “cemiyetin ve beşeriyetin ızdırabına el uzatan yüksek bir uğraş” olarak kabul etmişti. Bu doğrultuda, frengi mücadelesini zamanın bilimsel seviyesine ulaştırmak için çok büyük emek sarfetti ve ulusal sağlık mücadelemizin temel taşlarından birini kurmakta başrolü oynadı. Frengi mücadelesinde, tertip ettiği kurslarda hekimleri yetiştirdiği gibi, gazete ve mecmua mülakatları, radyo programları ve konferanslarla halkı eğitiyor; bu sebeple de takdir görüyordu. 

    1944 sonlarından itibaren sağlık sorunları başgöstermiş; hipertansiyondan ve anjina ağrılarından muzdarip olmuştu. Zayıf ve netameli sağlık durumu giderek bozulmaya başlamış ve bu sebeple hastanede yatarak tedavi görmek durumunda kalmıştı. Takip eden senelerde kronikleşen kalp rahatsızlığına ve buna bağlı nefes darlığına rağmen cebinde taşıdığı Aminokardol ile hep çalışmaya devam eden Dr. Hulusi Behçet, 8 Mart 1948 tarihinde geçirdiği ani bir kalp krizi sonucu henüz 59 yaşında iken hayata veda etti. 

    Şark Çıbanı ve frengiyle mücadele 

    Hulusi Behçet, askerî hekim olduğu dönemde, 1916’da Edirne’ye gelen Halep fırkasında çok sayıda askerde şark çıbanı vakasının bulunduğuna şahit olmuştu; bu vakalarda yara kabuğunun kaldırılması esnasında deri üzerinde “çivi arazı” olarak isimlendirdiği dikensi çıkıntıları gözlemlemiş ve bu bulgunun klasik bilgiler içine girmesini sağlamıştı. Hastalığın tedavisinde bir elektrokoterizasyon olan diyatermi tedavisini başarıyla uygulamış; bu uygulama Annales Dermatologie Paris’te (1923) çıkan Le traitement des boutons d’Orient par Diathermie (Şark Çıbanlarının Diyatermi ile Tedavisi)” başlıklı yayınla uluslararası literatüre girmişti. 

    Türk meşhurları pul serisinde Hulusi Behçet’in öğrencilerinden Dr. Ali Arban’ın girişimiyle PTT Posta Dairesi Pul Şubesi Başkanlığı’nın 1980’de üçlü seri halinde çıkardığı Türk Meşhurları Hatıra Pulu Serisinde, Hulusi Behçet de yer almıştı. 650 bin tirajlı ve 26 x 41 mm boyutlarındaki pullar, Ankara Güzel Sanatlar Matbaası’nda ofset olarak basılmıştı. Bunlar serinin en pahalı pullarıydı, nominal değerleri 20 TL olarak belirlenmişti. 

    Hulusi Behçet’in ilgi duyduğu mesleki konular arasında frenginin özel bir yeri vardı. Çünkü hekimlik hayatının büyük bölümünde antibiyotikler henüz yoktu ve frengi ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak kuşaktan kuşağa geçiyor, sosyal yapıyı derinden etkileyen bir felaket boyutuna ulaşıyordu. Bu durum bütün dünya için geçerliydi. Türkiye’de de mücadele için bir yandan resmî bir kurum olan Frengi Savaş Teşkilatı kurulmuş, diğer yandan Deri ve Zührevi Hastalıklar Derneği bünyesinde gerçekleştirilen örgütlenme ile mücadelenin daha etkili ve kontrollü yapılması amaçlanmıştı. 

    Sağlık eğitiminde topluma yönelik eğitim toplantılarına önem veren Hulusi Behçet, halka açık konferanslarının yanısıra dönemin en etkili kitle iletişim aracı olan radyoda yaptığı konuşmalarla da kitlelere ulaşmayı ve eğitmeyi başarmıştı. Hulusi Behçet’in çok büyük emek verdiği frengi mücadelesi cumhuriyet döneminde hız kazanmış, 1925’te frengi komisyonu kurularak Frengi Tedavi Talimatnamesi düzenlenmişti. 1940 senesinde yazdığı Klinik ve Pratikte Frengi Teşhisi ve İlgili Dermatozlar adlı eseri hâlâ kıymetli bir kaynak olma vasfını korumaktadır. 

    Bugün de birçok yönü ile tıp dünyasının aktüel konularından biri olma özelliğini sürdürmekte olan Behçet Hastalığı, ataklarla birlikte uzun süreli bir seyir gösteren, çok sayıda organı tutabilen ve temel patolojisi vaskülit (damar iltihabı) olan sistemik bir hastalıktır. 

    Hulusi Behçet’in tabiriyle “birinci vaka” olarak anılan kişi, 1917’den itibaren ağızda ve genital bölgede çıkan yaralar ve bunlara eşlik eden göz bulguları, bacaklarda ağrılı nodüller, ateş ve eklem ağrıları şikayetleriyle, 25 yıl İstanbul hekimleri ve 22 yıl Viyana’nın en tanınmış göz, cildiye, dâhiliye hekimleri tarafından tetkik edilmişti. Göz doktorları göz bulgularını, romatizma, tüberküloz, frengi ve lepra ile açıklamaya çalışmış, cildiye uzmanları ağız yaralarını sindirim bozukluklarına bağlamıştı. Türkiye’de uygulanan hiçbir tedaviye yanıt alınamayınca, hastanın Viyana’ya gitmesinin uygun olduğuna karar verilmişti. Orada da bunun Avrupa’da bilinmeyen bir nevi parazit kaynaklı bir hastalık olabileceği öne sürülmüştü. İstanbul’daki ve Viyana’daki hekimlerin ortak hastası olan “birinci vaka”, seneler boyunca tekrarlayan ataklardan sonra görmesini hemen tamamen yitirmişti. 

    Hulusi Behçet’e 1930’da yönlendirilmiş olan, onun tabiriyle “ikinci vaka”, ağız ve genital bölgelerinde ağrılı ülserler ve bir gözünde kanlanma bulunan, daha önce de buna benzer birkaç atak geçirdiğini belirten bir kişiydi. Hastanın 1935’e kadar geçirdiği tüm ataklarda yapılan tahlillerinde herhangi bir hastalığa delalet eden kaydadeğer hiçbir bulguya rastlanmamıştı. 

    Reçete değil, tarihî belge

    Dermatolog Hulusi Behçet açtığı muayenehanesinde de hastalarına şifa dağıtmıştı. Hocanın elyazısıyla yazılmış ve Kadıköy Merkez Eczanesi’nde yaptırtılmış bir reçete.

    Hulusi Behçet’in “üçüncü vaka”sı 1936’da tıp fakültesinin diş hekimliği biriminden dermatolojiye yollanan, ilk iki vaka ile benzer klinik tablo arzeden bir kişiydi. Ağız içinde ülserleşmiş yaralar, yüzünde ve sırtında akne benzeri lezyonlar mevcuttu ve genital bölgesi tamamen ülserleşmiş yaralarla doluydu. Bir gözü kanlıydı ve görmesi yok olmuştu. Akşam saatlerinde ateşi yükseliyordu ve bacaklarında kas ağrıları vardı. Klinikte yattığı sürede yapılan tahliller ve konsültasyonların hiçbiri sonuç vermemişti. 

    Hipokrat tarzı bir hekim olan Hulusi Behçet, titiz ve sabırlı bir gözlemciydi; senelerce takip ettiği bu üç hastada ağız ve genital bölgede aft tarzında yaralar, gözde de çeşitli bulgular bulunduğunu gözlemiş ve bunun yeni bir hastalık olduğuna hükmetmişti. Bunun, müsebbibi muhtemelen bir virüs olan mikrobiyolojik bir hastalık olduğunu, yani hastalık tablosunun sistemik bir enfeksiyondan ileri geldiğini ve sui generis (kendine özgü) olduğunu düşünüyordu. Hulusi Behçet’in bu ilk üç vakanın ayrıntılı dökümünü yaptığı makale 1937’de Dermatologische Wochenechrift’de (cilt 105, sayı 36) yayınlandı; aynı yıl Paris’te dermatoloji toplantısında da bu vakaları sundu. Tablonun yeni bir hastalık olarak tanımlanışı tıp çevrelerinde kısmen kabul edilmiş, kısmen itiraz konusu olmuştu. Bu çekişme bir süre devam etmiş, giderek farklı ülkelerden yapılan yayımlarla bu yeni hastalığın aslında pek de nadir olmadığı ve dünyanın her tarafında görüldüğü anlaşılmıştı. Hastalık tanımlanma ve tanınma sürecinde iken, adı konusunda henüz bir uzlaşma yoktu; bazı yazarlar Trias’ı ya da Syndrome’u, bazıları Tri-symptomes complex’i, bazıları ise doğrudan Morbus Behçet adlandırmasını tercih ediyordu. 

    Nihayet 1947’de İsviçre’nin Cenevre kentinde yapılan Uluslararası Dermatoloji Kongresi’nde, Zürih Tıp Fakültesi’nden Prof Mischner’in önerisiyle hastalığa “Morbus Behçet” adı verilmesi kararlaştırıldı. Hastalık halen uluslararası tıp literatüründe Behçet Hastalığı (Behçet’s Disease) olarak geçmektedir ve bu, buluş sahibi olarak bir Türk’e atfedilen tek tıp terimidir. 

    ÖDÜLLER VE ONUR ÜYELİKLERİ

    İnsan hayatına adanmış bir kariyer

    • Société Française de Prophylaxie Sanitaire et Morale’in büyük kongresinde, kuruluşun onursal üyesi seçildi, 31 Mart 1931. 

    • Atina Üniversitesi Deri ve Frengi Komitesi fahri üyesi oldu, 1933. 

    • Budapeşte dermatoloji kongresinde mikozlar konusundaki çalışmaları nedeniyle ödüllendirildi, 1935. 

    • Uluslararası Dermatoloji Kongresi komitesince diploma ve madalya ile taltif edildi, 1935. 

    • Macar Dermatoloji Cemiyeti muhabir üyeliğine seçildi, Dermatologische Wochenechrift mecmuası tahrir heyetine dahil edildi, 1935 

    • Avusturya Dermatoloji Cemiyeti’ne muhabir aza olarak kabul edildi, 25 Kasım1937. 

    Dermatologica (International Journal of Dermatology) dergisinin yayın kuruluna da seçildi, 1 Ocak 1939. 

    • Frengi konusundaki çalışmaları ve Behçet Hastalığı’nı tanımlamadaki çabaları nedeniyle 1975’de anısına TÜBİTAK Hizmet Ödülü konuldu. 

    • İstanbul Üniversitesi Behçet Hastalığı Araştırma ve Uygulama Merkezi çalışmalarına başladı, 1977. 

    • PTT Genel Müdürlüğü Posta Dairesi Pul Şubesi Başkanlığı’nın üçlü seri halinde çıkardığı Türk Meşhurları Hatıra Pulu serisinde Hulusi Behçet de yer aldı, 1980. 

    • İsmi, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Kütüphanesi’ne verildi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi merkez kütüphanesi de “Hulusi Behçet Kitaplığı” adını taşımaktadır. 

    • Eczacıbaşı Bilimsel Araştırma Kurulu onu Türkiye Cumhuriyeti Tıp Ödülüne layık görmüştür, 1982. 

    • İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı, 1983’te Hulusi Behçet anısına ölüm yıldönümünde ‘8 Mart Behçet Günü’ düzenledi. 

    • 3. Akdeniz Romatoloji Günleri ve Geografik Oftalmoloji Derneği 9. Kongresi münasebetiyle Tunus’ta basılan Prof. Dr. Hulusi Behçet konulu iki pul 1986’da emisyona çıktı, aynı yıl İstanbul Tabip Odası, Hulusi Behçet araştırma ödülü verdi. 

    • Anısına beş bin adet hatıra parası basıldı, 1996. 

    • Uluslararası Behçet Hastalığı Derneği kuruldu, 2000. 

    • New York Üniversitesi Eklem Hastalıkları Hastanesi’ne bağlı Behçet Sendromu Merkezi açıldı, Mart 2005. 

    • 30-31 Mart 2006 tarihlerinde İstanbul Harbiye Askerî Müzesinde düzenlenen 10. Ulusal Behçet Hastalığı Kongresi’nin sosyal programı çerçevesinde, Hulusi Behçet’in bir dönem oturduğu Maçka Caddesi-Berna Apartmanı’nın girişine bir plaket asıldı. 

    • Çeşitli tarihlerde hakkında yazılan makale ve biyografiler, uluslararası saygınlığa sahip birçok tıp dergisinde yer aldı. 

  • Varlıkları sağlık ve afiyet yoklukları illet ve zafiyet

    “Mikrop teorisi” çağında elle tutulmaz, gözle görülmez mikroorganizmaların hastalıkların tek sorumlusu olduğu sanılıyordu. Hastalar üzerinde yapılan gözlemler, hayvanlar üzerinde gerçekleştirilen deneyler, kimi hastalıkların besinlerle ilişkisini ortaya koydu. 19. yüzyıl tıbbı iskorbit, beriberi, pellegra gibi vahim hastalıklarla mücadele ederken, sağlığı mevcudiyetleriyle değil, noksanlıklarıyla tehdit eden bazı organik bileşenleri saptamaya başladı. A’dan K’ya vitaminlerin keşif hikayesi…

    Hayatlarını avladıkla­rı ve topladıklarıyla idame ettiren atala­rımızın vitamin yoksunluğu çekmedikleri bir yana, vitamin zengini olduklarına şüphe yok. Tarım yapmaya başladıkların­da ise daha çok buğday ve mı­sır gibi vitamini fakir nişastası bol beslenmeye yöneldiler.

    Vitaminler, normal büyü­me ve gelişmenin sağlanma­sı, sağlığın devam etmesi için gerekli olan “hayat için elzem” ve fakat protein, yağ ve kar­bonhidratlardan farklı, orga­nik bileşikler. Bunlar besinler­le yeterli miktarda alınmadık­ları zaman, kendine özgü bazı hastalıklar ortaya çıkar.

    19. yüzyılın ilk yıllarında başlayan ve 20. yüzyılın orta­larına kadar devam eden “vi­taminlerin keşif serüveni”, sağlığımızı anlamamızda en büyük bilimsel ilerlemelerden biridir.

    İskorbüte karşı limon Bir uzun yol yelkenlisine, mürettebat ve yolcuları iskorbüt hastalığından korumak için limon ve diğer C vitamini içeren meyveler yükleniyor, Robert McGinnis.

    Bugün vitamin eksikliğine bağlı geliştikleri bilinen has­talıkların ortaya çıkışı olduk­ça yenidir. Bilim alanında 19. yüzyıldan itibaren Louis Pas­teur ve Robert Koch tarafın­dan ortaya konan, hastalıkla­ra mikropların ya da bu mik­ropların ürettiği toksinlerin yolaçtığını savunan “mikrop teorisi” hüküm sürmekteydi. Araştırmalar şarbon, sıtma, tüberküloz, kolera, lepra ve difteriden sorumlu mikropları tanımlamıştı. İskorbüt, beri­beri, raşitizm, pellagra, tavuk karası gibi hastalıkların da mikrobik oldukları sanılıyor­du; oysa bu hastalıklar mik­roplara ya da onların toksinle­rine bağlı değildi.

    Hastalar üzerinde yapı­lan gözlemler ve hayvanlar üzerinde yapılan deneysel tıp araştırmaları bazı hastalıkla­rın besinlerle olan ilişkisini aydınlatmayı sağladı ve vita­minlerin keşif süreci başladı. Bu süreç, beslenme biliminde de bir devrim yarattı ve bilim­sel prensiplerin geçerli oldu­ğu başlıbaşına bir bilim dalı doğdu.

    Vitaminler birbiri ardına keşfedilirken, bir taraftan da kimyasal yapıları tanımlan­dı ve sentetik üretimleri için yöntemler geliştirildi. Bugün yalnızca Amerika’da yıllık 12.5 milyar dolarlık satışı olan dev bir endüstri var.

    Denizcilerin kabusu: İskorbüt hastalığı

    Hastalıklar 1700’lerin deniz­cilerinde, kılıçtan daha çok can alırdı. 10-12 hafta boyunca açık denizlerde yol alan ve yal­nızca gemi erzaklarındaki ku­ru gıdayla beslenen denizciler iskorbüt hastalığına yakalanı­yordu. Yolculuğun dört ila al­tıncı haftasında belirtiler baş­lıyordu: Hastalığa yakalanan denizcilerin diş etleri şişiyor, kanıyor ve dişleri dökülüyor; eklemleri şişiyor, ağrıyor ve kuvvetten düşüp takatsiz kalı­yorlardı. Nihayetinde pekço­ğu, aniden ortaya çıkan büyük bir kanama ile ölüyordu.

    Ölmeyip sağ kalanlar ise karaya ayak bastıklarından itibaren meyve, sebze yiyebil­dikleri gündelik hayatın içinde 10 gün gibi kısa bir zamanda hızla iyileşiyorlardı. İskorbüt, Kuzey Avrupa’da çok yaygın­dı. 1753’te İskoçyalı donanma hekimi James Lind, iskor­büt belirti ve bulgularına dair gözlemlerini yazdı; önemli bir notu da portakal ve limonun hastalığı önlediğiydi. Daha sonraki yıllarda donanma er­zaklarına limon suyu da ek­lendi.

    Uzun yıllar süren çalışma­lardan sonra iskorbütü önle­yen faktör 1928’de izole edildi; Macar asıllı biyokimyacı Al­bert Szent Gyorgyi suda eri­yen bu C faktörü, “askorbik asit” olarak isimlendirdi. Bu keşif 1937’de Nobel aldı. C vi­tamini 1935’te İsviçre’de suni olarak sentez edilen ilk vita­mindir.

    Vitaminli Nobel


    Christiaan Eijkman ile
    birlikte vitaminlerin keşfi
    nedeniyle 1929 yılında
    Nobel Fizyoloji veya Tıp
    Ödülü’nü kazanan İngiliz
    biyokimyacı Sir Frederick
    Gowland Hopkins.

    Beriberi kabusu

    1800’lerin ortalarında pirinç üreticileri pirinci buharlı de­ğirmenlerde işleyerek kabuk­larından arındırma­ya ve beyaz pirinç elde etmeye başla­mışlardı. Beyaz pi­rincin yaygınlaş­masıyla birlikte, “beriberi” denilen ayaklarda his kaybı, güçsüzleşme, yürü­me zorluğu ve felç ile seyreden bir has­talık da yaygınlaşı­yordu.

    Bugün Endo­nezya toprakları olan, zamanın Hol­landa sömürgesi Doğu Hint Ada­larında yaşayan yerlilerde sık görülen beri­beri bulgularını gözlemleyen Christiaan Eijkman adında Hollandalı bir askerî hekim, tavuklarda da Java yerlile­rindeki beriberiye benzer bir hastalık geliştiğini fark etti. Tavuklar askerî hastanenin pirinç ağırlıklı yemek artıkla­rıyla besleniyordu; aşçı değiş­tiğinde yerine gelen yeni aşçı yemek artıklarını vermeyi ke­since tavuklar büyük bir hızla iyileşmişti. Öyleyse beriberi hastalığının müsebbibi beyaz pirinç olmalıydı; hastalık pi­rincin nişastasındaki bir tok­sinden kaynaklanıyor olabi­lirdi. Daha sonra 1896’da bir başka Hollandalı hekim Gerrit Grijns deneylere devam etti ve bir toksinin varlığının değil de hayati bir maddenin eksikli­ğinin bu hastalığa yol açtığı­nı fark etti. O hayati madde, pirincin kabuklarında bolca bulunan B1 (thiamine) vita­miniydi.

    Bilinmeyen eksiklikler

    19. yüzyıl boyunca besinle­rin içerikleri ile insanların ve hayvanların besin ihtiyaçları üzerinde çalışan kimyacılar, insanın azot taşıyan protein ile yağlar ve nişasta, şeker gibi karbonhidratlara ihtiyaç duy­duğunu bulmuşlardı; protein­ler vücudun yapıtaşını oluş­tururken yağlar ve karbon­hidratlar hayatın devamı için gerekli olan enerjiyi sağlıyor­du. Bu temel besin gruplarını yeterli miktarda tüketmek de beslenme için yeterli olsa ge­rekti. Fakat yeterli olmuyordu; bir şeyler eksik kalıyordu.

    20. yüzyıl başlarında hâlâ ana besin maddelerinin sade­ce protein, yağ, karbonhidrat ve mineralden oluştuğu sanılı­yordu. Hastalıkların sebebi de mikroplar ve bunların üretti­ği toksinler olarak görüldüğü için, tahıllar kabuklarından tümüyle temizlenmeye çalışı­lırdı. Oysa tahıllar işlem gör­dükçe B vitaminlerini kaybe­diyor; insanlarda pellagra ve beriberiye yol açıyorlardı.

    Laboratuvarlar ve ilk deneyler

    Pirinç kabuğundaki bu bilin­meyen maddeyi tanımlayabil­mek ve belki de sentez edebil­mek için laboratuvar çalışma­ları başlatıldı. Bunlardan biri de 1910’da Londra’ya göçet­miş olan Polonyalı biyokimya­cı Casimir Funk idi. 1911’de Casimir Funk, pirinç kabu­ğundan elde ettiği konsant­re ile güvercinlerdeki sinir iltihabını (polinevrit) iyileş­tirmeyi başardı. Azot ihtiva ettiği için bir çeşit “amin” olarak düşündüğü bu mad­deye hayati önem arzetmesi­ne istinaden “vital” tanımını uygun görmüş ve 1912’de bu gizemli maddeye “vitamine” (vital amine) adını vermişti. Daha sonraki yıllarda besin­lerde keşfedilen diğer hayati maddelere de “amin” yapısın­da olmasalar bile “vitamin” adı verilmeye devam edile­cekti.

    Bilinmeyen bir maddenin eksikliğinin en bariz kanıtı, yi­ne 1912’de Cambridge’den bi­yokimyacı Sir Gowland Hop­kins tarafından bulundu. Sir Hopkins bir deney metodu ge­liştirmişti: Yavru fareleri saf karbonhidrat, yağ ve protein­le besliyor; yarısına ise ilave olarak süt veriyordu. Süt veri­len fareler büyürken diğerle­rinde büyümenin durduğunu gördü. İki hafta sonra grupla­rı değiştirdi; bu kez diğer gru­ba süt vermeye başlamıştı ve iki hafta sonunda süt verilen grup büyümeye başlamış, di­ğer grupta ise gelişim durmuş­tu. Sütte başka bir şeyler daha olmalıydı. Bu bulgulardan yo­la çıkarak, henüz bilinmeyen bazı organik besin ögelerinin yoksunluğunun probleme yo­laçtığını ve bu problemin in­sanlarda görülen beslenmeyle ilişkili hastalıkların bir analo­gu olduğunu beyan etti. Böyle­ce 1912 yılında, Casimir Funk ve Sir Frederick Hopkins vita­min hipotezini formüle ettiler.

    Vitaminin isim babası


    Polonyalı biyokimyacı
    Kazimierz (Casimir) Funk,
    Christian Eijkman’ın,
    beriberi hastalığına
    esmer pirinçle beslenen
    insanların darı ürünleri
    yiyen insanlara göre daha
    dirençli olduğunu belirten
    bir makalesini okuduktan
    sonra bu maddeyi izole
    etme konusunda çalışmış
    ve 1912’de başarılı olmuştu.
    Funk, bu maddede bir amin
    grubu bulduğu için önce
    onu vital amine (yaşamsal
    amin) şeklinde adlandırmış,
    vitamin sözcüğü bu
    kavramdan türemişti.

    Pellagra problemi

    1914’te Dr. Joseph Goldber­ger, ABD’de halk sağlığı mer­kezinde çalışıyordu. Ülke­nin güneyinde yoğun biçimde gözlenen pellagra hastalığını araştırmakla görevlendiril­mişti. Hastalıktan muzdarip olanlarda derinin güneşe ma­ruz kalan bölgelerinde yaralar açılıyor, ishal meydana geliyor, akıl sağlığı bozuluyordu ve bu nedenle çoğu akıl hastaneleri­ne kapatılıyordu. Ölüm oranı çok yüksekti. Hastalık yoksul­larda çok daha fazlaydı; temel besinleri mısırdı. Hastalığa, küflenen mısırın toksik etkisi­nin sebep olabileceğini ya da sıtmada olduğu gibi haşerele­rin taşıdığı bir nevi enfeksiyon olabileceğini düşünüyordu.

    Enfeksiyon teorisi üzerin­de düşünmekle birlikte, o gü­ne kadar hastalığın bulaştığı hiçbir doktor ve hemşirenin olmaması da kafasını karıştı­rıyordu. Hastalık hapishane­lerde, yetimhanelerde ve akıl hastanelerinde çok yaygın­dı. Diğer taraftan yetimha­ne çocuklarının beslenmesine yumurta ve süt eklendiğinde, vaka sayısının ciddi miktarda azaldığını gözlemledi. Gönül­lüler üzerinde yaptığı bir araş­tırma, hastalığın beslenmeyle olan ilişkisini teyit ediyordu. Hastalığı köpeklerde deneysel olarak oluşturdu ve mayanın iyi geldiğini buldu. Bu bulgu­yu gerçek hastalar üzerinde de doğruladı. 1929’da öldüğün­de, çalışma arkadaşları halen mayadan etken maddeyi izole etmeye çalışıyorlardı ve niko­tinik asit (niasin) ancak 1935 yılında tanımlandı.

    Pellegra yaraları Niasin (nikotinik asit) eksikliğine bağlı pellegra, bir zamanlar ölümcül bir hastalıktı. Tıbbi çizimde pellegra’ya yakalanmış bir hastanın çene, göğüs ve ellerinde açılan yaralar görülüyor, 20. yüzyıl başları.

    Raşitizm ve yağda eriyen vitaminin keşfi

    1600’lerde raşitizm, majör sağ­lık problemiydi. Halk kentlere doğru göç ediyordu; hayat tarzı değişiyordu ve insanlar yete­ri kadar günışığı görmüyorlar­dı. Francis Glisson tarafından 1650’de tanımlanan raşitizm (De Rachitide), 1800’lerin baş­larında sanayi devrimiyle bir­likte Kuzey Avrupa ve Ameri­ka’nın sanayileşen kuzey böl­gelerinde hızla yükselecek ve adeta salgına dönüşecekti. 17. yüzyılda raşitizm salgını, “İn­giliz hastalığı” diye adlandırıl­dı. İskorbüt ve raşitizm Viktor­ya dönemi hastalıklarıydı.

    1770’lerden beri tedavi amaçlı kullanılagelen balık ka­raciğeri yağının raşitizm, kemik erimesi, genel beslenme yeter­sizliği ve bazı göz problemlerin­de faydalı olduğu 19. yüzyıl or­talarında da gözlenmiş olmakla birlikte, bunun bir açıklaması yapılamıyordu. 1930’larda balık yağı takviyesi ve beslenmenin düzelmesiyle, raşitizm 20. yüz­yıl başlarında önemli ölçüde geriledi. Bugün halen D vitami­ni eksikliği, dünyada özellikle anne ve çocuklarda çok yaygın bir problem.

    A vitamini ve isimlendirme sistemi

    Wisconsin Üniversitesi ziraat okulunda Elmer Vernon Mc­Collum, süt ineklerinin bes­lenme ihtiyaçları üzerinde çalışıyordu. Sıçanlar üzerin­de yaptığı bir çalışmada saf­laştırılmış diyete tâbi tuttuğu sıçanların zayıfladığını, daha sonra ise besinlerine zeytin­yağı eklediklerinin değil ama tereyağı eklediklerinin düzel­diğini buldu. A vitaminini keş­fetmişti. 1914’te buna “yağda eriyen faktör A” adını verdi. Vitaminleri isimlendirirken bugün de kullandığımız sistem işte böyle başladı. 1947’de sen­tez edilen A vitamini eksikliği­nin nelere yolaçtığı ise sonraki yıllarda anlaşıldı: Gece kör­lüğü, göz kuruluğu ve sonuçta göz harabiyeti. Bu vitaminin noksanlığı günümüzde hâlâ 3. Dünya ülkelerinde körlüğün başlıca sebeplerinden biri.

    Beriberinin yol açtığı yıkım


    B1 (Tyamin) noksanlığı
    nedeniyle ortaya çıkan bir
    sinir sistemi hastalığı olan
    beriberi’ye yakalanmış üç
    çocuk.

    İngiliz hekim Sir Edward Mellanby özellikle şehirlerde büyüyen çocuklarda büyük bir problem olan raşitizmi tedavi edecek bir yol arıyor; köpekler üzerinde deneyler yapıyordu. Yulaf lapasıyla besleyip kapalı mekanda tutulan köpekler ra­şitik olmuştu. Balıkyağı ile iyi­leşmeleri üzerine, A vitamini­nin bu hastalığı tedavi ettiğini düşündü. Ancak Mc Collum, balıkyağından A vitaminini çıkardıktan sonra yine de iyi­leştirici etkinin devam ettiğini görünce, balıkyağında başka bir etken maddenin daha ol­duğu anlaşıldı: Vitamin D.

    1922’de yeşil yapraklı bit­kilerden yağda eriyen diğer bir vitamin olan E vitamini keşfedildi. 1943’te Nobel ödü­lü alan, bir diğer yağda eriyen vitamin olan K vitamininin keşfi oldu. Bazı kuşlar, kanları pıhtılaşmadığı için ölüyorlar­dı; kuşlar yeşil yapraklı bitki­ler ve karaciğerle beslendikle­rinde ölümden kurtulmuşlar­dı. Hollandalı hekim Henrik Dam tarafından keşfedilen K vitamini Edward Doisy tara­fından sentezlendi ve pratikte kullanılmaya başlandı.

    Vitaminlerin endüstrileşmesi

    Kimyagerler 20. yüzyılın he­nüz başlarında, tükettiğimiz besinlerde bulunan ve hayat için elzem, o zamana kadar bi­linen protein, yağ, karbonhid­rat ve mineralden tamamen farklı, adeta esrarengiz biyo­lojik maddeleri -vitaminleri-keşfettiklerinde; bu aynı za­manda günümüzün en popüler pazarlama ürünlerinden olan vitamin hapları ve devasa bir vitamin endüstrisinin de do­ğumu oldu.

    Vitaminler savaşın devam ettiği ekonomik buhran yılla­rında keşfedilmişti; fakat sa­vaş sonrası dönemde refahın giderek artmasıyla paralel ola­rak endüstrileşme imkanı bul­du. Renkli vitaminleri kimileri insan sağlığına faydalı bulu­yor; kimileri ise bir nevi do­landırıcılık olarak görüyordu. 1950’lerin sonuna doğru, bu renkli vitamin hapları albeni­li paketleriyle artık hayatımı­za girmişti. Beslenme bilimi geliştikçe toplumsal bilinçlen­meye de imkan sağlıyordu. Ga­zete ve dergilerde sağlık köşe­leri yayımlanıyordu.

    Vitaminlerin keşfi, yok­sunluklarına bağlı ciddi hasta­lıklar nedeniyle olmuştu; fakat yıllar boyunca edinilen bilgi birikimi günümüzde sağlıklı ve uzun yaşam odaklı hale gel­miş durumda.

    Mültivitaminler

    1920 yılında Parke-Davis fir­ması ilk mültivitamini üretti. “Metagen”, o zamanın bilinen tüm vitaminlerini içeriyor­du. Bugüne kadar gelecek olan mültivitamin akımının baş­langıcında olay şöyle izah edi­liyordu: “Konserve besinlerin, beyaz pirincin, suni tereyağı (margarin), yoğunlaştırılmış süt, beyaz un ve 20. yüzyıl me­deniyetinin sunduğu diğer ra­fine gıdaların çağındayız. Bü­tün bunlar hayatımızı kolay­laştırıyor elbette ama ciddi bir beslenme problemini de bera­berinde getiriyor”.

    Parke-Davis kendine ait araştırma laboratuarı olan bir ecza firmasıydı ve Metagen de doktor reçetesiyle satılıyor­du. Fakat piyasaya çıkan diğer pekçok ürün şahıslar tara­fından üretilip doğrudan tü­keticiye sunuluyordu. Sade­ce işadamı olan bu üreticiler, ilaçların yalnızca hekimler ta­rafından tavsiye edilebileceği­ni belirten Amerikan Tıp Bir­liği’nin etik kurallarına uymak derdinde değildi.

    Daha sağlıklı bir yaşam va­adinin toplum üzerindeki doğ­rudan etkisi, vitamin ürünle­rine büyük bir talep oluştur­du. Örneğin “Mastin Vitamin” tableti adlı bir vitamin ve mineral kombinasyonu ürün “mültivitamin” olarak pazar­daki yerini aldıktan sonra; mal sahibi Francis B. Mastin ürü­nünü bir yıldan az bir zaman­da aylık 1 milyon dolar ciro yapan bir işe dönüştürmüştü. Ürünün reklamları, vitaminin iştahı açtığı, hazmı kolaylaş­tırdığı, kabızlığa iyi geldiği, cildi düzelttiği ve enerjiyi art­tırdığını ilan ediyordu.

    Vitamin çılgınlıgı Daha sağlıklı bir yaşam umudu, bir vitamine hücum akımı başlatmış, vitamin tabletlerine ve vitaminlendirilmiş gıda maddelerine büyük bir talep oluşmuştu. ABD pazarında vitaminlerin ticarileşmesinden sonraki yıllara ait reklamlar (üstte). Parke-Davis firması tarafından 1920’de piyasaya çıkartılan ilk multivitamin Metagen (altta).

    Başlangıçta tıp dernekle­ri bu reklamları destekleme­di. Tüketici hiçbir işe yara­mayacak ürünler için tuzağa düşürülmemeliydi. Vitaminler besin miydi, ilaç mıydı? Dok­torlar kimi zaman arada ka­lıyordu. Bazı otoriteler hazır vitaminlere karşıydı; iyi besle­nerek tüm vitaminlerin zaten alındığını düşünüyorlardı. Vi­tamin üreticileri, kararın tü­keticiye bırakıldığı bir pazarın parçası olmayı sürdürdüler.

    Amerikan Tıp Derne­ği onaylı ilk vitamin tableti “Oscodal” oldu. Balık karaci­ğerinden elde edilen A ve D vitamininin şeker kaplamalı tabletiydi. 1920’lerde Funk ta­rafından geliştirilen yöntem­le yapılıyordu. O zamanlarda doğal kaynaklardan vitamin­leri elde etmenin teknik zor­lukları vardı. İlaç şirketleri kendi araştırma laboratuarla­rını kurdukça ve akademik iş­birliği ile bu engeller aşıldı. 2. Dünya Savaşı arifesinde ilaç endüstrisi, vitamin sentezini endüstriyel ölçüde öğrenmiş durumdaydı.

    Yeterli beslenme ve ‘destek’ anlayışı

    1930’ların ortalarına gelindi­ğinde pekçok yiyeceğin içeri­ğindeki besin ögeleri ve bun­ların miktarları biliniyordu. 1941’de ilk olarak günlük vi­tamin ve mineral ihtiyacını kapsayan tabletler üretildi ve “tavsiye edilen diyet deste­ği” (recommended dietary al­lowance: RDA) kavramı ortaya çıktı.

    Amerikan Ev Ekonomi­si Bürosu, ortalama Amerikan ailesinin beslenme alışkan­lıklarını araştırarak bir rapor yayınladı ve sadece 1/4 ora­nında iyi beslenildiği saptan­dı; protein, demir, kalsiyum ve dört vitaminden oluşan temel besin maddelerinin en az yarı­sı sağlanıyorsa, bu “iyi” olarak değerlendiriliyordu.

    Beslenme uzmanları, be­bekler, çocuklar, ergenler, ge­beler, süt veren anneler gibi farklı gruplar için değişen ih­tiyaçları belirledi. Şehirlerde yaşayan düşük gelir grubun­daki aileler genelde daha kötü besleniyordu; kırsal alandan uzaklaştıkça süte, yumurtaya ve taze sebzelere erişimleri de kısıtlanıyordu. Diğer taraftan özelikle beyaz ekmek ve şeker için “boş kaloriler” gündeme geldi. Modern yöntemlerle rafine edilen un, bütün doğal vi­tamin ve minerallerinden yok­sun bırakılıyordu.

    Çözüm yolu olarak zengin­leştirme önerildi. Un zengin­leştirilmesi, 1930’ların son­larında endüstriyel olarak üretilebilen B vitaminleri ek­lenmesiyle başladı. Ortalama Amerikan beslenmesindeki yetersizlikler toplumsal dikka­ti de çekiyordu ve un endüstri­sinin de gönüllü desteği ile un ve ekmeğin zenginleştirilmesi sağlandı.

    Ekmek aslında vitamin takviyesi yapılan ilk besin de­ğildi. D vitamini ile takviye edilmiş sütler yine 1930’lar­da piyasaya çıkmıştı. Vitamin takviyeli kahvaltılık gevrekler 1938’de belirdi. Vitamin en­düstrisi de gelişiyordu ve bir­çok besin ya zenginleştirilmiş ya da takviye edilmiş oldu; ta­bii bu iki durum farklıydı.

    Vitamin endüstrisi geliş­tikçe maliyetler de düştü. Ör­neğin 1935’te 1 gr B1 vitamini­nin doğal kaynaktan üretil­mesi 300 dolara mal olurken, 1937 yılında 7,5 dolar oldu; aynı vitamin 1942’de sentetik olarak üretildiğinde, gramı sa­dece 53 sent idi.

    2. Dünya Savaşı’nda askere alınan Amerikalıların üçte bi­rinin yetersiz beslenmeye bağ­lı rahatsızlığı olduğu gözlendi. Bunun üzerine başkan Roose­velt 1941’de ulusal beslenme konferansı topladı. Sonuçta devlet destekli “tavsiye edilen diyet desteği” (recommen­ded dietary allowance: RDA) altı vitamin ve iki mineralden oluşuyordu. Daha sonra başka vitamin ve mineraller de ek­lendi. İlk “one-a-day” 1943’te piyasaya sürüldü. 2. Dünya Sa­vaşı sona erdiğinde, gerçek ka­zanan ilaç endüstrisi oldu. An­tibiyotikler, aşılar, vitaminler… Üretim teknolojilerinin iler­lemesi ve yenilikçi pazarlama stratejileriyle vitaminler artık her noktaya ulaşıyordu.

    KORUYUCU VİTAMİNLER

    Çocukların ihtiyacı: A, D ve folik asit

    Yeterli ve dengeli bir beslen­mede genel olarak yeterli vitamin vardır. Bu sebeple, yeterli ve dengeli beslenenlerde vitamin destekleri gerekli olmayabilir. Ekstra vitaminlerin hastalıktan koruyacağına dair halihazırda ke­sin bir kanıt yok. Bunun istisnaları var elbette; örneğin hamilelere Vitamin B9 (folik asit) desteği gibi.

    Diğer taraftan vitamin eksikliği, yeterli beslenmenin mümkün olamadığı pekçok yerde sorundur. Beslenme yetersizliğine bağlı vitamin eksiklikleri oldukça yaygın durumdadır ne yazık ki. Körlüğe yol açan A vitamini eksiklikleri gibi. Bugün dünya üze­rinde 500 bin çocuğun bu yüzden görme yetisini kaybettiği tahmin edilmekte.

    Bebekler doğar doğmaz hemorajik hastalıktan korumak için K vitamini yapılır. Raşitizm ülkemizde süt çocuklarında sık görülen bir sağlık problemidir; kalsiyum eksikliğinin de payı vardır. Raşitizmden korumak için 15. gün D vitamini başlanır ve 1 yaşına kadar devam eder. Hazır mamalarda genellikle takviye vitaminler vardır. Demir eksikliği anemisi de yaygındır. Süt çocuk­luğu döneminde demir takviyesi verilenlerde IQ puanı 6 puan fazla bulunmuştur. Süt çocukluğunda anemiden korumak için rutin demir takviyesi verilir.

    1941’DEN GÜNÜMÜZE

    Temel vitamin ve mineraller

    1941 itibariyle: A, B1, B2, B3, C, D, kalsiyum, demir

    Bugün itibariyle: A, B1, B2, B3, B5, B6, B7, B9, B12, C, D, E, K, kolin, kalsiyum, krom, bakır, iyot, demir, magnezyum, manganez, molibden, fosfor, selen­yum, çinko, potasyum, klorid.

    UNICEF RAPORLARI

    Sadece bir avuç dolar yeterliyken…

    Yetersiz beslenmeye bağlı olarak ortaya çıkan temel vitamin ve mineral eksikliği özel­likle güney yarım kürede dünya nüfusunun üçte birinin sağlığına ciddi zarar veriyor.Vitamin ve mineral eksikliklerinin bireyler ve toplumlar için ne anlama geldiği­nin çok az insan farkında. Dünya Ekonomik Forumu raporlarına göre bazı temel vitamin ve min­erallerin eksikliği zihinsel gelişimi yavaşlatıyor, bağışıklık sistemini zayıflatıyor, doğumsal sorunlara yol açıyor ve tahminen 2 milyar insanın gerçek fiziksel ve zihinsel potansiyellerinin çok altında yaşamalarına sebep oluyor. 80 ülkede yapılan yeni bir araştır­manın sonuçları durumu oldukça aydınlatmakta:

    Demir eksikliği çocukların zihin­sel gelişimini son derece olumsuz etkiliyor ve ulusal IQ ortalama­sını da düşürüyor. Yetişkinlerde üretkenliği düşürerek gayrisafi millî hasılada kayba sebep oluyor. Ciddi demir eksikliği anemisi, her yıl 50 bin kadının doğum sırasında hayatını kaybetmesine yol açıyor.

    A vitamini eksikliği, gelişmekte olan ülkelerde 5 yaş altı çocukla­rın % 40’ında bağışıklık sistemi zayıflamasına yolaçıyor. Her yıl tahminen 1 milyon çocuk ölümü­ne neden oluyor.

    Gebelikte iyot eksikliği, her yıl 20 milyon bebeğin zihinsel olarak yetersiz doğması anlamına geliyor.

    Folik asit eksikliği, her yıl 200 bin doğumsal anomaliye sebep oluyor.

    Yetişkinlerde vitamin eksik­liği, özellikle kadınlarda son derece sinsi seyreden bir durum. Vitamin ve mineral eksikliği en yıkıcı ve kalıcı etkilerini hayatın en hassas ve korunmasız olduğu ilk aylarında yapıyor. Vitamin eksikliğini ancak belirtileri orta­ya çıktıktan sonra tedavi etmek artık kabul edilebilir bir şey değil. Bu eksiklikler ortaya çıkmadan önce tüm toplum için, özellik­le de çocuklar için korunma yoluna gidilmesi zorunlu. Bunu sağlamak ise, milyar dolarlarla oynayan ilaç endüstrisi için hiç de zor değil: . Yaygın tüketilen temel besinlere (un, tuz, şeker, margarin gibi) vitamin ve mine­ral takviyesi yapılmasının; yılda kişi başına maliyeti sadece bir kaç sent. Başta özellikle kadınlar ve çocuklar olmak üzere hassas kesimlerin ihtiyaç duyduğu temel vitamin desteklerinin sağlanmasının kişi başı ederi de yıllık birkaç senti aşmıyor. Doğru ve yeterli beslenme konusunda toplumu eğitmek de son derece önemli. Salgın hastalıkların ve parazitlerin önlenmesi, bunların sebep olduğu beslenme yetersiz­liklerini de ortadan kaldıracak. Bu yöntemler, endüstrileşmiş ülkelerde vitamin ve mineral eksikliğini uzun yıllar önce kontrol altına almayı sağlayan yöntemler. Ancak birçok ülkede, problem ve çözümü bilindiği ve maliyeti çok düşük olduğu halde bir türlü sistematik biçimde uygulanamıyor. Oysa sağlık ka­zanıldığında, ulusal ekonomiler de kazanacak.

  • Ben bilmem beyin bilir

    Ben bilmem beyin bilir

    Bugün ileri teknolojik yöntemlerle insan beynini hem yapısal olarak görmek, hem de işlevsel olarak görüntülemek mümkün. Beynin birçok bölgesi ve bunların ne işe yaradığı, beyin hücrelerinin nasıl çalıştığı ve çeşitli ilaçların bu sistemi nasıl etkilediği büyük oranda biliniyor ama, hâlâ birçok bilinmeyen var. Niçin uyuruz? Nasıl rüya görürüz? Şuur nedir? Zeka beynin neresindedir? Hafıza nasıl yapılanır ve nasıl yıkılır? Aramaya devam ederken… 

    İnsanın kendi beyninin farkına varışının hikayesi M.Ö. 3000 yılına dek uzanır. İnsan beyninin tarihin bütün zamanlarında bugünkü kadar saygı ve itibara sahip olduğunu söylemek zor. Eski Mısır’da hayatın özü, aklın ve zekanın merkezi, iyiliğin ve kötülüğün kaynağı kalpti. En önemli organ sayılır, saygı gösterilirdi. Ölüyü mumyalamadan önce beynini burun deliklerinden bir çengel kullanarak dışarı atar; kalbini ise itinayla muhafaza ederlerdi. 

    Diğer taraftan “beyin” kelimesinin kullanıldığı bilinen en eski yazılı kayıtların yanısıra, beyin anatomisi, beyin zarları ve beyin omurilik suyundan bahseden ilk tıbbi kayıtlar da yine Mısır uygarlığına ait. Edwin Smith papirüsü olarak bilinen meşhur belge MÖ 1700 civarında yazılmış, fakat içindeki bilgiler MÖ 3000’e kadar uzanıyor. Bu papirüs, insanlık tarihinin ilk yazılı tıbbi kayıtları olarak kabul ediliyor. Bir hekim tarafından tutulduğu bilinse de hekimin adı belli değil; Imhotep olması muhtemel. 

    İlk bulgu MÖ 1700’den  Edwin Smith Papirüsü (üstte) MÖ 1700 yılına ait, tarihin beyinden söz eden ilk kaydı. Adını kâşifinden alan bu papirüsün içindeki bilgiler MÖ 3000 yılına kadar uzanıyor ve beyin sözcüğü tam 7 kez geçiyor. Diseksiyon yani ikiye bölerek inceleme, antik dönemden beri kullanılan önemli bir yöntemdi. 

    Binlerce yıl önce bir hekim tarafından yazılan 48 vaka tanımı vardır bu papirüste. Anlatılan bazı vakalar beyin ve omurilik yaralanmalarıdır ve bu organlardan bahseden ilk yazılı kayıtlardır. 

    Papirüsü gün ışığına çıkaran ve bugünlere ulaşmasını sağlayan Edwin Smith (1822- 1906) Amerikalı bir arkeologtur. Belgeyi 20 Ocak 1862 tarihinde Luxor şehrinde Mustafa Ağa adında birisinden satın almış. Smith ölünce kızı Leonora, papirüsü New York Tarih Cemiyetine vermiş. 1920 yılında tercüme edilmeye başlanmış ve 1930 yılında nihayet İngilizce çevirisi yayınlanmış. Halen New York Tıp Akademisi koleksiyonunda yer almakta. 

    Edwin Smith papirüsünde 48 travma vakası var; bunlardan 27 tanesi kafa travması, 1 vaka da omurga yaralanması. Bu vakalar muhtemelen savaş yaralanmaları ve inşaat işlerinde yüksekten düşmeye bağlı yaralanmalar. Bütün papirüs boyunca beyin kelimesi yedi kez zikredilmiş; sinir kelimesi hiç kullanılmamış. Bu 48 vakanın teşhis ve tedavilerindeki rasyonel yaklaşım ve sistematik izahat son derecede etkileyicidir. Kullandıkları yöntem büyülerden ve ilahi güçlerden medet ummadan, rasyonel gözlem ve pratik tedaviye dayanır. Her bir vaka için yaralanma bölgesi tanımlanır; muayene bulguları kaydedilir ve teşhis belirtilir. Tedavi kısmında ise yaraya ne sürüldüğü, yaranın nasıl sarıldığı gibi detaylar belirtilir. 

    İlk yöntemler: delik açma, ikiye bölme  Trepanasyon, canlı kafatasının bir ya da birkaç yerinde delik açma işlemi, Antik Mısır’da sık sık başvurulan bir tedavi yöntemi. Hipokrat hayvan kafataslarında yaptığı diseksiyon işlemi ile beyni gözlemledi ve gizemlerin önemli kısmını ortadan kaldırdı. 

    Trepanasyon 

    MÖ 2000 dönemine ait arkeolojik bulgular, trepanasyon adı verilen kafatasında delik açma yönteminin tarih öncesi dönemde kullanıldığını gösterir. Delindikten sonra yaşamaya devam ettiklerini gösteren iyileşme bulgularına da sahip bu delinmiş kafatasları, dünya üzerinde çeşitli bölgelerde var. Güney Amerika’da İnkalardan önceki medeniyetler bronz ve keskin kenarlı volkanik taşlarla trepanasyon yapmış; bu bölgelerde bulunan çok sayıda kafatası bu yöntemin yaygın kullanıldığını gösteriyor. Niçin trepanasyon yapıldığı bilinmiyor ama, başağrısı, epilepsi, akıl hastalığı tedavisi için olabileceği gibi, ardında büyüye dayalı gibi sebepler de bulunabileceği değerlendiriliyor. 

    Klasik Yunan ve Roma uygarlığı 

    Naturalistik İyonyalı filozofların tabiat gözlemleriyle, MÖ 6. yüzyılda bilim başlamıştı. İyonyalılar belli yasalara bağlı olarak çalışan mekanizmalardan teşekkül eden evreni, akıl yoluyla anlamanın mümkün olduğuna inanırlardı. MÖ 500’lerde, Sokrates öncesi dönemde yaşamış olan Yunanlı hekim ve filozof Alkmeon, insan ve hayvan arasındaki temel ayrılığın insanın düşünce yapısından kaynaklandığını savunmuş; teorilerini kanıtlamak için ilk kez hayvan deneyi yapmış ve sonucunda kalbin değil beynin his ve düşüncelerin merkez organı olduğunu ileri sürmüştü. Alkmeon ayrıca optik sinirlerin beyne ışık taşıyan yollar olduğunu, gözlerde de ışık bulunduğunu düşünmüştü. Bu teori 18. yüzyıl ortalarına kadar kabul gördü. 

    Hipokrat (MÖ 460-379) epilepsiyi bir beyin rahatsızlığı olarak tanımlamış; bazı şifacıların ileri sürdüğü gibi ilahi bir durum olmadığını, herhangi bir hastalık gibi olduğunu ifade etmişti. Düşünmeyi, görmeyi, işitmeyi, güzeli-çirkini ve iyiyi-kötüyü ayırabilmeyi sağlayan organ beyindi. Mutlu olmayı, gülmeyi, acı çekmeyi, ağlamayı mümkün kılan beyin aynı zamanda korkuların ve deliliğin de kaynaklandığı yerdi. 

    Aristo ve hekim Galen 

    Antik çağların biyoloji bilgini ve karşılaştırmalı anatominin kurucusu büyük Yunan filozof Aristo’ya (384-322) göre akıl, duygu ve hareket merkezi insanın beyninde değil kalbinde yer alırdı. Şuur, muhayyile ve hafızanın da insanın kalbinde hayat bulduğuna inanırdı. Her ne kadar aklın ve duygunun organını kalp olarak tarif etse de, Aristo düşüncelerin temelini oluşturan rasyonel ruhun herhangi bir maddede değil, vücut içinde herhangi bir yerde de değil, “maddesiz” olduğuna inanıyordu. 

    MÖ 3. yüzyılda diseksiyon (keserek inceleme) Atina’da ancak illegal yapılabilirdi ama İskenderiye’de ceset diseksiyonu yüzyıllardır yapılıyordu. Herophilus ve Erasistratus İskenderiye’de diseksiyonlar yapan ve sinir sistemini de keşfetmiş olan anatomistlerdi. Herophilus, beyin ve beyincik ayrımını yapmış; beyin zarlarını, ventrikülleri (içinde beyin-omurilik suyu dolaşan boşluklar) tanımlamıştı. 

    Roma gladyatörlerinin hekimi Galen (129-199) klasik dönem tıbbın belki de en önemli figürü; beyni bir salgı bezi olarak tanımlamıştı. Galen, beyni duyguların, düşüncelerin ve hareket kontrolünün merkezi olarak bildi. Ayrıca hafıza, duygu, biliş gibi önemli zihinsel işlevlerin beynin ventriküllerinde olduğunu öne sürmüştü. Omuriliğin beynin devamı olduğunu, hasarlarında nasıl arazlar oluştuğunu belirledi. Kafa sinirlerini tanımladı. Galen’e ait teoriler, ölümünden sonra 12 yüzyıl boyunca kabul görmeye devam etti. Bir başka deyişle, Galen’in insan bedeni ve beynine bakış açısı Batı’da 1500 yıl boyunca hakim oldu. 

    Meşale Batı’dan Doğu’ya geçiyor  Ortaçağ’da Batı uygarlığında trepanasyon, bilgisiz ve eğitimsiz kişiler tarafından gelişigüzel biçimde kullanıldı. Bilimin meşalesi Doğu’daydı. İslam uyarlığının büyük tıp adamı, Abu al-Quasım Al- Zahrawi, Kitab Al –Tasrif’te nörolojik hastalıkları ve tedavileri anlattı. Latince edisyonu altta, 1544. 

    Ortaçağ’da İslâm aydınlığı 

    Ortaçağ’da Avrupa’da beyne dair mevcut bilgilere hiçbirşey eklenmedi. Bu dönemin beyine bakışının merkezinde, zihinsel melekelerin ventriküllerde olduğu fikri vardı. Kilise, ruhun madde ötesi bir tabiatta olduğu konusunda ısrarlıydı. Akıl hastalarına ve epilepsiden muzdarip hastalara eğitimsiz berberler tarafından trepanasyon uygulanabiliyordu. 

    Bu dönemde klasik tıp, İslâm medeniyetlerince korundu ve geliştirildi. İslâm’ın altın çağında (700-1300) tıpta ve matematikte ilerlemeler kaydediliyordu. Birçok Yunanca ve Latince klasik eser Arapça’ya, Farsça’ya ve İbranice’ye çevrilmişti. İbn-i Sina, insan zihninin nasıl işlediğine dair ipuçları arıyordu. Büyük İslâm hekimi Abu al-Quasım al-Zahrawi, bir tıp ansiklopedisi olan eseri Kitab al Tasrif’te çeşitli nörolojik hastalıklar ve tedavilerinden bahsediyordu. Alhazen (Al-Haytham; 965–1039) İslâm’ın altın çağında, zamanın en büyük hekimlerinden biriydi. Özellikle görme duyusu ve göz anatomisi üzerinde çalıştı. 

    Rönesans ve beynin tanımı 

    1504’te Leonardo da Vinci insan anatomisine dair mükemmel çizimler gerçekleştirdi. Ondan sonra gelen Belçika’lı hekim Andreas Vesalius (1514- 1564) bir Rönesans anatomistiydi. Nicholas Copernicus, bilimsel devrimi başlatmıştı. Modern anatominin babası kabul edilen Vesalius, Galen tıbbına son vermişti. Daha çok adli sebeplerden dolayı yapılan otopsiler kamuya açık yerlerde gerçekleştiriliyordu. 

    1539’da Padua’lı bir hakimin infaz sonrası cesetler üzerinde çalışmasına izin vermesi üzerine Andreas Vesalius 1543’te İnsan Bedeni Çalışmaları (De Humani Corporis Fabrica) eserini yayınladı. Sinir sistemini konu alan bilinen ilk gerçek tıp kitabıydı ve o zamana kadar gözlemsel bilgiye dayanan anatomiyi doğrudan diseksiyon (keserek inceleme) bilgisiyle kökten değiştirmişti. 

    Beynin gizemleri Rönesans’ta aşıldı  Roma İmparatorluğu’nun yıkılışının ardından Batı uygarlığının girdiği karanlık ve bunalım dönemi Rönesans’ta son buldu. 1504’te Da Vinci mükemmel insan anatomisi çizimleri yaptı. Sinir sistemi konusundaki bilinen ilk tıp kitabı, Vesalius’un İnsan Bedeni Çalışmaları 1543’te yayınlandı (altta). 

    17. yüzyıl: Cogito ergo Sum 

    Fransız filozof René Descartes’ın (1596-1650) Cogito ergo Sum (Düşünüyorum, öyleyse varım) beyanı, bilahare Batılı düşünce sistemini derinden etkileyecek olan birey ve birey aklının rolüne dair yeni bir düşünce tarzını tetikledi. Descartes, beynin merkezindeki epifiz bezini, bedenin ve zihnin kontrol merkezi olarak tanımlamış; bütün düşüncelerin burada şekillendiğini öne sürmüştü. Descartes’a göre beyin vücudu kontrol ediyordu ama, zihin elle tutulabilir fiziksel bir şey değildi; beyinden ayrıydı, ruhun ve düşüncelerin yeriydi. Bu konsept halen varlığını sürdürür. 

    Londra’da hekimlik yapan Thomas Willis (1621-1675) 1664’te beyin ve sinirler hakkında “Beyin Anatomisi” (Cerebri Anatome) kitabını Latince yayınladı. Kendisinden sonraki çağları derinden etkileyen bu eserde, insan beyninin atardamar ağının haritasını çıkarmıştı. Beynin tabanındaki bu damar ağı, bugün halen “Willis poligonu” olarak zikredilir. Refleksleri, epilepsiyi, paraliziyi (felç) tanımlayan ve nöroloji terimini ilk kez kullanan Willis, aynı zamanda Oxford’da doğa felsefesi dersleri veriyordu. 

    18. yüzyıl: Elektriklenme 

    Sinirsel reflekslerin mekanizması üzerine ilk gerçek deneyi Robert Whytt (1714-1766) yaptı. Cilt üzerinde yapılan uyarıya refleks cevap almak için kurbağada bir omurilik segmenti gerekli ve yeterliydi. Modern refleks konseptini büyük ölçüde İngiliz fizyolog ve hekim Marshall Hall (1790-1857) geliştirdi. Refleksler beyinden bağımsızdı ve omurilikte gerçekleşiyordu; şuursuzdu ve istem dışıydı. Hall ayrıca, çeşitli ilaçların refleksleri şiddetlendirebileceği ya da baskılayabileceğini buldu. Teşhis ve tedavide refleksleri kullanan ilk kişiydi. 

    18. yüzyıl ortaları, aynı zamanda elektro-fizyolojinin başlama dönemiydi. Elektrik kaynağı ve elektrik kayıt cihazı icat edilmişti. Canlı organizmalarda da elektrik olabileceği fikri yayılıyordu. İtalyan fizyolog Luigi Galvani (1737-1798), kurbağa bacağını kullanarak, sinir üzerine elektrostatik makina ile elektrik vererek kasın kasılmasını sağladı. Bu gözlemi içsel elektriğin yansıması olarak düşündü ve sinirlerin elektrikle çalıştığını öne sürdü. 

    19. yüzyıl’da Frenoloji modası 

    1808’de Franz Joseph Gall, frenoloji çalışmalarını yayınladı. Frenoloji 1800’ler boyunca popülerdi, insan zihninin yegane bilimi olarak görülüyordu. Frenologlar, birinin karakteri hakkında bilmek istenen her şeyin kafatası şeklini ölçmek suretiyle öğrenilebileceği kanaatindeydi. 

    Viyanalı hekim Franz Joseph Gall (1758-1828) tarafından öne sürülen teoriye göre, beyin zihnin organıydı ve zihin de birbirinden farklı işlevlerin, özelliklerin bir kompozisyonuydu. Frenoloji 1840’lara kadar çok modaydı ve bir frenologtan alınan “çalışkandır, iyi huyludur” raporu işe girmek için önemliydi. 19. yüzyıl ortalarında tamamen gözden düştü. 

    1848 yılında Phineas Gage adındaki Amerikalı demiryolu işçisinin beyninin ön kısmına bir kaza sonucu demir bir çubuk saplandı. Kazadan sonra kişilik yapısının dramatik bir şekilde değişime uğradığının gözlenmesi, beynin bu bölgesinin insanın davranışlarını biçimlendirmekte oynadığı kritik role dair eşsiz bilgiler sunuyordu. Bu bulgular daha sonra davranış bozukluklarıyla kendini gösteren bazı zihinsel hastalıkların sağaltımı konusunda hekimlere ilham verecekti (NTV Bilim, sayı 2, Nisan 2009). 

    Büyük keşif ‘kazara’ geldi  Amerikalı demiryolu işçisi Phineas Gage’in bir iş kazasında kafasına demir çubuk saplandı. Genç Phineas (28) yaşamını sürdürdü fakat karakterinde büyük değişiklikler oldu. Bu trajik kaza ile beynin söz konusu bölgesinin fonksiyonu keşfedildi (1848). 

    Paul Broca ve konuşma merkezi 

    1861’in Nisan ayında Paris’te bir hastaneye 51 yaşında bir erkek hasta getirildi. Hastanın adı Leborgne idi; epileptik olduğu biliniyordu, ayrıca kangrene doğru giden ciddi bir enfeksiyonu da vardı. Konuşma güçlüğü çekiyordu; çıkarabildiği tek ses “tan” idi. Hastanın çıkarabildiği bu yegane ses, onun lakabı olmuştu. Hasta, 6 gün sonra kaybedildi. Yapılan otopside sol frontal lob bölgesinde belirgin bir lezyon görüldü. Buradaki beyin hasarı, konuşma probleminin sebebiydi. Beyindeki bu bölge, bugün halen ilk beyin cerrahlarından biri olan Broca’nın adıyla anılıyor ve “Broca alanı” olarak zikrediliyor. 

    Pavlov’un köpekleri kafaları değiştirdi  1903’te Rus hekim Ivan Petroviç Pavlov, köpekler üzerinde yaptığı deneylerle tıp jargonuna ‘şartlı refleks’ kavramını getirdi. Köpeklerde daha et verilmeden ayak sesleri, zil sesleri ile birtakım salgıların salgılandığının gözlemi beynin çalışma sistemini aydınlattı. 

    Darwin’de beden dili 

    1872’de Charles Darwin, “İnsan ve Hayvanlarda Duygunun İfadesi” (The Expression of Emotions in Man and Animals) adlı eserini yayınladı. Darwin burada öfke ve korku, neşe ve keder ya da diğer daha karmaşık duyguların yüz ifadesi ve beden diline yansıtılmasının içgüdüsel ya da kalıtımla geçen tabiatını irdelemişti. Darwin’e göre bu yüz ifadesi ve beden dili “duyguların lisanı” ve evrimin bir ürünüydü. Beden dili üzerine yapılan ve fotoğrafçılığa dayalı bu ilk bilimsel çalışma bilim ve fotoğraf sanatını birleştirirken, insanların ve hayvanların duygularını ifade ediş şekilleri arasındaki benzerlikleri ortaya koymuştur. 

    Alman nörolog Carl Wernicke 1874 yılında, beynin sol yarısında şakak bölgesinde ayrı bir konuşma merkezi bulunduğunu keşfetti. Bu bölgenin harabiyetinde, konuşma akıcılığını korumakla birlikte anlam bozukluğu vardı ve yanlış kelimeler kullanılıyordu (Bu tarz konuşma bozukluğu halen Wernicke afazisi olarak da bilinir). 

    1895’te yılında Wilhelm Konrad Roentgen, X ışınlarını keşfetti. Kısa süre sonra X ışınları tıpta kullanılmaya başlanmış ve canlı bedende kemik yapıyı görmek mümkün olmuş; sonraki yıllarda ise anjiografi gibi teşhis yöntemlerine imkan sağlamıştı (Röntgen Devrimi #tarih Ekim 2014, sayı 05). 

    20. yüzyıl ve ‘kafa’nın değişmesi 

    20. yüzyıl başlarken psikanalitik kuramın kurucusu Avusturya’lı nörolog Sigmund Freud 1900 yılında “Düşlerin Yorumu” (Die Traumdentung) adlı eserini yayınladı. Bilinçdışı kavramını tanımlayan Freud’a göre hiçbirşey tesadüf değildi ve öylesine olmuyordu. 

    1903’te yılında Rus hekim Ivan Petrovich Pavlov, bilim dünyasına şartlı refleks kavramını getirdi. Bugün deneysel psikolojinin kurucusu kabul edilen ve 1904 yılında Nobel Tıp Ödülünü alan Pavlov’un şartlı reflekslerin doğası ve işleyişi konusundaki buluşu devrim yaratmıştı. Pavlov aslında köpeklerde mide üzerine bir deney yapıyordu ve sindirim fizyolojisini inceliyordu. Bu çalışmalar sırasında bir şey farketti. Köpek daha et verilmeden önce ayak seslerini duyduğunda salya akıtmaya başlıyordu. Normal şartlarda et gören köpeğin salya salgılaması bir şart gerektirmeyen doğal bir durum olduğundan, bu şartsız bir tepkidir. Zil sesi duyulunca köpek zil sesine koşullanıyordu ve artık sadece zil sesine de salya akıtıyordu; bu şartlı bir tepkiydi. 

    1905 yılında Alfred Binet ve Theodore Simon ilk zeka testini yayınladı (NTV Bilim, Kasım 2010, sayı 21). Alman psikiatrist Alois Alzheimer, bugün Alzheimer hastalığı olarak bildiğimiz durumun tanımını ve mikroskobik bulgularını yayınladı. 

    Modern sinir-bilimin (neuroscience) kurucusu kabul edilen İspanyol biliminsanı Santiago Ramon y Cajal, beynin mikroskobik yapısını ve hücresel organizasyonunu incelediği çalışması ile1906’da Nobel Tıp Ödülünü İtalyan araştırmacı Golgi ile paylaştı. 1909’da Alman nörolog Brodmann, beyin kabuğunu anatomik yapı ve hücre dizaynına göre 52 bölgeye ayırdı. Bu bölgeler “Brodmann alanları” olarak bilinir. 

    En önemli teşhis aracıydı Alman psikiyatrist Hans Berger’in 1929’da icat ettiği EEG cihazı 70’li yıllara kadar beyin konusundaki en önemli tanılama aracıydı. Cihazın yaygınlaşmaya başladığı yıllardan bir EEG çekimi, Piedmont Hastanesi, 1947. 

    Alman psikiyatrist Hans Berger 1929’da beyindeki elektriksel aktiviteyi ölçen bir cihaz olan EEG’yi (Elektro Ensefalo Grafi) icat etti. O zamana kadar hiç bilinmeyen bir teşhis yöntemiydi. Galvani ise bir tesadüf eseri biyolojik elektriği bulmuştu. Buradan yola çıkan Volta, pili keşfetti. Rolando ise bunu kullanarak beyin kabuğu (korteks) uyarılmasını buldu. Acaba beynin kendi içinde de kaydedilebilir bir miktarda elektrik var mıydı? 

    Aslında Berger ilk EEG kaydını 6 Haziran 1924 tarihinde, 17 yaşında bir erkek çocuğun ameliyatı esnasında yapmış ve bunu 1929 yılında yayınlamış; alfa ve beta dalgalarını tanımlamıştı. EEG’nin keşfi özellikle epilepsi hastalarında tam bir dönüm noktası olmuştu. O zamanlar görüntüleme teknikleri henüz gelişmemişti ve EEG 1970’lere kadar en önemli teşhis aracı olmayı sürdürdü. 

    Portekizli nörolog Egas Moniz 1936’da insanda ilk frontal lobotomi üzerine çalışmasını yayınladı (Beyin anjiyografisini geliştiren kişidir ve psiko-cerrahinin de öncüsü kabul edilir). Lobotomiler 2. Dünya Savaşından sonra çok popüler olmuştu. 1949’da Egas Moniz’e Nobel getiren bu yöntemden, pek çok hastaya zarar vermesi sebebiyle 1960’larda tamamen vazgeçildi. 

    1962’de Ken Kesey tarafından yazılan “Guguk Kuşu Yuvasının Üzerinden Biri Uçtu” (One Flew over the Cuckoo’s Nest) isimli roman, ABD’de bir akıl hastanesinde lobotomiye maruz kalan bir hastanın dramını anlatıyordu. 1975’te Milos Forman tarafından beyazperdeye aktarılmış; ülkemizde de “Guguk Kuşu” adıyla gösterilmişti. Ayrıca, Kent Oyuncuları tarafından “Kafesten Bir Kuş Uçtu” adıyla sahneye konmuştur. 

    1957’de Penfield ve Rasmussen, beyin korteksinde hareket (motor) ve duyu haritasını çıkardı; insana benzeyen bu haritaya homunculus dendi. 1972’de ilk bilgisayarlı tomografi geliştirildi ve insan beyninin kesitsel anatomisini görüntülemek imkanı doğdu (NTV Tarih, sayı 3, Nisan 2009). 

    1974’te incelediği alanın metabolik durumunu gösteren PET (positron emisyon tomografi) geliştirildi. Beyin aktivitesine dair görsel enformasyon sağlıyordu. 1977’de manyetik rezonans (MR) ilk kez insanda görüntü almak için kullanıldı. 1992’de fonksiyonel MR (fMRI) insan beynindeki aktiviteyi haritalama için ilk defa denendi. 

    Portekiz asıllı nörolog Antonio Damasio 1994 yılında Descartes’ın Yanılgısı adlı eserini yayınladı. İnsan davranışlarında, özellikle seçim yapma ve karar verme süreçlerinde sadece akıl ve mantığın değil, duyuların ve sezgilerin de önemli rolü olduğunu ortaya koyduğu eserin çıkış noktasında, uğradığı kaza sonucunda karakteri değişen meşhur kafa travması vakası Phineas Gage yer alıyor ve akıl ile duyguyu birbirinden ayıran Descartes’e atıfta bulunuluyordu. 

    2013’te “Human Brain Project” projesine start verildi. 2014’te ise John O’Keefe, Edvard Moser ve May-Britt Moser, beyinde bir pozisyon sistemi yapılandıran hücreler hakkındaki çalışmalarıyla Nobel ödülü kazandılar. 

    Bugün bilim dünyası insan beyninin biyokimyasal ve biyoelektrik bir sistem olduğuna inanıyor. Nöron denen beyin hücrelerinin oluşturduğu karmaşık bir şebekede duyularla alınan bilgi taşınıyor ve bir şekilde şuura dönüşüyor. Büyük muamma da zaten bu noktada başlıyor. Günümüzün bilgisayar sistemleri ile henüz taklit edilemeyen bu network sistemi, bilgi işlemenin çok ötesinde bir quantum düzeneği oluşturuyor. Bugün üretilmeye çalışılan quantum bilgisayarını tabiat binlerce yıl evvel gerçekleştirmiş bile!

  • Önce hayat kurtardılar sonra tehdit oldular…

    Önce hayat kurtardılar sonra tehdit oldular…

    İlk modern antibiyotik Salvarsan’ın 1909’da bulunması, hastalıklarla mücadelede dev bir adımdı, Penisilin’in keşfiyse gerçek bir devrim oldu. İnsanların basit enfeksiyonlardan, küresel salgınlardan ölmesini önleyen, cerrahi müdahalelerin güvenle yapılmasını mümkün kılan antibiyotikler, insan ömrünü uzattı. Ama bakteriler direnç geliştirmekte gecikmedi. Hiçbir antibiyotiğin etki etmediği “süper bakteriler” çağında artık kimse güvende değil. 

    Antibiyotik kelimesi tarihte ilk kez, Ukrayna asıllı Amerikalı bir araştırmacı olan ve hayatı boyunca yirmiden fazla antibiyotik keşfeden Selman Waksman tarafından, keşfinden 30 yıl kadar sonra kullandı. O gün bugündür antibiyotik terimi, vücut içindeki ya da yüzeyindeki bakteriyel enfeksiyonları hedef alarak, bakterilerin gelişmesini ve çoğalmasını engelleyen ya da onları doğrudan öldüren antimikrobiyal maddeleri ifade ediyor. 

    Aslında insanoğlunun antibiyotiklerle tanışması modern zamanlardan çok eskilere, günümüzden binlerce yıl öncesine uzanıyor. Antik kültürlerde küf, toprak ve bazı bitkilerden bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde yararlanıldığına dair kanıtlar mevcut. Antibiyotik kullanımına ilişkin en erken bulgular, MÖ 350-550 arasında Sudan’da varlığını sürdürdüğü bilinen Nubia uygarlığından günümüze kalan iskeletlerdeki ve diş minelerindeki Tetrasiklin kalıntıları. Eski Mısır’da ve Çin’de yara tedavisinde küflü ekmek kullanıldığı biliniyor. Geleneksel tıptan yararlanarak bulunan modern antibiyotikler de var: 1970’lerde artemisia bitkisinden elden edilen Artemisin’in atası, geleneksel Çin tıbbında sıtma ilacı olarak kullanılan Qinghaosu örneğin. 

    Antibiyotik öncesi çaresizlik Antibiyotik gibi güçlü bir silahtan yoksun olan doktorlar çoğu zaman basit enfeksiyonlar karşısında bile çaresiz kalıyordu. Sir Luke Fiides’in “Hekim” isimli tablosu, 1887. 

    İlk modern antibiyotikler 

    Mikroorganizmalar ilk kez 1676’da mikroskop altında görülmüş, bunu izleyen yüz yıl boyunca başka bir yenilik olmamıştı. 19. yüzyıla gelindiğinde gözle görülmeyen bu minik canlılar artık bakteri olarak adlandırılıyor, Louis Pasteur ve Robert Koch hastalıkların bu mikroplardan kaynaklandıkları tezini savunan araştırmacıların başında geliyordu. 20. yüzyıla yaklaşılırken bakterilerin kolera, şarbon, tüberküloz gibi kitlesel kıyımlara yol açan pek çok hastalığın müsebbibi olduğu artık şüphe götürmüyordu. Fakat henüz etkili bir antibakteriyel tedavi bulunamıştı. 

    İlk modern antibiyotiğin babası 1908’de başığışıklık sistemi üzerinde yaptığı çalışmalarla Nobel kazanan Alman hekim Paul Ehrlich (1854-1915), 1909’da bir insan hastalığını iyileştirdiği ispatlanan ilk kimyasal madde olan Arsphenamine’i keşfetti. İlaç daha sonra Salvarsan ismiyle ticarileşecekti. 

    Alman hekim Paul Ehrl-ich 1909’da bir kimyasal boya olan Arsphenamine’i keşfetti. Frengiye (sifilis) karşı etkili olan ve Salvarsan adıyla ticarileşecek olan ilaç, bir insan hastalığını iyileştirdiği gösterilen ilk kimyasal maddeydi. Bu nedenle ilk modern antibiyotik kabul edilir. Bağışıklık üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle 1908 Nobel Tıp Ödülüne layık görülen Paul Ehrlich’in bu büyük keşfinin hikayesi, 1940 yılında Warner Bros. tarafından “Dr. Ehrlich’in Sihirli Mermisi” (Dr. Ehrlich’s Magic Bullet) ismiyle film yapıldı. 

    1935’te Alman biyokimyacı Gerhard Domagk, Bayer laboratuarında ilk Sülfonamid’i keşfetti ve geliştirdi. İlk ticari anti-bakteriyel olan bu sentetik kırmızı boya satışa Prontosil ismiyle sunuldu. Sülfonamidler menenjit ve zatürre gibi ölümcül hastalıklarda can kaybı oranlarının düşmesini sağladı. 1943’te Tunus’ta zatürre olan Churchill, Sülfonamid ile tedavi edilmişti. Başkan Roosevelt’in oğlu da Sülfonamid tedavisiyle hayatı kurtulanlar arasındaydı. Sülfonamidin keşfi 1939 yılında Domagk’a Nobel tıp ödülünü kazandırdı. Ancak dönem Nazi dönemiydi ve ödülü almasına izin verilmediği gibi bir de hapis cezasına çarptırıldı. Ödülünü ancak 1947’de, savaş sona erdikten sonra alabildi. 

    Penisilin mucizesi 

    Londra’da St. Mary Hastanesinde çalışan bakteriyolog hekim Alexander Fleming, 1928’in bir Eylül sabahında, biraz da şansının yardımıyla Penisilin’i keşfetti. Laboratuarda, Petri kutusu denilen, içinde bakterilerin üreyebileceği besi yeri bulunan kaplardan birinin kapağı açık unutulmuştu. Kutunun içinde Stafilokok denilen ölümcül enfeksiyonların suçlusu bir bakteri üretiliyordu. Fleming, Petri kutusundaki besi yerinin kısmen küflendiğini gördü, küfün etrafında bakteri kolonilerinin oluşmadığını fark etti. Küf mantarı Penicillium Notatum’un içinde, bakterileri durduran bir madde, Penisilin vardı. 

    Penisilin’in mucidi Fleming, Dr. Robert Coghill ile birlikte. 

    1929’da British Journal of Experimental Pathology dergisinde keşfini yayınlayan Fleming, bulduğu maddeyi muhtemel bir yüzey antiseptiği olarak düşünmüş, keşfinin bu denli büyük bir kullanım alanı olabileceğini tasavvur etmemişti. Aradan dokuz yıl geçtikten sonra Fleming’in keşfi farmakolog Howard Froley ve biyokimyacı Ernst Boris Chain’in dikkatini çekti. Penisilini ayrıştırarak kimyasal analizini yaptılar ve ardından saf bir şekilde üretmeyi başardılar. 1940’lara kadar bu önemli keşif yine de pek dikkat çekmedi. 1941’de Penisilin henüz laboratuar ortamında ve sınırlı miktarda üretiliyordu. 

    7 Aralık 1941 tarihinde gerçekleşen Pearl Harbor bombardımanının ardından Penisilin’in kitlesel üretimi başladı. 1943’te artık endüstriyel olarak üretilen Penisilin ağırlıklı olarak 2. Dünya Savaşı’nda Avrupa’daki cephelerde bulunan Müttefik birliklerde görev yapan askerlerin tedavilerinde kullanılıyordu. D-Day şirketi, 1944’te cephedeki bütün askerlere yetecek kadar Penisilin üretmişti. 

    Cephedeki cankurtaran 2. Dünya Savaşı sırasında seri üretimine başlanan Penisilin sayesinde yaralanan binlerce askerin hayatı kurtuldu. “Penisilin sayesinde eve dönebilecek” başlıklı dergi ilanı, 1944. 

    Aynı yıl 500 kişinin ölümüyle sonuçlanan bir facia olan Boston yangını meydana geldi. Yangından sağ çıkanları bekleyen en büyük tehlike enfeksiyondu çünkü alevlerden kurtulanlar enfeksiyondan kaybediliyordu. Derhal devreye sokulan Penisilin gerçek bir cankurtan görevi yaptı. D-Day bu olaydan sonra siviller için de Penisilin üretmeye başladı. 1942 yılında gerçekleşen ilk üretimin ardından milyonlarca hayat kurtaran Penisilin, artık 20. yüzyılın mucize ilacıydı. 

    Aslında Fleming’in içi o kadar da rahat değildi. 26 Haziran 1945 tarihinde NewYork Times’a verdiği bir mülakatta, müthiş bir öngörüyle bugünün “dirençli bakteriler” problemini yıllar önce işaret ederek tarihî bir uyarıda bulundu: Bir enfeksiyonu tedavi ederken antibiyotiklerin bakterileri tümüyle bertaraf edecek kadar yeterli dozda ve sürede kullanılmaması durumunda, mikroorganizmalar bu antibiyotiklere karşı direnç geliştirme potansiyeline sahipti. Bu uyarıya rağmen penisilin büyük bir hızla yaygınlaştı. Devrim yaratan bu keşifle Fleming, Florey ve Chain 1945’te Nobel Tıp Ödülüne layık görüldüler. 

    Mutlaka deneyin! 50’li yılların “Penisilin’i deneyin” başlıklı dergi ilanının metninde “Küften yapılma bu ilacı, ister doktorunuzdan temin edin, ister evde kendiniz hazırlayın” deniliyor. 

    Antibiyotiklerin altın çağı 

    Bakterilerin sebep olduğu enfeksiyonlar 20. yüzyıla kadar bir numaralı ölüm nedeniydi. Doğum sonrası ölümlerin yarısından Streptokok adı verilen bakteriler sorumluydu. Aynı bakteriler yanıklardan kaynaklanan ölümlerin de baş sorumlusuydular. Stafilokok Aureus denen bir diğer ölümcül bakteri de yara enfeksiyonlarının % 80’ine neden oluyordu. Tüberküloz (verem) ve Pnömoni (zatürre) bakterileri de meşhur seri katillerdi. Antibiyotiklerin yaygın kullanımıyla birlikte 1945- 1972 arasında ortalama hayat beklentisi 8 yıl birden uzadı. Streptomisin ve Ampisilin gibi yeni antibiyotiklerin başarısı büyük bir heyecan dalgası yaratıyordu. Antibiyotikler tıbbı dönüştürmüş, birçok cerrahi girişim antibiyotiklerin sağladığı güvenle yapılabilir hale gelmişti. 

    1949 yılında antibiyotik kullanımı tıptan kümes hayvancılığına yöneldi. Yine bir tesadüf söz konusuydu. Lederle Laboratuarında piliçlerin daha hızlı büyümesini sağlamak ve bu yolla üretimi arttırmak için bir hayvansal protein faktörü geliştirmeye çalışıyorlardı. Önce B12 vitaminini denediler. Laboratuarda aynı zamanda Tetrasiklin de üretiliyordu. Tetrasiklinli yemle beslenen piliçler B12 vitaminli yemle beslenenlere nispeten çok daha hızlı büyümüşlerdi. Bu keşif kümes hayvancılığında rutin antibiyotik kullanımının önünü açmış oldu. 

    Aslında antibiyotiklerin tarihi, bir bakıma bakteriyel direncin de tarihiydi. Çünkü bakteriler yaşamlarını sürdürme konusunda her zaman çok iyiydiler. Penisilinin piyasaya sürülmesini izleyen ilk dört yıl içinde, antibiyotiklere dirençli enfeksiyonlar da bildirilmeye başlandı, hastanelerde dirençli bakteriler artıyordu. 1950’lerde doktorlar artık antibiyotik direncini anlamaya başlamıştı ama yine de iyimserliklerini koruyorlardı. Ayrıca 1950 ve 60’larda dirençli bakteriler oransal olarak azdı, bir yandan da yeni antibiyotikler geliştiriliyordu. 

    Müzelik küf Alexander Fleming’in, Penisilin’in yeni çıkan Protonsil’e üstünlüğüne dair sohbetlerinden sonra arkadaşı Douglas Macleod’a 1935’te verdiği penicillium küfü örneği, Londra Bilim Müzesi. 

    Dirençli bakterilere karşı mücadele 

    Yine de birçok ülkede antibiyotik kullanımına kısıtlama getirildi, reçetesiz satılmaları yasaklandı. 

    1960’da Penisilin’e dirençli bakterilere karşı yeni bir antibiyotik geliştirildi: Metisilin. Ama mikropların karşı hamlesi gecikmedi. Bir yıl içinde Metisilin’e dirençli bakteriler türedi: MRSA (Methicillin-Resistant Staphylococcus Aureus). 

    1960’ların sonuna gelindiğinde artık yeni sınıf antibiyotikler geliştirilemediği gibi ilaç firmaları da dikkatlerini virüslerle mücadeleye çevirmişti. 1970’lerde Penisilin’e dirençli pnömoni vakaları artmaya başladı. Streptokok pnömonisi ve zührevi hastalıklar dünyada yayılıyordu. 

    1976’da Tufts Üniversitesinde Stuart Levy hayvanlarda antibiyotik kullanımının direnç geliştirdiğini ispat etti. Hayvan besinlerine eklenen küçük dozlardaki antibiyotik insanlarda dirence sebep oluyordu. Buna rağmen 1980’ler boyunca antibiyotikler sadece tıp alanında değil, ziraat, hayvancılık, gıda sektörlerinde yaygın bir biçimde kullanılmaya devam etti ve direnç kazanan bakterilerin sebep olduğu epidemilerde artış görüldü. 

    2000’li yıllara gelindiğinde özellikle hastanelerde ve çiftliklerde bilinen bütün antibiyotiklere dirençli “süper mikroplar” boy göstermeye başladı. Mikropların sıradışı bir genetik kapasiteleri, dolayısıyla değişen şartlara uyum yetenekleri vardı. Yalnızca dikey planda, yani bir nesilden sonraki nesile değil, aynı zamanda yatay planda, yani aynı nesilde birbirleri arasında gen transferi yapabilecek kabiliyete sahip bu müthiş canlıların kolay pes etmeye niyeti yoktu. 

    1943 güzünden itibaren, sahibi Raymond Rattew’un geliştirdiği yüzey kültürü tekniğini kullanmaya başlayan Walnut Street Laboratuarı, ABD’deki en yüksek miktarda Penisilin üreten kuruluş oldu. 

    Antibiyotiklerin sonu mu? 

    Antibiyotik, 20. yüzyılın ikinci yarısında tıbbı dönüştüren devrimdi. Fakat aşırı, gereksiz ve amaç dışı kullanımı, başlangıçta bir mucize olan antibiyotikleri günümüzün en büyük halk sağlığı tehlikelerinden birine dönüştürmüş durumda. 2005’te ABD’de 100.000 MRSA enfeksiyonundan 20.000 ölüm meydana geldi. Bu rakam AIDS ve tüberküloz ölümlerinden daha fazla. 2012’de “çok sayıda antibiyotiğe dirençli” (multidrugresistant) mikropların yanısıra “bilinen tüm antibiyotiklere dirençli” (pandrugresistant) mikropların sayısında ciddi bir artış saptandı. Tehlike gözardı edilecek gibi değildi: 2013’te FDA (Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi) nihayet bazı antibiyotiklerin hayvancılıkta kullanımına son verilmesini planları arasına aldı. 2015’te McDonalds antibiyotik kullanan üreticilerden alım yapmayacağını açıkladı. 

    1970’lerden beri artık yeni antibiyotik keşfedilmiyor. Dirençli bakterilerle mücadele yalnızca mevcut antibiyotiklerin varyasyonları ile yapılıyor. Hastane enfeksiyonlarına bağlı ölüm oranları %20-30’lardan %40-60’lara yükselmiş durumda ve bu sayılar giderek artacak gibi görünüyor. Bugün antibiyotikler aniden yok olsaydı modern tıbbın on yıllarca geri gideceği tartışmasız bir gerçek. Profilaktik (koruyucu) amaçlı antibiyotikler kullanılmadan yapılan en basit rutin cerrahi müdahaleler bile ölümcül sonuçlar doğurabilir. Örneğin apandisit ameliyatları peritonit (karın zarı iltihabı) ve sepsis (bakteriyel enfeksiyonun kan dolaşımı yoluyla tüm vücuda sirayet etmesi) nedeniyle yeniden ölümcül hale gelir. Pnömoni (zatürre) özellikle yaşlılar ve çocuklarda yeniden kitlesel ölümlere sebep olur, gonore (bel soğukluğu) yeniden yayılır, tüberküloz (verem) yeniden salgınlar yapar. Ayrıca transplantasyon (organ nakli) cerrahisi tümüyle imkansız hale gelir. Çünkü nakil yapılan hastalarda vücudun yabancı organı reddetmesini önlemek için bağışıklık sistemi baskılanmakta ve dolayısıyla vücut enfeksiyonlara daha açık bir hale gelmektedir. 

    Dünya Sağlık Örgütü’nün uyarısı açık: herkes risk altında! Bakterilere karşı kimsayal savaş kaybedilirken; bağışıklık sistemini destekleyecek bir beslenme rejimine geçmek, bireysel hijyene dikkat etmek, riskli kişilerle temastan kaçınmak ve sık sık ellerini yıkamak gibi geleneksel yöntemlerin yeniden hatırlanması artık her zamankinden daha önemli görünüyor. 

    ANTİBİYOTİKLİ BİR 20. YÜZYIL EFSANESİ 

    Alexander Fleming, Churchill’in hayatını iki kere kurtardı! 

    Hikaye özetle şöyledir… Genç Winston Churchill İskoçya’ya yaptığı bir seyahat sırasında göle düşer. Boğulmamak için mücadele ederken bir köylü tarafından kurtarılır. Winston’un atlattığı tehlikeyi öğrenen babası, şükranlarını sunmak üzere yoksul ve cesur köylünün evine ziyarete gider. Evde köylünün okul çağındaki oğluyla karşılaşır ve çocuğun pırıl pırıl bakışlarından etkilenir. Gençle yaptığı sohbet esnasında onun doktor olmak istediğini öğrenir. O anda kararını vermiştir; vefa borcunu ödemenin en güzel yolu bu zeki çocuğa eğitim imkanı sunarak onun parlak bir istikbal sahibi olmasına yardım etmek olacaktır. 

    Böylece, yoksul İskoç köylünün oğlu Alexander Fleming, Londra Üniversitesi’nde tıp tahsili yapar ve üstün başarıyla mezun olur. 1. Dünya Savaşı’nda kraliyet ordusunda sağlık hizmetlerinde görev yapar, daha sonra St. Mary Hastanesinde bakteriyoloji konusunda çalışmaya başlar. Savaş boyunca pek çok yaralanma görmüş ve bu yaralanma vakalarının çoğunun enfeksiyonlar nedeniyle can kaybıyla sonuçlandığına tanık olmuştur. 

    2. Dünya Savaşı’da, 1943’te Winston Churchill Tunus’ta zatürreye yakalanır ve mucizevi Penisilin tedavisiyle hayatı kurtulur. Kader ikisini yeniden karşılaştırmış; Dr. Fleming’in keşfettiği penisilin Churchill’in hayatını kurtarmıştır. 

    Doğrusu bu hikaye insanın gönül telini titreten bir hikayedir, ne var ki doğru değildir, uydurulmuştur. Churchill’in 1943 yılında Tunus’ta bulunduğu sırada zatürre olduğu doğrudur ancak Lord Moran tarafından bir Sülfonamid türevi olan Sülfapiridin ile tedavi edilmiştir. Fransız grup Rhone-Poulenc’e bağlı May&Baker Eczacılık tarafından üretilen bu ilaç o zamanlar M&B 693 kod adıyla bilinmektedir. The Daily Telegraph ve The Morning Post gazeteleri 21 Aralık 1943 tarihinde bu haberi “Penisilin tedavisiyle kurtuldu” şeklinde verirler. Muhtemelen gazeteciler tedavide kullanılan ilaç konusunda doğru bilgilendirilmemişlerdir. Çünkü, orijinal Sülfonamid (Prontosil) Alman Bayer Laboratuvarının bir keşfidir ve İngilizler Almanlar ile savaş halindedir. 

    Bu dezenformasyon, Churchill’in iyileşmesini bir İngiliz keşfi olan Penisilin’le ilişkilendirerek İngiliz tarafının moralini yükseltmek amacını taşıyor olmalıdır. Churchill zatürre geçirmesinden yaklaşık bir yıl sonra Coronet adlı magazin dergisinin 1944 yılı Aralık sayısında, 17 ve 18. sayfalarda Amerikalı bir gazeteci olan ve 2. Dünya Savaşında enformasyon bürosunda çalışan Arthur Gladstone Keeney imzasıyla bir yazı yayınlanır. Yazının başlığı “Hayat Kurtaran Doktor”dur. Bu magazin haberi, 20. yüzyılın en meşhur efsanelerinden birine dönüşecektir. 

    Oysa Lord Moran tarafından 1966 yılında yayınlanan günlüklerden öğrenildiği üzere, işin gerçeği şöyledir: Sir Fleming 27 Haziran 1946 tarihinde Churchill’i geçirdiği bir stafilokok enfeksiyonu nedeniyle konsülte etmiştir. Bu iki ünlü şahsiyetin bilinen yegane karşılaşmasıdır. Ne Fleming’in bizzat “bir masal” olarak nitelemesi ne de gerçek dışı olduğunun birçok kaynakta sayısız kere beyan edilmesi hikayenin efsaneye dönüşmesine engel olamamıştır. 

    Dokunaklı ama uydurma hikaye Alexander Fleming Penisilin’i bularak milyonlarca hayat kurtardı fakat bunlar arasında Winston Chuchill’inki yoktu. İki tarihi şahsiyet hayatlarında sadece bir kere karşılaştı. 

    SAĞLIK OTORİTELERİ UYARIYOR AMA… 

    En önde Türkiye, kıyamete koşuyoruz 

    Maalesef antibiyotiklerin altın çağının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Artık bilinen bütün antibiyotiklere dirençli “kabus bakteriler” söz konusu. Dünya Sağlık Teşkilatının (WHO) uyarıları felaket senaryoları üzerine: Yakın gelecekte birçok sıradan enfeksiyon artık tedavi edilemeyecek, yeniden ölümcül hale gelecekler. Basit yaralanmalardan kurtulmak, sıradan hastalıkları atlatmak biraz da şansa bağlı olacak. Üstelik, küresel ulaşımın kolaylaşması ve seyahat yoğunluğu nedeniyle bakterilerin global yayılımı daha da artacak. 

    Güncel veriler, Avrupa Birliği çapında dirençli bakteriler tarafından enfekte edilen hasta sayısının arttığını ve antibiyotik direncinin halk sağlığı için birincil tehdit haline geldiğini gösteriyor. Antibiyotiklere dirençli bakteri enfeksiyonlarının 2050’ye kadar yılda 10 milyon ölüme yol açabileceği öngörülüyor. Sorunla mücadele etmek için Avrupa Hastalıkların Önlenmesi ve Kontrol Merkezi (ECDC), 16-22 Kasım’ı “Dünya Antibiyotik Farkındalık Haftası” olarak ilan etti. Haftanın Türkiye afişinde kullanılan slogan “Grip ve nezle isen kendini koru, antibiyotik alma”ydı. Ama, ülkemizde bu uyarıların ne kadar etkili olduğu şüpheli. Çünkü Türkiye, antibiyotiklerin aşırı kullanımı listesindeki dünya liderliğini kimseye bırakmak niyetinde görünmüyor.