Yazar: Fatma Özlen

  • ‘Usûl-i Tehaffuz’ ya da karantina uygulamaları

    ‘Usûl-i Tehaffuz’ ya da karantina uygulamaları

    Hastalık taşıyanların izolasyonu anlamına gelen ve önce 30 günden (trentino) sonra 40 güne (quarantino) çıkarılan önlemin adı İtalyanca. Osmanlı Devleti’nde bilinen ilk karantina uygulaması Sultan 2. Mahmud döneminde, 1831’deki büyük kolera salgını sırasında olmuştu. Avrupa ülkeleri ise 14. yüzyılda kıtayı kasıp kavuran veba salgınları sırasında karantina uygulamasına geçtiler.

    İtalyanca 40 anlamına gelen “quaranta” kelimesinden gelen karantina, bulaşıcı hastalığa maruz kalmış olabilecek kişileri, hayvanları ve eşyaları gözetim altında tutmak için zorunlu araç olarak kabul edilen bir yöntem. Karantina özellikle veba salgınlarının Avrupa’yı kasıp kavurduğu 14. yüzyıldan beri izolasyon, sağlık kordonu, tütsü ve ilaçla dezenfeksiyon ve hastalık yaydığına inanılan kişilerin gruplandırılması gibi hastalık kontrol stratejilerinin temel taşı oldu.

    14. yüzyılın ortasından itibaren tekrarlayan veba dalgaları tüm Avrupa’yı neredeyse silip süpürüyordu. Veba 1347’de Güney Avrupa’ya ulaştıktan sonra hızla yayılarak İngiltere’ye, 1350’de Almanya ve Rusya’ya ulaştı (bu sırada Avrupa nüfusunun üçte birinin öldüğü tahmin edilir). Salgının derin etkisi enfeksiyonu kontrol altına alma çabalarını uç noktalara taşıyordu. 1374’te İtalya’da, vebaya yakalanan herkesin şehir dışına bırakılması emredilmişti. Benzer strateji, işlek bir Akdeniz limanı olan bugünkü Dubrovnik’te uygulandı. Veba ortaya çıktığında şehrin hekimi Jacob of Padua, şehrin surları dışına hastalar için bir yer yapılmasını istedi. Bu tavsiyeler sağlıklı halkı korumak içindi ama ancak bir ölçüde etkiliydi ve şehir konseyi salgının yayılmasını önlemek için daha radikal kararlar almaya başladı. 1377’de konsey 30 günlük bir izolasyon kanunu (trentino) çıkardı. Kanunun 4 maddesi vardı: 1- Salgın bölgesinden hiçbir kimse 30 günlük izolasyonu bitirmeden Ragusa’ya alınmayacak, 2- Ragusa’dan hiçbir kimse izolasyon bölgesine girmeyecek ve girerse 30 günlük izolasyonla cezalanacak, 3- Konseyin izni olmadan izolasyondakilere yiyecek götürülmeyecek, aksi halde 30 gün izolasyon cezası alacak, 4- Kurallara uymayanlar 1 ay boyunca izolasyona tabi tutulacak.

    Usûl-i Tehaffuz-5
    Giacomo Robusti tarafından yapılan tabloda Aziz Roch, lazaretto adı verilen karantina alanında veba kurbanlarıyla ilgileniyor.

    Sonraki 80 yıl boyunca benzer kanunlar Marsilya, Venedik, Pisa ve Genoa’da da yürürlüğe kondu. Daha sonraları izolasyon periyodu 30 günden 40 güne uzatıldı ve “trentino” adı da İtalyanca 40 anlamındaki quaranto’dan gelen “quarantino” olarak değişti. İzolasyon döneminin niçin 30 günden 40 güne çıkarıldığı tam bilinmiyor; 30 günün yetersiz olmasından kaynaklanabileceği gibi ruhsal arınmayı ifade eden dinî inançlar nedeniyle de olabilir.

    Usûl-i Tehaffuz-1
    Salgına geçit yok 1890’larda İsviçre’den gelen yolcular, kolera taşımadıkları anlaşılana dek İtalya sınırında bekletiliyorlardı (solda). Fransa-İtalya sınırında da kolera kontrol birimleri vardı (sağda).

    Sonuçta, ilk uygulaması 1377’de Venedik ve Dubrovnik’te yapılan ve ilk karantinahânenin 1423’te Venedik yakınlarında Santa Maria di Nazeret adasında kurulduğu karantina uygulaması, günümüze kadar süregelmiş ve modern tıpta da yerini korumaktadır.

    Yüzyıllar boyu insanlığı dehşete düşüren büyük veba salgınlarının yerini 19. yüzyılda kolera pandemileri aldığında, modern anlamda karantina uygulaması yaygınlaştı ve sağlık alanında milletlerarası iş birliği ve antlaşmalar yapılmasının yolu açıldı.

    Usûl-i Tehaffuz-3
    Kolera günlerinde karantina Fransa’da kolera salgını karşısında kadınlar da çocuklarıyla birlikte karantinaya alınmış.

    Osmanlı Devleti’nde bilinen ilk karantina uygulaması Sultan 2. Mahmud döneminde, 1831’deki büyük kolera salgını sırasında olmuştu. Rusya’da ortaya çıkan hastalık üzerine İngiltere, Fransa, Nemçe sefirleri Rusya’dan Osmanlı limanlarına gelecek gemilere karantina tatbik edilmesini istediler. Bunun üzerine 2. Mahmud devlet ricâlinden karantina konusunun müzakere edilerek uygulamaya başlanmasını emretti. İstanbul’a gelen bütün gemiler Boğaziçi’nde bekletilecekti. 2. Mahmud’un iradesiyle Mustafa Nazif Efendi müstakil olarak karantina işiyle görevlendirildi. Karadeniz’den İstanbul’a gelecek “İslâm gemileri”nin Büyük Liman’da, diğer devlet gemilerinin İstinye Koyu’nda beş gün karantina altında tutulması kararlaştırıldı. Koleradan korunmak için başvurulacak karantina usulüne dair Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin yazdığı risâle dağıtıldı. Vebalı hastalara Maltepe Hastahanesi’nde ve Kızkulesi’nde “usûl-i tehaffuz” uygulandı. (Osmanlılarda karantina yerine “usûl-i tehaffuz” tabiri kullanılmıştır).

    Osmanlılar’da karantina uygulaması daha sistemli olarak 1835’te Çanakkale’de başladı. Akdeniz çevresini etkileyen kolera dolayısıyla Çanakkale’de karantina çadırları kuruldu, Marmara ve İstanbul’a gidecek gemiler bir süre bekletildi. Karantina bekleyen kayıkların reislerine karantina tezkiresi verilmesi usulü getirildi. İstanbul’un çeşitli yerlerinde karantina noktaları kurularak faaliyete başlandı. Karantina tatbikatında her millet için ayrı ayrı hastahane yapımı gerektiğinden hastahaneleri olmayan Yahudilere ve Karaimlere Hasköy’de kendi hastahanelerini yapma izni verildi. İstanbul dışında Bursa, Trabzon, Midilli, Siroz, Çanakkale gibi pek çok yerde karantina noktaları kuruldu.

    Usûl-i Tehaffuz-2
    Çanakkale’de kurulan karantina çadırları.

    1839’da Meclis-i Umuru Sıhhiye, Türkiye ve İstanbul Limanı hakkında 26 maddeden oluşan bir tüzük düzenleyerek gemilerin zorunlulukları, şüpheli veya bulaşıcı hastalık taşıyan gemiler ve karantina sırasında uyulacak kurallar açıklandı. Genel sağlık için gerekli bazı tedbirlerin düzenlenmesi için 1851’de Paris’te yapılan toplantıda karantina hastalıkları veba, kolera ve sarıhumma ile sınırlandırıldı ve karantina süresi tüm ülkeler için 15 gün olarak belirlendi.

    Meclis-i Umuru Sıhhiye 1914’te kapitülasyonlarla beraber kaldırıldı ve yerine Hudut Sıhhiye Müdüriyeti kuruldu. 1. Dünya Savaşı sona erip İstanbul İtilaf Devletleri tarafından işgal edilince 1918’de çoğunluğu yabancılardan oluşan Beynelmüttefikin Sıhhiye Kontrol İdaresi kuruldu.

    24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması’na göre Türkiye 5 sene süreyle danışman unvanı ve Türk memuru olarak üç Avrupalı doktorun karantina işlemlerinde çalışmasına izin verdi. 1923’te İstanbul geri alındıktan sonra Beynelmüttefikin Sıhhiye Kontrol İdaresi dağıtılmış ve Lozan Antlaşması’ndan sonra yerine İstanbul Limanı ve Boğazları Sıhhiye Müdüriyeti kurulmuştur. 1924’te bu kurumun adı “Hudut ve Sevahil Sıhhiyesi Müdüriyeti Umumiyesi” (Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü) olarak değiştirildi.

  • Kendimiz ettik, kendimiz bulduk

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk

    Tarım ve şehirleşmeyle başlayan uzun dönem boyunca birçok salgın hastalık insan türünü tehdit etti. Ancak bu salgınların ortaya çıkıp yayılmasının baş sorumlusu da, bizzat insanın tabiat üzerinde oluşturduğu yeni düzenlemelerdi. Tarih öncesinden modern zamanlara ve son yaşadığımız Coranavirüs salgınına uzanan yol ve bir türlü ders almayan insanın alternatifleri.

    Yaşamakta olduğumuz pandemi insan sağlığına yönelik tehditler karşısında küresel savunmasızlığı, kırılganlığı ve böyle durumları önceden bilebilmek ve önleyebilmek konusundaki yetersizliği çok acı bir şekilde hatırlatıyor. Hastalığın ortaya çıkışının öngörülemezliğine karşın geçmişte yaşanmış salgınların kökeninden öğrenilecek dersler var… Gelecekteki salgın ve pandemilerin nasıl önleneceğine dair ipuçları var.

    Öncelikle Coronavirüs’le ilgili gelişmelerin bu yılın başından itibaren kamuoyuna nasıl yansıdığına dair satırbaşlarını hatırlayalım:

    • 2019’un son gününde Dünya Sağlık Örgütü DSÖ (World Health Organization-WHO) Çin ofisine, Wuhan şehrinden sebebi bilinmeyen zatürre (pnömoni) vakaları geldiği bildirildi.
    • 3 Ocak’ta aynı bölgeden bildirilen sebebi bilinmeyen zatürre vaka sayısı 44 olmuştu.
    • 7 Ocak 2020’de Çinli otoriteler hastalık etkeninin yeni tip Coronavirus olduğunu açıkladılar.
    • 12 Ocak’ta virüsün genetik şifresi, teşhis amaçlı kullanılabilmesi amacıyla Çin tarafından tüm dünyayla paylaşıldı. Bu virüs enfeksiyonu Wuhan’da bir deniz ürünleri halinden yayılıyordu.
    • 20 Ocak’ta Çin, Tayland ve Japonya’da toplam 282 vaka vardı.
    • 30 Ocak’ta Uluslararası Sağlık Tüzükleri (International Health Regulations- IHR 2005) altında kurulan yeni Coronavirus Acil Komitesi salgının “uluslararası boyutta endişe verici bir acil halk sağlığı durumu” olduğunu ilan etti.
    • Büyük bir hızla yayılan ve Antarktika hariç her kıtada bir tutunma noktası bulan Coronavirus salgını Şubat boyunca global hale geldi.
    • Ve 11 Mart 2020’de DSÖ “pandemi” ilan etti…

    Dünden bugüne

    İnsanlar ve salgın hastalıklar arasındaki ilişkinin geçmişi, insanların topluluklar kurarak birarada yaşamaya başladığı zamanlara uzanır. Tüberküloz gibi hastalıkların ortaya çıktığı kökene dair araştırmaların verilerine göre, bu ilişki tarımın ve şehirleşmenin başlamasından çok daha önce, Afrika dışına göç zamanlarına uzanır. Bulaşıcı hastalıkların ortaya çıktığı ilk zamanlardan bugüne değin salgınlar, insanlık tarihini demografik, kültürel, politik, finansal ve biyolojik, birçok yönden derinden etkiledi.

    Tarihte salgınların önemsiz göründüğü hiçbir dönem olmadı. Batı dünyasının dışında ve yeni dünyada Avrupalılarla temaslarından önceye ait salgın hastalıklara dair bulgular yetersizdir. Bu, Avrupalıların sömürgeleştirme süreci başlamadan önce Afrika’da hiç salgın görülmediği anlamına gelmiyor; benzer şekilde 19. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıkan kolera salgınının bu coğrafyadaki ilk kolera salgını olup olmadığı meçhul. Oysa ki veba, kolera ve bunların Ortaçağ Avrupası üzerine etkilerine dair inanılmaz miktarda belge, delil, kitap vardır. Salgınlar arasında veba, kolera, influenza ve çiçek literatürü doldururken; kızamık, tifüs, tüberküloz bu kadar ilgi çekmemiş.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Ölümün karşısında âşıklar ve ozanlar Pieter Bruegel’in ‘Ölümün Zaferi’ adlı tablosu (1562), büyük ihtimalle 14. yüzyılda tüm Avrupa’yı etkileyen veba salgınından esinlenmiş. Tabuttan kalkan ölüm ordusu, yanmakta olan şehirlerin dumanı kadar, olan bitene ilgisiz âşıkları ve ozanları da tasvir eder.

    Tarih öncesinde bulaşıcı hastalıklar

    Herpes virüslerinin modern insanların atalarına ilk olarak bundan 80 milyon yıl önce bulaştıkları tahmin edilir. İnsanların pekçoğu bu virüslerin en azından bir çeşidiyle karşılaşmıştı ve bu virüslere bir şekilde tolerans geliştirmişlerdi. Bu hafif virüs enfeksiyonlarına dair bilgiler çok kısıtlı olmasına karşın homo sapiens öncesinde de virüslerin sebep olduğu grip, soğuk algınlığı ve diare gibi hastalıklardan tıpkı bugünün modern dünyasında olduğu gibi varoldukları anlaşılıyor.

    Ancak 50.000 yıldan daha uzak bir geçmişte, insanlar küçük ve izole topluluklar halinde yaşarken salgın hastalıklar henüz çıkmamıştı.

    MÖ10.000 yıl kadar önce Akdeniz havzasına yerleşen insanlar hayvanları evcilleştirmeye başlamıştı. Domuz, sığır, keçi, koyun, at, deve, kedi ve köpek yetiştirildi. Bu hayvanlar elbette kendi virüslerini de birlikte getirmişti. Böylece hayvanlardan insanlara geçen “zoonotik enfeksiyonlar” başladı. Aslında bilindiği gibi birçok virüs türe özgüydü ve insanlar için bir tehdit oluşturmuyordu; dolayısıyla hayvanlardan köken alan viral hastalıkların nadir görülen salgınları da kısa ömürlü olurdu; zira bu virüsler insanlara henüz tam adapte değildi ve insan toplulukları “enfeksiyon zincirini devam ettirebilmek için” henüz yeteri kadar kalabalıklaşmamışlardı.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Hayvanların getirdiği tehdit Domuz, sığır, keçi, kedi, köpek gibi hayvanların evcilleştirilmesi, hayvanlardan insanlara geçen ’zoonotik enfeksiyonlar’a yol açmaya başladı.

    MÖ 9500 civarlarında Ortadoğu’da başlayan Neolitik çağda insanlar tarım yapmaya başladılar. Tarım devrimi, bitki kaynaklı virüslerin yayılması için de fırsat oluşturdu. Sebze ve meyvelerden köken alan bazı virüslerin ortaya çıkışı bu çağda gerçekleşti. Tarihin en ölümcül viral enfeksiyonu olan çiçek hastalığı, ilk defa MÖ 9000’ler civarında Hindistan’da tarım yapan topluluklar arasında ortaya çıktı. Sadece insanlara bulaşan bu virüs, insanların temas ettikleri kemirgenlerin “pox” virüsünden bulaşmıştı. Küçük topluluklar halinde yaşıyorlardı ve enfeksiyona yakalananlar ya öldüler ya da bağışıklık geliştirdiler. Bu sonradan kazanılmış bağışıklık, sadece anneden karnında taşıdığı ya da süt verdiği çocuğuna nakledildi. Dolayısıyla aynı nesilde salgınların tekrar eden görülmüş olması da mümkündü.

    Yine aynı dönemde, MÖ 9000 civarında Nil nehrinin suladığı bereketli topraklara çok sayıda insan yerleştiği zaman, nüfus yoğunluğu artık virüsün de hayatını sürdürebileceği kadar artmıştı; zira duyarlı (bağışıklığı olmayan) insan sayısı da fazlaydı. Nüfus yoğunluğunun artmasına bağlı olan diğer virüs hastalıklarının salgınları da (kabakulak, kızamıkçık ve çocuk felci-polio gibi) ilk olarak bu dönemde görülmeye başladı.

    Klasik çağın büyük salgınları

    Atina’da MÖ 430-426 arasında süren tifo salgını Atinalı askerlerin yarıya yakınının ölümüne ve Peloponnesian Savaşı’nda şehrin düşmesine sebep olmuştu. Atina’da bir toplumezarda bulunan bazı dişlerin analizinde tifo salgınının etkeni olan bakteri bulundu ve çağlar boyunca karanlık olan salgının kesin sebebi ancak 2006’da aydınlatılabildi.

    Hipokrat, salgın hastalığın hava, su ve temas edilen yerlerle yayılması hakkında yazmıştı ve cüzzam, veba, sifiliz, çiçek, kolera, sarı humma, tifo ve diğer bulaşıcı hastalıkların salgınları hayatın olağan seyri içindeydi. 165 – 180 yılları arasında günde yaklaşık 5.000 Romalı, Yakın Doğu’dan dönen askerler tarafından İtalya yarımadasından taşınan çiçek virüsü olduğu sanılan Antonine salgınına kurban veriliyordu. Salgın felaketi 15 yıl sonra nihayet sona erdiğinde 5 milyon kişi ölmüştü!       

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Atina’dan Roma’ya veba dersleri Atina’daki veba salgınından esinlendiği düşünülen 1652 tarihli Michiel Sweerts tablosunun yapıldığı dönem Roma’da da bir veba salgını vardı. Yani tablo hem tarihî bilgiler hem güncel endişelerle yapılmış olabilir.

    Cyprian salgını olarak bilinen ve 251-266 yılları arasında süren diğer bir salgın, Mısır’da başlayan vebanın kayıtlara geçen ilk örneğiydi. Bizanslı tarihçi Procopius of Caesarea’a göre 1 yıldan az bir zamanda Kostantiniyye’ye (İstanbul) ulaşmış ve 10.000 kişi ölmüştü. Bu, yaklaşık olarak şehrin yerli nüfusunun % 40’ı demekti. 

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Bugünkü İsrail sınırları içinde bulunan Aşdod’da yayılan veba, Nicolas Poussin’in 1630 tarihli tablosunda.

    Ortaçağ’dan modern zamanlara

    Yeryüzü tarih boyunca çiçek ve tübeküloz gibi pandemilere sahne olsa da 14. yüzyılda 1331- 1353 arasında seyreden veba salgını (nam-ı diğer kara ölüm) uzak ara liderliğini koruyor: 75 milyon ölü! Hastalık İngiltere’de 1361’den 1480’e kadar her iki ila beş yılda bir tekrar ortaya çıktı ve İngiltere nüfusu yarıya düştü. 1665-66’da Londra’yı vuran büyük veba salgınında ölen yaklaşık 100.000 kişi, Londra nüfusunun % 20’sine tekabül ediyordu. 1855’te Çin’de başlayan ve 1900-1904 yılları arasında San Francisco’da görülen veba salgını Hindistan’a yayılmış ve 10 milyon insanı öldürmüştü.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    14. yüzyılda doktorlar kötü ünlerine uygun korkutucu kostümlerle dolaşıyor; gagalarına doldurdukları otlarla vebadan korunduklarını düşünüyorlardı.

    Ortaçağ sahneden yavaş yavaş çekilirken diğer taraftan bilimin ışığı yükseliyordu. 1600’lerde Leeuwenhoek tarafından geliştirilen mikroskop mikroorganizmaları görme imkânı sağlamış; 1800’ler mikroorganizmaların üretilmesi ve tanımlanması üzerine yeni bilgiler eklemişti. Aşılar geliştiriliyordu. Pastörizasyon hastalık kontrolünde önemli bir adım olmuştu ve çevresel faktörlerin enfeksiyon hastalıklarındaki rolü anlaşıldıkça, hijyen ve halk sağlığı eğitiminin önemi de ortaya çıkıyordu.   

    İnfluenza salgınları

    Bilinen bütün bu salgınların belki de en kötüsü “İspanyol gribi” olarak bilinen influenza pandemisiydi. 1918 pandemisine dair ilk yayınlar İspanya’dan çıkmıştı; zira 1914-1918 savaş yılları boyunca Avrupa’da sansüre uğramamış tek basın İspanya’daydı. Pandemi ABD’de büyük ihtimalle bir askerî kampta başlamış; sonra Nisan 1918’de Fransa’ya giden birliklerle Avrupa’ya taşınmış; kısa zamanda Kuzey Rusya, Kuzey Afrika ve Hindistan’a; daha sonra Haziran 1918 itibariyle Çin, Yeni Zelanda ve Filipinler’e ulaşmıştı.    

    1918-1920 arasında tüm dünyada 500 milyon insana ya da başka bir ifadeyle dünya nüfusunun üçte birine bulaşan ve tahminen 50 milyondan fazla insanı öldüren salgında hayatını kaybedenler daha ziyade çok gençler ve çok yaşlılardı. İspanyol gribi genç erişkin insanlarda beklenmedik biçimde yüksek bir ölüm oranına ulaşmıştı; 1. Dünya Savaşı’nın toplam kayıp sayısından çok daha fazla kayıp vardı.

    İspanyol gribine sebep olan H1N1 virüsünün nereden kaynaklandığı uzun yıllar araştırılmış ve virüsün genlerinde kökeninin kanatlı hayvanlar olduğuna dair ipuçları bulunmuştu: Yani kuşlarla bir bağlantısı vardı. Savaştan daha çok insan öldüren pandemi 1919’da nihayet yatıştı; fakat influenza H1N1 virüsü 38 yıl boyunca yeryüzünde dolaşmaya ve mevsimsel grip yapmaya devam etti. 

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Doktorların evremi İspanyol gribi salgın hastalıkla mücadelede bugün bile kullanılan bilimsel metotların geliştiği dönem oldu.

    Sonra 1957’de, yeni bir influenza A virüsü, H2N2, Uzakdoğu’da belirdi. Bir pandemiyi tetikledi ve İspanyol gribine oranla çok daha hafif seyreden “Asya gribi” nedeniyle tüm dünyada yaklaşık 1.1 milyon insan hayatını kaybetti. Virüsün genetik yapısında, yine kuşlarla bir bağlantısı olduğunu düşündüren ve “kanatlı influenza A virüsü” denilen virüs bulunuyordu. İlk olarak Şubat 1957’de Singapur’da kaydedilmiş; Nisan 1957’de Hong Kong’a ve aynı yılın yaz mevsiminde ABD sahillerine ulaşmıştı. Ortaya çıkışından 10 yıl sonra tümüyle yokoldu; kimi uzmanlara göre de virüsün H3N2 alt tipiyle değişti.       

    1968’de, bu defa Çin’den çıkan bir H3N2 virüsünün yol açtığı pandemi “Hong Kong gribi” tüm dünyayı etkiliyordu. Bu virüs bir kanatlı influenza A virüsüydü. İlk olarak 1968 Eylül’ünde ABD’de görüldü ve dünya genelinde 1 milyon ölüme yol açtı. Ölümlerin çoğu 65 yaş üstündeydi (H3N2 virüsü, mevsimsel grip etkenlerinden biri olarak küresel dolaşımına devam etmekte).

    İlk Coronavirus: SARS salgını

    Coronavirus hikayesi aslında 1965’te başlamıştı; Tyrrell ve Bynoe adlı araştırmacılar soğukalgınlığı geçiren bir hastanın solunum yolundan aldıkları ifrazatın canlı hücre kültüründen ürettikleri virüse “B814” kod adını vermişlerdi. Bu virüs insanlarda hem üst hem de alt solunum yolu enfeksiyonuna sebep olabiliyordu ve esas olarak insan virüsü olduğu düşünülüyordu. İlerleyen araştırmalarda sıçan, fare, tavuk, hindi, dana, köpek, kedi, tavşan ve domuz gibi farklı hayvan türlerine ait coronavirus tipleri de gösterildi. Hayvanlarda sadece solunum yolu değil, gastroenterit, hepatit, ensefalit gibi hastalıklara da sebep oluyordu.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Küresel salgınların yeni çağı Salgın hastalıklarla mücadele etmek kadar, salgına dönüşmeden gerekli önlemleri almak da önemli. Hong Kong’da SARS salgını sırasında öğrencilerin ateşleri ölçülüyor.

    2003’ten sonra içinde ciddi oranda ölümcül seyreden SARS (severe acute respiratory syndrome) etkeni de olan beş yeni tip Coronavirus tanımlandı ve SARS salgını hayvan kaynaklı Coronavirus olgusunu gözler önüne serdi. Doğada hayvan kökenli çok çeşitli Coronavirus olduğu bilindiğinden dolayı, 2003’te SARS adı verilen çok yeni ve çok ciddi bir akut solunum yolu hastalığının etkeninin güney Çin’de ortaya çıkması ve ölçülebilir bir hızda dünyaya yayılması sürpriz olmadı. Sonraki araştırmalar virüsün muhtemelen Himalaya palmiye misk kedilerinden köken aldığını gösterdi (At Nalı Yarasalarında virüs bulunmakla birlikte insanda hastalık oluşturmuyordu).  

    2003 salgınında SARS, Amerika, Avrupa ve Asya’da toplam 29 ülkede görüldü. 8098 kişiye bulaştığı saptandı ve 774 kişi bu sebepten öldü. Son vaka Nisan 2004’te görüldü. Bu virüsün insanlara nasıl bulaştığı ve Himalaya palmiye misk kedilerinin bu virüsün doğal rezervuarı olup olmadığı henüz net değil. Salgının çıktığı hayvan pazarlarında çalışanlar üzerinde yapılan bir araştırmada, hastalık belirtileri göstermeseler bile %40 oranında çalışanın virüsle karşılaşmış olduğu saptandı.

    Türden türe geçiş mekanizması tam aydınlanmasa da SARS salgını hayvan kökenli Coronavirus grubunun insanlar için potansiyel bir tehdit olduğunu çok dramatik bir şekilde göstermişti.

    Yeniden İnfluenza: Domuz Gribi

    2009 ilkbaharında yeni bir influenza A virüsü olan H1N1 ortaya çıktı. İlk olarak ABD’de gözlendi ve çok kısa bir zamanda tüm dünyaya yayıldı. Virüs daha önce ne hayvanlarda ne de insanlarda görülmüş bir influenza genetik yapısına sahipti; domuz kökenli olduğu saptanınca “Domuz Gribi-Swine Flu” olarak anılmaya başlandı. Bu H1N1 pandemisi sırasında 1 yıl içinde tüm dünyada 151.700 ila 575.400 insanın öldüğü tahmin edilmekte. Ölümlerin % 80’i 65 yaşından gençti. Dünya Sağlık Teşkilatı H1N1 pandemisinin bittiğini 2010 Ağustos’unda deklare etti (Bu virüs de mevsimsel grip etkenlerinden biri olarak yeryüzünde dolaşmaya devam ediyor ve dünyada her yıl hastalığa ve ölüme sebep oluyor).                    

    Yeniden Corona: MERS salgını

    2012 yılında insanlarda akut ağır solunum yolu hastalığı yapan yeni bir coronavirus keşfedildi; MERS (Middle East Respiratory Syndrome) olarak adlandırıldı. İlk vaka Suudi Arabistan’da görülmüş, daha sonraki vakaların hepsi bir şekilde Orta Doğu ile bağlantılı bulunmuştu ve hastalığa yakalananların üçte biri ölümle sonuçlanmıştı. MERS etkeni olan coronavirus benzer şekilde yarasalardan köken alıp bu defa muhtemelen develeri rezervuar yapmış ve sonra da insanlara geçmişti.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Küresel salgınların yeni çağı Suudi Arabistan’da MERS salgını.

    Ve yeni tip Corona: Covid-19

    Son olarak 2019 biterken SARS ile yakından bağlantılı olduğu düşünülen yeni bir Coronavirus, Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıktı: SARS-CoV-2 (Severe Acute Respiratory Syndrome CoronaVirus-2). Sebep olduğu hastalık ise Covid-19 olarak adlandırıldı. SARS ile benzerlik gösteriyordu; ateş ve solunum güçlüğü bulguları ön plandaydı. Yüksek bulaşıcılık gücüne sahip virüs, 2020 başından itibaren hızla tüm dünyaya yayıldı.    

    İnsanların enfeksiyon hastalıklarının ve pandemilerin büyük bölümü hayvanlardan insanlara mikroorganizmaların çapraz geçişlerinden köken alır. Hayvandan insana geçişin olabilmesi henüz bütünüyle anlaşılmamış, çok değişkenli ve dinamik bir süreç. Ancak enfeksiyon etkeninin yalnızca hayvandan insana bulaşabiliyor olması yeterli değildir; insandan insana bulaşabiliyor olması da gerekir. Bu evreler henüz tam olarak aydınlatılamamış ise de insan-hayvan etkileşimi en önemli noktadır. Hayvanlarla etkileşim, avcılık, hayvancılık, yetiştiricilik ve ticaretle arttıkça, türler arası çapraz geçiş olasılığı da artar. Hastalık etkeninin omurgalı hayvanlarla temas yoluyla insanlara geçişi devam eden dinamik bir süreç ve burada temasın sürekliliği önem taşımakta.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Hem mücadele hem önleme COVID-19 salgınında Brezilya’da koruyucu kostümler giymiş askerler, Wuhan’dan gelen vatandaşlarını bekliyor.

    Hayvan kökenli hastalık etkeninin insan popülasyonundaki seyri çeşitli. SARS salgını Rhinolophus cinsi yarasalardan kaynaklandı ve insanda ortaya çıkışının Güney Çin’deki wet market tabir edilen hayvan pazarlarındaki ara konakçı hayvan yoluyla olduğuna inanıldı.

    H1N1 salgını Kuzey Amerika’da ortaya çıkmıştı ve domuz kökenli virüslerdi. Hastalık etkeninin yerleştiği hayvanın türü, bu hayvanla insanın etkileşiminin natürü ve bu etkileşimin sıklığı, “zoonotik geçiş” riski denilen bir süreç. Bu karmaşık sürecin anlaşılması, gelecekte ortaya çıkacak hastalıklarla mücadele etmek için de önemli olacak.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Küresel salgınların yeni çağı Salgınlar günümüzde büyük bir hızla yayılarak global hale geliyor. COVID-19, Antarktika hariç her kıtada bir tutunma noktası buldu. Hindistan’da domuz gribi ağır sonuçlara yolaçtı.

    Hayvanlar ve taşıdıkları mikroplarla olan etkileşim de çok değişken. Vahşi hayvanların avlanarak tüketilmesi gibi sosyoekonomik faktörler majör belirleyici. Mesela, Guinea ve Sierra Leone’de Lassa humması denen kanamalı bir viral hastalık, vahşi hayvanların yokluğunda kemirgenlerden bulaşmakta, mülteci kamplarında ve barınma-beslenme imkanları olmayan yoksullarda görülmekte. Diğer önemli faktör ormanların yokolması, iklim değişikliği ve biyolojik çeşitliliğin yokedilmesi. 1998’de Malaysia’da meyve yarasalarından çiftlik hayvanlarına, oradan da çiftlik çalışanlarına bulaşarak yüzlerce insanın akut viral ensefalitten ölmesine sebep olan Nipah virüsü buna örnektir.

    Hastalığın ortaya çıkışı önlenebilir mi?

    Bugünün küresel hastalık kontrolü, büyük oranda pandemi ortaya çıktıktan sonra bunu bastırmaya odaklanmaktadır. Dünya, pandemi kontrolünde yetersiz kalmaktadır. Örneğin 25 yıldır pandemik olan HIV için henüz bir aşı geliştirilememiştir. Bu da şunu gösteriyor: “Bekle ve cevapla” yaklaşımı yeterli değildir ve yeni pandemilerden korunmak için sistemlerin geliştirilmesi insan sağlığı için zorunlu kabul edilmelidir. Böyle sistemlere sahip olunsaydı, şu an yaşanmakta olan pandemi önlenebilirdi.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Doğanın uyarısı Yakın dönemde ortaya çıkan salgınlar, koruyucu hekimlik, erken saptama gibi önlemlerle birlikte doğayla ilişkimizi de yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini gösteriyor.

    İnsan sağlığına yönelik bir tehdit ortaya çıkarken bunun en erken saptanması her şeyden önemlidir. Zira hastalık etkenleri tüm dünyaya hava yoluyla dağılma imkanına sahip ve hayvanların küresel ticareti de hastalığın potansiyel rezervuarını tüm dünyaya taşıyabilir. Virüsün başarısı insandan insana geçme kabiliyetine ve “duyarlı” insan sayısına bağlı. Tek günde kıtalararası yolculuk yapabilen insan, enfeksiyon hastalığı kontrolünü imkansızlaştırıyor. Daha önceki pandemiler, mesela H1N1 yayılımı, küresel seyahatin virüsün yayılmasında ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Aynı virüs küresel seyahatin mümkün olmadığı bir zamanda bölgesel bir fenomen olarak kalabilirdi.

    Bugün hastalık izleme sistemleri ve hastalığın ortaya çıkışını erken saptama becerisi yetersiz kalmakta. Her ne kadar pandemiyi önlemek için gereken “küresel gözetleme sistemi” henüz gerçeklikten uzak olsa da, hayvandan insana geçiş riskini azaltmak için çözümler aranabilir. İnsanların hayvanlarla yakın temas halinde olduğu yerlerde davranış değişikliklerinin sağlanması zoonotik geçiş riskini azaltmak için koruyucu bir adım olabilir. Burada da risk altındaki insanların eğitimi öne çıkmaktadır.

    Kendimiz ettik, kendimiz bulduk
    Salgın ortaya çıktıktan sonra Çin’deki bu doktor gibi yüzümüze dezenfektan sıkmak bir yere kadar çözüm oluyor.

    Devam etmekte olan HIV pandemisi; şu andaki yeni tip Coronavirus pandemisi olduğu kadar yakın geçmişin SARS ve İnfluenza virüs H1N1 gibi patojenlerin salgınları; ortaya çıkan enfeksiyon hastalıklarına karşı savunmasızlığımızı göstermektedir. Yaşamakta olduğumuz Coronavirus pandemisi ve dramatik yayılımı özellikle de yayılma hızıyla küresel salgınların yeni bir çağına girdiğimizi hatırlatmıştır. Pandemiye açık enfeksiyon hastalıklarına erken tanı koymanın her zamankinden daha önemli olduğunu göstermiştir. Ve en önemlisi “koruyucu hekimlik” dediğimiz, hastalıklara tedaviyi değil, hastalanmamayı gözeten disiplinin ne kadar hayati olduğunu acı bir şekilde ortaya koymuştur. İnsan türü, kendi varoluşunu sağlayan koşul ve kaideleri yeniden gözden geçirmek zorunda.

  • Milyonları kurtardılar yine de yaranamadılar: Aşılar ve Karşıtlar

    Milyonları kurtardılar yine de yaranamadılar: Aşılar ve Karşıtlar

    Bütün zamanların en ölümcül hastalığı çiçek, aşısı bulunan ilk hastalıktı. Batı dünyası Doğu’da eski çağlardan beri bilinen geleneksel çiçek aşısıyla 18. yüzyılda İstanbul’da tanıştı. 19. yüzyılda yıldızı parlayan, 20. yüzyılda altın çağını yaşayan aşılar, adları ölümle anılan pek çok salgın hastalığa karşı inkar edilemez başarılar kazandı. Günümüzde ise dünyada ve Türkiye’deki aşı karşıtları, toplum sağlığını riske atıyor.

    Aşılamanın tarihi çiçek aşısıyla başlar. 1000 yıllarında Çin ve Hindistan’da çiçek yarasının kabuğu kullanılarak aşılama yapıldığı bilinir. Çin’de çiçek geçiren hastaların yara kabukları toz haline getirilip gümüş bir tüple kız çocuklarının sol, erkek çocuklarına sağ burun deliklerinden dökülürdü. Hindistan’da ise çiçek yarasından alınan bir parça, sağlıklı insanların kollarında yapılan bir çiziğe yapıştırılırdı. 15. yüzyılda aynı yöntem Ortadoğu’da da hayli yaygındı. Bu uygulama hayat kurtarmaktan ziyade, özellikle kızların yüz güzelliğini korumak içindi. Bugün neredeyse adı unutulan çiçek, bütün zamanların en ölümcül hastalıklarından biriydi. Variola virüsünün yol açtığı hastalık bulaştığı insanların üçte birinin hayatına malolurken, yalnızca 20. yüzyılda 300 milyon ölüme yol açacaktı.

    Avrupalı aşıyla İstanbul’da tanıştı

    18. yüzyıl başlarında çiçek aşısı henüz Avrupa’da bilinmezken, İngiliz büyükelçisinin eşi Lady Mary Montagu, İstanbul’da çiçek aşılamasına tanık olmuş, İngiltere’ye yazdığı bir mektupta bunu “engrafting” (dikme, yerleştirme) olarak tanımlamıştı. Aşıcı kadınlar çiçek geçirenlerden aldıkları yara akıntısını sağlıklı insanların kollarına yaptıkları bir çizikten aşılıyor, aşılananlar hafif bir hastalık karşılığında hayat boyu bağışıklık kazanıyordu.

    Lady Mary’nin erkek kardeşi 1713’te çiçekten ölmüş, 1715’de kendisi de çiçek geçirmişti. Dillere destan güzelliğini çiçek bozuğuna kurban veren Lady Montagu, çocuklarını bu tahribattan korumak istiyordu. Mart 1718’de oğlu Edward’a İstanbul’da çiçek aşısı uygulandı. Bir Avrupalı ilk kez aşılanıyordu. Lady Montagu aşılamayı İngiltere’de kabul ettirmek için çok uğraştı, kısmen başardı da. Londra’ya döndükten sonra 1721’de, eski elçilik doktoru Charles Maitland’ın da yardımıyla aşıyı tanıtmak için 3 yaşındaki kızını halkın huzurunda aşılattı. Çoğu İngiliz doktor fazla “oryantal” buldukları bu yöntemle alay etmişti. Kraliyet Akademisi Başkanı Hans Sloane bununla ilgilenip önem atfedince, çiçek aşısının ciddi bir şekilde uygulanabilmesi için kapı açıldı.

    Montagu’nün güzelliği çiçeğe kurban gitti 1715’te dillere destan güzelliğini çiçek bozuğu nedeniyle kaybeden Lady Montagu, İstanbul’da şahit olduğu çiçek aşısını, İngiltere’ye kabul ettirebilmek için büyük çaba gösterdi.

    Amerikan yerlilerine ölümcül armağan

    Avrupalılar götürene kadar, Amerika kıtasında çiçek yoktu. Dolayısıyla yerlilerin de bu hastalığa karşı bağışıklığı bulunmuyordu. Avrupalılarla temaslarından itibaren birkaç onyıl boyunca, Aztek ve İnkalar çiçekten kırılmış, hastalık bulaşanlarda ölüm oranı  % 90’lara çıkmıştı. New England yerlileri de aynı felaketi yaşamıştı.

    1721 Mayıs’ında Boston’da büyük bir çiçek salgını başladı. Peder Cotton Mather, Onesimus adında bir köleden, onun çocukken Afrika’da geleneksel yöntemle nasıl aşılandığını dinlemiş ve bundan etkilenmişti. Ayrıca iki ayrı doktorun Türkiye’de aynı yöntemin uygulandığına dair yazılarını okumuş ve bu işlemin güvenilirliğine ikna olmuştu. Peder Cotton Mather gençliğinde tıp okumuştu ve akla yakın bulduğu bu yöntemi savunuyordu.

    Zehir mi şifa mı? 1721 Boston çiçek salgını sırasında Peder Cotton Mather, Afrikalı kölelerden duyduğu geleneksel aşılama yöntemini doktorlara anlattı; ama doktorlar aşının zehirlemek olduğunu düşünüyordu.

    O tarihte Boston’da 10 doktor vardı. Mather, aşı hakkındaki düşüncelerini şehirdeki doktorlarla paylaştıysa da destek bulamamış, yalnızca Zabdiel Boylston adında bir doktor bunu makul karşılamıştı. Cotton Mather riski göze alma cesareti gösterdi; 26 Haziran 1721 Pazartesi günü ilk olarak pederin oğlu Thomas ile biri yetişkin iki köle aşılandı. Ciltte açılan küçük bir kesiğe çiçek geçiren birinin yarasından alınan akıntıdan sürülerek hastalık bulaştırılmış, fakat hastalık hafif bir şekilde atlatılmıştı. Gerçekten de Thomas ve köleler 4 Temmuz günü iyileşmişlerdi.

    Ancak Boston halkı aşılanmaktan korkuyordu; yalnızca halk değil din adamları ve doktorlar da aşıya karşıydı. Doktorlar aşılamanın zehirlemek olduğunu savunurken, din adamları da Tanrı’nın gazabına engel olmanın daha büyük ilahi cezalara sebebiyet vereceğini düşünüyordu. Dr. Boylston ve Dr. Mather’in evleri kundaklandı; şehir meclisi aşı yapmalarını yasakladı. Bu arada püriten din adamları Boylston’ı desteklemiş; şiddetli muhalefete rağmen aşı tutulmuş ve yüzlerce kişi aşı yaptırmıştı. Sonuçta, 1 yıl içinde aşılanan 244 kişiden sadece altısı (% 2.5) hayatını kaybetti; aşılanmayan 5980 hastadan ise 844’ü (% 14) öldü!

    Birçok güçlüğün ardından kayda değer bir başarı kazanan Boylston, 1724’te Londra’ya gitti ve aşılanma sonuçlarını yayınladı. 1726’da Royal Society’e seçildi ve sonra tekrar Boston’a döndü. Ne yazık ki salgınlar ve aşı karşıtlığı son bulmayacak, 1775’den 1782’ye kadar Kuzey Amerika’da yaşanan salgınlarda 100 binden fazla insan çiçekten ölecekti!

    Gelenekten bilime aşının evrimi

    1722’de İngiliz kraliyet ailesinin de aşılanmayı kabul etmesi önemli bir dönemeç olmuş, aşılama İngiltere ve sömürgelerinde hızla yayılmaya başlamıştı. Çiçek aşısı, yükselen itirazlara rağmen 18. yüzyıl boyunca gelişmeye devam etti. 14 Mayıs 1796 tarihinde önemli bir deney tarihe geçti: Edward Jenner (1749-1823) İngiltere’de Gloucestershire kırsalında bir kasaba doktoruydu. Çocukluğunda ona da çiçek aşısı yapılmıştı. Kendisi de artık yaygınlaşmış olan koldan kola çiçekleme işini rutin görevlerinden biri olarak uygulamaktaydı. Günlük pratiği esnasında ilginç bir şey keşfetti: Sütçü kızlar aşılandıklarında hiç yan etki yaşamadan bağışıklık kazanıyordu. Kızlar, süt sağdıkları hayvanlardan hastalık kaptıklarını söylemişlerdi.

    Kasaba doktoru tarihi değiştirdi Kasaba doktoru Edward Jenner, sütçü kızları aşılarken sığırlardan geçen çiçek hastalığının çok daha hafif atlatıldığını farkedip, aşıda bu materyali kullanmaya başladı. Jenner’ın 1796’da 8 yaşındaki bir çocuğa uyguladığı ilk aşıyı tasvir eden tabloda, sütçü kız Sarah Nelmes sağda.

    Gerçekten de sütçü kızların dediği gibi “sığır çiçeği”, insandakine göre çok daha hafif bir hastalıktı. Jenner bir hipotez geliştirdi: Çiçek yarasının materyalini insandan almak yerine sığırlarınkini kullanmak mümkün olabilirdi. Bir deneme yapmaya karar veren hekim, 14 Mayıs 1796 tarihinde sütçü Sarah Nelmes’in kolundaki çiçek yarasından aldığı materyali James Phipps’in koluna aşıladı. Deney başarılı olmuş, Phipps doğrudan maruz kalmaksızın çiçek hastalığına bağışıklık kazanmıştı.

    Bu deney tıp tarihinde aşının başlangıcı olarak kabul edilir. Aşı anlamına gelen Latinceden türetilmiş olan vaccine (vacca: sığır) sözcüğü bu deneyin bir mirasıdır. Jenner’ın yeni aşısı da Londra doktorları arasında şiddetli tartışmalara yol açtı. 1802’de ABD’ye davet edilen Jenner burada bilim akademisine üye yapıldı ve 1803’de Harvard Ünversitesi geliştirdiği aşı nedeniyle kendisine onur ödülü verdi. 16 Mayıs 1806 tarihinde Jenner’a bir mektup yazan Amerikan Başkanı Thomas Jefferson, insanlık tarihinde hiç unutulmayacağını söyledi.                  

    Aşı mevzuatı ve organize aşı karşıtlığı

    19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, çiçek aşısı için artık sığır materyali kullanılıyordu. Aşılama yaygınlaştıkça ölüm oranları da düşmeye başlamıştı. 1840’larda Almanya ve İngiltere, devlet destekli aşı kampanyaları başlattı. 1853’te İngiltere’de kabul edilen aşı yasasına göre çocukların dört aylıktan itibaren aşılanması zorunlu kılındı. ABD zorunlu aşılamaya Massachusetts eyaletinden başlayarak 1855-1890 yılları arasında kademeli olarak geçti.

    Zorunlu aşılama çiçek ölümlerini azaltmasına karşın, hem İngiltere’de hem de ABD’deki aşı karşıtlığı devam ediyordu. Hükümetlerin aşırı dayatmasına duyulan tepki kullanılıyor, aşı karşıtı topluluklar kuruluyordu. 1853’te Londra’da British Anti-Vaccination League ve 1879’da ABD’de Anti-Vaccination Society of America kuruldu. Daha sonra bu organizasyonların sayıları giderek arttı. İngiltere’de aşı karşıtı organizasyonlar, broşürler, protesto yürüyüşleri ve basında propaganda yoluyla aşı materyalinin güvenirliğini sorguladı, ahlaki konuları ve aşının kalıcı iz bırakmasını diline doladı.

    Aşı karşıtlığı bitmeyen hikaye Zorunlu aşı uygulaması, muhaliflerini de beraberinde getirdi. İngiltere’de Anti- Vaccination League (üstte) ve ABD’de Anti-Vaccination Society of America (altta) 19. yüzyılın ikinci yarısında pek çok protesto düzenledi.

    1885 Mart’ında Leicester şehrinde dev bir protesto yürüyüşü (80-100 bin kişinin katıldığı iddia ediliyor!) yapıldı; şehir nüfusunun % 4’ü çocuklarını aşılatmadığı için soruşturmaya uğramıştı. Bu protestonun ardından, durumu araştırmak üzere bir kraliyet komisyonu kuruldu. Komisyon bütün tarafları dinledi ve 11 yıl sonra 1896’da bir rapor yazdı: Aşılamanın çiçek hastalığına karşı koruma sağladığı sonucuna varılmış, aşı karşıtlarının ise birikmiş cezalarının affedilmesine karar verilmişti. 1896’da çıkarılan aşı yasasında cezalar kaldırıldı ve 1907’de çıkan yeni yasada, aşılamanın çocuğun sağlığına zarar vereceğine inandığına dair yasal bir beyanda bulunan herhangi bir ebeveyn için muafiyete izin verildi.

    Bu dernekler, 1800’lerin sonlarından beri çeşitli propaganda yayınlarıyla zorunlu aşı uygulamasına karşı çıkıyorlardı

    ABD’de de aşı karşıtları broşürler, mahkeme savaşları ve parlamento kavgalarıyla California, Illinois, Indiana, Minnesota, Utah, West Virginia ve Wisconsin’de zorunlu aşılama yasalarını yürürlükten kaldırmayı başardı. Ancak tarafları karşı karşıya getiren Massachusetts’deki davada yüksek mahkeme emsal bir karara imza attı: “Devlet, büyük tehlikelerin baskısı altında halkın güvenliğini korumak için bireysel bağımsızlığı kısıtlamakta haklı olabilir”. Bu karar, çocuklarını aşılatmayı reddeden ebeveynlere para cezaları veya başka cezalar verilebileceği, ancak vicdani retçilerin de buna zorlanamayacağı anlamına geliyordu.

    Ardarda gelen aşılar, tartışılmaz başarılar

    Jenner’ın keşfinden sonraki yüzyıla kadar başka aşı geliştirilemedi, çünkü ne mikroplar biliniyordu ne de mikrobiyoloji. Ancak 19. yüzyılın son yarısında çiçek ölümlerinde gözlenen büyük düşüş, diğer enfeksiyon hastalıklarına karşı aşı geliştirmek üzere bilimsel bir merak uyandırdı.

    19. yüzyılın sonunda Louis Pasteur, Robert Koch ve Paul Ehrlich tarafından bilimde yepyeni bir sayfa açılmış; bağışıklık sistemi anlaşılmaya başlanmış; aşı araştırmaları tüm dünyada hız kazanmış; yeni aşıların üretilmesinin yolu açılmıştı.

    Çocuk felci de tarihe karışıyor 1940’larda John Enders ve ekibi zayıflatılmış virüs elde etmeyi başardı. Bu virüs kültürlerinden polio (çocuk felci) aşısını üreten Jonas Salk, 1955’te aşının güvenli ve etkili olduğu yönünde halkı bilgilendiriyor.

    Louis Pasteur 20. yüzyıl arefesinde, 1881’de zayıflatılmış (attenuated) mikropları ve bunların güçlü mikroplara karşı sağladığı bağışıklığı keşfetti. Hayvanlarda kullanılmak üzere geliştirdiği Anthrax (şarbon) aşısı 20. yüzyılda insanlar için geliştirilecek aşının da öncüsüydü. Araştırmaların bu yükseliş döneminde, 1930’a kadar kuduz, tifo, difteri, tübeküloz, tetanos ve boğmaca gibi birbirinden farklı hastalıklara karşı aşılar geliştirildi.

    Çocuk felcine (polio) karşı aşı çalışmaları ise 1935’te başlamıştı. New York’ta Maurice Brodie’nin ürettiği aşının ilk klinik denemeleri felaketle sonuçlanmış, ölümler ve felçler görülmüştü. Polio için aşı geliştirmenin zorluğu, bu virüsün kültürlerde üretilme güçlüğünden kaynaklanıyordu. Kültürlerde üretilen bakterilerden zayıflatılmış bakteri elde edilebiliyor ancak virüsler için bu mümkün olamıyordu. 1940’lı yıllarda John Enders, Thomas Weller ve Frederick Robbins doku kültüründe virüs üretmeyi ve bu yolla zayıflatılmış virüs elde etmeyi başardılar. Poliomyelitis virüsünün zayıflatılması üzerine yaptıkları bu çalışma 1954’de onlara Nobel Tıp Ödülü getirecekti. Enders’in ürettiği virüs kültürlerini kullanan Dr. Jonas Salk, Pittsburgh Üniversitesi’nde polio aşısını üretti. Bu aşı öldürülmüş virüslerden üretiliyordu. 1954 Nisan ayında okul çocukları aşılanmaya başlandı. Sonuçlar pozitifti; aşı % 60-70 oranında koruma sağlamıştı. Ancak risk altındaki çocukların oranı hâlâ çok yüksekti. Cincinnati Üniversitesi’nden Dr. Albert Sabin, ölü virüslerin yeterli bağışıklık sağlamadığını düşünerek canlı ama zayıflatılmış virüsler üzerinde çalışmaya yöneldi. Aşı 1962’de ABD’de kullanılmaya başlandı. Ağız yoluyla uygulanan bu aşı bağışıklık sağlamak için doğal ve kesin bir metot oldu.

    Çocuk felci aşısı şu anda tüm dünyada uygulanıyor.

    Ve kızamık…  

    20. yüzyılın ortasında birçok laboratuvar kızamık aşısı geliştirmek için çalışıyordu. Bu son derece bulaşıcı virüsün tedavisi yoktu; ölüm oranı % 28 idi. Özellikle bebeklerde ve 5 yaş altı çocuklarda tehlikeli bir hastalık olan; yüksek ateş, öksürük, nezle ile başlayıp birkaç gün içinde karakteristik deri döküntüleriyle devam eden kızamık, pnömoni ve ensefalit gibi çok ciddi komplikasyonlarıyla ölümcül seyrediyor; kurtulanlarda ise kalıcı sağırlık, beyin ve sinir hasarlarına sebep oluyordu. İlk kızamık aşısı Ekim 1958’de test edilmeye başlanmış ama John Enders’in laboratuvarında Samuel Katz tarafından geliştirilen aşı başarısız olmuştu. 1962’de öldürülmüş virüs aşısının istenen bağışıklık cevabını oluşturmadığı keşfedildi. 1 yıl sonra zayıflatılmış canlı kızamık aşısı güvenli ve başarılı bulundu.

    Endüstriyel üretim ile bilimsel gelişmelerin yeni nesil aşıların geliştirilmesinin önünü açtığı 20. yüzyılın ikinci yarısı, aşı biliminin altın çağı oldu. Kızamık (measles), kızamıkçık (rubella) ve kabakulak (mumps) aşılarından sonra suçiçeği (chikenpox) aşısı da üretildi. 1971’de Merck & Co. ilaç şirketinde geliştirilen kızamık aşısı, kabakulak ve kızamıkçık ile kombine edildi ve modern MMR (measles-mumps-rubella) aşısı geliştirildi.

    1980’lerde kapsül yapısındaki polisakkarit ve proteinlerin konjuge aşıları geliştirildi. Konjuge aşıların kullanılması, bağışıklık sisteminden kaynaklanan bazı problemleri çözdü. Ardından gelen genetik mühendisliği alanındaki gelişmeler, rekombinant aşıların geliştirilmesinin önünü açtı. Bu aşılar bağışıklık sisteminin cevabını güçlendirdi ve hepatit B gibi aşıların güvenirliğini artırdı. 1990’lara gelindiğinde, DNA aşıları olarak adlandırılan yeni nesil aşılar geliştirildi. Aşı teknolojisindeki bu ilerlemeler, koruyucu aşıları henüz bulunmayan HIV ve malaria (sıtma) gibi hastalıklar için de aşı geliştirilebileceğine dair ümit vermekte.

    Aşılanmalı mı, aşılanmamalı mı?

    Aşılama sadece bir kişisel tercih konusu olmamalıdır, olamaz. Zira aynı zamanda toplumu da korur. Önlenebilir hastalıklara karşı aşılanmış sağlıklı insanların oranının yüksek olması demek, aşılanamayacak kadar küçük, hasta ya da zayıf kimselerin hastalığa maruz kalma ihtimallerinin de azalması demek. % 95 aşılama oranı sağlanabilirse “herd immunity” diye tabir edilen toplum bağışıklığı sözkonusu olmaktadır. Yani eğer bir toplum yeteri kadar yüksek bir oranda bağışıksa, o zaman toplum içinde hastalık yayılma olasılığı çok azalmakta ve hatta bağışık olmayanlar dahi korunmaktadır.

    Kişisel tercih değil, halk sağlığı sorunu

    Bir topluluk içinde aşılanan bireylerin yüzde 95’in altında olması hastalıkların yayılma oranını düşürüyor, yani toplum bağışıklığı kazanılıyor. Aşılanamayacak kadar küçük, yaşlı ya da hasta kişiler için uzmanlar, aşılama kararının kişisel bir tercih olamayacağını söylüyor.

    Ayrıca aşıların etkinliği zamanla azalır, bu hastalıklar tekrar canlanırsa, risk altındaki çocukların yanına aşılanmış olanlar da eklenecektir. Örneğin bugün Dünya Sağlık Örgütü, dünyada kızamığın çok hızlı bir şekilde yeniden canlandığını tahmin ediyor. 2019 Temmuz sonunda 182 ülkede 364.808 vaka görüldü. Bu, Avrupa’da % 150, Afrika’da % 900 artış anlamına geliyor ve kızamığın yeniden ciddi bir halk sağlığı sorunu haline geldiğini gösteriyor.

    Bilim tarihine baktığımızda aşıların 223 yıldır gelişimlerini sürdürdüklerini ve kuşkuya yer bırakmayacak şekilde işe yaradıklarını görüyoruz. Etik sorunlar, sivil haklar, din ve inanç özgürlüğü alanına giren mevzular elbette ele alınmalı, tartışılmalı ve irdelenmelidir; ancak bunun için bilimsel gerçeklerin ve halk sağlığının görmezden gelmesi kabul edilemez.

    Kazalar-manipülasyonlar-mesnetsiz iddialar

    Modern zamanlar ve ‘aşı alerjisi’

    Aşı karşıtlarının başlangıçta din ve inanç özgürlüğü temeline dayanan muhalefet gerekçelerine, modern zamanlarda bir yenisi daha eklendi: Bilimsel şüphecilik. Yaşanan skandallar ve kazalar, aşı karşıtlarının ellerini tekrar güçlendirdi.

    Aşıların güvenirliğine en büyük darbelerden biri, 1955’te ABD’de yaşanan “Cutter Kazası” idi. Batı yakasındaki aşılamada 200 bin çocuğa yanlışlıkla canlı virüs içeren polio aşısı yapıldı. Bu çocuklardan 40 bininde polio vakası gelişti; 200 çocuk çeşitli derecelerde kalıcı felç oldu ve 10 çocuk öldü. Arızalı aşılar California’da Cutter Laboratuvarı’nda üretilmişti.

    Aşı karşıtlığının modern zamanlardaki yükselişinde skandal kazalar kadar algı operasyonları da büyük rol oynadı. Bunlardan en çok ses getireni, İngiliz doktor Andrew Wakefield’in 1998’de The Lancet dergisinde yayımlanan ve MMR (kızamık-kabakulak-kızamıkçık) aşısını otizm ile ilişkilendiren makalesiydi. Wakefield 12 vaka takdim ettiği bu makalede, otizm ile gastrointestinal bozukluk arasında doğrudan bir ilişki olduğunu, bu bozukluğun da MMR aşısından kaynaklandığını belirtiyordu. MMR aşısının otizmle bağlantısı olabileceği savı gazeteci Brian Deer tarafından araştırıldı ve 2004’de Wakefield’in elinde savını destekleyecek hiçbir gerçek veri olmadığı görüldü. Sahte verilere dayandırılmış bütünüyle uydurma bir makale sözkonusuydu. Araştırma ilerledikçe, ortaya bir takım menfaat ilişkileri döküldü: Makaleyi kaleme alan Wakefield, karma aşı üreten ilaç şirketlerine karşı dava açmaya çalışan ebeveynlerin avukatı Richard Barr tarafından finanse edilmişti. The Lancet makaleyi Şubat 2010’da geri çekti ve aynı yıl Wakefield, İngiltere Tıp Konseyi tarafından mesleğini suiistimal etmekten suçlu bulunarak doktorluktan men edildi. Ancak sahteliği ispat edilmesine rağmen makale zarar vermeye devam etti. Sonuçta sahte iddia bir inanç halini aldı ve aşı karşıtı gruplar ellerinde hiçbir bilimsel veri olmadan bunu desteklemeyi sürdürdüler.

    Aşılara bakteri bulaşmasını önlemek için kullanılan ve cıva içeren “thimerosal” adlı katkı maddesi hakkında duyulan endişe de, yakın zamanlarda aşı karşıtlarının dayanak noktalarından biri haline geldi. Thimerisol, zararlı olduğuna dair bir kanıt olmamasına rağmen hemen hemen bütün aşılardan çıkarıldı. Bununla birlikte aşı karşıtı topluluklar, bugün de aşıların içerdikleri cıva nedeniyle tehlikeli olduğuna, sağlık kurumları ve hükümetin ilaç endüstrisi yararına işbirliği yaptığına inanıyor.

  • Şizofreni: ‘Normal’ insanlarca hayvan yerine kondular

    Şizofreni: ‘Normal’ insanlarca hayvan yerine kondular

    Şizofreni hep vardı belki ama diğer akıl hastalıklarından ayrılıp tanımlanması için 20. yüzyılı beklemek gerekti. Hastalar yüzyıllar boyu “şeytan tarafından ele geçirilmiş” kabul edildi, çoğu ölümle sonuçlanan insanlık dışı müdahalelere maruz kaldı. Osmanlı dünyasında Batı’ya nazaran çok daha insani muamele gören şizofrenler 1870’lerde atların bulunduğu ahırlara konduğu için, “tımarhane” kelimesi dilimizde farklı bir anlam kazandı.

    Herhangi bir insanın ömrü boyunca yakalanma riskinin yaklaşık %1 olduğu tahmin edilen şizofreni (zihin bölünmesi), tıptaki gelişmelere rağmen hâlâ insan psikolojisinin en büyük gizemlerinden biri. 

    Şizofreni halen tam olarak anlaşılamamış, kişinin yabancılaşarak gerçeklikten uzaklaştığı ve kendine özgü dünyasına çekildiği; duygu, düşünce ve davranış bozukluklarıyla kendini gösteren ciddi bir ruhsal hastalık. Dünya üzerinde 51 milyon, halen bir ruh sağlığı yasası olmayan ülkemizde ise yaklaşık 600 bin şizofreni hastası bulunuyor. 

    Bugün şizofreni olarak tanımlanan rahatsızlık, tarihte çok uzun zamandır varolsa gerek. Tarihin farklı katmanlarında ve kültürlerinde farklı tanımlar ve yorumlar yapılagelmiş; ruh hastaları çoğu zaman şüpheyle, iğrenme ve korkuyla karşılanmış. 

    Halüsinasyonlara sebep olan, bilişsel işlevlerde ve kişilikte yıkımla ilerleyen ruhsal bozukluklar Antik Çağ’da tanımlanmış. Şizofreniye benzer bir durumdan sözeden ilk yazılı kayıt, MÖ 1550’de yazılan Mısır’daki meşhur “Eber Papirüsleri”nde.

    Din ve işkence

    Orta Çağ ve Rönesans Avrupa’sında büyücülük ve şeytan ruh hastalıklarının kaynağı olarak kabul edildiğinden, şeytanın esir aldığı düşünülen hastaların önemli bir bölümünün şizofrenler olması çok muhtemel. İşkence aletlerinin şeytani etkileri ortadan kaldırmak için kullanılmasına sıkça rastlanılırken, acımasız müdahaleler çoğunlukla ölümle sonuçlanıyordu. Pek çok talihsiz hasta da bedenlerine şeytan girdiği düşüncesiyle diri diri yakılıyordu. 

    1486’da yazılan Malleus Maleficarum (Cadı Çekici) isimli eser, bütün acımasız ve insanlık dışı önerilerine rağmen, 17. yüzyıl sonuna kadar hem kilise hem de devlet tarafından şeytani etkilerle başa çıkmanın yegane kılavuzu olarak kabul edildi. Hastalık 17. yüzyıl biterken artık şeytan işi olmaktan ziyade tıbbi bir sorun olarak görülmeye başlayacaktı. Fakat bu illetin bilinen bir tedavisi mevcut değildi.  

    Ruh hastalıkları için ilk tedavi kurumları İtalya (Floransa), İspanya, Belçika ve İngiltere’de 14. yüzyılın başlarında kuruldu. Bunların en meşhurlarından biri olan St. Mary of Bethlehem, Londra dışında inşa edilmişti ve Bedlam olarak anılıyordu. Bu akıl hastanesi ruh hastalarına uygulanan gaddar tedavileriyle tanınacak ve bir zaman sonra “bedlam” ismi tımarhane sözcüğünün yerini alacaktı. Bedlam, Victoria Dönemi öncesinde İngiltere’de akıl hastalarının yatırıldığı yegâne hastaneydi. Buraya yatırılmayanlar ya aile yanında ya da kiliselerin muhtaçlar için işlettiği evlerde kalıyordu. 

    Victoria Dönemi’nde şizofrenlerin yıllar boyunca, kimi zaman hayat boyu tutulabileceği büyük kurumlar yapıldı. Bunlar daha sonraları çeşitli ithamlara maruz kalsa da inşa edildikleri zamanlarda hastaların sokakta suiistimal edilmesi ihtimaline karşı merhametli bir alternatif kabul ediliyordu.

    14. yüzyılda kafatasına delik

    1345 tarihli Guy of Pavia’nın Anatomia’sında, bir Ortaçağ hekimi akıl hastasının kafatasına delik açarken (trepanasyon) tasvir ediyor.

    Sözde merhamet

    Antipsikotik ilaçlardan önce lobotomi gibi beyin cerrahisi girişimleri ve elektro-şok tedavisi yaygın fakat tartışmalıydı. Toplum tarafından kabul görmeyen davranış bozuklukları olanları hastaneye kapatmak tek çözümdü. Bunlara yüksek doz sedatif ilaçlar uygulanıyordu. 

    Eski akıl hastaneleri (tımarhaneler) birçok şizofren için çoğu zaman dünyanın baskısından kurtulabilecekleri bir sığınak olurken, acımasız çalışanların elinde zalim muamelelere maruz kalanların sayısı da az değildi. Çok eleştirilen bir diğer konu da hastaların çok uzun süreler kurumda kalmaları sonucunda kuruma bağımlı hale gelmeleri, dış dünya ile başa çıkamamaları ve sonuçta düzelme gösterseler bile bu yüzden dışarı bırakılamamalarıydı.

    William Battie, 1758’de yazdığı Treatise on Madness (Delilik Üzerine İnceleme) isimli eserinde “terapötik tımarhane”lerin tesis edilmesini savundu. Akıl hastalarının birçoğu hapishanelerde veya diğer uygun olmayan kurumlarda tedavi ediliyor; hastaların zincire vurulduğu tımarhaneler ise insanlık dışı koşullarıyla tanınmaya devam ediyordu. Fransız psikiyatrist Esquirol 1845’te tımarhane ortamının insanlık dışı yönlerine dair bir yazısında; hastanın şiddet eğilimi aşırı ise yatağına bağlandığını, deli gömleği ile kontrol altına alındığını; yatağında ya da bir koltukta çok uzun bağlı kaldıklarından felç olan hastalar bulunduğunu; daha aşırı durumlarda ısıtılmış ütü kullanıldığını açıklamıştı! 

    Delilik taşları 16. yüzyılda deliliğe “beynin içindeki taşlar’ın sebep olduğu düşünülüyordu. Hieronymus Bosch tarafından yapılan bu tabloda, başından huniyle bir şarlatan gibi resmedilen “doktor”, hastanın kafatasına açtığı delikte taş arıyor.

    İngiltere’de olduğu gibi ABD’de de hastalar “meraklıların görmesi için” Pazar günü sergileniyorlardı!

    Tüm bunlara rağmen genel olarak, 18. ve 19. yüzyıllar boyunca, akıl hastalarına insani ve merhametli bir yaklaşım savunuldu. Fransa’da 1793’te Salpetrière Hastanesi başhekimliğine getirilen Philippe Pinel, zincire vurulmuş hastalarının çözülmesini sağladı. Bu adım ruh hastalıklarının tedavisinde önemli bir dönüm noktasıdır. Ruh hastalarına karşı nazik ama kesin bir yaklaşım öneren, ‘ahlaki’ bir tedavi geliştiren Pinel, modern psikiyatrinin babası kabul edilecekti.

    Klinik araştırmalar

    Fransız psikiyatrist Benedict Augustin Morel, 1860’ta yayımladığı Akıl Hastalıkları kitabında, dementia praecox’u (erken bunama) tanımladı. 1870’lerin başında Prusya’da psikotik hastalar üzerinde çalışan hekimler Ewald Hecker ve Karl Ludwig Kahlbaum, bugün şizofreninin alt grupları olarak bilinen hebefreni ve katatoniyi tanımladılar (En sık rastlanan şizofreni tiplerinden biri olan, tutarsız fikirlerin ve işitsel halüsinasyonların sık olduğu hebefreni tanımı, Yunan mitolojisindeki gençlik tanrısı Hebe’den esinlenmişti. Donakalım olarak da bilinen katatoni ise şizofreniden başka depresyonda ve bipolar bozuklukta da görülebilen bir durumdur). 

    Alman psikiyatrist Emil Kraepelin’in defans paranoyası adını verdiği klinik tablo, daha sonra şizofreni tanısının temelini oluşturacaktı.

    İsviçreli Eugen Bleuler ise şizofreninin dört temel belirtisi olduğunu ileri sürüyordu: Otizm, ambivalans, anormal duygulanım ve düşünce akışının bozulması.

    1896’da Alman psikiyatrist Emile Kraepelin, demans paranoyasını da eklediği bu klinik tabloların büyük olasılıkla beyindeki organik bir bozukluğun farklı tezahürleri olduğunu ileri sürdü. Beynin anatomik yapısı ve bu yapıda meydana gelen patolojik süreçlere dair bugün de devam edegelen bir ilginin doğmasına yol açan bu izah sayesinde, bugün şizofreni olarak bildiğimiz hastalığın diğer ruhsal bozukluklardan ayrı olarak kavramsal tanımı ilk kez yapılmıştı. Kraepelin, daha sonra şizofreni olarak tanımlanacak olan dementia praecox ile manik-depresif psikoz arasındaki ayrımı da ortaya koydu. 

    20. yüzyıl tedavileri

    İsviçreli psikiyatrist Eugen Bleuler, 1911’de yayımladığı Dementia Praecox ve Şizofrenler Grubu adlı kitabında, hastalığın klinik tezahürlerine eşlik eden zihinsel bozuklukları irdeledi. Bu hastalığın zihinsel yıkımla sonlanmasının şart olmadığına dikkati çekerek, dementia praecox yerine eski Yunancada bölünme anlamına gelen “schisme” kelimesi ile zihin anlamına gelen “phrenia” kelimesinden türetilen “şizofreni” teriminin kullanılmasını önerdi. 

    Bleuler, şizofreninin dört temel belirtisi olduğunu ileri sürüyordu: Otizm, ambivalans, anormal duygulanım ve düşünce akışının bozulması. Bunlar Anglosakson literatüründe “şizofreninin 4A belirtisi” olarak klasikleşecekti (Autism/Ambivalence/Affect/Association). Bu dört temel belirtinin dışında, ikincil semptomlar arasında halüsinasyon ve hezeyanlar da vardı.

    Korku hastanesi Hikayeleri, korku filmlerine konu olan Bethlem Kraliyet Hastanesi (nam-ı diğer Bediam) William Hogarth tarafından 1763’te çizilen bir dizi resme de ilham vermiş. Arkada hastaları izlemeyi eğlenceli bulan bir grup zengin kadın da var.

    Akıl hastanesindeki hastaların bir kısmı aynı zamanda epilepsiden muzdaripti. Bu hastalar nöbet geçirdikten sonra, psikiyatrik sorunlarında bariz bir düzelme gözleniyordu. Bu durumun bir tedavi yöntemi olabileceğini düşünen Portekizli psikiyatrist Ladislas Meduna suni yolla epilepsi nöbeti oluşturmanın yollarını araştırmaya başladı ve 1934’te Metrazol adlı ilacı keşfetti. Gerçekten de hastalarda nöbetin ardından bariz bir iyileşme ortaya çıkıyordu. Ancak konvülsif tedavi (nöbet tedavisi) olarak anılmaya başlanan bu yeni yöntemin bazı yan etkileri vardı; nöbetin hemen öncesinde hastada şiddetli korku ve panik duygusu oluşuyor, nöbet esnasında da şiddetli kasılmalar sonucunda kemik kırıkları oluşabiliyordu. Bu istenmeyen etkiler doğal olarak yeni arayışlara yolaçtı.

    Köpeklerin kafalarına elektrik vermek suretiyle deneyler yapan İtalyan hekim Ugo Cerletti, rivayete göre bir gün et alırken domuzlara elektrik verildiğini, sonra da hayvanların adeta komaya girdiğini görmüştü. İtalyan doktorun amacı nöbetten önce anestezi sağlamaktı. Elektro-Konvülsif Terapi (EKT) ya da kısaca elektro-şok tedavisi işte böyle bir tesadüf sonucu doğdu. 1938’de Cerletti ve psikiyatrist arkadaşı Lucio Bini, EKT cihazını geliştirdi. İlk hastaları halüsinasyonları olan bir şizofrendi ve uygulamadan sonra hasta bariz bir iyileşme göstermişti. 

    1940’lardan itibaren EKT bütün psikiyatri kliniklerine girdi. Fakat yasal sorunlar ve hasta protestoları bu yöntemin uygulanmasını sınırladı. Buna ek olarak, şizofreni tedavisinde EKT’nin anlamlı pozitif klinik etkisini gösteren kanıtlar yetersizdi. Bütün bunlara rağmen ve keşfinden 80 yıl sonra bile ilaç tedavisine dirençli ağır depresyonlarda, kimi bipolar bozukluk ve özellikle katatonik tipteki şizofreni vakalarında en etkili hatta yegane tedavi seçeneği hâlâ EKT’dir ve etki mekanizması halen tam olarak bilinmemektedir.  

    Azı karar, çoğu zarar Elektroşok ya da EKT bugün de kimi psikiyatrik hastalıkların tedavisinde kullanılıyor.

    Şizofreni ilaçları

    Bir hastalık olarak tanımlandıktan sonra uzun yıllar boyunca etkili bir şizofreni tedavisi bulunamamıştı. EKT özellikle katatoni ve akut psikotik atak gibi bazı tiplerde etkiliydi. 1950’lerden önce, anlamlı bir etkisi olmadığı gibi ciddi yan etkileri de bulunan prefrontal lobotomi, barbitüratla uyku tedavisi, insülin koması gibi yöntemlere başvuruluyordu.  

    İnsülin komasında yüksek dozda insülin verilerek kan şekerinin düşürülmesi (hipoglisemi) sonucunda nöbet ve bilinç kaybı ortaya çıkıyordu. Bu şekilde bir dizi insülin şokunun hastaların psikotik belirtilerini azaltabileceği öne sürülürken, ciddi bir kalp krizi ve felç riski doğuyordu. Bir psikocerrahi yöntem olan prefrontal lobotomi sinir yollarının kesildiği bir işlemdi; böylece ajitasyon ve dürtüsel davranış azalıyor, ancak bilişsel bozulma ortaya çıkıyordu. 

    Modern psikofarmakoloji bir rastlantı eseri başladı: 1949’de Fransız cerrah Henry-Marie Laborit, bazı ameliyatlarda ortaya çıkan ve çok ciddi bir komplikasyon olan “dolaşım şoku” için tedavi arıyor ve “promethazine” adında yeni bir ilacı test ediyordu. Bu araştırma esnasında ilacın ikincil özelliklerinin uyuşukluk, acının azalması ve öfori duyguları olduğunu keşfeden Laborit, bu etkilere dair gözlemlerini yayımladı. 

    Fransız ilaç şirketi Rhone-Poulenc’in laboratuarlarında Promethazine’in formülü değiştirildi ve sonuçta Aralık 1951’de ilk etkili antipsikotik ilaç, Klorpromazine ortaya çıktı. 1952’de iki Fransız psikiyatrist Jean Delay ve Paul Deniker, Paris Sainte-Anne Hastanesi’nde klinik araştırma yaptılar; ilacın daha önce yaygın olarak kullanılan sakinleştiricilerden tamamen farklı bir etkisinin olduğunu gördüler. 38 hastanın bulguları gerilemiş, ajitasyonları ve halüsinasyonları azalmıştı. Bu sonuç çok anlamlıydı; hastalar artık evlerinde de bakılabilecekti. 

    Kasım 1952’de reçetelere yazılmaya başlanan ve günümüzde halen kullanılan Klorpromazine, hezeyanlar ve halüsinasyonlar gibi şizofreni semptomlarını hafifletebilen antipsikotik ilaçların ilkidir. İlaç tedavisi alan hastaların tedavi edilmemiş hastalara kıyasla hastanede daha az kaldıkları, daha az akut atak geçirdikleri ve yaşam beklentilerinin uzadığı gösterildi. Semptomları kontrol etmede iyi olsalar da Klorpromazine ve Haloperidol gibi ilk nesil antipsikotikler problemsiz değildi. Bunların, Parkinson hastalarınınkini andıran kol ve bacak titremelerine yol açma gibi yan etkileri vardı. 1980’lerde tanıtılan ve öncekilerden daha az yan etkiye sahip yeni nesil antipsikotikler daha etkili olacaklardı. 

    Hastaneler boşalıyor

    Yeni antipsikotik ilaçların gelişmesiyle birlikte, ABD’de 1950’lerden başlayarak klinik bakımın hastanelerden eve doğru kaydırılması hareketi başladı. Modern bilimsel gelişmeler, hastaların hastane dışında yaşamalarını sağlayabiliyordu. Ayrıca hastanede bakımın yüksek maliyetine bağlı finansal baskılar vardı. Hasta ve hasta yakınları da daha insancıl ve daha az kısıtlayıcı ortamları talep ediyordu.

    Kronik ve tedaviye dirençli hastalar için kısa süreli genel psikiyatri birimleri, günlük tedavi programları, sosyal ve mesleki rehabilitasyon hizmetleri gibi çeşitli hizmetler geliştirildi. 

    1971’de sağlık sisteminde radikal bir reforma giden İtalya’da, ruh sağlığına ayrılan bütçenin % 94’ü toplum odaklı merkezlerin kurulmasına ve sosyal hizmetlere ayrılmış; büyük akıl hastanelerinin kapatılması ve hastaların toplum içinde tedavi edilmesi planlanmıştı. Örneğin 1200 hastası olan Trieste Akıl Hastanesi 1974’te kilitli kapılarını açmış, hastaların diledikleri zaman çıkmalarına izin verilmişti. Geçmişte görevliler dışında hastaneden dışarı çıkabilen tek canlı, çamaşırhanedeki kirli çamaşırları taşıyan attı. Hastane yıkıldıktan sonra girişine özgürlük ve toplumla bütünleşmenin sembolü olarak 2.5 metre yüksekliğinde ahşaptan mavi bir at yapıldı. 

    Bugün şizofreni tedavisinin temelini ilaçlar oluşturur. Tedavi genellikle bir danışman psikiyatrist ve bir ekip tarafından sağlanır. Destekleyici psikoterapi, farmako-terapiye yardımcı olarak kabul edilir. Bilişsel davranışçı terapi, sosyal beceri eğitimi desteklenmiş, istihdam ve aile müdahalesi programları geliştirilmiştir. Şizofreni hastalarında tek başına ilaçların yetersiz olduğu kabul edilmekte ve uzun vadede daha iyi sonuçlar elde edebilmek için psiko-farmakolojik tedavi ile kombine psiko-sosyal yaklaşım benimsenmektedir. 

    Modern tedaviler sonucunda, şizofreni ile yaşayan çoğu insan için klinik sonuçlar geçmiş zamanlara göre çok daha tatmin edicidir elbette. Günümüzde şizofreni atağı yaşayanların yaklaşık % 25’i tamamen iyileşmekte, % 25’i ilaç tedavisiyle büyük oranda düzelmekte, % 25’lik bir kısmı iyileşme kaydetmekle birlikte önemli kalıntı semptomları göstermektedir. Şizofreni hastalarının % 15’i yaşamlarının geri kalanında sürekli bakıma ihtiyaç duyarken, % 10’u ise maalesef hayatlarına son vermektedir.

    TÜRKİYE COĞRAFYASINDA ŞİZOFRENİ

    Müzikle tedaviden teşhire tımarhaneden bîmarhaneye

    “Dünya bir tımarhanedür ve halayık anın içinde delüler gibidür (Teskiret-ül Evliya-1341)”

    Akıl hastası bir ‘meczûb’tu; yani Allah katına “cezbedilmiş” hasta kabul edilirdi. Bunlara “mecnun”, “şeydâ”, “dîvâne” denilebilir fakat deli demekten kaçınılırdı. Osmanlı dünyasındaki tedavi yöntemleri 1873’te Toptaşı Dârüşşifası’nın kuruluşuyla bilimsel bir kimlik kazanmaya başladı.

    Selçuklular döneminde 1204’te Kayseri’de açılan ve 1890’a kadar hizmet veren Gevher Nesibe Hatun Şifâhânesi’nde, akıl hastalarının kaldığı 18 odalık bölümde, odacıkların içindeki su ve müzik sesi eşliğinde telkinler yapılarak hastalar tedavi edilirdi. Osmanlı Devleti, diğer hastalıklar gibi akıl hastalıklarına özel dârüşşifâ kurma geleneğini Selçuklulardan aldı. Böyle hastaların kabul ve tedavi edildiği dârüşşifalara, bîmarhane dendi. 15. yüzyıl sonlarında 2. Bayezid’in Edirne Dârüşşifâsı, 16. asır başlarında Hürrem Haseki-Sultan’ın Mimar Sinan’a yaptırdığı Haseki Dârüşşifâsı, bimarhane bölümleriyle ün yapmışlardı. 

    Akıl hastası bir ‘meczûb’tu; yani Allah katına “cezbedilmiş” hasta kabul edilirdi. Bunlara “mecnûn”, “şeydâ”, “dîvâne” denilebilir fakat deli demekten kaçınılırdı. Osmanlı döneminde “ateh-i kable’l-mîâd” (vadesinden önce bunama) diye tanımlanan şizofrenide; ilaç, istirahat, özel gıdalar ve musiki tedavi araçlarından bazılarıydı.

    Toptaşı Bimarhanesi Hasta anlamındaki Farsça “mimar” kelimesinden gelen bimarhane, daha sonra yalnızca akıl hastaneleri için kullanılmaya başlanmış. Fotoğraf, 1873-1927 arasında faaliyet gösteren Toptaşı Bimarhanesi’nden…

    Evliya Çelebi (Seyahatnâme 3. cilt s. 468-70) Edirne’de Sultan 2. Bayezid’in 1488’de mimar Hayreddin’e inşa ettirdiği külliyenin dârüşşifa bölümünde müzikle tedavi uygulandığını yazar. 1640’ta burayı ziyaret eden Evliya Çelebi, ruh hastalarının burada müzikle nasıl tedavi edildiklerini anlatır: Dârüşşifanın hekimbaşı, hastalarına çeşitli makamlarda müzikler dinletmekte, kalp atışlarındaki değişime bakarak uygun melodiyi belirlemektedir. Çelebi’ye göre zihni açma ve hafıza ve güçlendirmede İsfahan; aşırı hareketli, heyecanlı hastaları sakinleştirmede Rehâvî; karamsar, durgun ve neşesiz hastalara da Kuçî makamı iyi gelmektedir!

    16. yüzyılda inşa edilen ve Osmanlı döneminin en büyük hastanesi olan Süleymaniye, 1870’li yıllarda ihmal edilmişti. Hastalar atlarla aynı ortamda tutulmuş, hatta Avrupa’da da görüldüğü gibi meraklı halka birer sirk hayvanı gibi izlettirilmişti. Tımarhane terimi, ruh hastalarının atların tımar edildiği yerlerde barındırılmalarından gelmektedir. 

    Osmanlı Devleti’nde modern psikiyatrinin ortaya çıkışı Tanzimat Dönemi’ndedir. 1857’de Sultan Abdülmecid döneminde Süleymaniye Dârüşşifası’na doktor olarak atanan İtalyan hekim Dr. Luigi Mongeri (1815-1882) hastanede köklü değişiklikler yapmış, Avrupa’daki olduğu gibi “deliler”i zincirden kurtarmıştır. 1860’da hastanenin başhekimi olan Mongeri, Sultan Abdülaziz döneminde, 1873’te Toptaşı Dârüşşifası’nın başına getirilir (1873).

    Müzik ve tedavi Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde psikiyatrik hastalıkların müzikle tedavi edildiği görülürken, bu yöntem daha sonra terkedildi. 20. yüzyıl başlarında Toptaşı Bimarhanesi’nde gramofon eşliğinde oynayan hastaların fotoğrafının ise mizansen olduğu anlaşılıyor.

    Osmanlı Devleti’nde modern psikiyatrinin kurucusu olan Dr. Mongeri, ruh sağlığı alanında ilk yasal metni (Bîmarhaneler Nizamnâmesi) hazırlamıştır. 15 Mart 1876 tarihinde yürürlüğe giren bu nizamnâme, ruhsat, idari işleyiş işlemlerini; hasta giriş-çıkış-kayıt prosedürlerini ve tedavi süreçlerini düzenleyen 22 maddeden oluşur.

    Hastaların iyi şartlar altında tedavi edilebilmesi için çalışan Dr. Luigi Mongeri’ye Osmanlı İmparatorluğu nişanı verilmiş; İtalya Krallığı da kendisini San Maurizio ve Lazzaro Şövalye Nişanı vererek ödüllendirmiştir.

    1873’te yılında Süleymaniye Dârüşşifası’nda kalabalık ve elverişsiz koşullar nedeniyle salgınlar çıkınca, bîmarhane Üsküdar’daki Atik Valide Külliyesi’ne nakledilerek Toptaşı Bîmarhanesi kuruldu. Zamanla hasta yoğunluğu üzerine burası da yetersiz hale gelince, Başhekim Mazhar Osman (1884-1951) Bakırköy’deki Reşadiye Kışlası’nın bulunduğu araziyi hükümetten talep etti. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün onayıyla 1924’te başlayan taşınma süreci 15 Haziran 1927’de tamamlandı. Toptaşı Bîmarhanesi yeni binasında İstanbul Emraz-ı Akliye ve Asabiye Hastanesi adıyla hizmet vermeye devam etti. 

  • Hikayesi kanlı, insana şifalı

    Evet, sülük pek çoğumuza sevimli gelen bir hayvan değil. Doğru, o diğer canlıların kanını emerek geçinen bir parazit. Ancak bu özelliği, beklenenin tam tersine onu insan sağlığı için birçok bakımdan yararlı kılmış. Galen’den İbn-i Sina’ya kadar efsane hekimlerce doğru kullanımı anlatılmış, hastalıkların tedavisi için tavsiye edilmiş. Tarih boyunca yanlış kullanımlar yol kazalarına neden olsa da, bugün artık modern tıbbın ciddiye aldığı birçok tedavinin başrolünde o var.

    Sözcüklerin tarihçesi çoğu zaman onların ardındaki sosyal tarihçenin de aynasıdır. İngilizce “leech” kelimesi de bu dilin erken dönemlerinde kullanıma girmiştir ve iki anlamı vardır: Birisi hekim, diğeri “kan emen kurt”, yani sülük! İngilizce’de 900 yılı civarında boy göstermeye başlayan sözcüğün iki anlamı arasındaki dilbilimsel bağlantı dikkati çekicidir.

    Aslında, sülüğün şifa amacıyla kullanımı, kelimenin Anglo-Sakson diline girişinden yüzyıllar öncesine uzanıyor. Konuya ilişkin ilk yazılı kaynak MÖ 2. yüzyılda İyonya’da yaşamış bir şair ve hekim olan Nikandros (Colophon’lu Nicander) tarafından yazılan bir tıp şiiridir. Sülük ile şifa arasında çok eskilere dayanan yakın işbirliği 19. yüzyıla, hatta günümüze kadar uzanacaktır.

    Kanatma ve sülükleme

    Kanatma (hacamat), kökeni neolitik döneme kadar gittiği sanılan kadim bir terapi yöntemi. Eski zamanların şifacıları çoğu hastalığı uygunsuz biçimde ve fazla miktarda biriken kana bağlardı. Hipokratın hastalık anlayışında da toplardamarlar patolojik sıvıların toplanma yeri olarak konumlandırılmıştı.   

    Toplardamarı delerek ya da şişe veya kupa çekme yöntemiyle kanatma, çağlar boyunca pek çok farklı hastalığa karşı kullanıldı. Antik çağların Yunan, Roma ve Arap kültürlerinde sülük, lokal tedavi gerektiren durumlarda kanatma amacıyla kullanılırdı.

    Resimli sülük faturası

    Victoria dönemine ait sıradışı resimli faturada Londra merkezli Fitch and Nottingham şirketinin işadamı John Green’e 57 adet üstün kaliteli sülük sattığı belirtiliyor.

    Ortaçağ’da sülük tedavisinden bahseden klasik çalışmalar, çoğu defa eski Yunan metinlerinden türetildiği sanılan Arapça yazıların Latince tercümeleriydi. Roma gladyatörlerinin meşhur hekimi Galen, epilepsi, karaciğer hastalığı, melankoli ve plörezi gibi birbirinden farklı pek çok hastalık için “kanatmayı” tavsiye ediyordu. Ünlü hekimin sülük kullandığına dair kanıtlar da mevcuttu.

    330’da Oristasius, sülüklerin bir yaralanmada hematomu (kan toplanması) drene etmek (boşaltmak) için kullanabileceğini kaydetmişti. Sülükleme, hastalıkların bedendeki sıvıların dengesizliğinin eseri olduğuna inanılan zamanlarda; dört sıvının (kan, balgam, sarı safra, kara safra)  dengesini düzenlemek için başvurulan çarelerden biriydi.

    Hekim sülükler 19. yüzyıl Avrupa’sında sülükler öylesine revaçtaydı ki, durum mizah konusu bile edilebiliyordu. Karikatürde, doktor rolündeki üç sülük, hasta rolündeki çekirgeye kanatma tedavisi (hacamat) öneriyor.

    Ortaçağ uygulamaları

    Ortaçağ ’ın flebotomi (toplardamardan kan alma) literatürü iyi tanımlanmıştı; şifacılar hangi toplardamardan ne şekilde kan alınacağına dair birbirlerini bilgilendirirlerdi. En yaygın kul- lanılan, kollardaki damarlardı; bazı özel durumlarda farklı kan alma bölgeleri de vardı.

    Kan akıtma normalde toplardamardan kan akıtılması tarzında olmakla birlikte yeri geldiğinde sülükler de kullanılıyordu. Sülüklerin diğer kan alma yöntemlerine göre bazı avantajları vardı. Daha yavaş, daha acısız kan alınmasını sağladıkları için birçok şifacı bu yöntemi tercih ediyordu. Ayrıca sülük yapıştığı yerden ayrıldıktan sonra da kan kaybı bir müddet sürüyordu. Vücudun kan akıtma ihtiyacı gözlenen, mesela hemoroid gibi bazı bölgelerinde, bıçak yerine sülük tercih ediliyordu.

    Ortaçağ’da İngiltere’de sülük tedavisinden sözeden ilk kitap, Aldhelm of Malmesbury tarafından 7. veya 8. yüzyılda kaleme alındığı düşünülen Enigmata’dır.

    Sülüğün nereye konacağı önemli Ortaçağ’ın flebotomi (toplardamardan kan alma) literatürü iyi tanımlanmıştı. En yaygın kullanılan bölge kollardı. Gravürde, hastasının sırt ve omuzlarına uygulama yapan bir hekim tasvir ediliyor.

    İbn-i Sina (980-1037), sülüklerin şişe çekmeye göre daha derinden kan çektiklerine inanıyordu. El Kanun Fi’t-Tıb (Canon of Medicine)kitabında (1020) sülüklerin kullanılma yöntemleri üzerine sayfalarca yazmıştır.

    Fransız berber-cerrah Ambroise Paré (1510-90) sülükleri hemoroid, diş etleri, dudaklar, burun ve parmaklar gibi şişe çekmenin yapılamayacağı yerlerdeki kanatma için tavsiye ederdi. Sülükler hem hekimlere hem de hastalara doğrudan satılıyordu. Ancak bu tedavinin ürkütücü bir tarafı da vardı: Bu da sülüklerin zaman zaman istenmeyen yerlere kaçması idi. Bu “serseri sülükler”i dışarı çıkarmak için iki yol vardı: Ya yutulan şişmiş bir sülüğün hastaya bol miktarda tuzlu su içilerek dışarı atılmasının sağlanması ya da anüsten içeri kaçan sülük için tuzlu su lavmanı. İbn-i Sina sülüklerin yapıştıkları yerden zorla çıkarılmamaları gerektiğini tenbih ve gerekirse tuz, biber ya da enfiye serpilmesini tavsiye etmiş; bunlar da işe yaramazsa dağlamayı önermiş.

    Besili hastanın beslenme zamanı

    Wellcome koleksiyonunda yer alan 16. yüzyıl resminde şişman bir aristokratın ellerine yapışarak beslenen sülükler. P. Boaistuau, Histoires Prodigieuses (Olağanüstü Hikayeler) Paris, 1567.

    Radikal yöntemler

    Sülük ve diğer yöntemleri kullanarak yapılan kanatma (hacamat) tedavileri 18. yüzyılda özellikle Fransa’da çok yaygındı ve sülükleme 19. yüzyılın başlarında Avrupa’da adeta bir çılgınlığa dönüştü.

    Von Ronsenstein, 1776’da yayımlanan ilk çocuk hastalıkları kitabında diş apsesinden sara nöbetine ve romatizmaya kadar pek çok rahatsızlık için sülük tedavisi öneriyordu. Napoléon Bonaparte’ın doktoru F. J. V. Broussais (1772–1838) Fransa’da sülük tedavisini savunan en etkili isimlerden biriydi. Hekimin bazı radikal tedavi yöntemleri vardı. Bir hastaya tek seferde 10-50 sülük uyguluyor, böylece günlük mesaisi boyunca yüzlerce sülük harcıyordu. Tifoyu, frengiyi, çiçek hastalığını, veremi ya da akıl hastalığını sülük uygulamalarıyla tedavi ettiğini iddia ediyordu.

    Sülük tedavilerine yönelik bu aşırı ilgi sonunda, 19. yüzyılda Fransa’da tıbbi sülük tüketimi muazzam boyutlara ulaştı. Yerel kaynaklar tükenince Fransa büyük miktarda ithalat yapmak zorunda kaldı. En büyük ihracatçılar Osmanlı İmparatorluğu, Britanya, Almanya ve İspanya’ydı.

    1800’lerin sülük çılgınlığı 1827 tarihli resimde boynuna sülükle hacamat (kanatma tedavisi) uygulan bir kadın tasvir ediliyor, Wellcome koleksiyonu.

    Avrupa’da sülüklere olan talep patlaması, bunların sayısının hızla azalmasına sebep oldu ve birçok ülke sülük ihracatını yasakladı. William Wordsworth (1770-1850), 1802’de yazdığı Resolution and Independence adlı şiirinde İngiltere’nin kuzeybatısında sülük toplayıcılığı yapan ihtiyar bir adamla karşılaşmasını ve onun eskiden her yerde bulabildiği sülükleri bulmanın artık çok zor olduğundan yakındığını anlatır. Sülükler bir kez kullanıldıktan sonra en yakın kanalizasyon ya da göle atılırdı. 

    Kan akıtma için tıbbi amaçla kullanılan sülükler özel kavanozlarda saklanırdı ve çoğu kez bu süslü kaplar değişik boyutlarda olurdu. Bugün bu kaplar antika müzayedelerinde satılmaktadır.

    Özel porselen kaplar Eczanelerde satılan sülüklerin içinde tutulduğu porselen kaplar bugün açıkartırmalarda hatırı sayılır fiyatlara müşteri buluyor, 1931.

    19. yüzyılda sülük bulmak daha da zorlaşınca Avustralya, Kuzey Afrika ve İber yarımadasından ithal yoluna gidildi. Alınan bir önlem de özellikle Fransa ve Almanya’da sülük yetiştirme çiftliklerinin kurulmasıydı. 1890’da Almanya’da Hildesheim yakınında bir çiftlikte yılda 3-4 milyon arası sülük üretiliyordu. Bugün de Almanya’da Biebertal gibi yetiştirme çiftlikleri varolmakla birlikte, sülükler çoğunlukla Avrupa’nın güneydoğusundan ve Türkiye’den ithal ediliyor. 

    Dişçilikte kullanımı

    1817’de Thomas Bell, yüzü şişmiş bir oroantral (ağız boşluğu ve sinüs arasında bulunan açıklık) fistül vakasını yüze uyguladığı sülük ile tedavi etti. Chapin A. Harris ise 1839’da bir diş apsesinin drenajı için diş etine sülük aplikasyonu tavsiye etti. Sülükleri diş etine uygulamak zordu ve sırf bunun için uygun tüpler yapılmıştı. Sülükler emdikleri kanı sindirdikten sonra tekrar kullanıyordu. Enfeksiyonu olan birinde kullanıldıklarında ise hastalığı diğerlerine yayma ihtimalleri yüksekti.

    Sülükler diş ağrısı (odontalgia), diş eti iltihabı (periodontitis) ve alveolar abse tedavisinde de kullanılıyordu. Hastanın ağrısı kısa zamanda hafifliyordu. 1854’te C. Spencer Bate üst çenesindeki kesici dişinde çürük olan ve şişmiş olan vakayı diş etine bir sülük uygulayarak tedavi etti; birkaç gün sonraki raporunda şişliğin azaldığını, ağrının geçtiğini ve dişin yerinde daha sağlam durduğunu yazdı. 

    1882’de İsviçre’nin Bern şehrinde sülük ısırmasına bağlanan bir ölüm vakası görüldü. Bir dişçi ağrıdan yakınan hastasına sülük tavsiye etmiş, bir kimyacıdan satın alınan sülük şişmiş diş etlerine uygulanmıştı. İki saat sonra hasta fenalaşmış, yüzü, dudakları ve boynu şişmişti. Ertesi gün doktor çağrıldığında güçlükle nefes alan hasta 24 saat içinde öldü. Postmortem inceleme (otopsi) ölüm sebebini kan zehirlenmesi olarak kaydetti. Toksik maddeleri yedi gündür kimyacının dükkanında olan sülük taşımıştı muhtemelen. 

    Durgun suda kan emici avı Robert Harvell’in The Costume of Yorkshire by George Walker (Londra, 1814) adlı kitabından bir illüstrasyon: Kırsal bölgede sülük toplayan İngiliz kadınlar.

    Durmayan kanamanın aydınlanan gizemi

    Sağlıklı bir sülük 3.5-7 ml. kan emebilir. Sülük yapıştığı yerden ayrıldıktan sonra da ısırdığı yer kanamaya devam eder. Bu olgu bilinmekteydi ama tıp insanları nedeni çözememişlerdi. Gizem nihayet Birmingham’da kimyacı John Berry Haycroft tarafından 1884’te keşfedilen ‘hirudin’ ile açıklığa kavuşturulacaktı. Hirudin doğal bir antikoagülandı (pıhtılaşma engelleyici) ve sülük bunu kana enjekte ederek kılcal kan akımının devamını sağlıyordu. 

    O zamanlar ise az sayıda hekim bu “kanatma” eylemine kuşkuyla bakıyor ve sorguluyordu. Fransız hekim Pierre Charles Alexandre Louis (1787-1872), ilk kez çeşitli tedavilerin sonuçlarının istatistik olarak dökümünü yaptı ve 1836’da kanatma tedavisinin yararından çok zararı olduğunu deklare etti.

    Buna rağmen, sülük tedavilerinin popülaritesi devam edecekti. Samuel D. Gross’un System of Surgery (1859) isimli kitabındakan akıtma tedavileri arasında toplardamar kesisi, şişe çekme ve sülüklemeyi anlattı ve savundu.

    Kan revan içinde

    Tarihi bilinmeyen taşbaskıda vücuduna birçok sülük yapıştırılarak hacamat edilen bir hasta ve tedaviyi uygulayan rahibe. Sülüklerin sayısı ve hastanın kaybettiği kan miktarı dikkati çekici.

    Osmanlı tıbbında sülük tedavisi

    Şemsettin Sami’nin Kamus-ı Türkî’sinin (1900) 749. sayfasında“Hin-i hacette kan emmek için vücuda tutunan maruf hayvan-ı zâhif ki (yılan gibi karnı üstünde sürünen) tatlı suda yaşar…” şeklinde tarif edilen sülükle yapılan tedaviler, Osmanlı İmparatorluğu döneminde özellikle halk tababetinde önemli bir yere sahipti. Osmanlı tıp kitaplarında sülük uygulamaları hem koruyucu hekimlik bahislerinde, “arınmak” bölümünde hem de hastalıkların tedavisi bahislerinde yer aldı. Sülüklerin bedendeki kirli kanın temizlenmesinde faydalı olduğu genel bir kanaatti ve bedende ağrılarla seyreden hastalıklarda hacamat yerine geçerdi.

    Sülük tedavisinin hangi hastalıklarda faydalı olacağı dışında, uygulamanın nasıl yapılacağı da izah edilirdi. Mesela, hemoroid (basur) tedavisinde faydalı olduğu bildirilir ve özellikle makata sülük yapıştırmanın kirli kanı tüm bedenden çekeceği, kan dolaşımını zararlı kirli kandan temizleyeceğine inanılırdı.

    Sülüğün yaygın kullanıldığı bir başka alan da deri hastalıklarıydı; saçsız deride görülen ve kabarcıklarla seyreden deri hastalıklarında ve çıbanlarda sülük kullanıldığı gibi saçlı derinin hastalıklarında da sülük tedavisine başvurulur; saç çıkarmak için verilen formüllerin başlangıcında sülük uygulamak ve sonra ilaçla tedavi etmek tavsiye edilirdi. Ayrıca göz ağrısında, diş ağrısında, diş etleri iltihabı ve diş apselerinde sülük iyi bir tedavi yolu olarak görülüyordu.

    Modern zamanlar

    1983’te Henderson ve arkadaşları skalp avülsiyonu (saçlı derinin kafatasından ayrıldığı geniş çaplı yaralanma) vakasının ameliyat sonrası tedavisinde sülük kullandıklarını yayımladılar.

    1990’larda Rusya’da araştırmacılar sülükler için yeni kullanım alanları buldu. Hipertansiyon, migren, flebit, varis, artrit, hemoroid ve over kistlerinin tedavisinde sülük tedavisi denendi. ABD’de plastik cerrahlar bugün doku ya da uzuv nakli yapıldığında yarada toplanan kanın drenajında sülük kullanıyor. Sülüklerin yaranın içine salgıladıkları antikoagülan yaranın kabuk bağlamasını önlemekte ve böylece içerden dışarı doğru iyileşmeye imkan verebiliyor.

    Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), 2004’te plastik cerrahi ve mikrocerrahide tıbbi amaçlı sülük (H. Medicinalis türü) kullanımını onayladı.

    Günümüzde tıbbi sülükler sadece medikal amaçla kullanılmıyor, nörobiyoloji araştırmalarında da yaygın olarak yer alıyor. Tıbbi sülükler sıradışı büyüklükte sinir hücreleri (nöron) ile bu hücreleri destekleyen glial hücrelere sahipler ve bu iki hücre tipi arasındaki bağlantıları, nöronlararası iletişimi anlamaya yönelik çalışmalar için ideal canlılar. Sinir bağlantıları yaralandığında sinir hücreleri fiziksel ve fonksiyonel olarak hedef hücrelerle yeniden bağlantı kuruyor ve böylece kimyasal/elektriksel sinapslar (bilgi akışı) yeniden sağlanabiliyor. Bu çalışmalar nörokimyasalların diğer canlılarda ve insanlarda davranışları nasıl kontrol ettiğini anlamaya imkan sağlama potansiyeline sahip.

    Tıbbi sülükler günümüzde ameliyat sonrası tıkanıklıkları açmak ve doku transferi ya da ampute olmuş uzvun yerine dikildiği durumlarda cerrahi başarıyı artırmak için de kullanılmakta. Birikmiş kanın sülük tarafından alınması, yara içine kan akımını ve kılcal damarların gelişimini stimüle ediyor. Ancak sülüklerin bağırsaklarında normal simbiyoz olarak bulunan ve salgıladıkları enzimlerle kanı sindirmelerini sağlayan aeromonas hydrophila adında bir bakteri var. Bu mikroorganizma insanlarda enfeksiyona sebep olabiliyor. Sülük tedavisine karar vermeden önce, enfeksiyon riski, beklenen fayda ile mukayese ediliyor.     

    Sülük salyasında bulunan hirudin, bilinen en güçlü doğal antikoagülan. Hirudin, peparin keşfedilene kadar kan pıhtılaşmasını önleyen tek araçtı. İlk olarak 1884’te Haycraft tarafından keşfedimiş fakat ancak 1950’lerde Markwardt tarafından izole edilerek kimyasal tanımlaması yapılmıştı. Bir kan damarının içindeki pıhtının hirudin etkisiyle küçülmesi, geçen yüzyıllarda uygulanan sülük tedavilerinin faydalı olmasının muhtemel sebebidir.

    Yine yakın bir geçmişte, tıbbi sülüklerin ürettiği hirudin kadar önemli başka maddeler de keşfedildi. Bunlar kan damarlarında genişletici etki yaparak sülük beslenirken kan akımını artıran histamin, dokunun geçirgenliğini artıran hyalüronidaz ve ısırığın ardından iltihap önleyici etki yaratan bdellin ve eglin.

    Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı 27.10.2014’te yayımladığı 29158 sayılı Resmî Gazete’de “Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği”yle sülük uygulamasına standart getirdi. Bu yönetmeliğe göre, steril tıbbi sülük kullanılarak yapılan uygulama tedaviyi destekleyici bir şekilde sertifikalı bir tabip tarafından gerçekleştirilmelidir.

    Bugünün sülük aplikasyon tekniği 1000 yıl önce İbn-i Sina’nın titizlikle tarif ettiği yöntemden hiç farklı değil. İbn-i Sina’nın özellikle üstünde durduğu, kullanılacak sülüklerin, uygulanacak alanın ve uygulayacak kişinin ellerinin temizlenmesi ve sülüklerin sadece bir kez kullanımı prensipleri geçerliliklerini aynen koruyor.

    Bilim ve teknolojideki tüm gelişmeler bir yana, sülükler günümüzde de modern tıbbın içinde yer almaya devam ediyor ve gelecekte de hayatımızın bir parçası olmaya devam edecek gibi görünüyor.

    SÜLÜĞÜ TANIYALIM

    Ağırlığının 9 katı kan emebilen canlı

    Halkalı solucanlar olan sülükler (phylum annelida), kan emerek beslenen omurgasız canlılar. Dünya üzerinde 800’ü aşkın sülük türü içinde tıbbi amaçla kullanılan yaklaşık 15 tür var. Ülkemizde doğal habitatlarda bulunan tıbbi sülükler: Hirudo medicinalis, hirudo verbana ve hirudo sulukii.

    Birçok sülük diğer küçük omurgasızlardan besleniyor; diğer hayvanlara ve insanlara geçici olarak yapışıyor. Konak (sülüğün yapıştığı canlı) genellikle bu saldırıya ilgisiz kalıyor, çünkü sülük muhtemelen anestezik bir madde salgılıyor. Sülük ısırdıktan sonra bir diğer kimyasal olan hirudin salgılıyor ve bu da kan pıhtılaşmasını önlüyor. Sülükler kendi vücut ağırlıklarının 9 katına kadar kan emebiliyor. Sülük doyduğunda (genellikle 10-30 dakika), yapıştığı yeri bırakıp düşüyo. Sülüğün ısırdığı yer 24-48 saat boyunca kanayabiliyor; yani akan kan miktarı, sülüğün emdiğinden fazla. Türkiye dünyaya sülük ihraç eden ülkelerin başında geliyor.

    NAPOLEON’UN MISIR SEFERİ

    Şifa değil ölüm de getirmişlerdi

    Napoléon’un ordusu 1799’da Mısır’dan Suriye’ye doğru yola çıktığında, Sina yarımadasını geçerken susayan askerler sülüklü gölden su içtiler. Ağız boşluğu ve solunum yollarına yapışan ve başlangıçta küçük olan sülükler emdikleri kanla şiştiler ve solunum yollarını tıkayarak çok sayıda askerin ani ölümüne sebep oldular. Bazı askerler de sülüklerin sebep olduğu kanamadan kaybedildi. 1. Dünya Savaşı’nda yine Sina yarımadasındaki İngiliz askerleri ve Vietnam savaşında Amerikan birlikleri de aynı felakete maruz kaldı.

  • Geçmişten günümüze ağrısız ameliyat mucizesi

    Geçmişten günümüze ağrısız ameliyat mucizesi

    Queen’in efsanevi solisti Freddie Mercury, biraz da kinayeyle “İnsan olmak bir miktar anestezi gerektiren bir durumdur” derken önemli bir gerçeğe dikkati çekiyordu. Daha doğarken ağlarız, çünkü canımız yanar. Bedenin savunma mekanizması olan ağrı, bedene yapılacak cerrahi bir müdahalede en büyük engele dönüşür. Ağrı denen hayati his, bir süre için yatıştırılmalıdır.

    Geçmişten günümüze ağrısız ameliyat mucizesi
    Kloroform solutma cihazı Anestezide eter ve kloroform gazlarının kullanım dozlarını hesaplayan John Snow, kloroform inhalatörünün de mucidiydi.

    İnsanlar tarih boyunca ağrıyı dindirmek için çareler aradılar. Bu amaçla afyon, alkol ya da bitkisel karışımların içilmesinden kafaya darbe indirilmesi veya boğazın sıkılması (karotisşah damarı kompresyonu) yoluyla bayıltmaya kadar değişen birçok yöntem denediler. Sözkonusu metodların pek çoğu ağrıyı tam kesemedikleri gibi hayatî tehlikeye de yolaçtı.

    Alkolün üzüm, alıç, bal veya pirincin fermantasyonu yoluyla elde edilmesi Neolitik Çağ’dan beri bilinir. En eski sakinleştiricilerden biri olan alkol, Neolitik insanlar tarafından ağrıyı dindirmek için de kullanılmış, bu “sihirli sıvı”ya modern zamanlara kadar aynı amaçla başvurulmuştur. 16. yüzyılda anestezi amacıyla alkol tütsüleri kullanılmış, 18. yüzyılda cerrahlar tarafından alkollü içeceklerin tüketilmesi önerilmiştir. Ama alkol hiçbir zaman etkili ve gerçek bir anestetik olmamıştır.

    MÖ 2100 tarihli Sümer kil tabletleri, o zamanlar “hul gil” yani neşe bitkisi olarak adlandırılan afyonla ilgili bilgi veren en eski farmakope (ilaçların kullanımları hakkında bilgiler içeren kitap) olarak kabul edilir. Daha sonra Arabistan’a oradan da Hindistan’a ve 8. yüzyılda Çin’e gittiği bilinen afyon, Orta Çağ’ın sonlarında Avrupa’nın tüm büyük şehirlerinde tıbbi uygulamalarda kullanılmış ve bitkinin analjezik niteliği ona günümüze kadar gelen bir popülerlik sağlamıştır.

    Hindistan’da MÖ 600-1200 yılları arasında yaşadığı düşünülen (tam tarihleri bilinmiyor) ve cerrahinin kurucu babalarından kabul edilen Sushruta, cerrahi anestezinin belki de ilk uygulayıcısıdır. Bilinen en eski cerrahi ders kitabı Sushruta Samhita, hastayı sakinleştirmek için Hindu kültürünün kutsal bitkisi hint kenevirinin (cannabis) buharının kullanılmasını önermiştir.

    Çinli doktor Hua T’uo (140- 208) içinde afyon olduğuna inanılan bir terkiple cerrahi anestezi uygulayan öncü hekimlerdendir. Kuşaktan kuşağa aktarılan ve tarihî kayıtlara geçen en eski tıbbi yöntemlerden biri olan Çin kökenli akupunktur da antik zamanların en etkili ağrı kesme tekniklerinden biri olmalıdır.

    Bir Akdeniz bitkisi olan Mandragora Officinarum’un (Mandrake – Adamotu) kökünden yapılan şurup, antik Yunan ve Roma çağlarında anestezi amaçlı kullanılmıştır. Şurup, şuur kaybı ve halüsinasyonlara sebep olur, hatta bazen ölüme yol açardı. 1200’lerde Salerno Tıp Okulu’nda, cerrah Theodoric of Lucca’nın ameliyat ağrısını dindirmek için kullandığı afyon ve adamotu ile ıslatılmış “soporifik (uyku verici) sünger” Avrupa’daki ilk anestezi uygulaması kabul edilir.

    Geçmişten günümüze ağrısız ameliyat mucizesi
    Anestezist uyutuyor cerrahlar çalışıyor Ünlü gerçekçi ressam Thomas Eakins’in 1889’da tamamladığı “The Agnew Clinic” isimli tablosunda, üniversite amfitiyatrosunda deneyimli cerrah Agnew Hayes’in gözetiminde yapılan bir mastektomi ameliyatı canlandırılıyor. Öğrenciler gözlem yaparken, anestezist ve cerrahlar işbaşında.

    İspanyol Pizarro 1532’de Peru’yu işgal ettiğinde yerlilerin bir yaprak çiğnediklerini görmüştü. Güney Amerika yerlileri 8 bin seneden beri yetiştirdikleri ve efsaneye göre kurban edilen güzel Kuka’nın mezarından çıkan bu mucizevi bitkiye Koka adını vermişlerdi. Bu bitkiyi tıbbi amaçlarla ve dini ritüelleri sırasında aşkın ruh hallerine girmek için kullanıyorlardı. Cerrahlar koka yapraklarını çiğneyerek tükürüklerini kesi yapacakları yere sürer ve bir nebze lokal anestezi elde ederdi. Ameliyat edilecek hastayı uyutmak için mısırdan elde ettikleri alkollü içecek chichi’yi, lokal bitkilerden datura, espingo ve San Pedro kaktüsünü de kullanırlardı.

    Kimyasal olarak alkolün (etanol) sülfürik asitle reaksiyonundan ortaya çıkan eter, ilk defa 13. yüzyılda sentezlendi. Eterin hem ağrı kesici hem de uyku verici özelliklerinin fark edilmesine karşın, 1800’lerin ortalarına kadar hastaların ameliyatın acısıyla başa çıkmak için afyon, alkol ya da dişlerini sıkmak dışında fazla bir seçeneği yoktu. Gerçek anestezi ise 18. yüzyılın sonlarında İngiltere’de ortaya çıkacaktı.

    Aydınlanma çağında, karbondioksit (1754), oksijen (1771) ve nitröz oksit (1772) gazları keşfedilince bu gazların etkilerinin sergilendiği –çoğu şarlatanca– gösteriler de başlamıştı.

    Geçmişten günümüze ağrısız ameliyat mucizesi
    Adamotunun faydaları Kilikyalı botanikçi ve farmakolog Pedanius Dioscrides’in (40-90) De Materia Medica isimli eserinin Orta Çağ’da Arapçaya çevrilen bir kopyası bugün Oxford Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunuyor. Elyazmasının, anestezi amacıyla kullanılması önerilen adamotuna ilişkin sayfaları.

    1798’de Humphry Davy, Bristol’de yaptığı araştırmada nitröz oksit solunduğunda ortaya çıkan iki önemli etkiyi tanımladı: Aşırı abartılı bir mutluluk duygusu yani öfori (bu nedenle kahkaha gazı ismini aldı) ve analjezi. Sonuçta Davy, cerrahi işlemler sırasında nitröz oksit solunmasını önerecekti.

    Hikâye kısa sürede Amerika’ya ulaştı. Bir seyyar gösterici olan Gardner Quincy Colton, Connecticut’ta 10 Aralık 1844’de, bir nitröz oksit gösterisi yapıyordu: “Güldürücü ve Neşelendirici Gaz, Müthiş Gösteri”. İzleyiciler arasındaki diş hekimi Horace Wells ise çürük dişleri ağrısız çekebileceği bir formül arıyordu. Gazı içine çeken insanlar gülüyor, kendinden geçiyordu ki onlardan birinin ayağını çarpıp kendini yaraladığını gördü; yanına gitti. Samuel Cooley adındaki adam yaralandığının farkında bile değildi; acı duymamıştı. Diş hekimi bu gazı kullanabileceğini düşünerek ertesi sabah için bir deneme planladı; kendi çürük dişini gaz uygulamasından sonra bir başka meslektaşına çektirdi. Sonra bunu hastalarında da kullandı. Wells, nitröz oksit kullanmayı öğrendikten sonra buluşunu tüm dünyaya duyurmak için Boston’daki Harvard Tıp Okulu’nda bir gösteri planladı. Bir ampütasyon ameliyatında anestezi uygulayacaktı fakat hastanın ameliyatı reddetmesi üzerine diş sorunu olan bir izleyici gönüllü oldu. Ancak Wells diş çekiminin ağrılı olması nedeniyle şarlatanlıkla suçlanacak ve gözler önünden çekilerek üç yıl sonra kendi canına kıyacaktı.

    Geçmişten günümüze ağrısız ameliyat mucizesi
    ABD’de ilk anestezi William T. G. Morton ve cerrah John Warren, 16 Ekim 1846’da Massachusetts Hastanesi’nde hasta Glenn Abbott’ı anestezi altında ameliyat ederlerken.

    Gösteriye yardım eden Wells’in öğrencisi William Morton daha etkili bir madde gerektiğini düşünüyordu. Aynı zamanda Harvard’da tıp okuyan Morton, kimya hocası Charles Jackson’a fikrini sordu. Jackson, ne tavsiye edeceğini zaten biliyordu. 1840’larda alkollü içeceklerin tüketimine karşı olanların biraraya gelerek oluşturduğu “Temperance movement”ın (Alkol karşıtı hareket) baskısıyla alkolden mahrum kalanlar, aradıkları eğlenceyi eterde buluyorlardı. Eter küçük dozlarda öfori yapıyor, daha büyük dozlarda ise sinirleri hissizleştiriyor, şuur bulanıklığı yaratıyordu. “Eter frolics” denen partiler moda olmuştu.

    Jackson’ın eter fikrini Morton önce hayvanlarda denedi; daha sonra hastalarında kullandı ve sonunda Massachusetts General Hospital’da Dr. John Collins Warren’a bir gösteri teklif etti. 16 Ekim 1846’da gösteriden önce hasta Gilbert Abbott’a eter koklattı. Dr. Warren boynundaki tümörü çıkartırken hasta hiç ağrı duymamıştı. Morton, Yunan mitolojisinde acı dolu hatıraları unutturan Lethe nehrine atfen Letheon adını verdiği bu maddeyi sır olarak saklamak ve patentine tek başına sahip olmak istemişti ama başaramadı. İşte bu para ve şöhret kavgası yüzünden Boston Public Garden’da bulunan eter anıtında ne Jackson’ın ne de Morton’ın adı geçer.

    Geçmişten günümüze ağrısız ameliyat mucizesi
    Eter içelim, güzelleşelim yüzyılın ortalarında özellikle İngiliz yüksek sosyetesinde öfori ve halüsinasyona yol açan nitröz oksit ile eter gazlarının solunduğu çılgın partiler moda olmuştu. Gülme partilerini canlandıran bir illüstrasyon (solda) ve bu tür partilerden birinin duyurusu (sağda).
    Geçmişten günümüze ağrısız ameliyat mucizesi

    Modern anestezinin babası

    Eter mucize gibiydi ama cerrahi anestezi için kullanıldığında bulantı, kusma gibi kısıtlayıcı yanetkiler söz konusu oluyordu. Dolayısıyla yeni arayışlar devam ediyordu.

    Kloroform 1831’de ABD, Almanya ve Fransa’da birbirlerinin çalışmalarından habersiz olan Samuel Guthrie, Eugène Soubeiran ve Justus von Liebig tarafından eşzamanlı olarak keşfedilmişti. Edinburgh’da yaşayan kadın doğum uzmanı James Y. Simpson, 1847’de doğum sırasında kadınların sancılarını dindirmek için kloroform kullanmaya başladı. Kloroform daha sonra doğumların yanısıra ameliyatlar ve diş tedavilerinde de popüler bir madde haline geldi.

    1853’de Prens Leopold’ün ve 1857’de Prenses Beatrice’in doğumlarında Kraliçe Victoria’ya kloroform anestezisi uygulayan Dr. Snow, doğum anestezisinin yaygınlaşmasını sağladı; kraliyetin bu tavrı da anesteziye karşı itirazları susturdu. Anestezide eter ve kloroform dozlarını hesaplayan ve güvenli uygulama yöntemi olarak bir cihaz ile bir maske tasarlayan Dr. John Snow, On the Inhalation of the Vapour of Ether (Eter Buharı Solunmasına Dair) ve On Chloroform and Other Anaesthetics (Kloroform ve Diğer Anestetiklere Dair) adlı eserleriyle zamanın hekimlerini anestezi konusunda aydınlatmış, çalışmalarını kişisel kazanca çevirmek yerine tüm insanlığın hizmetine sunmuştu. Snow, bugün modern anestezinin babası kabul edilir.

    Geçmişten günümüze ağrısız ameliyat mucizesi
    Sıkı sıkı tutma metodu yüzyılda anestezi henüz mükemmellikten uzaktı. Ameliyata giren hastaların %80’i ağrı, kanama, enfeksiyon gibi nedenlerden kaybediliyordu. Resimde 19. yüzyılın ortalarında gerçekleştirilen bir ampütasyon ameliyatında, anesteziye rağmen acı çeken bir hasta ve onu tutanlar görülüyor.

    Freud, kokain ve lokal anestezi

    Geçmişten günümüze ağrısız ameliyat mucizesi
    Kokaine övgü Freud gözlemlediği pek çok faydanın (!) arasında kokainin lokal anestezik etkisine de dikkat çekmişti. Ünlü ruhbilimcinin kokain hakkında yazdığı notları ve mektupları içeren Cocain Papers isimli kitabın 1975 baskısı.

    Sigmund Freud, 12 Aralık 1883’te kokainin fizyolojik etkisine dair bir makale okuduğunda morfin bağımlısı bir meslektaşını kokainle iyileştirebileceğini düşünmüştü. Kokaini kendisinde denediğinde depresyonunun gerilediğini, ayrıca dilinde ve diş etlerinde uyuşukluk olduğunu fark etti. Kokain, mukozayı duyarsız yapıyordu.

    O zamanki anestezi yöntemleri yüzü kapadığı için yüze ve gözlere yapılan müdahalelerde kullanılması son derece zordu. Bu durumlarda lokal bir anestetik gerekiyordu.

    Freud’un tavsiyesi üzerine 1884’te kokainin genel fizyolojik etkilerini incelemeye başlayan göz hekimi Carl Koller, çeşitli deneylerle korneanın ve göz zarının kokainle uyuşturulabileceğini saptadı. Kokainin lokal anestezik olarak başarılı sonuçlar verdiğine ilişkin bildiri, 15 Eylül 1884’teki oftalmoloji kongresinde okundu. Birkaç ay içinde kokain ile periferik anestezi ve 1898’de spinal anestezi tanımlandı. Ama kokainin bağımlılık yaratma gibi önemli bir handikapı vardı ve 20. yüzyılda Lidocaine ve Procaine gibi yeni ilaçlar sayesinde lokal anestezide daha güvenli ilerlemeler sağlandı.

    Cerrahi anestezinin gelişimi

    Başlangıçta anestezinin cerrahi üzerine az bir etkisi olmuştu çünkü enfeksiyon problemi vardı. Asepsi (cerrahi uygulama yapılacak ortamın mikroorganizmalardan arındırılması) ve antisepsinin (enfeksiyonun önlenmesi için vücut yüzeyinde ve yaralarda bulunan patojen mikroorganizmaların kimyasal maddelerle temizlenmesi) gelişmesi cerrahiyi, cerrahinin gelişmesi ise anesteziyi ileri taşıdı. Sofistike cerrahi için daha donanımlı anestezistler daha iyi ekipman ve daha etkili ilaçlar gerekiyordu.

    1894’te tıp öğrencisi E. Amory Codman ve Harvey Cushing solunum hızı ve nabız sayılarını kullanarak ilk anestezi kayıtlarını geliştirdiler.

    Çok sayıda savaş yaralanması üzerine çalışılan her iki dünya savaşı sırasında da bu uzmanlık alanı ilerledi. Fakat göğüs boşluğuna ve karın boşluğuna yapılan müdahaleler son derece zordu. Kas gevşemesinin sağlanması için yüksek dozda anestezi verilmesi gerekiyor, bu da ciddi yan etkilere yol açıyordu.

    Cerrahi anestezi başlayalı neredeyse 100 yıl olmuş ama etkili bir kas gevşetici bulunamamıştı. Oysa formül Güney Amerika yerlilerindeydi. Zararsız bir bitkiden elde edilen bir alkaloid, bedene zerk edildiğinde zehire dönüşüyordu. Uçları kürara batırılmış bu oklara işgalci İspanyollar “uçan ölüm” demişlerdi. Kâşif Charles Waterton, 1814’te bir yerli kabileden aldığı bu okları İngiltere’ye götürmüş ve Dr. Benjamin Brodie ile birlikte Wouralia adında bir eşek üzerinde denemişti. Doktor, tamamen paralize (felç) olan ve ölü gibi görünen eşeği sonunda hayata döndürmeyi başarmıştı.

    Geçmişten günümüze ağrısız ameliyat mucizesi
    Kloroform baygınlığı Edinburgh Üniversitesi profesörü James Young Simpson, 1847’de kloroformun insanlar üzerinde kullanılabileceğini keşfetmişti.

    İskoç cerrah Sir William Macewen 1878’de ilk kez oral entübasyon yaparak kloroform anestezisi sağlamıştı. 1895’te Alfred Kirstein ilk direkt laringoskopu geliştirince entübasyon daha tehlikesiz hale geldi.

    Modern tıp ilerledikçe, bir hastanın altta yatan problemi tedavi edilirken solunum ve dolaşım sistemi iyi idare edilirse hastanın hayatının kurtarılabileceği daha iyi anlaşıldı. Böylece ameliyathanelerde öğrenilen bu yetiler ağır hastalara da uygulandı ve yoğun bakım ünitelerinin (YBÜ) gelişmesinin yolu açıldı.

    1950 itibarıyla bugünkü modern anestezinin tüm bileşenleri biraraya gelmişti. Bugün eter ve kloroform kullanımdan kalkmış olmakla birlikte, nitröz oksit hâlâ kullanılmaktadır. Ama tabii, elektronik monitörlerle, bilgisayarlı anestezi makinalarıyla, tüm yüksek teknoloji ürünü ekipmanla ve elbette çok daha iyi eğitimli anestezistlerle günümüzde modern anestezi çok daha güvenlidir. Dünya üzerinde her yıl 230 milyonun üzerinde cerrahi müdahale genel anestezi altında yapılmaktadır.

    İslâm tıbbından Osmanlı dönemine narkoz

    İbn-i Sina, El-kânun fi’t-tıbb’da adamotunun uyutucu etkisini dile getirmiştir. Sünnet operasyonlarında ve ameliyatlarda hastanın ağrı hissetmemesi için ağrı kesici ve uyku getirici (analjezik ve hipnotik) olarak afyonu şarap, sarısabır, hindistancevizi veya adamotu ile karıştırıp hastalara içirdiğinden bahseder.

    15. yüzyılda Amasya Darüşşifası’nda hekimlik yapan Şerefeddin Sabuncuoğlu, Anadolu Türkçesiyle yazdığı ünlü eseri Cerrâhiyetü’l-hâniye’de kırık-çıkık müdahaleleri ve cerrahi işlemlerde acıya tahammül edemeyenler için narkoz amacıyla adamotu kullandığını anlatır: “Luffahın (adamotu) dış etini koparıp özünü dövüp tatlı badem yağıyla ovasın. Bir gün bir gece dura. Her kime cerrahi müdahale etmek istersen bu devadan aç iken bir dirhem veresin. Biraz vakitten sonra göresin ki hasta yatmıştır, kendini bilmez. Ondan sonra ne türlü tedavi edersen edesin. Bu devadan büyük adama bir dirhem, küçüklere miktarınca veresin. Ben ömrüm boyunca başka murkıdd (anestetik) kullanmadım”.

    Geçmişten günümüze ağrısız ameliyat mucizesi
    Majestelerinin sancısız doğumları İngiltere kraliçesi Victoria, çocukları Prens Leopold’ü 1853’te, Prenses Beatrice’i 1857’de dünyaya getirirken kloroform kullanılmasını kabul etmiş, böylece anestezi konusundaki dinî tabuları yerlebir etmişti.

    Osmanlı topraklarında kloroform ilk kez, Paris’ten dönen Cemil Topuzlu tarafından 1890’da Haydarpaşa Askeri Hastanesi’nde kullanılmaya başlanmış; Gülhane’de ilk defa eter kullanımı Almanya’dan gelen Dr. Robert Rieder tarafından 1898’de gerçekleştirilmişti.

    Sultan 5. Mehmet Reşad, 27 Nisan 1909’da tahta çıktığında uzun zamandır bir mesane hastalığından muzdaripti. 1915’te dayanılmaz ağrıları yüzünden ameliyat kararı alınınca, operasyon için Berlin’den ünlü cerrah Dr. James Israel davet edildi. Yıldız Sarayı’nda “Hususi Daire” de denilen Yeni Köşk’ün Dört Mevsim Salonu’nda 24 Haziran 1915 Perşembe sabahı yapılan ameliyatla padişahın mesanesinden iki büyük taş çıkartıldı. Padişah, Refik Münir Paşa’nın damla damla verdiği eter narkozuyla uyutulmuştu. Çanakkale Savaşı sırasındaki cerrahi girişimlerde en sık kullanılan anestetik madde de kloroformdu. Karın yaralanmaları yüzünden Çanakkale Savaşı’nda çok sayıda Mehmetçik hayatını kaybetmişti. Ameliyat yöntemi, karın bölgesini kasıktan başlayarak dikey olarak açmak ve karın boşluğuna bir drenaj tüpü yerleştirmekti. Daha sonra yan yatar vaziyette tutulan hastaya morfin veriliyordu.

    Gerçek anlamda modern anesteziyi ise 1948’de oksijen-nitröz oksit-eter karışımı uygulayabilen anestezi cihazını Cerrahpaşa Hastanesi’nde kuran Dr. Sadi Sun başlatmıştır. İlk endotrakeal entübasyonu da yine doktor Sun, 3 Ağustos 1949’da gerçekleştirmiştir.

  • Sezaryenin isim hakkı Julius Caesar’ın değil

    Sezaryenin isim hakkı Julius Caesar’ın değil

    Günümüzde en çok rağbet gören doğum yöntemi sezaryen, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaygınlaşmaya başladı. Mitolojik öykülerde, efsanelerde, eski belgelerde sıkça değinilen “bebeğin annenin rahminin kesilmesi suretiyle çıkartılması” uygulamasının, Julius Caesar (Sezar) ile de bir alakası yok. Geçmişten günümüze tartışmalı bir yöntemin hikayesi… 

    Doğum doğal yoldan yani dölyolundan mümkün olmayınca, dölyatağının (uterus-rahim) kesilerek bebeğin çıkarılmasına dair en eski tarihî belgeler Çin kaynaklıdır. Han hanedanı döneminde, MÖ 2. yüzyılda kaleme alınan Büyük Tarihçinin Kayıtları (Shiji) isimli eserde anlatıldığına göre, MÖ 3. binyılda hüküm süren Sarı İmparator’un oğlu efsanevi hükümdar Zhuanxu’nun torununun torunu Luzhong’un altı oğlu vardı. Bunların hepsi dünyaya gözlerini sezaryenle açmış, altıncı oğul Jilian, Chu devletini kurmuştu. 

    Hindistan’daki Maurya İmparatorluğu’nun ikinci hükümdarı Bindusara’nın (MÖ 320- 272) dünyaya gelişi de sezaryenle olmuştu. Anne yanlışlıkla zehir içmiş ve hayatını kaybetmişti. Doğum çok yakındı, bebek yaşamalıydı. İmparator Chan-dragupta’nın sağ kolu Chanakya, kraliçenin karnını keserek bebeği almış ve şehzadenin hayata tutunmasını sağlamıştı. 

    Yunan mitolojisinde de sezaryene değinilmiştir. Apollon’un, büyüdüğünde Tıp Tanrısı olacak Asclepius’u annesi Coronis’in karnından çıkarış öyküsü sanat eserlerine de ilham kaynağı olmuş çok bilinen mitolojik anlatılardan biridir. 

     Aslında böyle doğmamıştı! Les anciennes histoires romaines isimli 14. yüzyıl elyazmasında yer alan resimde Caesar’ın doğumu tasvir ediliyor, British Library. 

    Julius Caesar’ın ‘normal’ doğumu 

    Gelelim Caesar’dan (Roma İmparatoru Gaius Julius Caesar) kaynaklandığı düşünülen sezaryen sözcüğünün “doğduğu” Roma dönemine… Yukarda kimilerine değindiğimiz tarihî kayıtların da işaret ettiği gibi sezaryenle doğum çok daha eskiydi ve hatta Caesar bile sezaryenle doğmamıştır! 

    Julius Caesar dünyaya gözlerini MÖ 100’de, Temmuz ayınının 12’si ya da 13’ünde açtı. Doğumunun normal yolla gerçekleştiğini biliyoruz; zira annesi Aurelia, oğlunun Britanya’yı işgal ettiğine (MÖ 55-56) tanık olacak kadar uzun yaşamıştır. O dönem çocuğunu sezaryenle dünyaya getiren bir kadının, kan kaybı ve enfeksiyon nedeniyle yaşaması mümkün değildi. Peki günümüze kadar uzanan bu efsane nasıl doğmuştu? 

    Bebek yaşayacak, anne ölecek! “Benjamin’in doğumu” ya da “Rachel’in ölümü” isimleriyle bilinen yağlıboya tabloda, Rachel’in Benjamin’i sezaryenle dünyaya getirişi resmediliyor. Francesco Furini, 17. yüzyılın ilk yarısı (üstte). Sezaryen yarası dikilmiş ve pansumanlanmış bir anne, Edward Siebold, 1829. 

    Doğruluğu kesin olmasa da akla yakın bir açıklama bulmak için 1. yüzyılda yaşamış Plinins’un (Gaius Plinius Secundus) dev eseri Historia Naturalis’in sayfaları bize yol gösterebilir. Plinins’a göre İmparator Nero’nun ayakları doğum sırasında önce gelmiştir ve bu durum “doğaya aykırı”dır. Nero’nun tüm saltanatını insan türüne düşmanlık ederek geçirmesini bu aykırılığın lanetli sonucu olarak sunar Plinins. Eğer ayakları önce gelen bir çocuk cerrahi yöntemle alınacaksa, bunun bir “göksel himaye” altında gerçekleşmesi gerekir ve Caesar’ın doğumu böyle bir himayeye örnektir. Yazarın burada Caesar ile kastettiği, tarihin en meşhur şahsiyetlerinden imparator Julius Caesar değil, adı Caesar (önder) sözcüğüyle özdeşleşen mitolojik ilk hükümdardır. Peki bu ataların atası efsanevi hükümdar neden Caesar ismini almıştır? Çünkü, yine Plinins’ın deyişiyle o bir a “caeso matris utero”dur, yani “annesinin karnından kesilmiş”tir. Latince “caeso” kelimesi, “caedere”den yani “kesmek” fiilinden gelir. Özetle, bu teze göre ilk Caesar adını kendi doğum yönteminden almış, onun örnek liderliği Caesar sözcüğüne zamanla “önder” anlamını kazandırmıştır. Bu isim ilerde imparator Gaius Julius tarafından unvan olarak kullanılınca işler karışacak, bütün zamanların en ünlü galat-ı meşhuru (herkesçe doğru sanılan yanlışı) doğacaktır. 

    Tarihte bilinen ilk ‘sezaryen bebekler’ 

    Katalunyalı aziz Raymund Nonnatus (1204-1240), Latince “doğmamış” anlamına gelen adından da anlaşılacağı üzere, ölen annesinin karnından sezaryenle alınmıştı. Aziz Nonnatus, gebeliğin, doğumun ve ebelerin koruyucusuydu. 

    Firdevsî tarafından 1000 yılında yazılan İran’ın milli destanı Şahname’de efsanevi ulusal kahraman Rüstem’in doğumu, Simurg’un Zal’a öğrettiği sezaryen sayesinde mümkün olmuştu. 

    Yıllar sonra Shakespeare’in ünlü eserinde hiç kimseden korkmayan Macbeth’in hayatı, ölmüş annesinin karnından bir kılıç darbesi marifetiyle çıkartılmış olan Macduff tarafından sonlandırılacaktı. 

    Riskli müdahale 18. yüzyıl gravüründe cerrah sezaryenin ilk kesilerini yaparken, dört asistanı yardım etmek üzere hazır bekliyor, din görevlisi ise dua ediyor.

    Bir sezaryende annenin de sağ kaldığına tanık olduğumuz ilk kayıtlı vaka 1337 yılına aittir. Çek araştırmacıların yakın zamanda ortaya çıkardıkları belgelere göre olay Prag’da, Bohemya kralı Johann’ın (Kör Johann) sarayında meydana gelmiş. Kralın ikinci eşi Beatrice (Beatrice de Bourbon) 25 Şubat 1337’de tek çocukları Dük Wenceslaus’u dünyaya getirirken kendinden geçmiş. Doktorlar kadının öldüğünü zannettiklerinden karnını açarak bebeği almışlar. Sağlıklı bir bebeğe hayat veren annenin ölmesi beklenirken, Beatrice hayata tutunmuş ve 46 yıl daha yaşamış. Zamanın hekimleri bu durumu “annenin çektiği ızdırap sayesinde aydınlanması”na bağlamışlar. 

    Bir başka eski kayıt ise İsviçre’den. Yıl 1500. Hayvancılıkla uğraşan ve bu nedenle doğumlara aşina olan Jakob Nufer’in karısı ilk çocuklarına hamiledir. Sancılar başlamış ama aradan günler geçmesine rağmen doğum gerçekleşmemiştir. Genç ve güçlü karısını yitirmeyi kabullenemeyen adam, sezaryene başvurmak için belediyeden izin ister. Zor da olsa izin alan Jakob, bir masaya yatırdığı karısının önce karnını, sonra döl yatağını usturayla keserek bebeği alır ve sonra kestiği yeri diker. Anne hayatta kalır ve sonraki yıllarda normal yolla başka doğumlar da yapar; bebek ise 77 yaşına kadar yaşar. 

    Kulaktan kulağa dolaşan bu hikâye 81 yıl sonra, Fransız hekim François Rousset’nin L’hystérotomotokie ou enfantement césarien adlı kitabında, gerektiğinde annenin ölmesini beklemeden de sezaryen yapılabileceğinin ispatı olarak kullanılmıştır. 

    Hekimlerin tanrısı Asclepius’un Apollon tarafından annesi Coronis’in karnından sezaryenle çıkartılışını resmeden gravür, 1549, Alessandro Benedetti. 

    Rönesans ve sonrası: Anatominin gelişimi 

    Rönesans dönemi, insan anatomisinin tüm ayrıntılarına dair, daha önce görülmemiş bir bilgi birikimi sağlamıştı. Andreas Vesalius’un 1543’te yazdığı anıtsal eseri De humani corporis fabrica (İnsan Vücudunun Yapısı Üzerine), birçok keşfin yanısıra kadın jenital organları ve karın boşluğunu da tasvir ediyordu. 

    Kadınların kendi kendilerine gerçekleştirdikleri girişimler ya da boynuzlu hayvanların sebep olduğu yaralanmalar nedeniyle karın boşluğunun açılmasıyla gerçekleşen doğumlar; mesela 1647’de Hollanda’da bir boğanın boynuz darbesiyle karnı yarılan 9 aylık bebeğin sağlıklı doğması ancak annenin saatler sonra ölmesi gibi vakalar bilinir. Amerika’da ise ilk başarılı sezaryen ameliyatı 1794’te West Virginia eyaletinde Dr. Jesse Bennett tarafından eşi Elizabeth’e uygulanmıştır. 

    18 ve 19. yüzyıllarda anatomi bilgileri Rönesans’ta atılan sağlam temeller üzerinde genişlerken, 1800’lerin sonlarından itibaren tıp eğitimine dahil edilen kadavra çalışmaları hem anatomiyi daha iyi anlamaya hem de ameliyatlara daha iyi hazırlanmaya imkan sağladı. 

    Ancak o dönemde tıp eğitimi yalnızca erkekler içindi. Kıta Avrupası’nda ve İngiltere’de kadınlar tıp fakültelerine kabul edilmiyordu. 19. yüzyılın sonuna kadar, kadınların doğumlara sezaryenle müdahalesi yasaktı. Buna karşın, İngiltere’de kayıtlara geçen ilk başarılı sezaryen ameliyatı bir kadın tarafından yapılmıştı. 1815-1821 arasında asıl adı Margaret Ann Bulkley olan bir kadın, James Barry adıyla erkek kıyafetleri içinde Güney Afrika’da İngiliz ordusunda hekim olarak görev yapıyordu. İmparatorluk topraklarında ilk başarılı sezaryeni de 25 Temmuz 1826 tarihinde Cape Town’da erkek kılığına bürünmüş bu kadın hekim yapmıştır! 

    1876’da İtalyan Profesör Eduardo Porro, sezaryen ameliyatı yapılan kadınlarda kanamayı durdurabilmek ve enfeksiyonları önleyebilmek amacıyla ameliyat sırasında rahimlerinin de alınmasını önermiş ve uygulamıştır. Günümüzde halen doğum esnasında gerekli görülmesi halinde rahimin alınması prosedürü “Porro operasyonu” olarak geçerliliğini korumaktadır. 

    Diğer taraftan, Afrika’daki Batılı misyonerler yerli kabilelerin kendi yöntemleriyle sezaryen yaptığına şahit olmuş; Robert William Felkin, 1879’da Kahura-Uganda’da yerli şifacıların gerçekleştirdiği başarılı bir sezaryeni izlemişti. Şifacı, kadını kendinden geçirmek için muz şarabı kullanmış, ellerini ve kadının karnını da ameliyattan önce temizlemişti. Ameliyat kesisini orta hatta yapmış ve kanamayı azaltmak için dağlamıştı. Daha sonra yarayı iğnelerle birleştirmiş ve üzerine bitki köklerinden hazırladığı bir merhemi sürmüştü. Hastanın günler içinde hızla iyileşmesi üzerine, Felkin bu tekniğin uzun zamandır uygulandığına kanaat getirmişti. 

    19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarında kırsal bölgelerde doğumların çoğu hâlâ ebelerin kontrolü altında iken şehirlerde doğum artık bir hastane uzmanlığı haline geliyordu. Sezaryen kısa zamanda büyük şehirlerin gelişen hastanelerinde rutin bir prosedüre dönüşecekti. Ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru bile sezaryen sırasında anne ölüm oranlarının %85’lere vardığı bilinmektedir. Anne ölümlerinin çoğu, kanamanın durdurulamaması nedeniyle meydana gelmekteydi 

    19. yüzyılda cerrahi teknikler 

    Aslında ciddi bir batın ameliyatı olan sezaryenin gelişimi, cerrahi tekniklerin gelişimi ile paralel seyretti. 1800’lerin başlarında ameliyatlar, hâlâ eski geleneksel bilgiler ve tekniklerle yapılıyordu. 19. yüzyıl boyunca cerrahi alanda hem teknik hem de profesyonel anlamda büyük bir dönüşüm yaşandı. 1846’da Massachusetts General Hospital’da diş hekimi William T. G. Morton’un bir yüz tümörünü çıkartırken eter kullanması, cerrahide “anestezi dönemi”ni başlattı. Anestezi uygulaması hızla Avrupa’ya yayıldı; fakat “İncil’in emirlerine karşı çıkıldığı gerekçesiyle” doğum sırasında anestezi kullanımına muhalefet ediliyordu. Dünyaya çocuk getiren kadının çektiği acının Havva’nın günahının kefareti olduğuna inanılıyordu. Bu tabuyu İngiltere kilisesinin de başı olan Kraliçe Victoria yıktı. Çocuklarından ikisinin (1853’te Leopold ve 1857’de Beatrice) doğumunda kloroform kullanınca, bu dinî dogma da tarih oldu. 

    Cerraha daha hassas çalışma imkânı sağlayan, kadınları da ameliyatın ızdırabından kurtaran anestezi, doktorları ve hastaları sezaryen konusunda cesaretlendirse de, bu işlemler sırasında ölüm oranları hâlâ çok yüksekti. Mikrop teorisinden ve modern bakteriyolojiden bihaber 19. yüzyıl cerrahları sokak giysileriyle ameliyata girer, bir hastadan diğerine geçerken ellerini de pek yıkamazlardı. 1860’larda İngiliz cerrah Joseph Lister, karbolik asit kullanarak antiseptik yöntemi keşfetti. Antiseptik kullanımı cerrahi enfeksiyon problemini azalttı. Ancak buna rağmen anne mortalitesi hâlâ yüksekti. Henüz uterusa dikiş atılmıyor ve anne ya kan kaybından ya da enfeksiyondan kaybediliyordu. 1865’te sezaryen sırasında Büyük Britanya ve İrlanda’da mortalite oranı %85’ti. 1882’de Leipzig’de Max Sönger, uterustaki kesiti dikerek ölüm oranını düşürmeyi başardı. 

    20. yüzyıl ve güvenli sezaryen 

    Sezaryen güvenli hâle geldiğinde, Amerika ve Avrupa’da kimi ünlü doktorlar başarısızlığa doğru giden bir doğumu saatlerce beklemek yerine, cerrahi müdahale kararını erkene almanın daha iyi sonuç vereceğini savunur oldular. Böylece sezaryen sayısı arttı. 

    20. yüzyıl başında İngiliz kadın-doğumcu Munro Kerr, günümüzde de uygulanan uterusun alt kısmına yatay kesi yöntemini buldu; bu teknik hem enfeksiyon hem de uterusun yırtılması riskini minimuma indiriyordu. Daha önceleri yapılan dikey kesiler nedeniyle yara iyileşmesi komplikasyona daha açıktı. Alexander Fleming tarafından 1928’de keşfedilen ve 1940’da ilaç olarak imal edilen Penisilin, sezaryenlerde enfeksiyon kaynaklı anne ölümlerini azaltan bir başka faktör oldu. 

    Denizaltıları araştırmak için geliştirilen ultrasonografinin 1950’lerin başında bebeğin gelişimini takip edebilmeyi mümkün kılması; 1960’larda icat edilen elektronik fetal monitör kalp atışı takibini kolaylaştırdı ve böylece stres altındaki fetüsü hemen sezaryene alıp bebeğin oksijensiz kalması ve beyin hasarı gibi ciddi komplikasyon oranları düşürüldü. 

    Normal doğumlarda kullanılan spinal ve epidural anestezinin sezaryende genel anestezinin yerini almaya başlaması, doğum sırasında bilinci açık olan annenin bebeğiyle hemen temasa geçmesine imkan tanıdı. 

    Bu arada, ülkemizde bilinen ilk sezaryenin devrim niteliğindeki tüm bu gelişmelerden önce, üstelik başarıyla gerçekleştirildiğini de belirtmeden geçmeyelim. 11 Aralık 1902’de 2. Abdülhamid’in saray cerrahı Cemil Topuzlu, Maliye Nazırı Hüseyin Sabri Bey’in eşi Aslı Melek Hanım’a İstanbul Nişantaşı’ndaki Ethem Paşa Konağı’nda sezaryen uygulamış, hem anne hem bebek ameliyattan sağlıklı çıkmıştı. 

    UZMAN GÖRÜŞÜ

    Sezaryen mi normal doğum mu?

    Türkiye, sezaryenle doğum oranı en yüksek ülkelerden biri. Zaruri olmayan durumlarda yapılan sezaryen, çocuğa ve anneye zarar verebiliyor. 

    FİGEN EZER İŞLER

    Her doğum potansiyel riskleri de beraberinde taşır. Her 7 doğumdan 1’inde komplikasyon gelişme riski bulunuyor. ABD’de 1970 yılında sezaryen oranı % 5 iken bugün bu oran % 25 civarında. Annenin ve bebeğin sağlıklarının korunması, cerrahi kararda esas rolü oynar. 

    Diğer taraftan son yıllarda, yüksek maliyetli bu yöntemin azaltılması ve kadınların mümkün olduğu kadar normal doğum için cesaretlendirilmesi gerektiği savunulmaya başlandı. Son 20 yılın yükselen sezaryen oranı, artık konunun bütün tarafları için ciddi bir soru işareti oluşturuyor. Günümüzde daha çok doktor, kadınları normal doğuma teşvik ediyor. 

    Dünya Sağlık Teşkilatı’nın sezaryen için 1985’de yılında deklare ettiği optimum oran %10-15 iken dünya ülkelerinde bu oran halen % 6.9-% 69.9 arasında değişmekte. Türkiye ise son istatistiklere göre % 53 sezaryen oranıyla listede ilk sıralarda yer alıyor. Oysa, zaruri olmayan durumlarda yapılan sezaryen, hem anneye hem de bebeğe zarar verme riski taşıyor. 

    Spekülasyonlara açık bu konuda söylenebilecek son sözü başta belirtmek gerekir: “Hastalık yoktur, hasta vardır”. Yani yerleşik tıp öğretilerine göre hasta bazlı düşünüp karar vermek, hasta için en uygun olanı yapmak, tıp fakültelerinde doktor adaylarının eğitiminde temel düsturdur. 

    “Obstetri” yani gebelikle ilgili bilim dalı halen ilerlemekte, mevcut bilgiler her geçen gün artmakta ve bazı eski bilgiler geçerliliğini yitirmektedir. Dolayısıyla zamanın belirli bir noktasından bakarak doğum ile ilgili sonsuza dek geçerliliğini koruyacak keskin cümleler kurmak evrensel bağlamda doğru olmayacaktır. 

    Normal Spontane Doğum (NSD), adından da anlaşılacağı üzere bebeğin ve plasentanın vajinal yoldan çıkması ile gebeliğin sonlandığı fizyolojik aynı zamanda da ilahi ve mucizevi bir doğa olayıdır. Bunun yanında, sezaryen ameliyatı da normal doğuma alternatif bir doğum şeklidir. Güncel tartışmalar içerisinde kimi zaman küçümsenen, kötülenen ve doktorun keyfiyet ve menfaat amacıyla başvurduğu iddia edilen sezaryen ameliyatı da, bilinmelidir ki bir takım tıbbi ihtiyaçlar sonucu keşfedilmiştir ve gerektiğinde de başvurulması gereken bir yöntemdir. 

    Karnında ölen bebeği Haseki Hastanesi’nde sezaryenle alınan 22 yaşındaki Gülizar Kadın, ameliyattan sonra. 19. yüzyıl sonları, İÜ Nadir Eserler Kütüphanesi. 

    Sezaryen ameliyatı ile gerçekleşen doğumlara göre normal doğumun avantajları, anne ve bebek açısından faydaları vardır. Dolayısıyla gebelere zorunlu olmadıkça sezaryen yapılmamalı ve gebeliği süresince anne adayı normal doğuma teşvik edilmelidir. 

    Gebeliğin hangi doğum şekli ile nihayete ereceğine karar vermek ne doktorlar ne de anne adayları için kolaydır. Her gebeliğin başında gebeliğin normal şekli ile sona ermesi hedeflenmeli, bu amaçla her tür tedbir alınmalıdır. Bu nedenle düzenli gebelik takibi önemlidir. Takip süresince oluşacak normalden sapmalar erken belirlenmeli, mümkünse düzeltilebilmelidir. 

    Ancak her türlü tedbire ve gebelik takibindeki normal seyre rağmen doğum eylemi başladıktan sonra anormal durumlar gelişebilir. Oluşabilecek böylesi durumlar erken tespit edilmeli, hızla müdahale edilmelidir. Yapılacak müdahale bir ilaç ya da serumun verilmesi olabileceği gibi acil sezaryene almak da olabilir. Buna karar verecek kişi muhakkak sizinle birlikte olan doktorunuz olacaktır. Bu yetkinlik ve donanım, şüphesiz eğitim ve tecrübe gerektirir. 

  • Dünden bugüne göz hastalıkları ve tedavileri

    Dünden bugüne göz hastalıkları ve tedavileri

    Tıp tarihinde sırlarını en uzun süre koruyan organlardan biri oldu göz. Günümüzde bu alanda yaşanan baş döndürücü gelişmelere küçük ve yavaş adımlarla gelindi. Orta Çağ’a kadar göz cerrahisi basit bir el sanatıydı. İslâm Rönesansı (850-1375) dönemindeki ilerlemeler hariç tutulursa, göz uzmanları berberler ve seyyar zanaatkârlardı! Göz anatomisinin ve görme mekanizmalarının kodlarının çözülmesi için 18. yüzyılı beklemek gerekecekti. 

    Göze dair bilinen en eski yazılı belge, bizi günümüzden yaklaşık 3750 yıl öncesine, Bronz Çağı’na, MÖ 1750’deki Hammurabi Kanunları’na götürür. Ünlü Babil kralının kanunlarındaki 196. madde, “bir adam diğer bir adamın gözünü kör ederse onun da gözünün kör edileceğine”; 215. madde ise “bir kölenin gözü kör edilirse, köle için piyasa fiyatının yarısı kadar ödeme yapılacağına” hükmediyordu. 

    Göz 2
    ‘Operatör berberler’ Orta Çağ’da göz ameliyatları keşişlerin, berberlerin, gezgin zanaatkarların işiydi. Bir katarakt operasyonu, 1195.

    Tıbbın tapınaklarda rahipler tarafından icra edildiği Eski Mısır’da, MÖ 1550’de yazıldığı tahmin edilen toplam 110 sayfalık Eber Papirüsü’nün göz hastalıklarına ayrılan sekiz sayfasındaki kayıtlara göre, o devirde gözün travmaları ve çeşitli iltihaplı hastalıkları kadar katarakt da biliniyordu! Herhangi bir cerrahi müdahaleye dair bilgi içermeyen metinde, gözdeki rahatsızlığa göre soğan ya da narla yapılan doğal bitkisel uygulamalar, kimi durumlarda da afyon öneriliyordu. 

    Yunanca’da anlamı şelale (kataraktes) olan kataraktın cerrahi tedavisinin, ilk kez Hintli hekim ve cerrah Maharshi Sushruta tarafından MÖ 800’de yapıldığı bilinir. Sushruta Samhita adıyla anılan tıp ve ağırlıklı olarak cerrahi ile ilgili Sanskritçe metinde 76 göz hastalığı tanımlanıp sınıflandırılmış, hastalıkların bulgu ve belirtileri, gözün muayene yöntemleri, muayenede ve müdahalede kullanılan aletler ile temel cerrahi prensip ve teknikler sıralanmıştır. 

    Antik Çağ ve Roma dönemi 

    Antik dönem Doğu’da olduğu kadar Batı’da da hastalıkların doğaüstü güçlere atfedildiği bir çağdı. Tedaviler tapınaklarda yapılırdı. MÖ 6. yüzyılın ikinci yarısında yaşayan Alkmaeon, zihnin ve düşüncenin beyinde yer aldığını, duyu organlarının da kanallarla beyne bağlandığını ifade etmişti; optik siniri ilk keşfeden kişiydi. 

    V0016255 A double sheet showing various ophthalmology instrument
    Gözbilimin gelişme çağı
    Oftalmolojinin (gözbilim) bağımsız bir uzmanlık haline geldiği 18. yüzyılda yapılan gravürde, göz cerrahisinde kullanılan ameliyat aletleri, göz hastalıkları ve anomalileri sıralanmış. Ayrıca bir katarakt ameliyatı resmediliyor, R. Parr.

    Yunan medeniyetinin altın çağında, MÖ 460’ta İstanköy (Kos) adasında doğan Hipokrat, tıbbı doğaüstü güçlerden bağımsızlaştıran ilk kişi oldu. Kullandığı yöntem —bugün modern tıbbın da yöntemi olan— hastalığı doğaüstü değil doğal bir fenomen olarak gözlemlemekti. Dolayısıyla hekimler de artık din adamı değil natüralist olmalıydı. 

    Antik zamanlarda göz anatomisine dair pek az bilgiye karşın pek çok spekülasyon vardı. Aristo, hayvan gözlerinde diseksiyonlar (bir dokunun cerrahi yöntemle etrafındaki dokulardan ayrılarak açığa çıkartılması) yapmak suretiyle gözün içindeki üç farklı tabakayı keşfetmişti. 1. yüzyılda Efes’te doğan ve 2. yüzyılda yine aynı kentte ölen, Roma İmparatorluğu’nun Galen’den sonra en önemli hekimi Rufus, dördüncü bir tabakayı ortaya koymasının dışında gözün ön kamara ve arka kamara olarak iki bölümden oluştuğunu da buldu: Kornea ile lens arasındaki ön kamarada su vardı; lens ile retina arasındaki arka kamarayı ise daha koyu visköz (koyu, akışkanlığı az) bir sıvı dolduruyordu. Tıp eğitimini Efes ve İskenderiye kentlerinde alan Efesli Rufus’un gözün bölümleri için geliştirdiği terminoloji, günümüzde hâlâ kullanılmaktadır. İmparator Tiberius zamanında, MÖ 15-50 yılları arasında yaşayan Aulus Cornelius Celcus, oftalmoloji (gözbilim) ile sistematik olarak ilgilenen ilk hekimdi. Antik çağ tıbbının en kıymetli kaynaklarından biri olan ünlü eseri De Medicina Libri Octo —tıp ansiklopedisi— göz anatomisinin, göz hastalıklarının ve koruyucu yöntemlerin yanısıra katarakt cerrahisinin ilk açıklamalı tekniğini de içeriyordu. Bugün terminolojide “couching” yani yatırma diye yer alan bu yöntemde, opaklaşmış ve bu sebepten ışığı geçirmez hale gelmiş lens, göz küresinin dış yanından batırılan keskin bir iğneyle gözün içine doğru itiliyor ve dibe yatırılıyordu. Böylece ışığın önündeki engel kalkmış oluyor, görme sağlanıyordu. Körlükle sonuçlanma riskine karşın tüm Orta Çağ boyunca, 18. yüzyıla kadar katarakt tedavisinin yegane yöntemi bu oldu. 

    Göz 3
    Hindistan’da 19. yüzyılda “couching” (yatırma) tekniğiyle yapılan bir katarakt ameliyatı.

    Bergamalı Galen (130-210), kornea, lens ve optik sinirin anatomisini tanımladı. Hipopiyon denen gözün ön kamarasında iltihap birikimi, yine ilk kez Galen tarafından belirtildi. Görme teorisi hatalıydı gerçi ama, 17. yüzyıl başına kadar Galen’in göz anatomisi bilgilerine eklenen yeni hiçbir şey olmadı; Hipokrat ile başlayıp İskenderiye ve Roma’da gelişen tıp, Orta Çağ’ın sislerinde kalacaktı. 

    İslâmiyet ve bilimin altın çağı 

    İslâm Rönesansı (850-1375) olarak da bilinen kültürel, ekonomik ve bilimsel aydınlanma döneminde Yunan klasikleri Arapçaya çevriliyor, kadim medeniyete ait bilgi Müslüman dünyasında yayılıyor, Bağdat’tan Cordoba’ya bir kültür atmosferinde gelenek yeniden filizleniyordu. 

    Antik Çağ’ın Yunanlıları gözlerin ışık yaydığına, bunun da görmeyi sağladığına inanırlardı. Işığın gözden çıkmadığını, bilakis gözün içine girdiğini ilk farkeden 10. yüzyılda Basra’da doğan Müslüman matematik, astronomi ve fizik bilgini İbn-i Heysem (965-1040) oldu. Hayatının büyük bölümünü geçirdiği Kahire’de en çok optik konusunda, özellikle de ışık ve görme teorisi üzerine çalışmış; Kitâbü’l Menâzır isimli yedi ciltten oluşan meşhur optik kitabını yazmıştı. Bu eser Opticae Thesaurus Alhazeni adıyla 1270’te Constantinius Africanus tarafından Arapçadan Latinceye çevrilecek ve onu optik biliminin babası yapacaktı. Batı dünyasında “Alhazen” olarak tanınan İbn-i Heysem (Al-Haitham), aynı zamanda deneysel fiziği de başlatan kişiydi. Gözlem ve deneylere dayanan bilimsel metodolojiyi geliştirdi, Roger Bacon ve Kepler’i etkiledi. Çinli düşünür Mo Ti küçük bir delikten karanlık ortama giren ışığın dışarıda bulunan nesnenin ters yansımasını meydana getirdiğini gözlemlemişti. Aynı gözlemi deneysel olarak ispat eden İbn-i Heysem, böylece “camera obscura”yı (karanlık oda) ilk kez tanımlamış ve görmenin ilk doğru ve bilimsel açıklamasını yapmıştı. 

    Ortaçağ ve Rönesans Avrupası 

    Batı’da Ortaçağ döneminde oftalmoloji, henüz basit bir el sanatından öteye gitmiyordu. Katarakt ameliyatı berberlerin, keşişlerin ve seyyar zanaatkarların yaptığı bir işti ve göz diğer cerrahi uygulamaların yanında çoğu kez dikkate bile alınmaz, ihmal edilirdi. 

    Göz 8
    Leonardo da Vinci’nin göz ile beynin ventrikülleri arasındaki bağlantıyı gösteren çizimi.
    Göz 5
    Orijinali Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan İbnü’l-Heysem’in Kitâbü’l-Menâzır adlı eserinden iki sayfa.
    Göz 4
    Sanat tarihinin ilk ‘gözlüklü’sü
    Tommaso da Modena’nın San Nicolo Manastırı’ndaki 1352 tarihli freskinde okuma yaparken resmedilen Kardinal Hugh de Provence, bir sanat eserinde gözlükle tasvir edilen ilk kişi.

    İbn-i Heysem’in optik çalışmalarından etkilenen ve Antik Çağ’ın Yunan filozoflarından sonra Batı’da deneysel yöntemi savunan ilk Ortaçağ aydını olan Roger Bacon (1214-1292), bu dönemde gözün yapısı, görmenin mekanizması ve optik alanlarında dikkate değer çalışmalar yapan nadir isimlerden biriydi. Bacon, sinirlerin kiazmada (beynin frontal loblarının altında bulunan, sağ ve sol gözden gelen sinirlerin buluştuğu yapı) çapraz yaptığını keşfetti. Göz merceğinin yaşa bağlı sertleşmesiyle ortaya çıkan bir yakın görme bozukluğu olan presbiyopinin düzeltilmesi için konveks (dışbükey) lensleri öneren de oydu. Büyüteci bulan ve lensleri tanımlayan Roger Bacon, 1268’te yazdığı Opus Majus adlı ünlü eserinde yaşlılar için ince kenarlı mercek öneriyordu. 

    Görüntüyü gözün içine giren ışığın oluşturduğunu savunan Leonardo da Vinci ise, 1500’de retinayı keşfedecek, dehasını bu alanda da gösterecekti. Üstat, ışık algısının optik sinirlerle beynin ventriküllerine (karıncık) taşındığını; görmenin, aynı zamanda ruhun da merkezi olduğuna inanılan 3. ventrikülde gerçekleştiğini düşünüyordu. Leonardo aynı zamanda gözü “camera obscura” ile kıyaslayan ilk kişiydi. “Camera obscura” prensiplerini göze ilk kez o uyarlayacaktı. 

    Modern zamanlar ve trahom hastalığı 

    Oftalmoloji pratiği Hipokrat dönemini takiben yüzyıllar boyunca ilerlemiş ve Galen’in Roma’sında zirveye çıkmıştı. Aslında Leonardo da Vinci hariç tutulursa, Rönesans döneminde de gelişmeler oldukça sınırlıydı. Daha sonraki ilerlemeler 16. ve 17. yüzyıllarda göz anatomisinin çalışılması ve görme mekanizmasının anlaşılması ile mümkün olabilecekti. Oftalmoloji 18. yüzyılın başından itibaren ayrı bir uzmanlık alanına dönüşecek, büyük laboratuvar çalışmalarına ve klinik ilerlemelere giden yolun taşları bu yüzyılda döşenecekti. 19. yüzyılın ikinci yarısında ise glokom tedavisi, oftalmoskobun keşfi gibi çığır açan yenilikler meydana geldi. 

    Göz 7
    Çığır açan icat
    Oftalmoskop sayesinde ilk kez canlı gözün içinin görülmesi mümkün olmuştu. J.F. Philips’in Ophtalmic Surgery and Treatment isimli kitabındaki illüstrasyonda oftalmoskop ile yapılan bir göz muayenesi, 1869.
    Göz 12
    Oftalmoskop’un mucidi Alman fizyolog ve fizikçi Hermann von Helmholtz (1821-1894)

    8 Nisan 1747 tarihinde Fransız oftalmolog Jacques Daviel (1696-1762) lensi kapsülünden tümüyle çıkartarak ilk ekstrakapsüler katarakt ameliyatını yaptı. Bu teknik bir asrı aşkın bir süreyle kataraktın yeni standart tedavisi olsa da ilk yıllarda eski yöntem hâlâ yaygın olarak uygulanıyordu. Bu dönemde, İngiliz cerrah John Taylor tarafından eski usulle ameliyat edilen Johann Sebastian Bach tümüyle kör olmuş; ardından George Frideric Handel aynı cerrahın elinde aynı akıbete uğramıştı. 

    Oftalmoloji 19. yüzyılın en hızlı gelişen uzmanlık alanlarından biri oldu. Bunun en önemli sebeplerinden biri Mısır’dan gelen trahom salgınıydı. Napoléon Bonaparte’ın Mısır seferi esnasında (1798- 1801) İngiliz ve Fransız askerlerinde trahom salgını başgösterdi. Bu son derece bulaşıcı bir göz enfeksiyonuydu ve körlükle sonuçlanıyordu. Çok sayıda Fransız ve İngiliz askerinin hastaneye yatırılması gerekti. Trahom 1800’lerin başında İngiltere’de ciddi bir halk sağlığı problemi haline geldi. 1804’te bugün de varlığını Moorfields Eye Hospital olarak sürdüren ilk göz hastanesi Kraliyet Göz Hastalıkları Reviri kuruldu. Sonraki yıllarda da çok sayıda göz hastanesi açıldı. Trahom, uzmanlaşmış hastanelerin kurulmasına neden olmuş, böylelikle oftalmolojinin gelişimine önemli katkıda bulunmuştu. 

    Geçmişi 10 bin yıl önceye, MÖ 8000’deki Buzul Çağı’na uzanan trahom, kayıtlara geçen en eski hastalıklardan biriydi. Buna karşın 20. yüzyıla kadar ne sebebi ne de tedavisi biliniyordu. Çinli doktor Tang Feifan’ın 1946’da etken bakteriyi (chlamydia trachomatis) keşfinin ardından etkili antibiyotik tedavisi de bulunan trahom, bugün hâlâ dünyada başta gelen körlük sebeplerinden biri. Hastalığın 2025’e kadar tümüyle ortadan kaldırılması planlanıyor. 

    Ülkemizde de bir zamanlar Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çok yaygın olarak görülen trahoma karşı, özellikle Dr. Nuri Fehmi Ayberk’in verdiği mücadele etkili olmuştur. 

    Oftalmoskop devrimi 

    Geçip giden çağlar boyunca göz anatomisinin detayları anlaşılmakla birlikte, gözbebeğinin boyutunun niçin değiştiği ya da retinanın ne işe yaradığı gibi sorular hâlâ gizemini koruyordu. 

    19. yüzyılın ilk yarısı yaygın göz hastalıklarının tedavisinde kaydedilen ilerlemeler kadar oftalmolojiye adanmış klinik ve eğitim merkezlerinin kuruluşuna da tanık oldu. 1812’de Viyana Üniversitesi’nde ilk kürsü Georg Joseph Beer (1763-1821) tarafından kuruldu; artık dogmaların yerini bilimsel çalışmalar alıyordu. Almanya ve Avusturya, Avrupa’nın oftalmoloji merkezleri olmuştu. 

    1850’de bir Alman, Hermann von Helmholtz (1821-94), icat ettiği cihazla oftalmolojiyi dönüştürdü. Helmholtz tıp eğitimi almıştı ama, fizikle, özellikle de optikle ilgileniyordu. İcat ettiği yeni alet tarihte ilk defa canlı gözün içine bakmaya imkân sağlıyor; göz küresinin iç yüzeyi görülebiliyordu. Böylece retina, optik sinir ve vitreus sağlığı hakkında doğrudan bilgi edinilebiliyor; daha net teşhis ve daha doğru tedavi mümkün oluyordu. 

    Göz 10
    Göz hastalıklarını tanıyalım!
    Tıp eğitiminde kullanılan bir göz hastalıkları panosu, 1897.
    Göz 9
    Hollandalı oftalmolog Herman Snellen tarafından görme kalitesinin ölçümünde kullanmak üzere 1862’de geliştirilen bir Snellen tablosu.

    Oftalmoskobun keşfi göze dair bilgilerin derinleşmesini sağladı ve yeni bir dönemin açılmasına sebep oldu. Daha önceki bütün anatomik çalışmalar, cansız göz üzerinde yapılan gözlemlere dayanırdı. 

    Cihaz 1851’de Londra’da yapılan 1. Uluslararası Oftalmoloji Sergisi’nde tüm Avrupa’ya tanıtıldı. Bunu izleyen çeyrek asır, oftalmolojinin altın dönemi olacaktı. Kullanıma girdiği ilk yıllarda kimi hekimlerde göz içine yansıtılan ışığın retinaya zararlı olabileceği endişesi hakim olsa da, cihaz kısa zamanda yaygın şekilde kullanılmaya başlandı. Oftalmoskop sayesinde sadece göz hastalıklarının değil hipertansiyon ve diyabet gibi sistemik hastalıkların da göz bulguları tanımlanabilirken, iridektomi (irisin kısmen kesilmesi yöntemi) keşfedildi ve glokomun cerrahi tedavisi geliştirildi. 

    1911’de çok önemli bir alet daha oftalmolojinin hizmetine girdi. Bu, gözün ön segmentini ve vitreusu büyüterek incelemeye yarayan biyomikroskoptu. Cihaz İsveçli Dr. Alvar Gullstrand’a Nobel ödülü kazandırdı. Göz sağlığı alanında yaşanan gelişmeler 20. yüzyılda hız kazanarak devam etti. Oftalmoloji araştırmaları genişlerken, glokom, kornea, retina gibi farklı uzmanlık alanları gelişti. 

    İlk kornea nakli 

    1940 başlarında 15 yaşında bir genç iki yıldır giderek ilerleyen bir görme kaybı nihayetinde tamamen kör olmuş, yaşadığı Philadelphia’da bu duruma teşhis konamamıştı. Ailesi çocuğu son bir ümitle New York’a, kornea nakli tekniği üzerinde çalışan Dr. Ramon Castroviejo’ya götürdü. 1941 Eylül’ünde yapılan muayenede hastaya korneanın şeklinin bozulması ve öne doğru koni şeklinde bir çıkıntı yapmasıyla karakterize olan “keratokonus” teşhisi kondu. Yapılabilecek yegane şey kornea nakliydi; fakat operasyon henüz deneysel aşamadaydı. Halihazırda kör olan ve kaybedilecek bir şey olmadığını düşünen hasta ve yakınları riski göze aldılar. Birkaç gün sonra ölü doğmuş bir bebeğin korneası lokal anestezi altında gencin sağ gözüne nakledildi. Birkaç hafta sonra hastanın gözündeki bandajlar açılacak, gözün yeniden görmeye başladığı anlaşılacaktı. İlk başarılı kornea nakli gerçekleştirilmişti! 

    DAHA İYİ BİR GÖRÜŞ İÇİN

    Kristalden merceğe, gözlükten ‘göz çizdirme’ye

    Göz ek görsel
    Friedrich Herlin’in Aziz Peter’i gözlük kullanırken gösteren eseri, 1466, St. Jacob Kilisesi, Almanya.

    Gözlükler milyonlarca insanın günlük yaşamının bir parçası. Yüzyıllardır görüşleri düzeltiyor, hayat kalitesini iyileştiriyorlar. Vikingler yuvarlak biçimlendirilmiş kaya kristalinin cisimlerin görüntüsünü büyüttüğünü keşfetmişlerdi; fakat bunların asıl kullanımları muhtemelen süs amaçlıydı. Seneca, okumakta zorlandığı yazıları içi su dolu bir kavanozun arkasından daha iyi okuyabildiğini farketmişti. Roma İmparatoru Neron’un arenada gladyatörleri seyrederken güneşten gözünün kamaşmasını önlemek, daha iyi bir görüş sağlamak için parlatılmış bir zümrüt taşı kullandığı bilinirdi. 

    10. yüzyılda Venedik’te yüzeyi parlatılmış dışbükey kaya kristalinin cisimlerin görüntüsünü büyüttüğü malumdu; bunlar okunacak metinlerin üstüne tutularak “okuma taşı” olarak kullanılırdı. Bir çift merceğin gözlük şeklinde tasarlanmasının ilk kez İtalya’da 13. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleştiği genel kabul görür; bunlar yakını göremeyenler için ince kenarlı merceklerdir. 

    Gözlük kullanan biri, sanat tarihinde ilk defa Tommaso da Modena’nın İtalya-Treviso’da, San Nicolo Manastırı’nda, Kardinal Hugh de Provence’i okuma yaparken resmettiği 1352 tarihli freskte boy gösterir. Uzağı göremeyenler için 1500’lerden önce bir çözüm bulunamamış; ilk kez İtalya’da Papa 10. Leo için konkav (içbükey) mercekler yapılmıştı. Kısa bir zaman içinde görme güçlüğü çeken sıradan insanlar için de gözlük yapılmaya başlandı. Örneğin 1413-1562 arasında Floransa’da 52 gözlük satıcısı vardı. 

    Gözlük kullanımı 16. yüzyılda tüm Avrupa’da yayıldı. 1730’da Londralı Edward Scarlett gözlük merceklerinin kenarlarına kulakların üstünde durabilecek ince çubuklar eklemek suretiyle kullanılmasını kolaylaştırdı. 1790’da renkli camlı gözlükler imal edildi. 18. yüzyıl sonuna gelindiğinde artık bir gözlük endüstrisi vardı. Fikir babaları Leonardo da Vinci ve René Descartes olan kontakt lens ise ilk olarak 1800’lerde camdan imal edildi. Ama bunlar ağır olduklarından kullanışsızdı. 1900’lerden itibaren cam ve plastik kullanılarak ağırlıkları ve boyutları zamanla küçültülen kontakt lensler 1950’lerden itibaren popüler oldu. 

    Miyopi, hipermetropi ve astigmatizma gibi kırma (refraktif) kusurlarını düzeltmek için gözde ışığın kırıldığı kornea ya da lens üzerinde yapılan refraktif cerrahi müdalaleler 1970’lerden itibaren günümüze kadar milyonlarca insana uygulandı. 90’lı yıllardan sonra başdöndürücü bir hızla gelişen tıp teknolojisi sayesinde lazerle kornea eğiminin düzeltilmesi, göz içine lens yerleştirilmesi ya da lensin tamamen değiştirilmesi gibi metotlarla kırma kusurlarının giderilmesi mümkün hale geldi. 

    TÜRKİYE’DE OFTALMOLOJİ

    İlk uzmanlar: Dört askerî hekim

    Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adıyla 1839’da Galatasaray’da eğitime açılan tıp fakültesinde, göz hastalıkları derslerini Avusturyalı hekim Prof. Dr. Bernard veriyordu. Dr. Bernard’ın ardından üç askerî hekim, Bahattin İzzet, İlya Avram ve İlya Abdünnur Beyler göz hastalıkları konusunda uzmanlaşma maksadı ile Paris’e gönderildi. Bu üç hekim Osmanlı Devleti’nin ilk göz hastalıkları uzmanları olarak yurda döndüler. 1900’lerin ilk yıllarına kadar kadar Türkçe yazılmış bir göz hastalıkları kitabı yayımlanamamıştı. Bu boşluk Haydarpaşa Askerî Hastanesi göz hekimlerinden Dr. Mehmed Kâsım Elhac tarafından giderilmiş, kaleme aldığı Teşhis ve Tedavi-i Emraz-ı Ayniye isimli eser 1909’da yayımlanarak Türkçe yazılmış ilk göz hastalıkları teşhis ve tedavi kitabı olmuştur. 

  • Florence Nightingale: Hemşireliğin ötesinde

    Florence Nightingale: Hemşireliğin ötesinde

    Dünya, Florence Nightingale’i hemşireliğin saygın bir kariyere evrilmesinde başrolü oynayan cesur ve fedakâr bir kadın olarak tanıdı. Oysa o insanlık için bundan çok daha fazlasını yapmıştı. Mükemmel bir matematikçi, Virginia Woolf’u da etkileyen kuvvetli bir feminist kalem, istatistik bilimine öncülük eden parlak bir zeka… Olağanüstü bir kadının, sıradışı portresi. 

    Dünya, Florence Nightingale’i hemşireliğin saygın bir kariyere evrilmesinde başrolü oynayan cesur ve fedakâr bir kadın olarak tanıdı. Oysa o insanlık için bundan çok daha fazlasını yapmıştı. Mükemmel bir matematikçi, Virginia Woolf’u da etkileyen kuvvetli bir feminist kalem, istatistik bilimine öncülük eden parlak bir zeka… Olağanüstü bir kadının, sıradışı portresi. 

    florance
    Florence Nightingale’in 1858’de çekilen fotoğrafı. 

    İngiliz yüksek sınıfına mensup, varlıklı ve eğitimli bir ailenin ikinci kızı, 12 Mayıs 1820 tarihinde İtalya’nın Floransa şehrinde doğduğunda, ona hayata gözlerini açtığı şehrin adı verildi: Florence. Baba William Edward Nightingale ve anne Frances Smith bir yıl önce Napoli’de doğan ilk kızlarına da bu şehrin eski Yunanca adını -Parthenope- vermişlerdi. 

    Florence ve ablası Parthenope, eve gelen özel öğretmenlerden aritmetik, botanik, Fransızca, coğrafya, resim, piyano dersleri aldılar. Babaları Cambridge Trinity Koleji’nden mezundu ve kızlarına evde matematik, Latince ve Yunanca dersleri veriyordu. Florence da matematiği çok seviyordu. 

    Aileye büyük bir miras kalmıştı; kışları Hampshire’da 100 dönüm arazi içinde bir malikanede, yazları ise Derbyshire’da 14 odalı bir diğer malikanede yaşıyorlardı. Kıta Avrupası’na seyahatlere çıkıyorlar; İtalya’nın ve Paris’in sanat dünyasını yakından takip ediyorlardı. 

    e6ce9fd7485ed5e64c70e04204a70e90
    Kırım Savaşı’nda Florence Nightingale’i Kırım Savaşı sırasında Selimiye Kışlası’nda kurulan Üsküdar Hastanesi’nde bir İngiliz hastayla ilgilenirken gösteren yağlıboya tablo. Henrietta Rae, 1891. 

    Bu bilim ve sanat ortamında tanıma fırsatını buldukları insanlardan biri de matematikçi Charles Babbage idi. 1840’ta Florence artık 20’sindeydi ve el işlemelerinde değil çocuk yaşlarından beri büyülendiği matematikte ilerlemek istemesine ailesi şiddetle karşı çıkıyordu. Uzun süren bir duygusal mücadeleden sonra ebeveynlerinden nihayet izin alan Florence, matematik üzerine çalışma fırsatı yakaladı. 

    1844’e gelindiğinde, ilk yedi yılını geride bırakan Victoria Devri’nin keskin sınıfsal kalıpları Florence’a dar gelmeye başladı. Hemşirelikle ilgileniyordu; fakat bu hevesi ailesi tarafından hiç hoş karşılanmıyordu. Çünkü 19. yüzyılın ortalarında, hemşirelik sadece yoksul alt sınıfların yapacağı bir işti ve Florence’ın bu hevesi, ailenin ait olduğu sosyal seviyeyle hiç bağdaşmıyordu. Fakat Florence ısrarlıydı; artık geri dönüşü olmayan bir yol ayrımına gelmişti. Ait olduğu sosyal sınıfta bir kadından beklenen standart mecburiyetler vardı; piyano çalmak, nakış işlemek, davetlere katılmak, evlenmek, anne olmak, eşini ve çocuklarını mutlu etmek gibi… O bütün bunlarla uzlaşamıyordu. Ancak zekasını kullanarak kendini ifade edebileceği işlerle tatmin olabileceğinin farkındaydı. 

    3
    Nightingale, feminist külliyatın ilham verici eserlerinden Cassandra’yı 1852’de tamamlamıştı.

    Aile dostlarıyla birlikte 1849’da çıkılan ve birkaç yıl süren bir Avrupa ve Mısır seyahati sırasında Florence, farklı hastaneleri gözlemleme fırsatı bulmuş; 1850’nin başlarında Mısır’ın İskenderiye şehrinde Katolik Kilisesi’ne ait bir hastanede kısa süreli bir hemşirelik eğitimi almış; bunun üzerine, artık kızının evlenmekte gözü olmadığına ikna olan babası da hemşire olmak üzere eğitim almasına razı gelmişti. Nihayet Florence, 1851’de Almanya’nın Düsseldorf kenti yakınlarındaki Kaiserswerth’e giderek üç ay süren bir eğitim aldı. Daha sonra bir süre de Paris’te bir hastanede bulunduktan sonra 1853’te Londra’ya dönerek bir hasta bakımevinde gönüllü hemşire olarak çalışmaya başladı. 

    Feminist düşünce ve Cassandra 

    Yüksek sınıfın tüm zenginliğine karşın kadınlar için belirlediği sosyal rol, Florence için yaşayan bir ölü olmak anlamına geliyordu. Evliliği reddedebilmesi, ailesi ile yıllarca süren bir mücadelenin sonunda kazandığı bir zaferdi. Bu zaferin anlamı büyüktü; babası tarafından ona yıllık 500 pound bir gelir bağlanmış ve bu şekilde ekonomik bağımsızlığını kazanmıştı. Bu aynı zamanda, uzun yıllardır içinde yaşadığı çaresizlik duygusunun bir isyana evrilmesinin sonucuydu. Yunan mitolojisinde Apollo’nun aşkını reddettiği için lanetlenen Cassandra’nın kimliğinde 1850 yılının başlarında yazdığı makalede bu isyanı dillendiriyor ve bir kadın olarak tutsak edildiği geleneksel değer yargılarına başkaldırıyordu. Cassandra’yı 1852’de Kırım’a gitmeden önce tamamlamıştı; ancak Suggestions for Thought adlı kitabın içinde 1860’ta yayımlayabildi. Cassandra daha sonra Ray Strachey ile Virginia Woolf’u da etkileyerek kadın yazarlığın evriminde bir dönüm noktası olacaktı. Florence böylece ilk feministlerden biri kabul edilecek, tarihte hemşirelikten ayrı bir yere daha sahip olacaktı. 

    Üsküdar’daki iyilik meleği Florence Nightingale (ortada) ve İngiliz subaylar ile hastane yöneticileri Selimiye Kışlası’na getirilen yaralı bir askeri karşılıyor. C. Barrett, Bakır Klişe Baskı, 1855.  

    Kırım Savaşı ve İstanbul 

    19. yüzyılın ortasında Rusya ile Avrupa ülkeleri ittifakı (İngiltere, Fransa ve sonradan dahil olan Sardunya) arasında, Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki çatışmalar Kırım’da bir savaşa dönüşmüştü. Avrupa halkı bu ilk modern savaşla ilgili gelişmeleri anbean takip edebiliyordu; çünkü telgraf icat edilmişti. Fotoğraf makinesinin ilk kez kullanıldığı bu savaşta, savaş muhabirliği de başlamıştı. 

    1854’ün 20 Eylül tarihli The Times gazetesinde, savaştaki İngiliz sağlık tesislerine dair ağır bir eleştiri yazısı yayımlanması üzerine, İngiltere Savaş Bakanı Sidney Herbert, ahbabı olan Florence Nightingale’e bir mektup yazdı. Bu mektupta Nightingale’e, Kırım Savaşı’na katılan İngiliz birlikleri için Türkiye’deki İngiliz hastanesinde hemşirelik hizmetlerini kurmasını teklif etti. Bu ricayı tereddütsüz kabul eden Nightingale, kendisine eşlik eden 38 kişilik gönüllü hemşire grubu ile 4 Kasım 1854 tarihinde Üsküdar’a ulaştı. Bu bir ilkti: Tarihte ilk defa kadınlar resmî olarak ordu hizmetine alınıyordu. İstanbul’a geldiğinde, Florence Nightingale kendisini büyük bir kaosun içinde bulmuştu. Kışla hastanesi çok kirliydi; ne yeterli besin vardı ne de yatak-yorgan. Her yer fare ve pire kaynıyordu. Hemşireler etrafı temizlemekle işe başladılar. Sonra askerlerin karınları düzenli doyurulmaya, kıyafetleri temizlenmeye başlandı. Tıbbi kayıtlar acınacak haldeydi; doğru düzgün hiç kayıt yoktu. Hastaneler arasında koordinasyon da sağlanamıyordu; her bir hastanenin kendine göre yöntemleri vardı. Ölüm kayıtları bile düzenli değildi; ortada ölümleri kaydedilmemiş yüzlerce ceset vardı. Öncelikle bir kayıt sistemi geliştirildi. Bütün veriler biriktirilecek, organize edilecek ve saklanacaktı. Bu sistem daha sonra sivil ve askerî hastanelerde de kullanıldı. 

    Bir kadın olarak askerî otoriteyle de mücadele etmek zorundaydı ama her şeye rağmen hastane sisteminde bir reform yapmalıydı. Üsküdar’a ilk geldiğinde gördüğü manzara nedeniyle, kolera ve tifüs gibi bulaşıcı hastalıkların niçin bu kadar yaygın olduğuna artık hiç şaşırmıyordu. Yaralı askerlerin hastanede hastalıktan ölme olasılığı, savaş alanındakilerden yedi kat fazlaydı. Bu izah edilmesi çok zor bir çelişkiydi. 

    crimeanwar
    William Simpson’un Nightingale’i hastanenin bir koğuşunu denetlerken gösteren resmi, 1856.

    Gönüllü hemşirelerin gayretiyle kısa bir zaman içinde çok bariz bir temizlik ve düzen sağlanmıştı ama bütün mücadeleye rağmen askerler ölmeye devam ediyordu. Tek bir kış boyunca dört bini geçen ölüm sayısı, görünüşte çok büyük değişiklikler olsa da aslında pek bir şeyin değişmediğini gösteriyordu. 

    1855 ilkbaharında İngiliz hükümeti tarafından görevlendirilen bir sıhhi komisyon Üsküdar’a geldi. Araştırmalarında suya lağım karıştığını farkettiler. Hastanelerin kanalizasyonlarının onarılması, dezenfeksiyonun sağlanması ve havalandırmanın düzeltilmesiyle birlikte, ölüm oranları da nihayet düşmeye başlamıştı. 

    Biriktirdiği verileri hastanedeki ölüm oranını hesaplamakta kullanırken, Nightingale’in yüksek matematik bilgisi de ortaya çıkıyordu. Hesaplar şunu gösteriyordu: Hastane hijyen şartlarının düzeltilmesi, ölüm sayısında bariz bir azalmaya yol açmıştı. Şubat 1855’ten itibaren mortalite oranı %60’dan %42.7’ye, baharla birlikte ise %2.2’ye kadar düşmüştü! Nightingale bu istatistik verileri kullanarak daha sonra “kutup dairesi” ismi verilecek olan grafiklerini oluşturdu. Bu grafikler Kırım Savaşı boyunca mortalitenin zamana göre seyrinin görsel olarak ifade edilmesini sağlayacaktı. 

    6
    Florence Nightingale’in Kırım dönüşü çekilen bir fotoğrafı, 1856.

    ‘Kutup dairesi grafikleri’ 

    Yerkürenin kutup dairelerine benzeyen bu grafiklerde, merkezdeki ortak noktadan ölçülen her bir renkli kama alanı istatistiksel bir oranı temsil ediyordu. Dış kısımdaki mavi alanlar kolera ve tifüs gibi bulaşıcı hastalıklardan ölümleri, merkezdeki kırmızı kamalar savaş yaralanmalarının sebep olduğu ölümleri, aradaki siyah kamalar ise diğer sebeplerden kaynaklanan ölümleri gösteriyordu. 

    Bölgedeki İngiliz hastanelerinde ölümler, 1855 Ocak ayında zirve yapmıştı; 2.761 asker bulaşıcı hastalıktan, 83 asker yaralanmadan, 324 asker de sair sebeplerden olmak üzere toplam 3.168 asker ölmüştü. Ordunun ortalama insan gücü, o ay için 32.393 idi. Bu bilgiyi kullanarak Nightingale, mortalite oranını her 10.000 kişi için 1.174 ve bulaşıcı hastalıktan her 10.000 için 1.023 olarak hesapladı. Bu mortalite oranı aynı şekilde devam etmiş ve birlikler sık sık değiştirilmemiş olsaydı, Kırım’da sadece hastalıklar tüm İngiliz ordusunu yokedebilirdi. Ancak bu sağlıksız koşullar sadece askerî hastanelerle de sınırlı değildi… 

    54cde687-cc44-4e35-8b85-2617db420be3
    Rakamları görselleştiren öncü istatistikçilerden olan Nightingale’in Nisan 1854-Mart 1855 dönemini kapsayan “Doğu’daki Orduda Ölüm Nedenleri Diyagramı” başlıklı grafiği . 

    İngiltere’ye dönüş 

    30 Mart 1856’da imzalanan barış antlaşmasından dört ay sonra, Ağustos 1856’da Florence Nightingale Londra’ya döndüğünde bir kahraman gibi karşılanmıştı. Çünkü Kırım’da, modern zamanların bu ilk savaşında telgraf kullanılmaya başlanmış; cepheden ve cephe gerisinden tüm Avrupa’ya eşzamanlı haber akışı sağlanmıştı. Savaş muhabirliği de –yukarıda belirttiğimiz gibi– ilk defa Kırım’da başlıyordu. Savaş devam ederken İngiliz gazetelerinde Florence Nightingale’in fotoğrafları ve haberleri yayımlanmış; böylelikle büyük bir hayran kitlesi oluşmuştu. 

    8
    Öğrencileriyle birlikte Florence Nightingale, kurucusu olduğu ve adını taşıyan hemşirelik okulunun mezunlarıyla, 1886 (üstte). Vefatından dört yıl önce, Saint Secret’deki evinde, 1906 (altta). 
    10

    Bu kahramanlık hikâyeleri kendisini kişisel olarak hiç cezbetmiyor; tam tersine o gölgede kalmayı tercih ediyordu. Ancak derdini anlatabilmek için de bu popülerliği kullanmaktan çekinmiyordu. İstatistik sonuçlar ışığında, bütün askerî hastanelerde sıhhi yönden bir reformun gerektiğini düşünüyordu. Başbakan Lord Palmerston dışında Kraliçe Victoria ve Prens Albert’ın da hemen dikkatini çekmiş; Kırım dönüşünün haftasında Kraliçe Victoria tarafından huzura çağrılmıştı. İşine olan tutkusu ve hâkimiyeti ile onları etkilemesi ve desteklerini kazanması zor olmadı; Kraliçe’nin mâli desteği ile bir fon oluşturularak Kraliyet Askerî Sıhhiye Komisyonu kurulacak ve kendisi dışında İngiltere’nin en önemli istatistikçisi William Farr ve ordu doktoru Thomas Graham Balfour da bu komisyonda yer alacaktı. 

    11
    90 yaşında hayata veda Florence Nightingale’in vefat haberini duyuran İngiliz gazetelerinin kupürleri.

    Farr, Nightingale’in fikirlerini destekliyordu ve karşılıklı mektuplarla başlayıp 20 yıl sürecek bir dostluk bu şekilde başladı. Florence Nightingale’in Kırım Savaşı’nın ilk yedi ayı boyunca biriktirdiği istatistik veriler William Farr tarafından da ayrıca analiz edildi. Bu kayıtlar daha sonra modern istatistiğin bilimsel bir disiplin olarak kurulmasında, halk sağlığının ve refahının belirlenmesi için istatistiğin kullanılmasında yol gösterici olacaktı. Nightingale, istatistik konusunda uzmanlaşmış olsa da Farr’ın analizleri son derece önemliydi. Birlikte tüm hastane istatistiklerini çıkardılar ve bu işbirliğinin ürünü olan Hastaneler Üzerine Notlar 1859’da yayımlandı. 

    İstatistik ve tıbbın işbirliği 

    Nightingale ve Farr rakamların resmedilmesinde dairesel diyagramları kullanan ilk istatistikçilerdi. İstatistik verilere bakmaya alışkın olmayanlar için grafiklerin ve görsel yöntemlerin kullanılmasını gerekli görüyorlardı. Florence Nightingale’in grafikleri sadece Kırım Savaşı sırasında askerler arasındaki beyhude ölümleri gözler önüne sermekle kalmadı; askerî ve sivil hastanelerdeki sağlık koşullarının düzeltilmesiyle ölümlerin önlenebileceği konusunda yetkilileri ikna etmeyi de başardı. 

    Florence Nightingale yalnızca askerlerle değil sivillerle de ilgileniyordu. 1858’de Londra hastanelerindeki kayıtları inceledi ve kayıt tutma yöntemlerinin revize edilmesi gerektiğini gördü. Hastalıkların sınıflandırılmasında standart sistem yoktu. Hastane istatistiklerini standart hale getirmek için kampanya başlatıldı; böylece karşılaştırmalı çalışmalara imkân olacaktı. Florence Nightingale tüm hastanelerde kullanılacak standart bir kayıt formu geliştirdi; bunu 1860’ta Londra’da düzenlenen Uluslararası İstatistik Kongresi’ne sundu ve bunların sonuçlarını 1862’de Journal of the Statistical Society of London dergisinde yayımladı. 

    Florence Nightingale’in istatistik yeteneği, askerî ve sivil hastanelerde gerçek bir sıhhi reforma neden olmuştu. 1858’de William Farr tarafından aday gösterilen Nightingale, Londra İstatistik Cemiyeti’ne seçilen ilk kadın üye oldu; 1874’te ise Amerikan İstatistik Cemiyeti tarafından kendisine onur üyeliği verildi. 

    Okulu, ödülleri ve nişanları 

    Kırım dönüşünde eklem sorunlarına yol açan kronik bir rahatsızlıktan muzdarip olan ve bu sebeple fiziksel bakımdan aktif bir hayat süremeyen Nightingale, her şeye rağmen ömrünün sonuna kadar çalışmayı sürdürdü ve sağlık standartlarının düzeltilmesine dair pek çok kitap yayımladı. İlk kitabı Hemşirelik Üstüne Notlar’ın 1860’ta yayımlanmasının ardından onu diğerleri takip etti. Yine o yıl kazandığı para ödüllerini bağışladığı bir fon ile Londra’da St. Thomas Hastanesi bünyesinde Nightingale Hemşire Eğitim Okulu’nu açtı ve böylece hemşirelik mesleği saygıdeğer bir kariyere dönüştü. 

    1883’te Kraliçe Victoria tarafından Florence Nightingale’e “Kraliyet Kızıl Haç Ödülü” verildi. 1907’de ise İngiliz liyakat nişanı “Order of Merit” sahibi ilk kadın oldu. 

    13 Ağustos 1910’da, 90 yaşında hayata veda etti. Hiç evlenmemiş, Tanrı’nın öyle istediğine inanmıştı. Oxford Üniversitesi’nde bir istatistik bölümü kurulmasını hayal etmişti ve bu hayali ölümünden bir yıl sonra Londra Üniversitesi’nde gerçekleşmişti. 1915’te Londra Waterloo Meydanı’nda orduya yaptığı katkılardan ötürü, hatırasına Kırım Anıtı dikildi. 

    Tarihin en çarpıcı kadın karakterlerinden biri olduğu şüphe götürmeyen Florence Nightingale, Victoria çağından günümüze hâlâ parlamaya devam eden bir yıldız. Hepimiz onu modern hemşireliğin kurucusu olarak tanıdık. Oysa o elinde feneriyle yalnızca hemşireliğin değil insanlığa dair iyiliğin, merhametin ve fedakarlığın sembolü oldu. 

    Sadece bir hemşire değildi Florence Nightingale; fenerin parlak ışığının arkasındaki bir biliminsanıydı aynı zamanda. 

    5ba82968-d191-490b-b367-b8bcb61c135b
    1855’te Florence Nightingale’in isteği üzerine Türk hükümeti tarafından İngilizlere verilen arazide Kırım Savaşı’nda yaralanıp ölen İngilizler de yatıyor: CWGC Haidarpasha Cemetery. 
  • Kana kan! İntikam değil hayat kurtaran…

    Kana kan! İntikam değil hayat kurtaran…

    Sözlü kültürde, dinî metinlerde ve gündelik hayatta, hakkında binlerce atıf yapılan insan kanı, biliminsanları tarafından ancak 100 yıl kadar önce analiz ve transfer edilebildi. Grupların, özelliklerin ve kan nakli sayesinde tekrar hayat bulan milyonlarca kişinin öyküsü…

    Günümüzde dünyada yaygın olarak başarıyla uygulanan kan nakli yöntemi, nispeten yeni bir uygulama. Hayat kurtaran bu yöntemin, tıbbın rutin bir pratiği haline gelmesinin üzerinden henüz bir asır bile geçmedi.

    Antik ve Orta Çağlarda beden ve zihin sağlığı; kan, balgam, sarı safra ve kara safradan ibaret “dört sıvı dengesi”ne bağlanırdı. “Humoral teori” olarak bilinen bu yaklaşıma göre bütün hastalıklar bu sıvıların arasındaki uyumun (harmoni) bozulmasından kaynaklanırdı. Hekimler bu sıvıların dengesini kurduğuna inanılan çeşitli tedaviler verirdi. Bu düşünce Rönesans’a kadar varlığını sürdürdü. O zamana kadar dört hayati sıvıdan biri olan kan, diğer üç sıvıdan daha az ya da daha çok önemli kabul edilmezdi. Bedenden kan akıtmak, Hipokrat (MÖ 5. yüzyıl) zamanından 19. yüzyıla kadar varlığını sürdüren bir tedavi yöntemi olarak kaldı.

    İlk kan nakli denemeleri

    Tarih sayfalarında yer alan ilk kan nakli teşebbüsü, 15. yüzyılda tarihçi Stefano Infessura tarafından kaydedilmiştir: İnfessura, 1492’de üç erkek çocuğun kanının koma halindeki Papa 8. Innocent’e verildiğini belirtmiştir. Dolaşım sistemi henüz bilinmediğinden, kan papaya bir hekimin gözetimi altında ağız yoluyla verilmiş, sonunda hem Papa hem de aileleri 10’ar düka karşılığında ikna edilen çocukların hepsi ölmüşlerdi!

    17. yüzyıla kadar dolaşım sistemi ve kanın vücutta nasıl hareket ettiği bilinmiyordu. Hayati sıvının karaciğerde imal edildiğine, buradan damarlar yoluyla bütün vücudu dolaştığına ve kalbe aktığına inanılıyordu. Cambridge’den sonra Padua’da tıp okuyan İngiliz hekim William Harvey (1578-1657), 1616’dan beri kalbin nasıl çalıştığını ve kanın bedende nasıl dolaştığını gözlemliyordu. Harvey, Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus (Hayvanlarda Kalp ve Kan Hareketlerine İlişkin Anatomi Çalışmaları) adlı ünlü eserini 1628’de yayımladı. Bu çalışmayla birlikte, kanın kapalı bir sistem içinde vücutta dolaştığı anlaşılmış, kan dolaşımı keşfedilmişti. Kanın bir canlıdan diğerine nakledilebilir olduğu fikri de kısa sürede kabul görecek, hayvanlar üzerinde daha kapsamlı ve incelikli kan nakli denemelerinin yolu açılacaktı.

    1665’te İngiltere’de bir köpekten diğerine ilk başarılı kan nakli gerçekleştirildi. Deney 17 Aralık 1666 tarihli Philosophical Transactions adlı mecmuada yer aldı. Dergide yayımlanan mektupta, bir hekim olan Richard Lower, kimyacı Robert Boyle’e bir köpekten diğer bir köpeğe yaptığı kan naklini, uyguladığı yöntemin detaylarını anlatıyordu. Ayrıca koyundan koyuna ve koyun-köpek arasında yaptığı kan nakil deneylerini de izah ediyordu. 

    Bu deneyler Fransa’da da ilgi uyandırdı. 14. Louis’nin doktoru Jean-Baptiste Denis hayvanlar üzerinde kan nakli denemelerine başlamıştı.

    Keçiden insana Le Journal Illustré’de 1892’de yayımlanan keçiden insana kan nakli çizimi.

    15 Haziran 1667 ise tarihe “insana ilk kan nakli”nin yapıldığı gün olarak geçecekti: Önlenemeyen ajitasyonlardan muzdarip 15 yaşında bir erkek çocuğun kanı, kendisine bakan hekimlerce 20 kez akıtılmıştı. Jean-Baptiste Denis semptomların nedeninin kan eksikliği olduğuna hükmetti ve kan nakline karar verdi. Çocuğun kolundaki toplardamardan 3 ons (90 ml) kan akıtıp, sonra bir kuzunun şah damarını keserek aldığı üç misli kanı çocuğa nakletti. Hasta kendini iyi hissetmişti. İkinci denemeyi 45 yaşında sağlıklı bir adama para karşılığında kabul ettirdi ve 10 ons (300 ml) kan nakletti; adamda herhangi bir değişiklik olmamıştı. Üçüncü denemeyi hasta olan İsveçli bir asilzadede yaptı; 6 ons buzağı kanı nakletti; önce iyi hisseden hastanın durumu daha sonra kötüleşti ve 24 saat sonra hayatını kaybetti. Dördüncü denemeyi 19 Aralık 1667 tarihinde 34 yaşında bir akıl hastası olan Antoine Mauroy üzerinde yaptı ve ona 5-6 ons buzağı kanı verdi; ertesi gün hastanın idrarı siyah renkte çıkıyordu; yüzyıllar sonra bunun sebebinin “hemoliz” adı verilen alyuvar parçalanması olduğu anlaşılacaktı. Hasta iki ay yaşadıktan sonra öldü.

    Koyundan insana

    Matthäus Gottfried Purmann’ın erken dönem bir kan naklini tasvir eden çalışmasında vericinin bir koyun olduğu görülüyor, 18. yüzyıl sonları, 19. yüzyıl başları, Wellcome Koleksiyonu.

    Kan nakline karşı olanların açtığı ve 17 Nisan 1668’de Paris’te görülen davada cinayetle suçlanan Jean-Baptiste Denis suçsuz bulundu ama, Paris Tıp Okulu’nun onayı olmadan hayvandan insana kan nakli yapılması yasaklandı. 10 Ocak 1670 tarihinde Fransız parlementosu kan naklini bütünüyle yasakladı. Bu yasak 19. yüzyılın sonuna kadar devam edecekti. 1678’de İngiliz parlementosu da kan naklini yasaklayacak ve bundan sonraki 150 yıl boyunca bu alanda çok az ilerleme olacaktı.

    İnsandan insana ilk başarılı nakil

    Kan nakli fikri, 19. yüzyılda özellikle kan miktarının takviye edilmesi amacıyla yeniden canlanmaya başladı. İngiltere’de Guy’s and St Thomas Hastanesi’nin kadın-doğum doktoru James Blundell, 1818’de bir doğum sonrası kanamayı tedavi etmek için insandan insana ilk başarılı kan naklini gerçekleştirdi. Ölmek üzere olan hasta geçici de olsa bir iyileşme gösterdi. Verici hastanın kocasıydı ve kolundan alınan 4 ons kan karısına nakledilmişti. Blundell 1825-1830 arasında 10 nakil daha yaptı, bunlardan 5’i başarılı oldu.

    Çalışmalarının sonuçlarını 22 Aralık 1818’de Londra Tıbbi Cerrahi Cemiyeti’ne sundu ve tekniğini giderek geliştirdi. Doktor Blundell kan naklinde kullanılmak üzere çeşitli enstrümanlar da icat etti. 1829’da Lancet dergisinde “transfüzyonla kurtarılan hayat” başlıklı bir makalesinde kan naklinin sadece insandan insana olabileceğini, türler arasında yapılmaması gerektiğini vurgulamıştı. 

    İnsandan insana ilk nakiller Dr. James Blundell’in Lancet dergisinde yayımlanan “Kan Nakli Hakkında Gözlemler” isimli makalesini süsleyen illüstrasyon, 13 Haziran 1829.
    Obstetrics Journal’da 1873’te yayımlanan J.H. Aveling imzalı çizimde kan veren ile alanın pozisyonları.
    Yeni araçlar, yeni yöntemler Guy’s and St Thomas Hastanesi’nin kadın-doğum doktoru olan James Blundell, 19. yüzyılın başında yaptığı kan nakli denemeleri sonucunda işlem için daha uygun olan araçlar ve metotlar geliştirmişti.

    Kan gruplarının keşfi

    1900’de Viyana Üniversitesi Patolojik Anatomi Enstitüsü’nde, o zaman 32 yaşında olan Karl Landsteiner basit bir deney planladı. Kendisi de dahil laboratuvarda çalışan toplam 6 kişiden kan aldı; bu kanların serumlarını ve alyuvarlarını ayırarak herbirini diğeriyle karıştırdı. Bazılarının serumu kimi  alyuvarların kümeleşmesine sebep oluyordu. Neden bireysel farklılıklar mıydı, yoksa bakteriyel enfeksiyon muydu? 1901’de tekrarladığı çalışmada kanları üç gruba ayırdı; A ve B olmak üzere iki antijen, antiA ve antiB olmak üzere iki antikor vardı. Alyuvar hücrelerinde A antijeni, B antijeninin yanısıra ne A ne B antijeni (buna önce grup C dendi; sonra Almanca “ohne” anlamında O dendi) de bulunuyordu. 1902’de De Castello ve Sturli AB grubu alyuvarlarda her iki antijenin de olduğunu buldu; bu grubun serumunda ne antiA ne de antiB antikoru vardı.

    Kan nakli, savaşta çok can kurtardı 1. Dünya Savaşı sırasında Dr. Robinson’un bulduğu pıhtılaşma önleyici ilaç sayesinde alınan kanların uzun süre saklanması mümkün olmuş, Percy Oliver 1920’lerde İngiliz Kızılhaçı’nda ilk kan bağış merkezini kurmuştu. Cephede kan nakledilen bir yaralı asker.

    Kan grupları böylelikle keşfedilip kategorize edilince, geçmişteki başarısızlıkların sebebi de anlaşılmış oldu. Fakat, Landsteiner’in 1901’deki keşfinden sonra, kanı emniyetli bir şekilde saklamayı öğrenmek için onyıllarca beklemek gerekecekti.

    1.Dünya Savaşı sırasında, bir askerî doktor olan Robinson, kanın uzun müddet saklanabilmesi için pıhtılaşma önleyiciyi keşfetti; 27 Mart 1914 tarihinde Belçikalı doktor Albert Hustin kan pıhtılaşmasını önleyici (antikoagülan) olarak sodyum sitrat kullanmak suretiyle ilk kez doğrudan olmayan kan naklini gerçekleştirdi. Antikoagülanların keşfinden önce kan nakilleri vericiden alıcıya doğrudan yapılmak zorundaydı. 1910’larda antikoagülan eklenmesi ve buzdolabında saklanması yoluyla kanın uzun süre korunabileceği anlaşıldı ve bu durum kan bankalarına giden yolun da önünü açmış oldu. 1916 başında ilk defa buzdolabında depolanmış kan kullanılarak nakil yapıldı.

    ABD’de kan bağışı yapan bir ordu mensubu.

    İngiliz ordusunun kan bağışçıları aradığını duyuran bir afiş.

    1920’lere gelindiğinde kan ihtiyacı giderek artmaktaydı. Percy Oliver 1921’de İngiliz Kızılhaçı ile ilk kan bağış servisini, ardından da gönüllü bağış sistemini kurdu. Bernard Fantus Chicago’da 1937’de ilk kan bankasını hizmete sundu.  

    A, B ve 0 gruplarının keşfinden çeyrek yüzyıl sonra bir diğer kan grubu sistemi tanındı. Landsteiner’in asistanlarında Philippe Levine 1939’da bir vaka yayımladı: 0 grubu bir kadına yine 0 grubu olan kocasından kan nakli yapılmış ama başarısız olmuştu. Kadının serumu kocasının alyuvarlarında kümeleşmeye sebep oluyordu. Aynı gruptan olan 104 farklı kan arasında test yapıldı ve 80 tanesinde alyuvar kümeleşmesi oldu. Benzer bulgulara Landsteiner ve Wiener de ulaşmış; deneysel çalışmada tavşan, fare ve Rhesus maymunu kanları üzerinde çalışmışlardı. Bu hayvanlardan elde edilen antikorlar, insanların %85’inde alyuvarların kümeleşmesine sebep oluyordu ve 1940’ta bunlara RH (+) denildi.     

    1941’de ABD’de Kızılhaç, vericilerden kan depolamaya başladı. 1. Dünya Savaşı öncesinde A-B-0 grupları, 2. Dünya Savaşı arifesinde de RH faktörü bilinir olmuş ve böylece kan nakli mümkün hale gelmişti. 20. yüzyılın ikinci yarısında ise banka kanından nakil mümkün oldu ve cerrahi girişimlerden hemofili tedavisine kadar standart tıbbi bir uygulamaya dönüştü.

    Almanya’da Nazi iktidarı sırasında B grubunun Slav ve Yahudilere özgü olduğu, A grubunun ise zeki ırkın kanı olduğuna inanılıyordu. 2. Dünya Savaşında Alman ordusu sadece sertifikalı Aryan vericilerden kan aldı. ABD de kanları ırklara göre ayırdı; siyahlardan gelen bağışlar albümin yapımında kullanıldı. Irka göre kan ayırımı 1960’ların sonuna kadar ABD’de bazı eyaletlerde sürdü; bir siyahtan bir beyaza rızası olmadan kan vermek doktor için suç teşkil ediyordu.  

    Türkiye’de kan nakli

    Türkiye’de kan nakli ile ilgili ilk çalışmalara 1921’de Prof. Dr. Burhanettin Toker başlamıştı. İlk kan nakli İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Hastanesinde 1938’de gerçekleştirildi. 1940-1945 arasında bazı üniversiteler ve hastanelerde küçük kan üniteleri kuruldu. 1952’de Cerrahpaşa Hastanesi’nde ilk kez plazma (kanın hücresel kısmı ayrıldıktan sonraki sıvı kısmı) elde edildi. 1953’te yKızılay Kongresi’nde Genel Başkan Prof. Dr. Reşat Belger’in önerisi ile bir kan yardım teşkilatı kurulması kararlaştırıldı ve ertesi yıl kan nakli konusunda eğitim almaları için İngiltere ve ABD’ye doktorlar gönderildi.

    1957’de Ankara ve İstanbul’da eşzamanlı olarak ilk modern Kızılay Kan Merkezleri açıldı. 1960’ta İzmir Kızılay Kan Merkezi hizmete girdi. 1974’de Türkiye Kızılay Derneği Kan Bağışı Organizasyonu kuruldu; halka kan bağışı konusunda eğitim verilmeye ve gezici kan bağışı kampanyaları düzenlenmeye başlandı.

    Kızılay Kan Merkezi açılışı 1957’de İstanbul ile Ankara’da eşzamanlı olmak üzere Kızılay Kan Merkezleri açıldı. Bir kan yardım teşkilatının kurulmasını 1953’teki Kızılay Kongresi’nde Genel Başkan Prof. Dr. Reşat Belger önermişti.

    Geçen yıllarla birlikte dünyada bulunan yeni yöntemler, keşfedilen yeni araç-gereçler, bulunan yeni testler düzenli olarak Türkiye’ye de gelmeye devam etti. 2007’de Türk Kızılay’ı Orta Anadolu Bölgesel Kan Merkezi, yürüttüğü uluslararası akreditasyon standartlarından dolayı, Joint Commission International Accreditation tarafından dünyada akredite edilen ilk kan merkezi oldu. Bugün, dünyadaki gelişmiş kan bankaları standartlarında, güvenli kan esasına dayalı çalışan Türk Kızılay’ı ülkemizin kan ihtiyacının çoğunu karşılar durumdadır.

    Portre: Karl Landsteiner

    Kan naklini güvenli hale getirdi

    Viyana da doğan Karl Landsteiner 1885’te Viyana Üniversitesi’nde tıp okumaya başlamış; henüz öğrenciyken biyokimya araştırmalarına ilgi duymuştu. 1891’de mezun olduktan ve beş yıl Münih’te çeşitli laboratuvarlarda çalıştıktan sonra 1896’da Viyana’da Hijyen Enstitüsü’nde ardından Patolojik Anatomi bölümünde asistan oldu.

    İnsandan insana kan nakli uygulaması çoğu kez ölümle sonuçlandığından 19. yüzyıl sonlarında pek çok ülkede yasaklanmıştı. Kan naklindeki ölüm nedenlerini araştırmaya başlayan Landsteiner, uzun laboratuvar çalışmaları sonucunda 1901’de, alyuvarlarda A ve B adını verdiği iki tür protein (antijen) bulunduğunu gösterdi. Daha sonra, bu antijenlerin ve antikorların varlığına ya da yokluğuna göre insanda en az üç kan grubu olduğunu kanıtladı; bu grupları A, B ve 0 olarak adlandırdı. Bir yıl sonra, A ve B antijenlerinin ikisini birden taşıyan ve AB antikorları içermeyen AB grubunu buldu.

    Kan nakli sırasında farklı kan gruplarının kullanılması ile ortaya çıkabilecek pıhtılaşma reaksiyonlarına dikkat çekerek kan naklini güvenli bir uygulama haline dönüştüren Landsteiner, bağışıklık (immünoloji) biliminin doğuşunu da hazırlamıştı. 1930’da, kan gruplarına ilişkin çalışmaları nedeniyle Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü’nüaldı. 1940’ta Alexander S. Wiener ile birlikte, adını deneylerde kullanılan rhesus maymunundan alan Rhesus grubunu ve buradan RH faktörünü buldu; kan gruplarını RH antijeninin varlığına göre pozitif ya da negatif olarak adlandırdı. Yeni doğanlarda ölümle sonuçlanan sarılıkların sebebinin de anne ile bebeğin RH uyuşmazlığı olduğunu gösterdi.

    Landsteiner’in çalışmaları güvenli kan naklini mümkün kılarak sayısız hayatın kurtarılmasını sağlayacak; kan gruplarının anlaşılması adli tıpta kriminal incelemelerde, ebeveyn tayininde, organ transplantasyonunda da çığır açacaktı. İnsanlığa büyük hizmetlerde bulunan ünlü hekim 24 Haziran 1943’te laboratuvarında kalp krizi geçirdi ve iki gün sonra hayatını kaybetti.

    Bestseller: Kan Grubu Diyeti

    7 milyon sattı, bilimsel yararı kanıtlanamadı

    Bundan 23 sene önce, kan grubuna göre doğru beslenme formülünün anlatıldığı bir kitap yayımlandı; Peter D’Adamo, Eat Right 4 Your Type (Kan Grubunuza Göre Diyet) isimli kitabında sahip olduğumuz kan grubunun bizim evrimsel mirasımız olduğunu ve buna uygun beslenerek vücudumuzda ahenge kavuşabileceğimiz savunuyordu.

    Yazarın savına göre, kan tipleri insan gelişiminin bazı kritik dönemeçlerinde ortaya çıkmıştı. Şöyle ki, 0 grubu Afrika’da yaşayan avcı-toplayıcı atalarımızda, A grubu tarımın başlamasından sonra, B grubu 10.000 ila 15.000 yıl önce Himalayalarda ortaya çıkmış; AB grubu ise modern zamanlarda A ve B grupların karışımından doğmuştu. Dolayısıyla, kan grubumuz bize ne yememiz gerektiğini de söylüyordu; mesela 0 grubu kan taşıyanların avcı-toplayıcılar gibi beslenip tahıl ve süt ürünlerinden uzak durması gerekirken, A grubu kan tarım toplumunda ortaya çıktığından vejeteryan tipi beslenmeyi gerekli kılıyordu. Kan grubumuza uygun olmayan besinler tükettiğimizde ise bedenimiz bunları birer antijen gibi algılayarak reaksiyon gösteriyor; çeşitli kronik hastalıklara da böylece zemin hazırlanıyordu. Sonuçta, kilo vermek, kanserden ve diabetten korunmak ve de yaşlanmayı geciktirmek için kan grubu diyeti tavsiye edilmekteydi.

    60 dile çevrilen D’Adamo’nun kan grubu diyeti kitabı 7 milyon sattı. Acaba bu diyet gerçekten işe yarıyor muydu? Geçen yıllar içinde bu soruya cevap arayan ve kan grubuna göre beslenmenin sağlık üzerindeki etkilerini araştıran 1000 kadar çalışma yapıldı. Ama bunların içinden herhangi bir olumlu etkiyi destekleyen hiçbir bilimsel kanıt çıkmadı.