Yazar: Fatma Özlen

  • İnsan mısın sen ya? Evet; yani canavarım!

    2. Dünya Savaşı, sıradan insanların da akla hayale sığmayacak kötülükler yapabileceklerini gösterdi. Holokost’la zirve noktasına ulaşan dehşet, tüm dünyayı insanın doğasına ilişkin fikirleri gözden geçirmeye mecbur bıraktı. Sosyal psikologlar, savaşın ardından insanın otoriteyle ilişkisini bir dizi deneye tabi tutacak; itaatin rahatsız edici mekanizmalarını açığa çıkaracaklardı. İnsan zihninin karanlık köşeleri…

    Milyonlarca insanın aynı ahlak yoksunluğunu paylaşıyor olması bunları erdem yapmaz; paylaşılan hataların çok sayıda olması o hataları doğru yapmaz; milyonlarca insanın aynı zihinsel patolojide ortaklaşması bu insanları aklı başında yapmaz.

    Erich Fromm

    İnsan, içinde hayat bulduğu yeryüzünün yazgısına ortak oldu. Önce doğa sonra hem­cinsi üzerinde egemenlik ku­rarken sadece doğayı köleleştir­mekle kalmadı, kendi doğasını da boyunduruk altına aldı. İçimizdeki ve dışımızdaki doğanın köleleştirilmesiyle, modern de­nilen toplumlara doğru yol aldık.

    Her insan, doğuştan başlaya­rak “uygarlığın” baskıcı yüzüyle tanışır. Babanın yönetimi, do­ğadan bağımsız akıldır. Çocuk bu kuvvete boyun eğerken acı çeker. Dürtülerine direnmesi, kendisiyle çevreyi birbirinden ayırtetmesi yani babanın sun­duğu ilkeleri içeren bir süperego sahibi olması istenir. Amacını anlamadığı bu taleplere, ceza­landırılmamak için, büyüklerin­den gördüğü sevgiyi yitirmemek için boyun eğer. Bir kişiye değil de bir gruba boyun eğildiğinde, bu süreç daha da sert ve acıma­sız olabilir. Sanayi toplumunda, doğrudan kolektif güçlerle tanı­şan çocuğun psikolojik dünya­sında konuşmanın, tartışmanın ve düşünmenin kapladığı yer azalırken vicdan ya da süper ego çözülür.

    İnsan mısın sen ya
    Cadı avından Holokost’a kitlelerin şiddeti
    Ortaçağ insanı modern insandan sadece seçtiği kurbanlarla ayrılır. Cadıların, büyücülerin ve kafirlerin yerini modern zamanların yasaklıları alır.

    Çocukluktan gençliğe ge­çerken öğretilen ideallerle, ka­bul edilmek zorunda kalınan gerçeklik arasındaki mesafeyi keşfetmek direnme ya da boyun eğmeye yolaçar. Direnen birey, doğruluktan feragat etmekten­se çatışmalarla örülen bir hayatı kabul edecektir. O, yalnızlığı gö­ze almak zorundadır. Boyun eğiş ise çoğunluğun seçmek zorun­da kaldığı yoldur. İnsanların ço­ğunluğu, kendi sıkıntılarından ötürü toplumu suçlamaya de­vam eder. Gerçekliğe karşı çıkamayacak kadar zayıf olanların, onunla özdeşleşmekten başka çaresi kalmaz.

    Boyunduruk altındaki in­sanlar, baskı organıyla kolayca özdeşleşir. Baskıya gösterdikle­ri tepki, taklittir, yani karşı ko­nulmaz bir ezme isteği. Sonra bu istek de onu doğuran sistemi sürdürmek için kullanılır. Bu açıdan modern insan, Ortaçağ insanından sadece seçtiği kur­banlarla ayrılır. Cadıların, büyü­cülerin ve kafirlerin yerini ya­saklılar alır.

    Almanya’da Nazilerin mi­tinglerinde konuşmacıya ve din­leyenlere asıl haz veren şeyin, toplumsal olarak bastırılmış dürtülerin dışa vurulduğu, taklit edildiği oyunlar olduğu bilinir. Yasaklanmış doğal dürtüler, burada ceza korkusu olmadan an­latım imkanı bulur.

    Mimetik dürtülerine geri dönme eğilimini hiçbir zaman tam olarak yenememiş binler­ce insan vardır. Başka bir de­yişle, insanların çok büyük bir çoğunluğunun “kişiliği” yoktur; gerçekten saygı duydukları ve özendikleri tek şey “iktidar”dır.

    İnsan mısın sen ya
    Sıradan insanların içindeki karanlık Dünya Savaşı’nın dehşeti, sıradan gibi görünen insanların uygun ortam bulduğunda nasıl vahşileşebileceğini göstermiş; sosyal psikologları bu karanlığı yaratan koşulları incelemeye yöneltmişti.

    Hitler’in iktidarı ve Nazi Partisi

    1. Dünya Savaşı 1918 sonbaha­rında sona ermiş; Alman İm­paratorluğu çökmüş; Weimar hükümetiyle yeni bir dönem başlamıştı. Almanya artık bir cumhuriyetti. Alman parlamen­tosunda en fazla delegeye sahip siyasi parti Sosyal Demokratlar ülkeyi yönetiyor; radikal gruplar ve diğer siyasi partiler de sava­şın ve monarşinin sona erme­sini takip eden kargaşada ikti­darı ele geçirmeye çalışıyordu. Bir taraftan özgürlük rüzgarları eserken, bir taraftan sokaklarda şiddet ve gerginlik de sürüyor­du. Bu hızlı değişimin getirdiği tedirginlik, kaygı ve korku, ama en çok da belirsizlik Weimar dö­nemine damgasını vurdu.

    1. Dünya Savaşı boyunca ya­şanan can kayıplarının ağırlığı, insan yaşamının ne kadar ucuz, ne kadar kolay harcanabilir ol­duğunun kanıtı gibiydi. Haya­tın değerinin sorgulandığı bu dönem, “ırkı ıslah etmek” için yeni bir hareketin de yükselme­sinin önünü açmıştı. Öjenistler, “ırksal olarak kusurlu” insanları ortadan kaldırarak insan ırkının standardını yükseltebilecekleri­ne inanıyordu.

    1920’de avukat Karl Binding ve psikiyatrist Alfred Hoche’nin yayımladığı kitapçık, öjeni tar­tışmalarının fitilini ateşlemişti. Binding ve Hoche, kimi hayatla­rın yaşanmaya değer olmadığını savunuyor; “hiçbir değeri olma­yan” bu insanların hem toplu­mun iyiliği için hem de merha­met (!) icabı ortadan kaldırıla­bileceğini savunuyordu. Alman kültüründe bir dönüm nokta­sı olan bu kısacık kitap, Holo­kost’un öncüsü T4 programının da tetikleyicisi olacaktı. Savları şöyleydi: Geçmişin müreffeh za­manlarında belki bu fazla yükler taşınabiliyordu ama artık işler değişmişti. Zor zamanlardan ge­çiliyordu. Başarıya ulaşmanın koşulu sağlıklı ve güçlü olmak­tan geçiyordu. Toplum için ki­min değersiz olduğu da hekim­ler tarafından belirlenebilirdi; fiziksel ve zihinsel olarak iyileş­mesi mümkün olmayan kişile­rin tanımlanabilmesi için birçok bilimsel kriter vardı. 1920’de Adolf Hitler ve Nazi Partisi’nin üyeleri bu fikirden etkilenmeye başladı.

    Alman ekonomisinin ge­lişmeye başlaması; 1926’da Al­manya’nın Milletler Cemiyeti’ne kabul edilmesi; 1928’de ülkenin savaştan kurtulması… İşlerin iyiye doğru gittiği bu dönemde Almanların, Hitler ve Nazi Par­tisi’nin yaymaya çalıştığı nefret­le ilgilenmesi için fazla neden yok gibiydi. Nazilerin seçimler­de oyların sadece %2’sini alması da bunun işaretiydi.

    Alfred_Erich_Hoche-(1)
    Öjenizmin doğuşu 1920’de psikiyatrist Alfred Hoche (üstte) ve avukat Karl Binding’in (üstte, sağda) yayımladığı kısacık bir kitap, öjeni tartışmalarının fitilini ateşlemişti. Alman kültüründe bir dönüm noktası olan kitap, Holokost’un öncüsü T4 programının tetikleyicisi olacaktır.

    Ancak 1929 Ekim’inde dün­ya çapındaki ekonomik bunalım her şeyi etkileyecekti. İşletmeler üretimi azaltıyor; işçi çıkarmak zorunda kalıyordu. Sadece yok­sulluk değildi sözkonusu olan; kırgınlık ve umutsuzluk da ar­tıyordu… Hayatın acımasızlığı karşısında insanlar bir mucize bekler hale gelmişti. Tarikatla­ra, falcılara ve kahinlere rağbet artıyordu.

    Bunalımı sona erdirme ümi­diyle Sosyal Demokrat Her­mann Müller’in yerine Katolik Merkez Partisi’nden Heinrich Brüning yeni şansölye olarak atanmış, ama bu değişiklik ye­terli olmamıştı. Alman toplumu giderek “demokrasinin ekono­mik çöküşle başa çıkamadığı” fikrine yaklaşıyordu. Krizden çıkmak için net çözümler vade­denler, aşırı uçlardaki partiler­di. Komünist Parti, Sovyetler Birliği’ndekine benzer şekilde toprağın ve sanayinin yalnızca kendi kârını düşünen kapitalist­lerden devralınıp “ortak iyi”yi gözeterek paylaştırılması gerek­tiğini savunuyordu. Naziler ise Almanya’daki ekonomik krizden Yahudileri, komünistleri, libe­ralleri ve pasifistleri sorumlu tu­tuyor; Almanya’ya eski itibarını yeniden kazandırma sözü veri­yorlardı. Sloganları “İş, özgürlük ve ekmek”ti. 1930’daki seçim­lerde hem Komünistler hem de Naziler önemli kazanımlar elde ettiler. 1928’de sayısı 800.000 olan Nazi Partisi seçmenleri, 1932’de 13.4 milyona fırlamış­tı. Almanya’daki işçilerin yüzde 40’ından fazlası işsizdi.

    30 Ocak 1933’te Adolf Hit­ler Almanya Şansölyesi olarak atandıktan sadece birkaç gün sonra, muhaliflerini, özellik­le komünistleri ve Yahudile­ri hedef almaya başladı. Aylar içinde Almanya bir diktatörlü­ğe dönüşmüştü. 1934’te Naziler, bu kez dikkatlerini “saf bir ulu­sal topluluk” yaratma hedefi­ne çevirdiler. Yahudilere karşı artan düşmanlık, 1938’in 9-10 Kasım’ında ev, işyeri ve ibadet­hanelerinin yağmalanması, yüz­lerce kişinin öldürülmesiyle ilk zirve noktalarından birine ulaş­tı. Her yeri kaplayan cam kırık­larının gecenin karanlığındaki hazin ışıltısı nedeniyle “Kristal Gece” olarak anılan Kasım kıyı­mı, 1933’te başlayan düşmanlı­ğın düzenli bir takibe dönüşme­sinin de başlangıcıydı.

    Eylül 1939’da Almanya’nın ve SSCB’nin Polonya’yı işgaliyle Avrupa’da 2. Dünya Savaşı baş­ladı. 3. Reich Avrupa’daki gücü­nün zirvesine ulaştığında, Nazi­ler akıl almaz sayıda Yahudiyle birlikte “aşağı ırk” kabul ettik­leri herkesi öldürmeye başladı… Ve Holokost…

    İnsan mısın sen ya
    2. Dünya Savaşı yıllarında Alman propaganda afişlerine ilgiyle bakan çocuklar…

    Savaşın ardından sosyal psikoloji

    Holokost’un dehşeti, araştırma­cıları sosyal etki ve itaat üzeri­ne çalışmaya yöneltmişti. İn­sanların bu korkunç eylemlere katılmalarının nedenleri nasıl açıklanabilirdi? Yalnızca emir­leri yerine getiriyor ve toplum­sal baskıya boyun mu eğiyorlar­dı, yoksa başka faktörler de var mıydı? Bu sorulara cevap arayan sosyal psikologlar, otorite ve ita­at gibi toplumsal olguların gücü­nü daha doğru değerlendirmeye başladı.

    Hegel, toplumun sosyal ak­lın gelişimiyle kaçınılmaz bağ­lantılara sahip olduğu fikrini ortaya koymuş ve bu da “grup zihni” kavramının doğmasına yolaçmıştı. 1860’ta kolektif zi­hin üzerine çalışan “Volkerpsy­chologie” ortaya çıkmıştı. Yine de 1924’te Allport, sosyal dav­ranışın esasen insanlar arasın­daki etkileşimden kaynaklan­dığını gösterene kadar, sosyal davranışın doğuştan/içgüdüsel olduğuna yani tamamen birey­sel olduğuna inanılmaya devam edilmişti. Sosyal psikolojinin te­mel araştırmalarının çoğu ise 2. Dünya Savaşı sırasında Hitler’in takipçilerine aşıladığı mutlak itaati anlamaya çalışan araştır­macılar tarafından geliştirildi.

    1936’da, bugün sosyal psiko­lojinin babası olarak kabul edi­len Kurt Lewin’in öne sürdü­ğü “B= f (P, E)” denklemi, insan davranışını neyin belirlediğini izah etmeyi amaçlıyordu. Formül; davranışın (B), kişinin (P) ve çevresinin (E) bir işlevi ol­duğunu vurguluyordu. Diğer bir deyişle, belirli bir kişinin her­hangi bir zamandaki davranışı, hem kişinin özelliklerine hem de sosyal durumun etkisine bağ­lıydı.

    İnsan mısın sen ya
    Mutlak itaatin mekanizması Sosyal psikologlar, 2. Dünya Savaşı sonrası Hitler’in takipçilerine aşıladığı mutlak itaati anlama hedefiyle deneyler yapmaya başladı. Davranışın içgüdüsel değil çevresinin de etkisiyle şekillendiği fikri böyle doğdu.

    Yine 1936’da Muzafer Sherif ve 1952’de Solomon Asch tara­fından yapılan grup çalışmala­rı ile 1963’te Stanley Milgram tarafından itaat üzerine yapı­lan deneysel çalışmalar, sosyal gruplarda baskının rolünü ve otorite sahibi kişilerin diğerleri­ni nasıl itaat etmeye hatta bazı durumlarda başkalarına ciddi şekilde zarar vermeye yöneltti­ğini ortaya koymuştu.

    Milgram ve meslektaşlarının yaptıkları bir deneyde, öğret­men rolü verilen katılımcılar­dan, öğrenci rolündekinin her yanlış cevabına karşılık elektrik şoku vermeleri istenmişti. Şok­lar aslında gerçek değildi; ama öğretmen rolündekilere bunun tehlikeli olduğu, öğrenci rolün­dekilere de acı çeker gibi rol yapmaları söylenmişti. Deney­de, her yanlış cevaptan sonra ve­rilen elektriğin voltajını yükselt­mek de teşvik edilmişti. Sonuçta hiçbir katılımcı 300 volt seviye­sinden önce şok uygulamaktan vazgeçmemiş; en yüksek limit olan 450 volt’a ulaşanların oranı yüzde 65 olmuştu. “Öğretmen­ler” sırf bir otorite figürü onlara bunu yapmalarını söylediği için, bir insana zarar vermek pahası­na maksimum düzeyde şok ver­mişlerdi.

    İnsan mısın sen ya
    Milgram Deneyi 1963’te Stanley Milgram tarafından yürütülen ünlü deneyde, katılımcılar yalnızca bir otorite figürü onlara öyle diyor diye, diğer katılımcılara elektrik vermekten çekinmemiş; deneklerin %65’i en yüksek limit olan 450 volt’a kadar çıkmıştı.

    1971’de Philip Zimbardo’nun ünlü “Stanford Hapishane De­neyi”nde ise hapishane gibi kur­gulanan bir üniversite bodru­munda, gardiyan ve mahkum rollerini oynamak üzere işe alı­nan erkek üniversite öğrencile­rinden faydalanılmıştı. Rastgele seçilen mahkumlar kısa sürede pasif hâle gelirken, gardiyanlar aktif, vahşi ve baskın bir rol üst­lenmişlerdi. Her iki grubun da insanlıktan çıkma derecesinde düşmanlık sergiledikleri bu de­ney, sosyal rollere uyumun sos­yal etkileşimin bir parçası ola­rak gerçekleştiğini göstermişti. Etkileşimler öylesine şiddetli bir hâl almıştı ki Zimbardo ça­lışmayı erken sonlandırmak zo­runda kaldı.

    Yıllar içinde sosyal psi­koloji hızla genişledi. 1968’de Darley ve Latané, ihtiyacı olan insanlara yardım etme ya da etmeme kararını açıklamaya yardımcı olan bir model ge­liştirdi. 1974’te ise Leonard Berkowitz insan saldırganlığı çalışmasına öncülük etti. Gor­don Allport ve Muzafer Sherif önyargı ve ayrımcılığı anlamak amacıyla gruplararası ilişkilere odaklandı.

    20. yüzyılın ikinci kısmında ise sosyal psikologlar; reklam­cıların mesajlarını daha etkili hale getirmenin yollarını bulma amacıyla ilk resmî ikna model­lerini geliştireceklerdi.

    LARS VON TRIER’İN 3’LEMESİ

    ‘Dogville’ ve sıradan insanın kötülüğüne dair

    “Amerika Üçlemesi”nin ilk halkası “Dogville” (2003) aynı zamanda kendi halinde, zararsız gibi görünen insanların içinden çıkan riya ve sömürüyü; iyilik diye sunulan sahte erdemlerin altında yatan nefreti gözler önüne seren bir sosyal psikoloji deneyiydi.

    İnsan mısın sen ya

    ABD’de 1930’lu yıllar… Peşindeki gangsterlerden kaçan Grace, Colorado’da Dogville adlı küçük bir kasabaya sığınır. Kasaba sakinlerinden Tom, silah seslerini duymuştur ve gangsterlerden kaçan Grace’le böylece tanışır. Ardından, Grace’in saklanmasına yardım etmek için kasabalılardan yardım ister ve onu kasaba halkıyla tanıştırır. Kendi kendine yete­bilen ve huzurlu bir hayat süren Dogville halkı şaşkındır. Yeni misafirlerine onu tanımak için 2 hafta mühlet verirler.

    Geçmişinden kaçan bu güzel kadını, kasabalı kısa zamanda bağrına basar ve onun için üzülür. Ancak bu kabulü izleyen günlerde her şey değişmeye başlar. Dogville halkının sakin hayatı bu yabancıy­la aniden değişivermiştir. Grace’in varlığı, kasaba halkı için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Temkinli olmak zorundadırlar. Kasabanın karanlık yüzü yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Önceleri onu onaylayan ve bu yeni duruma karşı çekingen olan halk, aldıkları riskin de verdiği cesaretle Grace’den sonu gelmeyen isteklerde bulunmaya başlar.

    GERÇEK İLE YALAN ARASINDA

    Sosyal psikolojide iki ünlü deney ve bir acı gerçek…

    KITTY GENOVESE CiNAYETi VE ‘SEYiRCi ETKiSi’: 1964’te New York-Queens’te bir cinayet işlen­di. 28 yaşında bir barmaid olan Kitty Genovese, 13 Mart gecesi 02.30 sularında işten eve döner­ken bıçaklı bir adamın saldırısına uğradı. Robert Mozer, olaya tanık olduğu penceresinden “Bırakın o kızı” diye bağırınca saldırgan kaçtı. Ağır yaralanan Genove­se sürünerek evine girmiş, 10 dakika sonra geri gelen saldırgan Winston Moseley bu defa ona te­cavüz etmiş, tekrar bıçaklamış ve parasını çalmıştı. Komşusu Sophia Farrar, Genovese’i bulduğunda polisin aranması için çığlık atmış, polis birkaç dakika sonra gelmiş, fakat Genovese hastaneye kaldırılırken ambulansta hayatını kaybetmişti.

    Polis apartmanın kapısını çaldığında ve ev arkadaşı Zielon­ko’ya olayla ilgili bilgi verdiğinde saat sabah 04.00’tü. 38 ayrı görgü tanığının olduğu, ama hiç kimsenin polise haber vermediği söyleniyordu. Zira herkes bir baş­kasının bildireceğini düşünmüştü. Cinayet The New York Times’ta kısa bir habere konu olmuştu.

    Büyük şehirde insanların bir­birlerine karşı ne kadar duyarsız olduğuna dair bu hikaye, giderek ün kazanmış ve zaman içinde bütün ders kitaplarına girmişti. Bu psikolojik olgu bugün de “Ge­novese sendromu” veya “seyirci etkisi” olarak adlandırılıyor. Teori, bir olayın bir tanığı varsa kurbana yardım etme olasılığının daha yüksek olacağını; birden çok tanığın olduğu durumlarda ta­nıkların birbirine güvenerek yardım etmeme olasılığının yükseleceğini söylüyordu.

    İnsan mısın sen ya

    Ancak gerçekte Kitty Genove­se’in başından geçenler anlatılan­lardan farklıydı. Görgü tanıklarının sayısı gazetedeki habere dayan­dırılmıştı. Olay 2007’de yeniden araştırıldığında bu görgü tanıklarına dair hiçbir bilgi edinilemedi. Tanık­ların harekete geçmediği de doğru değildi. Polis raporları incelendiğin­de en az iki ayrı tanığın polise haber verdiği görülmüştü. 911 hattının henüz devreye girmediği bu yıllarda polis olay yerine geç gelmişti. Yani The New York Times haberi şaibeli ve abartılıydı. Mart 2016’da gazete, 57 yıl önceki olayla ilgili yaptıkları haberin isabetli olmadığını kabul eden bir duyuru yayımladı. Bu duyuruya göre 38 değil, 10-12 tanık vardı ve bu tanıkların hiçbiri olayı baştan sona görmemişti. Gerçekten yardım edebilecek 2-3 tanık vardı. İçlerinde sadece biri bıçaklama olayını görmüştü. Kitty Genovese vakası çok doğru bir misal olmasa da “seyirci etkisi” laboratuvar deneyleriyle de ortaya konmuş bir sosyal davranıştır.

    STANFORD HAPiSHANE DENEYi: Ağustos 1971’de Stanford Üniver­sitesi’nde yapılacak bir deney için, “Hapishane yaşamının psikolojik bir incelemesi” başlıklı ilana başvu­ranlar arasından, fiziksel ve zihinsel olarak tamamen sağlıklı olduğuna karar verilen 24 genç erkek seçil­mişti. Günde 15 dolar ücret ödenen denekler, rastgele şekilde yarısı gar­diyan, yarısı mahkum olacak şekilde bölündü. Gardiyanlara mahkumları fiziksel olarak taciz etmemeleri emredildi ve göz temasını engelle­yen aynalı güneş gözlükleri verildi. Mahkumlar üniversite kampüsün­de bir binanın bodrum katındaki sahte bir hapishaneye teslim edildi. Baskı ortamı yaratmak amacıyla her mahkumun üniforma giymesi ve ayak bileğinde asma kilitli bir zincir taşıması sağlandı. İkinci gün mah­kumların isyan çıkarması üzerinde, gardiyanlar bir ödül ve ceza sistemi geliştirdi. İlk dört günde üç mahkum öylesine şiddetli travma geçirmişti ki bunlar serbest bırakıldılar. Zim­bardo, 1 hafta bile geçmeden deneyi sona erdirmek zorunda hissetmiş ve kendisini bazen bir araştırmacı­dan ziyade hapishane müdürü gibi hissettiğini itiraf etmişti. Stanford Hapishane Deneyi daha sonra “Das Experiment” (2001) ve “The Expe­riment” (2010) filmlerine de ilham kaynağı oldu.

    İnsan mısın sen ya
    İtaat ölüm getirdi 1994’te denizcilik tarihinin en büyük facialarından birinde aslında çok daha az kayıp verilebilirdi. M/S Estonia feribotu yolcuları, oldukça yakın olan kıyıya yüzebilecekken kaptanı dinlemiş; göz göre göre yan yatan feribotla birlikte batmışlardı.

    ESTONYA FERiBOTU SENDROMU: Estonya’nın başkenti Tallinn’den Stockholm’e giden M/S Estonia feribotu 28 Eylül 1994’te Baltık Denizi’nde batmış; 989 yolcudan sadece 137’si kurtulurken 852 yolcu hayatını kaybetmişti. Denizcilik tarihinin en büyük facialarından biri olan kaza sırasında, aslında feribot kıyıya oldukça yakın bir mesafedeydi. Geceyarısı 00.50’de su almaya başlamış, ardından yan yatmıştı. 1 saat boyunca ağır ağır su alan feribot, saat 01.50’de tümüyle batmıştı.

    Ölenlerin büyük çoğunluğunun çok iyi yüzme bilmelerine rağmen kurtulmak için çaba göstermeme­leri nasıl açıklanabilirdi? Davranış psikolojisi uzmanları kazadan kurtulanlarla, ölenlerin aileleri ve arkadaşlarıyla görüşmüş, geçmiş­lerini incelemişlerdi. Hadise şöyle gelişmişti: Su miktarının artmasıyla birlikte tahliye işlemi başlamıştı, fa­kat 1.000’e yakın yolcudan sadece 137’si su almaya başlar başlamaz hemen feribotu terk etmişti. Geri kalan 852 yolcu ise kaptanın “Panik yapmayın; dünyanın en güçlü feri­botundasınız” sözlerini dinleyerek su boşaltma işlemini izlemiş sular ağır ağır yükselirken dahi gemiyi ter­ketmemişti. 1 saat sonra feribotun tamamen yan yattığını gördük­lerinde bile, 852 yolcu yerinden kıpırdamamıştı!

  • Genetik biliminin öncüsü Covid-19’a yenik düştü

    Genetik biliminin öncüsü Covid-19’a yenik düştü

    Ülkemizdeki genetik biliminin öncülerinden, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları anabilim dalı emekli öğretim üyesi ve Türk Pediatri Kurumu eski başkanlarından Prof. Dr. M. Asım Cenani’yi Covid-19 nedeniyle kaybetti.

    24 Mayıs 1931’de Gaziantep’te doğan Prof. Dr. M. Asım Cenani orta ve lise öğrenimini 1950 yılında Galatasaray Lisesi’nde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuştu.

    Almanya’da Johannes Gutenberg Üniversitesi’nde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları İhtisası yaptıktan sonra askerlik görevi süresince, 1963-65 seneleri arasında Haydarpaşa Askeri Hastanesi’nde Çocuk Kliniği bölümünde çalıştı. 1966-69 yıllarında insan genetiği üzerine ihtisas yaptıktan sonra, 1970 yılında doçent, 1976’da profesör oldu.

    Bir sene kadar Hamburg Şehir Hastanesi Çocuk Kliniği Şef Muavinliği yaptıktan sonra 1969’da Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları bölümüne geçti.

    1969-1974 yılları arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Sitogenetik (Hücre genetiği) Laboratuvarı kurucu ve yöneticiliği, Genetik Bölümü kurucu ve yöneticiliği, Genetik ve Teratoloji Bilim Dalı kurucu ve yöneticiliği, Sosyal Pediatri Bilim Dalı başkanlığı gibi görevleri üstlendikten sonra, Edirne Tıp Fakültesi kurucu üyeliği, Biyolojik ve Fizyolojik Bilimler ABD Başkanlığı ve Genetik Kürsü başkanlığı yaptı.

    1980-98 arasında yine Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Sağlık Meslek Lisesi Müdürlüğü ve Tıbbi Biyolojik Bilimler Bölümü kurucu ve başkanlığını yaptı. Genetik ve Teratoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi kurucu ve müdürlüğü görevinden sonra, Onkoloji Enstitüsü Tümör Genetiği Bilim Dalı Başkanlığı görevini üstlendi.

    1995-98 senelerinde İ.Ü. Deneysel Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü ve Genetik Anabilim Dalı Başkanlığı’nda görevini sürdürdü. “Cenani-Lenz Sindaktilisi” (Cenani Syndactilism) kavramıyla dünya bilim tarihine adını yazdıran Profesör Cenani, 1998 tarihinde emekliye ayrıldı.

  • Emeklilik beklerken İzmir’i yasa boğdu

    İzmir’in çok tanınan ve sevilen bir hekimiydi Mehmet Atilla Baran. Covid-19 nedeniyle yaşamını yitirdiğinde, dört gün sonra ayrılacağı emeklilik hayatını planlıyordu.

    Atilla Baran, Dokuz Ey­lül Üniversitesi Tıp Fa­kültesi 1987 mezunuydu. 2001-2003 arasında Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Kamu Yönetimi bölümünde yüksek lisansı­nı tamamlamıştı. İzmir Al­sancak Nevvar Salih İşgören Devlet Hastanesi’nde acil serviste çalışırken 26 Ey­lül’de koronavirüs enfek­siyonuna yakalandı. Önce çalıştığı hastaneye yatışı ya­pıldı; fakat durumunun ağır­laşması üzerine 6. günün­de Ege Üniversitesi Hasta-nesi yoğun bakım ünitesine nakledildi. Tedavisi devam etmekteyken durumu kötü-leşen Baran, 12 gün sonra, 8 Ekim’de hayata veda etti. 24 yaşındaki kızıyla bir-likte hayalleri vardı. Emekli olmak için bir ay önce dilek-çe vermişti; hayatını kay-bettiğinde emekliliğine 4 gün kalmıştı. Çok tanınan ve sevilen bir hekim olan Ba-ran’ın ardından başta İzmir, tüm Türkiye’de yas vardı.

    Fatma Özlen

    PROF. DR. HASAN ONAT (1957-2020)

    Kıymetli ilahiyatçı sevilen bir hocaydı

    Covid-19 geçtiğimiz ay Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Mezhepleri Tarihi Ana Bilim Dalı eski başkanı Prof. Dr. Hasan Onat’ı da aramızdan ayırdı.

    Çankırı’da 1957’de dün­yaya gelen Onat, ilköğ­retimini Çankırı’da tamam­ladıktan sonra ortaöğretim ve lise eğitimi için Yozgat’a gitti. 1979’da Ankara Üni­versitesi İlahiyat Fakültesi­ni kazanan Onat, mezun ol­duktan sonra okulunda asis­tan olarak kaldı. “Emeviler Devri Şii Hareketleri” isimli teziyle, 1986’da doktor un­vanını aldı. 1987’de yardım­cı doçent, 1989’da doçent, 5 Ağustos 1995’te de profe­sör oldu. 1993’te Londra ve Manchester’da araştırmalar yaptı. 1994’te Roma Grego­riana Üniversitesi Misio­logy Fakültesi’nde, misafir öğretim üyesi olarak dersler ve seminerler verdi. 1999- 2002 arasında, Gazi Üniver-sitesi Çorum İlahiyat Fakül-tesi Dekanlığı’nı yaptı. An-kara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’inde İslâm Mez-hepleri Tarihi Anabilim Dalı başkanlığını yürüttü; İslâm Mezhepleri Tarihi ve Günü-müz İslâm Dünyâsında Dinî Akımlar derslerini verdi. 26 Eylül’de Covid-19 nedeniy-le tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden İki çocuk babası Onat, Türkiye’de Din Anlayışında Değişim Süreci ve Yirminci Asırda Şiilik ve İran İslam Devrimi kitapla-rının da yazarıydı.

  • Bilim ve fedakarlık: Ankara Tıp Fakültesi

    Bilim ve fedakarlık: Ankara Tıp Fakültesi

    Cumhuriyetin ilk tıp fakültesi 20 Haziran 1945’te kurulmuş, Atatürk’ün hayali nihayet 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçek olmuştu. Ankara Tıp Fakültesi tıbbiye geleneğinin Anadolu’ya taşındığı bir başlangıç oldu. Geç Osmanlı döneminden günümüze, büyük özveri ve emekle aktarılan kıymetli bir mirasın kısa tarihi…  

    Osmanlı Devleti’nde medreselerde verilen tıp eğitimi 19. yüzyıl başında zamanın epey gerisinde kalmış, bunların bazıları da kapanmıştı. Nitelikli bir tıp eğitimi olmadığı için yeterli sayıda hekim yetiştirilemiyordu. Sonuçta çağdaş tababet, azınlık mensupları ve Avrupa’dan gelen yabancı hekimler tarafından icra edilirken, diğer yandan “mütabbib” denen sahte hekimler tehlike saçıyordu.

    Sultan 2. Mahmut 1826’da Yeniçerileri ortadan kaldırıp Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye’yi kurduğunda, bu yeni orduya hekim ve cerrah yetiştirilmesi gerekti. Bu sebeple, Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin de girişimleriyle, Batı ölçütlerinde ilk tıp mektebi olan, Tıbhâne-i Âmire ve Cerrahhâne-i Âmire 14 Mart 1827 Çarşamba günü Şehzadebaşı’ndaki Tulumbacıbaşı Konağı’nda kuruldu. İşte Tıp Bayramı olarak kutladığımız 14 Mart, ülkemizde çağdaş tıp eğitiminin başladığı bu tarihi ifade eder. “Orduya Müslüman hekim gerekmesi” gerekçesiyle doğan, çağdaş ölçütlerde nitelikli hekim yetiştirilmesi amacıyla da yıllar içinde kendi geleneğini oluşturan Tıbbiye; Osmanlı döneminden cumhuriyete devam ederken, asker hekimliğine uzanan derin köklerinin izlerini de (iyileşen hastayı “taburcu” etmek!) bugünlere taşıdı.

    Cumhuriyet dönemi: Yüksek fedakarlıklar

    Ankara’da 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açıldıktan sadece 1 hafta sonra, 2 Mayıs 1920’de 3 sayılı “İcra Vekillerinin Suret-i İntihabına Dair Kanun” çıkarılmıştı. Kanunun 1. maddesiyle o zamanki adı Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekaleti olan Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nın da aralarında bulunduğu Bakanlar Kurulu oluşturuldu. Dr. Adnan (Adıvar) Bey, Ankara hükümetinin ilk Sağlık Bakanı oldu.

    Ne yerleşik bir yapı ne de geçerli bir yasal düzenleme vardı; her şeyin yeniden yapılandırılması gerekiyordu. Elde herhangi bir kayıtlı bilgi olmadığından öncelikle çalışan hekimlerin isimleri tespit edilmeye çalışıldı ve ülke genelinde 1.323 çalışanıyla yeni bir organizasyon gerçekleştirildi. Bu, tüm ülkeye yayılacak ve bugüne miras kalacak sağlık altyapısının başlangıcı olacaktı.

    Kurtuluş Savaşı devam ediyordu ve bütün çabalar cephedekiler içindi… 1921’de Sağlık Bakanı olan Refik Saydam dönemi 1937’ye dek sürecek ve bugünkü anlamda sağlık hizmet ve örgütünün kurulduğu yıllar olacaktı.

    Ankara Tıp Fakültesi
    1945’te Cumhuriyet gazetesinde Ankara Tıp Fakültesi’nin kuruluşuyla ilgili 2 haber.

    Mustafa Kemal 1 Mart 1922’de Meclis’in 3. yılını açarken yaptığı konuşmada, 1920’de 260 olan hekim sayısının 312’ye yükseldiğini belirtmişti. Hedef, halkın sağlığının korunması ve güçlendirilmesi, ölümlerin azaltılması, nüfusun artırılması, bulaşıcı hastalıkların önlenmesi ve sağlıklı-güçlü bireyler yetiştirilmesiydi.

    29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda tüm yurtta yalnızca 554 hekim vardı. İstanbul’da bulunan yegane Tıbbiye’de yılda ancak 100 hekim yetiştirilebiliyordu ve 1927’de 1.059 hekim ile 13.000 kişiye 1 hekim düşüyordu. Oysa sarılacak çok yara vardı, daha çok ve nitelikli hekim gerekiyordu. Savaşlarla geçen uzun yıllar (1912-1922) boyunca, yoksulluk ve salgın hastalıklarla derinleşen sefalet Anadolu’yu ıssız bırakmıştı.

    1925’te “Trahomla Savaş Kanunu” çıkarılarak binlerce kişinin kör olmasına neden olan hastalıkla mücadeleye başlandı; aynı yıl “Sıtma Savaşı Kanunu” da çıkarıldı. 14 Nisan 1928’de 1219 sayılı “Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun” ve 6 Mayıs 1930’da 1593 sayılı “Umumi Hıfzıssıhha Kanunu” çıkarıldı.

    1933 üniversite reformuyla yeniden organize edilen İstanbul Tıp Fakültesi, senede 150-250 hekim mezun etse de ihtiyacı karşılamaktan uzaktı ve 1935’e gelindiğinde hekim sayısı sadece 1.625 olmuştu. Tıbbiye İstanbul’da ilk kurulduğunda orduya hekim gerekmesi gibi, bu defa da Anadolu’ya, Anadolu’nun her köşesindeki halka hekim gerekiyordu.

    Yeni bir tıp fakültesi memleketin ihtiyacına çare olacaktı ve 9 Haziran 1937’de Sağlık Bakanlığı tarafından 3228 sayılı Ankara Tıp Fakültesi’nin kuruluş kanunu çıktı. TBMM’nin 1 Kasım 1937’deki açılış konuşmasında Atatürk, Ankara ve Van’da iki üniversite açılmasına dair hedefini açıklıyordu. Ne var ki 1939’ta başlayan 2. Dünya Savaşı, Ankara’da bir Tıp Fakültesi fikrinin yıllarca ertelenmesine neden olacaktı. Zira ekonomik sıkıntılar çok ağırdı ve ne bina yapmaya ne de bunu teçhiz etmeye imkan vardı.

    Ankara Tıp Fakültesi
    Geçici fakülte Ankara Tıp Fakültesi kendi binasına yerleşene kadar stajlar için Cebeci’deki Gülhane Askerî Hastanesi ve Numune Hastanesi kullanılmıştı.

    Savaş sona ererken, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Maarif Vekili Hasan Âli Yücel, Ankara Tıp Fakültesi’ni kurmak üzere tekrar harekete geçtiler. Millî Savunma Bakanlığı’nda Sıhhiye Dairesi Başkanı olan Tümgeneral Prof. Dr. Abdülkadir Noyan 22 Aralık 1944’te Çankaya Köşkü’ne davet edildi; Ankara Tıp Fakültesi’nin kurulması için hazırlıklara başlaması isteniyordu. Noyan, bu tarihten 15 gün sonra yeni kurulacak fakültenin ilk dekan adayı olarak vazifelendirildi. 

    Ancak çözülmesi gereken büyük bir problem vardı: Ankara Tıp Fakültesi’nin bütün tesislerinin tamamlanması ve eğitime başlanması için en az 10 yıllık bir süre gerekiyordu. Şöyle bir formül bulundu: 1. sınıfa Ankara liselerinin o seneki mezunlarından talebe kaydedilecek, İstanbul Tıp Fakültesi son sınıf öğrencilerinden bir kısmı da Ankara’ya nakledilerek ilk ve son sınıfı olan bir fakülte açılacaktı. Böylece birkaç yıl içinde tüm sınıflarıyla bir tıp fakültesi hayata geçirilebilecekti.

    Ankara Tıp Fakültesi ve Abdülkadir Noyan

    20 Haziran 1945’te TBMM’de kabul edilen 4761 Sayılı Kanun’la Ankara Tıp Fakültesi kuruldu; ertesi günün gazetelerinde ilk sayfa haberiydi. Tümgeneral Prof. Dr. Abdülkadir Noyan, iç hastalıkları ordinaryüs profesörlüğü ile Ankara Tıp Fakültesi Dekanlığı’na atandı; askerlik vazifesinden istifa etmiş, tümüyle tıp fakültesinin işlerine odaklanmıştı. Fakültenin ilk profesörler toplantısı, 14 Temmuz 1945 Cumartesi günü Hasan Âli Yücel başkanlığında, Gülhane ve Numune hastanelerinden atanan hocalarla yapıldı. Projesini Fransız mimar Jean Walter’in yaptığı Ankara Tıp Fakültesi merkez binasının (Morfoloji) temeli 28 Eylül 1945’te atıldı. Fakülte kendi binasına yerleşene kadar temel dersler Hıfzıssıhha Okulu’nda yapılacak, stajlar için de Cebeci’deki Gülhane Askerî  Hastanesi ve Numune Hastanesi kullanılacaktı.

    Ankara Tıp Fakültesi
    Ankara Tıp’ın unutulmaz ilkleri Ankara Tıp Fakültesi’nin ilk dekanı Prof. Dr. Abdülkadir Noyan.

    İlk dersi veren hoca: Kâmile Şevki Mutlu

    19 Ekim 1945 Cuma günü saat 11.00’de Cebeci Gülhane Askerî Hastanesi’ndeki törenle Cumhurbaşkanı İsmet İnönü tarafından açılışı yapılan ve şeref defteri imzalanan Ankara Tıp Fakültesi eğitime başladı. Açılış söylevlerinin ardından, fakültenin “Morfoloji Bilimlerinin Tıptaki Önemi” başlıklı ilk dersini Prof. Dr. Kâmile Şevki Mutlu verdi.   

    Türkiye’nin ilk kadın hekimlerinden biri ve ilk kadın patoloji uzmanı olan 1930 Darülfünun Tıbbiyesi mezunu Mutlu, Ankara Tıp Fakültesi histoloji ve embriyoloji kürsüsüne kurucu öğretim üyesi olarak atanmıştı. Böylelikle Türkiye’nin ilk kadın tıp profesörü ve Ankara Üniversitesi Senatosu’nun da ilk kadın öğretim üyesi oldu (Kâmile Şevki, 9 Kasım 1953’te Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrinden çıkarılan Atatürk’ün tabutunun açılması ve tahnit işleminin çözülmesinde de görev alacaktı).

    Ankara Tıp Fakültesi
    “Morfoloji Bilimlerinin Tıptaki Önemi” başlıklı ilk dersini veren Prof. Dr. Kâmile Şevki Mutlu.

    1945-1946 eğitim yılında Ankara Tıp açıldığında birinci sınıfa 142 öğrenci kaydolmuş; son sınıfa İstanbul’dan 85 Askerî Tıbbiye öğrencisi, 66 Sağlık Bakanlığı burslu öğrenci ve 23 Ankaralı öğrenci gelmişti; tıp fakültesindeki 316 öğrencinin 26’sı kız öğrencilerdi. Birinci sınıfın temel FKB (fizik-kimya-biyoloji) dersleri Hıfzıssıhha Okulu’nda Fen Fakültesi hocaları tarafından veriliyor, son sınıflar Gülhane ve Numune hastanelerinde staj yapıyordu. Dönem sonunda 5’i kız öğrenci olmak üzere 174 mezun verilecek, 142 1. sınıf öğrencisinden 19’u sınıfta kalacaktı.

    Ankara Tıp Fakültesi yeni kuruluyordu; kitaba ve periyodik yayınlara henüz sahip değildi. Türk ve yabancı profesörlerden alınan kitaplar ve yeni satın alınanlarla birlikte 9.834 cilt eser Hıfzıssıhha Okulu, Gülhane ve Numune hastaneleri kütüphanelerine yerleştirildi. Bu kitaplıklar saat 22.00’ye kadar açıktı. Derslerden başka öğrencilere ve meslektaşlara tıbbi serbest konferanslar veriliyordu. Yılda dört sayı çıkarılmak üzere planlanan Ankara Tıp Fakültesi Dergisi’nin ilk sayısı çıkmıştı. 1948-1949 ders yılında ilk defa İngilizce olarak Acta Medica Turcica dergisiçıkarılacaktı.

    Ankara Tıp Fakültesi üniversite çatısı altında

    Ankara’da 1925’te Hukuk Mektebi, 1933’te Yüksek Ziraat Enstitüsü, 1935’te Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmuş; 1859’dan beri kamu yöneticileri yetiştiren Mekteb-i Mülkiye 1936’da Ankara’ya taşınmıştı. 1943’te Fen Fakültesi ve 1945’te Ankara Tıp Fakültesi’nin ardından 1946’da Ankara Üniversitesi kuruldu; 13 Haziran 1946’da 4936 Sayılı Üniversiteler Kanunu’yla profesörlük ve doçentlik yasal hükümlere bağlandı ve bu statüler Avrupa Rektörler Konseyi’nde kabul edildi. Atatürk’ün hayali 2. Dünya Savaşı’ndan sonra gerçekleşmişti.

    Ankara Tıp Fakültesi
    Kurucu kadro Ankara Tıp Fakültesi’nin kurucu hocaları toplu halde poz veriyor. Ortada kurucu dekan Prof. Dr. Abdülkadir Noyan var (üstte). Hocalar, açılış töreninde (altta).
    Ankara Tıp Fakültesi

    Ankara Tıp Fakültesi bir eğitim kurumu olarak Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olmasına karşın, kuruluşunun ilk yıllarında Millî Savunma Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı gibi farklı kurumların yönettiği birçok farklı binada eğitim vermek zorunda kalmıştı. 20 Haziran 1952’de Cebeci’deki 750 yataklı Gülhane Askerî Hastanesi’nin tüm alet ve malzemeleriyle Ankara Tıp Fakültesi’ne devredilmesi üzerine; Hıfzıssıhha Okulu’ndaki dekanlık ve Numune Hastanesi’nde Tıp Fakültesi’ne ait klinikler de zaman içinde Cebeci Hastanesi’nde toplanarak hizmete burada devam edildi.

    Cebeci Gülhane Askerî Hastanesi, aslında 1900’lü yılların başında ordu için süvari kışlası olarak inşa edilmiş ve Kurtuluş Savaşı yıllarında acil sağlık hizmeti vermişti. 2. Dünya Savaşı başladığında, güvenlik önlemi olarak askerî okulların ve Gülhane Askerî Hastanesi’nin İstanbul’dan Ankara’ya taşınmasına karar verilmesi üzerine, 21 Temmuz 1941’de tüm eşya ve personel 28 vagonluk bir katarla Cebeci Merkez Hastanesi’ne nakledilmişti.

    Vehbi Koç’un bağışı ve ilk Göz Bankası

    Gözün kornea denilen saydam kısmının başka bir gözden alınan parçayla değiştirilmesi olan “keratoplasti” ameliyatıyla, özellikle trahomdan hasar görmüş bazı gözlerin görmesi mümkün olabiliyordu. Sağlam parçayı bağış yoluyla elde etmek gerekiyordu; bir göz bankası kurulursa, hayırseverlerin hayatlarında bağışlayacakları gözleri, ölümlerinden sonra kullanılabilecekti. İlk göz bankası 1945’te New York’ta kurulmuştu. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde bir göz bankası kurulması düşünülmüş fakat imkan bulunamamıştı. 

    Memleketimizde trahom tahribatı çok fazlaydı ve sırada yüzlerce hasta vardı. Vehbi Koç’un 1 milyon 200 bin lira bağışıyla Cebeci Hastanesi’nin yanında bir Göz Bankası 1963’ün sonunda; ikinci bağışla yapılan ikinci kısım da 1972 sonunda hizmete açıldı (Vehbi Koç, Hayat Hikâyem, Vehbi Koç Vakfı Yayınları, İstanbul, 1983). 

    Anadolu’nun yeni tıp fakülteleri

    1956’da Hacettepe’de Ankara Tıp Fakültesi’ne bağlı “Çocuk Sağlığı ve Bilimsel ve Sosyal Araştırma Enstitüsü” kurulmuş, daha sonra genişletilerek 1958-59’da modern bir çocuk hastanesine dönüştürülmüştü. Bu nüveden 1963’te Hacettepe Tıp Fakültesi ve 1965’te Hacettepe Üniversitesi çıkacaktı…

    Ankara Tıp Fakültesi, 1967’de Diyarbakır Tıp Fakültesi’ni kurdu ve fakültenin ilk öğrencilerine 6 yıl boyunca evsahipliği yaptı. Ankara Tıp Fakültesi’nin kurduğu ikinci fakülte, 9 Ocak 1973’te senato ve 5 Nisan 1973 Millî Eğitim Bakanlığı onayıyla kurulan Antalya Tıp Fakültesi oldu.

    Ankara Tıp Fakültesi’nde göğüs hastalıkları profesörü olan Prof. Dr. Türkan Akyol, 25 Mart 1971’de Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na atandığında Türkiye’nin ilk kadın bakanı olmuştu. 13 Aralık 1971’de görevinden istifa ederek Ankara Üniversitesi’ne dönecek ve 1980’de Ankara Üniversitesi’ne rektör seçilerek bu kez de Türkiye’nin ilk kadın rektörü olacaktı.

    Ankara Tıp Fakültesi
    Türkiye’nin ilk kadın bakanı Ankara Tıp Fakültesi’nde göğüs hastalıkları profesörü olan Prof. Dr. Türkan Akyol, 1971’de Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı görevini üstlenerek Türkiye’nin ilk kadın bakanı olmuştu.

    Ankara Tıp Fakültesi’nin Cebeci Hastanesi, yıllar içinde eklenen modern kliniklerle beraber, Eski Gülhane Hastanesi ve Askerî Tıp Tatbikat Okulu’nun cumhuriyetin ilk tıp fakültesinin kuruluşuna yaptığı emsalsiz katkının bir anıtı olarak bugün de hizmet vermeye devam ediyor. Cebeci Hastanesi’nin Millî Mücadele’ye tanıklık eden tarihî binaları 2005’ten beri Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından koruma altında. 1942’de Jean Walter’ın projesini yaptığı ve 1945’te temeli atılan, ancak 21 yılda bitebilen merkez bina, dekanlık yönetim büroları, klinik öncesi kürsüler, konferans salonu ve kütüphanesiyle 1967’den beri Sıhhiye kampüsünde. 1985’te hizmete açılan 16 katlı 4 bloktan oluşan 1.286 yatak kapasiteli İbn-i Sina Hastanesi ise yine Sıhhiye kampüsünde faaliyet gösteriyor. Çağdaş sağlık hizmetlerinin yanısıra bilimsel araştırma kurumu hüviyetini de taşıyan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi her şeyden öte bir eğitim kurumu. Kuruluşundan bugüne 19.000 doktor mezun eden bu seçkin okulda halen 2.600 tıp öğrencisi eğitim görmekte.

    Osmanlı toplumunda Tıbbiye, yaşanan acı tecrübelerin ve ordunun ihtiyaçlarının şekillendirdiği koşulların gerçekleri üzerinden hayata geçmiş; cumhuriyet döneminde sağlık hizmetleri örgütlenirken de Anadolu insanının ihtiyaçları asıl belirleyici olmuştu. Kurumların gelişmesi, iyi yetişmiş insan kaynaklarıyla mümkün olduğu için nitelikli hekimler, nitelikli sağlık hizmetleri demekti ve Ankara Tıp Fakültesi tıbbiye geleneğinin Anadolu’ya aktarıldığı bir başlangıç oldu.   

    2. Dünya Savaşı’ndan sonra tüm dünyada sağlık hizmetlerinin büyük ölçüde kamusal bir hizmet olarak sunulduğu bilinir. Bizde ise “sosyalizasyon” 1961’de kabul edilmiş, bunun 15 yıl içinde bütün ülkeye yayılması planlanmış, süre bittiğinde ise 67 vilayetten 47’sinde bu gerçekleşmişti. Ancak 5 yıllık ertelemeden sonra bunun devamı getirilemedi. Özetle, 1961 Anayasası’nda sağlık hizmetleri “devletçe sağlanan temel bir hak” iken, 1982 Anayasası’nda “devletçe planlanan ve denetlenen bir hizmet”e dönüşmüş oldu.

    Dünyada 1980’lerden sonra başlayan neoliberal politikalarla, artık sağlık da alınıp satılabilen bir meta olarak görülmeye başlandı; yani artık esas olarak işletme mantığı geçerliydi. 1987’de “sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi” yasası kaldırılmadı ama onun yerine “sağlık hizmetleri temel kanunu” kabul edildi. Bu yasaya göre sağlık teşkilatı artık kendi kendini finanse eden kuruluşlar olacaktı. Kamu sağlık kuruluşları işletmeye dönüştürülerek piyasalaştırılacaktı ve sağlık insan gücü sözleşmeli çalıştırılacaktı.

    2002 genel seçimleri sonrası yapılan acil eylem planında, tüm nüfusu kapsayan bir SGK (Sosyal Güvenlik Kurumu) kurulması ve devletin tüm vatandaşlara temel sağlık hizmetlerini sunmakla sorumlu olması planlandı. 2003’te bu plan dahilinde “sağlıkta dönüşüm programı” uygulanmaya başlandı. Sağlık Bakanlığı yeniden yapılandırılırken, hizmet sunucu işlevinden kurtularak, bunun yerine planlama ve yönetme, kalite güvencesi ve insan kaynakları gibi konulara odaklandı.

    Türkiye sağlık ortamı 2003’ten bu yana, dünyadaki dönüşümün bir parçası olan ve Dünya Bankası tarafından finanse edilen “Sağlıkta Dönüşüm Programı” adı verilen bir reform programıyla yeniden yapılandırılmaktadır. İyi niyetlerden ve yüksek ideallerden bahsetmek elbette mümkün. Ancak bu defa ne Osmanlı dönemindeki Tıbbiye’yi ne de Ankara Tıp Fakültesi’ni hayata geçiren hakiki sebepler sözkonusu. Bir varoluş sebebi (raison d’être) olmadığında, sadece amaçlar kurumların sürekliliğini sağlamaya yetmemekte.

    Bugün ise yaşadığımız ağır pandemi koşulları, tüm dünyada neoliberal sağlık sisteminin çöküşüne neden oluyor, bu politikaların sorgulanmasına yolaçıyor. Ülkemizde tıp fakültesi sayısı 2020 itibariyle 5’i yurt dışında olmak üzere 122 ve bunların değişen sağlık sisteminde nasıl bir dönüşüm gösterecekleri henüz berrak değil.

  • Kahraman bir hekim daha: Refik unutulmayacak asla

    Kahraman bir hekim daha: Refik unutulmayacak asla

    Ankara Tıp Fakültesi 1989 mezunu, kulak- burun- boğaz uzmanı Refik Çaylan, salgın hastalığın son kurbanlarından. Çaylan, 2005’te Pakistan’da meydana gelen depremin yaralarını sarmak üzere Türk hükümetinin Pakistan’a kurmuş olduğu Türk Hastanesi’nin başhekimi olarak da görev yapmıştı.

    Refik Çaylan, beş kardeşin içinde 4 numaralı kardeşti. Kardeşlerin yaşları birbirine çok yakındı. Böyle olunca hep birlikte, birbirlerine sımsıkı bağlı büyüdüler. Onları gözünün önünden bir dakika bile ayırmayan anneleri “Işık hızına yakın bir şeyin hareket ettiğini hissettiğimde mutlaka Refik’tir derim ve yanılmam” diye anlatırdı onu. Çok hızlı hareket eden bir çocuktu. Anneleri ortalık sessizleşince hemen çocukları sayar ve eksik olup olmadığını kontrol ederdi. Genellikle Refik eksik çıkardı yoklamadan. Mutlaka bir köşede bir kitaba yumulmuş olarak bulunurdu. Çok okuyan bir çocuktu.

    Refik, ismiyle müsemma biriydi; yani arkadaşları onun için her zaman çok önemliydi. Dışişleri Bakanlığı mensubu olan babalarının görevi gereği, kardeşler eğitimlerini farklı ülkelerde farklı dillerde sürdürdüler. İçinde büyüdükleri farklı kültürlerden en çok güney Asya kültüründen etkilendiler. Hindistan ve Pakistan’ın dillerini öğrendiler, farklı ülkelerden, sağlam arkadaşlıklar kurdular.

    ardindan_fatmaozlen

    Hindistan’da eğitim gördükleri İngiliz Okulu’nun ilk Türk öğrencileri olarak ülkemizi temsil ettiler. Okulun 200×4 bayrak yarışında “kırmızı takım” olarak dört kardeş koştular. Okul müdüresi Ms. Shankland’ın onlara taktığı ad ile anıldılar: “Beautiful Family”.

    Beş kardeşin üçü, Ayşe, Kemal ve Refik tıp doktoru oldular. Ankara Tıp Fakültesi’ne Pakistan’daki Rawalpindi Tıp Fakültesi’nden geldiler. Çok renkli, çok kültürlü, nazik ve iyi kalpliydiler.

    Mezun olduktan sonra Refik, mecburi hizmetini Hatay’da yaptı. Daha sonra ihtisas eğitimini kulak-burun-boğaz (KBB) üzerine Numune Hastanesi’nde aldı. İhtisasını bitirdikten sonra Avrupa’da önemli bir KBB uzmanı olan Dr. Mario ile çalıştı. İtalya’dan döndükten sonra Trabzon KTÜ Tıp Fakültesi’nde parlak bir kariyer sahibi olmuştu. Çocukluğunu geçirdiği kültürlerden edindiği tecrübeler ona mesleğinde de yardımcı oldu. 2005’te Pakistan’da meydana gelen depremin yaralarını sarmak üzere Türk hükümetinin Pakistan’a kurmuş olduğu Türk Hastanesi’nin başhekimi olarak görev yaptı.

    28, 21 ve 7 yaşlarında üç çocuğu olan Refik ile ilgili aklınıza gelen ilk üç şey nedir diye sorulduğunda hemen hemen herkes adalet, liyakat ve özgürlük diyecektir.

    Son birkaç yıldır çalıştığı Bakü’de, acil trakeostomi açtığı bir hastadan bulaşan Covid enfeksiyonu nedeniyle 26 Ağustos sabahı yitirdik can kardeşimizi, sevgili sınıf arkadaşımızı… Pakistan’dan, Brüksel’den, Almanya’dan ve Türkiye’nin her yerindeki hastalarından yüzlerce mesaj ve taziye geldi.

    İyi hatıraların içinden, iyi bir insan eksildiğinde hayatımızın da iyi bir parçası kopup gider onunla birlikte… Huzur içinde uyu Refik.

  • 2. Dünya Savaşı’nın ölümcül yan etkisi… AMFETAMİNLER

    2. Dünya Savaşı’nın ölümcül yan etkisi… AMFETAMİNLER

    1939’da patlak veren 2. Savaş’ta, en önemli yeni strateji hızdı. Almanlar, İngilizler, Amerkalılar ve Japonlar, laboratuvarlarda üretilen ve beyni uyararak uyanıklığı sürekli kılan haplar kullandılar. Nazilerin “blitzkrieg” (yıldırım savaşı) hücumlarının, “korkusuz” pilotların, pervasız Kamikaze’lerin, amansız saldırıların arkasında hep bu “fırtına tabletleri” vardı… Ve bu uyarıcıları kullanmak “vatani bir görev”di.

    Genellikle “azim” hapları (pep pills), “ilerle” hapları (go pills), “yükselticiler” (uppers) ve “hız” (speed) gibi isimlerle anılan bir sentetik ilaç grubu olan amfetaminler, beyni uyararak yorgunluğu ve iştahı azaltıyor, uyanıklığı artırarak daha “iyi” hissettiriyor. Modern çağın ruhunu yansıtan bu ilaçlar, 2. Dünya Savaşı’nın kendine özgü koşullarında sanayi güçleri tarafından ticarileştirilmiş, kitlesel üretime geçmişlerdi. 2. Dünya Savaşı bu nedenle insanlık tarihindeki en yıkıcı savaş olmasının yanında bir “ilaçlı kuvvetler savaşı” da olmuştu. Savaş bu tür ilaçların dünya genelinde yasallaşması kadar, karaborsa üretim ve kullanımında da tetikleyici hatta meşrulaştırıcı rol oynamıştı.  

    Savaşın sürdüğü yıllar boyunca Japon, Amerikan ve İngiliz kuvvetleri çeşitli tipte amfetaminleri büyük miktarlarda tükettiler; ancak savaşın henüz başında bu hapların patlamasına asıl öncülük eden, Almanlar oldu. Almanya’yı etkisi altına alan Nazi ideolojisi radikal biçimde uyuşturucu karşıtıydı. Uyuşturucu kullanımı, 1. Dünya Savaşı’nda yaşanan yenilginin ardından hem kişisel zayıflığın hem de ülkenin ahlaken bozulmasının sembolü kabul ediliyordu. Ancak metamfetamin istisnaydı. 1930’ların sonunda mucize ürün olarak lanse edilen bu küçük hap, Nazilerin çağrısını tekrarlıyordu: Almanya uyan! Enerji veren ve kendine güveni artıran metamfetamin, 3. Reich’ın fiziksel ve zihinsel üstünlük takıntısına çok uygundu. Eroin veya alkol gibi maddelerin aksine, metamfetamin gerçeklerden kaçmanın rahatlığını sunmuyor, aksine uyanıklık ve dikkat için alınıyordu. Nazi ideolojisinde insan mükemmelliğinin karşılığı olan Aryanlar, böylece mükemmelin de ötesine geçerek süper-insanlar ve süper-askerlere dönüşebilirlerdi. 

    Askerleri ve formda kalmak isteyen kadınları hedefleyen amfetamin reklamları…

    1936 Berlin Olimpiyat Oyunları’nda, ticari adı “Benzedrine” olan Amerikan üretimi bir amfetamin, doping ürünü olarak kullanılmış; bunun üzerinde çalışan Alman kimyager Friedrich Hauschild, ertesi yıl amfetamine çok yakın bir madde olan metamfetamin sentezlemeyi başarmıştı. Berlin merkezli ilaç şirketi Temmler-Werke, metamfetamini 1937 kışında “Pervitin” markasıyla satmaya başladı. Eczanelerde reçetesiz satılan tabletler, reklam kampanyasının da etkisiyle son derecede popüler oldu. Metamfetamin ile takviye edilmiş çikolatalar bile piyasaya çıkmıştı. Ancak ilaç henüz gerçek patlamasını gerçekleştirmemişti. 

    Savunma Fizyolojisi Araştırma Enstitüsü Müdürü Dr. Otto F. Ranke, Pervitin’in yorgunluğu ortadan kaldırarak savaş alanında çok işe yarayacağını düşünüyordu. Ranke ilacı bir grup sağlık görevlisi üzerinde test ettikten sonra, Pervitin’in “yorgun bir kadroyu yönlendirmek için mükemmel madde” olacağına inandı. Günlüğünde ve mektuplarında anlattığı üzere kendisi de kullanıcıydı: “Pervitin ile 36 ila 50 saat boyunca hiç yorgunluk hissetmeden çalışmaya devam edebilirsiniz” diye yazmıştı.

    Gerçek ve hayalî düşman peşinde


    Nazilerin Waffen-SS’deki askerlere bolca amfetamin dağıttığı biliniyor. Yalnız bir sorun vardı: İlacın etkisindeki askerler, kimi zaman paranoya içinde tüm mühimmatlarını hayalî düşmanlara harcıyorlardı.

    Alman ordusunun sağlık görevlileri, ilk kez 1938’de Çekoslovakya’nın işgali sırasında askerlere Pervitin verdi. Ancak ilacın ilk gerçek askerî denemesi Eylül 1939’da Polonya’nın işgali sırasında gerçekleştirilecekti. Almanya, 100 bin Polonyalı askerin öldüğü saldırıda doğu komşusunu ele geçirdiğinde, bütün dünya “sanayi tipi yeni bir savaş biçimi” olan Blitzkrieg (Yıldırım Harbi) ile tanışıyordu. 1. Dünya Savaşı’nda uygulanan siper savaşı yöntemine karşı geliştirilen ve 2. Dünya Savaşı sırasında Almanların temel savaş doktrini olan Blitzkrieg, düşmanın savunma kurmasına fırsat vermeden onu olağanüstü hızlı mekanize saldırılarla imha etme amacını güdüyordu. Burada zincirin zayıf halkası, yorgunluktan muzdarip askerlerdi. Dinlenmeye ve uykuya ihtiyaçları vardı; yorgunluk ilerlemelerini yavaşlatıyordu. İşte Pervitin tam burada devreye girdi; kod adı “hız”dı ve Blitzkrieg için gereken de tam olarak buydu…

    1939’un sonları ve 1940’ın başlarında, Reich Sağlık Lideri Dr. Leonardo Conti gibi hekimler Pervitin’in risklerini farketmeye başladılar ve ilacın sadece reçete ile kullanılmasını sağladılar. Ancak uyarıları gözardı ediliyordu. Temmler-Werke fabrikasında üretim hızı, günde 833.000 tablete ulaşmıştı. 1940’ın sadece Nisan ve Temmuz ayları arasında, Alman askerler 35 milyondan fazla metamfetamin tableti (Pervitin) aldı. İlaç, pilotlara ve tank ekiplerine Fliegerschokolade (pilot çikolatası) ve Panzerschokolade (tanker çikolatası) olarak bilinen çikolata tabletleri şeklinde dağıtıldı. 

    Amfetamin sendromu


    Vietnam Savaşı, uyuşturucuların en yaygın olduğu savaşlardan biriydi. Amfetaminlerin haricinde sinir krizlerini önlemek için esrar gibi sakinleştiriciler de veriliyordu

    Bu ilaçların etkisi altındaki Wehrmacht askerleri, aralıksız 10 gün süren yürüyüş ve savaşın ardından 1940’ın Haziran başında Dunkirk’te İngiliz ordusunu da yenilgiye uğratmıştı. Churchill anılarında bu yenilgi için “Şaşkındım, hayatımda yaşadığım en büyük sürprizlerden biri olduğunu itiraf ediyorum” demişti. İngiltere’de bombalama dalışları yapan korkusuz Nazi pilotlarına dair söylentiler yayılıyordu.

    Bu arada bazı kullanıcılar ilacın olumsuz yan etkilerini bildirmiş, kalp krizi geçirenler olmuştu. Bağımlılık potansiyeli ve ilacın aşırı kullanılmasının olumsuz etkileri konusunda artan endişeler sonucunda Alman ordusu 1940’ın sonunda metamfetamin tahsislerini azaltmaya başladı. Bağımlılık yaptığı tıbbi kurumlar tarafından deklare edildikten sonra amfetamin tüketimi 1941 ve 1942’de keskin bir düşüş gösterdi. Fakat buna rağmen ilaç, hem Batı hem de Doğu cephelerinde dağıtılmaya devam edecek ve günün sonunda kâr eden yegane taraf, ilacın üreticisi Temmler-Werke şirketi olacaktı.  

    Bu arada, İngiliz gizli servis ajanları düşen bir Alman uçağında Pervitin tabletleri keşfetmiş, Müttefik askerlerin de aynı yöntemi kullanmasına dair bir plan yapılmıştı. İngiltere Kraliyet Hava Kuvvetleri 1941’de yine bir amfetamin olan Benzedrine tablet ve inhalerin (solunum spreyi) sağlık görevlilerinin takdirine bağlı olarak kullanımını resmî olarak onayladı.

    “Taşıması rahat, kullanımı kolay” diye tanıtılan Benzedrine inhaler, soğuk algınlığı için çocuklara bile pazarlanıyordu.

    Benzedrine, Pervitin kadar tehlikeli olmamakla birlikte yine de riskler taşıyordu. Uyumaktan alıkoyuyordu fakat yorgun hissetmeye engel olmuyordu. Beden, yorgunluğunu giderme şansı bulamadığı için ilaçsız kaldığında işlev göremiyor ve çöküntüye uğruyordu. Ancak ilaç saldırganlığı ve kendine güveni artırıyor, moral destek sağlıyordu. Müttefikler de daha çok ilacın bu ruhsal etkilerinden yararlanıyordu. 

    1942’de Amerikan askerleri Kuzey Afrika’ya ayak bastığında, operasyonlar ilaç etkisi altında başlamıştı; General Dwight D. Eisenhower’ın direktifleri üzerine yarım milyon Benzedrine tableti sağlanmıştı. Bir İngiliz subayın 1942 tarihli hatıralarına göre İngiliz 24. Zırhlı Tank Tugayı askerleri Mısır’daki savaştan önce günde 20 miligram Benzedrine almışlardı. Mukayese etmek gerekirse, Kraliyet Hava Kuvvetleri’ndeki pilotlar için önerilen doz sadece 10 miligramdı.

    Vietnam’da askerlere reçete edilen amfetamin sayısı 225 milyonu geçti.

    2. Dünya Savaşı boyunca Alman, İngiliz, Amerikalı ve Japon kuvvetleri büyük miktarlarda amfetamin tüketti, fakat ilaç kullanımı hiçbir yerde Japonya’daki kadar büyük ve uzun süreli bir toplumsal etkiye yolaçmadı. Japon hükümeti savaş sırasında kullanılmak üzere yerli ilaç şirketlerine metamfetamin üretme görevi vermişti. Tabletler pilotlara ve askerlere Philopon (Hiropin olarak da bilinir) adı altında dağıtıldı. Mühimmat işçileri ve savunma ile ilgili fabrikalarda çalışanlara üretkenliklerini artırmak için metamfetamin tabletleri verildi. Kamikaze pilotları da intihar görevlerinden önce damardan büyük dozlarda metamfetamin alıyordu. “Fırtına tabletleri” olarak bilinen imparator damgalı haplar, yeşil çay tozu ile karıştırılmış metamfetaminden oluşuyordu. 

    Japonlar savaş uyaranlarını “senryoku zokyo zai” ya da “savaşan ruhlara ilham vermek için ilaç” olarak adlandırmıştı. Savaş öncesinde uyuşturucu kullanımına karşı alınan sıkı önlemler, üretimi artırmak için bir kenara atılmıştı. Nedenini anlamak zor değil; topyekûn bir savaş, fabrikadan muharebe meydanına tam bir seferberlik gerektiriyordu. Pilotlar, askerler, deniz ekipleri ve işçiler daha uzun süre uyanık kalmak ve daha çok çalışmak için rutin olarak doğal sınırlarının ötesine itildi. Bu bağlamda, uyarıcı almak vatani bir görev kabul edildi.

    Sinir krizinin eşiğinde kadınlar

    Amfetamin evkadınlarını hedefliyordu. “Ninem zamanında senin üç katın iş yapıyordu” diyen çocuğa annesi, “Onun zamanında gazozlarda kokain vardı” diye cevap veriyor.

    Birçok ülkede askerler savaştan eve amfetamin bağımlılığıyla dönse de, tarihindeki ilk uyuşturucu salgınını yaşayan Japonya’daki sorun, aralarında en şiddetli olandı. Savaş sırasında bağımlı olan birçok asker ve fabrika işçisi, savaş sonrası yıllarda da ilaç tüketmeye devam etti. 1945’te teslim olan ülkenin depolarında kalan devasa miktarda Hiropin’in bir kısmı ilaç olarak dağıtılmak üzere kamu dispanserlerine gönderilmiş, geri kalanı ise karaborsaya yönlendirilmişti. Dağıtımın çoğunu suç örgütü Yakuza devralmıştı.

    İlaç endüstrisi uyarıcı ilaçları, savaştan yorulmuş, acı verici bir yenilgiden çıkmış toplumun güvenini yeniden kazanması için mükemmel araç olarak gösteriyordu. Tüketicileri bu ilaçları satın almaya teşvik etmek için reklam kampanyaları düzenliyorlardı. Damardan uygulanan sıvı metamfetamin de reçetesiz satılıyordu. 18-25 yaş arasındaki Japonların yaklaşık yüzde 5’i ilacı kullanmış, birçoğu 1950’lerin başında damardan bağımlı olmuştu.

    Daha önce hiçbir yabancı güç tarafından işgal edilmemiş olan adalarda ABD’nin askerî üsleri vardı ve amfetaminin yayılmasından ABD askerleri sorumlu tutuluyordu. Japon Narkotik Bölümü 1953’te 623 Amerikan askerini uyuşturucu kaçakçılığı nedeniyle tutuklamış ama bu uyuşturucu skandallarının çoğunun üzeri, Amerikan-Japon dostluğuna “saygıdan” kapatılmıştı.

    Amfetaminlerin Amerikan ordusunda bugün bile kullanıldığı biliniyor. Örneğin 2002’de Afganistan’daki Amerikan pilotları, Kanadalı askerleri açtıkları dost ateşiyle öldürdüğünde, savunma avukatları pilotların hava kuvvetlerinin bir yaptırımı olarak amfetamin kullandıklarını ve bunun onların muhakemelerini etkilemiş olabileceğini belirtmişti.

    Kamikaze pilotlarına intihar görevleri öncesi metamfetamin verildiği biliniyor.

    FİZİKSEL-PSİKOLOJİK AĞIR HASAR

    Önce ‘iyilik’ hissi ardından bağımlılık

    Kilo verme, depresyonu engelleme, konsantrasyonu ve girişkenliği artırma… Amfetamin ve metamfetamin bazlı ilaçlar, 20. yüzyılın ikinci yarısında bütün toplumları pençesine aldı.

    Tümüyle laboratuvarda üretilen amfetaminler, Batı’da “efedra” olarak bilinen “ma huang” adındaki bitkinin yerine geçebilecek suni bir madde arayışından doğdu. Nispeten nadir bulunan bu çöl çalısı, Çin’de 5.000 yıldır bitkisel ilaç olarak kullanılıyordu. Öksürük ve soğuk algınlığı tedavisinde kullanıldığı gibi konsantrasyon ve uyanıklığı artırdığı için de Çin Seddi’nde devriye gezen muhafızlar tarafından alınıyordu.  

    1887’de Japon kimyacı Nagayoshi Nagai bitkideki aktif maddeyi başarıyla izole etti. Efedrin, adrenaline çok benzeyen bir maddeydi. 1893’te Nagai, efedrini kullanarak bir amfetamin çeşidi olan metamfetamini sentez etti. Aslında amfetamin, 1887’de Lazar Edeleanu adında Romen bir kimyacı tarafından Berlin Üniversitesi’nde sentez edilmiş ama klinik olarak kullanılmamıştı. 1919’da bir başka Japon biliminsanı A. Ogata, efedrini sentetik olarak geliştirdi. 

    Temmler-Werke şirketinin Pervitin tabletleri.

    1927’de astım, saman nezlesi ve soğuk algınlığını tedavi etmek amacıyla UCLA laboratuvarlarında çalışan İngiliz kimyacı Gordon Alles tarafından tekrar sentezlenmesiyle, amfetaminin ticari kullanımı için bir formül bulunmuştu. Alles, 1929’da ilk insan denemesini kendisine 50 mg amfetamin enjekte ederek gerçekleştirdiğinde, gözlemlerini “burun temizlendi-kuru”, “iyilik hissi-çarpıntı” ve “oldukça uykusuz bir gece” diye not etmişti. Bulduğu formülü Philadelphia’da bir ilaç şirketi olan Smith, Kline & French’e (SKF) sattı ve 1932’de ilk amfetamin ürünü Benzedrine, inhaler (solunum spreyi) şeklinde, nezle ve astımı tedavi eden bir ürün olarak tezgahlarda yerini aldı.  

    Benzedrine depresyondan obeziteye kadar birçok sağlık sorununda harikalar yaratan bir ilaç olarak tanıtılıyordu ve bağımlılık potansiyeli, uzun dönemli fiziksel ve psikolojik hasar riskleri konusunda hiçbir şey bilinmiyordu. 

    Amfetaminin normal yetişkinlerin kişiliği, davranışı ve iş performansı üzerindeki etkileri üzerine, Pennsylvania Üniversitesi psikologları William Turner ve George Carl tarafından yapılan kapsamlı ve titiz bir çalışma düzenlendi. Üç büyük makalede yayımlanan bulgular, şu ana sonuçları destekliyordu: Düşük-orta dozda amfetamin, basit görevlerde psikomotor (el-göz) becerisini artırırken, daha yüksek dozlar her ikisini de bozmuştu; bellek, aritmetik ve sözel beceri performansı düşük-orta dozlarda çok fazla etkilenmemişti ve ilacın zeka ölçümleri üzerinde hiçbir etkisi yoktu. Buna mukabil, ilacın düşük dozlarda bile belirgin bir etkisi vardı: Ruh hali ve konuşkanlığın belirgin olarak yükselmesiyle birlikte artan bir girişkenlik ve dürtüsellik… 

    Amfetaminin bir diğer etkisi, iştahı azaltmasıydı. 1937’deki ilk çalışmalardan birinde, ilaç kullanan 120 kişiden çoğunun birkaç hafta sonra kilo verdiği bildiriliyordu. Amfetaminin bu amaçla da reçete edilmesiyle artan talep küçük ilaç üreticilerini de cezbetmeye başladı. Patentleri ihlal ederek hem taklit Benzedrine Sülfat tabletleri hem de “gökkuşağı” diye anılan parlak renkli diyet hapları üretmeye başladılar. 1960’ların sonlarına doğru kilo vermek için amfetamin ve metamfetaminin kullanımı giderek yaygınlaştı. 

    Amfetamin kullanımıyla 72 saate varan yüksek ve sahte aktivite, sonrasında büyük bir düşüş ve yorgunluğa yol açıyordu.

    Amfetamin psikozu

    ABD’de amfetamin ilk olarak, Benzedrine (amfetamin sülfat) tabletlerinin pazarlanmaya başlanmasından dört yıl önce, 1933’te doğrudan tüketici için onaylanmış bir solunum spreyi olarak serbest bırakıldı. Benzedrine inhaler, marjinal gruplar tarafından hızlı bir şekilde keşfedildi ve 1930’ların sonunda caz kulüpleri ve hapishaneler gibi mekanlarda yayıldı. 

    Tıbbi amfetaminin kötüye kullanımını ve bağımlılık sorumluluğunu ölçen ilk bulgular, 1960 civarında İngiltere’den geldi. Kilo verme, depresyon ve diğer endikasyonlar nedeniyle ilaç verilen hastaların yaklaşık %10’u bir dereceye kadar bağımlı hale gelmişti. İngiliz psikiyatrist Phillip Connell 1950’lerin sonlarında “amfetamin psikozu”nun kurbanlarının üçte birinin amfetamini önce reçete ile aldıklarını, bağımlı olmalarının ardından daha az meşru kaynaklara yöneldiklerini gösterdi. 

    ABD’de amfetamine ulaşmak için reçete gerekiyordu. Bu, salgının hızını kesti. Fakat 1950’lere gelindiğinde, amfetamin kullanımı sivil halk arasında yükselişe geçti. Özellikle kolej öğrencileri, uzun yol sürücüleri, atletler, ev kadınları ve monoton işlerde çalışanlar arasında… 1959’da FDA (Food and Drug Administration) istismar edildiği gerekçesiyle amfetaminli inhalerleri yasakladı. Fakat amfetaminin çeşitli formları hiperaktivite, obezite, narkolepsi ve depresyon gibi bazı sağlık problemlerinde tedavi amaçlı kullanılmaya devam ediyordu. 

    1971’de bütün amfetamin türleri Drug Enforcement Agency (Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi) Schedule II ilaçlar kapsamına alındı. Bu grup ilaçlar tıbbi amaçla kullanılabilse de yüksek istismar potansiyeline sahip, fiziksel ve psikolojik bağımlılık yapan, yalnızca reçete ile ulaşılabilen ilaçlardı. Amfetaminlere bağlı sorunların çözülmesi için eğitim ve tedavi gibi halk sağlığı çalışmaları da yapıldı.  

    Bütün bu çabalara rağmen amfetamin, 1980’lerde gizli laboratuvarlarda üretiliyordu. Bunu önlemek için yapımında kullanılan efedrin ve psödoefedrin gibi maddelerin satışına sınırlama getirildi. Ancak o zaman da devreye yabancı üreticiler girdi. Amfetamin kullanımı artık tüm dünyada sıkı bir şekilde denetlense de, bu ilaçları tamamen kontrol altına almak halen oldukça zorlu bir iş.

  • Halk sağlığı uygulaması elitlerin ve ekonominin ihtiyacından kaynaklandı

    Halk sağlığı uygulaması elitlerin ve ekonominin ihtiyacından kaynaklandı

    Bugün bildiğimiz anlamda halk sağlığı kavramı, 18. yüzyılda endüstri devriminin getirdiği yıkıcı sağlık sorunlarının sonucunda Londra ve Paris’te şekillendi. 19. yüzyılda iktidar sahipleri, hastalanmayan bir nüfusun daha fazla çalışabileceği ve bunu desteklemenin daha az maliyetli olacağını hesapladılar. Halkın sağlığı hükümetin meşru menfaatine idi! Böylelikle drenaj, kanalizasyon, çöp imhası, konut düzenlemesi konuları önem kazandı.

    10 bin yıldan daha evvelinde avcı toplayıcı insanların ömürleri kısaydı, birincil problemleri beslenmeydi ve yiyecek bulmaları gerçekten zordu. Küçük gruplar halinde yaşadıkları ve sık sık yer değiştirdikleri için biriken pislikler, kirlenmiş su ya da yiyecek artıkları gibi sorunları da pek olmuyordu. Hastalıklar ortaya çıktığında doğaüstü güçlerden geldiğine inandılar.

    Hayat tarzının avcı toplayıcılıktan çiftçiliğe geçişi daha güvenli gıda tedarikiyle birlikte nüfus artışı sağladı. Evcilleştirilen hayvanlar sadece besin ve işgücü anlamına gelmiyordu; aynı zamanda insanlara kendi hastalıklarını da taşıdılar. Besin bulmak kolaylaşmıştı ama beslenme çeşitliliği azalmıştı. İnsanlar aynı yerde ve daha kalabalık gruplar halinde yaşamaya başladılar ki bu durum hastalıkların geçişine imkân sağlıyordu. Çöpler ve pislik birikmeye başladıkça, kemirgenlerle haşereler de insan yerleşimlerini istila etmeye başladı.

    Şehre düzenli su sağlayan su kemerleri ve atık suların tahliye edildiği kanalizasyon sistemleri gündelik hayatı temelinden değiştirmişti. Dünyanın en eski kanalizasyon sistemlerinden biri ve günümüzde halen kullanılmakta olan Cloaka Maxima (en büyük lağım) Antik Roma’nın merkezî kanalizasyon sistemiydi. Etrüskler tarafından MÖ 6. yüzyılda inşa edilmiş, sonraki yüzyıllarda Romalılar tarafından geliştirilmişti. Kanallar aracılığıyla Roma’ya gelen su çeşmelere, saraylara, hamamlara ve tuvaletlere dağılıyordu. Tahliye borularıyla Cloaca Maxima’ya boşaltılan atıklar önce Tiber nehrine sonra da denize ulaşıyordu.   

    1857 tarihli karikatürde Londra’nın sağlıksız koşulları “Kral Kolera’nın sarayı” olarak tanımlanmış.

    Hastalıkların kaynağı çağlar boyunca doğaüstü güçlerle izah edilmeye çalışılmış, ilk kez Hipokrat hastalığın insanla içinde yaşadığı çevre arasındaki dengesizlikten kaynaklandığını düşünmüştü. Hastalıkların ister çevresel ister kişisel olsun bir sebebinin olduğunun düşünülmesi, aynı zamanda bunların önlenmesi ve tedavi edilmesi ihtimalinin de kapısını aralamıştı. Artık hekimlerin diyet önerileri, hayat tarzı değişikliği, ilaç reçeteleri ve cerrahi müdahaleleri sözkonusuydu.

    Batı Avrupa’da tıp ve bilimin ilerlemesi yüzyıllar süren bir kesintiye uğramış; sosyal, kültürel ve ekonomik bir çözülme yaşanırken büyük şehirler kaybolmuş; yerini kalelerin çevrelediği feodal köyler almaya başlamıştı. Nüfus artıyor fakat atıkların bertaraf edilmesi ve temizlik işlerine dikkat sarfedilmiyordu; endemik hastalıklar ve periyodik salgınlar dönemi başlamıştı.

    Dönemin en önemli hastalığı, 6. yüzyılda başlayan ve kıta çapında bir salgınla kendini gösteren cüzzamdı (lepra). Toplumdan dışlanan cüzzamlılar için manastırların idaresinde Lazarette (İncil’deki Aziz Lazarus’dan gelir) ya da Leprosarium denen evler kurulmuştu (12. yüzyılın sonunda Avrupa genelinde 19 bin ev olduğu tahmin edilir). Orta çağda cüzzam vakalarının izolasyonu, halen kullanılmakta olan bir halk sağlığı uygulamasının ilk örneklerinden birini temsil eder.

    1000 yılına gelindiğinde, şehirler ve kasabalar büyüyor, eğitim laikleşiyor, toplumsal işlevlerin sorumluluğu derebeyleri ve dinî makamlardan konseylere devrediliyordu. Su temini ve kanalizasyon, sokak temizliği ve pazarların denetimi gibi halk sağlığı faaliyetleri, konseylerin yetki alanına girmişti. Batı Avrupa’da meydana gelen değişimin en bariz göstergesi, 11. yüzyılda İtalya’nın Salerno kentinde kiliseden bağımsız olarak ilk organize tıp okulunun kuruluşuydu. Okulun en ünlü eseri olan ve doğumdan yaşlılığa sağlıklı bir yaşamı anlatan uzun bir şiir olan Regimen Sanitatis Salernitanum, kişisel hijyen, diyet, egzersiz ve itidali vurguluyordu ve kitleler için tarihte bilinen ilk “sağlık rehberi” idi.

    Mezar kazıcı için mezar

    Aziz Sebastian 541-542’den 750’ye kadar tekrarlayan Justinianus Veba Salgını sırasında hastalıktan etkilenen bir mezar kazıcısının hayatı için Hz. İsa’ya yalvarır. (Josse Lieferinxe, 1497- 1499)

    1347’den başlayarak 1700’lerin sonlarına kadar süren “Kara Ölüm”, bu süre zarfında çok sayıda salgın dalgalarıyla Avrupa ve Yakın Doğu nüfusunun tahminen yarısını  öldürdü. Tedavi olarak çeşitli ilaç karışımları, tütsüler ve aromatik bitkiler de kullanılırdı ama bunlar etkisizdi; zira veba pirelerle bulaşıyordu. Kimi zaman akciğer vebası olanların öksürükleriyle saçtıkları bakteriler yoluyla da geçse de, ana geçiş yolu pire ısırıkları, gerçek sebep de artan nüfus yoğunluğu ile çöplerin imha edilememesiydi. Biriken çöpler sıçanları çekiyordu ve sıçan nüfusunda patlama yaşanıyordu. Yaşanan felaketler Rönesans’ın halk sağlığına yaptığı en önemli üç katkıyı hızlandıracaktı: 1. Sağlık faaliyetlerinin örgütlenmesi, 2. Bir bulaşma teorisinin kabul edilmesi, 3. Sağlık kayıtlarının tutulması.

    15. yüzyılın ortalarında bölgenin büyük şehirlerinde vebayı saptamak; karantina kurmak; sağlıklı alana geçişleri düzenlemek; kurbanların gömülmesini ve konutlarının temizlenmesini sağlamaktan sorumlu kurullar oluşturulmuştu. Zaman içinde bu kurullar pazar yerlerini, kanalizasyon sistemlerini, su kaynaklarını, mezarlıkları ve sokakların temizliğini de kontrol etmeye başladılar. Hastalıkla karşılaşmış olması muhtemel seyyahlar ve tüccarlar hasta olmadıklarını anlamak için 40 gün zarfında -en eski halk sağlığı tedbirlerinden biri olarak günümüzde de halen başvurulmakta olan karantina- tecrit edilirdi. Kimi şehirlerde “cordon sanitaire” (sıhhi kordon) denilen ve ancak izinle geçilen bir fiziksel bariyer uygulanırdı. 17. yüzyılın sonunda vebanın bitişiyle ortadan kalkan bu sağlık kurulları, 19. yüzyıl halk sağlığı faaliyetlerinin örgütlenmesi için bir model sağladı.  

    Sağlığın ve hastalığın belirleyicilerine dair sistematik düşünce tabii bir anda keşfedilmedi; yüzyıllar boyunca gelişti. Her ne kadar bazı hastalıkların bulaşıcı doğasına ilişkin teoriler eski zamanlardan beri varolsa da bunu modern anlamda ilk kez ifade eden İtalyan hekim Girolamo Fracastoro oldu. Rüzgarla taşınan ya da doğrudan temasla bulaşan hastalık tohumlarını yazdığında, Louis Pasteur ve Robert Koch’tan 300 yıl önce “mikrop teorisi”nden bahsediyordu. 1546’da Fracastoro, bulaşıcı hastalık kavramını özetlediği De contagione et contagiosis morbis (Bulaşmalar ve Bulaşıcı Hastalıklar) eserinde her bir hastalığın hızla çoğalan tohumlardan kaynaklandığını ve bu tohumların havadan, temastan ya da giysi ve çarşaflardan bulaştığını belirtiyordu.

    Rahip mi doktor mu? Orta Çağ’da Avrupa’da kol gezen bubonik vebanın kabarcıklarından muzdarip bir çiftin başında dua eden rahip. İsviçre el yazması Toggenburg İncili’nden, 1411.

    15. yüzyılın başlarında, İtalya’da önce bulaşıcı hastalıklar ve daha sonra tüm hastalıklar için bir ölüm kaydı sistemi başlatıldı. Bu kayıtlar, Rönesans’tan günümüze kadar olan ölümler hakkında sürekli veri sağlamıştır. 17. yüzyıl Londra’sında da ölüm kayıtları tutulmaya başlanmıştı; 1662’de Londra Kraliyet Cemiyeti üyesi John Graunt bu kayıtların verilerinden elde ettiği doğal ve siyasi gözlemlerini (Natural and Political Observations Mentioned in a Following Index, and Made Upon the Bills of Mortality) yayınladı. Graunt, verileri geniş bir şekilde analiz etmiş ve ölüm sebepleri, erkeklerdeki yüksek ölüm oranları, ölüm oranlarının mevsimsel değişiklikleri gibi birçok gözlemde bulunmuş; ayrıca nüfus büyüklüğünü ve nüfus artış oranlarını da tahmin etmişti. Bu eser, halk sağlığı faaliyetlerinin planlanması ve değerlendirilmesi için istatistiklerin kullanımına ilişkin bir temel oluşturdu.

    Bugün bildiğimiz anlamda halk sağlığı kavramının 18. yüzyılda ortaya çıktığı ve endüstri devriminin getirdiği yıkıcı sağlık sorunlarının sonucunda Londra ve Paris’te şekillendiği söylenebilir; çünkü salgınlarda karantina uygulaması gibi kökleri çok eskiye dayanan halk sağlığı yöntemleri olmakla birlikte, kolektif sağlığın iyileştirilmesi fikri ve kültürel altyapısı esasen Aydınlanma Çağı’nın ürünüdür.

    Bu dönemde Almanya’da önde gelen bir hekim olan Johann Peter Frank, 1779’da nüfusu korumak için kapsamlı bir program içinde çeşitli düzenlemeler önerdiği Tam Tıp Politikası Sistemi (System einer vollständigen medicinischen Polizey / System of a Complete Medical Policy) başlıklı incelemesini yayımladı. Hastalığı önlemek ve sağlığı teşvik etmek üzerine doğumdan ölüme kadar tüm yaşam süresini kapsayan önerileri vardı ve bunlar kişisel hijyen ve tıbbi bakımdan çevre düzenlemesi ve sosyal mühendisliğe kadar uzanıyordu.

    En fazla fayda, en ahlaki eylem

    Jeremy Betham 19. yüzyılın başında en ahlaki eylemin toplumun en fazla fayda için örgütlenmesi olduğunu savunuyordu. Sağlıkta iyileşme, topluma ekonomik değer kattığı için sağlanmalıydı.

    1800’lerin başında İngiltere’de benzer bir sosyal felsefeyi geliştiren Jeremy Bentham da (1748-1832), Ahlâk ve Yasama İlkelerine Giriş’te en doğru ahlaki eylemin, toplumun en fazla fayda için örgütlenmesi olduğunu savunuyordu (Utilitarianism/Faydacılık). Mortalitenin azalması ve sağlıkta iyileşme topluma ekonomik değer katardı; sağlıklı çalışanlar devlet ekonomisine daha çok katkıda bulunabilirdi ve Bentham’a göre hem zenginlerin hem de yoksulların refahı iyi bir yönetimle sağlanabilirdi.

    Bu kavramların uygulanması 19. yüzyılın ortalarında Bentham’ın öğrencilerinden Edwin Chadwick’e düştü. Chadwick, 1834’de Yoksul Yasası’nı yürürlüğe koymak için kurulan hukuk komisyonunun sekreteriydi ve hastalıkla yoksulluğun içiçe olduğunun farkındaydı; hükümetin reform yoluyla insanların yaşamlarını iyileştirmesinin mümkün olduğunu savunuyor, daha sağlıklı bir nüfusun daha fazla çalışabileceğine ve bunu desteklemenin daha az maliyetli olacağına inanıyordu. Gerçekte ihtiyaç duyulan şeyin daha fazla doktor değil inşaat mühendislerinin sokakların drenajını sağlaması, temiz su sağlaması ve kanalizasyon ve diğer zararlı maddeleri uzaklaştırmak için daha etkili yollar bulması olduğu sonucuna varıyordu. Özetle, halkın sağlığının hükümetin meşru menfaati olduğu fikri ortaya çıkıyordu. 1848’de Halk Sağlığı Yasası (The Public Health Act) yürürlüğe girdi ve Londra’da çevre kirliliği ile başa çıkmak için drenaj, kanalizasyon, çöp imhası, konut düzenlemesi ile ilgili programların yolunu açan merkezî bir halk sağlığı yönetimi oluşturuldu. 1842’de yayımlanan Büyük Britanya’nın Emekçi Nüfusunun Sıhhi Durumu Hakkında Genel Rapor modern halk sağlığının en önemli belgelerinden biri olmuştu.

    Özellikle şehirlerde yeni iş alanları açılıyor, ticaret artıyor, bununla birlikte yeni problemler de geliyordu. Nüfus artışı ve kitlesel göçler nedeniyle şehirler hızla büyüyordu. Yoksul işçiler sefil mahallelerde yığınlar halinde barınıyordu. Çalışma koşulları ağırdı ve çalışanlar birçok risk ve tehlikeye maruz kalıyordu; yetersiz havalanma, makine kazaları, toksik gazlar, ağır metaller, toz, solventler vb. Sonuçta “sağlığın kaybedilmesi” orantısız bir şekilde yoksulların sırtına düşen bir yük oluyordu.

    Paris’te bir hekim olan Villerme, ölüm oranlarının şehrin farklı yerleşim bölgeleri arasında büyük ölçüde değiştiğini farketmiş ve Seine nehrine olan mesafe, sokakların aldığı rüzgâr, çevrenin su kaynağı, toprak tipi, güneş görmesi, yükseklik ve eğim gibi çevresel faktörlerle bir bağlantı bulmaya çalışmıştı. Bunların hiçbiri ölüm oranlarıyla ilişkili değildi. Ancak, vergi oranlarını servetin bir göstergesi olarak kullandığında, ölüm oranları ile çok çarpıcı bir ilişkinin olduğunu gördü: Sosyoekonomik durumun sağlık üzerine etkisini gözler önüne serilmişti.

    Bir enfeksiyon hastalığı olarak bugün de dünyada devam eden Kolera, 1800’lerde ciddi bir sağlık tehdidiydi. John Snow, Londra’da yaşayan bir hekimdi; uzun yıllardır sistematik bir şekilde kolera üzerine çalışıyordu. Snow hastalığın başlangıç belirtilerinin hep sindirim yolu ile ilişkili olduğunu farketti.

    1854 Londra Salgını’nı çözmesiyle tanınır; ancak kolera üzerine çalışması bundan çok daha fazlasıdır. Londra’da ilk kolera salgını 1831’de Snow henüz çıraklık dönemindeyken olmuştu. 1848’de başlayan diğer salgın 1849’a kadar sürdü. Yaygın görüş, koleranın ya miasma yoluyla ya da kişiden kişiye doğrudan temasla geçtiği yolundaydı. Havadan bulaşıyor olsaydı solunum yolunu etkilemesi beklenirdi; belirtilere bakılırsa bulaşma yolu su ya da besinlerle alakalı olmalıydı (Gerçekte Kolera, vibrio cholera adı verilen bakterinin sebep olduğu bir hastalıktır ve mikroplu su veya besinlerle ağız yolundan bulaşır). 1849’da koleranın bulaşma yoluna dair teorisini yazdıysa da pek ilgi uyandırmadı. 1853’te patlak veren Kolera salgınında ise sokak sokak çalışarak su pompalarının bağlı olduğu kuyulara sızan atık suların varlığını ve hastalığın gerekçesini ortaya koydu.

    Fransa’da Louis Pasteur ve Almanya’da Robert Koch tarafından 1870’lerin sonunda ve 1880’lerin başında patojenik bakterilerin keşifleriyle mikrobiyoloji bilimi doğdu. İmmünoloji ve parazitolojideki gelişmeler salgın olaylarını incelemek ve anlamak için imkan sağlamıştı. Aşıların geliştirilmesi ise birçok bulaşıcı hastalığın önlenmesini vaatediyor, yeni bir rasyonel halk sağlığı dönemi kuruluyordu.

    19. yüzyıldaki büyük sıhhi uyanış ve mikrobiyolojinin gelişimi enfeksiyon hastalıklarından ölümleri önemli ölçüde düşürmesine rağmen, hâlâ pek çok ciddi sağlık problemi mevcuttu. Bunlardan biri, bebek ölümlerinin yüksekliğiydi. Önce Avrupa’da, daha sonra İngiltere ve ABD’de beslenme, tıbbi bakım ve nihayetinde okullarda sağlık denetimine ağırlık verilerek anne ve çocuk sağlığı programları başlatıldı. Meslek hastalıkları ve endüstriyel yaralanmalar, endüstriyel hijyen ve iş sağlığı programlarının açılmasına yol açtı. Akıl sağlığı bir halk sağlığı sorunu olarak tanımlandı ve beslenme yetersizlikleri hastalıklar için risk faktörü olarak kabul edildi.

    1917’de Alice Dick Dumas tarafından yapılan afişte “Hepimiz muayeneye gidelim. Hastalığı önlemek iyileştirmekten daha kolay, daha ucuz” yazıyor.

    20. yüzyılda, halk sağlığının temel faaliyetleri sanayileşmiş dünyada yaygın olarak tanındı. Bu bileşenler, bulaşıcı hastalıkların kontrolü, çevre sağlığı, anne ve çocuk sağlığı hizmetleri, sağlık eğitimi, mesleki ve endüstriyel hijyen, beslenme ve çoğu gelişmiş ülkede tıbbi bakımın sağlanmasıydı. Sanayileşmiş ülkelerde bebek ve çocuk ölümleri azaldıkça, yaşam beklentisi ve nüfustaki yaşlıların oranı artacak; sonuç olarak, kalp hastalığı ve kanser gibi hastalıklar daha önemli hâle gelecekti. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra epidemiyolojik araştırmalar, tüm kronik hastalıklar için risk faktörlerini tanımlamaya odaklandı. Davranışsal faktörler için özellikle sigara içmek, kalp hastalığı ve bazı kanser türleri için önemli bir sebep olarak tanımlandı. Olumsuz davranışsal risk faktörlerinin iyileştirilmesi halk sağlığı kurumlarının önemli bir işlevi haline geldi. 19. yüzyıldan bu yana, sosyoekonomik durum ve sağlık arasındaki ilişki geniş çapta tanınmakla birlikte; 20. yüzyılın sonlarında epidemiyolojik araştırmalar, cinsiyet, etnik ve meslek grupları arasındaki sağlık durumu farklılıklarına dikkati çekiyordu.

    Bu tür eşitsizlikler günümüzde ne yazık ki artıyor ve modern halk sağlığı için büyük bir problem. Artan küreselleşme ve teknolojik ilerlemeler, dünya çapında ekonomik, politik ve sosyal karşılıklı bağımlılığa yol açıyor. 20. yüzyılın sonunda büyük küresel halk sağlığı sorunları, atmosferik ısınmanın çok yönlü sonuçları; dünyadaki okyanusların ve tatlı suların kirlenmesi ve balıkçılığın tükenmesi; nüfusun hızla artıyor olması; yeni bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkması ve bağımlılık yapan ilaçların artan üretimi ve kullanımı olarak sıralanabilir.

    Yine de bu pandemi günlerinde umutlu bir hatırlatmayla bitirelim: 1977’de halk sağlığı en büyük tarihsel başarısını kaydetti. O yıl, insan türünün başına gelen en korkunç ve ölümcül hastalıklarından biri olan Çiçek hastalığının ortadan kalktı. Son vaka 1977’de Somali’de görüldü ve hastalığın tümüyle ortadan kalktığı 1979’da Dünya Sağlık Örgütü tarafından onaylandı.

    Sağlıklı olmak yoksullara lüks 11 yaşındaki Amerikalı maden işçisi Otha Porter Martin, 1908’de Lewis Hine’ın objektifinden… Yoksul işçiler ağır ve riskli çalışma şartları nedeniyle sağlıklarını, karın tokluğuyla değiş-tokuş etmek zorunda bırakılıyordu.

    HIFZISSIHHA

    Osmanlı ve cumhuriyet dönemlerinde halk sağlığı uygulamaları

    Batı’da gelişen “modern” halk sağlığı uygulamaları, Osmanlı Devleti’nden cumhuriyete kadar uzanan dönemde de karşılık buldu. Gülden Sarıyıldız’ın Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde yazdığı makaleden Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü’ne…

    Hıfzıssıhhanın Batı’da 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tıp ilminin ayrı bir dalı olarak ele alınması ve özellikle 19. yüzyılda İngiltere ve Fransa gibi bazı ülkelerde halk sağlığını korumaya yönelik kanunlar çıkarılıp çeşitli komiteler kurulması, Osmanlılar’ı da etkiledi. İlk defa, genel sağlığı korumaya ve salgın hastalıkları önlemeye çalışan 2. Mahmud, geçici tedbirlerle yetinmeyerek devamlı bir sağlık teşkilâtı ile o dönemde hıfzıssıhha için büyük önem taşıyan karantina teşkilâtını kurdu (1838) ve mevcut sağlık kurumlarını modernleştirmeye başladı. Genel sağlığın temini için gerekli olan pek çok tedbir karantina nizamları arasında yer aldı. Çevreyi ve havayı kirleten pisliklerin ortadan kaldırılması, imalâthanelerin şehir dışına çıkarılması, gıda maddelerinin sağlıklı ve temiz olması, ağaçlandırma, mezarlıkların yerleşim yerlerinin dışında kurulması, ölü defninde mutlaka ruhsat alınması, mezarların belli bir derinliğe kadar kazılması gibi kuralların uygulanmasında hassas davranıldı ve cezaî müeyyideler getirildi… 19. yüzyılın ortalarından itibaren hacca gidenlerin sayısındaki artışa paralel olarak Kızıldeniz sahillerinde ve Hicaz’da karantina ağı teşkil edilip Hindistan kaynaklı Kolera’nın Hicaz üzerinden İslâm dünyasına yayılması büyük çapta engellendi.

    Osmanlı Devleti 1851’de Paris’te toplanan 1. Milletlerarası Sağlık Konferansı’na katıldı. Konferansta hekim delegeler, halk sağlığının korunması ve salgınların önlenmesi için gereken tedbirler hususunda “karantinistler” ve “hijyenistler” olarak iki gruba ayrıldı. Osmanlı Devleti, Fransa ve diğer Akdeniz ülkeleriyle birlikte karantinistler arasında yer aldı. Bunlar gemilerin, insanların ve emtianın tecrit edilmesini şart koşuyorlardı. Hijyenistlerin başında ise karantina uygulamalarından ticareti büyük zarar gören İngiltere geliyordu. Hijyenistler, İngiltere’de sağlık işlerine bakan General Board of Health’ın uyguladığı hijyen, temizlik, havalandırma, gemileri ve malları dezenfekte etme tedbirlerini tesisi düşünülen yeni sağlık sisteminin temeli olarak görüyordu. Halk sağlığının muhafazası için bir hijyen sistemine ihtiyaç bulunduğu belirtilen konferansta, hayvani ve nebati artıkların, çöplerin, mezbahaların şehir ve köylerden uzaklaştırılması, pis suların kapalı lağımlarla akıtılması, her eve içilebilir temiz su sağlanması, baraka türü salaş yapıların ortadan kaldırılması ve yolların ıslahı gibi tedbirler tavsiye edilmiştir. Hijyenistlerin etkisinde kalan konferans her olaya karşı hıfzıssıhha tedbirlerinin alınmasını mecbur tutmuştur.

    Mekteb-i Tıbbiyye’de 1841-1842 öğretim yılında okutulan dersler arasında ilm-i hıfzıssıhhanın da yer aldığı görülmektedir. Hıfzıssıhhanın gelişmesinde çok önemli bir yeri olan bakteriyolojinin ülkedeki tarihi 1887’de başlar (Osmanlılardan Cumhuriyete Öncü Hekimler Hayat Kurtaranlar, #tarih: Haziran 2020, s:39-41). 

    Hıfzısıhha Enstitüsü Bakteriyoloji binasındaki kabartma, enstitünün simgesi haline gelen Yunan mitolojisindeki tanrıça Hygieia. Avusturyalı heykeltraş Willhelm Frass’a ait.

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 56. maddesi kişi ve çevre sağlığının korunmasıyla ilgilidir. Ayrıca kamu sağlığına dair iki temel yasa vardır; bunlardan biri 24 Nisan 1930 tarih ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, diğeri 7 Mayıs 1987 tarih ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Kanunu’dur.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Sağlık Bakanı İbrahim Refik Saydam (1881-1942) tarafından, 1924’te Sivas ve Ankara’da oluşturulan kimyahanelerin birleştirilmesi ve 17 Mayıs 1928 gün ve 1267 sayılı yasa taslağıyla “Merkez Hıfzısıhha Enstitüsü” kuruldu. Enstitünün ilk binası Bakteriyoloji ve Kimyâhane (Aşı Üretim) binası, Avusturyalı mimar Theodor Jost tarafından tasarlanmış ve 1928-30 yılları arasında Redlich und Berger firması tarafından inşa edilmiş; iki yıl sonra da Robert Oerley’in projelendirdiği Hıfzıssıhha Okulu ve Serum Müessesesi (Merkez Bina) eklenmişti. Rockefeller Vakfı’nın yardımıyla yapılan Hıfzıssıhha Enstitüsü, modern cihazlarıyla ilk dönemin sağlık hizmetleri alanındaki önemli girişimlerindendir. Hıfzıssıhha Okulu’nda Halk Sağlığı ihtisası da verilmekteydi.

    Theodor Jost tarafından tasarlanan Hıfzıssıhha Enstitüsü Bakteriyoloji Binası’nın orta bölümde, kapı üzerindeki dışbükey duvarda bulunan, Yunan Mitolojisi’nde sağlık tanrısı Asklepios’un kızı olarak bilinen tanrıça Hygieia adlı kabartmanın Avusturyalı heykeltraş Wilhelm Frass’a ait olduğunu bilinir. Heykelin sol alt köşesinde “1927 W. FRASS” yazılıdır. Hygenia figürü yine kabartma şeklinde ya da heykel olarak Avrupa’da da kullanılmıştır. Hollanda Groningen Hijyen Laboratuarı’nda (Laboratorium voor Hygiene 1883), Hıfzıssıhha Binası’nda olduğu gibi giriş kapısının üstünde yer almaktadır. Ayrıca Almanya Hamburg Borse’de ve İskoçya Edinburg’da da heykel olarak kullanılmıştır.

  • Yüzyıllar boyunca yüze vurulan bir damga

    Yüzyıllar boyunca yüze vurulan bir damga

    Türkiye’de Antep çıbanı, yıl yarası, Halep çıbanı, şark çıbanı, yakarca, üvez, tatarcık ve güzellik yarası… Eski dünyada leishmania, şark yarası (Oriental sore), Eriha çıbanı (Jeriho boil), Bağdat çıbanı (Baghdad boil), Belh çıbanı (Balkh sore) ve Bouton D’Orient… Küreselleşme, iklim değişikliği ve artan insan hareketliliği nedeniyle son yıllarda artan vakalar, dikkat edilmezse yeni salgınlara dönüşebilir. 

    Dünyada bilinen 20 farklı türe sahip leishmania parazitlerinin sebep olduğu hastalık, halk arasında genellikle “şark çıbanı” olarak geçen ve kalıcı izler bırakan bir hastalık. Bu parazitleri taşıyanlar ise “dişi kumsinekleri”. Bunlar enfekte insan ve hayvanları ısırarak aldıkları parazitleri, diğer insan ve hayvanları ısırarak bulaştırıyorlar. Hastalık, kutanöz (deriyi tutan), viseral (içorganları tutan), muko-kutanöz (deriyle birlikte ağız ve burun içini tutan) olmak üzere üç farklı şekilde tezahür ediyor. Şark çıbanı olarak bilinen tip, birkaç ay içinde iyileşmesine rağmen iz bırakırken, viseral tip eğer tedavi edilmezse ölümcül olabiliyor. 

    Tarih öncesi zamanlardan kalan iki parazit fosilinden biri, 100 milyon yaşındaki cretaceous burmese kehribarının içindeki kumsineğinde bulunan leishmania paraziti. Kumsineği, bu paraziti ısırdığı bir omurgalıdan almış olmalı. Diğer leishmania fosili ise 20-30 milyon yaşında bir dominican kehribarının içindeki bir kumsineğinde bulunmuştu. MÖ 7. yüzyılda Asur Kralı Ashurbanipal’in kütüphanesindeki tabletlerde, şark çıbanı lezyonlarını hatırlatan tanımlamaların olduğu da biliniyor. Bu metinlerin kökeninin MÖ 1500-2500’e kadar uzanabileceği tahmin ediliyor.    

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 640px-JerichoButtons.jpg

    1917’de bir hastanınyüzünde Eriha çıbanı diyeadlandırılan lezyonlar…

    Batı Thebes’te (MÖ 2050-1650) bir orta krallık mezarında bulunan 42 Mısır mumyasının paleo-parazitolojik çalışmasında, bu mumyaların dördünde leishmania DNA’sı bulundu. Bu durum, şark çıbanının eski Mısır’da da insanlara bulaştığını gösteriyor. MÖ 1500’lerin tıbbi belgelerinden Eber papirüslerinde de bu hastalığa değiniliyor. İngilizce’de Nil çıbanı (Nile Pimple) olarak bilinen bir şark çıbanı formu da var. Peru’da bulunan ve MÖ 800’den kalan, 6 yaşında bir kız çocuğuna ait mumyada da bu hastalığın bulguları var.  

    Eski Arap toplumları, şark çıbanından iyileşenlerin daha sonra enfeksiyondan korunduğunu biliyorlardı. Bu görüş, Ortadoğu ve Orta Asya toplumlarında şark çıbanına karşı yapılan aktif bağışıklamanın (aşı) temelini oluşturur. Taze çıbanı olanlardan alınan irinin küçük çocukların popolarına zerk edilmesi ya da kum sinekleri ısırsın diye bebeklerin popolarının açıkta bırakılması, daha sonra onları yüzlerinde ortaya çıkabilecek derin yaralardan koruyordu!  

    Orta Çağ’da da şark çıbanının tanımı daha çok Müslüman coğrafyada yapıldı. 930 yılında Râzî / Rhazes (Abū Bakr Muhammad ibn Zakariyyā al-Rāzī / 854-935), Bağdat bölgesinde şark çıbanı görüldüğünü belirtmişti. 

    Şark çıbanının tam olarak doğru bir tanımlaması ise ilk olarak büyük bilgin İbn-i Sina / Avicenna (Abū ʿAlī al-Ḥusayn ibn ʿAbd Allāh ibn Al-Hasan ibn Ali ibn Sīnā / 980-1037) tarafından yapıldı. İbn-i Sina, Kuzey Afganistan’dan “Belh yarası” olarak bilinen bir deri çıbanını tanımlıyordu; bu tanım bugün bilinen leishmania tropica lezyonuna yani şark çıbanına tam olarak uyuyordu. 

    Yeni Dünya’da yüzün görünüşünü bozan şark çıbanını anımsatan lezyonlar, Kolombus öncesinde, 5. yüzyıldan beri biliniyordu. Kuzey Şili’de, Atacama çölündeki bir arkeolojik kazıda ortaya çıkarılan 11. yüzyıla ait dört kadın kafatasında leishmania’ya ait moleküler bulgular ortaya konmuştu; deniz seviyesinden 2.400 metre yüksekte bu bulgular son derecede şaşırtıcıydı; belki de vadiden buraya göç eden insanlar tarafından taşınmışlardı.  

    Modern zamanlarda ise, 16. yüzyıldan itibaren Ortadoğu’da farklı yerlerden toplanan ve şark çıbanını akla getiren bir deri enfeksiyonuna dair çeşitli kayıtlar var. Bu kayıtlardan çoğunda tanımlanan durum, yerin adına göre isimlendirilmiş. Bugün de kullanılan bu isimlerden bazıları, Aleppo boil-Halep çıbanı ve Baghdad boil-Bağdat çıbanı. 

    16. yüzyılın başında Amerika’da İspanyol kolonizasyonuyla, misyonerler de yüzde yara izi bırakan bu hastalığı kayıt altına almaya başladı. Bu kayıtlardan ilki, 1571’de İspanyol tarihçi Pedro Pizarro (1515-1602) tarafından tutulmuştu. Peru’da, And Dağları’nın doğu yamaçlarında koka yetiştiren köylülerin burun ve dudaklarında derin izler bırakan bir hastalıktan bahsetmişti. 1756’da ise o sıralarda Halep’te çalışan İskoçyalı hekim Alexander Russell (1715-1768), şark çıbanının bulgu ve belirtilerini ayrıntılarıyla yayımladı. Şark çıbanı yöre halkı tarafından erkek ve dişi olarak tasnif ediliyordu. Bu muhtemelen hayvanlardan geçen (zoonotik) ile sineklerden geçen hastalığın ayrımını oluşturuyordu. Cilt lezyonlarının gelişiminin ayrıntılı tanımını da yapmıştı ve hastalığın 8 ay ila 1 yıl içinde iyileştiğini, tedavi için üzerine sürülecek herhangi bir şeyin de işe yaramadığını belirtmişti. 

    19. yüzyıldan önce hastalığın içorganları tutan şekline dair bir bilgi yok. En erken kayıt, ordu cerrahı William Twining’in 1827’de yazdığı, Hindistan Bengal’de bir hastada gördüğü yüksek ateş, anemi, deride pullanma ve dalak büyümesi ile seyreden bir hastalığa dair makale. 1832’de yazdığı kitabında da bu hastalığı detaylarıyla anlatmış. İlk salgın, 1824-25’de Bengal’in 50 kilometre doğusunda bir köyde yaşanmış. Hastalık buradan 1860’ta Batı Bengal’e ulaşmış; ertesi yıl da Bengal’in kuzeyine ulaşarak salgına dönüşmüş. Kala-azar hastalarının ölüm oranı yüzde 30’du. Sonraki 10 yıl boyunca hastalık çoğu bölgede endemik olarak kaldı. Hindi/Urdu dilindeki “kara” kelimesi (kala) ve Farsça ateş anlamına gelen “azar” kelimesinden türetilen kala-azar adı, 19. yüzyılın sonunda kullanılmaya başlandı.

    Leishmaniasis’in farklı formlarına sebep olan neydi? Bununla ilgili araştırmalara yine 19. yüzyılın sonlarında başlandı ama parazitin bulunduğu 20. yüzyıldan önce bu soruya cevap bulunamadı. 1885’te İskoç hekim David Douglas Cunningham (1843-1914) bir Delhi çıbanında parazitleri görmüştü ama bunların ne olduğunu anlamamıştı. Daha sonra, Rus ordu hekimi Piotr Fokich Borovski (1863-1932), şark çıbanı içinde gördüğü şeylerin parazit olduğunu anladı ve 1898’de bulgularını yayımladı; ama makale Rusçaydı; bu keşfinden pek kimsenin haberi olmadı. 

    Tarihöncesinden yüz yaraları Peru’nun tarihöncesi döneminden kalma bu heykellerin her birinin ağzında şark çıbanının emaresi izler görülüyor. Hastalığın çağlar boyunca açtığı yaraların belgelerinden…

    İskoç patolog William Leishman (1865-1926), Kasım 1900’de Hindistan’da İngiliz ordusu için çalışırken, Kalküta yakınlarında bir şehir olan Dumdum’da görevli bir askerin yüksek ateş, kansızlık ve dalak büyümesi ile seyreden bir hastalıktan hayatını kaybettiğine tanık oldu. Otopsisinde dalaktan alınan parçanın mikroskobik incelemesinde oval biçimli parazitleri gördü. Daha sonra benzer parazitlere, suni yöntemle enfekte edilen beyaz sıçanlarda da rastladı. Bulgularını 1903’de yayımladı ve “Dumdum ateşi” olarak tanımladığı hastalığa “tripanozom” olduğunu düşündüğü bir parazitin yolaçtığını yazdı. 

    Birkaç hafta sonra İrlandalı bir fizyoloji profesörü olan Dr. Charles Donovan (1863-1951), yüksek ateş ve dalak büyümesi sebebiyle kaybedilen Hindistan yerlilerinden alınan dalak örneklerindeki bulguları yayımladı. Donovan bu parazitlerin “triponozom” olduklarını sanmıyordu. Elindeki materyalin bir kısmını Paris’teki Fransız biyolog Félix Étienne Pierre Mesnil’e (1868-1938) gönderdi; o dönem parazitler konusunda uzman olan Charles Louis Alphonse Laveran’in (1845-1922) fikri soruldu. Laveran (1907’de Nobel Tıp Ödülü kazanacaktı) bunun yeni bir parazit olduğunu düşünüyordu. 

    Kara ateşin resmi Hastalığın içorganları tutan ve tedavi edilmezse ölümcül olabilen kala-azar formuna ilişkin çizim, 1921’den kalma…

    1898’de Hindistan hükümeti tarafından hastalığı araştırmak üzere görevlendirilen İngiliz hekim Ronald Ross (1857-1932), bulgularını 1903 Kasım ayında bir makalede yayımladı. Leishman ve Donovan tarafından keşfedilen parazitlerden bahsettikten sonra, hastalığın sorumlusunun yeni bir parazit olduğunu söyledi ve bu yeni parazite leishmania donovani ismini verdi.     

    Cunningham ve Borovski, şark çıbanındaki leishmania parazitlerini ilk görenlerdi ama leishmania tropica’yı keşfeden ilk kişinin Amerikan patolog James Homer Wright (1869-1928) olduğu kabul edilir. 1903’de Ermeni bir kız çocuğunun yarasından aldığı irinde parazitleri görerek tanımlamış ve helcosoma tropicum olarak adlandırmıştı, 1906’da Alman hekim Max Lühe (1870-1916), bu ismi leishmania tropica olarak değiştirdi. 

    Parazitlerin kumsineği ısırığından geçtiği nihayet 1941’de parazitolog Saul Adler (1895–1966) tarafından kanıtlandı. Laboratuvarında beş gönüllüye kumsineği ısırığı ile parazit bulaştırmak suretiyle bunu deneysel olarak ispatlamıştı. 

    Endemik olduğu ülkelerde leishmania halen ciddi bir sağlık problemi olmayı sürdürüyor. Kaydadeğer sayıda viseral leishmania vakasının, yani kala-azar hastalığının olduğu Brezilya, Çin, Etiyopya, Gürcistan, Hindistan, Kenya, Nepal, Paraguay, Somali, Güney Sudan, İspanya, Sudan ve Uganda gibi ülkelerde 2006’da 60 bin olan yıllık ölüm sayısı 2014’te 30 bine inmişti. Diğer yandan aynı dönemde bildirilen yıllık şark çıbanı vakası, Afganistan, Cezayir, Brezilya, Kolombiya, İran, Fas, Pakistan, Peru, Suudi Arabistan, Suriye, Tunus ve Türkiye’de değişmedi; 150 binde kaldı. 

    Geride bıraktığımız 25 yıl boyunca tüm dünyada leishmania vakalarının sayısında bir artış gözlendi. Hastalığın endemik olmayan bölgelere yayılmasında küreselleşme ve iklim değişikliği iki önemli faktördü. Mesela, turistik ya da iş amaçlı uluslararası seyahat edenlerde görülen vakalar, geçen yıllarda arttı. Ayrıca kan ürünlerinin uluslararası trafiği de, hastalığın endemik olduğu bölgelere hayatında hiç gitmemiş insanlarda bu enfeksiyonların görülmesine neden oldu (buradaki problem banka kanlarının anti-leishmania antikorları açısından taranmaması). Üzerine gelen küresel ısınma da, kumsineklerinin daha kuzey bölgelere göç etmesine neden oldu. Bütün bunlar hastalığın gelecekte endemik olmadığı bölgelerde de ciddi biçimde yayılabileceğini gösteriyor.   

    Leishmania’nın ortaya çıkması ve yayılması için diğer risk faktörleri de savaş ve bölgesel karışıklıklar. Eski dünyanın şark çıbanı Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da her an bir salgına dönüşebilir. Bu salgın Suriye’deki içsavaşla tetiklenmiş durumda; yüzbinlerce sığınmacı mülteci kamplarında ya da çatışma bölgelerinde. İçsavaş başlamadan önce Suriye’de yıllık şark çıbanı vakası 23 bin civarındayken, içsavaşın ardından katlanarak 53 bine ulaştı. Benzer bir kriz Libya’nın doğusunda ve Yemen’de de yaşanabilir. Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Tunus’ta mülteciler leishmania salgınlarını tetikleyebilir. Yoksulluk da riski artırıyor; yetersiz beslenme kala-azar formunun ilerleme riskini artırıyor. 

    Tarih boyunca şark çıbanının evrimi, insan aktivitesiyle bağlantılı. Hastalığın dünyaya yayılması göçlerle gerçekleşti. Ormanların tahrip edilmesi ve vahşi doğayla korunması gereken mesafenin ortadan kalkması, insanları sineklerle yakın temasa zorlayarak, aslında hayvanların paraziti olan başka leishmania türlerinin de insanlara ve evcil hayvanlara uyum sağlamasına neden olabilir. Bu farklı türler buradan insan yerleşimlerine taşınarak yeni salgınlara yolaçabilir.. 

    1951-1952

    Avrupa güzeli Günseli Başar’ın vakar ve zarafetle taşıdığı izi

    Yanağında bir şark çıbanı izi var diye, kimileri Günseli Başar’a fazla şans tanımıyordu. Ancak o önce Türkiye Güzeli, sonra Avrupa Güzeli seçilecekti.

    Günseli Başar (1932-2013), subay olan babasının görevi nedeniyle bulundukları Diyarbakır’da dünyaya gelmişti. Güzel Sanatlar Akademisi’nde moda okurken, hocalarının ısrarıyla o dönem Cumhuriyet gazetesi tarafından düzenlenen güzellik yarışmasına katıldığında 19 yaşındaydı. 1951 kışında, Açıkhava Tiyatrosu’nda yapılan yarışmada Türkiye Güzeli seçildi. 

    Yarışmanın seçici kurul üyesi olan Cumhuriyet gazetesi yazarlarından İsmail Habip Sevük, öteki adayları birkaç yönden geride bırakan Günseli Başar’a oy vermesinin sebeplerini; yabancı dil bilmesi, rakiplerine göre bilgili görünmesi, Uludağ’a tırmanmak gibi sporculuk özelliklerinin bulunması, en önemlisi de “hanım ve olgun tavırlı” biri olmasıyla açıklamıştı. Bununla birlikte yarışmadan önce “yanağında bir şark çıbanı izi var” diye, kimileri Günseli Başar’a fazla şans tanımamışlardı. 

    Güzellik yarası

    Hal ve tavırlarıyla takdir toplayan Avrupa Güzeli Günseli Başar, rakipleri tarafından yüzündeki şark çıbanı iziyle vurulmak istenmiş, ama bu yarayı hayatı boyunca zarafetle taşımıştı

    Avrupa güzelleriyle yarışmak üzere Napoli’ye uçan Başar, 20 Ağustos 1952’de Napoli’de düzenlenen Avrupa Güzellik Yarışması’nda Türkiye’yi temsil etti ve birinci olarak Avrupa Güzeli seçildi. Henüz 19 yaşındaydı ve 19 yarışmacı arasında birinci olmuş, Avrupa’da güzellik unvanı kazanan ilk Türk olmuştu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Merkez Binası bahçesine yapılan ve 19 Mayıs 1955 tarihinde törenle açılan Atatürk ve Türk Gençliği Anıtı’ndaki kız heykelinin de modelliğini yapacaktı.

    Yüzündeki şark çıbanı izini ise hayat boyu vakar ve zarafetle taşımıştı… 

    DR. HULUSİ BEHÇET (1923)

    Adeta bir kabahat işlemiş gibi

    “… Bazıları dudakları civarında çenesinde veyahut ellerinde, beş paradan on kuruş hacmine kadar muhtelif eb’atta parlak düz bir sathın delik, deşik, girintili çıkıntılı izlerini taşırlar…”

    Hulusi Behçet 1914-1943 arasında derideki leishmania hastalığı üzerinde çok çalışmış ve makaleler yazmıştı. Bu konuya ilgi duymasına, Trakya’da askerî hekim olarak çalıştığı 1916’da Edirne’ye gelen Halep fırkasında çok sayıda şark çıbanı vakasının bulunması yolaçmıştı. Şark çıbanı vakalarında hastalık ve parazit çalışmaları yaparken, yara kabuğunun kaldırılması esnasındaki “çivi arazı” olarak isimlendirdiği bulguyu tespit etmiş; tedavide de bir tür elektrokoterizasyon olan diyatermi uygulanmasını önermişti; bu uygulama Annales Dermatologie Paris’de (1923) çıkan “Le traitement des boutons d’Orient par Diathermie (Şark Çıbanlarının Diyatermi ile Tedavisi)” başlıklı yayınıyla uluslararası literatüre girmişti. Behçet hastalığı şöyle anlatıyordu:   

    Literatüre geçti Hulusi Behçet’in şark çıbanı için önerdiği tedavi, uluslararası literatüre de geçmişti.

    “Urfa, Ayintap gibi, memleketimizin Suriye hudutlarına yakın, cenup vilayetlerinde dolaşan bir insan, Diyarbekir, Kayseri, Talas gibi diğer bazı mıntakalarda oturan, yerleşen bir kısım hâlk, işbu mahallerde bulunduklarının nişanesini, yüzlerinde, kaşları kenarlarında, burunlarında, bazıları dudakları civarında çenesinde veyahut ellerinde, beş paradan on kuruş hacmine kadar muhtelif eb’atta parlak düz bir sathın delik, deşik, girintili çıkıntılı izlerini taşırlar. Bilen köylüler, şehirliler, gören, uğraşan şahıslar derhal anlarlar ve farkederler ki bu nişanlı fertler Halep çıbanı denilen yıllık afete uğramıştır ve takriben bir sene müddetçe, bidayette kabarıklığa, muahharen cerahatlı, kanlı akıntılara, kabuklara tahammül etmiştir.  

    İşte Halep çıbanı namı verdiğimiz bu hastalık Türk Cumhuriyeti dahilinde daha birçok köy, kasabalarımızda beledi olarak bulunur ve birçok şikarını avlar ve aylarca, onları ezer ve üzer. Bir, bazen beş, on hatta bazen daha fazla adetlere malik insanlara (edebiyatı tıbbiyede 250’e kadar sayılmıştır) rast gelinir. Bunlar, hayatlarında adeta bir kabahat işlemiş gibi, şuralarında buralarında birtakım damgaları hamildirler. Çıbanın zuhur ettiği kıllı olan bölgelerde bir daha kıl çıkmaz. Bu zaman nişan daha bariz daha mümeyyiz bir vasıftadır. Bu parlak izler, satıhlar, onların hayatlarının sonlarına kadar devam eder. Bu maraza Halep çıbanı dendiği gibi, Bağdat, Nil, Salek, Yemen, Biskra ve yıl gibi isimleri de vardır”.

  • Öncü hekimler, hayat kurtaranlar

    Öncü hekimler, hayat kurtaranlar

    Salgın hastalıklara karşı 2. Abdülhamit devrinde başlatılan bilimsel mücadele, Osmanlı Devleti’nin en zor zamanlarında büyük fedakarlıklarla sürdürüldü. Bakteriyolojiden mikrobiyolojiye, yerli aşılardan eğitime birçok alanda sağlanan gelişmeler; erken cumhuriyet döneminden itibaren çok daha nitelikli çalışmalarla devam etti.

    Mikrobiyolojinin kuruluşu ve bağımsız bir bilim dalı haline gelişi Batı’da olduğu gibi yurdumuzda da 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerçekleşti. Aslında Anadolu’da çiçek hastalığına karşı mikrobiyolojiden çok daha eski zamanlardan beri kullanılan aşılama yöntemi 18. yüzyılın başında İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisinin eşi Lady Montagu’nün (1717) mektubuyla Batı’nın dikkatini çekmişti.

    Louis Pasteur’ün Paris Tıp Akademisi’ne 27 Ekim 1885’te sunduğu “Isırıldıktan Sonra Kuduzdan Korunma” başlıklı bildiriyle kuduz aşısını tanıtması, tüm dünyada olduğu gibi birkaç gün sonra İstanbul’da da büyük yankı yaptı. Kuduz bir hayvan tarafından ısırılmanın mutlak bir ölüm fermanı anlamına geldiği zamanlardır. Cemiyet-i Tıbbiye 19 Mart 1886 tarihli toplantısında Pasteur’ün derneğe şeref üyesi yapılmasını, kurulmakta olan Pasteur Enstitüsü’ne para bağışı yapılmasını ve oraya bir heyet-i fenniye gönderilmesini planlar.

    Paris’e yollanan heyet-i fenniye

    30 Nisan 1886 tarihinde, kuduz üzerindeki çalışmaları yakından izlemek amacıyla Paris’e bir heyet-i fenniye gönderilmesini uygun bulan 2. Abdülhamit, heyet başkanı olarak Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’nin seririyât-ı dâhiliye (iç hastalıkları) muallimlerinden Dr. Aleksandr Zoeros Paşa’nın yanısıra zooloji muallimi Dr. Hüseyin Remzi Bey ile veteriner hekim Hüseyin Hüsnü Bey’i görevlendirir. 

    Osmanlılar’da ilk bilimsel araştırma kurumu olan bakteriyolojihanenin laboratuvarı

    3 Haziran 1886’da tarihinde İstanbul’dan vapurla Varna’ya hareket eden, oradan da trenle 8 Haziran 1886 günü Paris’e ulaşan Osmanlı heyeti; Sultan 2. Abdülhamit adına Pasteur’e insanlığa yaptığı hizmetler sebebiyle 1. dereceden Mecidiye Nişanını ve sultanın Pasteur’ün laboratuvarına yaptığı 10 bin Franklık bağışı ilgili komisyona teslim eder. Paris’te 6 ay kalan ve kuduz aşısının teknik bilgilerini öğrenen heyet, yurda döndükten sonra o zamanlar Sarayburnu- Demirkapı’da bulunan Mekteb-i Tıbbiye içinde 1887’de kurulan “Dâ’ül-kelp Ameliyathanesi”nde (Kuduz Aşısı Kurumu) aşı yapımına başlar. Veteriner Hekim Hüseyin Hüsnü ile Dr. Hüseyin Remzi, Pasteur ve Chamberland’in eserini tercüme ederek “Mikrob Emrazı Sariye ve Şarboniyenin Vesaili Sirayeti ve Usulü Telkihiyesi” adı altında yayımlarlar. Dr Zoeros Paşa, Paris’ten bizzat Pasteur’ün aşıladığı iki tavşanı İstanbul’a getirmiştir; memleketimizde ilk kuduz virüsü ve aşısı bu şekilde elde edilir. Pasteur metoduyla ilk aşılama 3 Haziran 1887’de gerçekleştirilir.

    Yerli aşı üretimi ve önemli başarılar

    Dâ’ül-kelp Tedavihanesi ayrıca Osmanlı Devleti’nde mikrobiyoloji alanındaki yeni kurumların açılmasına da öncülük eder. 1889’da Hüseyin Remzi Bey Telkihhane-i Şâhâne’yi (Aşı Müessesesi) faaliyete geçirir; bu kurumda 1892’de Osmanlı Devleti’nde ilk çiçek aşısı (Telkih-i Guderi) üretilerek hastalıkla mücadelede yerli aşılar kullanılmaya başlanır. İstanbul’daki elçilikler ve yabancı hastaneler de aşı ihtiyaçlarını Telkihhane’den karşılamaya başlar. Çiçek aşısının Osmanlı Devleti’nde seri bir şekilde üretilmesinin ardından, ilki 1885’te çıkarılan aşı nizamnameleriyle ülke genelinde aşılama çalışmaları yaygınlaşacak, çiçek hastalığı büyük oranda kontrol altına alınacaktır.

    Yine bu dönemde, Rieder Paşa tarafından, mezuniyet sonrası bir üst eğitim kurumu olarak faaliyet gösteren Gülhane Seririyat (Klinik) Mektebi açılır. 1891’de bakteriyoloji ders olarak okutulmaktadır ve bu okul, sağlık sisteminde en etkili ve üstün hizmet veren kurumlarından biri olur (ilk aspirin ve kinin hapları, koruyucu tifo, dizanteri ve kolera aşıları burada üretilecektir).

    Bakteriyolojihane-i Şahane

    1893’te İstanbul’da yeni bir kolera salgını çıkmıştır. Gerekli araştırmaların yapılması ve tedbirlerin alınması için padişahın Pasteur’den tavsiye istemesi üzerine, Dr. André Chantemesse İstanbul’a gelir ve üç ay kalarak kolera konusunda yoğun çalışmalar yapar. Ayrı bir bakteriyoloji laboratuvarının kurulmasını telkin ettiği raporunu 2. Abdülhamit’e sunduktan sonra Fransa’ya döner.

    Bir araştırma ve üretim kurumu olarak Bakteriyolojihane-i Şahane, 1893’ün Kasım ayında Chantemesse’in yerine yine Pasteur Enstitüsü’nden gelen Dr. Maurice Nicolle’ün yönetiminde açılır ve önce Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin kimya laboratuvarında su analizleri yapılmaya başlanır. Bakteriyolojihane için Demirkapı’daki Askerî Tıbbiye’nin bitişiğinde yapılan, laboratuvar ve dersliklerden oluşan ahşap bina 1894 Nisan’ında tamamlanmıştır; ancak Mekatib-i Askeriye Nezareti’ne bağlı olarak çalışan bakteriyolojihane bir yıl sonra Nişantaşı’nda Süleymanpaşa Konağı’na taşınır. Kurum, Maurice Nicolle’ün Türkiye’den ayrıldığı 1901’e kadar, veteriner mikrobiyoloji, aşı üretimi, kuduz sağaltımı gibi değişik sivil ve askerî sağlık hizmetlerini aynı çatı altında sürdürür. Birçok bakteriyolog yetiştiren kurum, Dr. Nicolle’ün Paris’e dönüşünden sonra 1910’a kadar Remlinger ve Simond’un idaresinde çalışır ve bu sıralarda Çemberlitaş’ta Matbaa Sokağı’ndaki binasına taşınır. 2. Meşrutiyet’ten sonra Bakteriyolojihane-i Şahane yerine “Bakteriyolojihane-i Osmani” adı kullanılır.

    Şahane kadro 1893 kolera salgını sırasında açılan Bakteriyolojihane-i Şahane’nin kadrosu

    Dr. Maurice Nicolle (1862-1920), İstanbul’da kaldığı 8 yıl içinde laboratuvarı başarıyla yürütürken çok kıymetli bilimsel çalışmalarda da (sığır vebası, şark çıbanı, pnömokok vb) bulunmuş ve ülkemizde mikrobiyolojinin gelişmesinde büyük katkılar sunmuştur.

    Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalışmış, mikrobiyoloji alanında birçok değerli çalışmalar yapmış; laboratuvarların açılmasında, bakteriyologların yetişmesinde çok büyük emek sarfetmiş bir biliminsanıdır.

    Abdülhamit döneminde Pasteur Enstitüsü’nden Dr. Maurice Nicolle yönetiminde kurulan laboratuvar, Osmanlı’nın ilk bilimsel araştırma kurumuydu.

    Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalışmış, mikrobiyoloji alanında birçok değerli çalışmalar yapmış; laboratuvarların açılmasında, bakteriyologların yetişmesinde çok büyük emek sarfetmiş bir biliminsanıdır.

    Adil Mustafa Şehzadebaşı (1871-1904), Dr. Nicolle ile birlikte ve özellikle sığır vebası üzerinde yaptıkları araştırmalarla dünya literatürlerine geçmiştir. Bakteriyolojihanede 1896’da difteri, 1897’de sığır vebası, 1903’te kızıl serumları yine veteriner hekim Mustafa Adil tarafından üretilmiştir.

    Ahmet Şefik Kolaylı (1886-1976), sığır vebası virüsünün insanlarda hastalık oluşturmadığını, sığır vebasına tutulan hayvanların kesilerek etlerinin askerlere yedirilebileceğini; böyle etleri yiyenlerde hastalık görülmesi halinde kendisinin kurşuna dizilmesini isteyen ve bu cesareti gösterebilmiş bir biliminsanıdır. Çatalca’da aç kalan askerlerin bu etleri yemesinden sonra, Edirne şehrinin düşmandan kurtarılması için büyük bir fiziksel-moral kuvvet kazanılmıştır.

    Balkan Savaşları ve kolera salgını

    1912 seferberliğiyle birlikte alevlenen kolera, Balkan Savaşı’nın 30-31 Ekim muharebeleri sonrasında Lüleburgaz çevresinden başlayarak hızla yayılmış, Kasım sonunda Marmara kıyılarından Karadeniz’e kadar uzanan geniş coğrafyada salgın halini almıştı.

    1913 başında İstanbul’un salgından korunmasına çalışılıyor, hastaların bakımına ayrılan mekanlar kordon altına alınıyordu (cordon sanitaire). Her gün kent sularından alınan örnekler Bakteriyolojihane-i Osmani laboratuvarında inceleniyordu. İçme sularında koleraya rastlanmamıştı; ancak salgının durdurulmasını sağlayan hijyen önlemlerinin başında -özellikle cephede- suların kaynatılarak içilmesi geliyordu. 

    Savaş günlerinde kolera salgını Balkan Savaşı’ndaki kolera salgını sırasında Kızılay tarafından Hadımköy civarına kurulan çadırlar.

    Hastalık en yoğun biçimiyle göçmenler arasında görülüyordu. İstanbul’a ulaştırılan kolera hastalarının önemli bir bölümü Bezm-i alem Yenibahçe Gureba Hastanesi’ne, diğerleri de Demirkapı ve Maltepe Asker Hastanelerine kaldırılmıştı. Hastalığın bakteriyolojik tanısı “Asya kolerası” olarak kesinleşmişti.

    Salgın %50’yi aşan bir mortalite (ölüm oranı) ile 1913 Ocak ayına kadar sürdü. Salgını durduran etkenler ise savaşa ara verilmesi ve kar yağışları olmuştu. Ancak 1913 Ağustos’unda savunma konumundaki birliklerin Edirne’ye doğru hareketiyle askerlerin enfekte alanlara girmesi salgını yeniden başlatmıştı.

    Bakteriyolojihane-i Osmani müdürü Simond’a göre hastalık, sulardan değil doğrudan kişisel temas ve enfekte olmuş nesneler aracılığıyla bulaşmaktaydı; kolerayla ilgili laboratuvar çalışmaları 1911’den 1913’e kadar üç yıl boyunca aralıksız sürdürülmüş, yapılan araştırmalarda karasineklerin kolerayı bulaştırma olasılığı da irdelenmişti.

    Zor zamanlarda sağlık ordusu

    Trablusgarb’ta çarpışmaların başladığı günlerde açılmıştı Bakteriyolojihane-i Osmani; savaşların sürdüğü ve siyasal çalkantıların hiç dinmediği yıllardı… Kuruluşu itibariyle Mekatib-i Askeriye Nezareti’ne bağlanan Bakteriyolojihane’nin her dönemde özel bir statüsü vardı ve 1909’da oluşturulan Müessesat-ı Hayriye-i Sıhhiye’ye bağlı sağlık kuruluşları arasına alınmamıştı. Fransızlar için Bakteriyolojihane bir prestij kurumuydu ve Almanların Gülhane’deki egemenliğine karşı geliştirilmiş bir etkinlik alanı olarak görülmekteydi.

    Balkan Savaşları’ndaki büyük kayıplar kaçınılmaz radikal gelişmelere yol açmış, askerî reformlarla birlikte sağlık hizmetlerinin de yeniden ele alınmasını zorunlu kılmıştı. Bu süreçte, Bakteriyolojihane’nin Fransız uzmanları sahneden çekilirken, salgın hastalıklar içinde ilk sırayı da koleranın yerine tifüs almaya başlamıştı.

    Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye’de 1894’ten itibaren Dr. Refik Güran ders vermeye başlamış; 1914 yılında da Simond’un ayrılması ile Bakteriyolojihane’nin müdürü olmuş; bu sırada “Hıfzıssıhha Müessesesi” adı altında birleştirilen Bakteriyolojihane, Kimyahane, Dâ’ül-kelp ve Telkihhane de onun idaresine verilmişti.

    1913’ten itibaren Gülhane’de Bakteriyolojihane-i Osmani’de kolera ve dizanteri aşıları üretilmeye başlanmış; tifo, veba aşıları, difteri, meningokok ve dizanteri serumları elde edilmesi için de yoğun çaba gösterilmişti. Hem 1. Dünya Savaşı hem de İstiklal Savaşı sıralarında ordu ve halk için gerekli aşı ve serumlar bu şekilde sağlanmıştı. Reşat Rıza (Kor) 1913-14 yıllarında tifüs aşısını geliştirmişti. Önce Demirkapı’da daha sonra da Kadırga’da bulunan Tıbbiye Mektebi, 1903’te Haydarpaşa’ya nakledildi. 1908’de fakülte haline getirilerek Askerî Tıbbiye de ona katıldı ve Prof. Dr. Refik Güran 1914’te Tıp Fakültesi’nin bakteriyoloji direktörü oldu.

    1919 Ekim’inde İstanbul’da Akdeniz’den gelerek yük çıkaran bir gemiyle taşındığı sanılan bir veba salgını başladı. Bakteriyolojihane’de buna karşı aşı üretimi hızlandırıldı ve bununla Dr. Ziya Seyfullah Bey uğraştı (bu sırada bir laboratuvar kazası sonucunda pnömonik vebaya yakalandı ve 7 Ocak 1920 tarihindeyaşamını yitirdi).   

    Mütareke döneminde Fransızlar 1919’da Bakteriyolojihane-i Osmani’yi doğrudan denetimlerine aldılar ve Pasteur Enstitüsü’nün bir şubesine dönüştürme girişiminde bulundular. İstanbul’un kurtarılmasından sonra Bakteriyolojihane 1922’de Şehremaneti’nin yönetimine girdi.

    Cumhuriyet dönemi ve öncü hekimler

    Ülkemizde bakteriyoloji ihtisası ancak 1929’da başlayabildi. 1933’te Üniversite Reformu yapıldığında, Haydarpaşa’dan İstanbul tarafına nakledilen Tıp Fakültesi’nin çeşitli enstitü ve kliniklerine Avrupa’dan biliminsanları davet edildi. Mikrobiyoloji ve Salgınlar Bilgisi Enstitüsü ile Parazitoloji Enstitüsü birleştirilerek direktörlüğüne Prof. Dr. Hugo Braun getirildi. Türkiye’de 16 yıl kalan Prof. Dr. Hugo Braun, bu süre içinde çeşitli araştırmalar yaptı ve çok kıymetli eserler bıraktı. Daha sonra 1950’de Mikrobiyoloji Kürsüsü direktörü olan Ord. Prof. Dr. Ziya Öktem 1960’a kadar bu görevini sürdürdü.

    2. Dünya Savaşı ile birlikte birçok bakteriyel enfeksiyon yanında, ordular tifüsten de kırılmaktaydı. Dünyada ancak belli merkezlerde tifüs aşısı yapılırken, Amerikan hükümeti İtalya’nın Salerno cephesindeki askerlerinde kullanılmak üzere Türkiye’den binlerce doz aşı istemişti. Ankara’ya taşınmış olan Gülhane’de Dr. Behiç Onul’un başkanlığında acilen bir ‘Tifüs Aşısı Laboratuvarı’ kurulmuş ve binlerce doz aşı imal edilerek Amerikan askerlerine gönderilmişti. Maalesef bu sırada laboratuvar kazası sonucu altı kişi tifüse yakalandı ve Tbp. Yzb. Mehmet Tuna 3 Ağustos 1943’te yaşamını yitirdi. Daha sonra Ankara Üniversitesi’nde profesör olacak olan Dr. Behiç Onul (1912- 1989) ve Dr. Zeki Durusu (1914-1982), kurtulan beş kişi arasındaydı.

  • Mikroptan virüse, hastalıklara karşı bitmeyen mücadele

    Tabiat intikam almaz; hayatı korumaya, sürdürmeye çalışır. İnsan ise, özellikle 12 bin yıl öncesinden başlayarak kendi kurduğu düzenleri “hayatı pahasına” sürdürmeye çalışıyor. Çatalhöyük’ten Sanayi Devrimi’ne mikropların keşfinde öncü çalışmalar, önde gelen isimler ve sonrasındaki “viral” döneme damgasını vuran biliminsanları…

    Günümüzden 12.000 yıl önce başladığı tahmin edilen tarım devrimi, uygarlığın yolunu açarken insanların hayatlarını da kökten değiştirdi. Neolitik dönemde yiyeceğinin peşinde dolaşan avcı-toplayıcılar, yerleşik bir yaşam tarzına geçerek çiftçi oldular. Bu geçişin sebepleri için değişik hipotezler sözkonusu olsa da sonuçları iyi bilinir. Çiftçiliğin ilk olarak Ortadoğu’nun bereketli hilalinde, küçük topluluklarda başladığı düşünülür. Mahsulün fazlasını depolayan ve böylece düzenli besine kavuşan insanların kaçınılmaz olarak nüfusları da arttı. Çiftçiliğin yanısıra hayvanları da evcilleştirmeye (!), onları hem işgücü hem de beslenme için kullanmaya başladılar.

    Giderek toprağa daha çok bağlanan ve nüfusu daha da artan insan topluluklarında sosyal eşitsizlikten oluşan büyük problemin yanısıra bir büyük problem daha vardı: Evcil hayvanlardan geçen bulaşıcı hastalıklar. Çiçek, influenza ve kızamık… Hepsi de evcil hayvanlardan insanlara yayıldı. 

    Çatalhöyük’ten Sanayi Devrimi’ne

    Yaklaşık 9.500 yaşındaki Çatalhöyük’teki arkeolojik çalışmalar, aynı anda 8.000 kadar insanın burada yaşamış olabileceğini gösteriyor. Giderek kalabalıklaşan ve birbirleriyle yakın temas halinde yaşayan insanlar bulaşıcı hastalıkların yayılması ve salgınlara dönüşmesi için eşsiz bir ortam oluşturuyordu. Sonraki zamanlarda ticaretin, savaşların ve göçlerin getirdiği insan hareketleri, enfeksiyon hastalıklarını da dünyanın dörtbir yanına taşıyacaktı.

    Londra’nın içme suyu kaynağı da olan Thames Nehri’ndeki kirlilik nedeniyle ölüm nehrin sularında kol geziyor.

    İnsanlığın ikinci büyük devrimi, 18. yüzyılın ortasıyla 19. yüzyıl ortası arasındadır. Sanayi Devrimi sırasında önce İngiltere’de başlayan ve tüm Avrupa’ya yayılan şehirleşme ve büyük bir hızla artan nüfus, bulaşıcı hastalıkların yayılması için bulunmaz bir ortamdı. Kırsal alandan şehirlere, şehir merkezlerinden varoşlara doğru genişleyen yoksulluk ve sefalet… Güneş yüzü görmeyen ve yeterli beslenemeyen alt sınıf insanları raşitizm ve iskorbüt gibi Victoria Dönemi’nin meşhur hastalıklarının yanısıra çiçek, tifüs ve tüberküloz gibi bulaşıcı hastalıklardan da yakasını kurtaramadı. Kızamık, kabakulak, boğmaca ve kızıl gibi hastalıklar nedeniyle çocuk ölümleri çok yüksekti. 19. yüzyılın sonlarında kanalizasyon sistemlerinin yaygınlaşmasından önce, su kaynaklarının kirlenmesiyle kolera ve dizanteri salgınları başgösterdi. Avrupa’dan tüm dünyaya yayılan savaşlar da, hastalıklarlarla beraber sunuldu! Ve savaşlar yeni göçleri ve yine hastalıkları tetikledi. Elbette bilim ve teknoloji de ilerledi ve pek çok soruna çözüm üretti; fakat bunlar yeterli ve yaygın olamadılar. 

    Bugünün “küresel” dünyasında yine yoksulluk, yine savaş, yine göçler var. Doğanın sınırları zorlanmaya devam ettikçe, insanların kalabalık bir yana “yığın” halinde yaşamalarını kaçınılmaz kılan durumlar sürdükçe, yeni mikroplar ve yeni hastalıklar mutlaka hep olacak. Şimdi tekrar başa dönelim.

    Antik Çağ’da mikrop fikri

    Hastalıkların doğaüstü güçlerin eseri olduğuna inanılırdı; hastalık ya Tanrı’nın gazabıydı ya da Şeytan’ın işi… Görünmeyen bazı varlıkların hastalıklara sebep olma ihtimali düşünülse de 17. yüzyılda mikroskobun keşfine kadar buna pek inanılmadı.

    Hippokrates (MÖ 460-375), sağlığın insan bedenindeki dört hayati sıvının (kan, balgam, sarı ve kara safra) arasındaki dengeye bağlı olduğuna ve bu dengenin bozulmasının da bütün hastalıkların kaynağı olduğuna inanıyordu; topraktan çıkan fena hava ile su, yıldız, rüzgar ve mevsimlerin etkisiyle bu denge bozuluyordu (Miasma teorisi). Yazdığı kitaplarda sıtma, lekeli humma, çiçek, veba, sara ve akciğer veremine ait bilgiler vermiş, yaraların tedavisinde kaynatılmış suyla yıkamayı tavsiye etmişti.

    Ayaklı kurtlar 14. yüzyıldaki bit salgını, Golden Haggadah’da hayvanlarla insanların yakınlığı kadar, temizlik alışkanlıklarına da bağlı resmedilmiş. Ortaçağ’da ciddi bir endişe konusu olan bitler, “ayaklı kurt” olarak biliniyordu.

    Aristoteles (MÖ 384-322) bazı organizmaların cansız maddelerden varedildiğine dair “kendiliğinden türeme” (spontaneous generation) olarak bilinen teoriyi savunurdu. Buna göre canlılar, başka canlıların üremesi veya bölünmesi gibi süreçler olmaksızın, cansız maddenin birleşimi sonucunda biraraya gelebilirdi; sivrisineklerin ve bitkilerin çürümekte olan maddelerden türediğine inanılırdı. Cansız bir madde eğer bir pneuma (Yunanca akıl, zihin, us anlamına gelen kelime, aynı zamanda “nefes” ve “ruh” anlamı taşıyor. “Vital heat” veya calidum innatum olarak da tanımlanmakta) taşıyorsa -yani bir ruhu varsa- buradan canlı bir varlık türeyebilirdi.

    Kendiliğinden türeme teorisi (abiogenesis) asırlar boyunca kabul gördü. Zira henüz mikroskop yoktu ve örneğin bir sinek cansız bir şeyden de ortaya çıkıyor gibi görünüyordu. Su birikintisinde balıklar, çürüyen ette kurtçuklar, tozlarda pireler, tahıl yığınlarında fareler, nehir kıyılarında kurbağalar oluşabilirdi. Canlı organizmalar cansız maddelerden türeyebilirdi.

    Galen’den İbn-i Sina’ya…

    Galen (129-200) miasma teorisini öne sürdü; hastalıklara kötü hava (mal’aria) sebep oluyordu; bu kötü havanın içinde organik maddenin çürümesinden kaynaklanan miasmatik kokular kolera, veba gibi hastalıkların nedeniydi. Doğu’da Hintlilerin Sustrata’sında (500) farelerin vebanın yayılmasında rolü olduğu bildirilmiş, İbn-i Sina (980-1038), bulaşıcı hastalıkların gözle görülmeyen kurtçuklardan ileri geldiğini ve korunmak için temizliğin önemli olduğunu vurgulamıştı. Ak Şemsettin (1453) malaryanın aynı bir bitki tohumu gibi görülmeyen bir etkeni olduğunu ve vücuda girdikten sonra ürediğini yazmıştı.

    Görünmeyenin peşinde 1600’lerde, mikroskop öncesi dönemde, Antonie van Leeuwenhoek spontane türeme teorisini destekliyordu.

    1700’lere gelindiğinde, hastalıkların hâlâ çürümekte olan bir şeyin havaya karışan kötü kokulu zerreleri yüzünden meydana geldiği kabul görüyordu. Lavoisier 1775’te havadaki oksijenin varlığını ispatlamış, kaynatılan gıdalarda oksijen bulunmadığı için üreme olmadığını savunarak spontane türeme teorisini desteklemişti. 18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde en popüler zamanlarına ulaşan bu görüş, aslında mikrop teorisine zemin hazırlayacaktı.

    Bugün kulağa tuhaf gelen bu fikirler sadece gözlemlere dayanıyordu; gözlemliyorlar ve bu gözlemleri yorumluyorlardı. Görmek inanmak anlamına geliyordu. Mikroskop yoktu ve gözle görülen bir hayat emaresinin olmadığı bir yerde aniden bir sinek ya da bir kurtçuk belirmesi, bu teorinin yüzyıllar boyunca hâkim kalmasını getirmişti.

    Leeuwenhoek ve Francesco Redi

    1600’lere gelindiğinde, aslında fikirleri birbiriyle zıt olan iki biliminsanı kendiliğinden türeyiş teorisine laboratuvarda bir nevi meydan okudular; Antonie van Leeuwenhoek (1632-1723) teoriye inanırken, Francesco Redi (1626-1697) buna karşı çıkıyordu. Redi’nin 1668’de yaptığı deney, çürüyen etin üzerindeki kurtçukların kendiliğinden olmadığını gösterdi: Deneyde kavanozlardan birinin kapağı açıktı ve hem havayla hem de sineklerle temas edebiliyordu. Diğer kavanozun kapağı yerine bir bez örtülmüş, böylece hava ile temas halinde olmasına karşın içeri sinek girmesi engellenmişti. Eğer yüzyılların hipotezi doğruysa her iki kavanozdaki etin de kurtlanması lazımdı; çünkü her ikisi de havayla temas ediyor yani pneuma’ya ulaşıyordu. Deney, sinekle teması olmayan ve sadece havaya maruz kalan etin kurtlanmadığını gösterdi; oysa sineklerle temas eden et kurtlanmıştı. Redi’nin deneyi, kurtçukların kendiliğinden ortaya çıkmadığını gösteriyordu; halbuki sineklerle doğrudan temas buna sebep oluyordu. Dolayısıyla “spontane türeme” doğru değildi. 

    Görünmeyenin peşinde Francesco Redi, yaptığı basit bir deneyle çürüyen etin üzerindeki kurtçukların kendiliğinden oluşmadığını kanıtladı.

    Hücrenin keşfi ve hücre teorisi

    Hücrenin keşfi ve hücre teorisinin geliştirilmesi 17. yüzyılda mikroskobun keşfine bağlıdır ve hayata dair bugünkü anlayışımızda mikroskobun keşfinden bu yana “hücre teorisi”esas alınır: 1. Hayatın temel birimi hücredir. 2. Bütün organizmalar 1 ya da daha çok hücrelidir 3. Bütün hücreler diğer hücrelerden gelir.

    İngiliz doğa felsefecisi-mimar Robert Hooke hücreyi keşfetti ve bu keşfini 1665’te yayımladığı Micrographia adını verdiği kitapta yazdı. Hooke, bitkisel ve hayvansal dokuları oluşturan bu küçük yapılara “cell” adını verdi, çünkü onları bal peteğinin yapısına benzetmişti. Üzerinden geçen yüzlerce yılın ardından hücre teorisi bugün hâlâ kabul görmektedir. Hooke ince bir mantar kesitine bakarken hücreleri keşfetmiş ve bu hücrelerin sadece bitkiler ve mantarlarda olduklarını düşünmüştü. Robert Hooke, bir dokuya mikroskobik olarak bkan ilk kişiydi ve “hücre teorisi” böylelikle başladı.

    Görünmeyenin peşinde Bir dokuya mikroskobik olarak bakan Robert Hooke ise hücreyi keşfeden kişi oldu.

    1675’te Antonie van Leeuwenhoek (1632-1723) adlı Hollandalı bir kumaş tüccarı, bir cam mercekle bir damla göl suyuna baktı. Mikropların dünyasına ilk kez bakılıyordu. İlk kez hareketli mikroskobik canlıları gözlemlediği yani mikroorganizmaları keşfettiği için mikrobiyolojinin babası olarak anılacaktı. Bir damla suda (200x büyütme) gördüğü bu canlıları “animalcules” olarak adlandırmıştı. Hücre daha önce keşfedilmişti ama, bunlar bitki hücreleriydi. Hayvan hücreleri ve bakterileri ilk defa ortaya çıkarılıyordu.

    Dönüm noktaları İngiliz hekim John Snow, Londra’daki kolera salgınının kaynağını bulmak için ilk epidemiyolojik çalışmayı yaptı (altta).

    1848’de İngiliz hekim John Snow (1813-1853) ilk epidemiyolojik çalışmayı yaptı. Londra’daki kolera salgınının kaynağını bulmaya çalışıyordu. Kolera vakalarını şehrin haritası üzerinde işaretlediği zaman çarpıcı bir keşfe iza atmış, salgının başladığı yer olarak kanalizasyon karışan su kaynağını bulmuştu. Bugün epidemiyolojinin babası kabul edilen Snow, hastalıkların sadece hava yoluyla değil su gibi bulaşmış herhangi bir şeyle de mümkün olabileceğini göstermişti.

    O zamana kadar mikroplar sadece hipotezdi. Çıplak gözün göremeyeceği kadar küçük şeyler birçokları için hâlâ inanılması güç bir durumdu. Mikroorganizmaların varlığı kanıtlanmış olsa da mikroskobun keşfine kadar bu mikro dünya görülemedi.

    Mikrobiyolojinin altın çağı: 1857-1914

    Mikrop teorisinin henüz popüler olmadığı zamanlarda, lohusa humması 1850’lerde yaygın ve çoğu kez ölüme götüren bir hastalıktı. Doğum hekimliğinde el yıkamanın lohusa hummasını çok bariz bir şekilde azalttığını keşfeden Philipp Semmelweis (1818-1865), steril olmayan ortamların ameliyat sonrası ölümcül enfeksiyonlara davetiye çıkardığını ortaya koymuştu. Bu enfeksiyonlar gözle görülmeyen mikroplara bağlıydı ve hava yolu ya da mikroplu eşyaların teması sonucunda hastalığa ve ölüme sebep oluyordu. Hastalığın sebebi olan mikroplara karşı koruyucu bir aseptik teknik geliştirmişti; ellerini klorlu bir kireç çözeltisi ile dezenfekte ediyordu.

    Lohusa hummasının sebepleri ve koruyucu yöntemleri ile ilgili bulgularını bir kitapta toplayan Semmelweis’in fikirleri tıp camiasında pek destek bulmadı; zamanın hekimleri el yıkamayla ölüm oranlarının düştüğünü kabul etmek istemiyorlardı. Steril olmayan koşullarda yapılan cerrahi müdahaleler yaygındı ve ölüm oranları neredeyse %50 idi. Fikirleri ölümünden sonra Pasteur’ün deneyleri ve Lister’in uygulamalarıyla popüler olacak ve Semmelweis “annelerin kurtarıcısı” olarak adlandırılacaktı.

    Louis Pasteur: Dönüm noktası

    19. yüzyılda fermantasyon ve kendiliğinden türeme üzerine çalışan birçok biliminsanı vardı ama bir kişi öne çıkıyordu; Louis Pasteur (1822-1895). Biyolojiye kimyadan gelmiş ve çalışmaya başladıktan dört yıl sonra kendiliğinden türeme tartışmasına son vermişti. 1858’de Pasteur, kaynatılarak sterilize edilmiş etsuyunda havayla temas kesilirse mikrop üremediğini gördü. Sterilizasyon yöntemlerinin geliştirilmesi mikrobiyolojiyi de sağlam bir temele oturtmuş, Pasteur mikrop teorisinin önde gelen isimlerinden birisi olmuştu. Süt ürünleri gibi bazı besin maddelerinde bozulmaya yol açan bakterilerin çoğunu öldüren, besinin kalitesini arttıran, halk sağlığını koruyan pastörizasyon işlemi bugün hâlâ onun adıyla anılıyor. Pasteur ayrıca fermantasyon işlemine “maya” adı verilen tek hücreli organizmaların sebep olduğunu da  kanıtlamıştı.  

    Dönüm noktaları Louis Pasteur mikrobiyolojinin kilit ismi oldu.

    Canlı dış yüzeylerin kimyasal dezenfeksiyonu anlamına gelen antisepsi, 1865’te Joseph Lister (1827-1912) tarafından geliştirildi ve tıp alanında özellikle hasta bakımı için yeni standart haline geldi. Lister tarafından geliştirilen aseptik tekniklerin çoğu günümüzde hâlâ tıp alanında kullanılmaktadır. 1830’ların sonlarında, Schwann ve Cagniard-Latour, alkollü fermantasyon ve çürümenin canlı varlıklardan kaynaklandığını göstermişti.

    Robert Koch ve antibiyotik dönemi

     Organik maddenin ayrışmasının canlı organizmalardan kaynaklandığı kabul edilirse, bunun bir adım ötesi de vücut dokularının bozulması olarak görülen hastalığın canlı varlıklardan kaynaklanması fikriydi. Bu hipotezi (mikrop teorisi) ilk defa, bugün bakteriyolojinin babası olarak bilinen Alman köy doktoru Robert Koch (1843-1910) 1867 yılında deneysel olarak kanıtladı. Şarbon etkeninin bir bakteri olduğunu bulmuş ve etkenin bulunması için izlenmek üzere bir dizi kural önermişti. 1882’de de tüberküloz basilini bulan Koch, 1905’te Nobel Ödülü’ne layık görülecekti.

    Mikrobiyolojide en önemli gelişmelerden biri, hastalığa karşı kazanılan bağışıklığın doğasını anlamaktı. Böyle bir bağışıklığın olduğu uzun zamandır bilinirdi ve Edward Jenner’ın çiçek aşısı ile netlik kazanmıştı. Mikrop teorisi kurulmadan çok daha önce, 1796’da aşılama işlemleri başlamıştı. En büyük zafer 1890’larda von Behring ve Kitisato tarafından difteri ve tetanos antitoksinlerinin keşfiydi. Bu çalışma daha sonra Paul Ehrlich (1854-1915) tarafından bir uygulamaya dönüştürüldü ve önceden bağışıklık kazandırılmış bir atın serumu tedavi amacıyla kullanılabildi. Bu tedavi, enfeksiyon hastalıklarının rasyonel tedavileri için antibiyotiklerin keşfine giden yolu açtı. Sir Alexander Fleming’in (1881-1955) çığır açan penisilin keşfini (1928) antibiyotik dönemi izledi. Fleming, 1945 Nobel Ödülü’nü Howard Florey ve Ernst Boris Chain ile paylaştı.

    Bakteriyolojinin babası Mikrop teorisini deneysel olarak kanıtlayan Robert Koch bir köy doktoruydu. Keşfi ona 1905’te Nobel’i kazandıracaktı.

    Başka bir boyut: Virüsler, viroloji

    19. yüzyılın sonlarında Dmitri Ivanovski ve Martinus Beijerinck tarafından yapılan çalışmalar virüsler ve viral enfeksiyonlara dair bilimin başlangıcı oldu. Daha önce virüsler bilinmiyordu; oysa Pasteur kuduz aşısını ve Jenner da çiçek aşısını geliştirmişti; her ikisi de viral hastalıktı. Ancak o dönemde viral enfeksiyonların da bakteriyel sebeplerden kaynaklandığı düşünülüyordu. Farklı hastalıkların mikroplarını bulmak için çalışmalar yapılacak, böylece yeni aşılar geliştirilecek, yeni bilimsel bilgilere ulaşılacaktı.

    Bakterilerin izolasyonu için filtreleme gerekiyordu. Virüsler ise bakterilerden yaklaşık on kat daha küçüktü. Delikleri, daha sonra virüs adı verilecek olan bu kadar küçük ebatlı varlıkları da tutabilecek bir filtre gerekiyordu. Pasteur ve Chamberlain virüsleri de tutabilen yeni bir filtre yaptılar. 1892’de Ivanovski hastalıklı bir tütün bitkisinden süzdüğü filtratın sağlıklı bir tütün bitkisine hastalık bulaştırabildiğini keşfetti. Martinus Beijerinck bağımsız olarak 1899’da benzer deneyler yaparken aynı virüsü keşfetti; süzüntüyü bir zehir gibi davranan bulaşıcı, canlı bir sıvı olarak tanımlamak için Latince zehir anlamına gelen venenum kelimesini kullandı. Mikrobiyoloji biliminde kısa bir süre içinde mikoloji (mantar bilimi), protozooloji (parazitik protozoon bilimi), mikrobiyal ekoloji gibi yeni özel çalışma alanları açıldı; ikinci altın çağ başlıyordu. 

    İkinci altın çağ: 1940’lar…

    Mikrobiyolojinin gelişimindeki yakın dönem çalışmaları mikrobiyal genetik alanında ve moleküler biyoloji olarak artık ayrı bir bilim dalına evrilmiş durumda. İlk olarak 1928’de gözlemlenen bakterilerde dönüşüm prensibi, 1940’larda gösterilebilmişti: Bu DNA idi! Salvador Luria ve Max Dulbrück gen ekspresyonu ve mütasyonlarını incelemek için bir model olarak Escherichia coli (E.coli) bakterisini kullanmışlar ve E.coli’nin genetik mutasyonlar edinerek viral enfeksiyona karşı direnç geliştirebildiğini ortaya koymuşlardı.

    1944’te DNA’nın bir bakteriden diğerine aktarılabildiği gösterildi. Oswald Avery, Colin MacLeod ve Maclyn McCarty hücrelerde bulunan genetik materyal olarak DNA’yı tanımlayan ilk kişilerdi. Bu önemli keşif streptococcus pneumoniae bakterisi kullanılarak yapıldı. Bu keşif daha sonra 1953’te Alfred Hershey ve Martha Chase tarafından yapılan ve bakteriyel hücreleri enfekte etmek için bir virüsün kullanıldığı deneylerle doğrulandı; DNA yapısının belirlenmesiyle mikrobiyolojinin yepyeni bir yönü ortaya çıktı ve genetik mühendisliğinin temeli atıldı. DNA transferi kavramı aslında 1940’larda doğmuştu. Daha sonra 1960’ların sonlarında bakteriyel enzimler keşfedildi ve DNA’nın yeniden düzenlenmesi olasılığı ortaya çıktı. Moleküler biyolojinin gelişmeleri mikrobiyolojinin kökleri üzerinde gerçekleşiyordu.

    Üçüncü altın çağ: Biyoteknoloji

    Mikrobiyoloji, nanoteknoloji ve biyomühendislik alanlarındaki gelişmeler tıp alanında devrim yarattı. Artık mikroorganizmalar hastanın yararına belirli işlevlere hizmet etmek için vücuda yönlendirilebiliyor; genetiği değiştirilmiş mikroplar vücuttan protein fabrikaları olarak gönderilebiliyordu. Bu süreçte, ışığın dalga boyundan bile daha küçük bir şeyi görebilmenin yolunu açan elektron mikroskopları tayin edici bir işlev gördü. İlk kez 1940’larda geliştirilen elektron mikroskopları, 100.000 kereye kadar büyütme imkanı tanıdı.