Yazar: Fatma Özlen

  • Cerrahpaşa: Türk tıbbının 130 yıllık medar-ı iftiharı

    Cerrahpaşa: Türk tıbbının 130 yıllık medar-ı iftiharı

    Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, asırlık tarihi, yetiştirdiği müstesna hekimleri ve hayata döndürdüğü sayısız insanla ülkemizin gurur duyduğu nadir kurumlardan. Darülfünun’dan günümüze gerek yapısal gerek coğrafi gerekse idari birçok değişim yaşayan Cerrahpaşa’nın öyküsü insana, hayatına ve kaliteye duyulan saygının da öyküsü.

    Bundan 130 sene önce, 1893’te İstanbul’da baş­gösteren büyük kolera salgını şehri vurmuş; hızla artan hasta sayısı nedeniyle acil hastane ihtiyacı ortaya çıkmıştı. O dönemde hastane­lerin tespitini Şehremaneti’nin Hıfzıssıhha Komisyonu yapı­yordu. Hubyar Mahallesi’nde, Mutasarrıf Hasan Rüştü ve İhsan Efendi’nin sahip olduğu “Takiyüddin Paşa Konağı” diye bilinen boş vaziyetteki büyük ahşap yapı geçici bir hastaneye dönüştürüldü; salgın mağdur­larının tedavisi için kullanılma­ya başlandı.

    Nisan 1894’te salgın bitip geçici hastaneler kapatılınca belediye dairesi olarak kulla­nılmaya devam edilen konak, aynı yıl 10 Temmuz’da meydana gelen şiddetli depremde zarar gördü. 1896’da hastane yapıl­mak üzere İstanbul Şehrema­neti tarafından satın alınarak tamir edildi ve bahçesine ek bir pavyon yapıldı ama 1908’e ka­dar yine belediye dairesi olarak kullanıldı. Yakın çevrede Hür­rem Sultan döneminde kurulan Haseki Nisa Hastanesi sadece kadınlar içindi; erkek hastalar için uygun bir sağlık kurumu yoktu. Bu nedenle, erkekler için günün koşullarına uygun bir belediye hastanesi yapılması amaçlandı. Gerekli tamiratı ve Yıldız Sarayı’ndan verilen eşyalarla tefrişatı yapılan ahşap konak, 2. Meşrutiyet’in yıldönü­münde, 23 Temmuz 1910’da 80 yataklı Cerrahpaşa Zükûr Has­tanesi adıyla Şehremini Suphi Bey tarafından açıldı.

    Ahşap konak zamanla ihti­yaçlara cevap vermekte yetersiz kalınca, eski şeyhülislamlar­dan Cemaleddin Efendi’nin bağışladığı hastane bahçesinin bitişiğindeki arazide bir cer­rahi binası yapılmasına karar verildi. Takiyüddin Paşa Konağı 1911’de yıktırılarak, birbiriyle bağlantılı iki kargir binanın inşaatına başlandı.

    TipTarihi-1
    Gazi Mustafa Kemal, 14 Aralık 1930 Pazar günü öğleden sonra Cerrahpaşa Hastanesi’ni ziyaret eder. Başhekim Rüştü Bey ve diğer hekimler tarafından karşılanır. Hastane hakkında bilgi alan Mustafa Kemal, laboratuvarları ve klinikleri inceler, hastalarla sohbet eder ve hastanenin anı defterine “Gördüklerimden memnun oldum. Temizlik, intizam, ciddi mesai takdire şayandır” satırlarını yazar.

    1912’de Balkan Savaşı biterken, İstanbul’da tekrar kolera salgını başladı; hasta­ne bahçesine kadınlar için 12 yataklı, erkekler için 24 yataklı ahşap barakalar yaptırıldı. Bu barakalar salgın bittikten sonra da kullanılarak çeşitli tıbbi bi­rimlere dönüştürüldü. Hastane giderek büyümeye başlamıştı; 1913’te 150 yatakla hizmet ver­mekte olan Cerrahpaşa Zükûr Hastanesi’nde cerrahi, dahiliye, bulaşıcı hastalıklar, kulak-bu­run-boğaz, deri ve zührevi hastalıklar servisleri, ayrıca röntgen, patoloji, bakteriyoloji laboratuvarları kuruldu.

    Bugün Tıp Tarihi Müzesi olan Merkez Dairesi ve yine bugün Dekanlık olan Cerrahi Pavyonu binaları 1916’da tamamlanarak, kadın ve erkek hastalara hizmet vermek üzere Cerrahpaşa Be­lediye Hastanesi açıldı. Giderek büyüyen hastanenin cerrahi şefliğine 1925’te genç ve idealist bir cerrah olan Dr. Burhaned­din (Toker) getirildi; hastane, cerrahi ve travmatoloji ağırlıklı bir merkez olma yönünde ilerle­mekteydi.

    1927’de hastane çevresindeki 70 bin metrekarelik bir alan istimlak edilerek yapılan Dahi­liye Pavyonu (daha sonra yakın zamanlara kadar psikiyatri kliniği olarak hizmet vermiştir) 1930’da hizmete girdi. Burası hastanenin cumhuriyet döne­minde inşa edilen ilk binasıydı ve yatak sayısı 250 olmuştu.

    TipTarihi-2
    1893’teki kolera salgınında hastane olarak kullanılan bina, bir dönem belediye dairesi olarak hizmet verdi. 1907’de koleranın tekrar başgöstermesiyle yeniden hastane oldu.

    Askerî ve sivil tıbbiyenin birleştirilmesinin ardından tıp eğitimi veren yegane kurum hâline gelen Darülfünun Tıbbi­yesi, 1909’dan itibaren Haydar­paşa’da bulunuyordu. Darülfü­nun’da inceleme yapmak üzere, Türk hükümetinin davetiyle 1932’de İsviçre’den gelen Prof. Albert Malche, hazırladığı raporda Haydarpaşa’daki tıp öğrencilerinin yeteri kadar hasta görerek uzmanlaşma im­kanı bulamadığına değinmişti. Bu rapordan yaklaşık 1 yıl sonra yapılan üniversite reformunda Darülfünun’un bütün fakültele­ri kaldırıldı ve 1 Ağustos 1933’te 2252 Sayılı Kanun’la İstanbul Üniversitesi ve ona bağlı tıp, hukuk, edebiyat ve fen fakül­teleri kuruldu. Darülfünun Tıp Fakültesi, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi adını almıştı ve aynı yıl Maarif Vekaleti’nin kararıyla Haydarpaşa’dan Beyazıt’taki eski Harbiye bina­sına taşındı. Fakültenin klinik eğitimleri Haseki, Şişli Etfal, Vakıf Gureba, Bakırköy Emraz-ı Akliye ve Cerrahpaşa Belediye Hastanesi’nde yapılacaktı.

    Üniversite reformu ile birçok öğretim üyesi görevden alın­mış, aynı tarihlerde Alman­ya’da Nazi baskısına maruz kalan biliminsanlarından Türkiye’ye davet edilen Nissen ve Igersheimer gibi hekimler de tıp fakültesinde göreve başla­mıştı. 1933’ten itibaren İstanbul Tıp Fakültesi’nin klinikleri 300 yatak kapasitesine ulaştı. Hem öğrencilere düzenli bir eğitim hem de hasta tedavi hizmetleri verilmeye başlanan Cerrahpaşa Hastanesi’nde, dahiliye kliniği şefi Atatürk’ün de doktoru olan kalp mütehassısı Neşet Ömer (İrdelp), cerrahi kliniği şefi Ru­dolf Nissen ve göz kliniği şefi de Josef Igersheimer oldu. Cerrah­paşa ününe ün katıyordu. Yine aynı yıl, üniversite kliniklerinin nakli esnasında Cerrahpaşa’nın ilk dershanesi yaptırıldı; İstan­bul Üniversitesi’nin Cerrahpa­şa’da yaptığı bu ilk bina Ord. Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp’in ölümünden sonra “Neşet Ömer Amfisi” olacaktı. Cerrahpaşa artık “Cerrahpaşa Yerleşkesi” olmuştu.

    TipTarihi-3
    1912 kolera salgınında hastane bahçesinde yapılan barakalar.

    1940’ta Ziya Gün’ün bağışıyla 60 yataklı modern yeni bir göz kliniği, 1941’de deri ve frengi servisi ve 1943’te 150 yataklı yeni 1. cerrahi kliniği hizmete açıldı; 1988’e kadar hizmet ve­recek olan bu binada, o devrin en modern cerrahi kliniği hayat bulmuştu. 1941’e kadar Prof. Dr. Nissen’in yönettiği 1. cerrahi kliniği, 20 Ağustos 1951’deki ani vefatına kadar Prof. Dr. Burha­nettin Toker tarafından yöne­tildi. Tıp fakültesinin önemli bir bölümü artık Cerrahpaşa’daydı.

    1950’lerde tıp fakültesi eğitim klinikleri Cerrahpa­şa ve Çapa yerleşkelerinde toplanmıştı. Kadın-doğum kliniği 1933, çocuk hastalıkları kliniği 1948’den beri Haseki Hastanesi’nde bulunuyordu. Her iki kliniğin Cerrahpa­şa yerleşkesindeki temelleri 1953’te atıldı. Hizmet kapasitesi ve kadrosu büyüdükçe yöne­tim sorunları ortaya çıkan Tıp Fakültesi, daha çok öğrenci alması yönünde baskıya maruz kalıyordu. 1960’ta 46’sı İstan­bul Tıp kadrosunda olan 147 öğretim üyesi üniversiteden çıkarılmış, 1962’de kliniklerine geri dönmüşlerdi. 1963’te yeni bir tıp fakültesi yönetmeliği hazırlanmış ve 1964’te İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin Çapa ve Cerrahpaşa yerleşkeleri idari bakımdan iki ayrı fakülte olarak ayrılmıştı.

    Türkiye’nin yeni üniversite­lere, özellikle tıp fakültelerine ihtiyacı vardı. Yüksek Öğrenim Şurası’nda da gündeme geldiği üzere, 10 Aralık 1965 tarihinde Çapa ve Cerrahpaşa’nın iki ayrı fakülte hâlinde örgütlenmesi kararı alındı. Çapa’da göz, üro­loji, nöroloji, çocuk ve anestezi kürsüleri kurulurken, Cerrah­paşa’da fizik tedavi, radyoloji, cildiye, kulak-burun-boğaz, ortopedi, anestezi, psikiyatri kürsüleri açıldı.

    TipTarihi-4
    Burhanettin Toker ve Rudolf Nissen (ikinci sıra soldan ikinci ve üçüncü) asistanlarıyla, 1938.

    Cerrahpaşa Hastanesi’nde 1953’te temeli atılan çocuk has­talıkları ve kadın-doğum kli­nikleri, 20 Ocak 1967’de ders­haneleri ve amfileriyle hizmete girdi. Cerrahpaşa yerleşkesinde hastane kapasitesi 1.000 yatak olmuştu. 6 Mayıs 1967’de fakülte kurulunun, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin ikiye ayrılarak Cerrahpaşa yerleşkesinde İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi adıyla yeni bir tıp fakültesi kurulması kararı tutanaklara geçti ve İ.Ü. Sena­tosu’nun 27 Temmuz 1967’de yapılan oturumunda kara­ra bağlandı. Eski fakültenin devamı kabul edilen Çapa’daki fakülteye “İstanbul Üniversi­tesi Tıp Fakültesi” adı verildi; Cerrahpaşa’daki fakülte ise yeni kurulmuş kabul edilerek “İstanbul Üniversitesi Cerrah­paşa Tıp Fakültesi” adını aldı. Halbuki her iki fakülte de kuru­luşundan beri eski fakültenin bir parçası olarak var olmuştu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin kuruluş tarihi uzun yıllar son­ra, 2019’da düzeltilecekti.

    Öte yandan Cerrahpaşa’daki binaların mülkiyeti İstanbul Belediyesi’ndeydi. Fakülte komisyonu binaların satın alınmasına karar vermiş, fakat belediye meclisinde “yoksul ve kimsesiz hastalar nerede tedavi görecek?” muhalefeti üzerine “Cerrahpaşa Hastanesi binaları satılamaz” kararı çıkmıştı.

    TipTarihi-5
    1943’te hizmete açılan bina, dönemin en modern cerrahi kliniği olarak tıp tarihinde çağdaş yapılanmanın bir örneği.

    6 Eylül 1967 tarihli gazete­lerde Cerrahpaşa Tıp Fakülte­si’nin ilk dekanı Prof. Dr. Celal Öker’in ilk demeci yayımlandı: Fakültenin bütün üniteleriyle kurulduğu ve 2 Ekim’de bütün sınıflarda öğretime başlanaca­ğı duyuruluyordu. Öte yandan bina sorunu henüz çözülme­mişti ve belediye binalarının üniversiteye devredilmesi gerekiyordu. 19 Eylül 1967’de olağanüstü toplanan İstanbul Belediye Meclisi’nde, Cerrah­paşa yerleşkesindeki belediye binalarının Cerrahpaşa Tıp Fa­kültesi’ne tahsis edilmek üzere 25.800.000 Türk lirası karşılı­ğında İstanbul Üniversitesi’ne devredilmesine karar verildi. 22 Ekim 1967’de İstanbul Valisi Vefa Poyraz, 1. Ordu Komutanı Orgeneral Memduh Tağmaç, İstanbul Üniversitesi Rektörü Ord. Prof. Dr. Ekrem Şerif Egeli, Belediye Başkan Haşim İşcan, İstanbul Üniversitesi’nin iki tıp fakültesinin dekanları Prof. Dr. Cihat Abaoğlu ve Prof. Dr. Celal Öker, öğretim üyeleri ve konukların katıldığı bir tören­le devir gerçekleşti. 2 Ekim 1967 tarihinde Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde eğitim ve öğretim başladı.

    Cerrahpaşa Tıp Fakültesi binaları artık fakültenindi… 1967’de 1.000 yatak ve 75.000 m2 alanda hizmet veriyordu ve o ders yılında toplam 903 öğ­rencisi vardı. Tıp Fakültesi’nin klinikleri hasta kabulüne ve eğitime kesintisiz olarak devam ettiler. 1970’lerde Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin Hemşire ve Laborant Okulu ile Ebe Okulu eğitime başladı; merkez labora­tuvarı hizmete girdi ve fakülte merkez kitaplığı faaliyete geçti. 1973’te kuruluşunu üstlen­diği Edirne Tıp Fakültesi’nin 1974’ten başlayarak 1982’ye ka­dar öğrencilerinin tıp eğitimle­ri de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi bünyesinde yapıldı. İç Hastalık­ları yeni binası 1975’te, Temel Bilimler Binası 1978’de yapıldı; yeni amfiler açıldı ve aynı yıl Göz, KBB, Üroloji ve Dermato­loji kürsüleri yeni binalarına taşındı.

    TipTarihi-6
    Burhanettin Toker (önde ortada), Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde asistan ve öğrencileriyle, 1941.

    6 Kasım 1981 tarihinde yürürlüğe giren 2447 Sayılı Yüksek Öğretim yasası uyarın­ca, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kürsüleri anabilim dallarına dönüştü. Yine 80’lerde Merkez Araştırma Laboratuvarı ve Mer­kez Kütüphanesi, kapalı spor salonu hizmete açıldı. 1987’de Prof. Dr. Uğur Derman’ın ku­rucusu olduğu bir İngilizce Tıp Programı açılarak eğitim ve öğretime başlandı. 1988 yılında Cerrahi Monoblok binası açıldı. Dekanlık 1995’te yeni bir binaya taşındı ve eski dekanlık bina­sında 2004’te Tıp Tarihi Müzesi açıldı.

    9/5/2018 tarih ve 7141 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Ek Madde 182’yle, İstanbul Üni­versitesi-Cerrahpaşa adıyla yeni bir üniversite kuruldu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin dışında Florence Nightingale Hemşirelik, Hasan Ali Yücel Eğitim, Orman, Sağlık Bilimle­ri, Spor Bilimleri, Veterinerlik, Mühendislik Fakülteleri ile yeni kurulan Diş Hekimliği, İktisat, İşletme ve Eczacılık Fakülteleri de yeni üniversitenin kapsa­mındadır.

    TipTarihi-7
    1913’te Şehbâl dergisinde yayımlanan bu fotoğraf, Cerrahpaşa Hastanesi’nin bugün ayakta olan en eski binasıdır ve günümüzde dekanlık olarak kullanılmaktadır.
    TipTarihi-8
    Cerrahpaşa Hastanesi’nin “muazzam bir sağlık sitesi” olarak tanıtıldığı 28 Şubat 1955 tarihli Akşam gazetesi haberi.

    Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 18 Mayıs 2018’den itibaren eği­tim-öğretim faaliyetlerini İs­tanbul Üniversitesi-Cerrahpa­şa’ya bağlı olarak sürdürmekte ve geçen zaman içinde yıpranan ve hasar gören yapılarda res­torasyon ve yerinde dönüşüm çalışmaları devam etmekte iken; 6 Şubat 2023’te yaşanan Kahramanmaraş depreminin ardından süreç hızlandırıldı ve risk arzeden binalar boşaltıldı. Boşaltılan binalardaki klinikler yeniden yapım sürecinde geçici olarak Yeşilköy’deki Cerrahpa­şa Tıp Fakültesi Prof. Dr. Murat Dilmener Hastanesi’nde hizme­te devam etmekte.

    19. yüzyıl sonuna doğru, geçici kolera hastanesi olarak kurulduğu yıllardan beri sağlık hizmeti sunan Cerrahpaşa Has­tanesi, yurdun her köşesinden her hastaya kapısı her zaman açık ve Türkiye’nin en güveni­lir sağlık kurumlarından biri olmaya devam ediyor.

    1933’ten beri kesintisiz tıp eğimi veren kurum, üniversite giriş sınavlarında hekim aday­larının ilk tercihlerinde yer alıyor ve mezun ettiği hekimle­rin tıpta uzmanlık sınavı (TUS) başarısında yine ilk sıralarda bulunuyor.

    TipTarihi-9
    Yerinde yeniden yapılandırılan Cerrahpaşa’ya öğrencilerin geçici vedası, 2023.

    (… – 1604)

    Cerrah Mehmet Paşa: Semte, camiye, hastaneye adını verdi

    TipTarihi-KUTU1
    1594’te inşa edilen cami, daha sonra restorasyonlar geçirerek günümüze kadar varlığını korudu.

    Cerrahpaşa adı, Osmanlı sadrazamlarından Cerrah Mehmet Paşa’nın yaptırdığı külliyeden geliyor. Enderun’da yetiştirilmiş bir devşirme olan Cerrah Mehmet Paşa, Yeniçeri ağası iken 1578’de 2. Selim’in kızı ve Piyale Paşa’nın dul eşi olan Gevher Sultan’la evlendi. 1582’deki vezirliği sırasında 3. Murad’ın oğlu Şehzade Mehmed’i sünnet ettiğinden dolayı “cerrah” lakabıyla anıldı. Takip eden yıllarda 3. Mehmed devrinde Hadım Hasan Paşa’nın azli üzerine 9 Nisan 1598’de sadarete getirildi. Sadrazamlık makamında 9 ay kalabildi; gut hastalığı sebebiyle aktif çalışması mümkün olmadığından 6 Ocak 1599’da azledilerek yerine Damat İbrahim Paşa getirildi. 10 Ocak 1604’te vefat eden Cerrah Mehmet Paşa’nın kabri, yaptırdığı caminin haziresindeki türbededir.

    Kitabesinde 1594’de inşa edildiği yazan Cerrah Mehmet Paşa Külliyesi’nin mimarı, Mimar Sinan’ın haleflerinden Davut Ağa’dır. Gevher Sultan’ın 1587- 88’de kurduğu medresenin karşısında klasik Osmanlı Türk mimarisi tarzında inşa edilen külliyenin içinde cami, çeşme, şadırvan, türbe ve çifte hamam yapılmıştır. 1660’ta yaşanan büyük yangında içine sığınanlarla birlikte yanmış ve ertesi yıl tamir edilmiştir. 1782’de bir diğer büyük yangında yine zarar görmüş, 1894 depreminde ise minaresi ve son cemaat yerinin kubbeleri yıkılmıştır. Minaresi 20. yüzyıl başlarında yeniden yapılmış, 1958’de ve 1982’de restore edilmiş; külliyenin doğu kısmında kadınlar ve erkekler için yapılmış olan çifte hamam ise 1908’de kapandıktan sonra bakımsızlıktan yıkılmış ve geriye hiçbir şey kalmamıştır.

    Cerrah Mehmet Paşa Camii, 16. yüzyıl Türk mimarisinde kubbesi altıgen kaideye oturan en güzel eserlerden biridir; merkezî kubbenin ağırlığını altı fil ayağı taşımaktadır. Ana duvarlar ve kubbe kasnağı üzerinde çok sayıda pencereden bol ışık alır. Sadece kubbe kasnağında 18 pencere vardır. Cami avlusunu çevreleyen duvarlar kesme taştan; kuzeyde orta kısmındaki avlu kapısı kemerlidir. Avluda 16 köşeli mermer bir şadırvan havuzu; kuzeybatı köşesinde sekizgen planda yapılmış klasik bir Osmanlı türbesi ve içinde Cerrah Mehmed Paşa ile oğullarına ait üç ahşap sanduka vardır. Bizans döneminin 12. bölgesinde, Yedinci Tepe’de kurulan Cerrahpaşa Hastanesi, 1930’lara kadar topografik olarak eski Hubyar Mahallesi sınırları içinde yer alırdı. 1928 İstanbul belediye reformundan sonra eski mahallenin sınırları düzenlenerek adı Cerrahpaşa olarak değiştirildi.

    (330-1711)

    TipTarihi-KUTU2
    17.yüzyıla tarihlenen Avrat Pazarı minyatürü
    bugün Venedik’teki Museo Correr’de.

    Bizans’tan Osmanlılar’a, Arkadius’tan Avrat Pazarı’na

    Roma İmparatoru 1. Konstantin, 330’da başkent yaptığı Byzantion’a 7 tepe üzerinde kurulmuş Roma’dan esinlenerek “Nova Roma” adını vermiş; sonraları kurucusuna ithafen Konstantinopolis (Kostantiniyye) diye anılan bu şehir 395’ten sonra Doğu Roma İmparatorluğu’na başkent olmuştu.

    Güneyindeki Theodosius Limanı’yla büyük bir ticaret merkezi olan bu zengin şehir yeniden inşa edilirken Eski Roma gibi 14 bölgeye ayrılmıştı. Genişleyen şehrin hipodromu, devasa bir sarayı, heykellerle süslenmiş sokakları vardı.

    İmparator Arkadius’un 7 tepeli şehrin yedinci tepesi olan Xerolophos’da yaptırdığı, dört köşeli kaide üzerinde 47 metre yüksekliğindeki anıt 421’de tamamlandı. 740’taki depremden sonra zirvesindeki heykel devrildi; geçen zaman içinde depremlerden ve üzerine düşen yıldırımlardan çok zarar gördü.

    1453’te Fatih, Kostantiniyye’yi payitaht ilan ettiğinde de Arkadius anıtı varolmaya devam etti. 2. Bayezid döneminden itibaren etrafındaki alanda kadınların ticaret yaptığı ve “Avrat Pazarı” diye bilinen bir pazar kurulması nedeniyle “Avrat taşı” olarak anılan sütun; 1711’de onarılamayacak kadar hasarlı olduğundan ve devrilme tehlikesi gösterdiğinden yıktırıldı.

    İstanbul’un “suriçi” dokusu birbirine bitişik mahallelerden oluşuyordu ve Bizans’ın yedinci tepesinde, Fatih devrinin sonlarında var olan 4 mahalle, Hubyar, İsa Kapısı, Kasap İlyas ve Sancaktar Hayrüddin mahalleleriydi. Arkadius sütununun kaide kalıntısını eski Hubyar Mahallesi’nde, Cerrahpaşa Haseki Kadın Sokağı’nda, sokağa bakan cepheden görmek halen mümkün.

  • Ölüme karşı savaştılar ülkeyi bir daha kurtardılar

    Uzun yıllar süren savaşlardan bitap düşmüş, hasta ve yorgun bir nüfusa yeniden can vermek gibi güç bir misyon üstlenen Ankara hükümeti, 1920’den itibaren sağlık alanına el attı. Sağlık hizmetlerini organize etmekten sağlık personeli sayısını artırmaya, bulaşıcı hastalıklarla mücadeleden aşı ve ilaç üretimine uzanan zorlu yolun kahramanları.

    Cumhuriyet ilan edildiğinde yeni Türkiye, ortalama yaşam süresi 40 yıla inmiş, uzun savaş yıllarından yorgun, borçlu ve hastalıklı bir nüfusu miras almıştı. Anadolu nüfusunun 2 milyonu dış göçle, 2 milyonu ise iç göçle yer değiştirmiş; 13 milyon kişinin yarıya yakını hastalıklarla mücadele eder haldeydi. Tifo, tifüs, kolera, verem, sıtma, çiçek, frengi salgınlarının yanında 3 milyon trahom vakası da vardı. Buna karşılık 1923’te tüm ülkedeki doktor sayısı 554, sağlık memuru sayısı 560, hemşire sayısı ise 4’tü! Eczanesi olan şehirlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu; toplam 69 eczacı vardı. Hekim başına düşen nüfus yaklaşık 20 bindi. Bebek ölüm oranları ise %50’nin üzerine tırmanmıştı.

    TBMM, henüz göreve başlamasının üzerinden 10 gün geçmişken, 3 Mayıs 1920′ de çıkardığı bir yasayla Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye Vekaleti’ni kurdu. Bundan önce sağlık işleri, Dahiliye Nazırlığı’na bağlı olarak 1908′ de kurulan Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi tarafından yönetiliyordu. Yani, Meclis’in aldığı kararla, sağlık işleri ilk defa İstanbul’ da bir genel müdürlükten çıkartılarak Bakanlık seviyesine taşınmıştı.

    Tip_Tarihi_1
    1950’lerde yürütülen BCG Kampanyası’yla gezici aşı ve tarama merkezleri köylere sağlık hizmeti götürüyordu.

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Robert Oppenheimer: ‘Dünyaları yok eden’ bir deha

    Epeydir beklenen “Oppenheimer” filmi, 21 Temmuz’da vizyona girdi. Film, atom bombasını tasarlamak için geliştirilen Manhattan Projesi’nin bilimsel direktörü dâhi fizikçi Robert Oppenheimer’la birlikte nükleer savaşın dehşetini de yeniden gündeme getirdi. Önce yıldızlaşan, sonrasında ABD tarafından casuslukla suçlanan bir dehanın gerçek hikayesi…

    Geçen yüzyılın en etkili insanlarından, dâhi fizikçi ve atom bombasının mimarı J. Robert Oppenheimer’ın hayatını konu alan Christopher Nolan filmi “Oppenheimer”, 21 Temmuz’da vizyona girdi. Filmde Cillian Murphy tarafından tüm çelişkileri ve karmaşıklığıyla canlandırılan Amerikalı fizikçinin hikayesi, Kai Bird ve Martin J. Sherwin tarafından 2005’te yazılan, Pulitzer Ödüllü American Prometheus adlı biyografiye dayanıyor.

    Bilim Tarihi - 5
    OPPENHEIMER 
    SENARİST – YÖNETMEN: 
    CHRISTOPHER NOLAN 
    OYUNCULAR: CILLIAN MURPHY, EMILY BLUNT, MATT DAMON, ROBERT DOWNEY JR. 
    3 s 1dk. 

    Oppenheimer’ın olağanüstü ve trajik başarısından önce, 1920’lerdeki gençlik yıllarından başlayan hikaye; 1945’te atom bombasının patlayış anında zirvesine ulaşıp, 1954’te ABD hükümetinin anti-komünist politikalarıyla şekillenen güvenlik soruşturmasıyla devam ediyor. Kamera, onu saçları ağarmış bir ihtiyar olana dek bütün kişisel dönüşümleri ve toplumsal dönüm noktaları sırasında takip ediyor.

    Oppenheimer’ın kişisel hikayesi olduğu kadar, bir dönemin bilimsel keşiflerinin yarattığı heyecanın, bilim ve siyasetin kesiştiği/zıtlaştığı anların ve yarattığı tüm tehditlerle nükleer savaşın da hikayesi bu. Nolan, 100.000-200.000 arası insanın ölümüne neden olan Hiroşima ve Nagasaki bombalamalarını doğrudan göstermekten kaçınıyor; böylelikle savaşı yüceltme tuzağından da kurtulmuş oluyor. Atom bombasının daha önce Los Alamos çölleri üzerinde test edilmesi sırasında, Oppenheimer’ın aklından geçen Hindu kutsal kitabı Bhagavad Gita’dan bir dizeyle yetiniyoruz: “Şimdi ben ölüm oldum… Dünyaların yokedicisi”.

    Etik sorunlar 

    Nükleer enerjinin keşfi, 20. yüzyılın en büyük bilimsel başarılardan biriydi. Atomun sırlarını ortaya çıkarmak için nesillerdir süren araştırmaların sonucunda nükleer tıp ve radyasyon terapisinin temelleri atılmış, yüksek miktarda enerji üretmenin yolu açılmıştı. Ancak aynı zamanda atom bombasının yapılması da mümkün hâle gelmişti. 

    Marie Curie, “Saf bilgi arayışı, insanlığın en önemli ihtiyaçlarından biridir” der. Peki bu bilginin nihai olarak insanlığı felakete sürükleyeceği durumlarda “saf bilgi arayışı” sürdürülmeli mi? Fisyon reaksiyonunun merkezinde yer alan “E=mc2” formülünü bulan Albert Einstein’ın Alman biliminsanlarının nükleer fisyonu kullanarak bir bomba yapacaklarından korktuğu için ABD Başkanı’na mektup yazması etik açıdan nasıl değerlendirilmeli? Einstein’ın adı bu mektup nedeniyle atom bombasıyla ilişkilendirilirken, onun bombayı yalnızca teorik olarak türetmesi, silahlara uygulamayı hiç düşünmemiş olması sorumluluğunu azaltır mı? 

    Bilim Tarihi - ANA
    Elinden düşürmediği sigarasıyla Robert Oppenheimer. 

    Aslına bakılırsa Manhattan Projesi için çalışan bilimcilerin, bombanın kullanımıyla ilgili hiçbir söz hakları yoktu. Herkes gibi onlar da Hiroşima ve Nagasaki’nin bombalanmasından gazeteler ve radyolar aracılığıyla haberdar oldular. Ne var ki Manhattan Projesi nihayetinde bir kitle imha bombası olarak tasarlanmış ve bilim insanları, tarihte benzeri olmayan bir güç ortaya koyarken “insanlığın kendi kendini yok etme çılgınlığına” da hizmet etmişlerdi. 

    Atom enerjisinin sağladığı olağanüstü çeşitlilikteki imkanlar beraberinde yeni ahlaki ve etik ikilemleri de getirmiş; bu enerjiyi kullanabilme yetisine sahip bilimcilere de yeni sorumluluklar yüklemişti. Projede çalışan birçok fizikçi bu etik kaygılarla boğuşuyordu. Öyle ki etik müzakereler, projenin bir yan ürünü hâline gelmişti. Savaşın sonunda birçok fizikçi biyoloji gibi başka dallara geçmiş; bu durum disiplinlerarası bir araştırma alanı olarak moleküler biyolojinin doğmasına neden olmuştu. Bombanın sebep olduğu genetik hasarlar ise “insan genomu projesi”nin yolunu açmıştı. 

    Bilim Tarihi - 1
    Nolan’ın filminde de fikir alışverişi yaparken gördüğümüz Albert Einstein ve Oppenheimer, 1947’de birlikte çalışırken… 

    Manhattan Projesi 

    Ancak bu telafi çabalarına rağmen Max Born’un söylediği gibi “Nagasaki ve Hiroşima’nın yokedilmesinden bu yana atom, bizi yokoluşla tehdit eden bir hayalet” hâline gelmişti. Dünya artık eskisi gibi olmayacaktı. 

    Kontrollü zincirleme reaksiyon ve fisyon, ilk defa Kopenhag’daki Niels Bohr Enstitüsü’nde çalışan Otto Robert Frisch tarafından deneysel olarak gözlemlendi. Frisch’in deneylerinden yola çıkan Niels Bohr, U-235’in yavaş nötron fisyonundan sorumlu olanın uranyum izotopu olduğu sonucuna varmıştı. Ocak 1939’un sonunda Bohr, Washington D.C.’deki 5. Teorik Fizik Konferansı’nda nükleer fisyonun keşfini duyurdu. Kısa bir süre sonra, Avrupa ve Amerika’daki birçok laboratuvarda fisyon deneyleri kopyalanmaya başlanmıştı. Nükleer fisyonun bir kitle imha silahı yaratmak için kullanılabileceği fikri birçok biliminsanını endişelendirse de 2. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar bu fikirle fazla ilgilenilmemişti. 

    Hitler’in genişleme hırsı ve Yahudi karşıtı politikalarından kaygı duyan biliminsanlarından biri de çoğu Yahudi gibi Almanya’dan kaçmak zorunda kalan fizikçi Leo Szilard’dı. Szilard, 1939 yazında Albert Einstein’ı ABD Başkanı Roosevelt’e bir mektup yazmaya ikna etmişti. Bu mektup Başkan’a nötron zincir reaksiyonunun potansiyel silah olarak uygulanması konusunda bilgi veriyordu. Nazi Almanyası’nda böyle bir proje üzerinde çalışıldığına dair şüpheler vardı. Başta pek endişeli görünmeyen hükümet, Pearl Harbor saldırısı ve Almanya’nın bir bomba projesi üzerinde çalıştığına dair istihbarat raporlarından sonra, Manhattan Projesi’ni başlatmaya karar verdi. 

    2. Dünya Savaşı, nükleer fisyonun keşfinden sadece 9 ay sonra ilan edilmişti. Manhattan Projesi’nde çalışanların çoğu da Hitler’in anti-semitik politikaları nedeniyle Almanya’dan kaçan Yahudiler’den oluşuyordu. Sonunda 9 Ekim 1941’de Başkan Roosevelt, atom bombası yapımının başlatılması için gereken talimatnameyi imzaladı ve General Leslie Groves’u projenin başına atadı. Proje kapsamında üç tesis kurulmuştu: Uranyum izotoplarını ayırmak ve plütonyum oluşturmak için Tennessee, Oak Ridge’de; nükleer reaktörlerin inşa edilmesi için Washington’daki Hanford Bölgesi’nde ve nükleer silahların tasarlanması için New Mexico’daki Los Alamos’ta… 

    Bilim Tarihi - 2
    Robert Oppenheimer, 1946’da Amerikan Kimya Derneği tarafından açılan Atom Sergisi’nde Nagasaki bombasını gösteriyor. 

    Oppenheimer kimdir? 

    1942’de General Leslie Groves’un, büyük ekiplerde yöneticilik deneyimi olmayan Robert Oppenheimer’ı Manhattan Projesi’nin gizli silah laboratuvarına liderlik etmek üzere ataması bir sürpriz olmuştu. Üstelik teorik bir fizikçi olan Oppenheimer, bu teknolojik projedeki ekipmanlar hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. Dahası, kendisi resmen üye olmasa bile, eşi Kitty, kardeşi Frank ve eski sevgilisi Jean Tatlock da dahil olmak üzere tüm yakın çevresi Komünist Parti üyesi veya sempatizanıydı. 

    Ancak Groves, bir şekilde vatanseverliğiyle öne çıkan Oppenheimer’a güvenmiş, o da birkaç ay içerisinde adeta kendini yeniden yaratarak, egzantrik bir teorisyenden karizmatik bir lidere dönüşmüştü. 

    1904’te New York’ta Alman-Yahudi göçmenler arasında doğan J. Robert Oppenheimer, sadece 3 yılda Harvard’dan fizik lisansını almış, daha sonra birinci neslin Bohr, Heisenberg, Schrödinger gibi “kuantum devleri”nin izinden Avrupa’ya gitmiş sıradışı bir zekaydı. Fizik doktorasını 1927 baharında üstün başarıyla tamamlayarak 1937’de Berkeley’de, 1938’de ise Caltech’te profesör olmuştu. 

    Çocukluğundan beri minerallere özel bir ilgi duymuştu. Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Felemenkçe gibi modern dillerin dışında bir Hindu klasiği olan Bhagavad Gita’yı okumak için Sanskritçe de öğrenmişti. Fen bilimleri alanında çalışan birçok biliminsanının aksine, dünyayı anlamak ve karmaşık içdünyasını düzene sokmak için “edebiyat terapisi”ne sığınmıştı. Dante’den Baudelaire’e geniş bir yelpazeden seçtiği edebi yol arkadaşları, bu sigaraları zincirleme yakan, aşırı cılız, sinirli adamı zaman içinde bir nebze sakinleştirmişti. 

    Los Alamos 

    Oppenheimer ve Groves, biliminsanlarının bir atom bombası inşa etmek üzere biraraya gelebilecekleri merkezî bir araştırma tesisi kurulması gerektiği konusunda hemfikirdi. Los Alamos’taki 50.000 dönümlük arazinin satın alınması için 25 Kasım 1942’de onay çıkmış, Mart 1943’te burada bir laboratuvarın inşaına başlanmıştı. Burada çalışan herkesin adresi aynıydı: “P.O. Kutu 1663, Santa Fe, NM.” 

    Temmuz 1945’e gelindiğinde, artık ellerinde atom bombasını test etmek için yeterli miktarda plütonyum kaynağı birikmişti. Oppenheimer, hayranı olduğu şair John Donne’un yanısıra Hindu tanrısı Brahma (yaratıcı), Vishnu (koruyucu) ve Shiva’ya da (yokedici) atıfta bulunarak testte kullanılacak bombaya “Trinity” ismini verdi. 

    16 Temmuz 1945, sabah 05.29’da ilk başarılı atom bombası denemesinde Trinity patladığında, Los Alamos çölleri bir şimşekle aydınlanmış, gökyüzü büyük turuncu bir topa dönüşmüştü. Patlama çölde yarım mil genişliğinde bir krater açılmasına neden olmuştu. Bu patlama ile dünya nükleer bomba çağına girse de Trinity testi sırasında Almanya zaten yenilmişti. 

    Patlamanın ardından bilim ve siyaset arasında bir kırılma yaşanacak, bombanın askerî kullanımı Beyaz Saray’ın kontrolüne girecekti. Bilimsel araştırma ürünü “cihaz” artık bir silah hâline gelmişti ve silahlar ordular tarafından kontrol edilirdi. Biliminsanlarının bomba üzerinde bir “mülkiyet hakları” yoktu. Onlar üniversitelerine, laboratuvarlarına geri gönderileceklerdi. 

    Testten kısa bir süre sonra, Başkan Vekili Truman, savaşı sona erdirmek amacıyla Japonya’yı bombalamaya karar verdi. General Groves, Japonya’da dört potansiyel hedef şehir seçmişti: Kokura, Niigata, Hiroşima ve Nagasaki. Hepsinde ağır sanayi ve demiryolları gibi hedefler vardı. 

    İki bombadan ilki Little Boy 6 Ağustos 1945’te Japonya’nın Hiroşima kentine atıldı. İkinci bomba olan Fat Man ise 9 Ağustos 1945’te Nagasaki’yi yerlebir etti. 

    Bilim Tarihi - 3
    Los Alamos’ta çalışan fizikçilerden bir grup: Kenneth Bainbridge, Joseph Hoffman, J. Robert Oppenheimer, Louis Hempelman, Robert Bacher, Victor Weisskopf, Richard Dodson (soldan sağa). 

    Sııradışı bir casus 

    Atom bombalarının siyasi hedeflerinden biri de, Stalin üzerinde caydırıcı bir etki oluşturmaktı. Aslında kuantum fiziği, başlangıçta yalnızca teorik bir araştırmaya dayanıyordu; buna ilişkin bilgiler uluslararası bilim camiasında serbestçe dolaşabiliyordu. Ancak uranyum izotoplarının zincirleme bir reaksiyon başlatarak nükleer bir bomba yapmak için kullanılabileceği keşfedilir keşfedilmez, bilimsel bilgi bir gecede “gizli bilgi”ye dönüşmüştü. Bilgiyi üretenler, artık bu bilginin sahipleri değildi; “gizli” olarak kategorize edilen dosyalara erişmek için resmî güvenlik izinlerine sahip olmaları gerekiyordu. Ancak bilgi bir kez üretildikten sonra, eninde sonunda “sızmaya” mahkumdu. 

    2. Dünya Savaşı’nın ardından 1949’da Amerikan istihbaratının Sovyet iletişim kodlarını deşifre etmeyi başarmasıyla, savaş yıllarında New York’taki Sovyet Büyükelçiliği’nden Moskova’ya gönderilen mesajlar da okunmaya başlandı. Böylece ABD, Sovyetler’in Manhattan Projesi’ne ilişkin sırlarını ele geçirmeyi başardığını dehşet içinde farketti. 

    Aynı yılın sonbaharında, yüksek nitelikli bir fizikçi olmasının yanında çalışkanlığı ve disipliniyle de bilinen İngiliz biliminsanı Klaus Fuchs’un Los Alamos’taki ajanlardan biri olduğu ortaya çıktı. İngiltere’ye sığınan ve savaş sırasında Manhattan Projesi’ne verilen bir Alman Yahudi göçmeni olan Fuchs, 1944’te Los Alamos’ta çalışmıştı. Proje boyunca küçük bir casus ağı ile son derece hassas bilgileri Sovyetler’e iletirken, kimse onun komünizm yanlısı tutumunun farkına varmamıştı. Savaştan sonra da Los Alamos’taki Patent Komitesi’ne terfi etmiş, burada termonükleer çalışmalar hakkında en gizli sırları öğrenmişti. Casusluk yaptığını itiraf eden Fuchs, 27 Ocak 1950’de resmen tutuklandı; ancak 9 yıl hapis cezasını çektikten sonra 1959’da Doğu Almanya’ya gönderildi. 

    1952’ye gelindiğinde Sovyetler’le silahlanma yarışı yükselirken, benzeri görülmemiş bir entrika ve şüphe atmosferi de ABD’yi sarıyordu. Gelişmesi bilginin serbest dolaşımına bağlı olan bilim de bu paranoya atmosferinden etkilenmişti. Biliminsanları bu kaygan politik zeminde, mesleki ve siyasi yükümlülükleri arasında bir bölünme yaşıyordu. 

    2. Dünya Savaşı sonrası Oppenheimer, bombanın yönetiminde fizikçilerin söz sahibi olması gerektiğini savunmaya başlamıştı. Bombayı kontrol altında tutan uluslararası bir atom komitesi kurulmasını, tüm ülkelerin gönüllü olarak “egemenlik haklarından kısmen vazgeçmelerini” öneriyordu. Ancak fizikçilerin siyasi güvenilirliklerinin sorgulanmaya başladığı bu dönemde, artık söz hakkı Kissinger gibi siyasetbilimcilere geçmişti. Oppenheimer’ın önerisi kabul edilmedi. Paranoya bir süre sonra onu da yutacaktı. 

    Bilim Tarihi - 4
    Christopher Nolan’ın “Oppenheimer” filminde ünlü fizikçiyi canlandıran Cillian Murphy. 

    Oppenheimer, savaştan sonra yeni oluşturulan Atom Enerjisi Komisyonu’nun (AEK) başdanışmanlığına getirilmişti. Ancak burada, çok daha yıkıcı termonükleer silahlar geliştirmek isteyen Edward Teller’a karşı çıktı. Bu görüşleri, 1950-54 arasında New York Times gibi gazetelerde de yayımlandı. Sonunda termonükleer silahlara muhalefetinin bir ulusal güvenlik tehdidi hâline geldiğini düşünen AEK Başkanı Lewis L. Strauss, onun hakkında bir güvenlik soruşturması başlattı. Suçlamaya gerekçe olarak gösterilen kusuru, Solcu eğilimlerini ifşa eden meslektaşlarını FBI’a teslim etmemesiydi. Ayrıca Komünist Parti’yle geçmiş temasları da şüpheli görülüyordu. Kasım 1950’de güvenlik dosyalarını inceleme görevini üstlenen William L. Borden, Oppenheimer’ın bir “casus” olduğu ve “Sovyetler lehine” hareket ettiği sonucuna varırken bu bakışaçısı FBI tarafından da desteklendi. 

    Duruşmanın ertesi günü New York Times, Oppenheimer’a sempati gösteren bir manşetle çıkmıştı. General Groves ve diğer fizikçiler de Oppenheimer lehine tanıklık yaptılar. Ancak bunlara rağmen 29 Haziran 1954’te Oppenheimer’ın güvenlik izninin kaldırılması yönünde karar çıktı. Soruşturmadan 9 yıl sonra itibarı iade edilecek, Kennedy yönetimi tarafından atom enerjisi çalışmalarına katkılarından dolayı Enrico Fermi Ödülü’ne layık görülecekti. 

    Atom bombası Oppenheimer’ı bir yıldız hâline getirmiş ama sonunda mahvına sebep olmuştu. Manhattan Projesi sırasında birlikte çalıştığı 17 kişi Nobel alırken, ilgi alanlarının genişliği herhangi bir önemli keşfin mucidi kabul edilmesinin önüne geçtiği için kendisi asla Nobel Ödülü alamadı. 1960’lara gelindiğinde siyasete dair söyleyecek hiçbir sözü kalmayan, giderek yaşlanan ve mesleki etkisi de azalan Oppenheimer, 18 Şubat 1967’de gırtlak kanserine yakalanarak hayata veda edecekti. 

    Ağustos sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Erkek egemenliğinin kalesi açıldı kadına tıp fakültesi

    Erkek egemenliğinin kalesi açıldı kadına tıp fakültesi

    Ebeler mesleki eğitim almaya 1842’de, hemşireler ise 1908’de başlamışlardı. Ancak hekimlik mesleği, “iffet ve ahlak” değerlerini zedeleyeceği gerekçesiyle kadınlara uygun görülmüyordu. Eylül 1922’de Tıp Fakültesi’ne kabul edilen ilk 10 kız öğrenciden 6’sı 1928’de stajlarını tamamlayarak okulu bitirecek, arkalarından gelenlere ilham kaynağı olacaktı.

    Kadınların yükseköğ­renimi, 2. Meşrutiyet yıllarında yenilikçilerle gelenekçiler arasındaki en mü­him tartışma konularından biri olmuştu. Maarif Nâzırı Ahmet Şükrü Bey’in (1875-1926) döne­minde, kadınların yükseköğ­renim görebilmelerinin yolları aranmaya başlanmış, 7 Şubat 1914’te başlatılan “Hanımlara mahsus serbest dersler” ile kadınlar ilk defa Darülfünun konferans salonundan içeri adım atmıştı.

    Serbest derslerden yararla­nan Darülmuallimat (kız öğret­men okulu) mezunları, bununla yetinmemiş, Maarif Nezareti’ne başvurarak kadınlara yükse­köğrenim imkanı sağlayacak bir İnas (Kadınlar) Darülfünu­nu talep etmişlerdi. O dönemde kız liseleri ve öğretmen okulla­rında kadın öğretmen ihtiyacı artıyordu. Bunun da etkisiyle, serbest dersler kaldırılarak 12 Eylül 1914’te Eminönü’n­de bulunan Zeynep Hanım Konağı’nın bir bölümünde İnas Darülfünunu açıldı. Dersleri Darülfünun hocalarının verdi­ği okulun edebiyat, riyaziyyat (matematik) ve tabiiyat (doğa bilimleri) olmak üzere üç şubesi vardı ve öğrenim süresi üç yıldı. Ancak bu girişimin, kadınlar ile erkeklere eşit dü­zeyde eğitim imkanı sağlama hedefinden epeyce uzak kaldığı çok geçmeden anlaşıldı.

    image-10
    1924 yılında Tıp Fakültesi’nde okuyan kız öğrenciler bir arada.

     1. Dünya Savaşı yıllarında, Batı’daki birçok ülkede olduğu gibi Osmanlı kadınları da erkeklerin cepheye gitmesi üzerinde ev dışında uğraşlar edinmiş; toplumda eskiye kıyasla daha aktif bir rol üstlenmeye başlamışlardı. Bu ortamda cinsiyete dayalı bir ayrımın giderek anlamını yitirdiğinin farkında olan İnas Darülfünunu öğrencileri, başlarında Şükûfe Nihal Hanım’la birlikte Maarif Nazırı’nı ziyaret ederek erkeklerle aynı sınıflarda ders görmeyi istediklerini bildirdiler. Tedrisât-ı Âliyye Müdürü Ali Reşad, erkek ve kız öğrencilerin aynı hocalardan aynı mekanda ders görmelerinin kabul edildiğini, ancak sabahları erkek öğrencilere, öğleden sonraları kız öğrencilere ders verileceğini beyan etti. Böylece 1919’da İnas Darülfünunu, Darülfünun’a bağlandı, fakat kız-erkek ayrımı ortadan kalkmamış oldu. 

    Bir yandan erkek ve kız öğrencilerin ayrı saatlerde de olsa aynı çatı altında ders görmeleri eleştirilerin hedefi olurken öbür yanda karşı çıkışlara rağmen bazı dersler, hocaların inisiyatifiyle karma yapılmaya başlanmıştı. Yenilik yanlısı çevreler ise gerçek anlamda karma eğitime geçilmesi gerektiğini dile getiriyordu. Sakarya Savaşı’nın devam ettiği 16 Temmuz 1921’de Ankara’da toplanan Maarif Kongresi’nde Mustafa Kemal Paşa’nın erkek ve kadın öğretmenlerin ayrı oturmalarına karşı çıktığı da duyulmuştu. Kız öğrenciler artık açıkça ikili öğrenimi protesto ediyor; erkek dershanelerinde ders dinleyerek İnas Darülfünunu’nun fiilen sonunu getirmiş oluyorlardı. 

    Bunun resmiyete dökülmesi ise, Darülfünun profesörler kurulunun (Meclis-i Müderrisin) dönemin rektörü (Müdür-i umumî) Babanzade Ahmed Naim’in muhalefetine rağmen oybirliğiyle karma eğitim kararı almasıyla oldu. 16 Eylül 1921’de İnas Darülfünunu resmen kapatılarak 1921-1922 ders yılından itibaren Edebiyat, Fen ve Hukuk fakültelerinde karma eğitime geçildi. 

    84-87 TIP TARIHI
    Türkiye’nin ilk kadın doktoru Safiye Ali, tıp eğitimini yurtdışında almıştı. Fotoğrafta Besim Ömer Paşa ile Dortmund’daki muayenehanesinin önünde… 

    Tıbbiye’de ilk kadınlar 

    İstanbul Darülfünunu kız öğrencileri kaydetmeye başlasa da Tıp Fakültesi halen yalnızca erkek öğrencilerle derslere devam ediyor; hekim olmak isteyen genç kadınlar bunu ancak yurtdışında tıp eğitimi alarak yapabiliyorlardı. 1915’te İzmirli Suat ve Süeda hanımlar Cenevre Tıp Okulu’na (Ecole de Médecine); 1916’da Safiye Ali Almanya Würzburg Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne; 1918’de Bedriye Veysi Münih’e, 1919’da Fatma Reşit Boston Tufts Üniversitesi’ne ve Hayrünnisa Ataullah Londra Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne gitmişlerdi. 

    84-87 TIP TARIHI-1
    1923’te bir grup Tıbbiyelinin birlikte çektirdiği hatıra fotoğrafında kadın öğrenciler de var.
    84-87 TIP TARIHI-3
    Müfide Küley, Tıp Fakültesi’ne kadın öğrenci alınmadığı için biyoloji okumak zorunda kaldı. 1921’de Tıp Fakültesi’ne başvurdu ancak erkek hocaların şikayetiyle derslere alınmadı. 1922’de ise mücadelesi sonucunda dersleri takip edebildi. 

    Oysa yabancı uyruklu kadın hekimler sınavsız olarak mesleklerini icra edebiliyorlardı. Sıhhiye Müdür-i Umumisi Dr. Adnan Adıvar’ın sadarete başvurmasıyla, 1917’de Sıhhiye Meclis-i Umumisi “Osmanlı kadınların hekimlik yapmalarında sakınca olmadığı”na dair bir karar almış ve bu karar Muallim Mecmuası’nın 15. sayısında duyurulmuştu. Fakat Tıp Fakültesi’ne kaydolmak için başvuran sekiz kız öğrenci, karara rağmen, geri çevrilmişti. 

    84-87 TIP TARIHI-5
    Dr. Besim Ömer Paşa’nın Tıbbiye’ye kaydettiği ilk üç kadından biri olan Dr. İffet Naim Onur, Halk İçin Hekim Öğütleri adlı kitabın yazarlarındandı.

    O günlerde İstanbul’da Amerikan Kız Koleji müdürü Dr. Mary Mills Patrick de kolejin içinde bir tıp fakültesi açılması için uğraşıyordu. Mükerrer girişimleri sonucunda, New York Columbia University College of Physicians and Surgeons programı örnek alınarak kurulan Department of Medicine Constantinople Women’s College, 1920’de eğitime başladı. 1921- 1922 öğretim yılında Hamdiye Abdürrahim ve Sabiha Süleyman burada tıp eğitimine başladılar. Türkiye’de kadınların tıp eğitimi almalarını sağlayan bu ilk akademik kurum, yabancıların yüksek öğretim kurumu açmalarını engelleyen 3 Mart 1924 tarihli Tevhidi Tedrisat Kanunu ile kapanacaktı. 

    84-87 TIP TARIHI-7
    1922 Eylül’ünde Dr. Besim Ömer Paşa’nın teşebbüsüyle Haydarpaşa Tıp Fakültesi’ne kaydedilen ilk kadın öğrencilerden Dr. Suat Rasim hakkında bir gazete haberi… 

    Diğer taraftan kadınların Tıbbiye’ye girmesine karşı kampanyalar da düzenleniyordu. Bu kampanyalar sonucunda Sıhhiye Meclisi, kadınların hekim olamayacaklarına dair bir mazbata çıkardı. Tıp tahsilinin kadınların “iffet ve ahlak” değerlerini zedeleyeceği, erkek hastaları muayene etmelerinin ve anatomi diseksiyonlarına katılmalarının uygun olmadığı, tahsil görseler dahi kadınların evlenip aile kurduktan sonra mesleğe devam etmeyecekleri düşünülüyordu. 

    Besim Ömer Paşa’nın 1921’de Tıp Fakültesi’ne kız öğrenci alma teşviki, Akil Muhtar tarafından engellenmiş, sadece kadınların eğitim aldığı bir Tıbbiye Mektebi açılmasına da imkanların yetersizliği nedeniyle karşı çıkılmıştı. Besim Ömer Paşa’nın kararlılığıyla ilk üç kız öğrenci Müfide Kazım, Sabiha Süleyman ve İffet Naim’in ardından gelenlerle birlikte Eylül 1922’de Tıp Fakültesi’ne kabul edilen 10 kız öğrenciden 6’sı 1928 yılında Gülhane’deki stajlarını da tamamlayarak mezun olacaklardı. Öğrencilerden üçü okuldan ayrılmış, biri ise tüberkülozdan hayatını kaybetmişti.  

     İlk kadın doktorlar: Yolu açan öncüler…

    Tıp Fakültesi’nden içeri giren ilk kadınlar, imza attıkları başarılarla arkalarından gelen diğer kadınlara örnek oldular, inatları-emekleriyle isimlerini tarihe yazdırdılar.

    84-87 TIP TARIH4
    Fatma Müfide Küley (1899-1985)

    Müfide Kazım (Küley) (1899-1985) Sakız’da doktor bir babanın kızı olarak doğan Müfide Kazım Hanım, Tıp Fakültesi’ne kız öğrenci alınma­dığı için Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü’ne başladı, bir yandan da Kimya Bölümü’ne devam etti. Darülfünun’da kız ve erkek öğ­rencilerin birlikte ders görmeye başlamalarından cesaret alarak 1921’de tekrar Tıp Fakültesi’ne başvurmuş ama Akil Muhtar’ın fakülteye kız öğrencilerin alın­masına karşı olması nedeniyle engellenmişti. 1922’de tıp eğitimine başlayabilen Müfide Kazım, 1928’de mezun oldu. 1933’de Dahiliye ihti­sasını bitirdikten sonra, Kadıköy’de bir muayenehane açtı. Mart 1943’te doçentliğe, 1953’te de profesörlük kadrosuna atandı. 1963’te İç Hasta­lıkları Kliniği’nde Gastroenteroloji bölümünü kuran Dr. Müfide Küley, 1973’te emekli oldu. Adı, 2003’te İstanbul’da bir sokağa verildi.

    Sabiha Süleyman (Sayın) (1903- 1984) 1920’de Kız Muallim Mektebi’ni bitiren Sabiha Süleyman Hanım, Çamlıca Sultanisi’nde beden eğiti­mi öğretmenliği yapıyordu. 1922’de Amerikan Kız Koleji Tıp Okulu’nda başladığı tıp eğitimini, İstanbul Tıp Fakültesi’nde sürdürdü ve 1928’de mezun olduktan sonra çocuk klini­ğinde gönüllü asistanlığa başladı. 1929’da bir kadın hekim olarak ilk kez “maaşlı kadro” aldı. Pediyatri uzmanlığını 1932’de tamamlayarak, 1934- 1941 arasında İzmir Karşıyaka Çocuk Yuvası başhekimi olarak çalıştı. Dr. Sabiha (Süleyman) Sayın, 1962’de emekli olana kadar sürdürdüğü Üsküdar Sağlık Merkezi Başhekimliği göreviyle Dünya Sağ­lık Örgütü tarafından takdirnameye layık görüldü.

    84-87 TIP TARIHI-6
    İlk kadın operatörümüz İffet Naim Onur (1906-1995)

    İffet Naim (Onur) (1906-1995) 1906’da Çanakkale’de doğdu; 1922’de Tıp Fakültesi’ne girdi. 1928’de mezuniyetin ardından Haydarpaşa’da önce jinekoloji ve doğum alanında uzmanlık eğitimi aldı; ardından cerrahi dalındaki eğitimini 1933’te tamamlayarak 1936-1938 arasında Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde çalışma­ya devam etti. Daha sonra özel olarak çalışmaya devam eden, Türk Ortopedi ve Travmatoloji Şirürjisi Derneği kurucu üyelerinden olan Dr. İffet (Naim) Onur, 1981’de Société Internationale de Chirurgie’nin “Emeritus üyesi” seçildi. Ulusal Cerrahi Derneği’den 1982’de “onur ödülü” alan ve ayrıca İstanbul’da kurulan bir ilkokula da adı verilen Dr. İffet Onur, 23 Mart 1995’te İstan­bul’da hayata veda etti.

    Hamdiye Abdürrahim (Rauf) Maral (1895-1975) 1914’te Bursa Amerikan Kız Okulu’nu bitirdikten sonra, İstan­bul ve İzmir’de matematik öğret­menliği yaptı. 1921’de Amerikan Kız Koleji Tıp Okulu’na giren ve 1922’de İstanbul Darülfünun Tıp Fakülte­si’ne geçen Hamdiye Abdürrahim, 1928’de mezun olduktan sonra dermatoloji, fizik tedavi ve radyo­terapi üzerine uzmanlık eğitimleri aldı. İlk Türk kadın dermatolog olan ve Kadıköy’deki özel muayeneha­nesinde mesleğine devam eden Dr. Hamdiye Maral hekimlik mesleğinin yanısıra 50 yıl boyunca öğretmenlik de yapmıştı. 1975’te hayata veda etti.

    Suat Rasim (Giz) (1903-1980) İstanbul Kız Öğretmen Okulu 1920 mezunu bir öğretmen olan Suat Raim Hanım, Tıbbiye’ye ilk kaydolan öğrencilerden biri oldu ve öğrenimi boyunca öğretmenlik yapma­ya devam etti. Mezun olduktan sonra Haseki Nisa Hastanesi’nde cerrahi asistanlığına başladı. Genel cerrahi uzmanlığını kazandıktan sonra 1931’de İstanbul Şişli Etfal Hastanesi’ne atandı; “Operatör Muavinliği” unvanı ile Türkiye’nin ilk kadın cerrahı oldu; aynı zamanda Şişli Etfal Hastanesi’nin tek kadın uzman hekimiydi. 1936’da Heybe­liada Sanatoryumu’nda kurulan Toraks Cerrahi Servisi’nde, bu dalın Türkiye’deki ilk uzmanı olarak 9 ay çalışmış ve ameliyathanesini kurmuştu. 1937’de özel klinik sahibi ilk kadın hekim olarak yine tarihe geçmişti. 1968’de emekli olana kadar çalışmaya devam eden Dr. Suat (Rasim) Giz, 3 Temmuz 1980’de İstanbul’da hayata veda etti.

    Fitnat Celal (Taygun) (1898 -1985) 1928’de Tıp Fakültesi’nden mezun olan Dr. Fitnat Celal, Haseki Nisa Hastanesi’nde başladığı cerrahi uzmanlığı eğitimini 1933’te tamam­ladı ve “Birinci Sınıf Emraz-ı Hariciye Mütehassısı” unvanını aldı. 1937’ye kadar Aydın’da, Artvin ve Ergani Ba­kır İşletmelerinin sağlık kuruluşla­rında genel cerrah olarak çalıştı. An­kara’da Keçiören Çocuk Yuvası’nın hekimliğini yaptı. Zonguldak’ta Ereğli Kömür İşletmeleri’nin Sağlık Teşkilatı Hastanesi’nde 1946-1958 arasında operatörlük yapan Dr. Fitnat (Celal) Taygun, 1958’de İstan­bul’a dönüşünün ardından emekli oldu. 26 Şubat 1985’te İstanbul’da hayata veda etti.

  • Osmanlılardan cumhuriyete Hilal-i Ahmer’den Kızılay’a

    Osmanlılardan cumhuriyete Hilal-i Ahmer’den Kızılay’a

    Başta deprem olmak üzere, doğal felaketlerde insani yardım yapma fikri ve bunun örgütlenerek uygulanması sadece 1862’den beri var. Savaş meydanlarında yaralanan-hastalanan askerlere yardım girişimleri, giderek Kızılhaç, Hilal-i Ahmer, Kızılay adları altında sivil felaketzedelere de el uzatılmasına yolaçtı. Türkiye tarihinde en düzenli ve tatmin edici yardımlar Kızılay tarafından yapıldı.

    Henry Dunant 24 Ha­ziran 1859 tarihin­de Fransa ve Sardinya Krallığı’nın Avusturya’yla sa­vaştığı Solferino’da İsviçreli bir gezgindi. Savaşta tanık olduk­ları, Bir Solferino Hatırası adıy­la 1862’de yayımlandı. Savaşın gerçekleri içinde birer katile dönüşen sıradan insanlar ka­dar, “insanlık namına” dedirten hadiseler de vardı. Bu çarpıcı paradoks, hasta ve yaralı asker­lere savaş alanında dahi yardım edilmesinin bir insanlık görevi olduğunu gözler önüne seriyor­du ve bu yönde atılacak adımlar için fazla beklenmeyecekti.

    Şubat 1863’te Cenevre’de “Hayır Cemiyeti” öncülüğün­de yapılan, Ekim 1863’te Avru­pa’dan 16 ülkenin katıldığı bir toplantının ardından, Ağustos 1864’te bir kongre düzenlendi. Bu kongrenin sonunda, savaş sırasında sağlık görevlilerinin durumları ile yaralı asker ve hal­ka yapılacak yardım konularını içeren Cenevre Sözleşmesi (22 Ağustos 1864) imzalandı. Söz­leşmeye konu olan insani yar­dımlar sadece savaş alanlarını değil, doğal afetler, salgın hasta­lıklar gibi olağanüstü durumla­rı da kapsıyordu. Sözleşmenin 7. maddesinde sahra hastanele­rinin ayırt edilmesini ve zarar görmemesini sağlamak üzere bir Kızılhaç amblemi oluştu­ruldu.

    canakkale_1
    Hilal-i Ahmer Cemiyeti, Çanakkale Savaşı’nın tüm cephelerinde yaralı askerlerin tedavi, bakım ve sevkini üstlenmişti.

    Konferansa katılmamış olan Osmanlı Devleti, 5 Temmuz 1865 tarihinde Cenevre Söz­leşmesi’ni imzalandı. Sözleş­meyi imzalayan her ülke kendi teşkilatını kurmaya başlamıştı. Paris’te 1867’de toplanan Mil­letlerarası Kızılhaç Kongresi’ne Osmanlı Devleti adına Mekte­b-i Tıbbiye hocası Dr. Abdullah Bey katıldı. Kongre ertesinde ise, 11 Haziran 1868’de “Mecru­hin ve Marda-yı Askeriyeye İm­dat ve Muavenet Cemiyeti” (Os­manlı Hasta ve Yaralı Askerleri Kurtarma ve Yardım Cemiyeti) kuruldu. Cemiyetin ilk başkanı Mekteb-i Tıbbiye Nazırı Mar­ko Paşa, ilk genel sekreteri Dr. Abdullah Bey’di. Kurucular, ara­larında o dönemki başkomutan Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa ve Tabipler Birliği Başkanı Kırım­lı Aziz Bey’in de bulunduğu 38’i doktor olmak üzere 66 kişiydi. Sultan Abdülaziz ve Pertevni­yal Valide Sultan tarafından da desteklenen derneğin kuruluşu, 1869’da Berlin’de toplanan ulus­lararası Salib-i Ahmer Kong­resi’nde duyuruldu. Henüz bir varlık gösteremeyen ve Dr. Ab­dullah Bey’in ölümünden sonra 1874’te dağılan cemiyet, iki yıl sonra Balkan Savaşları’nda orta­ya çıkan zaruret üzerine tekrar faaliyete geçirilecekti.

    8 Temmuz 1876’da Osmanlı Ordusu Balkanlar’da çıkan Sırp isyanını bastırma çabasındaydı. Uluslararası Kızılhaç Komite­si Başkanı Gustavo Moyiner ta­rafından “İstanbul’da Kızılhaç benzeri bir cemiyet kurulursa diğer Kızılhaç cemiyetlerinin de Osmanlılara tıbbî yardımlarda bulunabileceği” deklare edildi. 13 Temmuz 1876’da Sadrazam Mehmed Rüştü Paşa’nın emriy­le yapılan toplantıda, Cenevre Sözleşmesi’ni esas alan bir ce­miyetin kurulmasına karar ve­rildi.

    Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin 12 Ağustos 1876 tarihli toplan­tısında, derneğin kullanmak durumunda olduğu uluslarara­sı amblemin aynı zamanda bir Hıristiyanlık sembolü olması nedeniyle sorun oluşturduğu ve haç yerine hilâlin uygun olacağı dile getirilmişti. Marko Paşa, bir çözüm olarak haç işaretini kü­çültüp yanına bir hilal eklemek yoluna gitmiş olsa da Kırımlı Aziz Bey hilalin tek amblem ola­rak kabul edilmesinde ısrarlıydı.

    kizilay_broşür-1
    1910 yılına ait Hilal-i Ahmer broşüründe ilkyardıma ilişkin temel bilgiler, illüstrasyonlar eşliğinde aktarılmış.

    2. Abdülhamid’in 1876’da tahta çıkmasının ardından pa­dişah himayesinde ilk toplan­tısını Beşiktaş Sarayı’nda dü­zenleyen Mecruhin ve Marda-i Askeriyeye İmdat ve Muavenet Cemiyeti, 14 Nisan 1877 tari­hinde, Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti adını alarak resmen kuruldu. Cemiyet, aynı yıl çıkan 1877-1878 Osmanlı-Rus Sava­şı sırasında ilk ciddi imtihanını verecekti. Bu savaşta yaralılara yeterli yardımın yapılamaması ve ordunun sürekli kan kaybet­mesi, Hilal-i Ahmer için aslın­da geç bile kalınmış olduğunu göstermişti. Plevne müdafaa­sında da varlık gösteren cemi­yet, İstanbul’da cephe ve cephe gerisinde irili-ufaklı 28 Hilal-i Ahmer Hastanesi kurmuş, 4 bi­ne yakın yaralıya bakmıştı. Ağır kayıplarla çıkılan savaşın ar­dından 2. Abdülhamid meclisin kapatılmasını emretmiş, birçok kurum ve kuruluşla birlikte Hi­lal-i Ahmer Cemiyeti’nin de ça­lışmaları kısıtlanmıştı. Cemiye­tin parası Osmanlı Bankası’na yatırıldı ve faaliyetlerine 20 yıl boyunca ara verildi.

    karaman-hilal-i-ambar_nda-mu htacine-buğday-tevzi-1928
    1928 yılında, Karaman’daki Hilal-i Ahmer Ambarı’ndan ihtiyaç sahiplerine buğday dağıtılıyor.

    1897’de Osmanlı-Yunan Sa­vaşı’nda yegane faaliyeti kirala­dığı iki hastane vapuru ile hasta ve yaralı askerlerin İstanbul’a taşınması olan cemiyet, sa­vaş bittiğinde yeniden dağıldı. 1907’de Londra’da düzenlenen Milletlerarası Kızılhaç Konfe­ransı’na Osmanlı delegesi olarak katılan Dr. Besim Ömer, burada “hilal” sembolünün tanınması için girişimlerde bulunmuş ama sonuç alamamıştı. Hilalin ulus­lararası kabulü ancak 1912’de Washington’da düzenlenen Mil­letlerarası Kızılhaç Konferan­sı’nda mümkün olacaktı.

    Hilal-i Ahmer Cemiyeti, Meşrutiyet’in ilanından sonra yeniden teşkilatlandı. 20 Nisan 1911 tarihinde Sadrazam Hakkı Paşa’nın başkanlığında 30 kişi­lik yönetici kadrosu seçildi ve Tophane’de üç katlı bir bina ilk idare merkezi olarak cemiyete tahsis edildi. 10 Mayıs 1912’de bu defa Washington Milletlera­rası Kızılhaç Konferansı’na Os­manlı delegesi olarak katılan Dr. Besim Ömer, izlenimlerini ve yapılmasını gerekli gördüklerini rapor ederek dernek yönetimi­ne sundu. Besim Ömer Paşa’nın raporunda, Japon Kızılhaç Ce­miyeti’nin savaşta yaralanan ve hastalananlara yardım edilme­sinin ötesinde, savaşdışı zaman­larda ortaya çıkan afet durumla­rında felaketzedelere ve ihtiyacı olanlara da yardım edilmesi yö­nündeki teklifi de yer almak­taydı. Kızılhaç Teşkilatı’nın dünya genelinde yaptığı yardım faaliyetleri ayrıca belirtilmiş; Fransa’daki sel felaketi sırasın­da yapılan yardımlar, tüberküloz gibi hastalıklara karşı yürütülen mücadeleler de örnek olarak ve­rilmişti.

    Trablusgarp Savaşı sırasında yardım faaliyetlerinde bulun­maya başlayan cemiyetin 26 Ka­sım 1912 tarihinde düzenlediği 3. olağanüstü kongresinde Dr. Besim Ömer başkanvekili olarak atandı. Savaşlar ve savaşların meydana getirdiği göçler Hilal-i Ahmer’e tecrübe kazandırmıştı; savaşlar haricinde doğal afetle­re uğrayan bölgelere de yardım götürülüyordu. Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti, 1923’te Türki­ye Hilal-i Ahmer Cemiyeti adını aldı. 1935’te Atatürk tarafından verilen Türkiye Kızılay Cemiye­ti adını aldı ve 1947’de Türkiye Kızılay Derneği oldu.

    1914 Isparta-Burdur

    4 Ekim 1914 tarihinde saat 00.05’te Isparta-Burdur hattın­da meydana gelen depremde 2.344 kişinin öldü, 681 kişi yara­landı. Burdur’daki evlerin üçte ikisi yıkıldı; üçte biri ağır hasar aldı. Isparta’da Pamuk Hanı’nda çıkan yangında sağlam kalan ev­ler ve dükkanlar da yandı. O sı­rada Burdur’da bulunan Konya Valisi Azmi Bey, İçişleri Bakan­lığı’na çektiği telgrafta şunları yazdı: “Şehrin dörtte üçü harap, gece barınacak hiçbir şey yok. Birçok yaralının yarasını sara­cak tabibimiz ve ilacımız kâfi değildir. Felaketin derecesini tasvir edemem. Çadıra, doktora, ekmeğe ve ilaca ihtiyaç vardır. Hareket hâlâ oldukça şiddetli devam eylemektedir”.

    Bakanlığın aynı gün Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’ne gönderdiği yazı üzerine acilen oluşturulan Dr. Nâfiz Bey başkanlığındaki İmdat Heyeti, depremzedele­re verilmek üzere eşya ve tahsis edilen 500 lira ile yola çıktı; 5-25 Ekim 1914 tarihleri arasında 20 gün deprem yerinde görev yaptı. İmdat Heyeti, yanlarında taşı­dıkları eşyalarla birlikte İstan­bul’dan Bandırma’ya cemiyetin Edremit vapuru ile gelmiş, bu­radan demiryoluyla İzmir’e geç­miş, İzmir’den trenle Isparta’ya ulaşmıştı. Burdur’da dağıtılacak eşyalar arabalarla nakledilmişti. Heyetin yanında ilkyardım mal­zemeleri, tıbbi aletler ve ilaçlar, çadır, yorgan, çamaşır ve erzak­lardan oluşan 60 balya malze­me vardı. Isparta’ya varıldığında telgraf çekildi: “Deprem felaketi azdır. Yaraların sarılmasına çalı­şılacaktır”.

    1924erzurum_ataturk
    Mustafa Kemal Paşa, depremde zarar gören halk ile beraber, Hasankale (Pasinler) Erzurum, 2 Ekim 1924 (üstte). 30 Ekim 1983’te, Erzurum ve çevresinde büyük hasara ve önemli ölçüde can kaybına neden olan depremde, Kızılay harekete geçerek felaketzedelerin yaralarını sarmaya çalışmıştı (altta).
    1924erzurum

    Hilal-i Ahmer Cemiyeti ta­rafından Isparta’da 140 aileye, Keçiborlu’da 80 aileye 100’er ku­ruş dağıtıldı. Sayıları 413’ü bu­lan dul kadınlar ve yetimlerine para yardımı yapıldı. Burdur’da 138 depremzede aileye 100’er kuruş para dağıtıldı. Cemiyetin Kastamonu şubesi 10 adet Os­manlı lirası, Amerikan Kızılha­çı 672 küsur lira nakdi yardım­da bulundu. Yine Hilal-i Ahmer depolarından yiyecek ve gazyağı ile kıyafet-barınma malzemeleri gönderildi. Haydarpaşa İstasyo­nu’ndan gönderilen 50 çadır, ev­lerin bahçelerinde kurulmuş ve 100’e yakın baraka da Isparta’da barınma sorununun giderilme­sine önemli katkı sağlamıştı. Yaralılar Hilal-i Ahmer Cemi­yeti’nin kurduğu çadır hasta­nelerde tedavi edilirken İzmir ve Konya’dan sağlık görevlileri ve tıbbi malzemeler gönderildi. Sargı, ipek iplik, alkol gibi sıhhi malzemeler Hilal-i Ahmer ec­zanesinden tedarik edildi; dep­remde ölenler birkaçı birarada olacak şekilde defnedildi.

    İmdat Heyeti’ne harcama­ları için toplam 54.723 kuruş tahsisat ayrılmıştı. Bu tahsi­satın 41.300 kuruşu 413 aileye yapılan para yardımıydı. 2.080 kuruş heyet istihkaklarına ve 6.549 kuruş telgraf, et, süt, eşya, vapur kiralama gibi harcama­lara gitmiş, geriye kalan 4.794 kuruş Hilal-i Ahmer veznesi­ne 25 Ekim 1914 tarihinde iade edilmişti.

    Isparta Mutasarrıfı Sırrı, 16 Ekim 1914 tarihinde gönderdiği telgrafta Hilal-i Ahmer Cemi­yeti’ne Isparta halkı adına şük­ranlarını sundu. 18 Ekim’de de Isparta Belediye Başkanı da Is­partalılar adına Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne teşekkürlerini içe­ren bir telgraf çekti.

    1924 Erzurum

    Erzurum şehri 1924’te üç dep­rem yaşadı; 13 Mayıs ve 6 Ey­lül’de meydana gelen depremle­rin ardından 13 Eylül’de 6.8 bü­yüklüğündeki deprem 221 can kaybına ve yüzlerce binada ağır hasara neden oldu.

    Deprem haberini Trabzon’da alan Gazi Mustafa Kemal, Ana­dolu gezisi programını iptal ede­rek Erzurum’a gitme kararı aldı. Depremin hemen ardından ma­halli olarak başlayan ilk yardım çalışmalarını İçişleri Bakanlı­ğı’nca kurulan “Hareket-i Arz Felaketzedegânı Komisyonu” takip etti. 17 Eylül 1924 tarihin­de Erzurum Valisi Zühtü Bey yardım çağrısında bulunuyordu: “… Kuruluşundan beri çaresiz­lere şefkat ellerini uzatan, acıla­rını dindirmeye çalışan Hilal-i Ahmer Heyeti muhteremesin­den enkaz altından kurtarılan, yağmurlu hava altında bulunan altı köyün iki yüz elli haneden ibaret çaresizlerine iki yüz el­li çadırın süratle gönderilme­sini, iaşe ve elbise yardımlarını önemle rica ve istirham ederim efendim”.

    Hilal-i Ahmer Cemiyeti ilk etapta 1000 adet battaniye, ça­dır, çamaşır, çorap ve avcı yele­ği gönderdi. Bölgeye 25 Eylül’e kadar, 50’şer kişilik 50 çadır, 100 İngiliz çadırı, battaniye, 500 fanila, gömlek ve 200 kat elbi­se yanında büyük miktarda ilaç ve tıbbi malzeme gönderildi. 1 Ekim günü toplantı yapan Gazi Mustafa Kemal 10 bin, eşi Lati­fe Hanım 10 bin, milletvekille­ri 3’er bin, diğer görevliler 100- 200 lira yardımda bulundu.

    Yine 1 Ekim 1924’te Ulusla­rarası Kızılhaç Komitesi Cenev­re’de “Erzurum Felaketzedele­rine Yardım Çağrısı” yayımladı. Fransa hükümeti, Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa, Japon-Ame­rikan-Yugoslavya-Estonya-Uk­rayna-Brezilya- Rusya Kızılhaç örgütleri doğrudan ya da Hilal-i Ahmer Cemiyeti aracılığı ile pa­ra yardımında bulundu.

    20 Eylül 1924 tarihinde Cumhuriyet gazetesi bir yar­dım kampanyası başlatmış, ilk yardımı İstanbul Belediyesi yapmıştı. Zonguldak ve Edir­ne Belediyeleri, Kasım Efen­di, Konya Mebusu Refik Bey, Resimli Ay ve Resimli Hafta mecmuaları para yardımında bulunmuş, Erzurum için tüm Türkiye seferber olmuştu.

    canakkale_2
    Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin kurduğu seyyar mutfaklarda pişen yemekler, çadırlara taşınıyor.

    1939’dan 1999’a…

    Cumhuriyet döneminde Tür­kiye coğrafyasında çok sayıda deprem meydana geldi. Bunlar­dan 6.5 ve daha üzerinde olan­larda, resmî rakamlara göre 600-4.000 arasında insanımızı kaybettik. 1939 Erzincan dep­remi, 60 sene sonra 1999’da ya­şanacak Gölcük depremine ka­dar ülkenin yaşadığı en büyük doğal felaketti.

    27 Aralık 1939 gecesi, saat 01.57’de 7.9 büyüklüğünde öl­çülen Erzincan depremi çok soğuk bir kış gününde meyda­na geldi. Resmî rakamlara göre 32.968 kişi hayatını kaybetti; 116.720 bina tamamen yıkıldı. Depremde Erzincan postane­si de yıkılmıştı; şehirden 14 km. uzakta Dumanlı istasyonundan saat 06.30’da istasyon memuru Cenan Bey tarafından başkente çekilen ilk telgrafta şiddetli bir deprem olduğu, devlet binala­rı ve bütün evlerin yıkıldığı, çok sayıda insanın öldüğü bildirili­yordu.

    Bütün şehir enkaz yığını hâ­linde, binlerce kişi enkaz altın­da, kurtulanlar sokaklardaydı. Piyade ve topçu kışlaları ayakta kalmıştı; askerler enkaz altın­dan kalanları kurtarmaya ve çıkan yangınları söndürmeye koşmuştu. Kar yağışı nedeniyle kara yolundan ulaşım imkan­sızdı ve demiryolunun bazı hat­ları ile telefon ve telgraf hatları da çalışmıyordu.

    Kızılay Cemiyeti ilk etapta aynı gün 500 çadır, 1.000 bat­taniye, 1.000 gömlek, 1.000 don gibi barınma ve giyecek mad­deleriyle 15 bin lira gönderil­mesine karar verdi. Erzurum ve Sivas Kızılay şubeleri de Erzin­can’a birer vagon un ve ekmek gönderecekti. 28 Aralık’ta İçiş­leri ve Sağlık Bakanları deprem bölgesine gitmek üzere yola çıktı. Aynı gün Sivas’tan ara­ma-kurtarma çalışmaları için gelen 280 işçinin bulunduğu­nu bir imdat treni, Divriği’den ekmek ve sıhhi malzeme de yüklenerek Erzincan’a gitmek üzere yola çıktı. Elazığ’dan da aynı gün trenle ekmek ve sıh­hi yardım gönderildi. Yine aynı günü Korgeneral Abdullah Alp­doğan ile Orgeneral Kazım Or­bay trenle Erzincan’a hareket ettiler ve 100 çadır, 1000 kaput, 1 ton makarna, 2 ton şeker, 100 kg çay, 1 ton kuru üzüm, 1 ton ekmek, 500 kg konserve, ayrıca bir sıhhiye otomobili, bir kam­yon sıhhi malzeme götürdüler.

    İlk imdat treni 29 Aralık gü­nü Erzincan’a ulaştı. Deprem­zedelerin beslenme ve barın­ması Kızılay’ın mesuliyetindey­di; şehrin çeşitli bölgelerinde ordunun ve Kızılay’ın çadırla­rıyla barınaklar kuruldu. Div­riği’den gelen maden işçileri de kurtarma çalışmalarına katıldı­lar ve depremin beşinci günün­de dahi enkazdan canlı insanlar çıkardılar. Diğer taraftan ölüle­rin defnine ve yaralıların teda­visine çaba harcandı ve salgın hastalıklar önlenmeye çalışıldı. Sonraki günlerde deprem böl­gesinde enkazın temizlenme­si için İstanbul itfaiyesinden ve cezaevindeki mahkumlardan da yardım sağlanacaktı.

    TBMM’de “Millî Yardım Komitesi” kurulmuş; deprem bölgesine yapılan yardımların organizasyonu ve depremzede­lere ulaştırılması için Kızılay görevlendirilmişti. Depremze­deler en çok soğuğa karşı koru­yacak çamaşır, elbise, yorgan ve battaniyeye ihtiyaç duyuyordu. Ankara ve İstanbul’da üniversi­te öğrencileri depremzedelere yardım için para ve giyim eşya­sı toplamış, Erzincan’a ulaştı­rılmak üzere Kızılay’a teslim etmişlerdi. Halkın yaptığı para, eşya ve gıda yardımları da Kızı­lay tarafından deprem bölgesi­ne ulaştırıldı.

    Depremden etkilenen şehir­lerde bina hasar tespit heyetle­ri oluşturuldu ve zarar miktarı belirlenen para yardımları Kı­zılay tarafından hak sahiplerine dağıtıldı. Bunun yanısıra şehir hayatının düzeni ve günlük ya­şamın idamesi için doğrudan Kızılay Cemiyeti tarafından ev­ler, barakalar ve dükkanlar inşa edildi.

    Erzincan’a çeşitli ülkeler­den de para, giysi, gıda, ilaç, cerrahi malzeme, çadır ve in­şaat malzemesi gibi yardımlar geldi. Hasta ve yaralıların bir kısmı diğer illere nakledilirken çadırlarda kalanların ihtiyaçla­rı Kızılay tarafından karşılan­dı. Kızılay Mayıs 1940 tarihine kadar gıda, giyecek ve temel tü­ketim maddelerinin dağıtımını da yaptı.

    1999 Marmara

    24 sene önce 17 Ağustos’ta, sa­baha karşı 03.02’de 7.4 büyük­lüğünde meydana gelen deprem Adapazarı, İzmit, Gölcük, Ya­lova, Çınarcık, İstanbul ve Av­cılar’da çok büyük can ve mal kaybına neden oldu. Resmî ra­kamlara göre 18.373, gayriresmî hesaplamalara göre 50 bine yakın insan hayatını kaybetti. Kızılay derhal bir kriz masası kurdu ve yardımlar Başbakan­lık Kriz Merkezi ile birlikte yü­rütüldü. İlk etapta Türk Hava Kuvvetleri’nin yardımı ile aci­len bölgeye 6.230 çadır, 5.445 battaniye ile 4.613 kg gıda mad­desi gönderildi. 18 Ağustos’ta yurt genelinde yardım kampan­yası başlatılmış, ilk iki gün için­de bölgeye toplam 13.595 çadır, 8.250 battaniye, 18.573 kilo gıda maddesi gönderilmişti.

    Bölgeye tam teşekküllü iki seyyar hastane kuruldu. Dört seyyar aşevi çalışmaktaydı. Kı­zılay tarafından Sakarya ve Ko­caeli’nde çadırkentler kuruldu. Çeşitli yardım kuruluşlarınca açılan 90 çadırkentin 72’si Kı­zılay’a devredildi. Kızılay’ın de­polarındaki çadırlar tükenince 23.288 çadır satın alındı.

    17 Ağustos 1999 Marmara depremi afet yönetiminde dö­nüm noktası olarak kabul edildi ve yeni bir yapılanmaya gidildi. Sivil Savunma Genel Müdürlü­ğü, Afet İşleri Genel Müdürlüğü ve Türkiye Acil Durum Yöneti­mi Genel Müdürlüğü kapatıla­rak 2009’da çıkarılan 5902 Sa­yılı Yasa ile Başbakanlık’a bağlı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı kuruldu. 15 Temmuz 2018’de yayımlanan 4 No’lu Cumhurbaşkanlığı Kararname­si ile Afet ve Acil Durum Yöne­timi Başkanlığı, İçişleri Bakan­lığı’na bağlandı. Bugün, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlı­ğı, afet ve acil durumlara ilişkin tek yetkili kurum olup, afet ve acil durumun niteliği ve büyük­lüğüne göre Genelkurmay Baş­kanlığı, Sağlık Bakanlığı ve sivil toplum kuruluşları işbirliğiyle faaliyetlerine devam etmekte.

  • Sağlıkta Şiddet

    Konya’da bir hasta yakınının kurşunlarıyla hayatını kaybeden Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ekrem Karakaya, sağlık çalışanlarının özellikle pandemi döneminde artan güvenlik endişelerini çok acı bir şekilde gündeme taşıdı. Ancak sağlıkta şiddet sorunu ne bu olayla başladı ne de tek bir cinayetle sınırlı. Türkiye’de konuyla ilgili istatistiklerinin tutulmaya başlandığı 2012’den bu yana 10 yılda 110 bini aşkın şiddet vakası bildirildi; dünyada da benzer bir eğilim yükselişte. Tarih boyunca “el kalkmaz” denen, kutsal kabul edilen bir mesleğin, bağımsızlığını kaybedip sistemin içine dahil edildikçe şifa verdikleriyle değişen ilişkileri ve itibarsızlaştırma…

    Türkiye’de sağlıkta şid­det istatistiklerinin tutulmaya başlandığı 2012’den bu yana 10 yılda 110 bini aşkın şiddet vakası bildiril­di; sağlıkta şiddeti gösteren Be­yaz Kod verilerine göre bu, gün­de ortalama 80’den fazla şiddet vakası demek. Şiddet bildirim­lerinin sayısı 2020’de 11.942 iken, 2021’de 29.826’ya yükseldi. Türk Ta­bipleri Birliği’ne göre ise hekim­lerin yüzde 84’ü meslek hayatla­rında en az bir kez fiziksel veya sözel şiddete uğrasa da sadece yarısı bunu gerekli mercilere bildirdi. Dolayısıy­la gerçek rakamla­rın çok daha yüksek olduğu tahmin edi­liyor.

    Vakaların bildiril­memesi bir yandan çok daha acı bir tablonun göstergesi: Sağlık hizmetlerin­de şid­det, neredeyse mesleğin doğal bir uzantısı, kabullenilmesi ge­reken ayrılmaz bir parçası ola­rak görülüyor. Hastane ortamı­nın yarattığı stres, anestezi ya da uyuşturucu/uyarıcı madde etkisi, kötü bir haber almanın getirdiği üzüntü gibi nedenlerle ortaya çıkan gerginliğin zaman zaman sağlık çalışanlarına yan­sıması bir “insanlık hâli” olarak kabul edilebilse ve bu durum­lar çoğunlukla kontrol altın­da tutulabilse de son dönemde sağlıkta şiddetin hem sıklığını hem de derecesini artıran yapı­sal nedenler üzerinde de duru­luyor. Örneğin sağlıkta dönü­şüm programının açıklandığı 2002’den bu yana, devlet sağlık hizmetinin sağlayıcısı olmaktan denetleyicisi olmaya doğru ge­çerken, ölümle sonuçlanan sağ­lıkta şiddet vakalarında görülen artış, dikkate değer bir veri.

    6 Temmuz 2022’de Konya Şehir Hastanesi’nde bir hasta yakınının silahlı saldırısı sonucu öldürülen Dr. Ekrem Karakaya.

    Aslen sağlık çalışanlarının değil, sağlık sisteminin yarattı­ğı sorunlar olan uzun bekleme ve daha kısa muayene süreleri, zor bulunan randevular, artan hastane faturaları, riskli çalış­ma ortamının sağlıkçılara getir­diği stres ve aşırı yorgunlukla bozulan hasta-doktor ilişkisin­den sağlık çalışanları da en az hastalar kadar etkileniyor. Yet­kililerin açıklamaları ise bu so­runların ortaya çıkardığı öfkeyi, bu ortamın doğrudan mağduru olan doktorlara yöneltiyor. Eski Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın Türk Tabipleri Birliği toplantı­sında doktorların önünde “He­kimlerin eli hastaların cebinde” şeklinde konuşması; dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdo­ğan’ın “Hekim efendinin döne­mi bitti” ya da yakın dönemde yaptığı “Çeksinler, gitsinler” gi­bi açıklamalarına paralel olarak artan sağlıkta şiddet vakaları, hekimin itibarının onun koru­yucu kalkanı olduğunu daha net anlamamızı sağladı. Birçok he­kim, tarih boyunca otonom bir şekilde çalışma imkanına sahip yegane mesleklerden olan dok­torluğun itibarsızlaştırılma­sının, sağlığın özelleştirilmesi sürecinde onu işçileştirmeye ve sermaye önünde engel olması­nı önlemeye yönelik bir hamle olduğunu düşünüyor. Doktorlar bu ortamda, bazen çok büyük zorluklarla aldıkları eğitimle­rine baştan başlamak pahasına yurtdışına göçüyor; idealleri­ni sorguluyor; devam edenlerse pandemi süresinde balkonlar­dan alkışlanan fedakarlıklarının ne kadar hızlı unutulduğunu her an hatırlayarak umutsuzluk ve mutsuzluk içinde meslekle­rine devam ediyor.

    Şiddete karşı G(Ö)REV Dr. Ekrem Karakaya’nın ölümü büyük tepkiye neden olurken Türk Tabipleri Birliği’nden iki günlük grev kararı geldi. “Şiddete karşı 7-8 Temmuz’da G(ö)REV’deyiz!” çağrısıyla Türkiye’nin bütün şehirlerinde sağlık çalışanları eylemlerinde “Artık Yeter” dediler. Eyleme müdahale eden polis fenalaşınca yine protestoya katılan doktorlar tarafından ilk müdahalesi yapıldı.

    Üstelik hastanın yüksek ya­rarı yerine kâr sağlamayı ön­celeyen neoliberal zihniyetin hekimlik değerlerinde yarattı­ğı erozyon, küresel bir sorun. Dünya verilerine bakıldığında sağlıkta şiddetin tüm dünyada, özellikle pandemi sonrasında yayılması da bununla bağlantılı olarak okunabilir. Küresel çap­ta, meslek hayatının bir nok­tasında fiziksel şiddete maruz kalan sağlık çalışanlarının oranı yüzde 8-38 arasında değişse de psikolojik şiddet vakaları dahil edildiğinde bu rakamlar çok da­ha yukarılara tırmanıyor. Çatış­ma, felaket, pandemi bölgele­rinde görev yapanlar için risk­ler iyice yükseliyor; şiddet bu bölgelerde kollektif ve siyasi bir özellik de gösterebiliyor. İklim krizinden kirliliğe, gıdalardaki bozulmadan stres ve hareket­sizliğe, sağlığımızı bozan fak­törler artarken, bunun sorum­luluğunu doktorların omuzla­rına yüklemek, dünyanın her yerindeki karar vericiler için en kolay yol.

    Halbuki henüz tıbbın bir bi­lim hâline gelmediği şifacılık günlerinden bu yana, iyileşti­renler “kutsal” kabul edilmiş, savaş sırasında dahi “dokunul­maz” addedilmişti. Yakın zama­na dek hastanelerin kapılarında güvenlik görevlileri, metal de­dektörleri olmasına gerek bile duyulmaması, “Hekime el kalk­maz” kaidesinin en ücra köyden en büyük hastaneye her yere ya­yılmış olmasının eseriydi. Has­talar, daha uzun, daha sağlık­lı yaşamalarına yardımcı olan doktorları el üstünde tutarken, doktorlar da hastane CEO’ları­na, performans kriterlerine, si­gorta ve ilaç şirketlerine değil, mesleklerinin Hipokrat yemi­niyle korunan ilkelerine bağlı olarak görevlerini yapabiliyor­lardı.

    Bu ay ölümle hayat arasın­daki ince çizgiye, hayat lehine yön verebilen sağlık çalışan­larının itibarının köklerini, bu itibarın tarih boyunca en zor koşullar altında yapılmış hangi fedakarlıklarla hak edildiğini ve hangi koşullar altında aşınma­ya başladığını mercek altına alı­yoruz. Yaşatanları yaşatmanın önemini bir kez daha hatırla­mak için…

    Deniz Kaynak

  • Medreseden Tıbbiye’ye Cihan Harbi’nde doktorlar

    Yeniçeri teşkilatının kaldırılıp, Sultan 2. Mahmut tarafından Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusunun kurulması, İstanbul’da 10.240 askeri bulunan ordunun sağlık sorunlarıyla ilgilenecek eğitimli doktor ihtiyacını da doğurdu. 14 Mart 1827 tarihinde açılan Tıbhane-i Amire’de yetişen doktorların önemi 1. Dünya Savaşı’nda yaralılarının tedavisi ve bulaşıcı hastalıklarla mücadele etmek gerektiğinde daha da iyi anlaşılacaktı.

    Osmanlı Devleti’nde za­man içinde disiplini bo­zulan Yeniçeri teşkilatı, 1826 Haziran’ında yeniçerilerin son isyanında Sultan 2. Mah­mud tarafından kaldırılarak Asakir-i Mansure-i Muhamme­diye ordusunun kurulduğu ilan edildi. Yeni ordunun İstanbul’da 10.240 askeri vardı ve birkaç ay içinde sağlık problemleri baş­göstermeye başlamıştı. Kanun­namede her tertibine bir hekim ve bir cerrah verileceği yazılma­sına karşın bu mümkün olama­mıştı, çünkü yeterli donanımda ve sayıda hekim yoktu; medre­selerde verilen tıp eğitimi za­manın gerisinde kalmıştı. Nite­likli bir tıp eğitimi olmadığı için yeterli sayıda hekim yetişmiyor; çağdaş tababet Avrupa’da eği­tim görmüş azınlık mensupla­rı ve yabancı hekimler tarafın­dan icra edilirken diğer yandan “mütetabbib” denen sahte he­kimler tehlike saçıyordu.

    Hekimbaşı Mustafa Beh­çet Efendi, “hastalanan asker­lere iyi bakılabilmesi” için iyi hekimlere, bunun için de iyi eğitim verecek bir tıp okulu­na ihtiyaç olduğunu belirtmişti; padişah tarafından onaylanma­sından sonra, 14 Mart 1827 tari­hinde, Tıbhane-i Amire, Şehza­debaşı’nda bulunan Tulumbacı­başı konağında açıldı.

    Filistin Cephesi’nde, Magdabah’ta bir hastane.

    Ekim 1838’de öğrenci ve ho­calarıyla Galatasaray’daki yeni binasına taşınan Tıbbiye’yi 14 Mayıs 1839’da Sultan 2. Mah­mud ziyaret etmişti; okulun ye­ni adı Mekteb-i Adliye-i Şahane ve dersler Fransızca idi. 1848’de Galatasaray’daki bina yanınca Hasköy’e, 1865’ten itibaren de Demirkapı’daki binaya nakledil­di. Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıbbiye) açıldı ve 1870’te Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’deki dersler Türkçeleştirildi. Tıp eği­timi 4 sene idadi, 6 sene yüksek olmak üzere toplam 10 seneydi. Askerî Tıbbiye, 1903’te Hay­darpaşa’daki binasına taşındı; 1908’de Sivil Tıbbiye ile birleş­tirildi ve 1909’da Darülfünun Tıp Fakültesi olarak Haydarpa­şa’da eğitime devam etti.

    1. Dünya Savaşı başladığın­da seferberlik ilan edilmiş, sivil hekimler de hizmete çağrılmış­tı. Osmanlı Devleti 1914 Ey­lül’ünde Boğazlar, Doğu (Kaf­kas), Suriye ve Irak cephesini kurdu; bütün bu cephelerdeki sağlık hizmetleri savaş yaralı­larının tedavileri ve özellikle bulaşıcı hastalıklarla mücade­le açısından hayati önem taşı­yordu.

    Süleyman Numan Paşa sahra sıhhiye müfettişi, Tevfik Salim ise Doğu cephesi sıhhiye müfettişiydi. Erzurum’da kış ağır geçiyordu ve Doğu cephesi karargahında barınma koşul­ları elverişsiz, askerlerin giy­sileri yetersizdi. Kısa sürede askerler arasında tifo, tifüs ve dizanteri yayılmaya başladı. 21 Aralık 1914 – 9 Ocak 1915 arası dondurucu soğuklar zamanıydı ve yapılan harekat çok ağır ka­yıplara mâl olmuştu. Sonrasın­da tifüs bütün orduya yayılmış ve savaş boyunca Kafkas cep­hesinde tifüsten 125 hekim, 25 eczacı, 6 cerrah, 1 diş hekimi, 7 tıbbiye öğrencisi hayatını kay­betmişti.

    Galiçya cephesinde bir Alman hemşire Yaralı Türk askerleri ve onların bakımını üstlenen Alman hemşire. Galiçya Cephesi, 1917 (Tunca Örses Arşivi).

    Irak cephesinde Dr. Abdül­kadir Lütfi, hıfzıssıhha müşa­viriydi. Tifüs, dizanteri, sıtma ve kolera salgını vardı. Bu sal­gınlar savaştan daha fazla can alıyor ve hekimlerden de has­talığa yakalananlar oluyordu. Balkan Savaşları esnasında Gülhane Hastanesi’nde Reşat Rıza’nın geliştirdiği teknik­le, tifüs geçirenlerden alınan kanın işlenmesi suretiyle el­de edilen tifüs aşısı Kurmay Başkanı Kazım Karabekir’e, doktorlara ve hemşirelere ya­pıldı; aşı sonrası hastalık ora­nı %8’e düşmüş, aşı yaptırma­yan Goltz Paşa ve özel hekimi Oberndorfer tifüse yakalana­rak hayatlarını kaybetmişler­di.

    Çanakkale cephesinde, ba­taklık ve durgun sular nede­niyle bölgede var olan sıtma hastalığı askerlerde de gö­rülmekteydi. Harp sahasının Anadolu yakasında yer alan bu bataklıkları kurutmak müm­kün olmuyordu ve askerlerin kaldıkları yerlerin sineklikler­le korunması, vücudun örtülü tutularak sivrisineklerin ısır­masının önüne geçilmesi ve ateşlenen hastaların ayrılması gibi tedbirlerle sıtmanın yayıl­ması önlenmeye çalışılıyordu. Bütün çabalara rağmen salgın önlenememiş ve Mayıs 1915’te Kumkale bölgesinde yayılan hastalık, birliklere haftada iki gün birer gram kinin verilerek önlenmeye çalışılmıştı. Ancak bu çabalar yeterli olmamıştı.

    Çanakkale Cephesi’nin diğer bir salgını dizanteriydi. Bom­bardımandan korunmak için derin kazılan siperler çoğu za­man ıslaktı ve bu rutubet asker­ler arasında ishalin yayılmasına neden oluyordu. 26-28 Ağustos 1915 tarihleri arasında cephe­de yaklaşık 500 askerde kusma, kanlı ishal, baş ve karın ağrısı şikayetleri başgöstermişti. Kul­lanılan suyun temiz olmama­sı sebebiyle başlayan dizante­ri vakaları yeterli miktarda ilaç bulunmadığından bu hastalar, killi toprak yedirilerek tedavi ediliyordu.

    1915’te sedyeyle taşınan yaralı bir asker. Fotoğraf Sirkeci’de çekilmiş.

    C vitamini eksikliğiyle orta­ya çıkan ve diş etlerinde şişkin­lik ve kanamalar şeklinde ken­dini gösteren iskorbüt, özellikle kış mevsiminde beslenme ye­tersizliğiyle ortaya çıkmıştı. Kı­şın dağ eteklerinde bulunan ve askerin de tanıdığı kuzukulağı bitkisinin tüketilmesi sağlana­rak tedbir alınmaya çalışılmış, yaz aylarında sebze ve taze gı­dalar verilmesiyle de yaygınlaş­ması önlenebilmişti.

    Askerler aylarca yıkanamı­yordu ve çamaşırlarını değiş­tirme imkanları da yoktu. Bit­lenmişlerdi; yoğun sıcaklarda o denli rahatsızlardı ki doğru dürüst uyuyamadan savaşmak zorunda kalıyorlardı. Bitlenme, savaşın en önemli sorunların­dan biriydi çünkü tifüs vakaları ortaya çıkmıştı. Salgının önüne geçmek için üç seyyar etüv ile bir menzil temizleme istasyonu açılarak orduya yeni gelen erler temizlenmeye başlanmıştı ama etüvle önü alınamayacak bir duruma varılmıştı.

    3 Mart 1915’te Kandire amele taburları arasında çıkan tifüs salgınına karşı mücade­le için bölgede görevlendirilen Dr. Abdülkadir Lütfi, 3000’den fazla askerin perişanlığını ve bunun yanısıra askerler arasın­da ölüm oranının hayli yüksek olduğunu, tifüs hastalığına ya­kalanan 149 askerden 36’sının hayatını kaybettiğini görmüş, çarşıda gördüğü ekmek fırınla­rını bitle mücadele için kullan­maya karar vermişti. Kandi­re’de 3 fırın ve 6 hamam çadırı ile 10 gün yapılan mücadele so­nucunda amele taburlarının te­mizlenmesi sağlanmış ve böy­lece tifüs vakalarında kaydade­ğer bir azalma olmuştu.

    Önce fırın içinde ateş ya­kılıyor, sıcaklığı tayin için bir beyaz kâğıt konup kâğıt kav­rulmaz sararırsa istenilen or­tam hazır kabul ediliyordu ve içeriden ateş çekilerek fırının zeminine yaş bir çuval serilip üzerine su püskürtülmüş elbi­seler konularak fırının kapısı kapatılıyor, 10-15 dk. içerisinde bitlerin tamamen telef olma­sı sağlanıyordu. 1916’da Sivas Menzil Mıntıka Sertabibi Dr. Ahmet Fikri, kazanda kayna­yan suyun buharıyla kazanın üzerine oturtulan sandık için­deki eşyanın dezenfekte olma­sını sağlayan “buğu sandığı”nı geliştirmiş; Almanya’dan getir­tilen seyyar etüv makinelerinin de kullanıldığı 1917’den itiba­ren ordu bitten kurtulmuştu.

    En büyük düşman bulaşıcı hastalıklar 1915-1918 arasında Osmanlı ordusunda bulaşıcı hastalıkların sebep olduğu ölümlerin sayısı 401.859’du. Bu sayı, savaş alanında yaralanıp ölenlerin 7 katıydı.

    14 MART NEDEN TIP BAYRAMI?

    İşgal altında bir başkentten yükselen isyan çığlığı

    Çağdaş hekimler yetiştirmek amacıyla kurulan ve yıllar içinde kendi geleneğini kuran Tıb­biye, 14 Mart 1919’da 92. kuruluş yılına girerken, Sarayburnu önüne demirlemiş işgal kuvvetlerine doğru haykırdı: “Korkmuyoruz! İstanbul bizimdir çünkü şehitler ve tarih buradadır. İstanbul bizimdir çünkü istiklal buradadır!”

    1. Dünya Savaşı’nın ardından Mondros Mütarekesi imzalan­mış, 1918’in 13 Kasım’ında İtilaf Devletleri gemileri Sarayburnu önünde demirlemişti. İstanbul işgal ediliyordu. Ocak 1919’da Tıbbiye’nin bir bölümü İngilizler tarafından işgal edildi. Süleyman Numan Paşa tutuklanmış ve Malta’ya sürülmüş, bazı Tıbbiye öğrencileri Anadolu’ya giderek Kuvayı Milliye saflarına katılmıştı. Okulda bulunan öğrencilerle Darülfünun-ı Osmani Tıp Fakültesi Talebe Cemiyeti, Osmanlı’nın ilk modern tıp okulu olan Tıphane-i Amire’nin 92. kuruluş yıldönümü için 14 Mart 1919 günü Darül­fünun konferans salonunda bir toplantı düzenlediler. Toplantıya Feyzi Paşa, Besim Ömer Paşa, Tıbbiye’nin diğer hocaları, Darül­fünun hocaları, Kızılhaç temsilci­leri, Fransız Sıhhiye Müfettişi ve Osmanlı basınından temsilciler de katıldı.

    Mütareke zamanında Haydarpaşa Tıp Fakültesi’nin 1919’da İngilizler tarafından işgal edilmesinden bir süre sonra askerî üniforma giymeleri yasaklanan tıbbiyeliler (1920).

    Tıbbiye öğrencilerinden Kemal Bey okulun tarihçesini anlattı, daha sonra Memduh Necdet Bey yine Tıbbiye hakkında bir konuşma yaptı: Kuruluşundan itibaren Tıbbiye’den 607 Türk, 240 Rum, 170 Ermeni, 79 Musevi, 11 Sırp-Bulgar olmak üzere toplam 5.107 hekimin mezun olduğu ve Tıbbiye’nin 1. Dünya Savaşı’na katkıları dile getirildi.

    Konuşmanın devamı bir manifesto gibiydi: “İtiraf ediyoruz ki vatan, bilhassa onun kalbi, beyni olan İstanbul bu dakikada korkunç bir buhran geçiriyor. Ama korkmuyoruz… Buradayız, burada kalacağız… İstanbul bizimdir, çünkü halife ve hakan yatağıdır. İstanbul bizimdir çünkü şehitler ve tarih buradadır. İstanbul bizimdir çünkü istiklal buradadır!”

    İstanbul’un işgaline karşı bir meydan okuma olarak Tıp Talebe Cemiyeti tarafından düzenlenen bu törenler zaman içinde gelenek­selleşti ve 14 Mart Tıp Bayramı’na dönüştü.

    Çağdaş hekimler yetiştirmek amacıyla kurulan ve yıllar içinde kendi geleneğini kuran Tıbbiye, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir aydınlanma kurumu olarak devam ederken, asker hekimliğine uza­nan köklerinin “iyileşen hastayı taburcu etmek” gibi derin izlerini bugünlere taşıdı.

  • ‘Önce zarar verme’den ‘önce zarar görme’ye

    Şifacılığın kutsiyetten ayrılarak seküler hekimliğe evrilmesi MÖ 5. yüzyılda Hipokrat ile başladı. Hipokrat geleneğinin hekimleri, tanrılara aracılık etmek yerine doğrudan hastayla temas kurmayı, bilgiye dayalı hastalık teorilerini tercih etmişlerdi. 19. yüzyılda tıp teknolojisindeki gelişmelerle “bilimsel tıp” yükselmiş, ancak hasta-hekim ilişkisinin kutsal bir bağ olduğunu düşünenler Hipokrat tıbbında ısrar etmişti. Bugün ise yüksek teknolojili tetkik ve tedavi yöntemlerine rağmen tıp mesleğine olan güven sarsılmakta…

    Toplumların erken dö­nemlerinde şifacılık, büyücü ve kahinlerin mesleğiydi; çünkü hastalıkla­rın gökten inercesine bilinmez­liklerden geldiğine inanılırdı. Toplumların evrimiyle birlikte, kahinlerin ve büyücülerin yeri­ni ebeler, otacılar, çıkıkçılar ve şifacı rahipler aldı. Şamanlar­da şifacı, aynı zamanda büyücü, kâhin, öğretmen ve rahipti; do­ğaüstü güçlere sahip oldukları­na, böylelikle büyüleri bozduk­larına ve kötü ruhları kovdukla­rına inanılırdı.

    Yerleşik uygarlıklarla bir­likte şifacılık daha sofistike hâle gelmiş ve yazılı metinle­re de girmeye başlamıştı. MÖ 3. binyıldan itibaren Mısır’da hekimler, rahipler ve kahin­ler; toplumun şifacıları olarak rol alıyordu. Bugüne ulaşan papirüslerden edinilen bilgile­re göre Mısır’da ilaç tedavileri ve cerrahi girişimlerin olduğu rasyonel tıp uygulamaları dinî inançlara bağlı büyü bozma gibi yöntemlerle birlikte hayata ge­çiriliyordu.

    Klasik Yunan çağında ise tanrıların içinde hastalıkla, şi­fayla ve sağlıkla anılanlar vardı. Apollon’un oğlu olarak bilinen ve Homeros’un destanlarında şifacı olarak adı geçen Sağlık Tanrısı Asklepios, bir yılanın sarıldığı asasıyla ve çoğu kez de iki kızı Hygieia ve Panacea ile tasvir edilirdi. Oğulları da birer Asklepiad olarak hekimlik ge­leneğini sürdürmüşlerdi. Şehir devletlerde Asklepios adına in­şa edilmiş tapınaklar vardı ve şifa aramak üzere gelen hasta­lar bu tapınaklarda uykuya yat­tıktan sonra gördükleri rüya­lar yorumlanırdı. Şifa vermek kutsaldı ve kutsal kabul edilen bu tapınakların en ünlüleri Ati­na yakınlarındaki Epidarius ve Kos adasındaydı.

    Şifacılığın kut­siyetten ayrılarak seküler hekimli­ğe evrilmesi MÖ 5. yüzyılda Hipokrat ile başladı ve bu geleneğin temsilcileri olan hekimler tarafından sürdürüle­rek bir meslek kimliği geliştiril­di. Hipokrat ve onun okulundan yetişen hekimler tarafsız göz­lemleri önemsiyor, bilgiye da­yalı hastalık teorilerini ve doğal tedavi yöntemlerini destekli­yorlardı. Gerçek hekimler ola­rak tanrılara aracılık etmek ye­rine doğrudan hastayla temas kurmayı tercih etmişlerdi. Hi­pokrat geleneğinin hekimleri, vücut sıvılarındaki dengesizli­ğin neden olduğunu düşündük­leri hastalıkları yine bu sıvıla­rın dengesini sağlamak üzere diyet ve kimi zaman da kan al­dırma gibi yöntemlerle tedavi etmeye çalışıyorlar ama hiçbir zaman sihirli yöntemlere baş­vurmuyorlardı ve daha önem­lisi “her şeyden önce zarar ver­memeyi” (primum non nocere) vadediyorlardı.

    Üç büyükler Tıp biliminin üç babası Galen, İbn-i Sina ve Hipokrat birlikte (üstte). İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde bulunan bu mermer kabartmada ise sağlık tanrısı Asklepius ve kızı Hygieia görülüyor (altta).

    Roma İmparatorluğu döne­minde gladyatörlerin ve impa­ratorun hekimi olan Galen, tıb­bın 16. yüzyıla kadar teorileri hüküm sürecek yegane otorite­si oldu. Aynı zamanda bir düşü­nürdü ve tıbbın teorik teme­linin felsefeyle kurulması ge­rektiğini savunuyordu; hekim yalnızca bir hekim olmamalı, doğa bilimlerine ve felsefeye de vakıf olmalıydı. Hastanın heki­me olan güveni bilgi ve dene­yim gerektiren mesleki beceri­sinin yanında hastaya iyi dav­ranmasıyla kazanılabilirdi.

    Ortaçağ’da kan alma, ha­camat, sülük gibi uygulamalar görülmeye başlanmıştı. Çoğu insan, yerel şifacıyı arar ya da sülük için berbere giderken do­ğum ve çocukluk hastalıklarıyla ebeler ilgilenirdi. Hıristiyanlığı takiben Roma’da pagan tıbbı­na karşı çıkışlar başladı. Ubi tre physici, duo athei (Üç hekimin olduğu yerde iki ateist vardır) sözü yaygın bir bakış açısını ve Hıristiyan sağlık mabetlerinin hızla çoğalmasını izah ediyor­du. Şifa için azizlerden medet umulur olmuş ve her bir hasta­lığın bir azizi olmuştu. Herhan­gi bir şifacı için en önemli ör­nek, İsa’nın kendisiydi. Körleri iyileştirdiği, felçlileri yürüttüğü ve hatta ölüleri dirilttiği anla­tılırdı. Bu iyileştirici dokunuş, İngiliz ve Fransız kralları tara­fından sahiplenilmiş ve muci­zevi tedaviler kraliyet elinin te­masına atfedilmişti.

    Batı’da “karanlık çağ” diye adlandırılan Ortaçağ’da, İslâm coğrafyasında ise “aydınlanma” yaşanıyordu. 750 yılında Abba­si hanedanının ilk dönemlerin­de klasik çağın önemli eserleri Yunancadan Arapçaya çevrildi. Bağdat’ta kurulan Beytü’l-Hik­me, 1258’de Moğollar tarafın­dan yakılana kadar hem bir kü­tüphane ve tercüme merkezi hem de bir araştırma merkeziy­di. Hipokrat, Galen, Aristo’nun tüm eserleri, Platon’un diya­logları, Dioscorides, Ptolomy, Euclides, Porfirios ve daha çok sayıda eser tercüme edilmiş ve yorumları yapılmıştı.

    Aziz Sebastian’ın yaşamını anlatan bir 15. yüzyıl freskinde Ortaçağ belası vebaya yakalanan hastasını tedavi eden bir doktor.

    12. yüzyıldan itibaren, kla­sik dönem tıp eserlerinin İslâm kaynaklarından Latinceye ye­niden çevrilmesi, İbn-i Sina’nın İyileşme Kitabı (Kitabü’ş-Şifa) ile El-Kanun fi’t-Tıb / Tıbbın Kanunu (El Canon de Medi­cina) eserlerinin tercümesi ve üniversitelerin kurulmasıyla birlikte tıp eğitimi önce İtal­ya’nın güneyindeki Salerno’da canlandı. Salerno rahiplerin kontrolünden bağımsızdı ve ka­dınların eğitim görmesi fikrine açıktı. Yedi yıl süren skolas­tik bir eğitimin sonunda hekim olarak mezun olunuyordu fakat böyle ideal örnekler çok azdı ve çoğu Ortaçağ hekimi yalnızca çıraklık yaparak yetişiyordu. Hekim sayısı arttıkça hekim­lik ilk olarak İtalya’da örgütlü hâle geldi; kurulan loncalarda çıraklık eğitimi verilmeye, he­kim adayları için sınavlar yapıl­maya ve ilaçlar denetlenmeye başlanmıştı. Cerrahlık ise aka­demik bir iş değildi ve çoğu kez berberlikle bağlantılıydı.

    19. yüzyıl başlarında stetos­kop, oftalmoskop, laringoskop gibi aletlerin icadı; 20. yüzyıla girerken X ışınlarının (Rönt­gen) keşfi hastalıkların teşhis imkanlarını artırmıştı. Hücre­leri mikroskop altında incele­mek ve laboratuvarlarda vücut sıvılarını analiz etmek müm­kün olmuştu; “bilimsel tıp” yükseliyordu… Buna karşın hasta ile hekim arasındaki in­sani temasın kutsal bir bağ kur­duğunu düşünenler, Hipokrat tıbbının geleneksel yöntemle­rinde ısrar ediyordu. Bu bağ­lamda, 1900’den sonra hekimin hastayı bir birey olarak görmesi gerektiğini vurgulayan “hasta­ya öncelikle bir kişi olarak yak­laşma” hareketi ortaya çıktı: İyi hekimin hastalıkla, usta heki­min ise hastayla ilgilendiği vur­gulanıyordu.

    Akut enfeksiyon hastalık­ları 1940’larda antibiyotiklerle tedavi edilebiliyordu. Antibi­yotiklerin keşfi yaşam süresini uzatırken başka kronik rahat­sızlıklar ortaya çıkmaya baş­ladı. İstatistiklere göre hasta­lıkların oranı 1930’dan 1980’e kadar %150 artmıştı. Halkın beklentisi ve hekimin rolü 20. yüzyılda değişmiş, hastalar he­kimlerden çok fazla talepte bu­lunmaya başlamıştı. “İyiyim ama kötü hissediyorum” send­romu kaçınılmaz hayal kırık­lıklarına yolaçıyordu. Teşhis ve tedavide bilim ve teknolojinin sunduğu imkanlar bir taraftan hekimliği çok daha etkili hâle getirirken diğer taraftan da he­kimliğin “sanat” kısmının geri planda kalmasına neden ol­muştu.

    Teknikler gelişiyor William T. G. Morton ve cerrah John Warren, 16 Ekim 1846’da Massachusetts Hastanesi’nde hasta Glenn Abbott’ı anestezi altında ameliyat ederlerken.

    21. yüzyılda medya ve sosyal medyanın da etkisiyle, sağlıkla ilgili artan farkındalık ve buna eşlik eden endişeler nedeniy­le artık insanların beklentileri çok daha yüksek. Kesin teda­vi beklentisi, ümitsiz hastala­ra bitkisel tedavi yöntemleri pazarlamaya hazır çok sayıda “girişimci” yarattı. 19. yüzyıl­dan itibaren çoğunlukla dinî tarikatların desteklediği “alter­natif şifacılar” kurumsal tıbbın dışarıya kapalı bir sistem ola­rak bilgiyi tekelinde tutan, ya­yılmasını engelleyen ve kendini yücelten bir sömürgecilik sis­temi olduğunu ileri sürmeye ve alternatif tedavi yöntemlerini savunmaya başladılar.

    Buna karşın tıp dünyası gi­derek çok daha fazla teknolo­jinin yönetimi altına girmiş durumda ve bunun sonucunda geleneksel Hipokrat tarzı he­kimin, hastayla yakından ilgi­lenme şansı pek az. Sonuçta, günümüzün yüksek teknolojili ve çok daha hassas tetkik yön­temlerine ve sofistike tedavi seçeneklerine paradoks olarak tıp mesleğine olan güven sarsıl­makta…

    HİPOKRAT YEMİNİ

    Asklepios’a ant içerim ki…

    Hipokrat’ın, İyonya’da MÖ 5. yüzyıl’da yazdığı günden beri hekimler tarafından tekrarlanan Hipokrat Yemini, son günlerde Türkiye’deki bazı tıp fakültelerinde sözlerinin değiştirilmesiyle gündeme geldi. Aslında bugün edilen yemin, 2019’daki son güncellemelerden sonra modern formunu almıştı. Aşağıda orijinalini verdiğimiz özgün metinde tıp tanrısı Asklepios üzerine yemin edilirken, günümüzde onur üzerine yemin edilmektedir.

    Bütün tanrıların ve tanrıçaların huzurunda, şifacı Apollon, Asklepios, sağlık ve tüm iy­ileştirme güçleri adına ant içerim ki bu yemini ve sözü yeteneğim ve muhakeme gücüm yettiğince tutacağım.

    Hipokrat (MÖ 460-370)

    Hekimlik mesleğimdeki usta­ma ebeveynim kadar saygı duya­cağım, hayatımı onunla paylaşa­cağım, ona minnettar olacağım. Oğullarını kardeşim sayacağım ve isterlerse hekimlik mesleğini onlara karşılıksız ve kayıtsız şartsız öğreteceğim. Kaideleri, dersleri ve öğrenilmesi gereken diğer şeyleri yalnızca ve yalnızca oğullarıma, ustamın oğullarına ve layıkıyla çıraklık edip ant içen öğrencilere aktaracağım.

    Bilgimi hastalara yardım etmek için yeteneğim ölçüsünde ve muhakeme gücüm yettiğince kullanacağım; insanlara zarar ver­mekten veya onlara yanlış tedavi uygulamaktan sakınacağım.

    Benden talep edilse bile ne kimseye öldürücü bir ilaç vere­ceğim ne de böyle bir telkinde bulunacağım. Hiçbir gebe kadına çocuk düşürmesi için ilaç verme­yeceğim.

    Hayatımda ve sanatımda saflı­ğımı ve vicdanımı koruyacağım.

    Hastanın içinde taş olsa bile onu kesmeyeceğim, bu işleri işin ehli olanlara bırakacağım.

    Hangi ev olursa olsun oraya asla zarar vermek maksadıyla değil, hastalara yardım etmek için gireceğim. Konumumu ister hür ister köle olsun erkek ve kadınların vücudundan cinsel olarak faydalanmak için kullan­mayacağım.

    Gerek sanatımın icrası sırasında gerekse insanlarla ilişki­deyken görüp duyduğum şeyleri ortalığa saçmayacağım, sır olarak saklayacağım ve kimseye anlat­mayacağım.

    Bu yemine uyduğum, onu çiğnemediğim sürece hayatım ve mesleğim refah içinde geçsin, her zaman herkesten saygı göreyim. Yemini çiğner ve ona ihanet eder­sem kaderim aksi yönde seyretsin.

    ETİMOLOJİ: TIP, TABİP, HEKİM

    İşinin ehli olan, ilmini bilen kimse

    Arapça tabib ve tıb kelimel­erinin kökü “tabbe” olup işin ehli olma, bir işte usta olma, bir işin ilmini bilen kimse (âlim) anlamlarındadır. Bu bakım­dan tabib, işini iyi bilen, titiz yapan, bilgili kimse demektir ki, hastasını iyice inceleyip teşhis ve tedavisini yapan kimseye de tabib denmiştir. Bilgin (âlim), usta (hazık) anlamlarını da içeren tabib kelimesi günümüzde “dok­tor”un karşılığıdır. Kendini tabib olarak tanıtanlara ise mütetab­bib (tabiblik taslayan) denmiştir.

    Tıp kelimesine ise nezaket ve yumuşaklık anlamı yüklenmiştir. Arapçada büyücülük, efsuncu­luk anlamlarında da kullanılır. Sonuç olarak tıp, nefsi ve bedeni tedavi eden disiplin; tababet, bir işin çok iyi ve titiz incelenmesi; tabip/doktor, işini iyi bilen, usta, hastasına iyi ve yumuşak davra­nan, nazik tabiatlı kişi anlamına gelir. Hint-Avrupa dillerinde hekim anlamında kullanılan medicina/medicus/medicine kelimelerinin kökü med; ölçmek, ölçülü olmak demektir.

    Genel kanaate göre, ilkçağ filozoflarına önceleri sophos, sonra sophoi, Pithagoras’tan iti­baren ise philos-sophos denme­ye başlanmıştı. Arapçaya felsefe ile birlikte feylesof olarak giren ve hikmet (kökü h-k-m; sofia) seven anlamına gelen bu kelime, hakîm (hikmet sahibi) ile birlikte kullanılmıştır. Türk-İslâm dün­yasında eski geleneğin devamı olarak tabip anlamındaki hakîm, söylenişi inceltilip “hekim”e dönüştürülerek kullanılmaya devam etmiştir. Bundan dolayı, klasik İslâm kaynaklarındaki bilge Lokman Hakîm, Lokman Hekim’e dönüştürülmüş ve geç­miş tıbbın büyük hekimlerine ait olaylar ona mâl edilmiştir.

    Prof. Dr. Ali Haydar Bayat (1941-2006)

  • ‘Muayyen günler’ kuralı: Adı yok ama tabusu çok

    Kimileri onu zehirli kabul etmiş; kimileri mitleştirmiş, iyileştirici özellikler atfetmiş. Kimileri sözde koruma amacıyla, kimileriyse lanetli kabul ettiğinden “misafiri gelen” kadınları toplumun dışına itmiş. Menstrüasyon bahsediyoruz! Bugün bile adı anılmaktan imtina edilen, toplumun yarısının doğal bir fonksiyonu olmasına rağmen nedense konuşulmayan regl ve tarihin satıraralarında bile kendine yer bulamayışı…

    Dünya nüfusunun yarısı, insanlık tarihinin baş­langıcından bu yana her ay düzenli olarak regl olu­yor. Buna rağmen bu biyolojik sürecin tabulaştırılması, gizli tutulması gereken ayıp bir şey sayılması nedeniyle dünyanın dörtbir yanındaki kadınlar bu­gün bile ayrımcılığa uğramaya, “kirli” kabul edilmeye, kendile­ri ve çevreleri için tehdit olarak görülmeye devam ediyor.

    Bu ayrımcılığın son dönem­de Türkiye’de artan fiyatlarla birlikte daha da çok konuşul­maya başlanan bir yüzü de “regl yoksulluğu” olarak tezahür edi­yor. Regl yoksulluğu, regl dö­nemlerinde kişilerin kullanmak zorunda oldukları ürünlere eri­şim sıkıntısı yaşaması anlamına geliyor. TÜİK verileri, hijyenik ped fiyatlarının geçen yıla kı­yasla neredeyse iki katına çıktı­ğını gösterirken, Derin Yoksul­luk Ağı’nın İstanbul’da yaptığı bir araştırmaya göre, açlık sını­rındaki ailelerin % 82’si hijye­nik pede erişemediğini söylüyor. Mevsimlik tarım işçileri, mülte­ciler ve büyük kentlerin yoksul kesimlerinde yaşayanlar, regl yoksulluğundan en çok etkile­nen kişilerin başında geliyor.

    Mart sonunda yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararı’yla menstürel ürünlerdeki KDV’nin % 18’den % 8’e düşürülme­si olumlu bir gelişme olsa da, karar metninde “hijyenik ped ve tampon” kelimeleri yerine “Türk Gümrük Tarife Cetve­li’nin 9619.00 pozisyonunda yer alan mallar” gibi şifreli bir ifa­denin kullanılması da Türki­ye’de halen “regl” ile bağlantılı konuların alçak sesle konuşul­ması gerektiği algısının devlet katında dahi ne kadar güçlü ol­duğunun bir göstergesi oldu.

    ‘Hayatın en birinci zevki’ Femil İsmet Laboratuvarı tarafından 1930’lu yıllarda piyasaya sürülen Femil âdet bezleri ve 50’lerde piyasaya sürülen ağrı kesici Opon’un reklamları…

    Tarih boyunca regl korkusu

    Regl olmak bazı kültürler tara­fından mitleştirilmiş; bazıla­rı ona büyülü, iyileştirici güçler atfetmiş; bazıları ise hastalık ve zayıflıkla ilişkilendirmişti. Bir kültür zehir olduğuna hükme­derken bir diğeri ilaç gözüyle bakmıştı. Belki de hasta ya da yaralı olmayan bir kadının bir anda kanamaya başlaması, tam anlaşılamayan, muğlaklık barın­dıran her şeyde olduğu gibi te­kinsiz sayılmıştı. Üstelik tehlike yalnızca regl olan kişiye değil, tüm topluma yönelik sayılmış; dolayısıyla bu tehditten korun­mak için çeşitli kurallar gelişti­rilmişti.

    Antik Yunan uygarlığın­da “âdet kanı”, kadının sağlığı­nı ve dengesini koruması için vücudundan atması gereken zehirli bir madde olarak görü­lürdü. “Kötü kan”, kirli ve utanç vericiydi… Roma döneminde ise, Gaius Plinius Secundus’un Naturalis Historia adlı kita­bında “Âdet kanıyla temas yeni şarabı ekşitir, dokunduğu ekin kısır olur, bahçelerdeki tohum­lar kurur, ağaçların meyveleri dökülür, arılar ölür, bıçak kör­leşir, bronz ve demir hemen paslanır ve havayı korkunç bir koku kaplar” yazıyordu. Bu an­layış yüzyıllar boyunca nesilden nesle, coğrafyadan coğrafyaya aktarıldı.

    Hıristiyanlık ve İslâmiyet’in doğuşundan önce Tevrat’ta, Yahudi kadınların âdet günle­rindeki davranışlarını kontrol etmek için yasalar konmuştu. Bu yasalar Batı Hıristiyanla­rı arasında da 6. yüzyıla kadar uygulandı. O dönemde regl olan kadının kiliseye girmesi ve ce­maate katılması yasaktı. Ta ki 596 yılında İngiltere’deki Ka­tolik Kilisesi’nin ilk piskopo­su Augustine, Papa’ya yazdığı bir mektupta işin aslını sora­na kadar… Papa Büyük Gregory, yazdığı cevapta, kadının âdet zamanlarında kiliseye girmesi­nin yasak olamayacağını, çünkü doğanın işleyişinin günah kabul edilemeyeceğini kesin bir dille bildirmişti. Böylece Batı Hıristi­yan kiliselerinde, regl olan kişi­lerin kutsal alana girmesine ve ayine katılmasına ilişkin yasak geçersiz kılındı ve ondan sonra bu durum devam etti.

    Müslüman toplumlarda da regl olmak, kirlilik ve hastalık alanına yerleştirmiş; kadınların muayyen günlerinde camiye git­mesine, Kuran’a dokunmasına izin verilmemişti. Regl olmayı “kirlenmek” olarak gören diğer kültürler gibi, İslâm’da da mens­trüasyon sırasında temas edi­lenler “murdar” oluyordu.

    Menstrüasyonu zehirli gö­ren toplumların yanında, büyü­lü ve iyileştirici kabul eden; epi­lepsi, inatçı ağrılar, gut, çıban, siğil, ülser ve hatta nazarı iyi­leştirecek, vebadan koruyacak iksirlerde kullanan toplumlar da vardı. Ortaçağ döneminde âdet görmenin dölleme kapasitesinin açık bir işareti olduğu hissedil­miş, Salerno okulunda mens­trüasyonun kadının ruh hâlini düzenlediği savunulmuştu. Öte yandan Ortaçağ Avrupası, regl olmanın “tahılların çimlenme­sini engelleyeceğinin”; âdet gö­ren bir kadının yakında olması durumunda hasta kişilerin kö­tüleşeceğinin de düşünüldüğü dönemdi.

    19. yüzyılın sonlarına gelin­diğinde ise regl olmak bir nevi “sakatlık”, fiziksel bir “hastalık” ve duygusal denge sağlamanın önünde bir engel olarak tanım­lanıyordu. Bu nedenle kadınla­rın evin içinde olmaları gerek­tiği, eşit haklara sahip olmayı akıllarından geçirmeyecekleri düşünülüyordu. Onlar anne, ba­kıcı ve ev hanımı olarak kalma­lıydılar.

    Yeni asrın modern satıcısı 1938’in son aylarında yayımlanan 1939 Togo Albümü’nde usta karikatürist Togo’nun çizgileriyle “Femilci Kâzım Can”.

    Hijyen devrimi

    Her ne kadar regl, etrafında­ki tüm önyargılar ve hurafeler­le hiç görülmemesi, duyulma­ması, uzak durulması gereken alana sıkıştırılmak istense de, kaçınılmaz bir biyolojik gerçek olarak tarih boyunca yönetil­mesi gereken bir durum olmaya devam etti. Kadınların üreme sağlığı her zaman mahrem bir konu olageldiği için, geçmişte regl dönemlerinin nasıl geçi­rildiğiyle ilgili tarihsel kayıtla­ra ulaşmak oldukça güç. Ebelik kitaplarından çocuk yetiştirme rehberlerine, elitlerin günlükle­rinden mektuplarına zaman za­man cinsellik, üreme ve çocuk sahibi olmakla ilgili ulaşılabilen ipuçları, konu regl olduğunda iyice kısırlaşıyor. Hayatın bu ka­dar içinden bir konu, belli ki ta­rihe kaydedilecek kadar önemli görülmemiş. Yüksek ihtimalle regl döneminde ne yapılacağıyla ilgili bilgiler, kağıt üzerine geçi­rilmeden kadınlar arasında ku­laktan kulağa yayılmış.

    Tarihsel kayıtların yoklu­ğunda, eski dönemlere ilişkin elimizde yalnızca varsayımlar var. Bunlardan biri Antik Mı­sır’da kadınların regl dönem­lerinde tampon kullandığı yö­nünde. Tabii papirüs liflerinden yapılmış olabilecek bu tampon­ların, bugün bildiklerimizle ilgi­si yok. Bir başka varsayım, sargı bezi benzeri bir kumaşa sarıl­mış talaş kullanmış olabilecek­lerini öne sürüyor. Ortaçağ’da ise diş ağrısından yoğun geçen regl dönemlerine birçok durum­da kurbağa kaynatılarak yapılan bir ilacın kullanılmış olabileceği tahmin ediliyor.

    Tarihin bu daha karanlık dö­nemlerini arkada bırakan geliş­me, 1921’de ilk defa tek kulla­nımlık bir menstrüasyon ürünü olan Kotex’in, ABD’de eczane raflarına girmesi. Kotex, 1. Dün­ya Savaşı sırasında yaralanma­lardaki kanamalara karşı tıbbi bandaj olarak kullanılmak üzere geliştirilmiş, yüksek emici ni­telikte bitkisel bir malzemeden (cellucotton) yapılmıştı. Onu ilk keşfeden ise hemşireler olmuş­tu. Bir başka devrim olan tam­pon ise bale ve spor müsabaka­ları gibi yoğun efor gerektiren ve gözönünde yapılan aktivite­lerde regl dönemleri için hijye­nik kontrol arayışları sonucun­da 1930’larda geliştirilmişti.

    Tamamen yerli üretim Gripin’in 1950’lerdeki reklamları regl ağrısı çeken kadınları da hedefliyordu.

    Yeni hijyenik ürünler, kul­lanılıp atılabilir nitelikteydi ve hayata aktif olarak katılmanın yolu tek kullanımlık bu ürünler­den geçiyordu. Eski kısıtlayıcı yöntemlerden ve eve kapalı kal­maktan kurtulan kadınlar daha aktif, daha üretken ve elbette daha mutlu olacaklardı. Ancak bunu devam ettirebilmek için, yıllar boyunca her ay satın al­mak zorunda oldukları bir ürü­ne de mahkum hâle gelmişlerdi.

    Zamanla tek kullanımlık hij­yenik ürünler çok daha kolay ulaşılabilir hâle geldi. Daha faz­la kadının eğitim ve iş hayatına katılmasına, işlerin kesintisiz devam etmesine izin veren bu ürünler artık kadınlar tarafın­dan neredeyse gıda ve barınma ihtiyacı kadar elzem görülüyor­du. Ancak yine de utanç verici bulunduğundan olabildiğince gizli ve görünmez kalması ge­rektiği fikri, üreticilerin bütün pazarlama çalışmalarını ürünle­rinin “ne kadar emici” olduğu­nu anlatmak üzerine kurması­na neden oldu. 1974’te “tarihin en kötü tamponu” olarak anılan Rely’ın piyasaya sürdüğü “sü­per emici tampon” bu takıntının son noktalarındandı. Karboksi­metilselüloz (CMC) ve sıkış­tırılmış boncuklar gibi sente­tik malzemelerden yapılmış bu tampon, kendi ağırlığının 20 katı sıvıyı emebiliyordu. Ayrıca sızıntı yapmaması için “çiçek gibi” açılıyordu. Her şey iyi gi­diyordu; ta ki 1980’lerde nere­deyse bir salgın hâline gelen ve ölümle sonuçlanabilen “Tok­sik Şok Sendromu” vakalarına kadar… Doktorlardan oluşturu­lan “Görev Gücü”, bu vakalar­daki artışın Rely tamponlarda kullanılan sentetik materyallere bağlı olduğunu kanıtladı. Rely o kadar emiciydi ki, çıkartılırken vajinanın iç duvarlarındaki de­riyi de yırtıyordu.

    Hurafeler yığını

    Bugünün dünyasında da mens­trüasyona dair sosyokültürel yo­rumlar ve tabular büyük çeşit­lilik göstermeye devam ediyor. Menstrüasyona ilişkin halen sü­ren “kirli ve ayıp” algısı konuyla ilgili araştırmaları, geliştirilen ürünleri, bu ürünlerin fiyatları­nı olduğu kadar cinsiyete dayalı kısıtlamaları da etkilemeye de­vam ediyor. 1930’larda Batılı bi­liminsanları, âdet gören kadın­ların vücutlarının bir tür zehir olan “menotoksinler” ürettiğini tasavvur ediyorlardı. Bugün de benzer inanışlar devam ediyor. Bazı topluluklar, kadınların âdet sırasında kirlilik ve talihsizlik yayabileceğine inanıyor. Kadın­ların âdet döngüleri nedeniyle fiziksel ve duygusal kapasitele­rinin azaldığı yanılgısı ayrımcı­lığa yol açıyor ve toplumsal cin­siyet eşitsizliğini derinleştiriyor. Kadınlar, menstrüasyonla ilgili aşağılayıcı yorumlarla karşıla­şabiliyor ve belirli sosyal roller­den dışlanabiliyorlar.

    Batı Nepal’de, âdet dönem­leri boyunca kirli kabul edilen kadınlar, bu süre zarfında evle­rinden bir barakaya sürgün edi­liyor; âdet gören kadınların ko­lektif gücü azaltacağına inanılan Etiyopya kırsalında ise köyün dışında bulunan bir kulübede 7 gün kalmaya zorlanıyorlar. Türk Dil Kurumu sözlüğünde bugün dahi “kirli” kelimesinin karşı­lığı olarak “Aybaşı durumunda bulunan (kadın)” açıklaması ge­çiyor. Ayrıca regl olan çocukla­ra tokat atmak, okuldan almak, artık evlenmeye hazır oldukları­nı düşünmek, hijyenik ürünle­ri gözönünde satmamak, gazete kağıtlarına sararak, siyah po­şetlere koyarak vermek, ayrı bir odada uyumalarını istemek ya da mutfağa girmelerini, yemeğe dokunmalarını engellemek gibi âdetler de sürdürülüyor.

    Dünyanın birçok yerinde menarş (ilk regl) çocukların cin­sel aktiviteye hazır olduğunun bir göstergesi gibi algılanıyor ve bu yanlış algı onları bir dizi su­istimale karşı savunmasız bıra­kıyor. Oysa âdet görme biyolojik doğurganlığın bir göstergesi ol­sa da zihinsel, duygusal, psiko­lojik ve fiziksel olgunluğa eriş­mek anlamına gelmiyor. Ayrıca erkek çocukların yetişkinliğe geçişi törenler ve kutlamalarla yapılırken, kız çocukları bunun gizlenmesi gereken bir durum olduğu empoze edilerek büyü­tülüyor.

    Nasıl adlandırdığımızın hiç önemi yok; ister âdet diyelim ister regl, ister mens diyelim, is­ter periyod; herkesin öğrenmesi gereken bir gerçek var: Bu doğal durum kimsenin yapabilecek­lerini sınırlamaz! Regl olmak, tarih boyunca kadınları birçok sosyal faaliyetin dışında bırak­mak için kullanılmış olsa da menstrüasyon hiçbir şeye engel değil.

    Hijyenik pede ulaşma hakkı Hindistan’ın Ahmedabad kentinde kadınlar, kadınlar için uygun fiyatlı hijyenik pedler üretiyor. SEWA adlı örgüt, herkesin temiz hijyenik malzemelere ulaşması için çalışıyor.

    Sosyoekonomik gerçek

    Aslında kısıtlayıcı olan regl de­ğil, hijyenik ürünlere erişim sorunu. Bu konuda da şifreli sözcükler kullanmaya, gizle­nip saklanmaya devam etmek; menstrüasyon tabularının regl olan bireylerin sağlığı, eğitimi, güvenliği ve mutluluğu üzerin­de ciddi menfi etkiler yaratma­yı sürdürmesi anlamına geli­yor. Oysa menstrüasyon, doğası gereği insan onuru ile ilgili ve bir insan hakları sorunu. Cin­siyet eşitsizliği, aşırı yoksul­luk ve kimi zararlı gelenekler, regl dönemini bir yoksunluk ve damgalanma dönemine dö­nüştürebilir; toplumsal cinsi­yet eşitsizliğinin bir yansıması olarak temel insan haklarından yararlanmanın önünde engel olabilir.

    Dünyanın dörtbir yanın­da, düşük gelirli birçok kişinin menstrüasyon sırasında hijye­nik ihtiyaçlarına ulaşma müca­delesi “regl yoksulluğu” olarak tanımlanıyor ve sadece hijyenik pedleri değil su ve sabun gibi en temel temizlik ürünlerinin, ye­dek iç çamaşırı gibi ihtiyaçların getirdiği ekonomik yükü de ifa­de ediyor. Üstelik regl yoksul­luğu yalnızca yoksul ülkelerde değil orta ve yüksek gelirli ülke­lerde de özellikle kadınları etki­leyen bir hak ihlali olarak; okul­dan ve işten geri kalmalarına yol açarak hayatları üzerinde kalıcı izler bırakıyor.

    Menstrüasyon sırasında neyin gerekli olduğu artık tüm dünyada anlaşılmış durum­da: Hijyenik ürünlere güvenli erişim; bu ürünü mahremiyet içinde değiştirebilmek ve kul­lanılmış malzemeyi atabilmek; sabun ve temiz su ile yıkana­bilmek; regl döngüsü ve nasıl yönetileceği konusunda temel eğitime sahip olmak. Oysa ço­cuklar, hayatlarının büyük bö­lümünde birlikte yaşayacakla­rı bu doğal fonksiyon hakkında genellikle çok az şey biliyorlar; çoğu insan, konuyla ilgili ilk bilgilerini regl olduktan sonra korku ve endişe içinde alıyor. Bu bilgilerin bir kısmı da kafa karışıklığına yol açacak şekilde yanlış oluyor.

    Menstrüasyonun toplum içinde konuşulmaması, cehale­te ve ihmale yol açıyor; regl dö­nemi yoksulluğuna ve ayrım­cılığa karşı savunma yapmayı güçleştiriyor. Hijyenik ürünle­re erişimin mümkün olmadığı durumlarda başvurulan iptidai çözümler ise, enfeksiyona yol açmak bir yana tam koruma da sağlamadığı için toplumun yarısının kendisini sosyal ha­yattan uzak tutmasına neden oluyor.

    BİLGİ

    Menstrüasyon / âdet döngüsü

    Üreme çağındaki bir kadının uterusunda, hormonlar tarafından tetiklenen ve potansi­yel bir hamileliğe yönelik gelişen dokusal değişikliğin kanama yoluyla vajinadan atılması süre­cidir. Bu süreç döngüseldir; bir kız çocuğu ergenliğe ulaştığında başlar ve buna menarş denir; doğurganlık çağının sonuna kadar devam eder ve menopoz ile son bulur. Genel anlamda âdet döngüsü, 21-35 gün arasında (ortalama 28) bir sıklıkta; 2-7 gün arasında değişebilen bir sürede ve sıvı miktarı 20-80 cc arasında (or­talama 35 cc) değişir. Bu döngü; kadının biyolojik, psikolojik ve sosyal koşullarından olduğu kadar çevreden de etkilenir.

    FİLM: PERIOD. END OF SENTENCE.

    Oscar adayı bir aktivizm öyküsü

    Yönetmen Rayka Zehtabchi imzalı 2018 yapımı bu kısa belgesel filmde, Hindistan’ın Ha­pur kentinde bir grup kadının, hi­jyenik ped imal eden bir makineyi nasıl çalıştıracaklarını öğrendikten sonra düşük maliyetle, doğada biy­olojik olarak parçalanabilen pedler üreterek diğer kadınlara uygun fiyatla satmalarının hikayesi an­latılıyor. 91. Akademi Ödülleri’nde En İyi Belgesel seçilen filmde anlatılan bu girişim, yalnızca temel ürünlere erişimi kolaylaştırarak kadın hijyeninin iyileştirilmesine yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda Hindistan’da kadınları menstrüasyonla ilgili tabulardan kurtulmaları için de destekliyor, güçlendiriyor.

    JARGON

    Hangi kelimeler ve deyimler kullanılıyor?

    Menstrüasyon terimi Latince “ay” anlamına gelen mensis kelimesinden geliyor ve bu aynı zamanda “periyod” denilmesinin de nedeni. Birçok kültürde regl, aylık ritmi nedeniyle ay döngüsü ile ilişkilendirilmiş. Bugün ise açıkça söz edilemediğinden “halam geldi”, “hastayım” ve hatta “anavatan kan ağlıyor” gibi deyimler var.

    Regl Fransızca’da kural, düzen anlamına gelen “régle” sözcüğü Latince yine kural, düzen anlamına gelen regula sözcüğünden evril­miştir.

    Âdet görmek Arapça’da tekrarla­nan veya geri gelen şey, alışkanlık anlamında.

    Aybaşı/aybaşı olmak/ay hâli Her ne kadar her ayın başında olmasa da yine de her ay düzenli olarak yaşanmasına bağlı olarak.

    Kirlenmek/kirli olmak TDK Söz­lüğü’ne göre “Aybaşı durumunda olmak”… Tarih boyunca sürdürü­len inanışlara dayanan bu sözcük, regl sıvısının kirli olduğu yönünde­ki yanlış bilgiyi sürdürüyor.

    Hastalanmak Aslında vücudun sağlıklı bir şekilde yerine getirdiği doğal bir fonksiyon olan mens­trüasyondan “hasta olmak” diye bahsetmek, aynen gerçekten hasta olunan zamanlardaki gibi bir nevi karantina uygulamasını da sürdürmeyi beraberinde getiriyor. Oysa regl olmak, doğal bir vücut fonksiyonu.

    Muayyen günler “Belirli” günlerde olmak. Adını söylemeden regl olduğunu ima etmenin herkesçe bilinen bir başka yolu.

    Renkli olmak Yüksek ihtimalle “regl olmak” kelimesinin kulaktan kulağa aktarılırken değiştirilmiş hâli.

    Halam geldi Aslında özellikle halaların sevildiği durumda, hoş karşılanan bir durumu ifade ediyor gibi görünen bu cümlenin, “teyzem geldi”, “misafir geldi” gibi versiyonları da var.

    Dünyadan örnekler Türkiye’de kullanılan “Anavatan kan ağlıyor”, “Ayşecik tatilde”, “Tarla çamur­lu”, “Kızsal mazeretim var” gibi “yaratıcı” cümlelerin yanında dün­yada da “İsmi lazım değil” (Fransa), “Çifte kumrular” (Hindistan), “Kırmızı başlıklı kız” (Rusya), “Kızıl dalga” (İngiltere), “Flo Teyze” (ABD) gibi kullanımlar yaygın.

  • ‘İnsan insanın kurdu’ ama, sen de geçicisin, unutma!*

    İnsan türünün (homo sapiens) macerası, 60 bin yıl kadar önce Afrika’dan başladı. Uzun yüzyılların labirentinde hem zorlu şartlarla hem de birbiriyle mücadele eden İnsan’ın “seyircili ve seyircisiz” performansı, sadece motivasyonla belirlenmiyor. 20. yüzyılda literatüre giren meşhur fare ve hamamböceği deneyleri.

    * homo homini lupus ve memento mori

    Bundan 200 bin yıl ön­ce evrilmeye başlayan insan topluluğu birçok defa yokolmanın eşiğine gel­diyse de neslinin tükenmesine bir şeyler engel olmuştu; bun­lar bir zeka patlamasının ge­tirdiği avantajlar olmalıydı.

    Yaklaşık 60 bin yıl kadar önce, değişen koşullarla bir­likte su ve yiyecek gibi temel kaynaklarda kıtlık başladığın­da, o zamana kadar Afrika’da yaşayan insanlar bu eski kı­tadan bütün dünyaya yayıldı­lar. Hayatta kalmayı sağlayan uyum yeteneklerini Afrika’dan başka yerlere de taşıdılar; in­sanın gerçek anlamda ortaya çıkmasına ve kültürün doğ­masına neden olan bilincin gelişimini belirleyen de bu ol­malıydı.

    10 bin yıl önce yaşanan Neolitik devrimle, tarım yap­maya ve hayvanları evcilleş­tirmeye başlayan insanlar, uzmanlaşma, hiyerarşi ve yer­leşik hayat gibi, “medeniyet” özelliklerinin ortaya çıkma­sını sağladılar. 18. yüzyıl son­larında İsveçli doğa bilimci Carl von Linnaeus, tür ve cins temelinde biyolojik sınıflan­dırmayı hayata geçirdiğinde, bütün insanların tek bir türe, homo sapiens’e ait olduğunu tespit etmişti.

    ‘Squid Game’in tarihöncesi hâli Mağara sanatı örnekleri, homo sapiens’in doğaya ve diğer insanlara üstün gelme mücadelesini anlatan sahnelerle dolu.

    19. yüzyılda İlerlemenin Yasası ve Nedeni adlı kita­bında İngiliz filozof Herbert Spencer, sosyokültürel çevre­nin evriminden söz ediyordu; bu ilerleme yasası, toplumun kendisi ve topluma dair üre­tim, yönetim, edebiyat, sanat gibi tüm alanlardaki gelişme­leri içermekteydi ve basitten karmaşığa doğru yol almak­taydı. Bu ilerlemede kural “en uygun olanın hayatta kalması” (survival of the fittest) olarak cereyan etmekteydi

    İnsan zekasının parlayışı­na dair en eski bulgular Fran­sa’da Chauvet (37 bin yıl ön­ce), İspanya’da Altamira (36 bin yıl önce), Fransa’da Pech Merle (20 bin yıl önce) ve Las­caux (17 bin yıl önce), mağara­larında ve tabii Türkiye’de Gö­beklitepe’deki (11 bin yıl önce) sanat eserleri. Bu eserler sade­ce estetikleri ile değil, teknik beceri ve yüksek seviyede sos­yal organizasyon kabiliyeti gi­bi insani potansiyel hakkında da bilgi veriyor.

    Mağara sanatı, insanların sahip oldukları bilinç aracılı­ğıyla hayvanlar aleminden ay­rıldığı ve yaşamını artık başka bir varlık olarak sürdürmeye başladığı zamanın bir anlam­da mührü iken, insanın huzur­suzluğuna ve anlam arayışına da işaret ediyor.

    İnsanlığın tüm genetik var­lığının tam bir süreklilik ar­zettiği bugün, artık bilimsel araştırmalar ve modern gene­tik sayesinde şüpheye yer bı­rakmayacak şekilde bilinmek­te; insan toplulukları arasın­da keskin genetik farklılıklar bulunmadığı, fakat coğrafyaya dayalı değişimlerin olduğu ka­bul edilmekte. Buradan doğal olarak bütün insanların as­lında birbirinin kardeşi, yani aynı genetik dokuya sahip ol­duğu sonucu ortaya çıkmakta. Dolayısıyla, bütün toplumlar aslında aynı zihinsel kapasi­teye sahip ve bütün kültürler, soyut düşünebilen insanın ha­yal dünyasının insan olmak ve hayatta kalmaya dair dışavu­rumu ve karşılaşacağı güçlük­lerle başetmesi için gelecek nesillere mirası…

    20. yüzyıl başında Robert Yerkes ve John Dodson, fare­lerin ayırtetmeyi öğrenme­leri üzerine “dans eden fare” adı verilen bir deney modeli geliştirdiler ve bu temel de­neyin farklı versiyonlarını yaptılar. Fareler, beyaz geçiş yoluna her girdiklerinde za­rarsız bir elektrik şoku ala­cak, oysa buna paralel siyah yolda hiçbir şok olmayacaktı ve böylece “beyaz-siyah ayırt etme alışkanlığı” kazanacak­lardı. Şoklar çok zayıf oldu­ğunda fareler motive olmamış ve yavaş öğrenmişlerdi. Orta şiddette şok verildiğinde daha fazla motive olmuş ve kafesin kurallarını daha hızlı öğren­mişlerdi. Ancak şokun şiddeti çok yükseldiğinde fareler kö­tü performans sergiliyordu; şokların şiddeti azami düze­ye çıktığında fareler korkudan başka bir şeye odaklanamıyor, kafesin hangi tarafının güvenli olduğunu, hangi tarafının ol­madığını hatırlayamıyorlardı. 1908’de uyarılma ile perfor­mans arasındaki ilişkiyi açık­layan Yerkes-Dodson Kanunu ortaya kondu. Yasa, perfor­mansın fizyolojik ya da zihin­sel uyarılmayla arttığını, an­cak bu artışın yalnızca belirli bir noktaya kadar devam etti­ğini kanıtlıyordu.

    Performansuyarılma ilişkisi 1908’de uyarılma ile performans arasındaki ilişkiyi açıklayan Yerkes-Dodson Kanunu ortaya koyanlardan Robert Yerkes (üstte). Yasa, performansın fizyolojik ya da zihinsel uyarılmayla arttığını, ancak bu artışın belirli bir noktaya kadar devam ettiğini kanıtlıyordu (altta).

    1969’da ise Robert Zajonc, Alexander Heingartner ve Edward Herman, hamambö­ceklerinin iki koşul altında farklı görevleri başarma hızını karşılaştırmak istediler. Ko­şullardan birinde hamambö­cekleri yalnız ve refakatçisiz iken, öbüründe bir hemcins­leri izleyici rolündeydi. Sosyal koşulda, diğer hamamböceği koşucuyu birbirlerini görüp koklamalarına olanak tanıyan ama doğrudan temasa müsaa­de etmeyen plastik bir camdan izliyordu.

    Hamamböceklerinin yeri­ne getirdiği görevlerden biri oldukça kolaydı: Düz bir ko­ridorda koşmaları gerekiyor­du. Diğeriyse biraz karmaşık bir labirentte gidip gelmeleri­ni gerektiren daha zor bir gö­revdi. Beklendiği gibi böcekler başka bir hamamböceği onları gözlerken daha basit koşu pis­ti görevini çok daha hızlı yap­tılar. Başka bir hamamböce­ğinin varlığı motivasyonlarını artırdı ve bunun sonucunda daha iyi performans sergiledi­ler. Ancak daha karmaşık labi­rent görevinde, izleyicinin hu­zurunda yollarını bulma mü­cadelesi verirken, aynı görevi tek başına yaptıkları zaman­kinden çok daha kötü perfor­mans sergilediler.

    Sonuçta, Yerkes ve Dod­son’ın başlangıçta öne sürdü­ğü ilişki (ters U) genelde ge­çerliydi; ancak performansta fark yaratabilen ilave kuvvet­ler de sözkonusuydu. Bu kuv­vetler, görevin ve kişinin özel­liklerini, kişinin görevle ilgili deneyimlerini kapsıyordu. Bu­gün iki şey biliyoruz: İnsanlar için en iyi motivasyon koşulla­rı karmaşıktır ve yüksek moti­vasyon her zaman yüksek per­formans anlamına gelmez.