Ankara Üniveristesi Tıp Fakültesi’nden sonra ABD’de cerrahi eğitimi alan Prof. Dr. Münci Kalayoğlu, özellikle 1981’den itibaren gerçekleştirdiği karaciğer nakilleriyle dünya çapında isim yapmış bir hekimdi. Dünyada karaciğer nakli yapan ilk Türk doktor ve çok sayıda hekim yetiştiren gerçek bir usta olan Kalayoğlu, adı “Münci’ gibi bir “kurtarıcı”ydı.
Prof. Dr. Münci Kalayoğlu 7 Mayıs 1940 tarihinde Ankara’da doğduğunda, annesi bir kitapta okuduğu “Münci Mustafa Kemal” tanımından esinle “kurtarıcı” anlamına gelen bu adı koymuştu. Babası Süleyman Sırrı Kalayoğlu savcı, annesi Bedriye Kalayoğlu öğretmendi. İlkokulu Ankara’da, ortaokulu Antalya Elmalı’da bitirdi. 1957’de mezun olduğu Ankara Atatürk Lisesi’nin ardından girdiği Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni 1963’te bitirdi. Yaşadığı müddetçe Ankara Tıp’a duyduğu minneti her fırsatta ifade edecekti:
İlk başarılı karaciğer naklini yapan Dr. Münci Kalayoğlu (altta), 1982 tarihli Life dergisine kapak olmuştu. Ameliyatta çekilen fotoğrafta
“Dünyada bu kadar güzel bir tıp eğitimi alındığını zannetmiyorum. Hepimiz kardeştik. Birbirimize yardım ederdik. Hiçkimse bir diğerini kıskanmazdı.”
1963-1967 arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde genel cerrahi ihtisasını tamamladıktan sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne giderek 1967-1968 arasında New York’taki Mount Sinai Tıp Fakültesi’nde cerrahi eğitimi aldı. 1968-1971 arasında Pittsburgh Çocuk Hastanesi’nde çocuk cerrahisi ihtisasını tamamladı. Türkiye’ye döndüğünde Belkıs Hanım ile evlenmişti. Hacettepe’de öğretim üyeliğine başladı; 1972’de doçent, 1977’de profesör oldu.
Münci Kalayoğlu karaciğer naklinin gelişmekte olduğu 1981’de, bu alanın öncüsü kabul edilen Dr. Starzl’ın yönettiği karaciğer nakli merkezinde eğitim almak üzere tekrar Pittsburgh’a, Pittsburgh Üniversitesi’ne gitti.
1981-1983 yarasında Pittsburgh Üniversitesi Transplantasyon Bölümü’nde 2 yıllık eğitimin ardından Türkiye’ye dönen Dr. Kalayoğlu, kısa süre sonra gelen bir teklifle yeni bir karaciğer nakli merkezi kurmak üzere bu defa Wisconsin-Madison Üniversitesi’ne gitti. Temmuz 1984’te burada ilk karaciğer naklini gerçekleştirdi: Hasta Vietnam gazisiydi; sirozdu; nakil yapılacak organı almak üzere bizzat Kanada’ya giden Prof. Kalayoğlu, başarılı bir şekilde nakli gerçekleştirdi. CNN ekranlarından verilen “Vietnam gazisinin karaciğer nakliyle hayata dönüşü” haberi büyük ilgi çekmişti. Yıllar içinde ABD’de en iyi karaciğer nakli programlarından biri hâline getirdiği merkezde, 21 Temmuz 2001’de 1.000. karaciğer naklini gerçekleştirdi.
Wisconsin’deki ilk ve tek yapışık ikiz ayırma ameliyatını ve Sadri Alışık’ın karaciğer naklini de yapan Prof. Kalayoğlu, bu operasyonlarla pek çok ilke de imza attı: ilk küçültülmüş karaciğer nakli, ilk karaciğer-bağırsak nakli, ilk bölünmüş karaciğer nakli, yetişkinden yetişkine ilk canlı donör karaciğer nakli…
Dr. Kalayoğlu 2006’da İstan- bul’da Memorial Hastanesi Organ Nakli ve Genel Cerrahi Bölümü Başkanı olarak çalışmaya devam etti. Memorial Hastanesi’nde 1.000’den fazla nakil yaptı. Daha sonra da Koç Üniversitesi Hastanesi’nde Organ Nakil Merkezi’nde çalışmaya devam etti.
22 kitap ve 196 makale yayınladı; yerli ve yabancı sayısız ödüle layık görüldü. 1.500’ün üzerinde karaciğer nakli ameliyatı yapan Prof. Dr. Münci Kalayoğlu 17 Kasım 2024’te hayata veda etti. Dünyada karaciğer nakli yapan ilk Türk doktor ve çok sayıda hekim yetiştiren bir ustaydı. Kendi sözleriyle uğurlayalım:
“Eğitim bizim şerefimizdir ve geleceğimizdir. Hem insanlık hem bilimsellik hem de cerrahlık açısından bunun en büyük sorumluluğumuz olduğunu biliyoruz ve bu bilinçle çalışıyoruz.”
Galen (129-216/217). Roma İmparatorluğu’nun bilge hekimi. Ona göre hastalıklar doğal sebeplerden doğuyordu ve tedavileri de doğaüstü değildi. iyi bir doktor olmanın önkoşulunun hem insan bedenini ayrıntılarıyla tanımak hem felsefe öğrenmekten geçtiğini savundu. Teorileri ve uygulamaları 1.500 yıl boyunca dünya tıbbına yön verdi.
Tıp alanının Hipokrat’tan sonraki en önemli figürü olan Galen, Aristoteles’in görüşlerini çürütmesiyle de ünlü. 1826’da yapılmış bir litografisi, National
Claudius Galenus (Galen), 129 yılında Roma’nın zengin kültür merkezlerinden biri olan Bergama’da doğdu. Yunan tıbbının Roma’daki en büyük temsilcisi olacak Galen, hayatı boyunca imparatorluğun en etkili ve saygın doktoru sıfatıyla ve tıbbın en büyük dehalarından biri olarak tarihe geçti.
Babası, matematik, astronomi, felsefe ve edebiyatla ilgili saygın bir mimar olan Aelius Nicon’du. Tek oğlunun, içinde doğduğu yüksek sınıfın geleneksel alanı olan felsefe ve politikada kariyer yapmasını umuyordu.
Galen bu sebeple 14 yaşında matematik ve felsefe çalış -malarına başladı. Eğitiminde zamanın 4 büyük felsefe okulu olan Platoncular, Peripatetikler, Stoacılar ve Epikürcülere dair incelemeler yer alıyordu.
Galen’in babası farklı felsefi bakış açılarını bilmenin önemine inanıyor; “hiçbir mezhebin takipçisi olmamak, hepsini dinlemek ve yalnızca gerçeği yüceltmek” gerektiğini düşünüyordu.
Babasından öğrendiği bu ilke, Galen’in yaşamı boyunca felsefi ve bilimsel duruşunu derinden etkileyecekti.
Galen 15-16 yaşlarındayken babasının Tıp Tanrısı Asklepius’u rüyasında görmesi üzerine tıp eğitimine başladı ve 4 yıl boyunca Bergama’da Satyros adlı seçkin bir hekimle çalışarak Asklepion’da eğitim gördü. 19 yaşında babasını kaybeden Galen, kalan mirasla artık zengin bir adam olmuştu. Eğitim arayışı devam ediyordu ve Smyrna’ya giderek anatomist Pelops’dan ders aldı; bu arada filozof Albinus’la da felsefe çalıştı. Daha sonra hekim Numisianus’tan doğa bilimleri ve tıp öğrenmek üzere Yunanistan’da Korinthos’a gitti. Son olarak da İskenderiye’ye geçti; burada 5 yıl kadar anatomi tahsil etti. Bu sırada kadim Mısır tıbbının bütün inceliklerini öğrendi; insan iskeletini inceleme fırsatını da burada buldu.
10 yıl süren bütün bu çalışmaların ardından Galen, 157 yılında Bergama’ya döndü. Ertesi yıl gladyatörler birliğinin başhekimi olmuştu; 4 yıl boyunca onları dövüşe hazırlayacak, korkunç yaralarını tedavi etmeye çalışacak, kimilerinin de ölümüne tanık olacaktı. Kalbinden yaralanan bir gladyatörün ölene kadar şuurunun açık olduğunu gözlemleyerek Aristoteles’in “kalbin aklın merkezi olduğu” yönündeki görüşünü çürüttü. Gladyatörlerin hekimi olmak Galen’i insan anatomisi ve travmaları hakkında engin bir bilgi ve deneyim sahibi yapmıştı.
Anatomi çalışmaları
Galen, tıbbın temelinin anatomi olduğuna inanıyordu. Ancak o zamanlar Roma İmparatorlu-ğu’nda insanları incelemek ya-sadışıydı ve araştırma amacıyla diğer hayvanları incelemekten başka bir seçeneği yoktu. Hem ölü hem de canlı hayvanlar üzerinde incelemeler yapıyordu; koyun, keçi, domuz, köpek, Afrika maymununu kesitlere ayırarak onların anatomilerini incelemişti. İzleyicilere canlı hayvanlar üzerinde gösteriler yaptığı da olurdu. Yine bir gösteri sırasında canlı bir maymunun karnının içini açmış ve çıkardığı bağırsakları yeniden yerine yerleştirmişti.
Anatomi çalışmalarıyla Galen, atardamarların toplardamarlardan yapısal farklılığını gösterdi; kalp kapakçıklarını tanımladı. En önemli keşiflerinden biri, atardamarların 400 yıldır zannedildiği gibi hava değil kan taşıdığıydı. Sinir sistemi üzerine de çalışmış, kafa içindeki sinirleri de tanımlamıştı. Bir domuz üzerinde yaptığı deneyde, gırtlak sinirini (nervus re-currens) bağladığında hayvanın hiç ses çıkaramadığını gösterdi. Böylelikle, sesin kalpten geldiği inancını yıkmış ve sesi beynin kontrol ettiğini ispat etmişti.
Gözün birincil yapıları olan kornea (irisin önündeki şeffaf dış tabaka), sklera (beyaz tabaka), mercek, retina (gözün arkasında, sinyalleri beyne ileten tabaka) ve göz kaslarını tanımladı. Deneysel yöntemin yaratıcısıydı; hayatı boyunca insan bedeninin nasıl çalıştığını anlamak amacıyla hayvanları kesitler yaparak (disseksiyon) inceledi. İdrarın zannedildiği gibi mesanede değil böbrekte oluştuğunu kanıtladı. Öte yandan, insan cesetlerinin incelenmesine karşı yasaklar nedeniyle hayvanları inceleyerek insan anatomisi hakkında yaptığı çıkarımlar, onu kimi zaman hatalara da sürükledi; “kanın karaciğerde oluştuğu” gibi büyük bir yanılgıya düşen Galen’in bu inancı, yüzyıllar boyunca kabul gördü.
Erişkin yaşlarında hayatının büyük bir kısmını felsefe çalışarak geçiren Galen, Platon ve Aristoteles’ten de etkilendi; daha önceki filozof hekimlerin, özellikle Herophilus ve Erasistratus’un teorik fikirlerinden ve Hipok-rat’ın yazılarından yararlandı. Galen, vücudun birbirine bağlı 3 sistemden oluştuğunu düşünüyordu: kalp, karaciğer ve beyin. Kalp, göğüs boşluğunda yer alan organları yönetirdi. Atardamarlar kan ve ruh karışımını bütün bedene dağıttıkları için ruh organları olarak hizmet ederdi. Bu can, hayatın kaynağıydı. Beyin, omurilik ve sinirleri içeren bir organ grubunu yönetirdi; bu sistem de düşünceyi, hareketi ve duyuları yani hayati meziyetleri denetliyordu. Karaciğer ise doğal meziyetlerden yani beslenmeden, büyümeden ve üremeden sorumluydu.
Galen, Hipokrat’tan etkilenmiş, 4 sıvı teorisinde onun prensiplerini temel almıştı. İki antik dönem hekimini bilimsel konuları tartışırken tasvir eden fresk, İtalya’nın Anagni şehrinde bulunan Santa Maria Katedrali’nde.
Bedenin 4 sıvı dengesi
Hipokrat prensiplerini temel alan Galen, insan sağlığının 4 ana vücut sıvısı arasında bir denge gerektirdiğine inanıyordu: Kan, sarı safra, kara safra ve balgam. Bu sıvılar, 4 element teorisiyle de yakından ilişkiliydi: Toprak, ateş, su ve hava. Toprak kara safrayla, ateş sarı safrayla, su balgamla, hava ise kanla bağlantılıydı. Bu sıvılar/unsurlar aynı zamanda bireyin kişiliğiyle de ilişkilendi-riliyordu. Vücudun fiziksel ve zihinsel sağlığının korunması için 4 sıvının dengesinin gerektiği düşünülüyordu. Ruhun/bedenin unsurları arasındaki denge bozulursa birey hastalanırdı. Böyle bir durumda hekim, dengesizliği düzeltmek için diyet, egzersiz, aktivite veya dinlenme önererek hastanın dengesini sağlamaya yardımcı olurdu. Bu değişiklikler hastalığı iyileştirmezse, hekim tedavi edici başka bir müdahale önerebilirdi. Hipokrat’tan farklı olarak Galen, beden sıvılarındaki dengesizliklerin bütün vücutta olduğu gibi belirli bir organın özelinde de olabileceğini savunuyordu. Bu teori, hekimlerin daha kesin teşhisler koymak ve daha özel tedaviler önermesine olanak sağladı. Hipokrat prensiplerinin bir devamı olan Galen prensipleri, sonraki 1.500 yıl boyunca kabul görecekti.
Bergama’dan Roma’ya
162 yılında Bergama’dan Ro-ma’ya giden Galen, kısa bir dönüş dışında hayatının geri kalanını burada geçirdi. İmparator Marcus Aurelius’un özel hekimi oldu; ardından Aurelius’un halefleri Commodus ve Septimius Severus için de aynı görevi sürdürdü. Roma’da halka açık konferanslar veriyor ve anatomi gösterileri yapıyordu; kısa sürede hızla yükseldi, ün kazandı ve seçkinler sınıfında kabul gördü. Ancak, halka açık yaptığı anatomi gösterilerinin sansasyon yaratma amacıyla olduğu söylentilerinin yayılması üzerine, bu tarz çalışmalarına 163 yılında son verdi. Bu arada filozof Eudemus ve Romalı konsül Flavius Boethius ile dostluğu itibarını arttırmıştı.
Galen hiçbir hastadan ücret talep etmiyor ve karşılık beklemeden yoksulları da tedavi ediyordu. Aldığı tek ödeme, Flavius Boethus’tan karısını iyileştirdiği için gelen 400 altın değerindeki büyük bir hediyeydi. Ancak, önemli mev-kilerdeki cahil Romalı hekimlere yönelik keskin eleştirileri nedeniyle birçok düşman da kazanmıştı ve suikast tehlikesine karşı uyarılar alıyordu. Bu nedenle 166 yılında Roma’dan ayrılarak bir süreliğine Bergama’ya gitti; böylelikle tam o sırada Roma’da ortaya çıkan veba salgınından da kurtuldu.
Atardamarların toplardamarlardan yapısal farklılığını gösteren Galen, kalp kapakçıklarını tanımladı. Onun kan dolaşımı sistemini gösteren ve 13. yüzyıl elyazmasında bulunan tasviri, Bodleian Library (Oxford).
168-169 yıllarında, ortak imparatorlar Lucius Verus ve Marcus Aurelius tarafından kuzey İtalya’daki bir askerî sefere eşlik etmesi için çağrıldı; ancak veba salgınının devam etmesi, Galen’in bu birliklere katılmasını engelledi. Salgın, Aquileia’daki Roma birliklerini harap etmiş, Marcus Aurelius da Roma’ya dönmüştü. İmparator bunun üzerine Galen’i hayatının geri kalanını geçireceği Roma’ya tekrar çağırdı. Verus’un 169 yılındaki ani ölümünün ardından Marcus Aurelius ve ailesinin özel hekimi oldu. Daha sonra Aurelius’un oğlu Commodus’un ve geleceğin Roma İmparatoru Septimius Severus’un hekimi olarak görev yapacaktı.
Yangın felaketi
Galen tıp ve felsefe konusunda pek çok eser kaleme aldı; fakat bu eserlerin çoğu 191-192 yılında çıkan Roma yangınında yok oldu. Galen’in varlığının çoğunu, en değerli eşyalarını kaybetti. Yazılı eserlerinin çoğu, büyük miktarlarda gümüş ve altın, evraklar, icat ettiği tıbbi aletler, geliştirmekte olduğu aletlerin balmumu modelleri ve muayenehanesinde kullanılan ilaçların malzemeleri yandı. Kederin Ortadan Kaldırılması Üzerine adlı kitabında Galen, kitaplarının ve değerli eşyalarının çoğunun Roma’daki kraliyet depolarında meydana gelen büyük bir yangında yok olduğunu söyler. Yanan kitaplardan bazıları Aristoteles’e ait el yazmalarıdır. Ancak o, bu büyük yıkıma karşın kontrolünü kaybetmedi ve her şeye rağmen hayatının geri kalan yıllarını tıbbi ve felsefi eserler üretmeye devam ederek geçirdi.
Ölümü ve mirası
158 yılında gladyatörler birliğinin başhekimi olan Galen, 4 yıl boyunca korkunç yaraları tedavi etmeye çalışacaktı. Gladyatör savaşı ve yaralanmasını tasvir eden mozaik, İspanya Ulusal Arkeoloji Müzesi, 3. yüzyıl.
Galen’in ölümüyle ilgili kesin bir tarih yok; 199, 210 veya 216-217 yıllarını belirten kaynaklar var. Galen’in son eserleri 207’den sonraya tarihlendiği için, Arap biyografi yazarlarının 216-217’de 87 yaşında öldüğüne dair iddialarının doğru olduğu düşünülür. Roma İmparatoru Marcus Aurelius onu “primum sane medicorum esse, philosop-horum autem solum” (doktorlar arasında ilk, filozoflar arasında eşsiz) olarak tanımlamıştı. Galen, hastalığın doğal sebepler yüzünden doğduğuna inanıyordu ve tedavileri de doğaüstü değildi. Onun tıbbı rasyoneldi ve iyi bir hekim olmanın önkoşulu olarak insan bedenini ayrıntılarıyla tanımaya ve felsefeye öğrenmeye aynı derecede önem verdi; bu düşüncesini “iyi hekim aynı zamanda felsefecidir” sözüyle beyan etti.
Tedavilerinde kimi zaman 25’e yakın madde ihtiva eden terkipler kullanmış; birden fazla maddeden oluşan bu tip ilaçlar daha sonra “galenik ilaçlar” olarak anılmıştır. İlaç tedavileri üzerine çalışmaları, günümüzde en çok incelenen ve en büyük önem taşıyan çalışmaları arasındadır. Ruh kavramını benimsediği için Hıristiyan dünyasında “Divinus Galenus” (İlahi Galenus) olarak anılmış, fikirleri mutlak doğrular olarak yüzyıllarca tartışılmadan kabullenilmişti.
Galen, ölene kadar tıbbi araştırmalarına ve yazmaya devam etti. Magnum Opus, Şifa Yöntemi gibi büyük eserlerin yanı-sıra Günah ve Cezanın Eşitliği Üzerine, Popüler Onur ve Zaferin Küçük Önemi ve Bilgiyi İfşa Etmenin Reddi gibi birçok felsefi eser üretti. Yaklaşık 300 eser kaleme aldı ve bunların yaklaşık 150’si tamamen veya kısmen günümüze ulaştı. 20 bin sayfadan fazla olan bu eserlerinin çoğu Latince, Süryanice, Arapça ve İbraniceye çevrildi.
500 yılında Galen’in eserleri İskenderiye’de ve Bizans’ta öğretiliyordu. Antik çağın pek çok eseri gibi orijinal elyazmaları da 9. yüzyılda Araplar tarafından toplanmaya ve tercüme edilmeye başlandı. Bağdat sarayında hekim olan Huneyn İbn İshak, öğrencileriyle birlikte Galen’in çok sayıda eserini Yunancadan Süryaniceye ve Arapça-ya tercüme etti. Bunlar Arapça konuşulan dünyada tıp, anatomi ve fizyoloji çalışmalarının temellerini oluşturdu.
Yaşadığı zamanın çok ilerisinde olan Galen, kimi gözlemlerinde yanılgıya da düşse tıp tarihinde son derece tayin edici bir rol oynadı. Tercüme edilen eserleri nesiller boyunca aktarıldı ve hurafelere çok müsait olan tıp mesleğini gözlem ve araştırmaya dayalı bir disiplin hâline getirdi. 1.500 yıl boyunca hem Doğu hem de Batı dünyasında tıp öğretimine ve uygulanma biçimine egemen oldu ve teorilerinin çoğu Rönesans dönemine kadar çürütülemedi.
1543’te Flaman doktor Andreas Vesalius, Galen’in betimlediği vücut anatomisinin insandan çok hayvana benzediğini ortaya çıkardı. Galen’in ve onun prensiplerini Ortaçağ’da devam ettirenlerin birçok hata yaptığı aşikardı. Galen’in fizyolojiye dair görüşleri ise İngiliz hekim William Harvey kan dolaşımını doğru bir şekilde açıklayana kadar 1 yüzyıl daha varlığını sürdürdü. Rönesans döneminde Galen geleneği yavaş yavaş yıkılmaya, modern bilimin ilk örnekleri ortaya çıkmaya başladı.
Tıp eğitiminin dönüşümü
İzmir-Bergama Cumhuriyet Meydanı’nda bulunan Galen heykeli, 2012’de sanatçı Ekin Erman tarafından yapıldı.
Galen tıbbı İlkçağ, Ortaçağ ve erken modern dönem tıp dünyalarını birleştirmişti. Ortaçağ boyunca Galen’in metinleri Arapça kaynaklarla Batı’ya nakledilmiş, 13. yüzyıla gelindiğinde üniversitelerdeki tıp eğitiminin temelini Galen külliyatı oluşturmuştu. Bu külliyat sınırlıydı; çünkü akademi, metinlerin tamamına ancak 16. yüzyılda erişebilecekti. Venedik’te 1525’te yayımlanan Yunanca yeni metinler modern standart hâline gelerek tıp kuramlarını ve üniversite eğitimlerini 17. yüzyılın ortasına kadar şekillendirdi. 17. yüzyılın sonlarına doğru Galen’in eserleri artık Avrupa tıp okullarında gözden düşmüştü. 18. yüzyılda tıpta başlayan değişimle birlikte eğitimde de dönüşüm yaşanıyor, kimya, botanik ve fizyoloji gibi yeni konular tıp müfredatına giriyordu. Akademik tıpta uzun ve yavaş bir süreçte gerçekleşen Galen egemenliğinin çöküşü, ancak 1800’lerin başında tamamlanacaktı. Buna rağmen Galen’in eserlerinin tamamı, 18211833 arasında C.G. Kühn tarafından 22 cilt hâlinde eski Grekçe ve Latince çevirileriyle birlikte yayımlandı.
Bilginin devamlılığı
İslâm dünyasında Câlînûs olarak bilinen Galen’in eserlerinin bir kısmı Beytülhikmet (Hikmet Evi) olarak bilinen tercüme merkezinde Huneyn İbn İshak tarafından Arapçaya ve Süryaniceye çevrilmiş, Zekeriya er- Râzî, İbn Sînâ, İbn Rüşd gibi önde gelen hekimler onun eserlerinden ve düşüncelerinden etkilenmişti. İbn Sînâ’nın el-Kânun fi’t-Tıb adlı eseri, Galen’in Küçük Tıp Sanatı ve Tıp Ekolleri adlı eseriyle benzerlikler gösteriyordu. Galen İslâm dünyasında tıp otoritesi kabul edilse de bu mutlak olmamıştır. Zekeriya er-Râzî, Galen’in görüşlerindeki sorunları göstermek için Kitâbü’ş-şükûk alâ Câlînûs (Galen’in Şüpheleri Üzerine) adlı bir eser yayımlamıştır. İbnü’n-Nefîs ise kan dolaşımı konusunda kanın sağ karıncıktan sol karıncığa geçmesi için gizli bir oda olduğunu ileri süren Galen’in görüşünün hatalı olduğunu belirtmiştir. Bağdadî de çenenin Galen’in iddia ettiği gibi birbirine bağlı iki kemikten değil de tek kemikten oluştuğunu tespit etmiştir.
Günümüzde bir suç mahallinde bulunan parmak izleri, muhtemel şüphelileri tespit etmekte vazgeçilmez bir araç. Parmak izlerinin benzersizliği ilk defa 18. yüzyılda farkedilse de, kriminal kimlik tespiti için yaklaşık 100 yıl daha geçecekti. Bu işin süratle yapılabilmesi ise ancak bilgisayarlarla, 20. yüzyılın sonlarına doğru mümkün olabilecekti.
Bugüne kadar bulunan en eski parmak izinin, Çin’in kuzeybatısındaki bir arkeolojik alanda 6000 yıllık olduğu tahmin edilen bir toprak kapta keşfedilen parmak izi olduğu kabul ediliyor. Bâbil’in kil tabletlerinde ve çömleklerinde, Mısır mezarlarının duvarlarında, klasik Yunan çömleklerinde ve Roma’daki tuğla ve kiremitlerde de parmak izleri bulunmuştur. Parmak izlerinin kimliğin bir kanıtı olarak kullanıldığına dair ilk bulgular Çin kültürüne, MÖ 300 civarına uzanıyor.
Resmî belge mühürlemek için kullanılan kil mühürlere parmak izi basılırken, ipek ve kağıdın icadından sonra, bir sözleşmenin tarafları el izlerini belgenin üzerinde bırakmaya başlamıştı. Japonya’da 8. yüzyılda, İran’da 14. yüzyılda çeşitli resmî evraklarda parmak izine rastlanıyor.
1686’da İtalya’daki Bologna Üniversitesi’nde anatomi profesörü olan Marcello Malpighi (1628-1694), o sıralar yeni icat edilen mikroskopta parmak izlerini incelemiş ve bunların özelliklerine dikkati çekmişti. Malpighi, parmak izi türlerini inceleyen belki de ilk kişiydi; fakat parmak izinin kimlik belirleme özelliğini gözden kaçırmıştı.
1930’larda, ABD’nin dörtbir yanından gelen parmak izi kayıtlarını tasnif eden FBI çalışanı kadınlar.
Parmak izlerinin “benzersiz” olduğu Avrupa’da ilk defa 18. yüzyılda farkedildi. Alman doktor ve anatomist Johann Christoph Andreas Mayer (1747-1801), 1788’de yazdığı kitapta bazı bireyler arasında benzerlikler olsa da parmak izinin asla aynı olmadığını kanıtladı. 19. yüzyılda, Prusya’daki Breslau Üniversitesi’nde anatomi profesörü olan Dr.Johannes Purkinje (1787-1869) ise, birbirinden farklı 9 parmak izi modelini ayrıntılarıyla tanımlayacaktı. 1823’te yayımladığı tezi, parmak izi konusunda daha sonraki gelişmeler için de bir başlangıç noktası olacak kıymetli bilgiler içeriyordu ve kendisi günümüzde kullanılan “Henry Sınıflandırma Sistemi”nin öncüsü olacaktı. Diğer taraftan Purkinje de, parmak izinin bireysel kimlik belirleme özelliğinden bahsetmemişti.
1853’te Doğu Hindistan’da yönetici olarak çalışan Sir William James Herschel (1833- 1917), Jungipoor’daki Hindistan sulh hakiminin ofisinde resmî bir sözleşmede el izini imza olarak ilk defa kullandı. Tarihte ilk defa bir cilt yüzeyi işareti resmî bir belgede kullanılmış ve geçerli sayılmıştı. Sir Herschel bu ilk deneyimin ardından aile üyelerinin, meslektaşlarının, arkadaşlarının parmak izlerini belgelemeye devam etti. Sonraki yıllarda resmî kurumlarda devlet kayıtlarını denetlediğinde bu yöntemi kullanmaya ve parmak izi kayıtları tutmaya başladı; bu kimlik belirleme yönteminin yaygınlaştırılması gerektiğine inanıyordu. Herschel hayatının sonraki yılları boyunca parmak izlerini, bunların benzersizliğinin ve kalıcılığının önemini incelemeye devam etti.
1880’de İskoç doktor Henry Faulds (1843-1930) Nature dergisi için kaleme aldığı makale ile, bugünün kriminal parmak izi inceleme bilimine doğru açılacak yolun ilk adımını atıyordu. Japon- ya’da bir misyoner olarak bulunan Faulds, Japon çömleklerinin üzerinde onları yapan ustaların parmak izlerini görmüş ve bu gözlem onu “parmak izinin babası” yapacak serüveni başlatmıştı. Amerikalı arkeolog Edward S. Morse ile birlikte bir kazı sırasında kilden yapılmış çömleklerdeki parmak izleri ilgisini çekmiş; Faulds, bu dalgalı-girdaplı desenlerin kişiye özgü olup olmadığını merak etmişti. Sonraki birkaç yıl boyunca deneyler yapıp çok sayıda izi inceledikten sonra, her kişinin benzersiz bir parmak izine sahip olduğu sonucuna vardı. Parmak izinden kimlik tanımlama fikriyle Charles Darwin’in yardımını istese de, ünlü doğabilimcinin o sıralarda artık yaşlanmış ve hasta olması nedeniyle bu gerçekleşmemiş; ancak Darwin, mektubu kuzeni Sir Francis Galton’a iletmişti.
Anatomi profesörü Johannes Purkinje (1787-1869), 1823’te yayımladığı ve parmak izi modellerini ayrıntılarıyla tanımladığı teziyle günümüzde kullanılan sistemin öncülerinden biri oldu.
Faulds henüz Japonya’dayken parmak izleri üzerine yazdığı ilk makalesini Nature dergisine gönderdi. 28 Ekim 1880’de yayımlanan bu yazıda kil ya da cam üzerinde parmak izleri mevcut olduğunda, bunların suçluların bilimsel olarak tanımlanmasını sağlayabileceği anlatılıyordu.
Parmak izi tanımlamanın yanısıra bir sınıflandırma yöntemi de geliştiren Faulds, parmak izlerinin insan hayatı boyunca değişmediğini de keşfeden ilk kişiydi ve sabıka kayıtlarının parmak izleriyle tutulmasını ve parmak izinin de mürekkeple alınmasını önermişti. 1886’da Britanya’ya döndüğünde parmak izi sistemini Scotland Yard’a sundu; fakat teklifi reddedildi.
Uzun yıllar parmak izlerini inceleyen ve kimlik belirleme yöntemi olarak kullanılmaları için çalışan Sir William James Herschel (1833-1917), hayatının farklı dönemlerinde kendi parmak ve el izlerini de alarak bunların bireyin hayatı boyunca değişmediğini göstermişti.
1892’de Francis Galton (1822- 1911), parmak izlerinin benzersizliği ve yaşam boyu değişmezliği üzerine Parmak İzleri adlı kitabını yayınladı. Galton 8.000 parmak izi toplamış ve bunların spiraller, halkalar ve kemerlere dayalı sınıflandırmasını geliştirmişti. Bugün parmak izi sınıflandırma sisteminin Faulds’a mı yoksa Galton’a mı dayandırılacağı hâlen tartışmalı olmakla birlikte, Henry Faulds parmak izlerinin suç delili olarak değerini kanıtlayan ilk Avrupalı olarak kabul ediliyor.
FBI’ın 1930’lu yıllarda kullandığı parmak izi alma kiti.
Yine aynı dönemde Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te polis memuru olarak çalışan Juan Vucetich de (1858-1925) önemli bir parmak izi araştırmacısıydı. Önce Galton sisteminden etkilenmiş, daha sonra “daktiloskopi” adı verilen yeni bir parmak izi sınıflandırma sistemi tasarlamıştı. Bu yöntemle bir kadının 2 oğlunun öldürülmesinden sorumlu olduğunu kanıtladı. Bu trajik hadisenin ardından parmak izi, kolluk kuvvetleri tarafından ilk defa kullanılmaya başlandı.
Yine 1892’de Hindistan’daki Bengal Polisi Genel Müfettişi Sir Edward Henry (1850-1931), Galton’un kitabından etkilenerek kriminal kimlik tespiti için parmak izlerinin kullanımıyla ilgili çalışmalara başladı. Galton’un yöntemini geliştirdi; mahkumların parmak izlerini de kaydetmeye başladı ve suçluları tanımlamak için parmak izi çizgilerini kullandı. Bugün “Henry Sınıflandırma Sistemi” diye bilinen sistemi oluşturdu ve adli tıp dünyasının benimsediği sistem de bu olacaktı.
Yine Hindistan’da hem bir mucit hem de polis memuru olan Khan Bahadur Qazi Azizul Haque (1872-1935), parmak izi sistemini matematiksel bir temel üzerinde geliştirmeye çalıştı. Parmak izi modellerine göre 32 sütun ve 32 satır hâlinde 1.024 bölmeye ayırmak üzere matematiksel bir formül tasarladı. 1897’ye gelindiğinde Haque, 7.000 parmak izi seti toplamıştı ve bu, yüzbinlerce numaralandırılmış koleksiyonun bile küçük fiş gruplarına bölünebileceği anlamına geliyordu. Haque’nin parmak izi sınıflandırma sisteminde bir hükümlünün aranması veya kaydedilmesi 5 dakika sürüyordu. Parmak izi sistemi böylece kriminal kimlik tespitinde parlayan yıldız olmuştu.
“Henry Sınıflandırma Sistemi”, 20. yüzyılın başından itibaren standart bir yöntem olarak önce Britanya’ya ve diğer İngilizce konuşulan ülkelere yayıldı; güvenilir bir yöntem olarak yerleşti ve gelişimini bugüne kadar sürdürdü (Bu sistem FBI tarafından 1999’dan beri kullanılan IAFIS’in (Integrated Automated Fingerprint Identifi- cation System-Entegre Otomatik Parmak İzi Tanımlama Sistemi) temelini oluşturur).
Arjantin’in başkenti Buenos Aires’te polis memuru olarak çalışan ve önemli bir parmak izi araştırmacısı olan Juan Vucetich (1858-1925), parmak izi alma talimatlarını çizimlerle anlatan kitapçığını 1900’de yazmıştı.
Osmanlı Devleti’nde parmak izinden suçlu belirleme yöntemi ise ilk defa 1899’da kullanılmaya başlandı. 17 Eylül 1910’da İstanbul Polis Müdüriyeti’nde, Hacı Yusuf Cemil Bey’in başında olduğu “Daktiloskopi (Parmak İzi) Şube Reisliği” kuruldu. Daktiloskopi dersi 1912’den itibaren polis mekteplerinde müfredata dahil edildi ve öğrencilere ilk defa ihtisas eğitimi verildi.
Türk polisi 28 Ekim 1916 Salı gecesi İstanbul Tahtakale’de Sabuncu Aris’in dükkanında gece bekçisi Kiyos’un bıçaklanarak öldürülmesi olayını, ilk defa parmak izi tekniğini kullanarak çözmüştü. Bekçi Kiyos’un, olay yerindeki bir lambada parmak izleri bulunan en yakın arkadaşı Mano tarafından parası için öldürüldüğü ortaya çıktı.
1920’lerin ABD’sinde FBI direktörü J. Edgar Hoover, ulusal bir parmak izi havuzunun oluşturulmasını sağlamış ve bu havuz hızla büyüyerek 5 milyondan fazla kayıttan oluşan bir veritabanına dönüşmüştü. Ancak parmak izlerini indekslemenin güvenilir bir yolu olmadığından, eşleşmeleri bulmak aylar sürebiliyordu. Tepki süresinin hızlı hâle gelmesi ancak 1970’li yıllarda ve ilk bilgisayar tabanlı sistemlerin ortaya çıkışıyla mümkün olacaktı. Yakın geçmişte bilgisayar teknolojisi parmak izi çalışmalarına uygulandı; artık yeni verileri depolamak ve olası eşleşmeleri aramak son derecede hızlı bir şekilde yapılabiliyor.
FBI’ın 1920’lerde oluşturmaya başladığı ulusal parmak izi havuzu kısa sürede büyümüş ve milyonlarca kayıttan oluşan bir veritabanına dönüşmüştü. Dünya Savaşı yıllarında Washington’daki Ulusal Muhafız karargahına taşınan FBI Kimlik Tespit Bölümü, tüm arşiviyle birlikte devasa talim salonuna zor sığmıştı.
Günümüzde sadece görünür parmak izleri değil, gizli parmak izleri de günışığına çıkarılabiliyor. Olay yerinde bırakılan ve “görünmez parmak izi” olarak tanımlanan izleri “görünür” hâle getirmek için yüzeye kimyasal veya fiziksel olarak müdahale etmeyen çeşitli tozlar uygulanıyor; bu parçacıklarının yüzeye yapışma etkinliğine göre parmak izine ulaşılabiliyor.
Araştırmacıların odak noktası, parmak izlerini ortaya çıkarmak ve bunları belirli bir kişiyle eşleştirebilmek. İki insanın aynı parmak izi olamayacağından, bu teknik adli tıp için hayati bir öneme sahip. 1997’de bu alandaki en büyük gelişmelerden biri yaşandı: DNA yapısının parmak izlerinden de çıkarılıp analiz edilebileceği ortaya çıkarıldı. Artık elle dokunulan nesnelerden alınan sürüntü örneklerinden DNA profili oluşturulabiliyor. Ayrıca parmak izlerinin, parmak izini veren kişinin temas hâlinde olduğu materyali tespit etmek ve analiz etmek için bir kaynak olduğu da kanıtlandı. Yani parmak izinden kişinin temas ettiği, mesela patlayıcı ya da uyuşturucu gibi maddelerin kimyasal analizi de mümkün.
Amerikalı meşhur banka soyguncusu John Dillinger 3 Mart 1934’te Indiana eyaletindeki cezaevinden kaçınca, bölgedeki tüm polis birimlerine gönderilen arama kaydında parmak izleri de yer alıyordu.
Parmak izleri, belirli bir bireyin veya suçlu bir bireyin kimliğinin tespit edilmesini sağladığından, hem tıbbi analizler hem de polisiye soruşturmalar için vazgeçilmez bir araç. Sadece fiziksel değil, kimyasal bilgilere de ulaşmanın bir yolu.
1848’de ABD’de meydana gelen bir kaza, insan beyninin fonksiyonlarına dair o dönem bilinmeyen, bugün ise kısmen bilinen gerçekleri ortaya çıkaracaktı. Dinamit patlamasıyla demiryolu işçisi Phineas Gage’in elinden fırlayan demir çubuk, kafatasını delip çıkmıştı. Gage 12 sene daha yaşayacaktı.
Tarih 13 Eylül 1848. O gün öğleden sonra, ABD’nin kuzeydoğu ucundaki Vermont eyaletinde yaşanan bir kaza, tıp tarihine inanılmaz bir vaka, bir efsane olarak kaydedilecekti.
Boundless: A Science Comics Anthology isimli çizgiromanda Phineas Gage kazası mizahi bir şekilde tasvir edildi, 2016.
Vermont’ta demiryolları yapılıyordu; rayların döşenmesi için kayalık bölgeler dinamitleniyor, tüneller açılıyordu. 25 yaşındaki demiryolu işçisi Phineas Gage, dikkat gerektiren dinamitleme işini büyük bir ustalıkla yapardı. O gün, her zaman kullandığı demir çubuk elinde, dinamitleri açtığı deliğe dikkatle yerleştirdi; ama boşluğu kumla dolduracak fırsatı bulamadan, şiddetli bir infilak meydana geldi. Phineas’in elinden fırlayan demir çubuk, sol yanağından girip sol gözünü parçalayıp kafatasını kırmış, başının tepeye yakın bir yerinden çıkarak metrelerce uzağa düşmüştü. Toz-duman içinde koşturanlar ürkütücü görüntüsü bir yana, Gage’i konuşur vaziyette buldular! İnanması çok güçtü; bilinci gerçekten açıktı, konuşuyordu ve üç-beş dakika içinde ayağa kalkmış kendisini revire nakledecek arabaya doğru yürüyordu. Kasaba doktoru tarafından yarası temizlendi ve cerrahi yöntemlerle tedavisi mümkün olmadığından pansumanla kapatıldı. İlerleyen günlerde yaradaki enfeksiyon nedeniyle bilincini yitiren Phineas yarı komaya girdi ve bu defa ölüm kaçınılmaz görünüyordu; ailesi cenaze hazırlıklarına başlamıştı bile. Ne var ki, kafatasında tam olarak kapatılamamış olan yara işe yaramıştı; apselenen enfeksiyon bu yolla drene olmuş, Phineas’ın bilinci yeniden açılmıştı. Kazadan 3 ay sonra da normale döndü.
Gage’in başındaki ve yüzünün sol yarısındaki kozmetik deformasyon dışında herhangi bir nörolojik kusuru yok gibiydi. Bilinci açık, zihni melekeleri yerindeydi; yiyip içiyor, yürüyor, konuşuyordu. Ancak ailesi ve arkadaşları için o artık eskiden tanıdıkları Phineas değildi; kişiliği tamamen değişmiş, bambaşka bir insan olmuştu. Hiçbir şeyi planlayamıyor, konuşmasını ve davranışlarını ayarlayamıyordu; bu uyumsuzluk kabul görmesini zorlaştırıyor, çevresinden dışlanmasına yol açıyordu. Ayrıca kazadan önce uyumlu ve kontrollü bir insan olan Phineas, daha sonra öfkesini kontrol edemeyen, hırçın ve saldırgan, başladığı işi bitiremeyen, küfürlü konuşan ve utanmaz biri olmuştu. 1860’a kadar yaşadı.
Phineas vakası 1868’de yeniden irdelendi. O yıllarda beyin dokusunu görüntülemek mümkün olmadığından, beynin neresinin gördüğü tam olarak bilinemiyor, demir çubuğun kafatasında kat ettiği yol ve oluşan kırıklar yoluyla tahmin yürütülüyordu.
Phineas Gage, kafasına saplanan demir çubuğu hayatı boyunca yanından ayırmadı.
Sonraki yıllarda kişilik yapısının beyinde frontal bölgenin bir fonksiyonu olduğu, bu bölge hasar gördüğünde entelektüel kapasite ve sinir sistemi etkilenmeksizin psikolojik bozuklukların ortaya çıktığı keşfedildi. Duygu, düşünce ve tepkinin koordinasyonunu sağlayan prefrontal bölge, beynin en ön kısmında, alın kemiğinin hemen arkasındaydı. Kişilik özelliklerinin belirlendiği bu bölge, karar verme süreci ve sosyal davranışların planlanmasından sorumluydu. Prefrontal bölgenin “kendini yönetebilmek” olarak tanımlanan ana işlevi; iyi ile kötüyü ayırt edebilmeyi, plan yapabilmeyi ve bunu uygulayabilmeyi; bir hareketin doğuracağı sonuçları öngörebilmeyi; içsel istekleri baskılayabilmeyi; duygusal tepkileri kontrol edebilmeyi kapsıyordu. Phineas vakasında da prefrontal bölge yapısal bir hasara uğramış ve anti-sosyal kişilik bozukluğu gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkmıştı.
1994’te 3 boyutlu kafatası modeli yapıldığında, beyinde sol prefrontal korteks bölgesinin hasarlanmış olduğu netlik kazandı. Kişilik yapısını biçimlendiren prefrontal korteksin fonksiyonları günümüzde dahi hâlâ tam olarak aydınlatılabilmiş değil.
Phineas’ın kafatası Harvard Tıp Okulu Müzesi’nde korunuyor.
Bitkilerden elde edilen ve günümüzde uyuşturucu sınıfında sayılan maddeler insan hayatına ağrıkesici ve sakinleştirici olarak girmiş; sarhoş edici etkilerinin anlaşılmasıyla kullanım alanları genişlemişti. 19. yüzyılda laboratuvarlarda morfin, eroin, kokain ve amfetamin üretilmeye başlanması, 20. yüzyıldaki felaketlere doğru evrilecekti…
Fransızca “narcotique” sıfatı, 14. yüzyılda uyku getiren ve duyuları körelten maddeler için kullanılıyordu. Ortaçağ Latincesinde narcoticus olan sözcük, Yunanca narkōtos, yani “uyuşturmak” fiilinden gelmişti. 1671’de dünyanın ilk bilimsel dergisi Philosophical Transactions’da “narcosis” sözcüğü ilk defa geçiyordu. Oysa narkotikler çok daha eski zamanlardan beri vardı. Ağrıları hafifletmek için doğal etkenlerin mevcut olduğunu insanların ne zaman öğrendiği tam olarak bilinmiyor; narkotiklerin tarihi de bu bilinmeyen zamanda başlıyor.
Bilinen ilk narkotiklerden biri, hintkeneviri bitkisinden üretilen esrar. Hindistan’da MÖ 800-700 arasında yaşadığı düşünülen Sushruta’nın bilinen en eski cerrahi ders kitabı Sushruta Samhita, hastayı sakinleştirmek için Hindu kültürlerinin kutsal bitkisi hintkenevirinin (kannabis) buharını öneriyordu.
Henüz olgunlaşmamış haşhaş kapsülünün çizilmesiyle elde edilen süte benzer sıvının adı afyon. Morfin, eroin, kodein gibi ürünler buradan elde ediliyor.
Arkeolojik buluntular ise kenevirin 11 bin 700 yıl önce Orta Asya’da bulunduğunu gösteriyor. İplik yapılabilen lifleri ve yağ çıkarılabilen tohumları için kenevir yetiştirilirken, dişi bitkilerin ürettiği reçinenin ısıtıldığı zaman “coşku verdiği” de tesadüfen keşfedilmiş olmalı. Kenevir tohumları göçler ve ticari alışverişlerle dünya üzerinde yayıldı. Bu yayılış sözcüklere de yansıdı; İngilizce “hemp” ve Almanca “hanf”, Latince cannăbis, İtalyanca “canapa” ve Rusça “konoplja” ile aynıydı. Arapçada “qunnab”, Türkçede “kendir” ve Gürcücede “kanap” olmuştu. Kenevirin küresel yayılımı, Afrika’ya ve en sonunda Amerika’ya ulaşmasıyla tamamlandı. Parisli eczacı Louis Hébert, 1606’da Kanada’da, bugünkü adı Nova Scotia olan Acadia’da kenevir yetiştiren ilk sömürgeciydi.
Hindistan’daki kimi mitlerde “ilahî bir lütuf” gibi ortaya çıkan kenevir, ayurvedik tıpta binlerce yıl ağrıyı, mide bulantısını ve kaygıyı azaltmak, iştahı ve uykuyu iyileştirmek, kasları gevşetmek ve öfori hissi yaratmak için kullanıldı. Esrarın iltihap için lokal olarak uygulanması, MÖ 1500 civarında Mısır’da yazılmış olan Ebers papirüsünde belirtilir. Asur kil tabletlerinde tıbbi kullanımı bildirilen esrar, muhtemelen bugün depresyon dediğimiz durumlara karşı ilaç olarak veriliyordu.
Hindistan’da kenevir tozu binlerce yıldır macun hâline getirilip tatlandırıldıktan sonra yenilerek tüketiliyordu. “Bhang” adı verilen esrar karışımının kullanımını tasvir eden 1800 tarihli anonim tablonun sağ üst köşesindeki kadın keneviri eliyor, solundaki kişi kenevir tozunu macun hâline getiriyor
Roma İmparatorluğu döneminde Yaşlı Plinius’un (Plinius Major) yazdığı Naturalis Historia’da kenevir köklerinin suda kaynatılmasıyla ağrı kesici ve iltihap giderici olarak eklem rahatsızlıklarını tedavi ettiği anlatılır; fakat bunun sarhoş edici özelliklerinden bahsedilmez. Yunan hekim Dioscorides, De Materia Medica adlı kitabında kaynatılmış kenevir kökünün iltihabı azaltabileceğini doğrular. Galen ise, tohumların bir sıcaklık hissi yarattığını ve büyük miktarlarda tüketildiğinde sıcak ve zehirli bir buhar yayarak başdöndürdüğünü belirtir.
Bir afyon karışımı olan Laudanum adlı ilaç, Viktorya dönemi İngiltere’sinde yaygın olarak kullanılıyor, birçok rahatsızlığın tedavisi için öneriliyordu.
Kenevir, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında Batı tıbbında popüler oldu. Kraliçe Victoria’nın âdet sancıları için, Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth’in (Sissi) ise öksürüğü kesmek ve iştahı açmak için kenevir kullandığı bilinir. 1878’de Kraliçe Victoria’nın hizmetine atanan İngiliz doktor J. Russel Reynolds, 1890’da tıp dergisi Lancet’ta kenevirle ilgili deneyimini yayımlar. Reynolds, nevralji, migren, âdet sancısı ve gut gibi çeşitli ağrılı hastalıklarda “faydalı bir ilaç olduğunu” saptadığı esrarın çocukların diş çıkarma sorunlarında kullanımından da bahseder.
Aspirin gibi ağrı kesicilerin ve modern sakinleştirici ilaçların keşfi esrarı gözden düşürdü ve 20. yüzyıl boyunca alınan önlemler, özellikle ABD’de esrar kullanımını kısıtladı. 1961’de Birleşmiş Milletler Narkotik İlaçlar Tek Sözleşmesiyle esrar, eroinle birlikte ilk sıradaki kontrol rejimine tabi tutuldu. 1970’te ABD’de “Çizelge 1 İlacı” olarak ilan edildiğinde, “esrarın altın çağı” nihayete erdi. Ancak 1960’larda yeniden gündeme gelen esrarın yasallaşması ya da yasakların gevşetilmesi konusu, bilimsel ilerlemeler bağlamında tartışma konusu olmaya devam etti. ABD Ulusal Tıp Akademisi’nin 2017 tarihli raporunda, esrar ve türevlerinin etkilerine dair kanıtlar bulunan, dolayısıyla tıbbi amaçla kullanılabilen durumlar şunlarla sınırlandırıldı: Yetişkinlerde kronik ağrının hafifletilmesi, kemoterapi kaynaklı bulantıyla kusmanın tedavisi ve multipl skleroza (MS) bağlı spastisite semptomlarının iyileştirilmesi.
Beden üzerinde alkollü içkiler ve tütünden daha az toksisiteye sahip olduğu bilinmekle birlikte, esrarın oluşturduğu en büyük tehdit, sinir sisteminin gelişimsel döneminde zihinsel gelişim eksikliklerine neden olması!
Bir diğer çok eski narkotik ise haşhaş bitkisinden üretilen afyon. Afyon haşhaşı da denen papaver somniferum’un henüz olgunlaşmamış kapsül çeperi kesildiğinde süte benzeyen, havayla temas ettiğinde katılaşan, daha sonra toz hâline getirilebilen elastik bir sıvı. Morfin, kodein, eroin de buradan üretiliyor.
MÖ 3200’de haşhaşı ilk yetiştirenler Sümerler. Yine afyonla ilgili bilinen en eski belgeler, “neşe bitkisi” olarak adlandırıldığı MÖ 2100 tarihli Sümer kil tabletleri. MÖ1500-1300 yıllarında Mısır’dan Filistin’e getirilen, Mezopotamya’dan Arabistan’a oradan da Hindistan’a gittiği bilinen afyon, diş ağrısı ve eklem ağrısının tedavisinde kullanılıyordu.
Afyon, antik Yunan efsanelerinde, mitolojisinde ve edebiyatında da yer aldı. Homeros’un Odysseia’sında Zeus’un kızı Truvalı Helen, Truva Savaşı sırasında yoldaşlarının öldürülmesi nedeniyle acı çeken Yunan askerlerine tüm acıları yatıştıran ve her türlü hastalığı unutturan “nēpenthés” adlı bir ilaçla karıştırılmış şarap ikram ediyordu “Nē-penthés” sözcüğü “keder yok” anlamına geliyordu.
1900 tarihli “The Age of Drugs” (Uyuşturucu Çağı) adlı illüstrasyon, Amerika’da bir eczanede her yaştan insana afyon ve kokain gibi uyuşturucuların satıldığını gösteriyor. Sol tarafta sütuna yaslanmış bar işletmecisi uyuşturucu ticaretiyle nasıl rekabet edebileceğini düşünüyor.
Afyonun tıbbi kullanımları ise ilk olarak Dioscorides (40-90) ve Galen (129-200) gibi antik Yunan hekimlerinin tıp ders kitaplarında yer aldı. Roma toplumunda da bilinen ve kullanılan afyon, ağrı kesici, uyku verici, öksürük kesici ve ishal önleyici olarak tıbbi uygulamalarda yer buldu. İmparator Marcus Aurelius’un da sık sık afyona başvurduğu bilinmekle birlikte, bağımlı olduğuna dair sağlam bir kanıt bulunmadı.
Ortaçağ döneminde İbn-i Sina (980-1037) afyonu “terapötik” (tedavi edici) olarak tanımlamış, Tıp Kanunu’nda afyonun ağrı kesici ve teskin edici etkilerini anlatmış ve her türlü ağrının tedavisinde kullanılabileceğini belirtmişti. Kronik başağrısı, eklem ağrısı, diş ağrısı, kulak ağrısı gibi durumlarda ağız yoluyla, cilt üzerine, burundan ya da rektal yoldan uygulanmak üzere afyon reçete edilmesini öneriyordu.
17. yüzyılda Thomas Syndenham’ın yaptığı afyon, safran, tarçın, karanfil ve alkol karışımı olan “Laudanum” adlı ilaç Viktorya dönemi İngiltere’sinde yaygın olarak kullanılıyor, patentli ilaç olarak satılıyordu. Toz hâline getirilmiş afyon, ağrı kesici
1850’lerde Charles Gabriel Pravaz’ın icat ettiği şırınga, ağrı tedavisinde yeni bir çağ başlatırken morfin kullanımının yaygınlaşmasını da getirdi. İktisat Vekaleti’nin 1934’te yayımladığı Türkiye’de ve Dünyada Afyon kitabından.
olarak serbestçe bulunabiliyor; yaralanma, baş ağrısı, dizanteri ve ishal gibi rahatsızlıklarda, çocuklar için öksürük şurubunda kullanılıyor; hattâ bebeklerin diş çıkarma huzursuzluklarında yine afyona başvuruluyordu.
“Laudanum” dışında afyon şekerlemesi, afyon tentürü, afyon fitilleri, afyonlu meyan kökü pastilleri de üretiliyordu ve birçok tescilli ilaç afyon içeriyordu. Bu ilaçlardan kimileri 20. yüzyılın başına kadar Avrupa ve Kuzey Amerika’da kullanıldı. Afyon tüketimi yüksek sınıflar arasında moda oldu ve sanat çevrelerinde yaratıcılığı teşvik etmek için kullanıldı. Lord Byron ve Charles Dickens’ın da dahil olduğu birçok edebiyat insanı afyondan etkilenmişti.
1898’de diasetil-morfin Heroin markasıyla tescil edildi ve dünya çapında “öksürük yatıştırıcı” olarak pazarlandı.
1822’de Thomas De Quincey, Confessions of an English Opium-Eater (Bir İngiliz Afyon Tiryakisinin İtirafları) adlı otobiyografik kitabında, “dayanılmaz romatizmal ağrılar” nedeniyle başladığı uyuşturucu deneyimini anlatırken İngiltere’de afyon tüketiminin üst sınıflar ve sanat çevreleriyle sınırlı kalmadığını, işçi sınıfı bölgelerinde de yaygınlaştığını yazmıştı. Toplum, afyon bağımlılarıyla doluydu.
19. yüzyılın başlarında çok sayıda bilimsel keşif yapıldı. Alman eczacı Friedrich Sertürner, 1805’te afyondan “uyku getirici faktör” olarak morfini izole eden ilk kişi oldu. Afyonun kurutulmuş sütü, %9-17 morfin olmak üzere kodein, tebain gibi 25 farklı alkaloid içeriyordu. Sertürner, bu maddeye Yunan Uyku Tanrısı Morpheus’un adını verdi. 1840’ta Almanya’da morfinin ilk endüstriyel üretimi başladı. 1850’lerde Charles Gabriel Pravaz ve Alexander Wood tarafından şırıngaların icat edilmesi, morfin kullanımının yaygınlaşmasını sağladı. Hassas ölçülmüş dozlarda, saf, enjekte edilebilir bir ilacın deri altına uygulanabilmesi ağrı tedavisinde yeni bir çağ başlatırken, uygulamanın kolaylığı maalesef morfin bağımlılığına giden yolu da açmıştı.
1874’te Charles Adler Wright, aralarında diasetil-morfinin de (eroin) bulunduğu birkaç morfin esteri sentezledi. Bu ilaç morfine kıyasla analjezik olarak daha az etkili fakat öksürüğü bastırmada daha güçlüydü. 1898’de Bayer firması, diasetil-morfini Heroin markasıyla tescil ettirdi. Daha az bağımlılık yarattığına inanılan eroin, dünya çapında “öksürük yatıştırıcı” olarak pazarlandı.
Eroin bağımlılığı 20. yüzyılın başlarında ABD’de büyüyen bir sorun hâline geldi. Reçetesiz satılıyordu, morfinden daha etkiliydi ve içilebiliyor, enjekte edilebiliyor, koklanabiliyor veya yutulabiliyordu. 1914’te reçeteli ilaçlarda eroinin miktarı sınırlandırıldı ve reçetesiz ilaçlarda afyon, morfin, eroin, kokain kullanımı yasaklandı. 20. yüzyılın ilk yarısında ilerleyen bilimsel çalışmalarla morfin ve kodeinin sentetik türevleri geliştirildi. Sentetik narkotiklerin geliştirilmesi üzerinde çalışan Paul A. J. Janssen, 1960’ta morfinden 40 kat daha aktif olan fentanilin sentezini gerçekleştirecekti.
1990’larda ilaç şirketleri, afyondan geliştirilen sentetik opioid (afyon türevi) ilaçların kârlarını artırmak için, tıp camiasını bu hapların bağımlılık yapmadığına ikna etmişlerdi. Hastalara, toleransları arttıkça giderek daha yüksek opioid dozları reçete edildi ve bunların birçoğu ilaca bağımlı hâle geldi. 1999-2020 arasında yarım milyondan fazla kişi opioid aşırı dozundan öldü. ABD Sağlık Bakanlığı, 2017’de ülke çapında bir halk sağlığı acil durumu ilan etti ancak fentanil ve metadon gibi sentetik opioidlerden kaynaklanan aşırı doz ölümlerinin tümüyle önüne geçilemedi.
Yasal açıdan narkotikler, afyon, afyon türevleri ve bunların yarı-sentetik türevlerini ifade ediyor. Uyuşturucu özellikleri nedeniyle kokain de bir narkotik olarak kabul ediliyor; ama aslında bir uyarıcı olarak ortaya çıkıyor. Arkeolojik çalışmalar bugünün Peru topraklarında MÖ 2500’den kalma mezar yerlerinde ölülerle birlikte gömülmüş koka yapraklarını ortaya çıkardı. Koka, İnka İmparatorluğu’nun tarihi boyunca her derde deva bir bitkiydi ve bu sözcüğün öncülü de bir İnka kelimesi olan “kuka” idi. Efsaneye göre güzel Kuka kurban edilince, mezarında mucizevi bir bitki çıkmıştı. And Dağları’nın yerlileri binlerce yıldır yetiştirdikleri ve kutsal saydıkları bu bitkiyi hem tıbbi amaçlar hem de dinî ritüeller için kullandılar.
Orijinali, 1615’te tamamlanmış bir Peru vakayinamesinde yer alan resimde bir çiftçi chuspa’sından (koka kesesi) çıkardığı koka yapraklarını uzatırken “Bu kokayı çiğneyin kardeşim” diyor.
Avrupa’ya koka hakkında ilk bilgiler 16. yüzyılda geldi. İspanyol Pizarro 1532’de Peru’yu işgal ettiğinde yerlilerin koka yaprakları çiğnediklerini görmüştü; bunun vücutlarını güçlendirdiğine inanıyorlardı. Fransız doğabilimci Joseph de Jussieu, 18. yüzyılda koka bitkisini Avrupa’ya getiren ilk kişiydi. 1858’de Karl von Scherzer, Amerika’dan getirdiği kuru koka yapraklarını tahlil için Göttingen’deki Alman kimyager Wöhler’e verdi. 1860’ta Wöhler’in öğrencisi Albert Niemann, koka yapraklarındaki etkili maddeyi izole etmeyi başardı ve bunu kokain diye adlandırdı.
Kokainin endüstriyel üretimi 1862’de başlatıldı ama ciddi bir tıbbi kullanım alanı bulunamadı. 1880’de Basil von Anrep, insanlara uygulanmasıyla ilgili çalışmalarının sonuçlarına göre kokaini cerrahi anestezi olarak öneriyordu. 12 Aralık 1883 tarihli Deutsche Medizinische Wochenschrift adlı tıbbi dergide Alman askerî hekim Theodor Aschenbrandt’ın “Kokainin Fizyolojik Etkisi ve Önemi” başlıklı makalesi yayımlandı. Aschenbrandt, sonbahar manevralarında kokain verdiği birkaç askerin talim kabiliyetlerinin kuvvetlendiğine şahit olmuştu.
Sigmund Freud (1856- 1939) gözlemlediği pek çok faydaları (!) arasında kokainin lokal anestezik etkisine de dikkati çekmişti. Ünlü ruhbilimcinin kokain hakkında yazdığı notları ve mektupları içeren Cocain Papers isimli kitabın 1975 baskısı.
Makaleyi okuyan Sigmund Freud 1 gram kokain ısmarladı ve kendi üzerinde deneyince dikkati çekici bir etkisini gördü; çalışma gücü buluyor, depresyondan kurtuluyor ve kendine güveni artıyordu. Bir süre önce kokain hakkında okuduğu başka bir makaleyi anımsadı. Morfin bağımlılığı üzerine çalışan Amerikalı Doktor Bentley, Detroit Medical Gazette’deki yazısında morfinmanların kokain verilerek iyileştirilebileceğini bildirmişti. Freud, morfin bağımlısı bir meslektaşını kokainle tedavi edebileceğini düşündü. Ernst Von Fleischl 38 yaşında bir biliminsanıydı, 25 yaşındayken enfeksiyon nedeniyle sağ el baş parmağı ampute edilmişti ve dayanılmaz ağrıları nedeniyle 13 yıldan beri gittikçe artan dozlarda morfin kullanmaktaydı. Artık bağımlıydı ve geçici bilinç kayıpları, ruhsal sorunları oluyordu. Freud kokain kullanmasını teklif edince bu fikre can havliyle sarılan Fleischl her gün 1 gram kokain kullanmaya başladı. Çok rahatlamış hissediyordu; ruhsal bunalımı geçmişti, bilinç kaybı olmuyordu. Freud buna çok sevinmişti; kokaini meslektaşlarına, hastalarına ve kız kardeşine önerirken kendisi de kullanmaya başladı. 1884 tarihli “Koka Üzerine” adlı makalesinde Freud, kokainin uyarıcı, kaşeksi (zafiyet) tedavisi, morfin bağımlılığının tedavisi, afrodizyak ve lokal anestezik gibi çeşitli olası terapötik endikasyonlara sahip olduğu sonucuna varmıştı.
Freud, Viyana Hastanesi’nde göz hastalıkları hekimi Carl Koller ile görüştüğü bir gün tesadüfen yanlarında olan ve dişeti ağrılarından yakınan bir meslektaşlarının dişetine kokain eriyiği sürdü. Ertesi gün Koller bu ilacı öğrenmek istemiş, Freud onu da araştırmaya davet etmişti. Koller, Freud’la beraber birçok defa kokain kullandı. Bu esnada her ikisi de kas güçlerinin arttığını, sıcaklık hissettiklerini, soluk almalarının derinleştiğini ve tansiyonlarının yükseldiğini tespit ettiler.
Koller, kokainin benzer etkisinin gözde de olup olmadığını merak ediyordu. Araştırdığında, ilk defa koka yapraklarından kokaini imal eden Niemann’ın 1859’da yazdığı bir cümleye rastladı: “Acı bir tadı var. Dil üzerinde dokunduğu yerde geçici olarak uyuşmuş gibi hissiz bir duygu veriyor.” Kokaini lokal anestezik olarak ilk defa bir kurbağanın gözünde deneyen ve sonuçları daha sonra diğer deney hayvanlarından başka asistanı ve kendisi üzerinde de doğrulayan Koller, kokainin lokal anestezik olarak başarılı sonuçlar verdiğine dair bildirisini oftalmoloji kongresine gönderdi. Seyahat masraflarını karşılayamadığı için meslektaşı Josef Brettauer’den 15 Eylül 1884’te Heidelberg’de yapılan bu kongrede makalesini sunmasını istemişti. Telgraf sayesinde, buluş tüm dünyada duyuldu. Heidelberg’deki sunumdan sadece 3 hafta sonra kokain New York’ta göz cerrahisinde kullanıldı. Birkaç hafta sonra Amerikalı cerrah William Steward Halsted, bir sinir gövdesine kokain enjekte ederek sinirin tüm alanında anestezi sağlayan yeni bir teknik geliştirdi. Halsted ve birkaç meslektaşı bu ilacı cerrahi anestezi için denerken kokaine bağımlı hâle geldiler!
20.yüzyıl başlarında ABD’de bir reklam: Diş ağrısına karşı kokain.
1896’da Londra’daki Kanser Hastanesi’nde cerrah olan Dr. Herbert Snow, kanser ağrısının tedavisinde kokain kullanan ilk doktordu; rahatsızlığı çok ilerlemiş hastalarda ağrı kesici olarak kokainle birlikte afyon uyguluyordu. Sonraki 20 yıl boyunca Avrupa ve Amerika’da popüler bir ilaç hâline gelen kokain, kısa süre sonra ciddi bir bağımlılık potansiyeline sahip olduğuna dair raporlar ortaya çıkmaya başlayınca narkotik sınıfına dahil edildi ve tıbbi kullanımı sınırlandı.
Askerleri ve formda kalmak isteyen kadınları hedefleyen amfetamin reklamları…
Günümüzde hem dünyada hem Türkiye’de uyuşturucu tehlikesi denince akla gelen ilk maddelerden biri, “met” adıyla bilinen metamfetamin. Amfetamin türü uyarıcılar arasında yer alan metamfetamin bugün dünya genelinde esrardan sonra en çok tüketilen uyuşturucu durumunda.
Tümüyle laboratuvarda üretilen amfetaminler, Batı’da “efedra” olarak bilinen “ma huang” adındaki bitkinin yerine geçebilecek suni bir madde arayışından doğmuştu. Nispeten nadir bulunan bu çöl çalısı, Çin’de 5 bin yıldır bitkisel ilaç olarak kullanılıyordu. Öksürük ve soğuk algınlığı tedavisinde kullanıldığı gibi konsantrasyon ve uyanıklığı artırdığı için de Çin Seddi’nde devriye gezen muhafızlar tarafından alınıyordu.
Japon kimyacı Nagayoshi Nagai 1887’de bitkideki aktif madde efedrini başarıyla izole ettikten 6 yıl sonra da adrenaline çok benzeyen bu maddeyi kullanarak bir amfetamin sentezledi. Aslında amfetamin, 1887’de Lazar Edeleanu adında Romen bir kimyacı tarafından Berlin Üniversitesi’nde sentez edilmiş ama klinik olarak kullanılmamıştı. 1919’da bir başka Japon bilim insanı A. Ogata, efedrini sentetik olarak geliştirdi.
1927’de astım, saman nezlesi ve soğuk algınlığını tedavi etmek amacıyla UCLA laboratuvarlarında çalışan İngiliz kimyacı Gordon Alles tarafından tekrar sentezlenmesiyle, amfetaminin ticari kullanımı için bir formül bulunmuştu. Bulduğu formülü Philadelphia’da bir ilaç şirketi olan Smith, Kline & French’e sattı ve 1932’de ilk amfetamin ürünü Benzedrine, inhaler (solunum spreyi) şeklinde, nezle ve astımı tedavi eden bir ürün olarak tezgahlarda yerini aldı. Benzedrine, depresyondan obeziteye kadar birçok sağlık sorununda harikalar yaratan bir ilaç olarak da tanıtılıyordu ve bağımlılık potansiyeli, uzun dönemli fiziksel ve psikolojik hasar riskleri konusunda hiçbir şey bilinmiyordu. Benzedrine spreyi, marjinal gruplar tarafından hızlı bir şekilde keşfedildi ve 1930’ların sonunda müzik kulüpleri ve hapishaneler gibi mekanlarda yayıldı.
ABD’de 1950’lere gelindiğinde, amfetamin kullanımı sıradan vatandaşlar arasında yükselişe geçti. Özellikle kolej öğrencileri, uzun yol sürücüleri, atletler, evkadınları ve monoton işlerde çalışanlar arasında… 1959’da istismar edildiği gerekçesiyle amfetaminli spreyler yasaklandı; ancak amfetaminin çeşitli formları hiperaktivite, obezite, narkolepsi ve depresyon gibi bazı sağlık problemlerinde tedavi amaçlı kullanılmaya devam etti.
1971’de bütün amfetamin türleri “Liste 2 İlaçlar” kapsamına alındı. Bu grup ilaçlar tıbbi amaçla kullanılabilse de yüksek istismar potansiyeline sahip, fiziksel ve psikolojik bağımlılık yapan, yalnızca reçete ile ulaşılabilen ilaçlardı. Bütün bu çabalara rağmen amfetamin, gizli laboratuvarlarda üretilmeye devam ediyor.
“Taşıması rahat, kullanımı kolay” diye tanıtılan, Benzedrine markasıyla satılan amfetamin, soğuk algınlığı için çocuklara bile pazarlanıyordu.
BAĞIMLILIKTAN SUÇA GİDEN YOL
ABD’yi sarsan afyon salgını
Morfin ve diğer afyon türevleri 19. yüzyılın sonlarında ABD’de büyük bir bağımlılık salgınına yol açtı ve her 200 Amerikalıdan 1’ini etkileyen ciddi bir toplumsal soruna dönüştü.
Amerikan İçsavaşı (1861-1865) sırasındaki kontrolsüz morfin kullanımı, savaşın sonunda birçok askerin bağımlı olmasıyla sonuçlanmıştı. Savaş yarasıyla eve dönen bir asker henüz bağımlı değilse bile daha sonra morfin reçete eden bir doktorla karşılaşma olasılığı çok yüksekti. Morfin bağımlılığı bir nevi asker hastalığı olurken, morfinin potansiyel riskleri de daha iyi anlaşılmaya başlandı.
Amerikan İçsavaşı’nda Birlik Ordusu (Union Army), askerlerine yaklaşık 10 milyon afyon hapı ile 80 tondan fazla afyon tozu ve tentürü (alkol içinde çözünmüş afyon) dağıtmıştı. Bu yüzden, bilinmeyen sayıda asker bağımlı olarak evlerine döndü. 1888’de Boston’da yazılan tüm reçetelerin %15’ini afyondan üretilen ilaçlar yani opioidler oluşturuyordu. Birçok kadın hastanın âdet sancıları, sinirsel hastalıkları, hattâ sabah bulantılarını gidermek için bu ilaçlar yazılıyordu. 1800’lerin sonlarında afyon bağımlılarının %60’ından fazlası kadınlardı.
19. yüzyıl biterken ve salgın zirvedeyken, doktorlar afyonun aşırı kullanımını yavaşlatmaya başladı. Tıp ilerliyordu; hastalık etkeni mikropların keşfi, aşılar, röntgen ışınları ve Aspirin gibi yeni ağrı kesicilerin piyasaya sürülmesi önemliydi. Hijyen ve sağlık koşullarının düzelmesi de özellikle dizanteri gibi bağırsak hastalıklarını azaltmıştı. 1895 ile 1915 arasında yapılan yasal düzenlemeler reçetesiz satışlara son vererek reçeteli afyon satışına da kısıtlamalar getirdi.
Tıbbi sebeplerden ötürü ortaya çıkan ve kriminal bir tarafı olmayan afyon bağımlılığı kontrol altına alınırken, bu defa başka bir bağımlılık ortaya çıkıyor, bağımlı kitlenin profili değişiyordu. ABD’de Çinli göçmenlerin işlettiği mekanlarda yayılan afyon, özellikle alt sınıftan kentli erkekleri cezbediyordu ve suçla yakın ilişkiliydi. Şubat 1909’da içilmek üzere hazırlanmış afyonun ithalatı yasaklandı. Afyon bulundurmanın cezası da 2 yıla kadar hapisti. Arzın sınırlanması fiyatları yükseltti ve bu durum bağımlıları daha güçlü afyonlara, özellikle morfine ve eroine yöneltti.
New York’ta Çinli göçmenlerin işlettiği bir afyon dükkanında zengin ve beyaz Amerikalı kadınlar-erkekler. 1925.
2.DÜNYA SAVAŞI’NIN ÖLÜMCÜL YAN ETKİLERİ
Muharebe alanlarında korkusuz ‘ilaçlı kuvvetler’
1939’da patlak veren 2. Dünya Savaşı’nda Nazilerin “blitzkrieg” (yıldırım savaşı) hücumlarının, pervasız Kamikazelerin intihar saldırılarının arkasında hep amfetamin kullanımı vardı.
Beyni uyararak yorgunluğu ve iştahı azaltan, uyanıklığı ve kendine güveni arttırarak daha “iyi” hissettiren amfetaminler, 2. Dünya Savaşı’nın kendine özgü koşullarında sanayi güçleri tarafından ticarileştirilmiş, kitlesel üretime geçilmişti. 2. Dünya Savaşı bu nedenle insanlık tarihindeki en yıkıcı savaş olmasının yanında bir “ilaçlı kuvvetler savaşı” da olmuştu.
Kamikaze pilotlarına intihar görevleri öncesi metamfetamin veriliyordu.
1936 Berlin Olimpiyatları’nda, ticari adı Benzedrine olan Amerikan üretimi amfetamin, doping ürünü olarak kullanılmış; Alman kimyager Friedrich Hauschild, ertesi yıl amfetamine çok yakın bir madde olan metamfetamini sentezlemişti. Berlin merkezli ilaç şirketi Temmler-Werke, metamfetamini 1937 kışında “Pervitin” markasıyla satmaya başladı. Eczanelerde reçetesiz satılan tabletler, reklam kampanyasının da etkisiyle son derece popüler oldu. Metamfetamin ile takviye edilmiş çikolatalar bile piyasaya çıkmıştı. Savunma Fizyolojisi Araştırma Enstitüsü Müdürü Dr. Otto F. Ranke, yorgunluğu ortadan kaldıran Pervitin’in savaş alanında çok işe yarayacağını düşünüyordu.
Alman ordusunun sağlık görevlileri, ilk defa 1938’de Çekoslovakya’nın işgali sırasında askerlere Pervitin verdi. Ancak ilacın ilk gerçek askerî denemesi Eylül 1939’da Polonya’nın işgali sırasında gerçekleştirilecekti. Almanya, 100 bin Polonyalı askerin öldüğü saldırıda doğu komşusunu ele geçirdiğinde bütün dünya, düşmanı savunma kurmasına fırsat vermeden, olağanüstü hızlı mekanize saldırılarla imha etme amacını güden “blitzkrieg” (yıldırım savaşı) ile tanışıyordu. Bu savaş doktrininin zayıf halkası askerlerdi. Dinlenmeye ve uykuya ihtiyaçları vardı; yorgunluk ilerlemelerini yavaşlatıyordu. İşte Pervitin tam burada devreye girdi; kod adı “hız”dı; saldırganlığı ve kendine güveni artırıyordu ve “yıldırım savaşı” için gereken de buydu.
1940’ın sadece Nisan ve Temmuz ayları arasında, Alman askerler 35 milyondan fazla Pervitin tableti aldı. Metamfetamin etkisi altındaki Wehrmacht askerleri, aralıksız 10 gün süren yürüyüş ve savaşın ardından 1940’ın Haziran başında Dunkirk’te İngiliz ordusunu da yenilgiye uğratmıştı. Churchill anılarında bu yenilgi için “Şaşkındım; hayatımda yaşadığım en büyük sürprizlerden biri olduğunu itiraf ediyorum” demişti. İngiltere’de bombalama dalışları yapan korkusuz Nazi pilotlarına dair söylentiler yayılıyordu.
Nazilerin Waffen-SS’deki askerlere bolca amfetamin dağıttığı biliniyor. Ancak ilacın etkisindeki askerler, kimi zaman tüm mühimmatlarını hayalî düşmanlara harcıyorlardı.
Bu arada İngilizler, düşen bir Alman uçağında Pervitin tabletlerini buldular; Müttefik askerlerin de aynı hapları kullanmasına dair bir plan yapıldı. İngiltere Kraliyet Hava Kuvvetleri 1941’de yine bir amfetamin olan Benzedrine’in sağlık görevlilerinin takdirine bağlı olarak kullanımını resmî olarak onayladı. 1942’de Amerikan güçlerinin Kuzey Afrika operasyonları da ilaç etkisi altında başlamış; askerlere yarım milyon Benzedrine tableti dağıtılmıştı.
2. Dünya Savaşı boyunca Alman, İngiliz, Amerikan ve Japon kuvvetleri büyük miktarlarda amfetamin tüketti; fakat ilaç kullanımı hiçbir yerde Japonya’daki kadar büyük ve uzun süreli bir toplumsal etkiye yol açmadı. Japon hükümeti yerli ilaç şirketlerine metamfetamin üretme görevi vermişti. Tabletler pilotlara ve askerlere Philopon (Hiropin olarak da bilinir) adı altında dağıtıldı. Mühimmat işçileri ve savunma ile ilgili fabrikalarda çalışanlara üretkenliklerini artırmak için metamfetamin tabletleri verildi. Kamikaze pilotları da intihar görevlerinden önce damardan büyük dozlarda metamfetamin alıyordu.
Savaş sırasında bağımlı olan birçok Japon asker ve fabrika işçisi, savaş sonrası yıllarda da ilaç tüketmeye devam etti. 1945’te teslim olan ülkenin depolarında kalan devasa miktarda Hiropin’in bir kısmı ilaç olarak dağıtılmak üzere kamu dispanserlerine gönderilmiş, geri kalanı ise karaborsaya yönlendirilmişti. Dağıtımın çoğunu suç örgütü Yakuza devraldı.
18-25 yaş arasındaki Japonların yaklaşık yüzde 5’i ilacı kullanmış, birçoğu 1950’lerin başında damardan bağımlı olmuştu.
1960’lardan itibaren geliştirilmeye başlanan tomografi uygulamaları, aslında 20. yüzyılla birlikte devreye giren röntgen kullanımının çok daha ileri bir safhasını oluşturacaktı. 3 boyutlu bir nesnenin iç yapısını farklı kesitlerde görmek prensibi hem teşhiste hem de tedavide çığır açacak; sağlık sektöründe ve finansal yapılarda da bir devrim yaşanacaktı.
Wilhelm Conrad Roentgen’in 1895’te keşfettiği X ışınları, kısa bir süre sonra hekimlerin canlı bedenin içini görebilmelerini sağlayan mucizevi bir teşhis yöntemi olarak kullanılmaya başlandı. X-ışınları nüfuz ettiği katı nesneler tarafından bir miktar zayıflatıldığından, ışına maruz kalma sonucunda ortaya çıkan resim, bedenin içini gösteriyordu. Röntgen devriminden sonra tıp artık eski tıp olmadı; radyoloji 1900’lü yılların başlarında tıbbi bir uzmanlık dalı hâline geldi ve X-ışını görüntüleme bugün hâlâ kullanılmakta… (“Ve insan kendi içini gördü: Röntgen devrimi”, #tarih dergi, Ekim 2014, s: 82-89)
Radyolojinin gelişimi 2. Dünya Savaşı’na kadar ılımlı bir hızda seyretti. Savaş yıllarında X-ışını görüntülemenin yaygın kullanımı ve dijital bilgisayarın ilk örneklerinin ortaya çıkışı ile tanısal görüntüleme tekniklerinde bir devrim yaşandı. Görüntüleme teknolojisinin ve bilgi işlem gücünün gelişmesiyle birlikte, organ fonksiyonları ve metabolizmanın işleyişi de ölçülebilir hâle geldi.
Godfrey Hounsfield’ın bilgisayarlı tomografi makinesinin ilk prototipi. Science Museum, Londra.
Müzik sektörünün devlerinden EMI (Electric and Musical Industries, Ltd.) 1931’de kurulmuştu. 1939’dan itibaren Ar-Ge bölümünde çalışan genç yetenekler, savaş nedeniyle hava radarlarının ve diğer elektronik cihazların geliştirilmesine yönlendirilmiş; savaşın sonunda şirketin geleneksel eğlence işlerinin yanısıra, savunmayla ilgili elektronik çalışmaları da devam etmişti. 1955’te ABD’de Capitol Records’un satın alınması ve ardından EMI ile sözleşmeli olan Beatles grubunun büyük başarısı, 1970’lere girerken şirketi çok güçlü bir konuma getirmişti. O sıralarda şirketin üst yönetiminde, dolayısıyla kurumsal stratejisinde bir değişiklik yaşandı. Yeni icra kurulu başkanı John Read, EMI’nin kârının üçte ikisini oluşturan müzik işinin riskleri ve belirsizlikleri nedeniyle, şirketin stratejik dengesini değiştirmek istiyordu; bu amaçla nakit akışının bir kısmını şirket içi araştırma-geliştirmelere yönlendirmeye başladı.
1971’de geliştirilen EMI Scanner, Londra’daki Science Museum’da sergileniyor.
Read, şirket içi yenilikçiliği teşvik etmek gayesiyle bir araştırma fonu kurdu. Finanse edilen ilk projeler arasında EMI’de araştırmacı olan Godfrey Hounsfield tarafından önerilen bir proje vardı. Bu proje, şirkete hızla büyüyen tıp teknolojisi alanına girme fırsatı oluşturacaktı. Elektrik mühendisi Hounsfield, radar sistemleri, güdümlü silahlar ve İngiltere’nin ilk transistörlü bilgisayarı gibi projelerde çalışmıştı. Zihnini meşgul eden yeni proje “otomatik örüntü tanıma” (automatic pattern recognition) idi: Kapalı bir kutunun içini görmenin mümkün olup olmadığını merak ediyordu! Daha sonra bunun biyolojik bir yapıda, kafatasında ince ayarlı X-ışını kullanılarak başarılabileceğinin farkına vardı ve ilk bilgisayarlı tomografi tekniğini tasarladı. Bu tasarım, bir nesneye farklı açılardan gönderilen çok sayıda X-ışınını kullanarak, daha sonra bir bilgisayar işlemcisiyle o nesnenin yüzlerce fotoğraftan oluşan bir resmini oluşturmak fikri üzerineydi; böylelikle 3 boyutlu bir nesnenin iç yapısını farklı kesitlerde görmek mümkün olacaktı. Bilgisayarlı tomografi kavramsal anlamda bir yenilikti ama kullandığı teknolojiler iyi biliniyordu. Temelde X-ışını, görüntüleme teknolojisi ve veri işlemeyi birbirine bağlıyordu. Burada asıl zorluk, birbirinden farklı nitelikte olan mekanik, elektronik ve radyografik bileşenlerin tek bir sisteme doğru ve hassas bir şekilde entegre edilmesiydi. İlk deneylerinde verileri elde etmek (tarama süresi) 9 saat, görüntüyü bilgisayarda yeniden oluşturmak 2.5 saat sürmüştü. Sonuçta laboratuvardaki beyin örneğinde ak ve gri maddenin ayırt edilebildiği bir görüntü elde edebilmişti. 1968’de eksiksiz bir sistem olarak tanımlanan ve patent başvurusu yapılan bilgisayarlı tomografi için patent 4 yıl sonra verilecekti.
Beatles Tıpta da Devrim Yapmıştı”, ntv tarih, Nisan 2009.
O yıllarda EMI esas olarak plak ve elektronik üretimiyle ilgileniyordu ve radyolojik ekipman konusunda hiçbir tecrübesi yoktu. Şirkete en büyük kazancı Beatles’ın albüm kayıtları sağlıyor, araştırma projesi için de önemli bir kaynak oluşturuyordu fakat yüksek maliyeti karşılamak için İngiltere Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın da destek vermesi gerekecekti (“Beatles Tıpta da Devrim Yapmıştı”, ntv tarih, Nisan 2009)
“Ve insan kendi içini gördü: Röntgen devrimi”, #tarih dergi, Ekim 2014
Hounsfield, 1969’da Londra’da bir radyoloji uzmanının desteğini almak için Dr. James Ambrose ile görüştüğünde tıp tarihine geçecek bir işbirliği de başladı. Ambrose, İngiltere’nin en önemli beyin cerrahisi merkezlerinden biri olan Wimbledon’daki Atkinson Morley Hastanesi’nde radyolog olarak çalışıyordu. Bilgisayarlı tomografinin gerçek potansiyelini farketmişti ve Hounsfield’a klinik teknik konularda yardımcı olan, beyin tomografilerini yorumlayan ilk kişi olacaktı.
Londra’da, Atkinson Morley Hastanesi’nin radyoloji bölümüne yerleşen Hounsfield ve küçük ekibi, 2 yıl boyunca Ambrose’un okuldan edindiği deney hayvanlarının kafalarını kullanarak orijinal cihaz üzerinde çalıştıktan sonra, 1971’de bir prototip EMI tarayıcısı (scanner) üzerinde ilk klinik deneyleri gerçekleştirdi. Sonuçlar inanılmazdı; böyle bir buluş tıpta devrim yaratacaktı. Ancak makine çok yavaştı; X-ışını ile taramayı yapmak yalnızca 5 dakika sürüyordu ama, taramayla toplanan verilerin bulunduğu kaseti Atkinson Morley’den EMI laboratuvarlarına götürmek ve burada bir bilgisayarda gece boyunca görüntüleri işlemek gerekiyordu. Kafatası artık tümörler ve kafa yaralanmaları gibi çeşitli kafa içi sorunların radyolojik incelemesine engel teşkil etmeyecekti. İngiltere Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı hiç vakit kaybetmeden Manchester, Queen Square ve Glasgow için 3 EMI tarayıcı sipariş etti.
Müzik sektörünün devlerinden EMI’nin kârının büyük kısmı, Beatles grubunun plaklarından elde ediliyordu. Bu gelir sayesinde bilgisayarlı tomografinin tohumları atılacaktı.
Klinik deneylerinin yapıldığı sıralarda John Powell, EMI’ye teknik direktör olarak katıldı. Şirketin elektronik işindeki kârlılığı zayıftı; çünkü 2.500 kişilik Ar-Ge kapasitesi çok sayıda birbirinden farklı küçük hacimli üretime yayılmıştı. Bilgisayarlı tomografi projesi şirketin köklü elektronik altyapısı üzerine inşa edildiğinden, Powell bunun EMI’ye heyecan verici yeni bir alana girme konusunda önemli bir fırsat sağladığına inanıyordu; ancak EMI yönetimi yeni ürünlerinin satış potansiyeli konusunda kararsızdı.
EMI-Scanner olarak adlandırılan bilgisayarlı tomografinin fiyatının 400 bin USD civarında olması bekleniyordu ve yalnızca en büyük ve mâli açıdan en güçlü kurumların satın almaya gücü yetiyordu. Ancak şirket, doktorların coşkusuyla cesaretlendi. Özellikle nörologlar ve beyin cerrahlarının, tanı koymadan önce bilgisayarlı tomografi istemeye etik açıdan kendilerini zorunlu hissedecekleri zamanın yakın olduğunu tahmin edebiliyorlardı. Şirketin ilk 12 ayda 50 tomografi/tarayıcı satacağı tahminiyle Powell, 6 milyon Sterlinlik yatırım projeksiyonu üzerinden temel bir stratejinin ana hatlarını çizdi. Ürün, kazançlı tıbbi ekipman alanına girişle birlikte küresel pazarlara erişim imkanı sağlayacaktı. Şirketin hedefinin, tıbbi görüntüleme alanıyla sınırlı kalmayıp girişimsel radyoloji ve radyasyon terapisine doğru genişlemesi gerektiğini hissetmişti.
Bilgisayarlı tomografiyi geliştiren Godfrey Hounsfield, bir İngiliz nörolog ile ABD’ye gönderildi. Konuştukları Amerikalı uzmanlar, cihazın büyük tıbbi öneme sahip olduğunu doğruladı. Tıp camiasında ilgi yüksekti. Daha sonra EMI, Kuzey Amerika Radyoloji Derneği’nin (RSNA) yıllık toplantısında bir sergi düzenledi. Şirket yönetiminin Amerikan medikal pazarına girmek için bir ABD satış şirketi kurma konusundaki güveni artmıştı.
Godfrey Hounsfield’ın çizimiyle bilgisayarlı tomografi makinesinin ilk taslağı.
1977, EMI’nin ABD’deki şirketi EMI Medical Inc. için çok iyi bir yıldı; bilgisayarlı tomografi, Amerikan pazarında muazzam bir başarı elde etmişti. Tarayıcının piyasaya sürülmesinden itibaren geçen 3 yıl içinde, şirketin tıbbi elektronik satışları 42 milyon Sterline yükseldi. 300 üniteden fazla siparişle istikbal de çok parlak görünüyordu.
O zamanlar mevcut olan en umut verici yenilik EMI beyin tomografisiydi. Bu, EMI’nin varlığının ve deneyiminin olmadığı bir pazarda bilinmeyen potansiyele sahip bir üründü. Roentgen’in X ışınlarını keşfetmesinden bu yana tıpta teşhis alanındaki en büyük sıçramayı temsil ediyordu. 3 yılı aşkın bir süre boyunca EMI, dünya pazarının %100’üne sahip oldu. Sonraki 2 yılda rekabetin başlamasıyla birlikte pazar payı düştü ancak satışlar artmaya devam ediyordu. Tıbbi elektronik yatırımları, 1979’un sonunda EMI’nin devralınmasından kısa bir süre sonra THORN EMI tarafından satıldı, ancak EMI’nin patentleri korundu.
Günümüzde görüntüleme sistemleri tüm vücudu, her bir organı kesitler halinde ve 3 boyutlu olarak ortaya koyabildiği gibi, atan kalbi, damarlarda akan kanı, sinir liflerini, dokularda yerleşen tümörleri, enfeksiyonları da gösterebilmekte. Görüntülerin analiziyle kemiklerin yoğunluk kaybı ya da kalbin kan pompalama kapasitesi gibi bilgiler hesaplanabilmekte. Biyopsi ve radyoterapi gibi çeşitli teşhis ve tedavi girişimlerinde görsel kılavuzluk ise radyolojik görüntülemenin başka bir önemli boyutu.
Bilgisayarlı tomografi, genellikle X-ışını kaynağını ve detektörünü hastanın etrafında döndürerek, çeşitli açılardan çok sayıda projeksiyon X-ışını görüntüsü elde eder; bu görüntüler 3 boyutlu bir hacme dönüştürülerek kesit görüntüleri elde edilir. İlk bilgisayarlı tomografide (BT) insan beyninin yalnızca bir kesitini taramak 9 saat sürmüş ve bunlar ardından 2.5 saatte yeniden yapılandırılmıştı. Elde edilen kesit görüntüsü 802 piksel matrise ve 8 Bit kontrast çözünürlüğüne sahipti. Modern BT sistemleri, saniyede 40 kesit yapacak hızda 10242 piksele kadar görüntü matrislerini elde ediyor ve yeniden oluşturuyor.
Modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale’in (1820-1910) doğduğu gün olan 12 Mayıs, dünyada ve Türkiye’de Uluslararası Hemşireler Günü olarak kutlanıyor. Kırım Savaşı (1853-56) sırasında Selimiye Kışlası’nda hasta ve yaralı askerlerin bakımını sağlayan Nightingale’den bugüne, Türkiye’de hemşireliğin gelişimi ve profesyonelleşmesi.
Hemşirelik, çağlar boyunca bilim ve teknolojideki ilerlemelerin yanısıra toplumun değişen sağlık ihtiyaçlarına göre gelişti, evrildi. Ne var ki hemşireliğin öteden beri esas olarak kadınlar tarafından üstlenilmesi ve evlerde gerçekleşmesi sebebiyle; bu mesleğin köklerini saptamak pek kolay değil. Tarih yazıldığından beri insanlar hasta ve yaralılarla ilgilenmişler ve bakım eylemi hep olagelmiş. Bakıcı rolü geleneksel olarak kadınlara, şifacılara, şamanlara düşmüş; doğrudan gözlem ve deneme-yanılma yoluyla öğrenilen bilgi ve tecrübe nesiller boyunca hem birikmiş hem de ustalardan çıraklara aktarılmış.
19. yüzyılın ortalarına kadar, bir meslek olarak görülmeyen hemşireliğin kurumlaşmasıda mümkün olmamıştı. Kırım Savaşı (1853-56) sırasında Selimiye Kışlası’nda beraberindeki bir grup gönüllü kadın ile hasta ve yaralı askerlerin bakımını sağlayan Florence Nightingale, bu faaliyetler sayesinde ölüm oranının ciddi biçimde düştüğünü rakamlarla ortaya koydu. Nightingale, hemşirelikte ilk defa epidemiyolojik çalışmaları ve istatistiksel yöntemleri hayata geçirdi, hastane kurallarını düzenledi. Bir meslek olarak hemşireliğin ilk tanımını da 1859’da Florence Nightingale yaptı; 1860’ta Londra’da ilk seküler hemşire eğitim kurumu olan St. Thomas Hemşirelik Okulu’nu açarak hemşireliğin saygın bir meslek olarak hayata geçmesini sağladı (Florence Nightingale: Hemşireliğin Ötesinde, #tarih, s: 62, Temmuz 2019).
Bizde ise 14 Mart 1827’de Tıbhane-i Amire’nin kurulması bir milat olmuş ve tıbbın yönü artık eski usullerden çağın bilimsel yöntemlerine doğru çevrilmişti. Dönemin normlarına uygun hekimler yetişmeye başlamış olsa da, yardımcı sağlık personeli geleneksel usta-çırak usulüyle çalışıyordu. Osmanlı toplumunda çocuk ölümlerinin sık olması ebelerin eğitimsizliğine bağlanıyor; 1842’de çıkarılan bir fermanla, ebelere eğitim verileceği ve diplomasız ebelere çalışma ruhsatı verilmeyeceği ilan ediliyordu. 1842-43 eğitim yılında Tıbbiye-i Şahane’de 2 yıllık ebe sınıfı açıldı. Ebe sınıfı yalnızca eğitimli ebeler değil hastabakıcılar da yetiştirecek ve hemşirelik eğitiminin de yolunu açacaktı. 1889’dan itibaren ebe sınıfı programına teorik ve uygulamalı “hastabakıcılık usulü” dersleri de eklendi.
1898’de açılan Gülhane Seririyat Hastanesi’nde ilk defa hastabakıcı eğitiminin yanısıra düzenli hastane hemşireliği de başladı. Dr. Robert Rieder’in yönetimindeki hastanede Almanya’dan gelen rahibe hastabakıcılar çalışıyordu; “şvester” (schwester- kız kardeş) diye hitap edilen bu kadınlara, zamanla “hemşire” diye hitap edilir olmuştu. Farsça kökenli hemşire (hem-şîre, aynı sütten) sözcüğü, kız kardeş anlamında kullanılıyordu. Türkiye’de hemşirelik hizmetlerinde ilk örnekleri oluşturan bu kadınlar, mesleklerinin farkına varılmasında ve benimsenmesinde büyük rol oynadılar. 1907’de Londra’da yapılan Kızılhaç Kongresi’ne katılan ve Florence Nightingale ile tanışma fırsatı bulan Dr. Besim Ömer Paşa, hemşireliğin bir meslek olduğuna ve eğitim gerektirdiğine kanaat getirmişti. Yurda döndüğünde hemşirelere olan ihtiyacı ve bir hemşire okulunun açılması gerektiğini Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne bildirdi. 1912’de Washington’da yapılan Kızılhaç Kongresi’ne de katılan Dr. Besim Ömer Paşa, “Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne Tekliflerim” başlığı ile kaleme aldığı raporda hemşire okulları açılmasının zaruretini yineleyecekti. Bu haklı istek ancak cumhuriyet döneminde gerçekleşecek ve Dr. Besim Ömer Paşa, Türkiye’de modern hemşireliğin kurucusu olacaktı.
Trablusgarp Savaşı’nda yaşanan ağır kayıplar sağlık hizmetlerinin yetersizliğini meydana çıkardı ve Hilal-i Ahmer Cemiyeti 1912’de İstanbul-Kadırga’daki hastanede ilk defa gönüllü kadınlar için 6 aylık bir hemşirelik kursu açtı. Bu kursu bitirenler, Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı cephelerinde gönüllü hemşirelik yapanlar olacaktı.
Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nde yapılan hemşirelik derslerinde Besim Ömer Paşa ve öğrencileri (Nuran Yıldırım, Türkiye’de Hemşirelik Tarihi, 2014).
Amiral Bristol Hemşirelik Okulu, Türkiye’de hemşirelik alanında formel eğitim veren ilk kurum oldu. 1920’de İstanbul’da Amiral Bristol Amerikan Hastanesi’ne bağlı “Hasta Bakıcılık Dershanesi” olarak kuruldu; cumhuriyetin ilanından sonra yabancı okul statüsünde öğrenimini sürdürdü; eğitim süresi 1931’e kadar 2 yıl 6 ay iken daha sonra 3 yıla çıkarıldı. 1957’de eğitim süresi 4 yıla çıkarılan kurumun diplomaları Millî Eğitim Bakanlığı tarafından onaylanarak, okula “Amiral Bristol Hastanesi Özel Hemşire Sağlık Koleji” adı verildi. Okulun adı 1976’da “Amiral Bristol Hemşirelik Lisesi”, 1981’de de “Amiral Bristol Sağlık Meslek Lisesi” olarak değiştirildi. 1991’de kapatılma kararı alınan okul, 1992-1993 eğitim yılında Millî Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı onayı ile lise sonrası 2 yıllık bir programla eğitime devam etti. 1998-1999 eğitim yılında bu program kaldırılarak yüksek okula dönüştürüldü. Günümüzde “Koç Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu” olarak eğitime devam etmektedir.
Kızılay Özel Hemşirelik Lisesi ise Türkiye’nin ilk ulusal hemşirelik okuludur. 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında eğitimli hemşireliğin önemi anlaşılmış, 1924’te İstanbul’da yapılan Hilal-i Ahmer Kongresi’nde Aksaray Sinekli Bakkal Kazasker Ali Bey Konağı’nda hemşirelik okulu açılmasına karar verilmişti. Bu konak Halide Edip Adıvar’ın gelin gittiği, içinde yaşadığı yıllarda Sinekli Bakkal romanını yazdığı konaktı ve hemşire mektebi yapılmak üzere Kızılay’a bağışlanmıştı.
Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin yardım çalışmalarına gelir toplamak amacıyla bastırdığı kartpostallarda hemşireler (üstte). 23 Haziran 1941 tarihli Vakit gazetesi haberi.
Böylece cumhuriyetin ilk hemşire okulu 1925’te Hilal-i Ahmer Cemiyeti tarafından “Hilal-i Ahmer Hastabakıcı Mektebi” adı ile İstanbul’da 16 öğrenciyle eğitime başladı. İlk 10 yılında kabul şartları “okur-yazar, iyi ahlak sahibi ve vücutça sağlam olmak” diye belirlenmişti. 1936’dan itibaren ortaokul mezunu kız öğrencileri kabul eden parasız yatılı okulun öğrenim süresi 2 yıl 3 aydan 3 yıla çıkarıldı. 1958’den itibaren 4 yıllık ebelik ve hemşirelik programına geçen okul, 1974 sonrası giriş sınavı ile öğrenci kabul etmeye başladı. 1995-1996 Yüksek Sağlık Şurası’nda alınan “temel hemşirelik eğitiminin üniversite düzeyinde verilmesi” kararı gereğince, sağlık meslek liselerinde hemşirelik eğitimine son verildi ve okul da 2000’de son mezunlarını verdi.
Kızılay Özel Hemşirelik Lisesi, kurulduğu 1925’ten 2000’e kadar 2.718 hemşire mezun vermişti. 2000-2004 arasında “Kızılay Özel Sağlık Meslek Lisesi” olarak acil tıp teknisyenliği ve laboratuvar teknisyenliği bölümlerinde eğitime devam eden okul, 2004’te Türkiye Kızılay Derneği’nin aldığı kararla eğitim faaliyetine son verdi.
Askerî Hemşirelik Okulu 1939’da Ankara’da Millî Savunma Bakanlığı’na bağlı olarak açıldı. 1947’de kapatılan okulun öğrencileri Kızılay Özel Hemşire Okulu’na devredildi. Okul, 1972- 73 ders yılında Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nde yeniden sağlık meslek lisesi olarak açıldı.
Tevfik Sağlam Hemşirelik Lisesi, 1943’te Verem Savaş Derneği İstanbul Erenköy Sanatoryumu’nda tüberküloz hemşiresi yetiştirmek üzere 2 yıllık bir okul açtı; daha sonra Sosyal Sigortalar Kurumu’na bağlanarak öğretim süresi 4 yıla çıkarılan okul, SSK Sağlık Meslek Lisesi adını aldı.
1946’dan itibaren Türkiye’nin pek çok şehrinde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlı hemşire, laborant, ebe yetiştiren “Sağlık Kolejleri” açıldı. 1946’da ilk olarak Haydarpaşa Numune ve 1947’de Şişli Çocuk Hastanesi’nde açılan hemşire-laborant okullarını; 1949’da Ankara; 1952’de Erzurum, Trabzon, Sivas ve İzmir; 1953’te Diyarbakır ve diğer illerde açılan okullar izledi. Açılış amacına göre hemşire, laborant ve ebe yetiştirilen bu okullarda 1958’e kadar ortaokuldan sonra 3 yıl olan eğitim süresi 4 yıla çıkarıldı. Sağlık Kolejleri adıyla anılan bu okullar 1976’da Sağlık Meslek Liseleri oldu. 1955’te açılan Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu, Avrupa ve Türkiye’de üniversite düzeyinde eğitim veren ilk hemşirelik okulu oldu. 1961’de Hacettepe Üniversitesi, İstanbul’da Florence Nightingale, 1982’de Atatürk ve Cumhuriyet Üniversiteleri, 1985’te Gülhane Askerî Tıp Akademisi; daha sonraki yıllarda Marmara, Dokuz Eylül, Gazi Üniversiteleri’ne bağlı Hemşirelik Yüksek Okulları açıldı.
1985’te meslek yüksek okullarının 2 yıllık hemşirelik programları ve 1991’de Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi’nin Hemşirelik Önlisans Programı açıldı. 1996’da Bakanlar Kurulu kararıyla sağlık meslek liseleri, sağlık hizmetleri meslek yüksekokulları, Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi hemşirelik, ebelik ve sağlık memurluğu programına öğrenci alınmasına son verildi. Bugün birçok üniversitede yer alan hemşirelik fakültelerinde eğitim süresi 4 yıldır ve lisans diploması verilmektedir.
Hemşirelik alanında ilk defa Hacettepe Üniversitesi’nde 1968’de yüksek lisans ve 1972’de doktora programları açıldı. Günümüzde birçok üniversitenin yüksek lisans ve doktora programları vardır.
Hilal-i Ahmer Cemiyeti, Cağaloğlu Hastanesi sağlık heyeti, 1915.
1933’te İstanbul’da gönüllü hemşireler tarafından kurulan Türk Hastabakıcılar Cemiyeti, 1943’te yeniden düzenlenerek Türk Hemşireler Derneği adını aldı. Günümüzde birçok ilde şubesi olan Türk Hemşireler Derneği, 13 Haziran 1949’da Uluslararası Hemşireler Konseyi (ICN-International Council of Nurses) üyesi oldu. 1954’te “6283 Sayılı Hemşirelik Kanunu” yürürlüğe girerken, mesleğin statüsünü koruyucu yasal önlemler getirildi. 2007’de yenilenen kanunla erkekler de mesleğe girerken, hemşire unvanını almak için fakülte ve yüksekokul mezunu olma şartı getirildi.
Hemşireliğin profesyonel bir meslek olduğu, Uluslararası Hemşirelik Konseyi (ICN) tarafından 1975’te Singapur’da onaylandı. Bu tanıma göre hemşire, temel hemşirelik öğretim programını tamamlayarak ülkesinde bu mesleği uygulamak üzere nitelik ve yetki kazanmış, yetkisi onaylanmış profesyonel kişidir.
Nesime Dölen
BALKAN VE ÇANAKKALE SAVAŞI
İlkler: Nesime Dölen ve Safiye Hüseyin Elbi
Safiye Hüseyin Elbi
İlk Türk hemşirelerden Safiye Hüseyin (Elbi) ve kardeşi Nesime (Dölen) Hanım, Balkan Savaşı’nda İngiliz Kızılhaç Cemiyeti’nin kurduğu Asâr-ı Atika Müzesi Hastanesi’nde görevlendirildi. Burada hasta ve yaralı askerlere bakan, ayrıca ameliyat hemşireliği de yapan iki kardeşe, İngiliz Kızılhaç ve Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyetleri tarafından madalya verildi. Balkan Savaşı’nın ardından Nesime Hanım hemşirelikten ayrıldı; ablası Safiye Hüseyin Çanakkale’den İstanbul’a ağır yaralıları taşıyan Reşit Paşa gemisinde görev yaptı. 1925’te açılan Kızılay Hemşirelik Okulu kurucularından oldu; Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin 1921’de verdiği Florence Nightingale Madalyası’nı aldı. 1933’te kurulan Türk Hasta Bakıcılar Cemiyeti’nin kurucu üyesi Safiye Hüseyin Elbi, cemiyetin başkanlığını da üstlendi. Safiye Hüseyin Elbi 1964’te, Nesime Dölen 1976’da vefat etti.
(Türkiye’nin Florence Nightingale’i: Safiye Hüseyin Elbi. Muzaffer Albayrak; #tarih: s. 70, 2020)
ÜNİVERSİTELİ UZMAN
Esma Deniz: Türkiye’nin ilk ‘yüksek’ hemşiresi…
Kavala 1902 doğumlu Esma (Deniz) Hanım, Çamlıca İnas Sultanisi’ni 1922’de bitirdi ve aynı yıl Amiral Bristol Hemşirelik Okuluna girdi; 2 yıl 3 ay süren eğitimin ardından 1924’te mezun oldu. Okulda öğretmen ve uygulama hemşiresi olarak çalışan Esma Hanım; ardından yüksek öğrenim için Columbia Üniversitesi’ne gitti ve 1929’da hemşirelik lisans, 1930’da yüksek lisans diploması alarak yurda döndü. 1931’den itibaren önce Hıfzıssıhha Enstitüsü’nde çalıştı. 1937-1943 arasında Kızılay Hemşirelik Okulu’nda öğretmenlik, 1945’e kadar ise yöneticilik yaptı. Amiral Bristrol Hemşirelik Okulu’nda, Şişli Hemşire Ebe ve Laborant Okulu’nda müdür olarak hizmet veren Esma Deniz, sonraki yıllarda Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nda, Hacettepe Hemşirelik Yüksekokulu’nda, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Enstitüsü’nde de çalıştı; 1972’de emekli oldu.
1985’te yapılan bir röportajda “hemşirelik mesleğine ilgi duymamın kökenleri savaşlardan, özellikle Millî Mücadele’den kaynaklanıyor. Ülkemizin işgal edildiğini görmek üzüntü vericiydi hatta daha doğrusu kabul edilemez bir şeydi… Ülkeme hizmet etmek istedim. Hemşirelere ihtiyaç olduğu aşikardı…” diyordu. 1933’te gönüllü hemşireler tarafından İstanbul’da kurulan Türk Hastabakıcılar Cemiyeti, 1943’te yeniden düzenlenerek Türk Hemşireler Derneği adını aldı ve Esma Deniz derneğin ilk başkanı seçildi. 1954’teki 6283 Sayılı Hemşirelik Kanunu’nun hazırlanma aşmasında da aktif olarak çalışan Esman Deniz, 21 Temmuz 1997’de hayata veda etti.
VAKIF-OKUL-FAKÜLTE
Fahrünnisa Seden: Nightingale’in izinde
1907 İstanbul doğumlu, 1926 Arnavutköy Amerikan Kız Koleji mezunu Fahrünnisa Hanım, aynı yıl ABD-Detroit’te başladığı Henry Ford Hemşirelik Okulu’ndan 1929’da mezun oldu. 1947’de Atlantic City’de yapılan 9. Uluslararası Hemşirelik Konseyi’ne katılan Fahrünnisa Seden; burada edindiği izlenimlerinden yola çıkarak Florence Nightingale’in hemşireliğin temellerini attığı Türkiye’de onun adı ile anılan bir eğitim kurumu meydana getirme fikrini geliştirdi. Bu doğrultuda 22 Mart 1956 Florence Nightingale Hemşire Mektepleri ve Hastaneleri Vakfı’nı kuracak; 1961’de ise Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlı olarak Florence Nightingale Hemşirelik Yüksek Okulu’nu öğretime açacaktı (1975’te İstanbul Tıp Fakültesi’ne, 1982’de İstanbul Üniversitesi’ne bağlanan okul, günümüzde Florence Nightingale Hemşirelik Fakültesi olarak İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa çatısı altındadır). Halk Sağlığı Niçin? Nasıl? (İtimat Kitabevi, İstanbul 1968) kitabının yazarı olan Fahrünnisa Seden, 1984’te vefat etti.
Türkiye’de 19. yüzyılın ilk yarısında başlayan modern tıp eğitimi ve doktorluk, her şeyden önce en hayati konuyu tedavi etmek durumundaydı: Dil! Eğitim-öğretim dili ve kitaplar Fransızcaydı; öğrenciler ancak ileri seviyede Fransızca bildikleri takdirde eğitim alabiliyordu. Türkçe eğitime geçmek için çalışan ve bunu başaran kahramanların hikayesi.
Batı’da Rönesans’la birlikte yükselmeye başlayan bilimsel devrim dönemi (1450-1700) 17. ve 18. yüzyıllarda Aydınlanma Çağı’na doğru ilerledi; ancak bilimsel düşünce geleneksel tıbba nispeten geç yansımıştı. Oysa Osmanlı Devleti’nde tıp, modernleşmenin ilk ve en güçlü parçası olacak; hekimler önemli roller üstlenecek; 19. yüzyıl ortalarında, bugüne kadar kesintisiz ulaşacak modern tıp kurumlarının temelleri atılacaktı. Bu zorlu süreçte, Fransızca eğitimle geçen 30 yılın ardından bir grup zeki, çalışkan ve fedakar öğrencinin Türkçe eğitim için verdiği mücadele müstesnadır.
Osmanlı döneminde tıbbın modernleştirilmesi çalışmaları 19. yüzyıl başlarına tarihleniyor. Bu dönemde medreseler hâlâ faaldi; ancak modern tıbba ayak uydurmaktan artık çok uzaktı. Sultan 3. Selim zamanında 1805’te Kuruçeşme’de Rumlar tarafından açılan tıp mektebi ve 1806’da Kasımpaşa’da yapılan Tıphane uzun ömürlü olamayacak; Sultan 2. Mahmud döneminde, 14 Mart 1827’de açılan Tıphane-i Âmire ise modern tıp eğitimini bugünlere getiren bir başlangıç sağlayacaktır. 1831’de açılan Cerrahhane ise daha sonra Tıphane birleştirilmiş, fakat eğitim yeterli bir seviyeye ulaşamamıştı.
Mustafa Kemal Paşa’nın da katıldığı Millî Tıp Kongresi, 1 Eylül 1925’te özel izinle TBMM binasında yapıldı. Kongrenin açılışını İsmet Paşa yaptı.
Tıphane-i Âmire, kuruluşundan 12 yıl sonra geliştirilmek ve daha yüksek nitelikli bir eğitim vermek üzere Galatasaray’daki yeni binasına nakledildi; Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane adıyla 11 Mart 1839 tarihinde öğretime başladı. Mektebi yeniden yapılandırmak üzere Viyana Tıp Mektebi muallimlerinden Karl Ambros Bernard, İstanbul’a davet edildi. Talebenin çoğunluğunun Fransızcasının zayıf olduğunu gören Bernard, Fransızca öğretime ağırlık verecekti.
Okulu ziyaret eden Sultan 2. Mahmud buradaki nutkunda asıl amacın Fransızca eğitimi olmadığını, tedrisatın Türkçe (Osmanlıca) icra edilebilir hâle getirileceğini buyurmuş, fakat bu mümkün olmamıştı. Mektebin yabancı hocaları, tıp eğitiminin Türkçe yapılamayacağını savunuyorlardı. 1853’te okula atanan Cemaleddin Efendi, 1856’da mektebin parlak talebeleriyle bir “mümtaz sınıf” kurdu ve bu sınıfta Vakanüvis Ömer Lütfi Efendi ile Ârif ve Şevki Efendiler tarafından Arapça, Farsça ve Türkçe dersler verilmeye başlandı. Bu ekibin gerekli tıp terminolojisini meydana getirmesi ve Türkçeye kitap tercüme etmesi hedefleniyordu. Bu çalışmalar çok geçmeden yabancı hocaların tepkisini çekti; Türkçe tedrisat aleyhinde bir kampanya başlattılar. Mektep nazırı Cemaleddin Efendi 1859’da azledildi; Türkçe çalışmaları durduruldu.
Ancak bu çalışmalara katılan öğrencilerden Kırımlı Aziz, Vahid, Hüseyin Remzi, Hüseyin Sabri, Servet, Nedim, İbrahim Lütfi, Bekir Sıdkı Beyler Türkçe tıp dili üzerine başladıkları kitap inceleme çalışmalarını devam ettirdiler; Fransızca öğrendikleri fenni tıbbın Türkçe ifade edilebileceğini anlamışlardı. Henüz talebeydiler ve imkanları kısıtlıydı; dahiliye muallim muavini Binbaşı Ahmet Ali Efendi’den yardım istediler. Tıp kitaplarını Türkçeye çevirmek için para desteği sağlamak üzere seslerini duyurmak niyetindelerdi; asıl düşüncelerinin ise tıp derslerini Türkçeleştirmek olduğunu saklamamışlardı. Talebenin cesaret ve azmini gören Ahmet Ali Efendi, mektep nazırı Arif Bey’e bu talepleri nakletti. Arif Bey, belki biraz da onları oyalamak niyetiyle bunları kabul etti ve öğrencilerin her birinden birer Fransızca kitap bölümü tercümesi istedi. Yapılan tercümeler çok beğenildi; bununla birlikte öğrencilere, mezun olana kadar sadece dersleriyle meşgul olmaları da ihtar edilmişti.
Tıp müfredatının Türkçeleşmesinin en büyük adımlarından biri olan Lugat-ı Tıbbıye 1873’te Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane Matbaası tarafından basıldı.
Öğrenciler, mektebin matbaa müdürü Hacı Arif Efendi’nin oturduğu Hacı Beşir Ağa Medresesi’nde ve Vahit Bey’in konağında toplanmaya başladı. İlk toplantıda Hacı Arif Efendi bütün birikimi olan 35 altını verdi ve “Kitapları alın, Türkçeye çevirin, çevirileri basmanın bir yolunu bulurum” dedi. Talebeler rahat bir nefes aldı ve Mısır Çarşısı’nın arkasındaki Çiçek Pazarı Sokağı’nda bir handa oda kiraladılar, çalışmaya başladılar. Ahmed Ali Efendi de onlara destek oldu ve birlikte 1862’de Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin ilk nizamnamesini kaleme aldılar. 1867’de, cemiyetin mektep nazırının sorumluluğunda olması şartı ve ayda 1000 kuruş kırtasiye masrafı ödeneğiyle Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin kurulmasına padişah tarafından izin verildi.
Sultan Abdülaziz’in iradesi ile 3 Mart 1867’de kurulan cemiyet, henüz yolun başında sayılırdı. Mektep nazırı Salih Efendi, önce kitap tercümelerinin yapılıp sonra eğitime geçilmesini daha uygun görürken, Kırımlı Aziz Bey ve diğer öğrenciler Türkçe eğitimin hemen başlatılmasını istiyorlardı. Bunun üzerine Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin (Askerî Tıp Mektebi) içinde bir dershanede, eğitim dili Türkçe olan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye (Sivil Tıp Mektebi) açıldı. Tıbbiye-i Mülkiye’de Türkçe eğitimin mümkün olduğunun gösterilmesi, Tıbbiye-i Şahane’de bunun yolunu açabilirdi. Fransızca eğitim veren yabancı hocalar, menfaatlerine dokunan bu ihtimal üzerine Beyoğlu’nda çıkan Fransızca gazetelerde tıp eğitiminin Türkçe yapılmasının mümkün olmadığına dair makaleler yazdılar, bunları ayrıca devlet makamlarına da sundular. Buna karşı Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin üyeleri de Türkçe eğitimin yapılabileceğine dair bir rapor hazırlamıştı.
Askerî Şura, yaptığı araştırmalar sonucunda Türkçe tıp eğitimi teklifinin memleketin istikbali açısından önemli olduğuna karar vererek bunu padişaha arzetti. 1870’te padişahın iradesiyle Tıbbiye-i Şahane’de Türkçe eğitim başladı. Bu mücadeleyi, cemiyetin kurucularından, o tarihte mezun olan Kırımlı Aziz, Hüseyin Remzi, İbrahim Latif (Lütfi), Hüseyin Sabri, Vahit, Emin Efendiler ve onları destekleyen birkaç muallim vermişti. Kurucu üyelerin çoğu Türkçe tıp eğitimi veren Tıbbiye-i Mülkiye’de öğretmen olmuşlar ve 3 sene içinde tıp derslerinin Türkçe yapılabileceğini ıspat etmişlerdi.
Tıp eğitiminin Türkçe olması, yeni bir sorunun kapısını açmıştı: Tıp terimlerinin saptanması ve bir lugat hazırlanması şarttı. Kadrosunu genişleten cemiyet çalışmalarına devam ediyordu. Tıbbiye-i Şahane Nazırı Salih Efendi’nin başkanlığında, Ahmet Paşa, İbrahim Lütfü Bey, Mehmet Muhtar Efendi, Ahmet Hilmi Bey, Mehmet Nuri Bey, Hüseyin Remzi Bey, Agop Bey, Mehmet Nazif Bey, Mehmet Nedim Bey, Vahit Efendi, Bekir Sıtkı Efendi, Hüseyin Sabri Efendi ve Hacı Arif Efendi’nin aralıksız 3 yıl süren çalışması sonucunda 1873’te ilk tıp lügatımız Lugat-ı Tıbbiye basıldı. 640 sayfalık bu eser Fransızca tıbbi müfredatın Türkçeleştirilmesinde kilit rol oynayacak; sonraki 10 yıl içerisinde 46, 1881-1892 döneminde 77 ve 1893-1904 döneminde 45 olmak üzere toplam 168 tıp kitabı Türkçeye kazandırılacaktı.
Kızılay’ın kurucuları Dr. Abdullah Bey, Dr. Marko Paşa, Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa ve Kırımlı Aziz Bey.
1892’de cemiyet, “Tıbbi müzakereler” adı verilen bilimsel toplantılar düzenlemeye başladı. Ancak bunların “mahsurlu” olduğu düşüncesiyle, cemiyet 29 Mayıs 1897’de 2. Abdülhamid’in emri ile kapatıldı ve tercüme çalışmaları “Tedkik-i Müellefât Komisyonu” adıyla devam etti. 2. Meşrutiyet’in ardından yasak kalkacak, 25 Aralık 1910’da cemiyet yeniden açılacak ve çalışmalar kaldığı yerden devam edecekti.
12 Aralık 1910’da Darülfünun Tıbbiye Reisi Cemil Paşa başkanlığında toplanan ve yeniden organize edilen Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye; 1912-1922 arasında Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu savaşlar ve tıbbiyenin 5 yıl boyunca İngiliz askerlerinin işgali altında bulunması nedeniyle zor günler yaşamış olsa da her şeye rağmen çalışmaya ve tıp kitapları yayımlanmaya devam etti. Millî Mücadele’nin başladığı 1919’da Süleyman Numan Paşa tarafından teklif edilen Millî Tıp Kongresi ise ancak 1925’te gerçekleşebilecekti.
Cumhuriyetin ilanından sonra çalışma ortamı düzelen cemiyet, tıbbî toplantılar, seminerler, kongreler, kitaplar ve süreli yayınlarla faaliyetlerine devam etti. Adı “Türkiye Tıp Encümeni” olarak değişti, ama tüzüğü aynı kaldı (1925-1968 arasında 20 millî tıp kongresi gerçekleştiren Türkiye Tıp Encümeni, bu kongrelerin her birine ait kitapların da basımını sağladı).
3 sultanın doktorluğunu yapan Hekimbaşı Salih Efendi.
1.Millî Türk Tıp Kongresi” Ankara’da düzenlendi. 1 Eylül 1925’te Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın teşrifleri ve Başbakan İsmet Paşa’nın nutku ile açılan kongre, TBMM Başkanı Kâzım Paşa’nın özel izni ile TBMM binasında yapıldı. Kongreye, aralarında Ankara’dan Dr. Naime Hanım ve İstanbul’dan Dr. Hayrünnisa Hanım olmak üzere 2 kadın hekimin de yer aldığı 592 hekim katıldı.
1946’da Türkiye Tıp Encümeni Arşivi adı altında 6 aylık bir dergi yayımlamaya başlayan cemiyet, 10 Aralık 1966’da Türkiye Tıp Akademisi adını aldı; bu değişikliğin ardından Türkiye Tıp Akademisi Mecmuası adı altında 3 aylık çıkarılmaya başlanan dergi ve Türkiye Tıp Akademisi günümüzde de varlığını sürdürüyor.
KIRIMLI DR. AZİZ İDRİS BEY
38 yıllık muazzam bir hayat
1840’ta İstanbul’da doğan Kırımlı Aziz Bey Askerî tıbbiyeyi 1865’te bitirdi. Aynı yıl açılan sivil tıbbiyeye müdür olarak atandı. Burada umumi emraz (genel hastalıklar), tıbbi kimya, hikmeti tabiye (fizik) ve dahili emraz (iç hastalıkları) dersleri verdi.
Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin kuruculuğunu ve başkanlığını yaptı. Tıp öğreniminin Türkçeleşmesinde büyük rol oynadı. Arkadaşlarıyla birlikte çevirdiği P. H. Nysten’in sözlüğünü, Lûgat-ı Tıbbiye adıyla yayımladı (1873). Kırımlı Aziz Bey Türk Kızılay’ın kurucularından ve ilk başkanlarındandır. Uluslararası kızıl haç ambleminin Hıristiyanlığı çağrıştırması nedeniyle Müslümanlar arasında kabul görmeyeceğini ifade ederek bu konuda mücadele etmiş ve Kızılay’ın hilal ambleminin uluslararası kabulünü sağlamıştır.
Kırımlı Aziz Bey, yazdığı iki ciltlik Kimya-yı Tıbbi kitabında ise Fransızca terim kullanmamış ve Türkçe bir adlandırma sistemi kurmuştur. İlm-i Emraz-ı Umumiye adlı kitabında hastalıklar hakkında ayrıntılı genel bilgiler verilir. Yazdığı kitaplar uzun yıllar boyunca Tıbbiye’de ders kitabı olarak okutulmuştur.
Kırımlı Aziz Bey 1878’de henüz 38 yaşındayken akciğer veremi nedeniyle hayata veda etti.
DR. HÜSEYİN REMZİ BEY
Zooloji, fizyoloji, mikrobiyoloji…
26 Mart 1839’da İstanbul’da doğan Hüseyin Remzi Bey, 1854’te Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’nin idadi kısmına girmiş ve 1857’de mümtaz sınıfa kabul edilmiştir. Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’nin kurucu üyelerindendir. Mekteb-i Tıbbiye’den 1866’da kolağalık rütbesiyle mezun olarak 3. Ordu’da hekimlik görevine başlamış ve 2 yıl Manastır’da ardından İstanbul’da çalışmıştır.
1873’te Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’de muallimliğine atanmış, fizyoloji, zooloji, hijyen dersleri vermiştir. Ayrıca Darüşşafaka’da gönüllü muallimlik ve kurum hekimliği yapmış ve tabiat tarihi müzesi kurmuştur.
1886’da Zoeros Paşa ve Hüseyin Hüsnü Efendi ile kuduz aşısı ve mikrobiyoloji araştırmaları yapmak üzere Paris’e, Pasteur Enstitüsü’ne gönderilmiştir.
Paris’teki araştırma döneminden sonra yurda dönmüş ve yazdığı gözlemlerini Osmanlı bilim çevrelerine duyurmuştur.
Mülkiye Baytar Mektebi’nin kurucularındandır ve 1889’da mektep açıldığında zooloji dersleri vermeye başlamıştır. Ayrıca, uzun yıllar çiçek aşısı üzerinde çalışmış ve aşı müfettişliği görevinde bulunmuştur. 1892’de resmen açılan Telkihhâne-i Şâhâne’nin başına getirilerek 18 Aralık 1896’daki ölümüne kadar çalışmıştır.
Osmanlı döneminde kadınlar, eğitim hakkını gayrimüslim hemcinslerine göre çok geç elde etti. Yaşanan savaş dönemlerinde hiç önemsenmeyen kız çocuklarının eğitimi meselesi, Tanzimat’la birlikte tartışılmaya başlandı. Cumhuriyetin ilanına günler kala Ankara’da, kapılarını kız çocuklarının eğitim-öğretimine açan harabe konak ve bir lise.
Tanzimat dönemine kadar kız çocukları, yalnızca sübyan mekteplerindeki temel dinî öğretileri ve okuma yazmadan ibaret olan sınırlı eğitimi alabiliyordu. Tanzimat dönemi aydınları Mustafa Reşit Paşa, Fuat Paşa, Şinasi, Ali Suavi, Ziya Paşa, Mithat Paşa, Nâmık Kemal, Ahmet Cevdet Paşa ve Ahmet Mithat Efendi kızların eğitilmesi konusunda fikir bildirmişlerdi. Nâmık Kemal “Terbiye-i Nisvan Hakkında Bir Layiha” adlı makalesinde, eğitimsiz annelerin çocuk üzerindeki olumsuz etkisinin; ülkenin sosyal durumunu da olumsuz etkileyeceğine ve kültür seviyesini düşüreceğine vurgu yapmıştı.
Osmanlılar’da kadın eğitimi, daha çok Müslümanlar için bir sorundu. Gayrimüslimler kız çocuklarını çok daha önce okula göndermeye başlamış, İstanbul’da 1834’te Amerikan Kız Ortaokulu, 1840’ta Lusavariç Kız Mektebi, 1856’da Notre Dame de Sion, 1871’de Amerikan Kız Koleji, 1882’de Sankt George Avusturya Kız Lisesi, İzmir’de ise 1878’de Amerikan Kız Koleji kurulmuştu. Türkler, yabancı okullara 1856 Islahat Fermanı’ndan sonra kaydolabilmişlerdi.
19. yüzyılın ortalarından itibaren Türk kadınları belli kazanımlar elde etmeye başladı. 1844’te ilk kez nüfus sayımına dahil edilmiş, 1847’de kız ve erkek çocuklara eşit miras hakkı tanınmış, 1859’da kızlar için İstanbul Sultanahmet’te Cevri Kalfa İnas Rüştiyesi açılmıştı. İstanbul’da rüştiyelerin (ortaokul) sayıları 1869’da 8’e çıkmış, 1874’ten itibaren taşrada kız rüştiyeleri açılmaya başlamış, sayıları 1894-1895 döneminde 22, 1911-1912 döneminde 72’ye ulaşmıştı. Taşrada kızlara yönelik rüştiye üstü (bugünkü lise seviyesi) eğitim kurumları Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde açılmış olan Dârülmuallimât’tan ibaretti. Yaşanan Balkan savaşları eğitimin toplumsal değişimdeki rolünün anlaşılmasında etkili olmuş, kadınlar 1. Dünya Savaşı koşullarında dikiş, dokuma ve tütün yapımevlerinde çalışarak toplumsal hayatın içinde yer almış, devlet dairelerinde memur olarak çalışmaya başlamışlardı.
Atatürk, İnönü ve tarih öğretmeni Afet İnan. 24 Haziran 1933, Ankara Kız Lisesi.
Millî Mücadele Dönemi’nde eğitim seferberliğinin ilk adımı, Batı cephesinde Yunanlılar’la Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nin de devam ettiği 15 Temmuz 1921’de Ankara’da düzenlenen Maarif Kongresi ile atıldı. Yurdun farklı yerlerinden kadın ve erkek öğretmenlerin katılımı ile gerçekleşen kongre, Ankara Hükümeti’nin başlattığı aydınlanma ve eğitim hareketinin bir parçasıydı. Mustafa Kemal Paşa cepheden gelerek kongreyi açmıştı. Bir taraftan sıcak savaş sürerken diğer taraftan bilgisizlikle mücadelenin programı yapılıyordu. İstanbul dışında bir İnas Sultanisi (kız lisesi) açılması ancak Millî Mücadele zaferle bittiğinde mümkün oldu. Yükseköğretime devam etmek isteyen kız öğrenciler vardı ve eşit şartlarda bakalorya sınavlarına girebilmeleri için İzmir’de 1922, Ankara’da 1923’te kız lisesi açıldı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında yurt genelindeki okur-yazar oranı düşüktü; 1927 yılında halkın ancak %10’u okur-yazardı, kadınların oranıysa yalnızca %3,6’ydı. 1923-1924 döneminde 9 kız lisesi vardı: Erenköy, Çamlıca ve Kandilli yatılı kız liseleri ile Ankara, İzmir, Edirne, İstanbul, Bezm-i Alem, Nişantaşı gündüz kız liseleri. Erkek liselerinin sayısı ise 14’tü. Kökeni Osmanlı modernleşmesine uzanan eğitim reformuyla cumhuriyet döneminde kız çocuklarına her seviyedeki eğitim kurumu ve mesleğin kapısı açılmıştı. Bu ilk kuşak kız çocukları, toplumsal dönüşümde önemli bir rol oynayacaklardı.
Atatürk 24 Haziran 1933’te Ankara Kız Lisesi bitirme sınavlarına bulunmuş, öğretmen ve öğrencilerle fotoğraf çektirmişti.
1923-1924 döneminde başkentte, Ankara Erkek Lisesi ve Ankara Kız Lisesi olmak üzere 2 lise bulunmaktaydı. 11 Ekim 1923’te Hacı Bayram Mahallesi’nde eski ve bakımsız bir binada eğitime başlayan Ankara Kız Lisesi başlangıçta ilk ve orta kısımdan ibaretti, ilkokul (iptidai) kısmı 1925-1926 ders yılında kaldırıldı. Öğrenci sayısı artan okul aynı dönemde Hacı Esbap Mahallesi’nde bulunan Türk Ocağı binasına taşındı. Ankara Kız Lisesi açıldığından beri 2 yıl geçmiş olmakla birlikte kendi binası yoktu. 1928-1929 ders yılında lise eğitimi başlamış, siyah önlükten gümüş renkli okul formasına geçilmişti.
Okulun ilk müdürü Dârülmuallimîn-i Âliye mezunu Ali Rıza Esen (Sakallı Ali Rıza), müdür yardımcısı ise aynı zamanda içtimaiyat öğretmeni olan Antoinette Guise idi. Edebiyat öğretmenleri Celalettin Emren ve Faruk Nafiz Çamlıbel, riyaziye öğretmeni Hüseyin Avni Bey’di. Fizik dersine Yakub Bey, kimya dersine Raşid Bey, coğrafya dersine İhsan Bey, din dersine Refet Efendi, çocuk bakımı ve hıfzıssıhha derslerine Doktor Hilmi Bey, 1. devre riyaziye dersine Abide Hanım, tabiiyat dersine Belkıs Hanım, tarih dersine Nimet Hanım, resim öğretmenliğine Nazlı Ecevit Hanım ve Fransızca öğretmenliğine Saime Hanım tayin edilmişti.
Ortaokul seviyesinde ilk mezunlar 1926-1927 ders yılında, lise seviyesinde ilk mezunlar ise 1927-1928 ders yılında verildi. Cumhuriyet döneminde kız eğitimi özellikle desteklenmiş ve kız liselerinin Anadolu’da yaygınlaşması, Ankara Kız Lisesi’nin açılması ile başlamıştı. İnşaı 1929 yılında başlayan Ankara Kız Lisesi’nin özgün yeni binası Etnografya Müzesi, Numune Hastanesi, Türk Tarih Kurumu ile Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin yer aldığı çok özel bir yerde, Namazgah Tepe’dedir. 1932-1933 ders yılında yeni binasıyla eğitim ve öğretime devam eden lisede giderek artan öğrenci sayısı ortaokulda 212, lisede 128 olmak üzere toplam 340 olmuştur. Ortaokul kısmı 1950’lerin başında kapatılacaktır.
Namazgahtepe’de inşa edilen Ankara Kız Lisesi binası, Mimar Ernst A. Egli tarafından tasarlandı. 1929’da inşaı başlayan binada 1932’de eğitim-öğretime geçildi.
24 Haziran 1933’te Ankara Kız Lisesi’ni ziyaret eden Gazi Mustafa Kemal mezuniyet sınavlarında hazır bulunmuş, öğretmenlerle öğle yemeği yemiş ve ardından okulun kuzey kapısında öğretmen ve son sınıf öğrencileri ile bir fotoğraf çektirmiştir. 12 Mayıs 1934’te Ankara Kız Lisesi’nin halkevinde yapılan müsameresine giden Atatürk müsamereyi şeref locasından izlemiş, Kasım 1934’te okulu yeniden ziyaret etmiştir. 9 Mayıs 1934’te lisenin öğrenci ve öğretmenleri tarih öğretmeni Afet Hanım’ın nezaretinde Gazi Çiftliği’ni ziyaret etmiştir. Ankara Kız Lisesi öğrencilerinin Atatürk’ü ziyaretinde birlikte çektirdikleri fotoğraf, 1998 yılında millî piyango biletinin üzerinde yer almıştır.
1923’te kız lisesi olarak açılan okul 1974-1975 ders yılından itibaren karma liseye dönüşmekle birlikte “Ankara Kız Lisesi” adı ile devam etmiş, 1982’den sonra “Ankara Lisesi” adını almıştır. 2005’ten bu yana “Anadolu lisesi” olarak eğitime devam etmektedir. Ankara Kız Lisesi’nde okuyanların anısını yaşatmak amacıyla 1990’da kurulan Ankara Kız Lisesi Mezunları Derneği faaliyetlerine devam etmektedir.
Tıbbın babası sayılan Hipokrat’tan bu yana, hekimlerin hasta mahremiyetini koruması çeşitli kurallara bağlandı. Tıbbi bilgilerin korunması, bugün artık bir hekim taahhüdünden çok bir “hasta hakkı”. Ancak bu durum, kamu sağlığı ve kimi kamusal gerekçelerle değişebiliyor. Hastanelerden dizilere-filmlere ve dünyadaki uygulamalara…
Hasta mahremiyeti ilkesi, yani doktorların hastalarının sırlarını saklamaları koşulu, Hipokrat Yemini’nin yaklaşık 3 bin yıldır değişmeden kalan az sayıdaki hükmünden biri. Yemin şöyledir: “Gerek sanatımın icrası sırasında gerek sanatımın dışında insanlarla münasebette iken etrafımda olup bitenleri, görüp işittiklerimi bir sır olarak saklayacağım ve kimseye açmayacağım”.
Yeminin kökeni aslında Hipokrat’tan çok daha eskiye, MÖ 6. yüzyılın “Pisagor kardeşliği ritüeli”ne uzanıyor. Bu kardeşliğe katılan her bir üye, cemiyette yapılan matematiksel buluşları dış dünyaya açıklamayacağına dair yemin etmek zorundaydı ve bu sessizliği ihlal etmenin cezası ölümdü. Muhtemelen Hipokrat yazı koleksiyonunun en eski parçası olan yemin, hekime sadece tıbbi bilgilerin gizliliğini korumakla kalmayıp, aynı zamanda hastalarla ilgili sosyal ilişkilerde öğrenebileceği genel bilgiler konusunda da mutlak bir yükümlülük getiriyordu. Diğer taraftan, neyin gizli tutulacağına ilişkin karar, sosyal veya mesleki gelenekler çerçevesinde hekimin takdirine bırakılmıştı. Mahremiyet konusundaki takdir hakkı, yüzyıllar boyunca “bilginin açıklanması hastanın menfaatine olduğunda, yemini bozmadan hekimin kanaatine göre hareket edebileceği” şeklinde yorumlanmıştır.
Batı’da, Ortaçağ döneminde Hipokrat Yemini belli bir saygı görüyordu. 1224’te şifa uygulamalarını kanunla kontrol etme ve düzenlemede, Hipokrat Yemini hekim loncaları tarafından esas alındı. Hıristiyanlar için kabul edilebilir hâle getirmek için değiştirilmiş olmasına rağmen, doktorlara hasta hakkındaki bilgilerin gizliliğini koruma ve dedikodudan kaçınma görevlerini hatırlatıyordu. Afrikalı Konstantin, “doktorun hastalıkla ilgili gizli bilgileri kendisine saklaması gerektiğini, çünkü hastanın kimi zaman ebeveynine söylemekten utanacağı şeyleri hekime söylediğini” nakleder. 15. yüzyılda da Fransa’da bir doktorun “aldatıcı olmaması gerektiği, bir arkadaş gibi sessizliğini koruması gerektiği” söylenirdi. 16. yüzyıl İngiltere’sinde (John Securius’ın 1566’da Londra’da yayımlanan kitabında) profesyonel gizlilik gerekliliği şöyle belirtilmişti: “… ve şifa verdiklerim arasında ne görürsem veya işitirsem, insanlar arasında ne bileceksem, yakınımda tutacağım, kendi kendime sır tutacağım”.
Hastalara ait özel bilgilerin paylaşılması, elektronik ortamla beraber daha da tartışmalı bir duruma geldi.
Ancak 18. yüzyılın sonlarında ve 19. yüzyılın başlarında, hekimler ve cerrahlar kendi başlarına profesyonel olarak tanınmak için mücadele ederken, açık bir profesyonel uygulama kodu talebi önemli hale geldi. Böylece Hipokrat Yemini, Viktorya Dönemi doktorunun alameti farikası olarak benimsendi.
Edinburgh Üniversitesi tıp profesörü John Gregory, Lectures on the Duty and Qualifications of a Physician’da hekimlere, “çalıştıkları ailelerin özel hayatını bilmek için birçok fırsata sahip olduklarını” hatırlatmış, şöyle demişti: “İnsanları dünyanın onları gördüğünden çok farklı, en savunmasız hâllerinde görüyorsunuz. Kendilerinin ve ailelerin itibarı kimi zaman doktorun takdirine bağlı olabilir; bu nedenle özellikle kadınlar sözkonusu olduğunda gizlilik özellikle gereklidir”.
Mahremiyet kuralı, Kuzey Amerika’ya gelen göçmenler tarafından da sürdürüldü; Amerika Birleşik Devletleri’nde Samuel Bard, hekimlere özellikle “Şöhretinizi başka birinin itibarının harabeleri üzerine yükseltmeyin” uyarısında bulunuyordu.
Doğu’da ise mesleki gizlilik geleneği, yaklaşık 1. yüzyıla dayanan Hint geleneksel tıbbı Charaka-Samhita ve 2. ila 7. yüzyıllardan kalma Yahudi Asaph Yemini gibi diğer tıp geleneklerinde mevcuttu. Hekim Asaph’ın (Asaph Harofe) 6. yüzyılda Ortadoğu’da yaşadığı varsayılır. Asaph’s Book of Medicine’in birkaç bölümü, onun zamanından birkaç yüz yıl önce yazılmış klasik İbranice metinlere dayanıyordu. Bu kaynaklar Asaph tarafından düzenlendi, birleştirildi ve İbranice birkaç bölüm, çeviri ve yorum eklediği kapsamlı bir kitaba dahil edildi. Pagan hekimlere de atıfta bulunan kitabın Bâbil’de yazıldığı düşünülüyor.
En eski Hipokrat Yemini, 3. yüzyıla tarihleniyor.
Mahremiyet kuralının yanısıra hekimlerin Hipokrat Yemini’nin ayrıcalıkları da vardı: Yani, tedavisi olmayan bir hastalığı olan bir hastadan, bunun ölümcül doğasını gizlemek; ancak bunu aile ve yakın arkadaşlarına iletmek. Rönesans öncesi dönemde İtalyan cerrah Guillermo de Saliceto şunları söylemişti: “… Tüm vakalarda, umutsuz olsalar bile, onlara şifa sözü verin… Ancak doktorun hastalığın durumunu hastanın arkadaşları veya akrabaları ile konuşması gerekir…”.
18. yüzyılın sonlarında bu görüşler değişmeye başladı. ABD’de bir hekim-eğitimci ve hümanist olan Benjamin Rush, doktorlar tarafından söylenen veya ima edilen “yalanları” şiddetle reddediyordu: “Suç, bazı doktorların, tedavi edilemez aşamaya gelen hastalıklarda iyileşme beklemeleri için hastaları teşvik etmeleridir”.
Tıp etiğinin ilk modern kuralları, 1803’te İngiltere’de Manchester’dan Thomas Percival tarafından yayınlandı. Bu yayına bir tifüs salgını neden olmuş, Percival’in meslektaşları, ondan hekimlerin davranışlarına ilişkin bir rehber hazırlamasını istemişlerdi. Tıbbi Etik kitabı, hastanelerdeki tıbbi davranışla ilgili 3 bölümden oluşuyordu; özel veya genel uygulama, eczacılarla ilişkiler ve hukuk bilgisi gerektiren mesleki görevler. Kitapta Percival gizlilikten de bahsediyordu: “Revirin geniş koğuşlarında hastaların şikayetleri kulak misafiri olunmayacak bir ses tonuyla sorgulanmalı, gizlilik gözetilmeli; özel veya genel muayenehanedeki hekimlerce gizlilik titiz bir şekilde uygulanmalıdır”. Ayrıca doktorlar arasındaki ilişkilerle ilgili endişelerini de dile getiriyordu: “Hiçbir doktor veya cerrah, hastanedeki meslektaşlarından herhangi birinin itibarını zedeleyebilecek olayları açıklamamalıdır”. Özetle Percival’in tanımladığı “etik doktor”, Aydınlanma Dönemi’nin kültürlü İngiliz beyefendisiydi! Percival’in çalışması ayrıca, ABD’de 1846’da kabul edilen ilk Amerikan Tabipler Birliği’nin etik kurallarının da temeli oldu.
1948’de Cenevre’de yapılan Dünya Tabipler Birliği’nin 2. Genel Kurulu’nda kabul edilen ve son olarak 2017’de Chicago’da yapılan 68. Genel Kurul’da son şekli verilen Uluslararası Tıp Etiği Kuralları’na göre hekim “Hastamın bana açtığı sırları, yaşamını yitirdikten sonra bile gizli tutacağım” der. Ancak uygulamada, mahremiyet mutlak bir ahlaki gereklilik olarak görülmemektedir. Hasta mahremiyetinin de kimi istisnaları vardır. Hasta veya vekili yazılı onay verdiğinde; teşhis ya da tedaviye katılan diğer hekimlerin bilgilendirilmesi gerektiğinde; hastanın sağlığı hakkında yakınlarına bilgi vermek gerektiği ama hastanın rızasının alınmasının tıbbi açıdan mümkün olmadığı durumlarda; mahkeme tarafından tıbbi bilgiler istendiğinde ve kamu yararının gizlilik yükümlülüğünün önüne geçtiği durumlarda hasta bilgileri açıklanabilmektedir.
Hekimler, hasta mahremiyetini bir görev olarak kabul etmelerine ve buna uymamanın mesleki yaptırıma yol açabileceğini bilmelerine rağmen, hukukun bu görevi mutlak olarak kabul edip etmediği de bir sorudur. Hekim ile hasta arasındaki mahremiyet, hekimin mahkemede ifade vermeye zorlanamayacağı ölçüde bir ayrıcalık mıdır? Hekimlerin tıbbi iletişimin gizliliğini bozmalarını gerektiren yasal zorunluluklar da vardır şüphesiz. Bu yükümlülükler başlangıçta, özellikle doğumların ve ölümlerin bildirilmesi ve belgelenmesi olmak üzere hayati istatistiklerle ilgili doğru verilere duyulan ihtiyaçtan kaynaklanıyordu. Daha sonra, bulaşıcı hastalıkları ve zührevi hastalıkları ihbar edilebilir hâle getiren kanunlar çıkarıldı.
Doktorların hasta mahremiyetine saygı gösterme görevi, hekim ve hasta arasındaki güven ilişkisinin temel taşlarından biri olarak kabul edilir. Ancak bu gizliliğin ne için olduğu, neden gerekli olduğu ve pratikte ne anlama geldiğine yakından bakıldığında, anlayış ve beklentilerde kimi derin ve temel ayrımlar ortaya çıkar. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesinde “herkesin özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahip olduğu” belirtilir. Diğer taraftan bu madde, “kamu sağlığının korunması” nedeniyle geçersiz kılınabilir. Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, verilere erişim, bunların nasıl kullanılacağını bilme hakları ve bazı durumlarda veriler üzerinde kontrol açısından aynı zamanda bireylerin haklarını da tanır. Hasta haklarına ve dolayısıyla özerkliğine saygı, insani değerlerin tanınmasıyla ilintilidir. Özerklik, yalnızca bedenlerimiz ve onlara nasıl davranıldığı konusunda kendi kaderimizi tayin etme hakkını değil, aynı zamanda kendimiz, yaşam tarzlarımız ve sağlığımız hakkında bilgi edinme hakkını da kapsar. Bizim hakkımızda özel olarak kabul ettiğimiz şeyleri kimin bildiğini kontrol etme hakkı, kişinin güvenlik ve özgürlük duygusu için önemlidir.
Hekimlerin hastanın tıbbi bilgilerinin gizliliğini koruma yükümlülüğü, zaman içinde “hekimin taahhüdü” olmaktan uzaklaşarak “hastanın hakkı” olmaya doğru gelişmiştir. İlkinde, doktorun kanaatine göre bilgiyi ifşa etmek hastanın çıkarına ise gizlilik kuralı kusursuz bir şekilde bozulabilirdi. İkincisinde, yani hastanın hakları ve doktorun buna bağlı görevi konusunda hekimin hiçbir ayrıcalığı yoktur ve hastaya borçlu olunan sır saklama yükümlülüğü mutlaktır; ancak yasalar, toplum yararına bu kuralı değiştirmeyi gerektirebilir.
Hipokrat, tüm dünyada tıbbın babası olarak kabul ediliyor.
Geçmişte, bilgilerin yasal olarak ifşa edilmesine yönelik itici gücün çoğu, halkın kolera, frengi, tüberküloz, kızıl ve çocuk felci gibi hastalıklar konusundaki endişesinden kaynaklanmıştı. Seçkin bir İngiliz hekim olan Lord Moran, Winston Churchill’in 1940’tan 1965’teki ölümüne kadar kişisel doktoruydu. Bu yıllarda bir günlük tutmuştu ve Churchill’in ölümünün ardından bunu yayımladı; İngiliz devlet adamının görevdeyken geçirdiği felçlerin ve diğer hastalıkların ayrıntılarını ifşa etti. Moran şöyle diyecekti: “Winston’ın hayatının son 25 yılını, tıbbi geçmişi hakkında bilgi sahibi olmadan takip etmek mümkün değil. Savaşın son yılında, örneğin Roosevelt’le ilişkilerinin bozulması gibi başka türlü açıklanamayan pek çok şeyin nedeni, zihninin ve bedeninin tükenmesiydi…”. Buradaki gerçek, mahremiyetin aslında göreceli ve meşhur kişilerin kazandıkları şöhret karşılığında feda ettikleri şeylerden biri olduğu idi.
Hipokrat Yemini’nin erken dönem kopyalarından biri.
Bir başka örnekte de, 1971’de Dr. Robert Browne 16 yaşındaki hastasının doğum kontrol hapı kullandığını ailesine bildirdiği için mesleki suiistimalden suçlanarak Tıp Konseyi’nin disiplin soruşturmasına maruz kalmıştı. Oysa Dr. Browne yalnızca hastanın çıkarlarını gözetmişti. Bu davanın ardından İngiliz Tabipler Birliği’nin 1959 tarihli etik kuralları 1972’de değiştirildi; “doktorun hastasının yararına olduğuna karar verdiği şekilde hareket etmekle yükümlü bulunduğu” tıbbi uygulama ilkelerine kondu.
Doktorların hastalar hakkında yazdığı hem kurgu hem de kurgudışı kitaplar her zaman merak uyandırıcı olmuştur. Aslında hasta hikayeleri son derece öğreticidir ve bunları paylaşmak her zaman tıp eğitimi geleneğinin temel taşlarından olmuştur. Hekimler benzersiz ya da örnek teşkil eden hasta hikayelerini okulda stajyerlere anlattıkları gibi, akademik tıp dergilerinde vaka takdimi olarak yayımlayabilirler. Tabii bir hasta hikayesini akademik bir dergide yayımlamanın etik kuralları vardır ve tıp bilgilerine katkıda bulunma görevi ile hasta mahremiyetini koruma ilkesi arasındaki çizgi incedir. Hastanın hikayesini yayımlamak için izin alınmalı ve hastanın kimliği dikkatli bir şekilde gizlenmelidir. Çoğu zaman doktor yazarlar, bireylerin adlarını değiştirir veya başka bir şekilde kimliklerini gizler.
Kişisel mücadelelerin, kayıpların ve zaferlerin anlatıldığı hasta hikayeleri ciddi anlamda bir farkındalık oluşturabilir. Bugün hekimlerin sosyal medyadaki varlığı ve giderek artan sayıda doktor anıları, hastaların bedenleri kadar hikayelerinin de eşit özenle ele alınması gerektiğini hatırlatıyor. Sözleşme hukuku teorisi, bir hekimin hasta-hekim ilişkisini kabul edip başlatmasıyla sözleşme ilişkisinin kurulduğunu savunur. Sözleşme, hekimin hastanın açıklamalarını gizli tutma yükümlülüğünü içerir. Hastalarının özel bilgilerini kamuya ifşa eden hekimler, mahremiyet ihlali, sözleşmenin ihlali ve devlet yasalarının çiğnenmesi nedeniyle açılan davalara maruz kalabilmektedir. Bugünkü dijital toplumlarda hasta bilgilerinin bilgisayarda saklanması, kopyalama yöntemleri gibi modern teknolojik gelişmeler, kitle iletişim araçları tarafından kişisel mahremiyetin ihlaline ve bireysel özgürlüğe üstükapalı bir tehdit oluşturmakta.
1970’lerden bu yana tedavisi olmayan bir hastalığı hastadan saklamak, ancak bunu aile ve yakın arkadaşlarına iletmek hekimlerin sorumluluğunda.
ETİK
Hasta dosyalarıyla dizi yazmak
“Kırmızı Oda, Doğduğun Ev Kaderindir, Masumlar Apartmanı” gibi popüler televizyon dizilerinin senaryolarının psikiyatrist Dr. Gülseren Budayıcıoğlu tarafından yazılması, ülkemizde de tartışma doğurmuştu. Bir doktorun hastaları hakkındaki bilgilere dayanarak televizyon dizileri yapılması eleştirildi. Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı “Hasta dosyalarıyla dizi yazılıyor”dedikten sonra, Budayıcıoğlu “Kimsenin sırrını asla ifşa etmedim. Gerçek hikayeleri kimsenin tanımayacağı hâle getirip öyle yazdım” diye kendini savunmuştu.