Yazar: Erol Gezeroğlu

  • 1929 Ekonomik Krizi ve Kuraklık Güncesi


    amerikan tarihinin en yıkıcı ekonomik ve sosyal çöküşü olarak kabul edilen 1929 ekonomik krizi, dünya genelinde de büyük bir durgunluğa yol açtı. krizin ardından gelen ve 10 yıl süren kuraklık ise abd tarım sektörünü derinden sarstı. krediyle bankalara borçlanan çiftçiler borçlarını ödeyemeyince topraklarını kaybedip kaliforniya yollarına düştü. bankalar ise çiftliklerin sahibi oldu.

    ABD için 1920’li yıllar, ekonomik büyümenin, tüketim artışının ve sosyal değişimlerin dengesizlikleri de beraberinde getirdiği yıllardır. Sanayi üretimi hızla artarken otomobil, elektrikli aletler gibi yeni teknolojiler yaygınlaşarak tüketim toplumunun temelleri atılır. Daha fazla mal ve hizmet talebi eğilimindeki orta gelir sınıfı, kısa yoldan zengin olma hayali ile borsaya yönelir.

    24 Ekim 1929: Kara Perşembe
    1920’li yıllarda spekülatif işlemlere açık olan New York Borsası’nda (Wall Street) sürekli yükselen hisse senetlerine aşırı güven duyulmaktadır. 24 Ekim 1929 Perşembe günü borsada endeksin düşmesiyle büyük panik yaşanır. Kriz önce bankalara sonra da reel sektöre yansır; iflaslar başlarken işsizlik de peşinden gelir. Artık Amerika’da her dört kişiden biri işsizdir.

    ABD bankalarının I. Dünya Savaşı’nın tahribatını sarmaya çalışan Avrupa ülkelerine verdiği kredileri geri istemesiyle kriz Avrupa’ya sıçrar. Dünyada hammadde ve tarım ürünlerinde dramatik düşüşlere neden olan kriz, ihracatı tarım ürünlerine dayanan Türkiye’yi de etkiler. Türk lirası da değer kaybeder.

    Krizin Ardından Gelen Kuraklık
    Kriz tüm yıkıcı etkilerini sürdürürken ABD’nin Orta Batı bölgesinde kuraklık başlar. Kuru tarım yapılan arazilerde korozyona (aşındırma) neden olan toz fırtınaları dinmek bilmez. Kredi borçlu çiftçilerin toprakları bankaların eline geçer. Tarımda traktör ve modern tarım aletlerinin kullanılması işsizliği daha da artırır. Çaresiz çiftçiler iş bulma umuduyla Kaliforniya’ya doğru göç etmeye başlar.

    Stanford Üniversitesi’ndeki öğrenimini yarıda bırakıp New York’a giden genç John Steinbeck kriz çıkınca orada da tutunamaz. Kaliforniya’daki Pacific Grove kasabasına döner. Steinbeck o dönemi şöyle anlatır:


    “küçük kasabamızın banka müdürleri ve demir yolu işçileri postaneye üşüşüp simsarları arıyorlardı. herkes, az ya da çok, bir simsar olup çıkmıştı. öğle paydosunda tezgâhtarlar ve stenograflar gözleri borsa tablosunda sandviçlerini atıştırırken bir yandan da yığılan servetlerinin hesabını yapıyorlardı. sonra zemin çöktü ve ben bunu da tüm çıplaklığıyla görüyordum.”

    1930’lar İçin Bir Kılavuz
    “1929’u çok iyi hatırlıyorum. Onu biz yarattık (Şahsen ben değil ama çoğu insan yarattı). Borsada muhtemelen karşılığını ödeyemeyecekleri kâğıttan büyük servetler kazanmış insanların sarhoşluğunu ve mutluluğunu hatırlıyorum. ‘Bugün on dakikada on bin yaptım. Bak bakalım, bu hafta seksen bin eder.’

    Küçük kasabamızın banka müdürleri ve demir yolu işçileri postaneye üşüşüp simsarları arıyorlardı. Herkes, az ya da çok, bir simsar olup çıkmıştı. Öğle paydosunda tezgâhtarlar ve stenograflar gözleri borsa tablosunda sandviçlerini atıştırırken bir yandan da yığılan servetlerinin hesabını yapıyorlardı. Sonra zemin çöktü ve ben bunu da tüm çıplaklığıyla görüyordum.

    Big Boys, meşhur şahsiyetler, mülakat üstüne mülakat veriyordu. Bazıları müflis milyonerleri temin etmek için zaman çalıyordu. ‘Bu sadece doğal bir geriye yaslanma. Korkmayın alın, satın alın, durmayın.’ Bu arada Big Boys satış yapıyordu ve borsa yüzükoyun kapaklandı. Ardından panik başladı. Paniğin ardından şok. Piyasalar düşerken fabrikalar, madenler ve çelik işletmeleri kapandı. Ve sonra kimse hiçbir şey, yiyecek bile alamaz hâle geldi.

    Sonra insanlar küçük banka hesaplarını, bu hain dünyadaki tek kesin olan şeylerini hatırladı. Paralarını çekmek için bankalara koşuştular. Banka önlerinde kavgalar oluyor, kargaşa çıkıyor ve polis barikatları kuruluyordu.”

    Krizde Gündelik Yaşam
    “Büyük Buhran benim için mali bir şok değildi. Kaybedecek param yoktu ama milyonlar gibi ben de açlıktan ve soğuktan hoşlanmıyordum. İki şeyim vardı. Babamın Kaliforniya, Pacific Grove’da üç odalı küçük bir evi vardı. Oturmam için onu bana bırakmıştı. Bu birinci güvencemdi. Pacific Grove deniz kenarındadır. Bu da ikincisi.

    İhtiyacım olan proteinin büyük kısmını okyanustan aldım. Yakacak odunum her gün plaja geliyordu zaten. İhtiyacım olan tek şey bir el testeresi ve baltaydı. Evin bir de kara topraklı küçük bir bahçesi vardı. Yerine bir yenisini dikmeden hiçbir zaman bir patates sökmedim. Küçük bahçemde lahana, marul, pazı, turp, havuç ve soğanlar sürekli yer değiştiriyordu. Koyda suların çekildiği zamanlar istiridye, yengeç ve çeşitli kabuklularla deniz börülcesi denen otlar hazırdı.

    Çok nadir olarak bir işimiz olurdu demek garip geliyor bana şimdi. Zaten ortada iş diye bir şey yoktu. Grubumuzdan bir kızın Woman’s Exchange’de bir işi vardı. Para ödenmiyordu ama para yerine pasta veriyorlardı.

    Bir işim olmadığı için kendimi yazmaya verdim. Hikâyeler, küçük denemeler yazıyordum ama bunları hiç kimse satın alıp basmıyordu. En büyük darbeyi yayıncılar yemişti. İnsanlar bu gibi kriz anlarında en kolay, kitaplardan vazgeçiyorlar.


    “temizlik bir sorundu çünkü sabun para demekti. bir süre çamaşırlarımızı domuz yağından yapılmış sabunlarla, kül ve tuzla yıkadık. işe yaradı ama çarşaflardan kokunun gitmesi için uzun süre güneşte kurutulmaları gerekiyordu. kızlar kırlarda yetişen soğan şeklinde sabun kökleriyle saçlarını yıkıyorlardı.”

    Temizlik bir sorundu çünkü sabun para demekti. Bir süre çamaşırlarımızı domuz yağından yapılmış sabunlarla, kül ve tuzla yıkadık. İşe yaradı ama çarşaflardan kokunun gitmesi için uzun süre güneşte kurutulmaları gerekiyordu. Kızlar kırlarda yetişen soğan şeklinde sabun kökleriyle saçlarını yıkıyorlardı.

    Nihayet WPA [İş Geliştirme İdaresi] geldi, sevindik çünkü iş imkânı sağlıyordu. Yazarlar için bile fırsatlar vardı. Benden Monterey Peninsula’daki bütün köpeklerin cinslerinin, ağırlıklarının ve karakterlerinin dökümü istendi. Ben de kapsamlı bir araştırma yaptım ve raporumun büyük bir ihtimalle yüksek makamlara erişmeyeceğini bilmeme rağmen, tazıların, kanişlerin, av köpeklerinin karakter özelliklerine ilişkin oldukça ayrıntılı bir rapor hazırladım.”

    Yağmurlar Şıp Diye Kesildi
    “Fabrikalar yavaş yavaş tekrar eski canlı, hareketli günlerine dönüyordu ve çiftçiler, bir çiftçi ne kadar olursa işte, iyimserdi. Ve ardından hava tanrıları geldi ve biz de nasibimizi almış olduk. Yağmurlar şıp diye kesildi. 1934’ün hava durumu haritası uğursuz bir hikâyedir. Ülkenin tahıl ve sebze ambarı battı, Middle West [Amerika’da Orta Batı] ve güneybatı toprakları kurudu, çatlayıp buruştu. İnekler bir deri ve kemik kaldı. Domuzlar karınları acıktığında halsizlikten bağıramaz oldu. Ekinler daha boy veremeden sararıp soldu.
    Geniş ovaları halı gibi kaplayan bufalo çimenleri biçileli çok olmuştu, toprak güneşin altında çıplak ve çaresiz kavruluyordu. Kuvvetli bir rüzgâr estiğinde, toprak yüzeyi toz bulutları hâlinde göğe yükseliyor, güneşi kapatıyor ve sonra evlerin ve bahçelerin üzerine kar gibi yağıyordu. O tarihte çekilen fotoğraflarda, ülkenin en zengin toprakları ay yüzeyi gibi çorak ve korkunç görünüyordu. Sığırlar öldü ya da vurulup öldürüldü ve insanlar taşıyabildikleri ne varsa yanlarına alarak, canlarını kurtarmak için yollara düştü. Nemli bölgelere -Kaliforniya, Oregon ve Washington- akın vardı; oralarda kışın soğuğu fazla bir sorun olmayacaktı.

    Kaliforniya, King’s County’de kamp yapan yaklaşık üç bin kişi sele yakalandı. San Fransisco News’tan George West adlı bir arkadaşım vardı, benden oraya gidip bir haber yapmamı istedi; hatırladığım kadarıyla, bu benim ilk özel işim olacaktı. Gördüklerimden dehşete kapıldım. Biz yoksulduk ama bu insanlar tam anlamıyla açlık çekiyordu, yani açlıktan ölüyordu. Çamura bulanmış, ıslak, aç ve sefildiler. Yürekli ve iyi insanlardı. Onlarla yaşamaya karar verdim. Elimden geldiğince onlara yiyecek temin etmeye çalıştım. Onlarla ilgili altı, yedi haber yaptım.”

    Kaliforniya’da Bitmeyen Kavga
    “Middle West’te geçtiğimiz yıllarda meydana gelen kuraklık muazzam bir ucuz emek gücünün bölgeye akın etmesine neden oldu. İnsanlar tarif edilmesi imkânsız araçlarla Oklahoma, Nebraska, Teksas ve kuraklık yüzünden bazıları yaşanmaz hâle gelmiş diğer eyaletlerden Kaliforniya’ya geliyordu. Çiftliklerinin mahvolması sonucunda yoksulluğun pençesine düşen ve ellerinde kalan ne varsa onu da bu yolculukta tüketen insanlar bölgeye o kadar bitap ve çaresiz geldiler ki koşullar ne olursa olsun, ne ücret teklif edilirse edilsin çalışmaya gönüllüydüler.”

    Portakal Ağaçlarının Altında Açlıktan Ölmek1
    “Kucağında bebeği olan bir kızla konuştum, bir sigara tuttum ona. İki nefes aldı ve sokağın ortasına kustu. Utandı bundan. Çünkü iki gündür bir şey yememişti. Bebeğin emdiğini ama annenin memesinden süt gelmediğini gözleri dolarak anlatan adamı dinledim. Utana sıkıla küçük kızının okula halsizlikten gidemediğini, öteki çocukların beslenme saatlerinin çocuğunu mutsuz ettiğini anlattı.”

    “Al Midilli” Adlı Öyküme 90 Dolar Ödediler de İnanamadım
    “Otuzların başında edebiyat deneyimim talihsizliklerle doluydu ama bu bir tek benim başıma gelmiyordu. Kitaplarımdan birini basmayı kabul eden her yayıncı iflas etti. Bir kitabımı biri kabul ediyor, ikincisi basıyordu, yayımlamak ancak üçüncüye nasip oluyordu. Ama zaten satmıyordu. Kendimi edebiyat dünyasının Tifüslü Mary’si gibi hissediyordum. Ama otuzların ortasında, cebime biraz para girmeye başladı. Hatırlıyorum The Red Pony [Al Midilli] adlı bir öykümü şimdi kapanmış olan North American Review satın almıştı. 90 dolar ödediler de inanamadım. Dünyada bu kadar para var mıydı?

    1936 yılında, belli ki ülke bir yükselişe geçmişti. Bir yazarın hâli fena değilse ülkenin geri kalanı oldukça iyi demektir. Yayıncı yayıncı sürünen bir kitabım nihayet alıcı bulmuş ve Pat Covici tarafından basılmıştı. İyi de sattı, ayrıca 3.000 dolara film hakkını da sattık. Bu kadar para benim aklımın alacağı bir şey değildi. Işık yılı kadar uzaktı bana. Erişilmez… Paranın çoğunu bağışladım çünkü bana göre çok fazlaydı.”

    Gazeteci John Steinbeck, tuttuğu notlardan yola çıkarak Gazap Üzümleri, Bitmeyen Kavga, Fareler ve İnsanlar gibi çok satan kitaplar yazdı. Yayımlandığı yıl 500.000 satan Gazap Üzümleri 1940 yılında yönetmen John Ford tarafından sinemaya aktarıldı. Steinbeck 1939’da Pulitzer, 1962’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. 1967’de Vietnam’a savaş muhabiri olarak giden Steinbeck, 1968 yılının Aralık ayında kalp yetmezliği nedeniyle öldü. #

    DİPNOT
    1 Fotoğrafçı Horace Bristol’ün çektiği fotoğrafların alt metni olarak yazılan bu yazıyı Life dergisi basmayı reddeder. Nisan 1938’de Monterey Trader’de yayımlanır.
    KAYNAKÇA
    Galbraith, John Kenneth, Büyük Kriz 1929, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2013.
    Steinbeck, John, Amerika ve Amerikalılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2003.
  • İbn Battûta’nın İzinde Adım Adım Anadolu ve Ahilik

    İbn Battûta’nın İzinde Adım Adım Anadolu ve Ahilik


    ünlü gezgin ibn battûta’nın 14. yüzyılda anadolu’da yaptığı yolculuk, sadece bir gezginin deneyimlerini değil, aynı zamanda bir dönemin sosyal, kültürel ve ekonomik yapısını da yansıtıyor. ibn battûta, tarihçiler ve araştırmacılar için anadolu’nun zengin tarihine dair önemli bir kaynak teşkil etmekte ve battûta’nın gözünden bu coğrafyayı anlamamıza yardımcı olmaktadır.

    Fas’ın Tanca kentinde 1304 yılında doğan, Orta Çağ’ın en büyük gezgini İbn Battûta’nın 22 yaşında hacca gitmek için 14 Haziran 1325’te Tanca’dan başlayan yolculuğu 28 yıl sürecektir. Üç kıtada 117.500 km yol kateden Battûta, Fas sultanının isteği üzerine anılarını kâtip İbn Cüzey aracılığıyla yazmaya başlar. İbn Battûta’nın kısa adı Rıhle olan seyahatnamesi bugün dünyanın en çok tanınan eserleri arasındadır. 

    Ibn-i_Batuta_1) ibni battuta
    İbn Battûta’yı devenin sırtında gösteren bir minyatür.

    İbn Battûta Alanya ve Antalya’da
    Lazkiye’de Cenevizli tüccar Martelmin’in gemisine binen İbn Battûta on günlük bir yolculuktan sonra Rum diyarı olarak da bilinen “Türk ülkesine”ne ulaşır. Alanya izlenimlerini şöyle aktarır:

     “… Alanya deniz kıyısında bir şehirdir, ahalisi tümüyle Türkmenlerden oluşmaktadır. Kahire, İskenderiye ve Suriye tüccarları bu şehre gelip alışveriş ederler. Kerestesi bol olduğu için buradan yüklenen balyalar İskenderiye, Dimyat ve öteki Mısır limanlarına gönderilir. Şehrin üst tarafında gayet sağlam ve sarp bir kale var. Ulu Sultan Alâeddin [Keykubat] Rûmi tarafından yaptırılmıştır.”

    Alanya Sultanı Karamanoğlu Yusuf Bey’le şehrin 10 mil uzağındaki köşkünde görüştükten sonra Antalya’ya doğru yola çıkan İbn Battûta, Antalya’da Şeyh Şihâbeddin Hamevi’nin medresesinde konaklar. Battûta, Hristiyan tüccarların “Mina/liman” denilen yerde, Rumların ve Yahudilerin de ayrı bir mahallede yaşadığını belirtiyor. Müslümanlar ise şehrin merkezindedir.

    Antalya’ya varışının ikinci gününde medreseye gelen bir genç, İbn Battûta ve arkadaşlarını yemeğe davet eder. İbn Battûta’nın, “Bu adam yoksul birine benziyor, onu zor durumda bırakmayalım.” demesi üzerine Şeyh Şihâbeddin Hamevi, “Bu adam Ahi yiğitlerinin önderlerindendir. Kendisi derici tayfasının ustalarından cömertliğiyle tanınmış biridir. Zanaatkârlar arasında aşağı yukarı iki yüz adamı vardır.” der.

    Ibn-i_Batuta_2) İbn-i Battuta'nın Anadolu yolculuğu
    İbn Battûta’nın Alanya’dan başlayan Anadolu yolculuğu Sinop’ta son buldu.

    Ahilik Teşkilatı ve İbn Battûta’nın Hayranlığı
    Selçuklu’nun son, Osmanlı’nın kuruluş aşamasında Anadolu’da görülen Ahi teşkilatını kuran ve yayan -Ahi Evran olarak da tanınan- Nasırüddin Mahmud B. Ahmed’dir (1171-1262). Ahi Evran’ın deri ustası olması nedeniyle önce dericilerin, sonra diğer meslek gruplarının katılımıyla 32 mesleği içeren dayanışma teşkilatı hâline gelen Ahi zaviyeleri; yolculara ücretsiz yiyecek, içecek ve barınma hizmeti veren konuk evleri olmanın dışında, gençlerin meslek, ahlak ve görgü kuralları öğrendikleri yerlerdi.

    İbn Battûta, Anadolu coğrafyasında misafir edildiği Ahi tekkelerine hayran kalır:
    “Anadolu’ya geldiğimizde hangi zaviyeye gidersek gidelim büyük alaka gördük. Komşularımız, kadın ya da erkek bize ikramda bulunmaktan geri durmuyorlardı. Burada kadınlar yüzlerini örtmezler. Yola çıkacağımız zaman akraba ya da ev halkındanmışçasına bizimle vedalaşıp üzüntülerini gözyaşı dökerek belli ederlerdi.Onlar [Ahiler] Anadolu’ya yerleşmiş Türkmenlerin yaşadıkları her yerde; köy, kasaba ve şehirlerde bulunmaktadırlar. Şehirlerine gelen yabancıları misafir etme, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini ve konaklayacakları yeri sağlama, onları eşkıyanın ve vurguncuların ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple haydutlara katılanları temizleme gibi konularda bunların eşine dünyada rastlanmaz.”

    Şimdi İbn Battûta’nın Anadolu seyahat rotasını takip edelim.

    İbn Battûta’nın Akdeniz’den Ege’ye Uzanan Seyahati 
    Antalya Sultanı Hıdır Bey’i ziyaret eden İbn Battûta, Burdur’da yöre hatibinin evine misafir olur. Burdurlu Ahiler yanlarında kalmasını istese de hatip razı olmaz. Ahi yiğitler İbn Battûta ve arkadaşlarına bir bağ evinde ziyafet verir. İbn Battûta bunu şöyle anlatır:
    “[…] bir ziyafet hazırladılar, kurbanlar kestiler. Bizimle tanışmaktan duydukları sevinç gerçekten hayret vericiydi! 

    Onlar bizim dilimizi bilmiyorlar, biz de onların dilinden anlamıyorduk; aramızda bir tercüman da bulunmuyordu! Oradan Sabartâ’ya [Isparta] hareket ettik. Burası da mamur bir şehir, zengin çarşıları var. Her yanından çaylar akıyor. Bağı, bostanı bol bir belde. Şehir kalesi yüksek bir tepe üzerinde. Akşam vakti oraya vardık. Yöre kadısının evine konuk olduk. Oradan Ekrîdûr’a [Eğridir] yollandık. Kalabalık mı kalabalık bir şehir. Çarşıyarı şirin ve zengin. Şehrin çevresi ağaçlıktır. Her yanı bahçe. Orada suyu tatlı bir göl bulunuyor. Oradan Kulhisar’a [Gölhisar] yöneldik. Kulhisar’ın hükümdarı Muhammed Çelebi’dir. Burası dört yanı suyla çevrili bir kasabadır. Burada ahı [Ahi] yiğitlerinden birinin tekkesinde konakladık.” 


    “ibn battûta’yı denizli’de misafir etmek için yarışan iki ayrı ahi tekkesi mensupları arasında tartışma başlar. hançerler çekilir. ahiler sonunda aralarında kura çekme konusunda anlaşır.”

    Ibn-i_Batuta_3) İbn-i Batuta
    İbn Battûta’nın Mısır gezisini gösteren bir gravür.

    İbn Battûta’yı Denizli’de misafir etmek için yarışan iki ayrı Ahi tekkesi mensupları arasında tartışma başlar. Hançerler çekilir. Ahiler sonunda aralarında kura çekme konusunda anlaşır.
    “Buraya Dûngûzla da [Doñuzlu, Domuzlu, Denizli] deniliyor. Burası bölgenin en güzel, en büyük şehirlerindendir. Burada dünyada eşi benzeri olmayan altın işlemeli pamuk elbiseler dokunur. Şehirde Hristiyan nüfusun çokluğu nedeniyle bu işi yapanların ekseriyeti Rum kadınlardan oluşuyor.”

    Tavas yolu güvenli olmadığı için bir kafileye katılan İbn Battûta, Tavas Kalesi dışında bir fakirin evinde konaklar. Kale komutanı eve yiyecek ve hediyeler gönderir. 

    “Oradan Muğle’ye [Muğla] hareket ettik. Şeyh efendilerden birinin tekkesinde konakladık. Bu şehirde, ileride bahsini edeceğimiz Milas hâkiminin oğlu İbrahim Bek’le görüştük. Bize çeşit çeşit ikramda bulundu, bir kat elbise ihsan etti. Oradan Milas’a doğru hareket ettik. Burası Anadolu ülkesinin en güzel, en büyük şehirlerinden biridir. Suyu bol, meyvesi bol, bahçesi bol! Orada ahı [Ahi] yiğitlerinden birinin tekkesine indik. İkramı, iltifatı, ziyafeti, temizliğimize gösterdiği dikkati ve hamama götürme konusundaki ısrarı ile diğerlerini geçti, bize çok hürmet etti.” 

    İç Anadolu Seyahati: Konya, Aksaray, Niğde, Kayseri…
    “Kûnya [Konya] büyük ve güzel bir şehir. Meyvesi boldur. Sayısız nehir ve çayları, eşsiz bahçeleri var. Burada daha önce bahsettiğimiz kamaruddin denilen kayısı türü yetiştirilir, Mısır ve Suriye’ye ihraç edilir. Şehrin caddeleri geniş, çarşıları da muntazam ve şirin.”
    İbn Battûta Konya ve Karaman Beyi Karamanoğlu Bedreddin Bey’le şehir dışında av dönüşü karşılaşır. “Atımdan indim; o da bineğinden indi. Selam verdim. Selamımı alıp beni kucakladı. Bu ülkede hükümdarların şöyle bir âdeti var. Uzaktan gelen biri onunla karşılaştığında beriki bineğinden iniyorsa o da iniyor!”

    “Aksarâ [Aksaray], Irak hükümdarlarına [İlhanlı’ya] bağlı şehirlerdendir. Anadolu topraklarında ele geçirilen yerleri Irak hükümdarı adına yöneten Ertena beyinin vekili Şerif Hüseyin bu şehrin hâkimi olduğu için biz onun evinde konakladık. Sonra Nekde’ye [Niğde] yöneldik. Burası da Irak hükümdarlarına bağlıdır. […]Bu şehir de [Kayseri] Irak padişahının hükmü altındadır. Irak ordu birlikleri burada üstleniyor. Bu şehirde ahılardan [Ahilerden] Emir Ali’nin tekkesinde konakladık.”

    Amasya, Gümüşhane, Sivas, Erzincan ve Erzurum 
    Bu şehirlerde de Irak hükümdarının hüküm sürdüğünü belirten İbn Battûta yolculuğu boyunca yine Ahi tekkelerinde misafir edilir. Erzurum’da Ahi Tûman’ın tekkesinden ikinci gün ayrılmak isteyince tepkiyle karşılanır. Tekke şeyhi ihtiyar, “Eğer böyle yaparsanız bizim itibarımızı yok etmiş olursunuz şehirde! Çünkü konukluk en aşağı üç gün olmalı!” der.

    Birgi, Tire, Ayasuluk (Selçuk), İzmir
    İbn Battûta’nın Erzurum’dan sonra Birgi’ye geçmesi seyahatnamenin bazı sayfalarının kaybolduğu veya sonradan yazıya geçirildiği için unutulmasına bağlanabilir. Aydınoğlu Muhammed’in hüküm sürdüğü Birgi ve Tire’de üç gün geçirdikten sonra Ayasuluk’a (Selçuk) geçen İbn Battûta, İzmir’i harap durumda bulur. 

    Manisa, Bergama, Balıkesir
    “Şehrin [Manisa] hükümdarı Saruhan adında biridir. Orada ahılardan [Ahilerden] birinin tekkesinde konakladık. Burası dağ eteğinde güzel ve büyük bir şehir. Kurulduğu ovada zengin su kaynakları, nehirler ve bahçeler var. Ertesi gün yola koyularak Bergama’ya vardık. Şehrin hâkimi Yahşi Han’dır. Harap bir şehir ama tepedeki kalesi hâlâ sapasağlam. […] Şehrin [Balıkesir] ileri gelenlerinden Ahı Sinan’ın zaviyesinde konakladık. Şehir kalabalık bir nüfusa, zengin ve şirin çarşılara sahip.”

    Bursa
    “Burası muazzam bir şehir; çarşıları güzel, caddeleri geniş, bahçeler ve gür çaylar çeviriyor şehri. Bu şehirde, yiğitlerin büyüklerinden Ahı Şemseddin’in zaviyesinde konakladık. Bursa’nın sultanı İhtiyaruddin Urhan Bek’tir [Orhan Bey]. Sultan Osmancûk’un oğludur. Bu sultan, Türkmen hükümdarlarının mal, ülke ve askerce en büyüğüdür. Onun kaleleri yüze yakındır. Vaktinin büyük bir kısmını buraları dolaşmakla geçirir.”

    İznik, Sakarya, Geyve, Göynük
    “Bu şehirde [İznik] fıkıh bilgini, Hacı Alâeddin Sultanöyûkî’nin yanında kaldık. Beni, Beylûn Hatun’a [Nilüfer Hatun] götürdü. Bu kadın bize ikramda bulundu, iyi davrandı, yardım etti.” 
    İznik’te 40 gün kalan İbn Battûta azgın Sakarya Nehri’ni salla geçip Geyve’ye ulaşır. Göynük’te sadece yönetici olan aile Müslüman’dır. Nüfusun tümü Hristiyan’dır. İbn Battûta ve kafilesi Mudurnu’ya giderken kılavuzun terk etmesi sonucu yolunu kaybedip donma tehlikesi geçirir. Sığındıkları Ahi tekkesi kurtarıcıları olur.

    Bolu, Gerede, Safranbolu, Kastamonu
    “Bôlî’de [Bolu] ahı yiğitlerinden birinin tekkesinde konakladık. Âdet gereği tekkenin bütün bölümlerinde ocaklar kış boyu aralıksız yanar. Ertesi sabah Keredey-i Bôlî [Bolu Geredesi] denen yere vardık. Burası büyük bir düzlük üzerine kurulmuş şirin bir şehirdir. Buradan Borlû’ya [Safranbolu] gittik. Tepe üzerine kurulmuş küçük bir şehir. Eteklerinde hendek var. Tam zirvede sarp bir kale mevcut. Orada bir medresede konakladık. Ertesi gün Kastamûnya’ya [Kastamonu] yöneldik. Bu şehir Anadolu’nun en güzel, en büyük beldelerindendir. Yaşamak için her kolaylık var! Eşya fiyatları çok ucuz.”

    Sinop
    Anadolu’da yaptığı yolculuğun son noktası Sinop’ta 51 gün geçiren İbn Battûta bir gemi kiralayarak Kırım’a doğru yelken açar. Kırım’dan sonra yolculuğu ise Konstantiniyye’ye olacaktır.

    İbn Battûta 1369 yılında Mağrip’te (Fas) vefat etmiş ve doğduğu kent Tanca’da defnedilmiştir. #

    Ibn-i_Batuta_4) İbni Batuta'nın gezi güzergahı
    İbn Battûta’nın dünyanın farklı yerlerine yaptığı yolculukların güzergâhını gösteren harita.
    KAYNAK
    Ebû Abdullah Muhammed İbn Battûta Tancîİbnûta, İbn Battûta Seyahatnâmesi, çev. A. Sait Aykut, YKB Yayınları, İstanbul, 2005.
  • Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı ve Beykoz’daki Moskof Taşı

    Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı ve Beykoz’daki Moskof Taşı


    mısır valisi mehmet ali paşa, mora ve navarin’de uğradığı kayıpların karşılığında suriye valiliği’ni istedi ancak bu isteği kabul görmedi. bunun üzerine oğlu ibrahim paşa’nın ordusu osmanlı kuvvetlerini mağlup ederek suriye’yi ele geçirdi ve kütahya’ya kadar ilerledi. ıı. mahmud, ingilizlerin ve fransızların soruna ilgisiz kalması üzerine çareyi ruslara yönelmekte buldu. rusların başkent istanbul’u korumak için gönderdiği donanma büyükdere limanı’na demirledi. rus komutan muravyev, karargâh kurduğu beykoz servi burnu’na bir anıt diktirdi. halkın “moskof taşı” dediği kaya anıt 1914’te parçalanarak yıkıldı.

    Kavalalı Mehmet Ali Paşa
    Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Auguste Couder tarafından 1841’de yapılan portresi.

    Derbent Ağası İbrahim Ağa’nın oğlu olarak 1769’da Kavala’da doğan Mehmet Ali’yi, küçük yaşta babası vefat edince, kasabanın çorbacısı himayesine alır. Çorbacının çocuklarıyla büyüyen Mehmet Ali, gençlik yıllarında Selanik pazarında tütün satarken zekâsı ve çalışkanlığıyla dikkati çeker. Tanıştığı Fransız tüccar Lion’dan çok etkilenir. Avrupa kültürü hakkında ilk bilgileri ondan alır. Mehmet Ali’yi vergi tahsilatında zorluk çıkaran köy ve kasabalarda görevlendiren çorbacı, akrabası dul bir kadınla da evlendirir. Üç erkek çocuğu olur: İbrahim, Tosun ve İsmail.

    III. Selim, Napolyon’un işgal ettiği Mısır’ı kurtarmak için harekete geçtiği zaman Kavala beyi de destek için üç yüz asker gönderir. Binbaşı rütbesindeki Mehmet Ali de bu askerler arasındadır. Kısa zamanda hızla rütbesi yükselir. Mehmet Ali Paşa’nın Arnavutlardan kurduğu ordu Memlükler ile Mekke ve Medine’yi işgal eden Vahhâbîlere karşı başarı kazanınca Mısır Valiliği’ne getirilir. Feodal kölemenleri ortadan kaldıran Mehmet Ali Paşa Mısır’ın tek hâkimi olur.

    II. Mahmud, Arabistan’a saldırıları sürdürüp Hac yolunu kapatan Vahhâbîleri ezmesi için Mehmet Ali Paşa’yı görevlendirir. Mehmet Ali Paşa ve oğulları Tosun ve İbrahim Paşa görevi başarıyla yerine getirir. Vahhâbîlerin lideri Abdullah bin Suud’u yakalayarak İstanbul’a gönderirler. Abdullah bin Suud, Babıali’deki Bostancıbaşı nezaretinde Haremeyn-i Şerîfeyn’den gaspettiği malların tespiti için üç gün sorgulandıktan sonra Sultanahmet Meydanı’nda idam edilir (17 Aralık 1817). Abdullah bin Suud’un torunları ileride İngilizler tarafından Arabistan’ın yönetimine getirileceklerdir.

    Moskof_Tasi_3) Mahmud_II
    II. Mahmud’un Henri-Guillaume Schlesinger tarafından çizilmiş portresi.

    Modern Mısır’ın Kurucusu
    Siyasi, askerî, idari, ekonomi, eğitim ve tıp alanında yaptığı reformlarla modern Mısır devletinin kurucusu kabul edilen Mehmet Ali Paşa, 1820’de ilk matbaayı kurar. Sekiz yıl sonra da ilk resmî gazete Vakayyi Mısriyye’yi yayımlatır. Eğitim için Avrupa’ya öğrenciler gönderir, okuma yazma oranını artırmak için ilköğretim okulları açar. Avrupa eğitimini rehber alan tıp, eczacılık, veterinerlik ve ebelik okulları açtırır. İlk nüfus sayımını yaptırarak Mısırlı Araplara zorunlu askerlik getirir. Salgın hastalıklardan korunmak için karantina merkezleri kurar. Halkın tepkisine rağmen çiçek aşısı uygulaması başlatır. İltizam sistemini kaldırarak merkezî yönetimin gücünü artırır. Fransız uzmanlarca modern tarım uygulamasını başlatıp Nil Nehri’ne “Mahmudiye Kanalı” açtırır. Şeker, iplik, bez fabrikaları kurdurur. Güçlü ve modern bir ordu kurmak için yine Fransa’dan uzmanlar getirtip piyade, topçu, süvari okulları açar…

    Moskof_Tasi_2) Ambroise-Louis Garneray (1783-1857) Garneray
    20 Ekim 1827’de Osmanlı ve Mısır donanması ile İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları arasında Navarin’de gerçekleşen deniz muharebesinde Osmanlı ve Mısır donanması ağır bir yenilgi aldı. Ambroise Louis Garneray’ın Navarin Muharebesi’ni anlattığı çizimi.

    Babıali ile de iyi geçinen Mehmet Ali Paşa, mali ve askerî istekleri karşılıksız bırakmaz. II. Mahmud’un Mora’da isyancılarla başı derttedir. Mehmet Ali Paşa’dan yardım isteyince oğlu İbrahim Paşa komutasında on altı bin asker ve elli dört gemiden oluşan bir donanma gönderir. Bu yardımın karşılığında Mehmet Ali Paşa’ya Girit ve Mora valiliği verilecektir. İbrahim Paşa isyanı bastırarak Navarin’i geri alır (1825). İki yıl sonra Mısır donanması Navarin Limanı’nda İngiliz, Fransız ve Rus donanmalarından oluşan müttefiklerin baskınına uğrar. Gemiler yakılır, sekiz bin denizci şehit olur. Müttefiklerin baskısıyla Mısır kuvvetlerinin geri çekilmesi II. Mahmud’u çok kızdırır.

    Yeniçeri Ocağı’nı kapatan II. Mahmud, yeni ordusunu tam kuramamışken 1828’de Ruslarla tekrar savaşa girer. Çar I. Nikola’nın 120 bin kişilik ordusu Tuna’yı aşarak ilerlerken Varna ve Şumnu’da toplanan 100 bin kişilik Osmanlı ordusu varlık gösteremez. Varna komutanı Yusuf Paşa ihanet ederek Rus saflarına geçer. Osmanlı kaleleri tek tek düşür, Silistre elden çıkar. II. Mahmud, Rus Generali Dibitich’in ordusunun Edirne’ye girmesinden sonra barış antlaşması yapmak zorunda kalır.

    Mehmet Ali Paşa İsyanı
    Mora’da uğranılan yenilgi Mısır’a da pahalıya mal olur. Donanma ve asker kayıplarına karşı kendisine Rumeli ve oğluna Anadolu Seraskerliği’ni isteyen Mehmet Ali Paşa’ya yalnızca Girit Valiliği verilir. Babıali ile arası açılan Mehmet Ali Paşa’nın yönetimindeki Mısır, Osmanlı’ya bağlı bir eyalet olmasına rağmen artık özerklik kazanmış gibi davranmaktadır.
    Mora’daki kayıplarını telafi etmek için Suriye’yi gözüne kestiren Mehmet Ali Paşa, Fransa ve İngiltere’nin desteğini almak istese de olumlu yanıt alamaz. Tek başına hareket etmeye karar veren Mehmet Ali Paşa, Akka Valisi Abdurrahman Paşa ile anlaşmazlığı bahane ederek oğlu İbrahim Paşa komutasındaki donanma ve orduyu Suriye’ye gönderir. II. Mahmud aracılar gönderse de Mehmet Ali Paşa Suriye’yi almakta kararlıdır. Gazze, Yafa ve Kudüs’ü alan İbrahim Paşa, Akka Kalesi’ni kuşatır. Napolyon’a karşı başarılı bir savunma yapan Akka Kalesi, İbrahim Paşa’ya ancak altı ay direnir. Vali Abdurrahman Paşa teslim olur. Şam’a doğru hareket eden İbrahim Paşa’yı Suriyeliler bir kurtarıcı olarak görür. Şam direnmez. Halep’te bulunan Osmanlı kuvvetlerini yenerek Humus ve Hama’yı kolaylıkla alır.

    Kendi valisi ile karşı karşıya gelen II. Mahmud’un, Serdar-ı Ekrem Hüseyin Paşa komutasında gönderdiği Osmanlı ordusu Antakya-İskenderun arasında bulunan Belen Geçidi’nde Mısır kuvvetleri karşısında ağır bir yenilgi alır. Mehmet Ali Paşa, II. Mahmud’a haber göndererek Suriye Valiliği verilirse ordusunu geri çekeceğini bildirir. Olumsuz cevap alınca İbrahim Paşa Urfa ve Maraş’ı alarak Adana’ya kadar ilerleyip çevre illerin valilerine de kendisine katılmaları için haber gönderir. Telaşa kapılan II. Mahmud bir yandan İngilizlerin desteğini ararken bir taraftan da Reşit Mehmet Paşa komutasındaki orduyu İbrahim Paşa’nın üzerine gönderir.

    Osmanlı ve Mısır ordusu Konya’da karşılaşır. İyi eğitimli Mısır ordusu kendisinden iki kat fazla Osmanlı ordusunu hezimete uğratır. Sadrazam Reşit Mehmet Paşa esir düşer. Mehmet Ali Paşa, II. Mahmud’a tekrar haber göndererek Suriye ve Adana Valiliği verilirse geri çekileceğini bildirir. Yanıt olumsuzdur. İbrahim Paşa’nın ordusu Bursa’ya doğru hiçbir engelle karşılaşmaksızın ilerlemektedir. Bu sırada Rus Çarı I. Nikola’nın İstanbul’a gönderdiği General Muravyev yardım teklifinde bulunduktan sonra arabuluculuk için Mısır’a hareket eder. Muravyev’in diplomatik girişimlerden sonuç alınamaz. İngiltere ve Fransa’dan da destek bulamayan II. Mahmud Rusların teklifini kabul etmek zorunda kalır.

    Moskof_Tasi_4) Rus subayları Efim Vasilevi Putyatin ve Vladimir Alekseyevi Kornilov’un çizgileriyle “Moskof Taşı” ve Rus karargâhı_
    Rus subayları Efim Vasilevi Putyatin ve Vladimir Alekseyevi Kornilov’un çizgileriyle “Moskof Taşı” ve Rus karargâhı.

    Rus Donanması ve Askerleri Boğaziçi’nde
    2 Şubat 1833’te Sivastopol’dan yola çıkan Rus filosu Büyükdere Limanı’nda demir atar. Diğer filolar gelmeden önce Beykoz Servi Burnu civarında hazırlıklar yapılır. Payitahtı tehlikede gören II. Mahmud, Topkapı Sarayı’ndaki Sancak-ı Şerif’i alıp Tarabya’daki Kalender Kasrı’na yerleşir. Hazırlıkları bizzat kontrol ederek Rusların tüm ihtiyacının karşılanması için emir verir. 2. Filo, Beykoz Hünkâr İskelesi önüne demirlerken General Muravyev karargâhını Servi Burnu’nda kurar.

    Boğaziçi’nde yankılanan Rus müziği ve şarkıları İstanbulluların ilgisini çekince kampı önce üst düzey zevat ziyaret eder. Sonraları turist gemileri de kampa uğramaya başlar. Fransız yazar Lamartin de kampı ziyaret edenler arasındadır. Paskalyada askerlere yiyecek ve şarap gönderen II. Mahmud ayrıca kampı ziyaret ederek onuruna düzenlenen töreni izler. Çar I. Nikola’nın doğum günü olan 25 Haziran’da düzenlenen eğlencede Boğaziçi beş bin havai fişekle aydınlatılır. Gösteriyi Beykoz açıklarında gemide izleyen II. Mahmud’u Çar’ın fevkalade elçisi ve aynı zamanda Rus Deniz ve Kara Kuvvetleri Kumandanı Kont Orlov ziyaret eder.

    Moskof_Tasi_5) II. Mahmud'un Servi Burnu'ndaki Rus kampını ziyareti (Thomas Allom gravürü)
    II. Mahmud’un Servi Burnu’ndaki Rus kampını ziyareti. Thomas Allom gravürü.

    Kütahya ve Hünkâr İskelesi Antlaşması
    İngiltere, Fransa ve Avusturya’nın anlaşmaya zorladığı Mehmet Ali Paşa’ya ordusunu çekme karşılığında Suriye Valiliği, oğlu İbrahim Paşa’ya Cidde Valiliği ve Adana murahhaslığı (vergi toplama hakkı) verilir. 5 Temmuz 1833’te de Rusya ile 8 yıl süreli Hünkâr İskelesi Antlaşması yapılır.

    Moskof Taşı
    Antlaşma sağlandıktan sonra ayrılmaya hazırlanan Rus General Muravyev, Beykoz Servi Burnu’nda Rus varlığını gelecek kuşaklara hatırlatan bir anıt dikmek ister. Kont Orlov, Türkleri gücendireceği düşüncesiyle karşı çıkar ama Muravyev’in ısrarıyla yontulmamış bir işaret taşının dikilmesine izin verir. Muravyev bunu da istismar edecektir çünkü Kont Orlov’dan izin alırken taşın boyutu hiç konuşulmamıştır. Askerler arasında gizlice para toplayarak 400 askeri Baltalimanı’ndaki taş ocaklarına gönderir. Anıt için seçilen 25 tonluk kayanın Beykoz sahiline taşınabilmesi için Kaptanpaşa’dan yardım ister. Kaptanpaşa’nın sağladığı birbirine bağlanmış iki gemiyle taşınan kaya, Beykoz sahiline zorlukla çıkarılır. Muravyev’in ağaç kızaklarla Servi Burnu’na taşıttığı kayanın üzerine, 907 yılında İstanbul’u kuşatıp Bizans’ı antlaşmaya zorlayan ulusal kahraman Oleg’e ithafen, “Oleg’in Anısına, Nikolay’ın Alayları” yazdırma isteğini Kont Orlov geri çevirir. Sonunda kayaya Çar I. Nikola’nın doğum gününün yazılmasına karar verilir: “25 Haziran 1813.”

    Moskof_Tasi_6) Selvi Burnu 1884 (Önde fotoğrafçı Basil Kargapoulo görülüyor)
    Beykoz Servi Burnu, 1884. Önde fotoğrafçı Basil Kargapoulo görülüyor.

    Hünkâr İskelesi Antlaşması yapıldıktan sonra Servi Burnu’nda büyük bir kutlama ve eğlence düzenleyen Rus askerleri iki gün sonra da İstanbul’dan ayrılır.

    Moskof Taşı I. Dünya Savaşı Başlarken Yıktırıldı
    Osmanlı Devleti 28 Temmuz 1914’te başlayan I. Dünya Savaşı’na 14 Kasım’da Ruslara savaş ilan ederek katılır. Toplumda yükselen Rus nefreti sonucu savaş ilanından üç gün sonra Yeşilköy’deki Rus anıtı bombalanır. 20 Kasım’da Tasvir-i Efkâr gazetesinde “Bir Nişane-i Şeamet Daha!” yazısı yayımlanınca Vaniköy’deki Rehberi İttihad-ı Osmanî Sultanisi öğrencileri harekete geçer. Halkın “Moskof Taşı” dediği 3 metre yüksekliğinde, 25 ton ağırlığındaki kaya anıt parçalanır. #

    KAYNAKÇA
    Karal, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, V, TTK, Ankara, 1983.
    Altundağ, Şinasi, Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı: Mısır Meselesi 1831-41, TTK, Ankara, 2021.
    Lamartine, Alphonse de, Osmanlı Tarihi, Toker Yayınları, İstanbul, 2016.
    Ünal, Fatih, Ruslar Tarafından 1833’de Beykoz/Selvi Burnu’na Dikilen Kaya Anıtı “Moskof Taşı”, Türkiyat Mecmuası, C. 23/Güz, 2013.

  • Temeşvarlı Osman Ağa

    Temeşvarlı Osman Ağa


    1683 yılında gerçekleşen ıı. viyana kuşatması, osmanlı imparatorluğu ve avrupa tarihi için önemli bir dönüm noktasıdır. bu kuşatma, osmanlı imparatorluğu’nun batı’ya doğru genişlemesinin son noktasıdır ve başarısızlıkla sonuçlanmıştır. bu kuşatmada görev alan osman ağa’nın esareti, esaret yıllarında yaşadıkları ve özgürlüğüne kavuşmasından sonra sürdürdüğü ilişkiler hem dönemi hem de azmin zaferini anlamak açısından önemlidir.

    Temeşvarlı Osman Ağa

    Osmanlı’nın Avrupa’da ulaştığı son nokta olan Viyana’yı 1683 yılında ikinci kez kuşatması bozgunla sonuçlanır. Ardından Avusturya ile 16 yıl sürecek savaş başlar. Osmanlı ordusu Mohaç ve Zenta’da ağır yenilgiler alır, Budin Avusturyalıların eline geçer.

    Hikâyemizin kahramanı Osman Ağa bu yıllarda Temeşvar Kalesi muhafızlar birliğinde odabaşı rütbesinde askerdir. Bir gün Temeşvar muhafızı Koca Cafer Paşa, Osman Ağa’yı yanına çağırtır. Paşa’nın yanında Azad Kalesi’nde görevli yeniçeri, topçu ve cebecilerin maaşlarını İstanbul’dan getiren postacılar vardır. Paranın önce Lipova Kalesi’ne ulaştırılması gerekmektedir. Görevi üstlenen Osman Ağa ve 80 askeri gece yola çıkarak sabaha karşı Lipova Kalesi’ne ulaşır. Yıl 1687, aylardan Haziran’dır.

    Osman Ağa’nın Esareti
    Lipovalı ağalar Osman Ağa ve askerlerini iki gün misafir etmek için ısrar eder. Osman Ağa ertesi sabah top sesleriyle uyanır. Kale Avusturyalı askerlerce sarılmıştır. Uzun süren çarpışmalardan sonra koşulsuz teslim olmak zorunda kalırlar. Avusturyalılar esirleri aralarında paylaşır. Osman Ağa artık ordu yargıcı Teğmen Fisher’in esiridir. Görevi Fisher’in atlarını kaşağılamak ve arabasının bakımını yapmaktır.

    Osman_Aga_2) Temeşvar 1656
    Temeşvar’ı gösteren bir gravür, 1656.

    Birliği hareket hâlinde olan Teğmen Fisher bir gün Osman Ağa’ya 60 altın karşılığında kendisini serbest bırakacağını, gidip de dönmeme ihtimaline karşı bir kefil göstermesini ister. Osman Ağa kendi askerlerinden İbrahim’i kefil gösterir. Karşılığında onun da kurtulmalık parası olan 9 altını ödeyecektir. 1688 yılının Haziran ayında 5 Müslüman esir 7 gün sonra dönmek koşuluyla Temeşvar’a doğru yola çıkar.


    “osman ağa artık ordu yargıcı teğmen fisher’in esiridir. görevi fisher’in atlarını kaşağılamak ve arabasının bakımını yapmaktır.”

    Temeşvar’da ailesi ile buluşan Osman Ağa parayı temin ettikten sonra arkadaşlarıyla yola çıkar. Yolda başka bir Avusturya birliğiyle karşılaşmaları onlara 7 gün kaybettirir. Fisher’in birliği artık çok uzaklardadır. Tuna kıyısına ulaştıklarında bitkin hâldedirler. Osman Ağa kıyıya bağlı bir tekneden ekmek istemek için arkadaşlarından ayrılır. Bu bir Macar korsan teknesidir. Korsanlar Osman Ağa’yı sorguya çekip üzerinde altın olduğunu anlayınca çırılçıplak soyup altınları alır. Antlaşma ve izin kâğıtlarını yırtıp nehre atarlar. Bir fırsatını bulan Osman Ağa kaçıp Tuna kıyısındaki sazlıkların arasına saklanır. Ertesi gün ağaçların altında oturanları görüp yaklaşınca bunların yol arkadaşları olduğunu görür.

    Osman_Aga_3) Temeşvar Eyaleti
    Temeşvar Eyaleti.

    Avusturya birliğini Tuna’yı geçmekte iken bulan Osman Ağa, Fisher’i aramaya koyulur. Ama nehri geçmekte olan birlikte onu bulmak çok zordur. Telaş içinde koşuştururken kendisini soyan korsan gemisinin kıyıda bağlı olduğunu fark eder. Osman Ağa tam umutsuzluğa kapılmışken Teğmen Fisher’i atı üzerinde görüp önüne atlar. Fisher yarı çıplak, kir pas içindeki Osman Ağa’yı ancak sesinden tanıyabilir. İlk sorusu “Para nerede?” olur. Soygunu öğrenen Fisher yanına aldığı on askerle gece yarısı yola çıkar. Bereket Macar korsan gemisi hâlâ kıyıdadır. Askerler korsanları tekme tokat döverek Osman Ağa’dan aldıkları altınları geri alıp Fisher’e verir. Rahatlayan Osman Ağa ertesi gün Fisher’e kendisini serbest bırakmasını ister. Ama Fisher gönülsüzdür. “Şimdi azatlık kâğıdını verip seni serbest bıraksam yolda seni tekrar esir edip satarlar. Ben Bosna tarafında görevlendirildim, Bosna İslam vilayetidir, orada serbest bırakırım.” diyerek ikna eder.

    Esaretten Esarete…
    Avusturya birliği Sava Nehri kıyısına ulaşınca Osmanlı kuvvetleri karşıdan ateş açar. Esirler önce bir samanlığa kapatılır, sonra da Siska Kalesi zindanına atılır.

    Osman Ağa bu kez görevi hasta ve yaralı askerleri sevk etmek olan Avusturyalı subayın kafilesindedir. Kafile ilerlerken kış da kendini iyiden iyiye göstermeye başlamıştır. Yolda ateşlenip bayılan Osman Ağa, öldü denilerek yol üzerindeki bir köyün çöplüğüne atılır. On gün sonra kendine gelen Osman Ağa’ya köylü kadınlar yardım eder. İyileşip ayaklansa da yine askerlerce yakalanıp Teğmen Fisher’e teslim edilir. Fisher, görevini bırakıp Viyana’ya yerleşeceğini ve kendisini de götüreceğini söyler. Temeşvar’a dönme hayaliyle yanıp tutuşan Osman Ağa yolda konaklama yapılırken yardım edeceği vaadinde bulunan bir demircinin evine saklanır. Demircinin ve oğlunun amacı yardım etmek değil, Osman Ağa’yı esir tüccarlarına satmaktır.

    Osman_Aga_4) Habsburgluların Temeşvar kuşatmasının planı.1718
    Habsburgluların Temeşvar kuşatması planı, 1718.

    Askerler kaçan bir esiri ararken tesadüfen demircinin evinde Osman Ağa’yı bulur. Kale komutanı sorguladığı kişinin Osman Ağa olduğunu anlayınca sevinir çünkü Fisher, Viyana’ya giderken komutana Osman Ağa’yı bulursa onun olacağını söylemiştir. Osman Ağa’nın yeni sahibi İvaniç Kalesi’nin komutanı General Stubenberg, kışları Graz’daki konutunda geçirmektedir. “Kaçmayacağım.” sözünü veren Osman Ağa’yı beraberinde götürür. Birkaç gün sonra General hastalanıp ölür. Osman Ağa artık generalin karısı ve iki çocuğunun her işine koşan hizmetçisidir.

    Viyana Günleri
    Osman Ağa esaretinin altıncı ayında Viyana’da Kont Schallenberg’in sarayına gönderilir. Osman Ağa kısa zamanda Kont’un gözüne girer. Kont’un eşi bir gün ona eğer dinini değiştirirse serbest bırakacaklarını söyler. Osman Ağa kabul etmez. Osman Ağa’nın hizmetlerinden memnun olan Kont’un eşi bu kez onu şekerleme sanatını öğrenmesi için Prens Mansfild’in şekerci başı ünlü Fransız ustanın yanına gönderir. Bir yılda mesleğinin tüm inceliklerini öğrenen Osman Ağa’nın günleri artık Avusturya Sarayı’ndaki davetlilere şekerleme, çikolata ve dondurma yapmakla geçmektedir.

    Osman_Aga_5.) Temeşvarlı Osman Ağa'nın Joßeph von Dirling’e yazdığı mektup, 4 Kasım 1727
    Temeşvarlı Osman Ağa’nın Joßeph von Dirling’e yazdığı mektup, 4 Kasım 1727.
    Osman_Aga_5.1) Temeşvarlı Osman Ağa'nın Joßeph von Dirling’e yazdığı mektup, 4 Kasım 1727 (2)jpg
    Osman_Aga_5.2) Temeşvarlı Osman Ağa'nın Joßeph von Dirling’e yazdığı mektup, 4 Kasım 1727 (3)

    Barış Umudu ve Temeşvar Günleri
    Avusturya ve Osmanlı Devleti’nin barış görüşmeleri için Karlofça’da buluştuğu haberi yayılınca Osman Ağa’nın Temeşvar’a dönme umudu artar. Yapılan antlaşmaya göre tüm esirler memleketlerine dönecektir. Osman Ağa kethüdadan Kont ve eşinin dönmesine izin vermeyeceklerini öğrenir. Kethüdanın yardımıyla sahte bir izin belgesi hazırlar. Osman Ağa ve arkadaşları Varadin yakınlarında konaklarken kale komutanı General Nehem izin kâğıtlarına el koyar. İnsan kaçakçılarıyla temas kuran Osman Ağa tüm parasını onlara kaptırsa da Tuna’nın karşı kıyısına geçmeyi başarır.

    Osman Ağa 11 yıl sonra Temeşvar’a ulaştığında ağabeyi Bektaş Ağa vefat etmiş, kardeşi Süleyman Zenta’da şehit düşmüştür. Temeşvar Valisi Sırrı Paşa tekrar eski görevine iade edip geçmiş maaşlarının da ödenmesini sağlar. Avusturyalıların dilini iyi bildiği için 60 akçe maaş ile Devlet-i Aliye’nin Temeşvar divan tercümanlığına getirilen Osman Ağa, bu görevi 17 yıl sürdürür. Osmanlı-Avusturya sınır görüşmelerinde önemli roller üstlenen Osman Ağa’nın anılarında en ilginç olanı Varadin Kalesi Generali Baron de Nehem ile yeniden karşılaşmasıdır. Ali Paşa’nın bir dostluk mektubu ile gönderdiği Osman Ağa’yı General Nehem kapıda diğer general ve subaylarla karşılayarak üç gün misafir eder. Uğurlarken de çeşitli hediyeler vererek iltifatlı sözler söyler.

    1715 yılında tekrar başlayan savaşta önce Temeşvar ardından Belgrad Osmanlı hâkimiyetinden çıkar. Tüm mal varlığını, eşini ve akrabalarını kaybeden Osman Ağa, 1727 yılında İstanbul’a yerleşir. Habsburg dil oğlanlarına Türkçe ders vererek geçimini sağlarken bir yandan da anılarını yazmaya başlar. #

    KAYNAKÇA
    Sakin, Orhan, Bir Osmanlı Askerinin Hatıratı (1688-1700) Esaretten Kaçış, Temeşvarlı Osman Ağa, Bilge Kültür Sanat, İstanbul, 2015.
  • Hatice Sultan

    Hatice Sultan


    ııı. selim’in kız kardeşi hatice sultan, harf devrimi’nden tam 135 yıl önce fransız mimar-ressam antoine-ıgnace melling’e latin harfleriyle türkçe mektuplar yazıyordu. hatice sultan’la tanıştıktan sonra hayatı değişen melling’e “ismetlû hatice sultan hazretlerinin mimarı” ünvanı verilir ve aylık bağlanır. bir süre sonra hatice sultan’la ilişkisi zayıflayan melling, neşâtabâd’dan uzaklaşır.

    Türkçeyi Latin Harfleriyle Yazan İlk Türk Kadını: Hatice Sultan
    Melling’in çizgileriyle Hatice Sultan.

    III. Mustafa, 30 Ekim 1757’de Osmanlı’nın 26. padişahı olarak tahta çıktı. Vefatından sonra 13 yaşındaki oğlu Şehzade Selim’in yerine kardeşi I. Abdülhamid tahta geçti. Yeni Padişah’ın ilk işi devam eden Rusya-Avusturya Savaşı’nı durdurmak oldu ama barış ortamı uzun sürmedi ve savaş tekrar başladı. Padişah, Özi Kalesi’nin düştüğü haberini alınca felç geçirerek vefat etti. Yerine geçen yeğeni III. Selim ise 28 yaşındaydı.

    III. Mustafa’nın Korsikalı cariye Adilşah Kadın’dan doğan iki kızı Beyhan ve Hatice Sultan, babaları döneminde Topkapı Sarayı’nda, amcaları I. Abdülhamid döneminde ise eski sarayda rahat bir hayat yaşadı. Adilşah Kadın, kızlarının evlilik çağına girmesinden sonra I. Abdülhamid’in huzuruna çıkarak onlara uygun bir eş bulmalarını istedi. I. Abdülhamid, 18 yaşındaki Beyhan Sultan için Halep’te görevli Silahtar Mustafa Paşa’yı, 15 yaşındaki Hatice Sultan için ise Hotin Muhafızı Seyyid Ahmet Paşa’yı eş için uygun buldu. Hanım sultanların eşlerinin görev yaptığı yere gitmeleri söz konusu olmadığı için damatlar düğünden sonra hemen görev yerlerine döndü.

    III. Selim tahta çıktıktan sonra Hatice Sultan’a Ortaköy Defterdarburnu’nda Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’dan kalan Neşâtabâd Sahil Sarayı’nı, Beyhan Sultan’a Arnavutköy Akıntıburnu’ndaki sarayı verdi.

    Her iki hanım sultan da abileri III. Selim’in yapacağı reformların en büyük destekçisi oldu.
    Yeni Sahil Sarayı’nı Avrupa sarayları gibi düzenlemek isteyen Hatice Sultan yabancı elçilerin yalılarının bulunduğu Tarabya ve Büyükdere’de beş çifte kayığıyla gezintiler yapmaktadır. Bu gezintilerden birinde Danimarka Maslahatgüzarı Baron Hübsch’ün yalısını ve Büyükdere sırtlarına yaslanan labirent bahçesini çok beğenir. Hemen elçiye haber gönderilir. Ertesi gün Hatice Sultan’ı ağırlayan Baron Hübsch ona bahçesini düzenleyen Melling’i tavsiye eder.

    Mimar-Ressam Melling

    Hatice_2 1930 yılında Antoine Ignace Melling
    1830 yılında mimar-ressam Antoine-Ignace Melling.

    1763 yılında babasının heykeltıraş olarak çalıştığı Almanya Karlsruhe’deki Baden Sarayı’nda doğan Antoine-Ignace Melling sanatçı bir aileden geliyor. Babası heykeltıraş, amcası ise ressamdır. Babasının atölyesinde heykeltıraş olarak çalışırken ağabeyinin öğretmen olarak görev yaptığı sanat okulunda da matematik ve mimarlık eğitimi alır. Babasının ölümünden sonra amcasının etkisiyle resme yönelen Melling, çeşitli Avrupa ülkelerine ve Mısır’a geziler yapar. İskenderiye’den sonra uğradığı İzmir’deki dostları ona İstanbul’a gitmesini tavsiye eder.

    Pera’ya yerleşen Melling, o sırada 20 yaşındadır. Rus elçisi sanatçı dostu Bulgakoff ile tanışması ona İstanbul’daki yabancı elçiliklerin kapısını açar. Zengin Levantenlere, elçi ve diplomatların çocuklarına resim ve sanat dersleri vermeye başlar. Fransızca, Almanca ve İtalyanca bilen Melling bu arada Türkçe de öğrenir. Kırık Türkçesini yazarken Arap harflerini değil Latin harflerini kullanır.

    Melling’in Hatice Sultan’la Tanışması
    Baron Hübsch’ün Hatice Sultan’a tavsiye etmesi Melling’in hayatını değiştirir. Neşâtabâd Sahil Sarayı’nın yanına Batı mimarisinde yaptığı iki katlı köşk ve bahçe çok beğenilir. Bahçede leylak, gül ve akasyalardan oluşan labirentlerden çıkışı bulmak neredeyse imkânsızdır. Yabancı elçilik mensupları köşkü ve bahçeyi görmek için birbiriyle yarışır.
    Üstü kafesli bir galeri ile Neşâtabâd’a bağlanan çatısı üçgen alınlıklı neoklasik köşkün ön cephesinde beş adet Dor sitili sütun vardır. İç süslemelerinde de Batı formları öne çıkar.
    Melling’e “İsmetlû Hatice Sultan Hazretlerinin Mimarı” ünvanı verilir, aylık bağlanır. Hatice Sultan’ı ziyaretinde Melling’in yaptığı işlere hayran kalan III. Selim, ondan Beşiktaş Sarayı’nı büyütmesini ister. Saraya eklediği İyon başlıklı sekiz mermer sütun üstünde yükselen Divanhane ve Valide Sultan Dairesi’ni beğenen III. Selim, Melling’i saray mimarlığına atayarak samur kürk (hilat) hediye eder.

    Çok yönlü bir sanatçı olan Melling’in günleri saray ve köşklerin iç dekorasyonuyla ilgilenmekle, cibinlik kurup avize asmakla, elbise modeli çizmekle, kumaş seçmekle, satıcılarla pazarlık etmekle, inci bezeli yağlıklar yapmakla, bahçedeki saksı ve mobilyaları düzenlemekle geçmektedir.

    Melling bu yoğun iş temposunda Hatice Sultan’la haberleşebilmek için ona Latin harfleriyle Türkçe yazmayı öğretir. Hatice Sultan, Korsikalı annesinden öğrendiği İtalyanca nedeniyle Latin harflerini bilmektedir. Melling geliştirdiği Türkçe alfabede Ş yerine SC, K ve S için C, Y için J harfini kullanır. Hatice Sultan mektupların sonuna gün ve saati İtalyanca yazar. Mektuplarda tarih ve imza yoktur.


    “mellıng yoğun iş temposunda hatice sultan’la haberleşebilmek için ona latin harfleriyle türkçe yazmayı öğretir. hatice sultan, korsikalı annesinden öğrendiği italyanca nedeniyle latin harflerini bilmektedir.”

    Hatice_3 Hatice Sultan Sarayı.(Melling'in eklediği köşk sol başta)jpg
    Hatice Sultan Sarayı’na Melling’in eklediği köşk (sol başta).

    Hatice Sultan’ın Borcu ve Melling’in Tutuklanması
    Zamanla ikilinin arasında duygusal bir ilişki başlar. Hatice Sultan, Melling’in kalması için Neşâtabâd’ın içine bir daire yapmasını ister. Gece el ayak çekilince gizlice burada buluşurlar.
    Bir gün Hatice Sultan’ın siparişlerini takip etmek için gününü Kapalıçarşı, Tahtakale, Eminönü ve Pera çarşılarında geçiren Melling’in başı fena hâlde belaya girer. Melling, Hatice Sultan için bir Fransız elmas tüccarına 850 kuruşluk elmas bir broş siparişi verir. Broşun tesliminde ücreti Hatice Sultan tarafından ödenecektir. Sipariş sonrasında Fransız tüccar yolsuzlukları nedeniyle tutuklanır, tüm malları haczedilir. Fransız tüccar, defterinde Hatice Sultan’dan 850 kuruş alacaklı görünmektedir. Defterdar, Çavuşbaşı Ağa’yı Hatice Sultan’a göndererek bu parayı istetir. Hatice Sultan ya unuttuğu için ya da broşu teslim almadığı için “Benim borcum yoktur.” cevabını verince Melling tutuklanır. 850 kuruşu ödemesi istenen Melling şaşkındır, derdini bir türlü anlatamaz. Defterdar, Melling’in yalvarmalarından sonra Hatice Sultan’a mektup yazmasına izin verince kurtulur.

    Hatice Sultan ve Ressam Melling Mektupları

    Melling Kalfa,
    …Sarı pul entariyi işletesin. Aman, bu işler nasıl olacak? Hemen çalışasın, göreyim seni. Bugün nihali ve tarak kesemi isterim. Yoluna bakıyorum.
    …Sarık örtüsü işlendi mi? Gergefle alıp şimdi kendin getiresin. İnci vereceğim.
    …Aman Mellig Kalfa, şalı bir dakika evvel tekmil ettirip Mehmet’e veresin. Dimitri’ye verip diktirsin. İskemle yarın gelmezse işime yaramaz. Pazar günü bayramdır.
    Bugün sen gelme, iskemleyi tekmil ettirip yarın alıp gelesin.
    Gönderdiğim gömlek tekmil oldu mu? Cümlesini bir saat evvel isterim. İşleme kumaşlar bulunsa gönderesin.
    …Rabetlu Melling Kalfa, Mektubun malumum oldu. Sen elbet çalışırsın bilirim ama geç oluyor, benim işim geç kalıyor. Vallahi hicab ediyorum âlemden ve vallahi usta Lorenzo’da olan şeyler (in) dünkü gün cümlesi geldi, bir kuşaktan gayri bir şey kalmadı. Vallahi böyledir, sual edesin, işte biraz daha inci irsaldir, akşam daha irsal ederim, sabahtan dahi irsal ederim.
    Bu cevab (ı) uşağın (la) gönderdim. Cibinlik ne zaman kuracaksın bildiresin.

    Hatice Sultan’ın mektuplarda Melling’e karşı kullandığı buyurgan dile şaşmamak gerek. Hanedan kızları Osmanlı soyundan geldikleri için Harem’de ve ilişkilerinde çok önemli ayrıcalıklara sahipti.

    Doğum ve evlilikleri büyük şenliklerle saray veya meydanlarda kutlanan hanım sultanlara rahat bir hayat sürmeleri için gelir tahsis edilirdi. Nitekim Hatice Sultan’a Teke Sancağı’nın (Antalya) dörtte biri ve Mora’daki çeşitli çiftlik gelirleri bağlanmıştı.

    Hanım sultanlar evlilik çağına geldiğinde Padişah ve Valide Sultan tarafından yüksek mevkide bulunup uygun görülen damada karar bildirilirdi. Eğer damat evliyse ilk işi eşini boşamak olurdu. Evlilikten sonra cariyelerle de ilişkisini keserdi. Damadın evlilik süresince hanım sultan ile konuşmalarında alttan alması şarttı. Hanım sultana hizmette kusur edemeyen ve onun sözünden dışarı çıkamayan damadın eşinden boşanma hakkı da yoktu.

    Hatice Sultan’ın Melling’den istekleri bitmez, mektuplar gider gelir. Zamanla Melling’e ilgisi de azalır. Neşâtabâd’dan uzaklaşan Melling, günlerini Pera’da geçirmeye başlar. Melling bu arada gönlünü Cenevizli ev sahibinin kızı Luiza’ya kaptırır. Çiftin bir yıl sonra kızları Adelaide doğar. Yıl 1799’dur. Melling’in evliliğini bir türlü kabullenemeyen Hatice Sultan, Melling’in aylığını keser. Melling’in gönderdiği uşak eli boş döner. Yazdığı mektuplar da karşılıksız kalır.

    Efendim,
    Cumartesi günü aylık almaya uşağımı gönderdim. Sadece geçen ayın parasını vermişler. Kilerci İbrahim, “Aylık tamamdır, başka aylık yoktur.” demiş. Doğrusunu söylemek gerekirse inanamadım. “Efendimiz böyle emretti.” demişler.
    İnanamıyorum, Efendimiz’in kullarını sevdiğini umarım. Kullarınızı böyle sıkıntı içinde bırakamazsınız. Umudum Efendimiz’dedir. Sizden gayrı kimsem yoktur. Biraz merhametli olun. Yalvarırım, sizden hayırlı bir cevap bekliyorum.
    Efendim,
    Bir kızım oldu, çiçek çıkardı. Hekim 50 kuruş ister, nasıl ederim? O kadar masrafım var, elimde hiç akçe yok. Yalvarırım efendim, kulunuzu böyle bırakmayın, bana biraz yardım edin…


    Melling Kalfa, şimdi gelesin ve düğüne yakın bir mavi nime (?) kırmızı pullu işleme kumaş getirmiş idin ve mavi nime (?) pullu kumaşı şimdi sahibinden alıp getiresin, çabuk isterim ve şal parçası yarın gelecek. Futa (peştemal) pek güzel olmuş, lakin iskemle ne gün gelecek çabuk isterim, mavi kumaşı alıp şimdi kendin gelesin.

    Salı sabahı saat 6.

    Hatice_Mektup (1 Ömer Koç Koleksiyonu)
    Hatice_Mektup (2) Ömer Koç Koleksiyonu


    Melling Kalfa
    Mektup malumum oldu, lakin bugün yarın dersin vermezsin, vakit kalmadı Ben de şaştım.
    Aman hemen çalışasın cümlesini bir saat evvel isterim.
    Yarın nihaleyi verirlerse ben de onlara para veririm, gelmeden vermem.
    Elmas bugün gelecektir, geldikte o saat gönderirim. 9 tane püskül irsaldir

    Bu karamsar günlerinde Fransız askerî heyeti ile İstanbul’a gelen oryantalist iki ressam; Castellan ve Préaulx ile tanışan Melling onların tavsiyesiyle tekrar resme başlar. Peyzaj resme yönelen Melling bir gün yaptığı resimleri Fransız elçiliği maslahatgüzarı Pierre Ruffin’e gösterir. Ruffin resimlerin katalog olarak basılması için Dışişleri Bakanlığı’na bir mektup yazar. Teklif kabul edilince katalog hazırlığı için Melling’e on ay süreyle aylık 2000 Frank ödenir. Mali olarak rahatlayan Melling bu sürede kataloğa yeni peyzaj resimler ekler.

    18 Temmuz 1802’de eşi Luiza ve kızı Adelaide ile Cenova bandıralı bir gemiyle İstanbul’dan ayrılarak Paris’e giden Melling, Ruffin’in yazdığı tavsiye mektubu ile Başbakan Talleyrand’ın himayesine girer. Melling’in kataloğu, “Voyage Pittoresque de Constantinople et des du Bosphore/İstanbul ve Boğaz Kıyılarında Pitoresk Seyahat” üç yıl süren hazırlık aşamasından sonra iki cilt olarak basılarak Napolyon ve eşi Josephine’e sunulur. Légion d’honneur ödülü verilen Melling, 25 Haziran 1831’de vefat eder.

    Bugün Mısır Çarşısı’nın yanına yaptırdığı barok bir çeşmesi bulunan Hatice Sultan ise 1822’de vefat eder. Üvey annesi Mihrişâh Vâlide Sultan’ın Eyüp’teki türbesine defnedilir. #

    KAYNAKÇA
    Koçu, Reşad Ekrem, Hatice Sultan ile Ressam Melling, Türkiye Matbaası, 1934.
    Özen, Sena Sezen, Haremde Sultan Efendiler: III. Mustafa’nın Kızları Şah, Beyhan ve Hatice Sultanlar, International Journal of Economics, Politics, Humanities & Social Sciences Vol: 6 Issue: 4, 2023.
    Perot, Jacques, Frédéric Hitzel, Robert Anhegger, Hatice Sultan ile Melling Kalfa: Mektuplar, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 2001.
    Topuz, Hıfzı, Hatice Sultan, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2022.