Yazar: Eray Özer

  • Parlak ve yılmaz bir zihnin trajik yaşamöyküsü…

    1976-1980 arasında yayımlanan Halkın Kurtuluşu gazetesinin beyin takımında yer alan Veli Yılmaz’ı anlatan Devrimci Gazeteci: Veli Yılmaz İletişim Yayınları’ndan çıktı. Tirajı 40 binleri bulan gazete, mizanpajı, renk kullanımı, başlıklarıyla Türkiye sosyalist hareketi içerisindeki muadilleri arasında müstesna bir yere sahipti.

    Sevgilim… Ne kadar çok şey yaşadık ve ne kadar az.”

    Yıl 1991. Cümle, evliliğinin henüz yedinci ayında hapse gönderdiği sevgilisine, demir parmaklıklar ardından bakı­şarak geçen 11 yılın ardından tahliye ışığına tutunan satır­lar kaleme almaya çalışan bir kadının mektubundan. Mek­tubun ulaştığı adres, hakkın­da 748 yıl hapis cezası kararı verilen bir gazetecinin, Veli Yılmaz’ın o esnada yatmakta olduğu Bartın Cezaevi. İnsan yazarken bile bir an tereddüt ediyor. 748 yıl mı?

    Evet, 748 yıl. Veli Yılmaz, Halkın Kurtuluşu gazetesinde icra ettiği “devrimci gazeteci­lik” faaliyeti nedeniyle 311. ve 312. maddelerin 25 kez ihla­linden 12 yıl 9 ay, 159. madde­nin 141 kez ihlalinden 147 yıl ve 142. maddenin 75 kez ihla­linden 588 yıl 9 ay hapis ceza­sı alarak bu alanda bir “dünya rekorunun” sahibi olmuş.

    VELİ YILMAZ (1950-1993):
    DEVRİMCİ GAZETECİ

    En başta sözünü ettiğim mektubu kaleme alan ise Veli Yılmaz’ın eşi, basın dünyasın­da iyi tanınan bir diğer usta gazeteci, Neyyire Özkan…

    Ayrı geçen onca yıla gün­lerce süren gözaltılar, bitmek bilmeyen duruşmalar, değişip duran cezaevleri ve tüm bun­lara rağmen demir parmak­lıklar arasına bir aşk sığdı­ran iki sevgilinin birbirlerine yazdığı bu mektuplar, İletişim Yayınları’ndan çıkan Devrim­ci Gazeteci: Veli Yılmaz isimli çalışmanın ekler bölümünde yer alıyor. Kitabın yazarı ise Yılmaz’ın yeğeni, tarihçi Eray Yılmaz.

    Kitabı okuyunca anlıyo­ruz ki, Veli Yılmaz parıltıyla doğan çocuklardan. Dedesi­nin sponsorluğunda aralarına gömüldüğü kitaplar, onu çok genç yaşta siyasal bir çizgiye, sosyalizm çizgisine taşıyor. Si­yaseten “hazır” geldiği üniver­sitede THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) ile başla­yan devrimci yaşamı, Halkın Kurtuluşu gazetesi sorumlu yazıişleri müdürlüğü ve TDKP (Türkiye Devrimci Komünist Partisi) yöneticiliğiyle devam ediyor.

    Halkın Kurtuluşu gazetesi­nin tirajının bir dönem 40 bin­lere ulaşmasında, gazetenin mizanpajı, başlıkları, fotoğraf seçimiyle muadillerinden ayrı­larak Türkiye sosyalistleri ara­sında farklı bir yer edinmesin­de en büyük emeği geçen isim belli ki Veli Yılmaz. Öyle du­rumlar oluyor ki, Veli Yılmaz sadece gazeteyi yapmakla kal­mıyor, arkadaşlarının tabiriyle gazeteyi “yazıyor”.

    12 Eylül’ün hemen ardın­dan tutuklanan Yılmaz, hak­kında 748 yıl hapis cezası ka­rarı verilmesinin ardından 11 yılını cezaevlerinde geçiriyor ve 17 Nisan 1991’de yeni Te­rörle Mücadele Yasası’na ekle­nen geçici bir maddeyle özgür­lüğüne kavuşuyor. Kitapta Veli Yılmaz’ın ne yazık ki sadece 43 yıl süren yaşamöyküsüne Türkiye solunun 68’den 78’e ve sonrasında 12 Eylül’e giden süreçte içinden geçtiği anafor eşlik ediyor.

    Veli Yılmaz, kızı Hazal ve eşi Neyyire Özkan’la…

    Ve özgürlük ne yazık ki bu öyküde trajediyle birlikte geli­yor. Tahliyesiyle birlikte Ney­yire’sine, doğumunu hapisha­nede öğrendiği ve “sivilde” ilk kez 10 yaşındayken kucaklaya­bildiği Hazal’ına, kitaplarına, kalemlerine kavuşan Veli’nin özgürlüğü; sadece -hakkında istenen hapis cezasına atıf­la ve hafif yuvarlatılmış bir hesapla- 748 gün sürüyor. 27 Mart 1993’te sinsi bir kalp kri­zi atağı, hayatının yeni bir say­fasına henüz başlamış ve belli ki devam edebilse gazeteciliğe, yazın dünyasına çok şey kata­bilecek bu parlak insanı ara­mızdan alıyor.

    Devrimci Gazeteci: Veli Yıl­maz, İletişim Yayınları etike­tiyle yayında. Veli Yılmaz’ın ve onunla birlikte Neyyire Özkan’ın ve Hazal’ın insanın içinde “çok beklemiş, çok es­ki bir yeri kanatan” yaşamöy­küsüne ortak olmak, devrimci mücadelenin izini bir de Yıl­maz’ın yaşamı üzerinden sür­mek isteyenleri bekliyor.

    Eray Özer’in yazısı “t24” sitesinden alınmıştır.

    Kutsal Emanetler’in son seferleri

    M. Şinasi Acar ile Şeyhmus Dirim’in ortak ve titiz bir çalışma sonucu hazırladıkları, Kutsal Emanetler’in Son Seferleri, Topkapı Sarayı’nın içindeki Hasoda’da toplanan eşsiz benzersiz “manevi hazineler”in yolculuğunun izlerini sürüyor.

    KUTSAL EMANETLER’İN
    SON SEFERLERİ

    İslâmiyet, Mekke’de Kâbe’yi, Medine’de Mes­cid-i Nebevî’yi, Kudüs’ü ibadet ve ziyaret amacıy­la kutsamıştır. Türkiye’de ise Eyüp Sultan ve Konya Mev­lâna Dergâhı inançla ziyaret edilen mekanlar arasındadır. Taşınabilir kutsallara say­gıda, bunları korumada da Türkler öndedir. İstanbul Topkapı Sarayı’nda koru­nan ve sergilenen hem kutsal eşya, araç ve gereçlerden, dün­ya müze ve ko­leksiyonları arasında bir eşi olmayan “manevi hazine” değe­rinde bir müze kurulabilir.

    Osmanlı Devleti’nin saray ve saltanat tarihine bakıldı­ğında da Topkapı’da Fatih’in tasarımı olan kışlık iç köşk Hasoda’nın, padişahların sal­tanatlarının manevi dayanağı saydıkları Kutsal Emanetler’e tahsis edilmesi anlamlıdır. Sultanlar, tahta çıkışların­da ve saltanatları boyunca, İç Biat, Hırka-i Saadet Ziyareti, Sancak-ı Şerif İhracı gibi tö­renlerin burada yapılmasını gelenekleştirerek saray tarihi­ne ayrı bir zenginlik kazandır­mışlardır.

    Hz. Muhammed’e, kimi peygamberlere, din ulularına atfedilen, hırka, sancak, asâ, kılıç, nalın, sarık, hatta den­dan-ı şerif (diş), lihye-i saadet (sakal) ile teberrükât denen altın, gümüş şamdanlar, şebe­keler, değerli taşlar, mücevher askılar, kan­diller, tesbih­ler, elyazması Kur’an-ı Ke­rim’ler, örtüler, seccadeler Ha­soda’da toplan­dığından burası bir anlamda pey­gamberin de ma­nevi makamı sa­yılmıştır.

    Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image-673-248.jpg

    Yavuz Sultan Selim, 1516-17 se­feri sırasında Kahi­re’de iken, Hicaz emiri­nin Mekke’den ve Medi­ne’den getirdiği kutsallarla Şam’da Emevi Halifelerinden, Bağdat’ta Abbasi halifelerin­den kalma eşyayı İstanbul’a göndermiştir. 1917’de Medine Muhafızı Fahreddin Paşa’nın İstanbul’a yolladığı Mescid-i Nebevî’deki teberrükât ise ha­zineye katılan son parçalar ol­muştur.

    M. Şinasi Acar ile Şeyh­mus Dirim’in ortak ve titiz ça­lışmalarının konusu, özetledi­ğimiz bu eserlerdir.

    Kutsal Emanetler’in Son Seferleri adlı eser, 2006’da ya­yımlanmıştı. Kitabın anılar, harita, fotoğraf ve belgelerle zenginleştirilen ikinci baskısı, raflarında yer alacağı kitaplık ve kütüphanelere yeni bir de­ğer katacaktır.

    Necdet Sakaoğlu

  • Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye

    Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la her ay İstanbul’un az bilinen tarihinin peşine düşüyoruz. Epeyce aşina olduğumuz, her gün önünden geçip gittiğimiz yapıların detaylarda gizlenen yönlerini ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Sadece okumak yetmez diyorsanız, sizler de derginizi eline alın ve keşfe çıkın.

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    Süleymaniye Külliyesi’ne adım attığınız andan itibaren kendinizi başka bir zamana ışınlanmış gibi hissedersiniz. Kanunî Sultan Süleyman’ın saltanatını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun her anlamda “zirve noktasını” temsil eden 550 yıllık bu büyük yapı topluluğu, İstanbul’u simgeleyen en önemli anıt.

    Hayri Fehmi Yılmaz gezimiz esnasında “Süleymaniye’yi gezmeyen, İstanbul’u gördüm demesin” diyor. Haklı da… Kentin en görkemli anıtlarından birisi burası. İnşaatına başlandığı 1550’de, Orta Çağ dönemi Belgrad’ından daha büyük bir alana yayılan bir yapıdan söz ediyoruz.

    Kanunî Sultan Süleyman hem kendi saltanatının, hem de imparatorluğun ihtişamını tüm dünyaya göstermek için dönemin en büyük mimarını, Mimar Sinan’ı işin başına koymuş ve yedi yıl sürecek inşaat boyunca en ileri teknolojilerin, en modern tekniklerin kullanılmasını istemiş. “Helal arazi” için Fatih’in bölgede bulunan eski sarayının bahçesi seçilmiş. “Helal para” ise Rodos, Malta ve Belgrad seferlerinden Kanunî’nin payına düşen gaza gelirinden sağlanmış. Süleymaniye, döneminde Osmanlı’nın en büyük vakfına sahip külliye. Külliyeye ait işletmelerde o dönemde 700 kişi sabit çalışıyormuş.

    Çini, ahşap, nakış, hat… Tüm Osmanlı sanatlarında zirveyi temsil eden bir kurumdan söz ediyoruz. 112 bin elyazmasıyla ülkemizdeki en büyük elyazması kütüphanesi halen burada bulunuyor. Her köşesinde bir hikayeyi gizleyen bu devasa yapıya ait yüzlerce hikaye arasından, az bilinenleri derlemeye çalıştık. #tarih’in az bilinenleriyle başlayıp, Süleymaniye’nin ayrıntılı tarihine hâkim olmak size kalmış. İyi okumalar…

    1- ARDIŞIK ÜÇ KAPI

    Arka arkaya dizilmiş şaheserler 16. yüzyıl’dan kalma bir sokağa açılıyor

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    SİNAN’DAN İLK VE SON DENEME
    MİMAR SİNAN DIŞ AVLUDAN SONRA GELEN AVLU KAPISINDA İLK KEZ KULLANDIĞI TASARIMI DAHA SONRA BAŞKA BİR CAMİDE DENEMEDİ.

    Külliyenin kuzeybatısında yer alan Bekir Sami Onar Sokağı, 16. yüzyıldan bu yana değişmemiş sokaklarımızdan. Kıble yönünün tam karşısındaki bu sokakta yer alan cümle kapısı, sahip olduğu perspektifle mutlaka görülmesi gereken noktalardan. Sokak yönünden bu kapıya baktığınızda arka arkaya dizilmiş üç kapı daha göreceksiniz. Osmanlı mimarisinin üç önemli kapısı sırasıyla şöyle:

    • Dış avlu kapısı: Bu kapının üstündeki kubbede yer alan bekçi odaları bugün hâlâ güvenlik görevlileri tarafından kullanılıyor.
    • Avlu kapısı: Osmanlı mimarisindeki anıtsal yapılardan biri. Benzeri yok. Mimar Sinan, sadece burada böyle bir tekniği denemiş.
    • Cami kapısı: Caminin cümle kapısı dedikleri noktası. Bu kapıda açılış yapılırken Sultan Süleyman sormuş: “Bu camiyi açmaya layık olan kimdir”? Ulema “Mimarbaşıdır” cevabını verince Kanuni Süleyman, anahtarı Mimar Sinan’a vererek açılışı ona yaptırmış. Bu, mimarın artık zanaatkardan öteye giderek bir sanatçıya dönüşmesini simgelemesi açısından çok önemli bir an. Kendi yaptığı camiyi açması istenen bir mimar, Sinan.

    2 – BATI KAPISINDAKİ GÜNEŞ SAATİ

    Hafız Abdurrahman’ın çift kadranlı çizimi, camiden iki yüzyıl sonra, 1772’de yapıldı

    Caminin batı kapısının kuzey yüzündeki iki pencerenin ortasına baktığınızda boynuz biçiminde iki demir çıkma göreceksiniz. Etrafında ise duvara kazınmış, bugün oldukça silik görünen çeşitli semboller var. Bu, aslında caminin inşasından neredeyse iki yüzyıl sonra, 1772’de Hafız Abdurrahman tarafından yapılmış bir güneş saati. Üstte kalan tam teşekküllü ana kadran, sağ alttaki ise ikindi vakti tayini için yapılan ikinci kadran. Bugün bu kadranlar yamulmuş durumda, çizgiler belirsiz. Oysa yapıya zarar vermeyecek doğal bir boyayla bu çizgiler belirginleştirilse ne hoş olur.

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    FARK ETMEK ZOR BUGÜN SAATİN ÇİZGİLERİNİ GÖREBİLMEK İÇİN DİKKATLİ BAKMAK GEREKİYOR. OYSA 1772’DEKİ TAM TEŞEKKÜLLÜ HALİNE DÖNDÜRMEK MÜMKÜN.

    3 – BAHÇEDE GİZLENEN VAFTİZ TEKNESİ

    Osmanlılar, külliyedeki haçtan rahatsız olmamıştı

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye

    Caminin batı kapısının hemen dışındaki bahçede yer alan vaftiz teknesi, muhtemelen 5. yüzyıla ait. Erken Hıristiyanlık döneminde sadece çocuklar değil, yeni Hıristiyan olan yetişkinler de vaftiz edildikleri için, büyük teknelere ihtiyaç duyuluyordu. Zira vaftiz esnasında tüm bedenin suya batması gerekiyordu. 7. yüzyıldan sonra bu teknelerin boyu küçülmeye başladı. Osmanlılar muhtemelen bu tekneyi yağ depolamak veya benzeri bir iş için kullanıyorlardı.

    Uyarı: Saksı olmaktan çıkmalı ve gizlenmemeli!

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye

    Vaftiz teknesinin Süleymaniye Külliyesi’ne nereden ve nasıl geldiğini bilmiyoruz. Fakat bildiğimiz bir şey var ki, bugün saksı olarak kullanılıyor! Üstelik etrafına ekilen uzun bitkilerden anladığımız, kamufle edilmek istendiği. Osmanlı döneminde bir caminin bahçesinde yer almasında hiçbir sakınca görülmeyen haç formu, belli ki bugün gizlenmek istenmiş. Oysa bu teknenin içi boşaltılmalı ve buraya gelen haç şeklindeki bir vaftiz teknesinin yüzyıllardır cami avlusunda sergilenmesi yerli-yabancı ziyaretçilere gururla gösterilmeli.

    4 – 550 YILLIK HELALAR

    Tarihsel bir ihtiyaç: Dünyanın en eski aktif tuvaletlerinden

    Külliyenin kuzey ve güney kanatlarında 1557’de yapımı tamamlanan helalar yer alıyor. İşin ilginci bu helalar bugüne kadar ulaşmış ve halen kullanılıyor. Yani 16. yüzyıldan bir tuvalet görmek ve hatta kullanmak isteyenler Süleymaniye’ye gidebilirler. Ne yazık ki, eskiden olduğu gibi bugün de bu alan sadece erkekler tuvaleti olarak hizmet veriyor. Yanyana pek çok gözden oluşan bu alanda, eskiden, her bir gözde sadece bir hela taşı ve ibrik olması muhtemel. Bugün ise içleri modern bir şekilde yenilenmiş. Dünya üzerindeki en eski tuvaletlerden birisi olduğunu da ekleyelim.

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    SADECE ERKEKLERE 16. YÜZYILDAN BU TUVALETLERİ BUGÜN SADECE ERKEKLER KULLANABİLİYOR. KADINLAR TUVALETİ DIŞ KISIMDA VE OTANTİK DEĞİL.

    5 – AVLUYA YAYILMIŞ PORFİR TAŞLAR

    Mısır’daki Porfira Dağı’ndan: İmparatorun mor simgesi

    Porfir, Mısır’daki Porfira Dağı’ndan çıkarılan bir mermer türü. Buradaki ocak 5.-6. yüzyıldan sonra kapatılmış ama çıkan taşlar yüzyıllardır dünyanın farklı yerlerini dolaşmaya devam ediyor. Porfir, mor renkte bir mermer. Mor, Roma’da imparatorluk rengi. Bizans imparatorlarının resmî ismi de “porfire genitos”. Yani porfirden doğan. Sahiden de Bizans döneminde imparatorlar porfir kaplı bir odada dünyaya gözlerini açıyor, öldüklerinde de porfirden lahitlerle gömülüyorlardı.

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye

    Sinan’ın rüyası “kafir oyunu”nu bozdu!

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye

    Süleymaniye’ye batı kapısından girdiğinizde yerde porfirden bir ayaktaşı görürsünüz. Bu ayaktaşı, Fatih Camii’nde imparatorlar için hazırlanan anıtmezardan çıkarılarak buraya getirilmiş. Dikkatle bakarsanız üzerinde siluet halinde bir haç formu görebilirsiniz. Ayrıca cami avlusunda yerlere dikkatlice bakarak yürüyen insanlar da gözünüze çarpmış olabilir. İnsanlara yerlerde haç aratan bu taşa dair Evliya Çelebi’nin aktardığı şehir efsanesi şöyle: Süleymaniye’nin inşası esnasında porfir taşını, Osmanlılara gönderen “kafirler” taşın mihraba yerleştirilmesini tavsiye etmiş. Fakat Mimarbaşı Sinan gece rüyasında taşı görmesinin ardından taşı ortasından kırdırmış. Taş kırıldığında içinden gizli bir haç çıkmış. Sinan da üzerinde bu hacın izini taşıyan taşı, avlu girişine ayaktaşı olarak yerleştirmiş. Buna çok kızan kafirlerin top atışıyla mermeri parçalamaya çalıştıkları, top atışı izinin de hâlâ camideki sütunlardan birinde durduğu da anlatılırmış.

    6 – AVLUDAKİ TERS FISKİYELİ HAVUZ

    Su yok, dilek için para var

    Bu tür revaklı avlular sadece sultan camilerinde bulunuyor. Dolayısıyla bütün İstanbul’da sadece sekiz tane var. Fakat bunlar arasında en ihtişamlısı tartışmasız Süleymaniye’deki. Genellikle bu tür avluların ortasında bir şadırvan ve etrafında abdest muslukları olur ama burada fıskiyeli bir havuz ve etrafında musluklar yok. Üstelik fıskiyeler normalin aksine aşağıdan yukarı değil, yukarıdan aşağıya akıtılmış. İçine yapılan sistemle su çatıya çıkarılmış ve tavandan aşağıya sarkıtılmış. Bugün havuz boş ve fıskiyesi de ne yazık ki çalışmıyor. Keşke çalışsa… Şu anda sadece boş havuza dilek için para atanları görebiliyoruz.

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye

    7 – KARAHİSÂRÎ’NİN CÜMLE KAPISI HATLARI

    Osmanlı sultanlarının isimleri yazılı

    Avludan camiye girilen cümle kapısının üstünde yer alan yazı önemli. Eski Türkçe bilmeseniz bile dikkat ederseniz yazıda tekrarlanan bölümleri fark edebilirsiniz. Bu hatta Kanuni Sultan Süleyman’a kadar gelmiş geçmiş tüm sultanların adları geçiyor. Osman oğlu Orhan, oğlu Murad, oğlu Bayezid şeklinde ilerliyor. Osmanlı dönemindeki tarih bilincini anlayabilmek açısından bu kitabe önemli. Böyle bir bilincin Osmanlılar’da varolmasının nedeni meşruiyet ve güçlerini bu tarihten almaları. On kuşaktır babadan oğula geçen bir iktidar olduklarını ve bunu kimsenin sorgulayamayacağını bu şekilde vurguluyorlar. Caminin hattatı, bazı kaynaklarda Ahmet Karahisârî diye geçse de aslında onun oğlu Hasan Karahisârî. Ahmet Karahisârî’nin gözleri görmez olunca, başladığı işi oğlunun bitirdiği de rivayetler arasında…

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    TEKRARLANAN DİZİLER ARAPÇA BİLMESENİZ BİLE YAZIYA DİKKATLİ BAKTIĞINIZDA BELLİ BİR DİZİNİN TEKRAR ETTİĞİNİ GÖREBİLİYORSUNUZ.

    8 – MİHRABIN 550 YILLIK VİTRAYLARI

    Sarhoş İbrahim’in revzenleri: İstanbul’un en eski cam işleri ‘kanatlanıyor’

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    CEBRAİL’İN KANATLARI MİMAR SİNAN, CAMİ VİTRAYLARINI CEBRAİL’İN HER IŞIKTA RENK DEĞİŞTİREN KANATLARINA BENZETİR.

    Caminin içindeki mihrabın çevresinde yer alan dokuz penceredeki özgün revzenler korunmuş. Yaklaşık 550 yaşındaki bu vitraylar, İstanbul’da bir yapıda halen korunan en eski cam işleri. Evliya Çelebi, bu vitrayları Sarhoş İbrahim isimli bir cam sanatçısının yaptığını yazar. İbrahim’in sarhoşluğunun da içkiden değil kurşun çerçevelerle uğraşmaktan geldiği söylenir. Mimar Sinan’ın bizzat kendisi de mihrap çevresindeki bu vitrayları “Cebrail’in her ışıkta renk değiştiren muhteşem kanatlarına” benzetir.

    9 – KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN TÜRBESİ

    Kutsal Hacer-ül Esved taşı

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    DAHA ÇOK ZİYARET EDİLSİN DİYE KANUNÎ’NIN TÜRBESİNİN HEMEN GİRİŞİNE 2. SELİM’İN İSTEĞİYLE YERLEŞTİRİLEN HACER-ÜL ESVED TAŞININ (ALTTA) KUTSİYETİ NEDENİYLE ZİYARETLERİ ARTIRMASI AMAÇLANMIŞ.
    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye

    Kanuni Sultan Süleyman ölmeden önce türbesinin yerinin hazırlanmasını ve bu yerin kendisine gösterilmesini istemiş. Padişaha öldükten sonra gömüleceği yeri göstermenin nezaketsizlik olacağını düşünen ulema, çekinmiş bunu yapmaktan. Fakat Sultan Süleyman ısrar etmiş. Sonunda türbesinin yeri kendisine gösterildiğinde çok duygulanmış ve ağlamış. Oğlu 2. Selim’in yaptırdığı bu türbe, külliyenin inşaatı en son tamamlanan birimi. 2. Selim türbenin daha çok ziyaret edilmesi için o esnada İstanbul’a getirilen Hacerü’l-Esved taşından bir parçayı da türbe girişinin en üst kotundaki pencerenin kilit taşına yerleştirmiş. Bu taşı bugün de görmek mümkün. Benzer bir taş İstanbul’un Kadırga semtindeki Sokullu Mehmet Paşa Camii’nde de bulunuyor.

    Tarihî mermerlerin yolculuğu

    Ayasofya önünden alındı, türbenin tavanına kondu

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    TAVANDAKİ LEVHALAR TAVANDA KULLANILAN LEVHALARIN ARKA YÜZÜNDE DİNÎ BIR TOPLANTININ NOTLARI MEVCUT.

    Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesine dair bir başka detay da giriş kapısının önünde bulunan revakta. Bugün ayakkabı çıkarılan bu bölüme gelince başınızı yukarı kaldırın. Tavanda gördüğünüz mermer levhalar aslında bir zamanlar Ayasofya Camii’nin önünde yer alan bir kitabenin parçaları. Sultan 2. Selim bir Ayasofya ziyaretinde bu kitabeyi merak edip ne olduğunu sorar. Ulema “Hz. Ali’nin tılsımıdır” der, sultan gülümser ve kitabenin okunmasını ister. Uzun Yunanca metin okununca, tahminen 1116’da İstanbul’da gerçekleşen dini bir toplantının notları olduğu ortaya çıkar. Bu unutulmuş hikaye, 1970’lerde türbenin restorasyonu sırasında ahşap saçaklar sökülünce ortaya çıkar. Levhalar yerinden sökülüp burada kullanılmıştır. Bugün Kanuni türbesinde duran bu levhaların yazısız arka yüzlerini görebiliyoruz. Fakat ön yüzlerinin replikaları alındı ve Ayasofya girişine konuldu. Dileyenler orada görebilir.

    10 – HAZİREDEKİ ÖZEL MEZARTAŞLARI

    Süleymaniye’ye gömülen seçkinler: Cumhurbaşkanı kardeşi, eski Bakan, nakşi şeyhleri…

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    BAKANLAR KURULU KARARIYLA SÜLEYMANİYE HAZİRESİ’NE SON GÖMÜLEN KİŞİ ESKİ MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN.

    Kanuni Süleyman ve Hürrem Sultan aslında Süleymaniye Külliyesi içerisinde, yanyana türbelerinde bir gül bahçesi içerisinde uyumayı düşünmüşlerdi. Fakat öyle olmadı. 18. yüzyılın sonlarından itibaren bu alana cami, vakıf ve devlet görevlileriyle, onların yakınları defnedilmeye başlandı. Aslında bu durum Sultan Süleyman’a ve onun temsil ettiği iktidara yakın olma isteğinden kaynaklanmaktaydı. Bu sürecin sonraki yıllarında Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa kolunun ileri gelenleri de Süleymaniye Haziresi’ne gömülmeye başlandı. Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın annesi ve erkek kardeşi, Nakşi Şeyhleri Mehmet Zahit Kotku ve Esat Coşan’ın yanı sıra yakın tarihte Maliye Bakanlığı yapan Kemal Unakıtan da özel izinler ve Bakanlar Kurulu kararlarıyla buraya gömülen isimler arasında.

    11 – SİNAN’IN KÜLLİYEYE KOMŞU TÜRBESİ

    Şaheserinin yanıbaşında uyuyan büyük mimar: ‘Geçti bu demde cihandan, pîr-î mimaran sinan’

    Mimar Sinan 1588’de öldüğünde külliyenin yanıbaşına defnedildi ve en beğendiği eserinin karşısında uyuma ayrıcalığına kavuştu. Süleymaniye Külliyesi simgesel anlamı büyük bir yapı. Osmanlı İmparatorluğu’nun kudretli hakanının ismini ve dolayısıyla onun temsil ettiği erki temsil ediyor. Dolayısıyla Mimar Sinan için burada bir türbe yapılmasına izin verilmesi özel bir durum. O dönemde bir mimara yapılacak cinsten bir jest değil aslında. Türbesinin oldukça sade bir tasarımı olduğunu görüyoruz. Dışarı bakan pencerenin üzerinde bir kitabe var. Arkadaşı şair Sâî Mustafa Çelebi tarafından kaleme alınan bu kitabe şöyle bitiyor: “Geçti bu demde cihandan, Pirî Mimaran Sinan.”

    Bir İstanbul anıtı: Süleymaniye
    SİNAN’IN, 2. SELİM’İN ÖZEL İZNİYLE YAPILAN MÜTEVAZI TÜRBESİ.
  • İşlek bir kent meydanı

    İşlek bir kent meydanı

    Bu sayıda Hayri Fehmi Yılmaz’la Tophane semtinde bir tura çıkıyoruz. Bizans döneminde Argiropolis (Gümüş Şehir) ismiyle bilinen Tophane, Osmanlı’da kentin en işlek noktaları olan Karaköy ile Fındıklı arasında bir geçiş noktası ve aynı zamanda bir kent meydanı. 1957’de yapılan yol genişletme çalışmalarına kurban edilen yapıları ve alanlarıyla bugün meydan algısından çok uzakta. Bir dönem denizle iç içe olan tarihi yapıları hemen her yüzyılda devam eden denizi doldurma faaliyetleri nedeniyle bugün epey içerilerde kalmış durumda. Bölgede halen süren Galataport inşaatı, Tophane karakteristiğine ait bazı tarihi anıtların etrafında şekilleniyor. İnşaat tamamlandığında ortaya nasıl bir sonuç çıkacağı, alanın insanla kurduğu ilişkinin sekteye uğrayıp uğramayacağı tam bir muamma. Hayri Fehmi Yılmaz’la ismi bugün kulağımıza sadece eski bir İstanbul semti gibi çalınan, oysa bir dönem kentin önemli meydanlarından birisi olan Tophane’nin az bilinen tarihinin peşine düştük. 

    AZ BİLİNEN TARİHİN PEŞİNDE 

    Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz’la her ay İstanbul’un az bilinen tarihinin peşine düşüyoruz. Epeyce aşina olduğumuz, her gün önünden geçip gittiğimiz yapıların detaylarda gizlenen benzersiz tarihini az bilinen yönleriyle ortaya çıkarmayı hedefliyoruz. Sadece okumak yetmez diyorsanız, sizler de derginizi elinize alın ve keşfe çıkın. 

    1. KILIÇ ALİ PAŞA’NIN DENİZ ÜSTÜNDEKİ KÜLLİYESİ 
    2. VAKTİYLE RENGARENKTİ: TOPHANE ÇEŞMESİ 
    3. TOPHANE KASRI 
    4. ‘ALLAH’IN YARDIMIYLA’ NUSRETİYE CAMİİ 
    5. SİNAN MÜZESİ ALANINDA BİZANS KALINTILARI 
    6. ASKERÎ TOP DÖKÜMHANESI: TOPHANE-İ ÂMİRE 
    7. KANUNÎ DÖNEMİNDEN KARABAŞ TEKKESİ 
    8. 500 YILLIK BİR TARİHÎ KALINTI 

    1- KILIÇ ALİ PAŞA’NIN DENİZ ÜSTÜNDEKİ KÜLLİYESİ

    İtalya’dan Osmanlı donanmasının başına

    Uluç Ali mi? Kılıç Ali mi?

    Kılıç Ali Paşa’nın ismi başlangıçta Uluç Ali Paşa. Uluç aslında Kuzey Afrika’da farklı bir inançtan İslamiyet’e geçmiş olanlara verilen hafiften aşağılayıcı bir isim. Paşa, denizde büyük kahramanlıklar gösterince Sultan 2. Selim onu Kılıç diye anmaya başlıyor. Kaptan-ı Derya olarak donanmanın başında bulunan Kılıç Ali Paşa, İtalyan kökenli ve Türkçesi bozuk. Hatta bir hikaye var. Cami açıldığı gün Peygamber’e dua okunurken Paşa “Burası meyhane mi? Niçin şarkı söylüyorsunuz?” diyerek çok kızmış. Okunanın dua olduğunu öğrenince mevlüthanların maaşlarının hemen artırılması emrini vermiş. Kılıç Ali Paşa külliyeyi yaptırmak için izin istediğinde 2. Selim izin vermiş ama bir şart koşmuş: Kimsenin malına ve arazisine dokunulmayacak. Çözüm olarak bugünkü Tophane-i Amire Kültür Merkezi’nin güneyindeki Meclis-i Mebusan Caddesi’ne kadar uzanan denizin doldurulmasına karar verilmiş. Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa deryanın üzerine cami inşa etmiş. Rivayet odur ki tersane zindanlarında esir olan birçok soylu bu işte köle olarak çalıştırılmış ve bu soylular arasında İspanyol yazar Cervantes de varmış. 

    La Castella’dan bir denizci

    Müslüman olmadan önce Giovanni Dionigi Galeni ismini taşıyan Kılıç Ali Paşa’nın doğduğu La Castella’da bulunan heykeli.

    Galata’ya yolu düşenin sabahlama mekanı

    Hamamın kubbesi cami kubbesinden büyük 

    Kılıç Ali Paşa Hamamı soyunmalığı tek kubbeli bir yapı. 14 metre genişliği ve 17 metre yüksekliği olan kubbesi cami kubbesinden daha büyük. Osmanlı’da hamam, cami kadar önemli bir yapı. Çünkü yıkanıp arınmadan ibadet mümkün değil. Kılıç Ali Paşa Hamamı eskiden “sabahçı hamamı” olarak kullanılırmış. Tophane İskelesi’nde akşam ezanından sonra kayıklar çalışmadığından son kayığı kaçıranlar burada sabahlarmış. Hamamlara, daha doğrusu hamamda çalışan tellaklara dair içinde bu hamamın da geçtiği bir elyazması var. İsmi Dellakname-i Dilkuşa. Yani “Gönüller Açan Dellaklar”. 17. yüzyılda Hamamcıbaşı İsmail Efendi tarafından Kılıç Ali Paşa Hamamı’nda tellaklık yapan Yemenici Kara Bâli’nin isteğiyle kaleme alınmış. Bâli’nin “Tarihe bizimle ilgili bir anı kalsın” diye istekte bulunması üzerine İsmail Efendi çeşitli hamamlarda vazife yapan 11 İstanbul tellağının öyküsünü bu elyazmasında anlatmış. 

    Başarılı bir restorasyon Mimar Cafer Bozkurt önderliğinde oldukça başarılı bir restorasyon süreci geçiren hamam, bugün halen faal.

    Kılıç Ali Paşa Camii: 16 yüzyıldan bir şaheser

    Tasarım Sinan’dan, ilham Ayasofya’dan 

    Kılıç Ali Paşa Külliyesi’nin tasarımını Mimar Sinan yapmış. Külliye cami, hamam, medrese ve türbeden oluşuyor. Bugün Kemeraltı Caddesi’nin güneydoğusunda L şeklinde uzanan Hamam Sokağı 16. yüzyıldan bu yana neredeyse aynı şekliyle korunmuş bir cadde. Kılıç Ali Paşa 400 yıl önce bu sokağa girdiğinde ne görüyorsa bugün biz de aynısını görüyoruz. Cami genellikle Ayasofya’ya benzetilir. Ve denir ki, Kılıç Ali Paşa Ayasofya’yla kendisi arasında bir bağ kuruyor. Ayasofya eski bir kilise iken cami oldu; paşa da eski bir Hıristiyan iken Müslüman… 

    Birbirine bakan Ayasofya ve Kılıç Ali Paşa camileri mimari açıdan benzeşiyor.

    Muhteşem bir çalışma düzeni 

    Hattat, nakkaş, çinici, mimar ortaklığı 

    Camideki tüm hat işleri Demircikulu Yusuf isimli bir hattat tarafından yapılmış. Bu yazım süreci tüm ayaklarıyla mükemmel bir süreç. Caminin duvarlarında, hangi ayetlerin içinde yer alacağı mimar, hattat ve nakkaş tarafından belirleniyordu. Bir taslak hazırlanıyor, sonra nakkaş bu taslağa bir çerçeve çiziyor, aradaki boşlukları çeşitli simgelerle dolduruyordu. Hazırlanan bu kalıp çini ustası tarafından İznik’te çini olarak üretiliyordu. Whatsapp yok, e-posta yok. Tekrar kontrol etme şansı yok. Kılıç Ali Paşa Camii’nde bir de kuzeybatıdaki payenin önünde yer alan ve sekiz sütun tarafından taşınan müezzin mahfilinin tavan kısmına dikkat etmeli. Türünün en güzel örneklerinden biri olan bu motifte yeşil ve şarabî renklerin iç içeliği muhteşem. 

    Caminin hat işleri Demircikulu Yusuf tarafından yapılmış. Müezzin mahfilindeki kalemişi mutlaka görülmeli (altta).

    Türbe: Bir zamanlar denize nâzırdı

    Paşa su sesiyle ‘uyumak’ istemişti

    Kılıç Ali Paşa denizi çok sevdiğinden son uykusunu deniz kıyısında uyumak istemiş. Bu nedenle onun isteği doğrultusunda ölünce türbesi külliyenin güneydoğusunda denizin kıyısına inşa edilmiş. Fakat bu külliye için Tophane Koyu’nu doldurtan Paşa denizin bir kez daha doldurulabileceğini hesap etmemiş. Buradaki kara parçası 19. yüzyılda bir kez daha genişletilmiş ve Paşa’nın deniz kenarındaki türbesi içeride, karada kalmış. Sonra bu dolgular devam etmiş. Türbe bugün neredeyse 100 metre içeride. Türbenin de yer aldığı hazire kısmında bir de Mehmet Salih Paşa’nın mezarına dikkat etmeli. Mezarının kırık kalyon direği ve inmekte olan yelkeni hayat gemisinde sona gelindiğini simgeliyor. Bu çok çarpıcı mezar taşı Avrupa’da tasarlanmış. 

    İngiliz sanatçı Thomas Allom’a ait, sonradan renklendirilen gravür, Tophane, 1838.

    2- VAKTİYLE RENGARENKTİ: TOPHANE ÇEŞMESİ

    Kaideler, güller, karanfiller

    Çeşme duvarlarındaki detaylara dikkat

    Tophane Çeşmesi’ni Sultan 1. Mahmut yaptırmış. 18. yüzyıl meydan çeşmelerinin çok güzel bir örneği. İçinde büyük bir su haznesi var. Çeşmenin üzerindeki süslemelere dikkat ederseniz muhteşem detaylar yakalayabilirsiniz. Bu tarz süslemeler klasik devirde yok, 18. yüzyılda moda oluyor. Mesela süslemelerden birinde ahşap bir kaide resmedilmiş. Üzerinde metal bir tas, o tasın içerisinde bir vazo ve içinde güller ve katmerli karanfiller. Osmanlıların bir çiçek dizme sanatı var, bu şekilde çiçekler hazırlayıp sohbet meclislerinin etrafına diziyorlar. Yine çeşmedeki işlemelerde meyve dalları var. Aynı şekilde bazen de yine aynı sohbet meclislerinde bir metal tabağa bir meyve dalı takıyorlarmış. Vaktiyle çeşmenin cephesi rengarenk boyalıymış. Yani çeşmeyi bir de rengarenk hayal etmeli. 

    Tophane Çeşmesi, 18. yüzyıl meydan çeşmelerinin çok güzel bir örneği.

    Çeşme yanıyor, duvarları yıkılıyor

    UYARI: Koruma altına alınması şart!

    Hayatını sokakta sürdüren ve Tophane’yi mesken tutan insanlar ısınmak amacıyla çeşmenin alt kısmında ateş yakıyor. Hiçbir koruma yok. Çeşmenin restorasyonu yeni bitmesine rağmen şu anda durumu içler acısı. Altta oluşan sıcaklık nedeniyle üst kısımdaki çiçek işlemeleri dökülmüş durumda. Tophane Çeşmesi’nin derhal koruma altına alınması şart! 

    Çeşmede ateş yakılması nedeniyle çiçek işlemeleri dökülmüş durumda.

    3- TOPHANE KASRI

    Padişahların çalışma odası

    Abdülmecid’in uğrak yerlerinden biri

    Meclis-i Mebusan Caddesi’nin güney cephesinde, kuzey-güney doğrultusunda yer alan bu yapı 19. yüzyıl ortasında Sultan Abdülmecid tarafından İngiliz mimar William James Smith’e yaptırılmış. Osmanlı padişahları topların dökümünü denetlemek üzere tophaneye sık sık ziyaretlerde bulunuyorlardı. Bu kasırlar padişahların bu ziyaretler esnasında kullanması için inşa edilmiş bir çeşit çalışma odası aslında. Abdülmecid, iktidarı döneminde bu kasırda çok sık çalışırmış. 1885 Kasım’ında Doğu Rumeli sorununun ele alındığı “İstanbul Konferansı” da burada toplanmış. Kasır bugün Mimar Sinan Üniversitesi tarafından kullanılıyor. Fakat dalların arkasında biraz gizli saklı kalmış ve biraz da bakımsız durumda ne yazık ki. 

    4- ‘ALLAH’IN YARDIMIYLA’ NUSRETİYE CAMİİ

    Bir selatin camii

    Sultan 2. Mahmut ve iman vurgusu

    Osmanlı sultanı 2. Mahmut 1826’da bu selatin camiini (padişah tarafından inşa ettirilen cami) Tophane’ye yaptırmış. Tophane’de bir yanda 16. yüzyıldan bir vezir camii (Kılıç Ali Paşa), diğer yanda bir sultan camii. 16. yüzyılda bir vezirin 19. yüzyıldaki bir sultan kadar varlıklı olduğunu söylemek mümkün gibi… Nusret “Allah’ın yardımı” demek. 2. Mahmut, yeniçeriliği kaldırdıktan sonra bu işi Allah’ın yardımıyla yaptığını halka hatırlatmak için bu ismi vermiş. Tabii ülkede kılık kıyafetten tutun günlük yaşama pek çok şeyi değiştiren bu padişah aynı zamanda Allah’a olan inancını vurgulamak için de bu ismi seçmiş olabilir. 

    Yol çalışmasıyla değişti Nusretiye Camii’nin kuzey cephesinde yer alan muvakkithane ve sebil, Abdülaziz döneminde doğu cephesindeki şadırvanlı avluya taşındı. Caminin önündeki çeşme ise bugün Maçka Demokrasi Parkı girişinde.

    Şadırvan: İstanbul’da ilk fotoğraflanan yapılardan

    James Robertson hayran kalmıştı-1850 

    Caminin kuzey cephesinde yer alan muvakkithane ve sebil Abdülaziz döneminde doğu cephesindeki şadırvanlı avluya taşınmıştır. Avludaki şadırvanın mimarisi oldukça ilginçtir. Üst kısmı sanki bir külahı tutup yukarıdan çekmişsiniz gibi durur. 1850-1855 arasında İstanbul’un ilk fotoğraflarını çeken James Robertson bu şadırvanı da fotoğraflamıştır. Saçakları, kubbesi ve iç kısmında yeşilliklerle bezeli bir şehir manzarası işlenmiş fakat bugün bu işlemeler ne yazık ki yok. 

    Külahı andırıyor 

    Caminin avlusundaki şadırvanın üst kısmı bir külahı andıran yapısıyla benzerlerinden ayrılıyor.

    5- SİNAN MÜZESİ ALANINDA BİZANS KATINTILARI

    İlk berat burada verildi

    İstanbul Patrikhanesi’nin ilk temelleri burada atıldı

    Tophane-i Amire’nin doğusunda kalan alanda bundan bir süre önce bir Mimar Sinan Müzesi yapılmak istendi ve bu nedenle Meclis-i Mebusan Caddesi’nin batı kenarında kazı yapıldı. Fakat kazı sırasında 5. yüzyıldan bir Bizans manastırına ait kalıntılar bulundu. Bugün hâlâ yamaçta bu kalıntıları görmek mümkün. Şöyle de bir durum var: İstanbul Patrikhanesi’nin Tophane-i Amire’nin doğusunda kalan alanda bundan bir süre önce bir Mimar Sinan Müzesi yapılmak istendi ve bu nedenle Meclis-i Mebusan Caddesi’nin batı kenarında kazı yapıldı. Fakat kazı sırasında 5. yüzyıldan bir Bizans manastırına ait kalıntılar bulundu. Bugün hâlâ yamaçta bu kalıntıları görmek mümkün. Şöyle de bir durum var: İstanbul Patrikhanesi’nin ilk temelleri de aslında burada atılmış. Havari Andreas patriklik beratını Stachys’a Argiropolis’te (“Gümüş Şehir”, Tophane’nin Antik dönemdeki ismi) vermişti. Stachys ilk İstanbul Patriği kabul ediliyor. Yani burası aynı zamanda havarilerin kurduğu beş patrikhaneden birinin kuruluş yeri. 

    Patriklik beratı ilk İstanbul Patriği kabul edilen Stachys Argiropolis’te (Tophane) verilmişti.

    6- ASKERÎ TOP DÖKÜMHANESİ: TOPHANE-İ ÂMİRE

    Doğu kanadı Fatih, batı kanadı Kanunî Dönemi

    Semtte bulunan en eski Osmanlı yapısı

    Tophane’deki en eski tesis Boğazkesen Caddesi ile Meclis-i Mebusan Caddesi’nin kesiştiği noktada yer alan ve bugün Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi olarak bildiğimiz dökümhane. Doğu kanadı ilk olarak Fatih Sultan Mehmet tarafından yapılmış ve Osmanlı ordusunun kullandığı askeri toplar burada dökülmeye başlamış. Fatih’ten sonra Kanuni döneminde daha batıda kalan büyük bina inşa edilmiş. Fakat bugünkü binanın sadece alt kısmı Kanunî döneminden. Üst kısmı o zamanlar ahşapmış ve dökümhanede yangın çıktığında buradaki içi su dolu ahşap variller yanarak aşağıdaki yangını söndürüyormuş. 

    1950’Lerdeki yol çalışmalarından önce Tophane-i Amire binası.

    Batılı diplomatlara karşı

    Gazi toplarla psikolojik savaş 

    Dökümhaneden çıkan toplar imparatorluğun dört bir yanına gönderilir, savaşlarda kullanılan toplar daha sonra burada Karaköy Meydanı’nda sergilenirmiş. Hatta deniz yoluyla kente ulaşan yabancı ülkelerin elçilerini bu meydandan geçirirken savaşlarda kullanılan bu gazi topları gösterirlermiş. “Hani sizi şurada yenmiştik ya, işte bu orada sizin kalenizi yıktığımız top” diye anlatır, birazdan başlayacak uluslararası pazarlıklarda psikolojik üstünlüğü ele geçirirmiş Osmanlı diplomatları. Bu toplar şimdi Harbiye Askerî Müzesi’nde. 

    Kanunî döneminden bir Tophane minyatürü.

    7- KANUNÎ DÖNEMİNDEN KARABAŞ TEKNESİ

    Bir tekke, bir hazire, bir sütun

    Mezartaşlarında Halvetî ve Kadirî sembolleri

    Karabaş Tekkesi 16. yüzyılda Kanuni döneminde yapılmış. Zamanla Halvetî ve Kadirî tarikinden şeyhler bu tekkenin postuna oturmuşlar. Son devrin meşhur Kadirî ailelerinden Hobcuzadeler burada vazife yapmışlar. Bu tekkenin etrafındaki küçük hazirede bugün şeyhlerin ve dervişlerin mezartaşları yer alıyor. Bu taşlara dikkat edildiğinde Halvetiliğin ve Kadiriliğin kullandığı sembolleri görmek mümkün. Hazirenin köşesinde yer alan ve muhtemelen antik dönemden kalan dev sütun ise bir zamanlar binektaşı olarak kullanılmış olmalı. 

    Şeyhler-Dervişler Karabaş Tekkesi haziresindeki mezartaşlarında şeyhlerin ve dervişlerin mensubu oldukları tarikat sembolleri yer alıyor.

    8- 500 YILLIK BİR TARİHÎ KALINTI

    Yıktırılan surlardan saklı bir hatıra

    Galata surlarında kule, şimdi bir kafe

    Galata’nın etrafını yüzyıllar boyunca çevreleyen surların bir kısmı 1870’lere kadar varlığını sürdürmüştü. 1870’lerde parça parça yıktırılmasına rağmen halen bazı noktalarda karşımıza çıkan parçalar var. İşte bugün Kemeraltı Caddesi ile onu kuzeybatı istikametinde dik kesen Lüleciler Caddesi’nin köşesinde böyle bir kalıntı yer alıyor. Bugün bir kafe olarak işletilen bu kalıntı biraz dikkat edildiğinde görülecektir ki aslında tarihî Galata surlarına ait bir kulenin alt kısmı. Uzaktan bakıldığında yarım daire formu anlaşılabilen kule 14. yüzyıl sonu veya 15. yüzyıl başı olarak tarihlenen bir dönemden kalma. 

    Belki de son örnek Galata surları 19. yüzyılda parça parça yıktırılmıştı. Bu kule kalıntısı belki de kalan son örnek.
  • Kraliçesi, padişahı ve evliyasıyla Sultanahmet

    Kraliçesi, padişahı ve evliyasıyla Sultanahmet

    Bu ay #tarih’te yeni bir bölüme başlıyoruz. Sanat tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz, İstanbul’un çok bilinen noktalarının az bilinen tarihini anlatıyor. İlk bölümde rotamız Sultanahmet Hipodromu, Osmanlı dönemindeki adıyla At Meydanı. Bizans İmparatoriçesi’nin gençliğindeki erotik dansları, Türklerin ilk uçma denemesi; Düğümlü Baba’nın, Server Dede’nin, Şeyh İsmaili Maşuki’nin hikayeleriyle bir Sultanahmet turu… 

    Laf ne zaman tarihten açılsa konu bir noktada o malum yere gelir: “İnsanın önce kendi sokağının, mahallesinin tarihini öğrenerek başlaması lazım bu konulara. Kendi tarihini bilmeyen başkasının tarihini ne bilsin!” 

    Başta kulağa klişe gibi gelse de doğruluk payı büyüktür. Mahallenin, sokağın, köşedeki eski çeşmenin, yan sokakta her gün önünden geçtiğiniz o kâgir binanın bir tarihi var. Üstelik şöyle bir tozunu aldığınızda insana bambaşka ufuklar açacak bir tarih. Büyük resme hâkim olma veya genel-büyük lafların cazibesiyle atlanan bu tarih, aslında dünyanın bugününü anlamamızda büyük önem taşır. 

    Sanat tarihçisi ve arazi uzmanı Hayri Fehmi Yılmaz’la birlikte, bu sayıdan başlayarak hazırlayacağımız sayfalarda İstanbul’a işte biraz da bu gözle bakıyoruz. Bu ilk bölüme “gayet iyi bildiğimiz” Sultanahmet semtiyle; Roma döneminde hipodrom olarak kullanılan, Osmanlı erken döneminde At Meydanı diye adlandırılan bölgenin az bilinen tarihiyle başladık. 

    Antik Çağ’dan bugüne, Bizanthion’dan İstanbul’a kentin gelişimine yön veren 1600 yıllık bu meydanı Hayri Hoca anlattı, biz dinledik, aktardık. 

    Üzerinde yüzlerce düğümlenmiş iple adeta bir şaman gibi dolaşan Düğümlü Baba’yı… Osmanlı Sultanı Ahmet’in genç yaşta kendi külliyesini yaptırırken amel defterinin kapanmaması için gösterdiği özeni… Adımlarken 1600 yıl öncesinde başlayıp 21. yüzyılda bitirdiğiniz bir merdivenin hikayesini… Şeyh İsmail Maşuki’nin bugün binaların arasında sıkışan türbesini… Bir vakitler devlet memurlarının kabri başında bir Fatiha okumadan göreve başlamadığı, memuriyet isteyenlerin kapısında dua ettiği Tapu Dairesi binasının içinde yatan Server Dede’yi… 

    1- TARİHİN EN UZUN ÖMÜRLÜ HİPODROMU

    Seyyahlar gezi, anlattı, bugüne taşıdı

    İstanbul’un 2 bin yıldır dünyaya açılan yüzü

    Bizans Hipodromu, Osmanlıların At Meydanı ve sonrasında Sultanahmet Meydanı… Kaynaklara göre hipodrom 193-211 arasında hüküm süren Roma İmparatoru Septimius Severus zamanında yapılıyor ve bir diğer Roma İmparatoru Konstantin döneminde yenileniyor. Neredeyse 2 bin yıldır kente gelen neredeyse herkes, her ziyaretçi buraya mutlaka geliyor. Bizantion’da da, Kostantiniyye’de de, İstanbul’da da… Yani üç kentte de aynı şey geçerli. Bizans ve Osmanlı döneminde de şehre gelen seyyahlar özellikle buraya geliyor, geziyor, anlatıyor. Gelen hükümdarlar burada ağırlanıyor; at yarışlarının yanısıra çok farklı eğlenceler düzenleniyor. 

    Antik Çağ’da son atyarışları 

    Antik Çağ’da birçok yerde hipodrom var. Roma’da, Antakya’da, Milano’da… İmparatorluk sarayı olan yerlerde bulunan hipodromlar, yaklaşık 6. yüzyıldan sonra terkediliyor. Burası ise 1204’e kadar çok düzenli olmasa da yaşamaya devam ediyor. Dünyanın en uzun yaşayan hipodromu ve çok büyük ihtimalle Antik Çağ’da atyarışı geleneğinin son bulduğu yer de burası.

    Saray varsa Hipodrom da var Roma Dönemi’nde genellikle sarayların etrafında Hipodrom vardı. Hipodrom ve saray birlikteliği o dönemde çok belirgin, bugün Sultanahmet Camii’nden Marmara Denizi’ne inen bölümde o zamanlar Bizans sarayları vardı. Saraydan bir büyük köşk de hipodromun kısmen üstünde kalıyor ve “Kathisma” diye adlandırılıyordu. Hükümdar locası buradaydı ve alanı, eğlenceleri buradan seyrediyordu.

    Zeus’un Anısına

    Müstakbel kraliçe Theodora ve erotik gösterisi

    Hipodromda Bizans döneminde erotik kabul edilebilecek gösteriler dahi yapılıyordu. Bizanslı tarihçi Prokopios’un anlattıkları doğruysa, daha sonra imparatoriçe ama öncesinde halktan biri olan Theodora da burada çalışmış. Prokopios, birçok benzeri gibi Theodora’dan ve bütün güçlü kadınlardan nefret eden bir tarihçi. Onun anlattığına göre Theodora’nın babası, bir ayı oynatıcısı. Ayı oynatma geleneği o zamanlardan bize kadar gelmiş. Theodora da bu gösteriler sırasında çeşitli şovlar yapar, soyunur ve vücuduna darı taneleri dökermiş. Kuğular gelip o taneleri çıplak vücudundan toplarmış. Hipodromdaki beyler de mutluluktan uçarlarmış. 

    Aslında bu hikayenin başka bir altmetni de var. Tanrı Zeus, Leda’yla kuğu kılığına girerek çiftleşmiş meşhur hikayeye göre. Yani kuğu, Theodora’nın vücudundaki darı tanelerini toplamaya geldiğinde belki de halkın zihninde bu eski efsane tekrar yaşatılıyordu. O dönem tabii herkes Hıristiyan ama, Zeus da arada uğrasa fena olmaz! 

    Michelangelo’nun kayıp resmi: Leda ve Kuğu. 

    2- SULTAN AHMET’İN KENDİ TASARLADIĞI TÜRBE

    Osmanlılar ve meydan algısı

    Külliyenin duvarına insanlar da otursun diye

    İstanbul’un fethinden sonra Hipodrom bir meydan olarak kaldı. Anıtlar, heykeller de korundu. Türkler onlara tılsımlı anlamlar yüklediler ve bunları enteresan hatıralar olarak sakladılar. Zamanla meydanın etrafında saraylar inşa edildi. 1609’da oldukça genç yaştaki Sultan Ahmed bu bölgeye büyük bir cami yaptırmak istedi. Ulema karşı çıktı, “İhtiyaç yok” dediler. Fakat sultan ısrar etti ve caminin yanında medreseden sıbyan mektebine, hamamdan imarete, hastaneden çeşme ve sebillere kadar birçok yapı inşa ettirdi. Muhtemelen kendisinin tasarlattığı türbe ise onun ölümünden sonra yapıldı. Külliye ve türbe, hipodromun hemen bitişiğindeki kısma ve hatta kısmen üzerine inşa edildi. Böylece ziyaretçilerinin daha çok olması umut ediliyordu. 

    Bugün 6-7 metre daha yukarıdayız Yüzyıllar içerisinde meydanın kotu yükseldi. Bugün Bizans Hipodromu’ndan 6-7 metre, Osmanlıların 17. yüzyıldaki kotundan ise yaklaşık 50-100 santimetre kadar yukarıdayız. Yani o zamanlar türbe duvarındaki setlere oturanlar ayaklarını aşağı doğru hafif sarkıtırken bugün tabureye oturur gibi oturabiliyorlar.

    Avlu duvarından meydanı izlemek 

    Türbenin ve caminin hipodroma bakan kısmında uzun bir avlu duvarı yer alıyor. Duvar pek çok pencereyle yan tarafındaki meydana açılıyor. Meydana bakan tarafına bir de taş set inşa edilmiş. Bu oturma amaçlı hazırlanmış bir set ve ta o zaman, insanların türbe ve cami duvarına oturup meydanı izlemesi düşünülmüş. Bugün de insanlar burada oturmaya devam ediyor. Meydan algısını anlamak açısından çok önemli. Mimari olarak bir avlu duvarı önünde onunla birleşmiş ve insanların oturması için bir taş set oluşturuyorsunuz ve gözünüzü rahatsız etmiyor. Duvarın bir başka ilginç yönü de meydandaki anıtları referans alarak hazırlanmış olması. Yani camiye paralel değil, meydandaki dikilitaşlara paralel. 


    Darülkurra ve Kur’an-ı Kerim 

    Türbeye üç yönden ‘dua akışı’ sağlanmış

    Sultan Ahmed türbesi yapılırken, tam sandukasının hizasına gelen noktada duvara bir sebil yapılmış. Sultanahmet Camii’nin ve külliyenin her tarafında sebil ve çeşme çok. Toplamda 16 adet var. Buradaki sebilin yer aldığı ve sultanın sandukasına bakan duvar penceresine, hem daha büyük hem de diğer pencerelerden farklı olarak pirinçten bir şebeke (parmaklık) yapılmış. Başınızı kaldırınca pencereden sultanın sandukasını görüyorsunuz. Yani sebilden su içtiğinizde hemen karşınızdaki sultanı “görerek” bir hayır duası okuyabiliyorsunuz. 

    Tam karşı cephede, bugün artık kapalı olan bir sokakta da aynı sebil sistemi var. 

    İslâm inancına göre öldükten sonra üç çeşit insanın amel defteri kapanmıyor: Hayır işi yapan, hayırlı evlat yetiştiren ve arkasında ilim eseri bırakan. Osmanlılar da amel defterleri kapanmasın diye bu üçünü de yapmaya çalışıyor. Ne yazık ki epeydir bu sebillerden su ikram edilmiyor. Elbette dünya çok değişti ama, bu çok insani ve tarihî detayların bugün de hayata geçmesi için biraz çaba harcayamaz mıyız?

    Seyrine doyulmaz bir türbe kapısı Sultan Ahmed Türbesi’nin kapısı Osmanlı ahşap işçiliğinin en güzel örneklerinden biri. Kaynaklar net bir şey söylemese de insanın aklına camiyi de inşa eden ünlü sedef ustası Sedefkâr Mehmet Ağa’nın elinden çıkmış olduğu geliyor. Sultanın türbe kapısı üzerinde birçok malzeme kullanılmış. Fildişi, sedef, kaplumbağa kabuğu ve farklı renkte ağaçlar… Olağanüstü bir işçilik, olağanüstü bir detaycılık. Günün belli saatlerinde bu kapı kapatılıp 10 dakika meraklılara izletilse ne hoş olur! Kanatlar normalde iki yana açılır vaziyette durduğu için, kapının bir bütün olarak ne denli muhteşem olduğunu göremiyoruz. Türbe müzesinin kapalı olduğu saatlerde pencereden bakmalı.
     

    Sultan Ahmed ilginç bir dua sistemi istemiş ve hemen bitişiğe bir Darülkurra (Kur’an öğretilen ve okunan yer) yaptırmış. Osmanlı geleneğinde Kur’an, ölüler için değil yaşayanlar için okunuyordu. Bu bakımdan türbenin içinde değil hemen bitişiğine inşa edilen Darülkurra’da Kur’an okunması istenmiş. Ancak türbenin iki penceresi Darülkurra’ya açılıyor ve bu pencereler açıldığında burada okunan Kur’an-ı Kerim sesi doğrudan sultanın sandukasının bulunduğu yere ulaşıyormuş. Yani sultan türbesinin iki yanında sebilden ve bir üçüncü tarafta Darülkurra’dan gelen dualarla üç yönden bir “dua akışı” sağlanıyormuş. Bugün artık Darülkurra’dan sultana Kur’an sesleri ulaşmıyor. Darülkurra, Türbeler Müzesi’nin deposu durumunda ne yazık ki. 

    19. yüzyıldan gerçek bir efsane

    Dertleri kilitleyen bir ‘şaman’: Düğümlü Baba

    Meczupluk bir değişiktir Osmanlılarda. Aklı siz bırakırsanız meczup, akıl sizi bırakırsa deli oluyorsunuz. Bugün Sultan Ahmed türbesinin meydana bakan yüzündeki pencerelerden içeriye bakarsanız, bu civarın çok meşhur bir meczubunun modern mezartaşını görürsünüz: Düğümlü Baba. 

    Restore edilen ünlü asa Düğümlü Baba’nın İbrahim Paşa Sarayı’ndaki mezarı daha sonra Sultan Ahmet Türbesi’nin bahçesine taşınmış. Restore edilen asası ise bir dönem sergilense de bugün sergide değil.

    Amasralı garip bir beyefendi Düğümlü Baba. 150 yıl kadar önce İstanbul’da yaşamış. Kaftanında, asasında, sarığında, cübbesinde bir sürü ip asılı olurmuş. Adeta bir şaman gibi. Vezirler, memurlar, evhanımları, cariyeler… Aklınıza kim gelirse, gidip ona sıkıntısını söylermiş; o da bu derdi dinledikten sonra üzerindeki çaputlara bir düğüm atarmış. Yani üzerinde yüzlerce düğüm olan ve bu meydanda dolaşan bir adammış Düğümlü Baba. İstanbullular o dönem çok seviyor Düğümlü Baba’yı. 

    Bugün Türk-İslâm Eserleri Müzesi olan İbrahim Paşa Sarayı’ndaki bir tekkeye gömülmüş ilk olarak. Orası müze haline getirilirken de kabri taşınmış. Keşke meydanın bir köşesine bir heykeli yapılsa! Ne kadar güzel bir görüntü olur. Ne yazık ki hiçbir ressamımız resmini çizmemiş. Kimse heykelini yapmamış. Fakat asası türbede. Üzerindeki düğümler de hâlâ duruyor. Asa, geçen sene Türbeler ve Müzeler Müdürlüğü’nün çabaları ile restore edildi ve bir süre türbede sergilendi. 

    Saray duvarı verip Alman çeşmesi almak Alman Çeşmesi 20. yüzyılın başında Alman İmparatoru Wilhelm’in Osmanlı ülkesine gerçekleştirdiği ziyarette gösterilen misafirperverlik anısına bir hediye. Kaiser, Ürdün’deki, Mşatta Sarayı’nın kalıntılarını çok beğenince sarayın güney cephesi sökülerek Berlin’e gönderilmiş. O da bu jeste karşılık bu çeşmeyi yaptırıp bize armağan etmiş. Meydana son eklenen yapı: yıl, 1904.

    3- MEYDANI KORUYAN AZİZE VE İKİ SARAY

    Eski Adliye Sarayı’nın sınırları

    Azize Euphemia, Antiochos ve Lausos Sarayları

    Hipodrom Meydanı’nın üst tarafında, bugün Adliye Sarayı’nın yer aldığı bölgenin yanındaki alanda iki büyük saray kalıntısı ortaya çıkarıldı. Bunlardan biri Antiochos, diğeri Lausos Sarayı. Antiochos Sarayı daha sonra Kadıköy’ün meşhur azizesi Euphemia Martirionu’na dönüştürülmüş. 626’da Sasaniler Kadıköy’e gelince bu azizenin kutsal kabul edilen relikleri/kemikleri hemen buraya taşınmış. Sarayın salonu onun türbe binası olmuş. Osmanlılar geldikten sonra azizenin kemikleri Rum Patrikhanesi’ne gitmiş ama buradaki kalıntılar yerlerinde kalmış. Zamanla tahrip olup yıkılan yapı toprak altında kalınca, üzerinde bir mahalle oluşmuş. Buraya mimar Sedad Hakkı Eldem’in projesiyle büyük bir adliye binası yapılmak istenmiş. Sultanahmet Meydanı’nı da işgal edecek bu projeyi, arkeolojik kalıntılar durdurmuş. 

    Rahmetli Semavi Eyice Hoca anlatmıştı: Anıtlar Kurulu’nda Sedat Hakkı Bey “O proje oraya kadar gidecek” diye masaya yumruğunu vururmuş, Semavi Eyice Hoca da “Gidemez, arkeolojik kalıntılar var” diye yumruklarmış masayı. Nihayetinde arkeolojik kalıntının etkileyici mimarisinin ve gelebilecek eleştirilerin de etkisiyle Semavi Hoca’nın dediği olmuş ve adliye binasının bu uzantısı iptal edilmiş. 

    4. yüzyıldan 21. yüzyıla merdiven Hipodromun çıkış noktasının merdiven kalıntıları hâlâ duruyor. Merdivenin alt basamakları özgündür; üst basamakları moderndir ve bugün de merdiven olarak kullanılır. Yan i altta 4. yüzyıldan kalan 1600 yıllık basamaklarla başlayan merdiven, üstte 20 yıl kadar önce yapılan basamaklarla son bulur. Sol tarafta korkuluğu da duruyordu ama yıpranmaması için Arkeoloji Müzesi’ne kaldırıldı.

    Bizans Sarayında İftar Meydanın üst kısmında şekilsiz gibi duran taş setler, aslında tribünleri taşıyan kaideler. Daha arkada görünen duvarların bir kısmı Lausos Sarayı’na ait. Üzerinde Fatih Belediyesi’nin geçici bir sahne yapısı var. Özellikle ramazanlarda iftar programları bu Bizans sarayının üzerinde yapılıyor. Birçok İstanbullu farkında olmadan bu sarayın ana salonunda oturuyor. Mekanın 50’li yıllardaki görüntüsü (üstte). 

    4- ÜÇ BİN YILLIK OBELİSK VE YILANLI SÜTUN

    En eski sanat eseri: Dikilitaş

    Büyük şehir olmanın şartı: Obeliske sahip olmak

    Meydandaki dikilitaş bir Mısır obeliski. Yaklaşık 3500 yıl önce Mısır’da 3. Tutmosis zamanında yapılıyor. 4. yüzyılda İstanbul’a getiriliyor. Antik Çağ’da Mısır’ın dışında sadece Roma ve İstanbul’da obelisk vardı. 19. yüzyılda Londra, Paris ve New York, “Biz de varız ve biz de isteriz” dediler. Bunun üzerine Osmanlıların ırsî Mısır valileri olan hıdivler, bu ülkelere birer obelisk gönderdi. Böylece modern dünyanın üç büyük kenti de obelisklerine kavuşmuş oldu. 

    İlk olarak Mısır’a dikildiğinde en uzun obelisklerden biriymiş; fakat yaklaşık üçte birlik kısmı getirilirken ya İskenderiye’de ya da İstanbul’da düşüp kırılmış. Mısır’da Karnak Tapınağı’nın üzerinde bu obeliskin bir resmi var; bu nedenle üzerindeki hiyeroglif yazıları biliyoruz ve yaklaşık üçte birlik kısmının eksik olduğunu buradan anlıyoruz. 

    Bu anıt, İstanbul’da görebileceğimiz en eski sanat eseri. Türkçe ismi de harika. “Dikilitaş” meydanın ortasında yükselen bu koca taşa verilebilecek en güzel isim. 

    Türklerin tarihteki ilk uçma denemesi

    800 yıl kadar önce 2. Kılıçarslan’ın İstanbul ziyareti sırasında bir Türk obeliskin tepesine çıkıp uçmak istiyor. Yani Türklerin ilk uçma denemelerinden birisi bu meydanda gerçekleşiyor. O zat obeliske tırmanıyor; herhalde kaftanının yenlerini kanat gibi kullanmayı hesaplıyor. Bizanslılar çok heyecanlanıyorlar fakat zavallı atladığı anda rüzgar kesiliyor ve yere çakılarak ölüyor. 


    Dört mevsim açıkta duran 2500 yıllık eser

    Yılanlı Sütun derhal müzeye kaldırılmalı!

    Meydandaki Yılanlı Sütun, birbirine sarılmış üç yılan… 31 Yunan şehir devletinin Perslere karşı birleşerek MÖ 479’daki Platea Savaşı’nı kazanmasının ardından zaferin anısına yapılmış. Önce Delfi’deki Apollo Tapınağı’nın önünde duruyor, daha sonra buraya getiriliyor. Aslında iki metre daha uzun ve devamında üç yılanın başları var. Onun üzerinde bir tepsi ve onun da üstünde bir kazan bulunuyor. Sanırım 2500 yaşında olup, hâlâ bir meydanda durmaya devam eden böyle bir heykel göremezsiniz. Aslında burada da açıkta durması büyük ayıp. Kara, yağmura, güneşe maruz kalmaya devam ediyor. Tüm dünyada yapıldığı gibi bizde de bu sütunun özel iklimlendirilmiş bir ortama alınıp, meydana da bir replikasının konulması lazım. Anıt şu anda tahrip olmaya devam ediyor. Üzerinde çatlaklar var. Bu anıt, dünyanın gözleri önünde harap olacak ve o zaman bu kentin yöneticileri, kültür insanları, sanatçıları, korumacıları, gençleri, sanat tarihçileri, arkeologları, sivil toplum örgütleri olarak hepimiz çok utanacağız. 

    Minyatür ve bugün Osmanlı minyatürlerinde üst kısmındaki yılanların görülebildiği sütun yüzyıllardır meydandaki yerinde.

    5- SERVER DEDE VE BİR SARAY HATIRASI

    Tapu kadastro binası

    Devlet memuru olan, kapısında dua okur

    Sultanahmet Meydanı’nda yer alan bir başka yapı ise Defter-i Hakani Nezareti. Yani Osmanlı devletinin tapu ve kadastrodan sorumlu bakanlık binası. Bugün de Tapu Kadastro Müdürlüğü’nün binası olarak kullanılıyor. Bu binanın içerisinde de bir türbe var: “Memurların evliyası” olarak bilinen Server Dede Türbesi. Normalde binaya işi olmayanın girmesi yasak ama Server Dede’yi ziyaret etmek isteyenlere izin veriliyor. 

    Server Dede’nin Defter-i Hakani’de çalışan bir memur olduğu, Padişah 1. Mahmut’un ya da bir sadrazamının veya vezirinin kendisine öfkelenerek idamını emredip infaz ettirdiği, fakat daha sonra bu kararından pişman olan sultanın kendisine bu binanın içerisinde bir mezar yaptırttığı söyleniyor. İdam kararına giden süreç de ilginç bir hikaye: Gece defterhaneden bazı defterler isteniyor. Defterlerin akşam namazı sonrası dışarı çıkarılmasının yasak olduğunu söyleyen nöbetçi memur Server, emre karşı geldiği için idam ediliyor. Ancak sabah diğer katipler bu felaketi görünce durumu şikayet edip eski kanunnamelerdeki kayıtları hatırlatıyor. Bu efendinin şehit olduğuna karar veriliyor. 

    Server Dede’nin mezarı ölümünden sonra devlet kapısında bir memuriyet isteyenlerin ve memuriyete yeni başlayanların uğrak yeri olmuş. Server Dede’nin ruhuna dua etmeden devlet kapısında işe başlanmıyor. Server Dede’ye dua ettikten sonra rüşvet alan, görevi suistimal eden memurların ise vay haline… 

     Rüşvet alanın vay haline Tapu Kadastro binasında yatan Server Dede’nin mezarı ölümünden sonra devlet kapısında bir memuriyet isteyenlerin uğrak yeri olmuş. Server Dede’nin ruhuna dua etmeden devlet kapısında işe başlanmıyor. Binanın girişinde Server Dede Türbesi de işaretlenmiş.

    İbrahim Paşa Sarayı

    Tarihî cumba, bir seyir noktasıydı

    İbrahim Paşa Sarayı’nın meydana bakan yüzünde çok çarpıcı bir cumba göze çarpar. Bu cumbanın olduğu kısım, sarayın divanhanesidir. Uzun bir süre boyunca yokolan, daha sonra Cumhuriyet dönemi restorasyonlarıyla yeniden yerine konulan cumbayı, o döneme ait minyatür ve gravürlerden biliyoruz. Sarayda yaşayanlar da meydanı bu cumbadan seyrediyorlardı. Özellikle meydanda yapılan büyük düğünler ve esnaf alaylarında eğlenceler, tam da bu çıkmanın önünde olurdu. İbrahim Paşa Sarayı sonrasında arslanhane, depo, mehterhane derken hapishaneye dönüştürülünce cumba da yokolmuş. İstanbul’un en eski çıkmalarından birisidir. Duvarlardaki izler dikkatle takip edilerek yapılan başarılı bir restorasyonla tekrar İstanbul’a kazandırıldı. 

    İstanbul’un en eski çıkmalarından biri olan cumba döneme ait gravürler örnek alınarak yenilendi.  

    6- ÇUKUR ÇEŞME VE İSMAİL MAŞUKİ TÜRBESİ

    Bizans lahdinden inşa edilen çeşme

    ‘Haç’tan çıkan su afiyetle içilirdi

    Hipodrom Meydanı’nda az bilinen bir başka anıt da Çukur Çeşme. Muhtemelen 17. yüzyıldan. Kitabesi yok. Çeşmeye bakınca yapımında bir Bizans lahtinin ve bir Bizans levhasının kullanıldığını görürsünüz. Bu lahdin üzerindeki haçlardan ikisi, tam çeşmeden suyun aktığı kısma denk gelir. Bir haç da sol kısımda yer alır. Anladığımız kadarıyla çeşmeyi inşa edenler de, sonradan kullanan insanlar da üzerinde haç bulunan bir yapıdan su içmeyi hiç mesele etmemişler. Bu çeşmeye meydandan rampayla iniliyordu ve suyu bu bölgeden geliyordu. Hemen arkasında Bizans döneminden kanallar ve tüneller var. 

    Muhtemelen 17. yüzyıldan kalan Çukur Çeşme’nin suyu bu bölgeden sağlanıyordu.

    İsmail Maşuki / Üçler Mescidi

    Kellesi koltuğunun altında hakkını arayan evliya

    Çukur Çeşme’nin üzerinde Üçler Mescidi diye bilinen yapı ne yazık ki bugün yokolmuş durumda ve yerinde bir otopark var. Otoparkın bir köşesindeki incir ağacının altında da Irakizadeler diye bilinen Üçler’in mezarları yer alıyor. Üçler’in bağlı olduğu Melami Şeyhi İsmail Maşuki, hatırasına buraya önce bir namazgah, sonrasında mescit yapılmış. Yaklaşık 50 metre ileride de İsmail Maşuki’nin makamı yer alıyor. Aslında Maşuki’nin İstanbul’da iki kabri var: Biri burada, diğeri Rumelihisarı’nda Kayalar Mescidi’nin haziresinde. Sultanahmet Meydanı’ndaki kabir çok bilinmiyor. Eskiden bir kahvenin içindeydi, şimdi bir otelle bitişik. İki mezar yeri olmasının sebebi de şu: Rivayet o ki, burada Kanunî’nin emriyle katledilen şeyhin ve müritlerin bedenleri Kadırga’dan denize atılmış. İnanışa göre bu cesetler başlarını koltuklarının altına alıp Kandilli bahçesine, Rumelihisarı’na kadar denizin üstünden gitmişler ve Kanunî’nin huzurunda başları koltuklarının altında bir zikir yapmışlar. Kanunî çok üzülmüş ve şeyh onun emriyle Kayalar Mescidi avlusuna gömülmüş. Meydandaki mezar çok sonra yapılmış bir hatıra mezarı, bir “meşhed” olmalı. Bugünkü mezartaşının on iki dilimli Bektaşi tacı şeklinde olması, Melami şeyhine bu cemaatin sahip çıktığını gösteriyor. 

     Erişim yok fotoğraf zor İsmail Maşuki’nin türbesi bugün bir otel inşaatının köşesine sıkışmış halde. Maşuki’nin türbesini ziyartet etmek şöyle dursun, fotoğrafını çekmek için bile bir şeylerin üzerine çıkıp uzun bir paravandan uzanmamız gerekti. Bugün Üçler Meclisi’ne giden yol ise emniyet gerekçesiyle kapalı durumda.