Walker Evans ve David Hockney sergileri yalnızca şimdiki zamanı anlamayı kolaylaştırmıyor; bir yandan da sıcağı sıcağına sanat tarihi dersi alınıyor. Çağdaş sanatçıların Hockney’den, Kiefer’den, Soulages’dan öğreneceği çok “şey” var.
Beaubourg, 2017’in ikinci yarısına iki kapsamlı ve etkili sergiyle girmişti. Walker Evans’ın 400 parçadan oluşan fotoğraf sergisi, 1930’lardan başlayarak ‘yerli belgesel’ bağlamında öncülük üstlenmiş, Ara Güler’in ünlü deyişiyle ‘foto muhabiri’nin yapıtını kuşatıyor. Evans, estetik olgunluğunu gerçekçi çizgiye yedirebilmiş ilk fotoğrafçı kuşağının güçlü temsilcisi: İnsanlar (“sokaktan geçenler”), yapılar (özellikle “baraka”lar, ahşap evler), sokak yazıları (başta “afiş yığmaları”) üzerinden, yöre yöre, Amerika’sını okumuş. Kimi soyutlama çabaları ve seçimleri, sanatsal kaygısını o cephede de sınama olanağını bulduğunu gösteriyor; özellikle mikroskop altına aldığı nesnelere (kerpeten, makas, vb) bakışında neredeyse fenomenolojik bir yaklaşım görülebilir. Gazeteler, dergiler için yolları yutmuş Evans. Susuz gezgin. Bir dünya kurulmuş objektifinin gözünden: Tutarlı, duyarlı, engin.
Beaubourg’un ana sergisi, yanılmıyorsam Londra’dan gelen, büyük olasılıkla başka bir başkent müzesine yolcu çıkacak David Hockney retrospektifi. Sanatsever kitle açısından doyurucu, temsil değeri yüksek bir küratörlük çalışması; gelgelelim, daha meraklısı dahasını istiyor, seçilen örnekler sayıca yetersiz göründü bana: Olağanüstü “paper pools”tan yalnızca iki yapıtla yetinmek zor örneğin. Buna karşılık, 2017 tarihli birkaç çok taze işin yeralmış olması önemli.
Adı üstünde ‘retrospektif’, her dönemini, geçirdiği her evreyi temsil etme savında Hockney sergisi. Bütün ressamlar, sanatçılar yolda evrim geçirir; gene de, burada, bir sürekli evrim koşulu ağır basıyor: Baştan uca kendini yenileme isteğiyle kesintisiz bir arayış çizgisi çekmiş Hockney; deyim yerindeyse teknik düzlemde yerinde duramamış, durmak istememiş. Oysa, çıkış noktasında oldukça gelenekçi bir yaklaşım içinde olduğunu gösteriyor genç adalının 1950’li yıllardan tabloları.
300 fotoğrafla yüzyıl Amerikası 20. yüzyılın en önemli fotoğrafçılarından Evans’ın çektiği, geçen yaz Paris’teki Pompidou Merkezi’nde sergilenen 300’e yakın fotoğraf, dönem Amerika’sını en iyi betimleyen eserlerdi.
İlk büyük dönüşüm Amerika’ya gidişiyle eşzamanlı. 1970’lerin ortasına gelesiye, bile göre seçilmiş bir hafiflik egemen pastel tonlu yağlıboyalarında. “Splash”, sanırım bir başka dönüşüm atılımının başlangıcına denk geliyor. Fotoğrafla, sonradan güçlü bir yenilik hamlesini gerçekleştirdiği kolajlar öncesi sıkıfıkılaşmasının resim çalışmalarının özünü yoğurduğu görülüyor.
O tarihten bugüne bir çifte eksen gerçekliği içerisinde gözüpek bir ilerleme kaydettiğini düşünüyorum Hockney plastisitesinin: Teknoloji ile fırça tekniği arasında doğurgan bir karşılıklı beslenme köprüsü çatmış. Fotografik kolajlarının çarpıcı, özgün, kalıcı bir buluş olduğunu ileri sürmek bilmem abartılı mı olur; varsın olsun – öyle konumluyorum! Bunun, “paper pools” dizisiyle aynı hizada yüksek bir çıta oluşturduğu fikri ağır basıyor bende. Sanat tarihi açısından canalıcı bir halka vaadediyor o resimler: Monet’den, Matisse’den el almış, evet, nasıl da kendi dünyasına, yapıtına yedirebilmiş.
Olgunluk çağından yaşlılığa geçerken “pastel”in hepten geride kalışına tanık oluyoruz: Fütursuz bir renk patlaması, neredeyse denetimsiz bir kromatik cümbüş içinde dönüyor adasına Hockney. Peyzaj geleneğine yepyeni sayfalar ekleyerek. 50 parça tablonun bitişmesiyle yekpâreleşen Yorkshire çalışması, “a bigger picture”, günümüz resim sanatının en görkemli uçlarından biri. “Dört Mevsim” gelmiş son noktayı koymuş. Dijital video dörtgenleri olağanüstü yapıştırma.
David Hockney eserleriyle Paris’te
Fransızlar, Hockney’in 80. yaşını sanatçının retrospektif sergisiyle kutladı. Hockney, Pompidou Merkezi’ndeki serginin açılışına da katıldı.
Hockney’in teknolojideki gelişimleri yakından izlemesine, tablet üstünden resim çalışmalarını çeşitlemesine değineli birkaç yıl oldu. Retrospektif sergiye bu bağlamda seçilen işler de sayıca yetersiz geldi bana; belki de, retrospektifi önceleyen birkaç sergide ağırlıklarını duyurdukları varsayılmıştır. Hockney, bu taze araçlarla resim sanatında “hareket” unsuruna yepyeni boyutlar taşıyor. En önemlisi de, bunu kendi güzergâhını milim terketmeksizin gerçekleştirmesi, araçların marifet ve hünerlerine kapılmaktansa, onları doğru biçimde, seçtiği yolda kullanabilmesi. Serginin bu bağlamdaki eksikliğini tamamlıyor Current başlıklı kitap.
Çağdaş sanatçıların Hockney’den, Kiefer’den, Soulages’dan öğreneceği çok “şey” var. Bu sergileri izleyebilmek ise yalnızca şimdiki zamanı anlamayı kolaylaştırmıyor: Bir yandan da sıcağı sıcağına sanat tarihi dersi alınıyor.
Enis Batur, fotoğrafçı Ara Güler’e İstanbul’u sormuş; ustanın efsane karelerinden yola çıkarak şehrin dünü-bugünü konuşulmuştu. Ara Güler, bu defa kelimelerle anlatıyor: Doğup büyüdüğü şehirdeki sevgi ve hatıra yokluğu!
EB – Ara, İstanbul efsane şehir derler, efsane çok büyüdü. 15 milyonu aştı, 250 hektar araziye yayıldı ama İstanbul’un nüfusu 1 milyonun altındayken de sen bu şehrin merkezindeydin, 10 milyonu geçince de hâlâ merkezindesin. Efsanenin içinde bir efsane halini aldın. Aslında üzücü bir şey, yaşayan bir insanın efsaneye dönüşmesi ama maalesef böyle.
AG – İstanbul gibi bir efsane olmayayım da, daha iyi.
– Evet, ama gene de işte efsane dediğin negatifiyle pozitifiyle, her yönüyle var. Sen bu şehri yarım yüzyılı aşkın bir süredir bilinçli bir biçimde seyrediyorsun, görüyorsun, ona bakıyorsun. Belki de daha doğduğunda yerleşmiş bir objektif var sanki gözünün içinde. Ne görüyorsun, bu sürenin içinde değişim adına renklerin dönüşmesi adına; yani 80 yılı aşkın İstanbul yaşantın sende ne tür bir tortu bırakıyor? Birkaç paragrafa indirsen ne çıkar ortaya?
– Birkaç paragrafa indirsem yaptığım şu 2-3 kitap çıkar. Çünkü o artık kreması olarak var. Ben bu şehrin çocuğu olarak ve günün birinde 1928 senesinde Taksim’de doğup bütün ömrümü geçirdiğim Galatasaray ve şimdi de artık Gümüşsuyu olmak üzere o çevrenin içinde yaşadım; 70 küsur yaşımda hep baktığım şeyleri kaydetmek üzere bu üç kitabı yaptım. O üç kitabın içine bakarsan sadece benim seçtiklerim ve bir mevzu etrafında. Meselâ ki İstanbul. 16 mm. kamerayı alıp, sokağa çıkıp Haliç’te film çektiğimi de hatırlıyorum. Ben artık ne çektiğimi hatırlamıyorum, bulamıyorum.
– Senin arşivin de İstanbul kadar karışık aslında.
– Karışık tabiî, sadece İstanbul değil dünyanın her tarafından malzeme var, ama yarıya yakını İstanbul’dandır. İyi bir tasnif de olmuyor. Foto muhabirleri tasnif yapamıyor. Eskiden biz başladığımızda computer falan yoktu. Kutuların içinde, zarfların içinde… Tarih yazdınsa yazdın. Öyle şeyler var ki ben kaçta çektim, kimilerini hatırlamıyorum.
– Senin ayarında, dünya çapında bir fotoğrafçının yanında bir asistan ordusunun çalışması gerekir. Sen her şeyini kendin yapıyorsun.
– Bir şey söylüyorsun zaten anlamıyor asistan dediğin. Biri zannedersin adamı, biraz konuş ne olduğunu anlarsın.
– Onunla vakit kaybedeceğime kendim yaparım diyorsun.
– Kendin yaparsın biter gider. Bu da kendini fazla beğenmişliğe falan gider. Bırak o kadar beğeneyim.
İstanbul fotoğrafçısı İstanbul’u her haliyle fotoğraflayan Ara Güler “İstanbul Fotoğrafçısı” olarak anılsa da hayatı boyunca dünyanın dört bir yanından birçok görüntü ve portreyi de objektifinden yansıttı.
– Ara, demin çizdiğin güzergâhı düşünürsek… Taksim, Galatasaray, Beyoğlu, Gümüşsuyu… Bu eksenin içinde senin doğumunu izleyen ve bugüne ulaşan dönemde hem şehir yapısal açıdan hem de insan figürü çok değişti. 1930-40’ların İstanbullusuyla bu günün İstanbullusu karşılaştırılacak gibi değil. Bu senin canını yaktı mı?
– Tabiî, ben şimdi makinayı alıp sokağa neden çıkmıyorum? Çekmiyorum. Ancak bir iş olduğu zaman, gazetelerden bir tanesi bir şey isteyecek, gidip enayi bir şey çekeceksin. Aksi halde makinamı alıp sokağa çıkmak içimden gelmiyor. Çünkü benim düşündüğüm bir İstanbul vardır. O İstanbul yoktur ki artık ben o İstanbul’un resmini çekeyim. Şimdi bambaşka, adı İstanbul olan fakat İstanbul olmayan, bizim bildiğimiz İstanbul olmayan bir İstanbul! Şimdi 20-25 yaşında olan bir adam İstanbul’u ne kadar tanır? İstanbul’u bilmez ki o. Hattâ biz bile tam eski İstanbul’u bilmeyiz. Meselâ biz Pera’yı ne kadar biliriz? Son devrini biliriz. Şimdi öyle bir şey yok. Düşün ki, İstanbul ne biliyor musun? İstanbul, Deli Saraylı. (The Madwoman of Chaillot). Jean Giradoux’nun piyesi. Fikret Adil, Deli Saraylı diye çevirmiştir. Deli Saraylı, Sultan Ahmet’te, Yerebatan Sarayında oturuyor. Çok güzel kadınmış. İhtiyarlamış, bitmiş. Makyaj masası var. Aynada kendini görür. Orda gençliğini hisseder: Aslında ayna başka şey gösteriyor. Çekmeceleri vardır. Çekmeceleri açtığı zaman içinden mücevherleri çıkıyor. İstanbul böyle bin tane çekmecesi olan bir Deli Saraylı’nın çekmecesidir. Onun için bitmez. Bitmez, ama o çekmeceyi açan adam onu bilirse onun mücevher olduğunu anlayacak. İşte o adam yoktur. Bitmiştir. Biz zaten sonunu gördük. Bir ceset düşün, çürümektedir. Biz İstanbul’u nasıl tanıyoruz? Meselâ, Yahya Kemal’in şiirinden tanıyoruz. Gördüğümüz, yaşadığımız, hissettiğimiz şeyler vardır. Şimdi sokağa çıkarsam vallahi billahi hiçbir şey hissetmiyorum.
– Öte yandan belki şöyle de bakılabilir: Bu kentin üstü sanki tozla kaplandı, çok güçlü ciğeri olan biri gelip bir üfleyecek olsa, senin demin verdiğin örnekte olduğu gibi, çekmeceyi açıp, taşları tanıyarak, mücevherlere teşhis getirecek olsa halâ çok büyük bir malzeme de var. Bizans’tan kalan önemli izler var. Osmanlılar’dan kalan izler var.
– Ama sen tarihî izlere bakıyorsun. Aslında bir de yaşaması var. İnsanlar, sokaklar… Ben bir sokakta yürürken, meselâ bir köşeyi dönerken aklıma bir şey geliyor. Bu kadar sene geçmişim bu Beyoğlu sokaklarında. Yağmurlusundan geçmişim, aşık olduğumda geçmişim, yok hasta olduğum gün geçmişim, kızdığım gün geçmişim, her gün geçmişim o sokaklardan. Her sokakta insanın hatırası var. Bir insanın memleketi ne demek biliyor musun? Hatıralarının bulunduğu yer demektir.
– Doğru.
– Eğer ben bu pencerenin önünden geçerken, Rum kızı şurada oturuyordu diye hatırlamamışsam, ben zaten yaşamıyorum demektir o şehirde.
Galata Köprüsü Ara Güler’in fotoğraflarında sıkça görülen Galata Köprüsü, 1957 yılında çekilen bu karede objektifine bambaşka bir açıdan yansımakla kalmamış aynı zamanda enteresan bir ana da arka plan oluşturmuş.
– Tabiî bu insanların hatıraları, bir de şehrin kendi hatıraları var. Şehri böyle yaşayan bir organizma olarak düşünürsek, İstanbul bana her zaman, çok üzülen bir şehir gibi geliyor. Bir gün 8-10 kişilik bir genç grubuyla Beyoğlu’nda karşılaştık. Orada Beşir Fuat Sokağı var. Tabelayı gösterdim. “Beşir Fuat kim” dedim. Hiçbiri bilmiyordu. Beşir Fuat kim hiç kimse bilmezse, sokağa adını veren bu adamla o sokağın bağlantısını kuramazsa, şehir ızdırap çekmeye başlıyor. İstanbul’da yaşayan insanların İstanbul kültürünü bir parça tanımaları lazım ki tekrar senin gençliğinde yaşadığın gibi yaşamaya başlasınlar bu şehri. Onunla bir tutku ilişkisi kurabilsinler. Çünkü senin ilişkinde bu tutku var.
– Gelenlere bakıyorum ben. O kültüre hiçbir zaman sahip olamayacaklar. Dolayısıyla aramayacaklar. Bir kuşak daha geçtikten sonra bitmiştir.
– İyice karamsarsın, tam kıyamet tablosu çiziyorsun.
– Olmaz başka türlü. Olmayacak. Böyle olacak.
Eminönü balıkçıları İstanbul’un ve İstanbullunun gündelik hayatını kareleyen fotoğrafçı, halen balık-ekmekçileriyle bilinen Eminönü’nün balık satıcılarını 1960’larda bu kareyle ölümsüzleştirmiş.
– Doğan Kuban’ın da böyle bir teorisi var. Kolaps Teorisi diyor. “İstanbul bu büyümenin önlenemeyişi karşısında çökecek” diyor.
– O mimari bakımdan söylüyor. Dünya yalnızca mimari değildir. Onun görüntüsünü, dekorunu yapar. İnsanların baktığı zaman anladığı sevgileridir. İstanbul’un bir tarafından öte yakasına bakarken bir milyon şarkı duyabilirsin ama onu duyarsan duyabilirsin. Duyamazsın ki ve yeni nesil hiçbir zaman duyamayacak. Duymaz.
– Ben tabiî, senin kadar karamsar olmak istemiyorum. Karamsar bir tarafım var tabiî ama her şeye rağmen birbiçimde bir takım insanların bizden sonra kendilerini toplayacaklarını umuyorum.
– Bu eğitimle mi toplayacaklar?
– Zor tabiî zor. Zor. Hiç değilse çok sayıda olmasa bile az sayıda insan böyle bir bayrak yarışındaki gibi el alabilir öncekilerden. Ben senden 20 küsur yaş ufağım sonuç olarak, senin kuşağındaki insanlardan senin de aralarında yer aldığın 20-30 insandan bayrak devraldım. Benim de amacım benden 20 yaş küçük insanlara bu bayrağı devredebilmek için uğraşmak.
– İşte sen elini uzatacaksın o bayrağı vermek için ama alacak adam bulamayacaksın.
– Aslında böyle bir kıyamet fikri, İstanbul ile ilgili olarak bana çok aykırı gelmiyor: Çünkü dönüp tarihe baktığımız zaman çok büyük kentlerin, Ninova’nın, Sodome’un, Lut’un yeryüzünden silindiğini biliyoruz. İstanbul niye silinmesin?
– Sedat Hakkı Eldem. 1800’leri anlatan bir kitabı var. Anadolu yakasında 1400 yalı vardı diyor. Düşünebiliyor musun? Hadi daha azı 1000 tane de bu yakada olsa, 2400 kırmızı yalıyı koyabiliyor musun Boğaz’a? O yeşillerin arasına, içine ve sandalla giden adamları ve söylenen şarkıları, Hafız Burhan’ı. Bunlar olmadıktan sonra olmaz. Olmuyor.
– Biz İstanbul içinden zamanla büyük tabakaları silmişiz. Bazı önemli kentlere baktığımız zaman, örneğin Paris’e baktığımız zaman, 13. yüzyıldan bu yana katman katman karşımızda durduğunu, bir biçimde özenle korunmaya çalışıldığını, içinde yaşayan insanların da bir tür kent aşkıyla bu konuda duyarlı davrandıklarını görüyoruz.
– Bizim hayran kaldığımız Paris de bitmiştir. 1800’lerdekini de, 13. yüzyıl Paris’ini de kimse bilmez. Belki dört tane kolon, bir tane kapı bulacaksın. Onunla şehir olmaz ama bazı şehirler saklanmıştır Orta Avrupa’da. Meselâ, Zagreb.
– Evet var. Basel’de başlıbaşına 13-14-15. yüzyıldan kalma uzun sokaklar var. Bütün evler o yüzyıldan kalma ve iyi korunmuş. Biz Zeyrek’teki evleri koruyamadık.
– Bitti. Zeyrek ancak benim fotoğraflarda vardır şimdi. Zeyrek’i satarım.
– Bu alanda sen belki de yalnız fotoğrafçı değil arkeologsun. Zamanı da tutuyorsun elinde. Senin kutularında, arşivinde eşeleye eşeleye İstanbul’un kazılması mümkün.
– Yalnız fotoğrafları var. İyi ki çekmişim değil mi?
1938’de açılan Musée de l’Homme (İnsan Müzesi), bu yıl çağdaş vizyonlu sergilere ev sahipliği yapıyor. Evrim kuramı, ırkçılık, kaybolan diller… Dev sergi alanı, tarih-biyoloji-etnoloji-antropoloji dörtgeninde sıra dışı bir eğitim aracı, bin beş yüz araştırmacıyı barındıran özel bir bilimsel corpus.
Paris Evrensel Sergisi için 1878’de inşa edilmiş Tro cadéro Sarayı; tam karşısına Eyfel kulesi kondurulmadan on bir yıl önce 1882’de sarayın bir bölümünde açılan Etnografya Müzesi, gerçekte Musée de l’Homme’un (İnsan Müzesi) atası. Serüven daha da geriye, Buffon’un girişimiyle hayata geçirilen Botanik Bahçesi’nin XVIII. yüzyılın ikinci yarısında yola çıkışına dek gidiyor: Bu ikili bugün de biribirini tamamlayan iki ana parçadır ve dünyadaki benzerlerine model oluşturmuştur.
Musée de l’Homme 1938 yılında açılmış, 2002’de yenilenmesi yolundaki yasanın çıkışına dek ilk parametrelerine bağlı kalmıştı. Bu durumun bilimsel gelişmelerin sonuçlarına ayak uyduramaması nedeniyle haklı ve ağır eleştirilere konu olduğu biliniyor: Sözgelimi, daha önce başka bir denememde (NTV Tarih 49. sayı) değinmiştim, olağandışı fiziksel özellikleriyle “Hottentot Venüsü” diye adlandırılan Saartjie Baartman’ın kalıntılarının teşhir edilmesinin önüne yıllar sonra geçilmişti. 2009-2015 arası kapalı kalan İnsan Müzesi, bütünüyle yenilenmiş içdüzeni kadar, tazelenmiş perspektifiyle de bugün benzersiz bir başvuru merkezi olma niteliği taşıyor: Dev bir sergi alanı, tarih-biyoloji-etnoloji-antropoloji dörtgeninde sıradışı bir eğitim aracı, binbeşyüz araştırmacıyı barındıran özel bir bilimsel corpus.
Trocadéro’dan İnsan Müzesi’ne1878 yılındaki Paris Evrensel Sergisi için inşa edilen Trocadéro’nun ardından geride kalan saray, 1938’den bugüne İnsan Müzesi’ni ağırlamakta.
Ana gövdeye eklemli bir “geçici sergi” mekânında, 2017 programında yeralan, alabildiğine çağdaş vizyonlu “Biz ve Ötekiler” konulu ırkçılık karşıtı sergi başlıbaşına bir “ders” niteliği taşıyor: Kim kimin ötekisi, hepimiz bir başkasının yabancısı değil miyiz? Aşırı didaktik yaklaşıma teslim olmayan, modern çağdan günümüze uzanan tüm ırkçı saplantıları deşifre eden bir küratörlük çalışması. Sergi sürerken ABD Virginia’da patlak veren Charlottesville olaylarında neo-nazileri, Ku Klux Klancıları, “süprematist”leri, sözün özü beyaz ırkın sözümona üstünlüğünü savunan moronları azdıran zihniyetin eski işaretleri, 1929 tarihli metal plaketlere nakşedilmiş resmî “uyarı”ların üçü yerine oturuyordu: “No dogs, No Negroes, No Mexicans”; “Zenciler otobüsün arka tarafına”; belediyenin çift musluklu çeşmesi: Biri beyazlar, ötekisi zenciler için-şaka gibi gerçekler İnsan Müzesi, aslında, ilk salonun ilk bilgi levhasıyla büzüştürüyor: Yeryüzünde sekiz buçuk milyon canlı türü yaşıyor, insan bunlardan biri. Evrim kuramı üzerinde abes ötesi tartışmalara gömüleduralım, müze duvarları hem bütün canlı türlerinin ve insanın, hem toplumların ve uygarlıkların geçirdiği farklı evrim parametrelerinin sonuçlarını, somut örneklerini işliyor. Canalıcı parçalar karşımızda: 28 bin yaşındaki homo sapiens kafatasıyla filozof Descartes’ınki vitrinde yan yana.
Geniş inanç yelpazesi şaşırtıcı renkler barındırıyor: Hayata ve ölüme değişik kültürlerin bakışı, o bağlamda işe koşulan hayal gücünün sınır tanımaz yaratıcılığı ve bütün bunların yaşandığı ritüeller, nesneler, mekanizmalar. Sözgelimi, adını olsun duymadığım “Molybdomancie”: Suya kurşun atarak gerçekleştirilen bir kehanet uygulaması. Ve Osmanlılarda da rastladığımız, heybetli örneklerini Topkapı Müzesi’nin koleksiyonlarında gördüğümüz “tılsımlı gömlek”ler başta Orhan Şaik Gökyay, yerli yorumcularımızın üzerinde durduğu bu inanışın Afrika ve Asya uygarlıklarındaki rengârenk uzantıları.
İnsan Müzesi’nin çarpıcı bölümlerinden birini balmumu anatomi çalışmalarının Ortaçağ’dan başlayarak XVIII. ve XIX. yüzyıllarda doruğuna varan sonuçları oluşturuyor. Sanatla bilimin böylesine iç içe geçtiği çok sayıda alan bulmak zordur. Unutmamak gerekir: Dinsel inançlar nedeniyle insan gövdesinin kutsal, dolayısıyla dokunulmaz kılındığı çağlarda bu gözüpek, doğru ve ince emek gerektiren ürünlerin ortaya koyulmuş olması dev bir adımdı: Hem bilimsel araştırmaların, hem tıp dünyasındaki gelişmelerin hız kazanmasına yol açmış hamleler…
Önyargılardan ırkçılığa Müzede yer alan “Biz kimiz?”, “Nereden geliyoruz?”, “Nereye gidiyoruz?” sergilerinin yanı sıra, “Biz ve Ötekiler -Önyargılardan Irkçılığa” geçici sergisi 2018 Ocak ayına kadar müzede.
Müzenin açık ara en büyüleyici kesiti, yeryüzünde konuşulan bütün dilleri, lehçeleri konu edinen, hiç benzerini görmediğim pano: Geniş bir alana yayılmış onlarca plastik dilden hangisini çekseniz hafifçe, çoğunu ilk kez duyacağınız yeryüzü dillerinden birinin ses kaydına kulağınızı dayayıp dinleyebiliyorsunuz. Aralarında kaybolmak üzere olanlar var; düpedüz bir avuç insanın son temsilcileri olduğu kabile dilleri.
Müze, etkin bir bölümüne Jean Rouch Merkezi’yle kavuşmuş bulunuyor ayrıca: Etnografinin kamera yoluyla açılmasına öncülük eden sinema adamının adının verildiği bu alan, o gün bugün yepyeni boyutlar kazanmış durumda. İnsan Müzesi yalnızca içeriğiyle değil, büyük senaryosu ve olağanüstü tasarımıyla da çağdaş bir üniversiteyi akla getiriyor. Günümüzde müzecilik, küratörlük başlı başına yaratıcılık alanlarına dönüşmüş durumda. Trocadéro’daki taş yapının içi yepyeni bir dille örülmüş. Dün ve bugün neyse, yarına yönelik bakış açısı tüm endişe verici soru işaretleriyle son salonda son vurguyu getiriyor: Bu gidiş, globalleşmenin utkusunun ardından uygarlığın mı bir tek, insanlığın da sonunu getirebilecek taşkınlıklarıyla İsrafil’in surunun çalmak üzere olduğunun göstergesi.
Müze salonları tenha. Dışarıda mahşeri kalabalık: Her ırktan, ulustan insanlar gelmiş, tam karşıdaki Eyfel’e ayarlı “selfie”lerini çekedursunlar, besbelli “durum”un farkında değiller.
Vitrivius’un mimarlığı “inşa sanatı” olarak tanımlayışının üzerinden yaklaşık iki bin yıl geçti. Heidegger ‘sanat’ (ars) yerine ‘tekhne’yi yeğlese bile, “inşa etme”yi öne çekerek o tanıma çağdaş bir yükleme getirmiştir… Tanımı üzerinde zıtlaşılsa da, mimarlığın işlevinin, başlangıcından beri, insanı doğadan yalıtmak olduğu konusunda görüşbirliği var gibi.
Asıl temellendirme girişimi Yeniden doğuş döneminde gelmiş olsa bile, “Yedi Harika”nın seçiminin Antik Çağ’da gerçekleştiğini, tamamlandığını biliyoruz: Bir Anadolu şairinin, Sidonlu Antipatros’un şiirinde sıralanmışlardır:
Mausoleium; Artemis tapınağı; Olimpia’daki Zeus heykeli; Giza piramidi; sonradan bütün fenerlerin adıyla (Pharos) anılacağı İskenderiye feneri; Babil asma bahçeleri ve onlara en son katılan, buna karşılık ilk yok olan, bronz Rodos heykeli. “Paradoxologie”, bu “harikalar”ı inceleyen bilgi dalı için yaklaşık çeyrek yüzyıl öne önerilen bir isim. “Harika” kavramının kökeninde ise “görülmeye değer”, “görülmezse olmaz” nitelemeleri yeralıyor. Çizgidışı yücelikte, çizgidışına teğet bir simgesellik kapsamında seçilmiş “Dünyanın Yedi Harikası”… Sonraki çağlarda, günümüzde bile “liste”yi açmaya, kimi zaman da yenilemeye çalışanların, Çin seddinden Paskalya adası yontularına benzeri bir mantıktan hareket ettikleri görülüyor.
Bir bölümünden iz olsun kalmamış. Bir bölüğünün parçalarına ulaşılabilmiş. Kimi özellikleri (örneğin göz kamaştırıcı kaplamaları) zamana yenik düşmüş olmakla birlikte, yapılışından dört bin yıl sonra olanca görkemiyle karşımızda dikilen tek harika Giza piramidi.
Giza Piramidi 4500 yaşında Khufu veya Keops Piramidi olarak da bilinen Giza’nın Büyük Piramidi, mezar kentinde bulunan üç piramitten en eski ve en büyük olanı. Mısır firavunu Khufu adına, aşağı yukarı MÖ 2580-2560 arasında, 20 yılda inşa edildiği tahmin ediliyor.
Anadolu, Yunan yarımadası, Mısır ve Mezopotamya: Dar bir harita kesitine dağılmış her bir harika, kapsamlı arkeolojik kazılar, karşılaştırmalı uygarlık tarihi, yorum bilgisi üçgeninde didikleniyor nicedir. Ufukta, sökülememiş pek çok giz sıralanıyor. En akıl almaz olanı, Giza piramidinin yapımına ilişkin bilinmeyenlere dayanıyor. Uzmanların çözüm önerilerinin biri birileriyle çelişmesi, piramidin nasıl yapıldığını kavramamızı güçleştiriyor.
Şu var: Nasılsa nasıl, yapılmış; yapılmakla kalmamış, bugüne dek zorlu çevre koşullarına, insanların hoyrat girişimlerine, uzun süre kayıtsız kalınmasına karşın, direnmiş. Yedi, asal sayı. Piramit, asal form değil.
Bir dikdörtgenin üzerine kapaklanacak dört üçgen, yerden göğe duruyorlar. Açılar inceden inceye hesaplanıyormuş, demek bir açı koyma denemesi.
Gizli kapaklı bir kütle.
Mimarı Hemon’un ne düşündüğüne, ne bildiğine erişememek yapı tarihinin ilk büyük kilidi. Henrik İbsen’in Yapı Ustası Solness başlıklı oyununa, oyunun temelini oluşturan soruna defalarca uzandım bugüne dek: Bir yapıyı, temelinin genişliği ve derinliğiyle tersorantılı biçimde yükseltme çabası yalnızca mimari bir intihar değil: Kişiyi yıkımına sürükleyen ölçüsüz bir hırsın simgesi. Bütün ölçüsüz yükselişlerin ağır bir son bedeli olmuş mudur?
Solness dramı, toplumlar kendilerini denetleyemediklerinde Babil kulesinin öyküsüne bir uçta, ikiz kulelere bir başka uçta, bağlanıyor. Güç, gücün düşmanı. Neden yıkılan tapınağın yerine yenisinin yapılamadığı; neden yıkılan uygarlığın kalıntılarının üstünü toprağın, suyun kapladığı, bir biçimde öğrenilmeliydi.
Düş arketipleri de değişmiyor oysa. Bugün Jean Nouvel “sonsuz kule”yi tasarlamaktan, gerçekleştirmenin yolunu aramaktan vazgeçmiyor. Mimarlık tarihi, aklın perdelendiği kalkışımlarla dolu.
Vitrivius’un mimarlığı “inşa sanatı” olarak tanımlayışının üzerinden yaklaşık iki bin yıl geçti. Heidegger, Metafiziğe Giriş’inin başlangıç bölümünde, ‘sanat’ (ars) yerine ‘tekhne’yi yeğlese bile, “inşa etme”yi öne çekerek o tanıma çağdaş bir yükleme getirmiştir.
Karşı kutba, 18. yüzyılda Etienne Boullée’nin yerleştiğini görüyoruz: “Nedir mimarlık? Vitrivius’u izleyerek, onu bir inşa sanatı olarak tanımlayabilir miyim? Hayır. Bu tanımlama, kaba bir hata barındırıyor. Vitruvius, sonucu amaçla karıştırıyor. Ortaya koymak için önce tasarlamak gerekir. Atalarımız, kulübelerini yapmazdan önce onu imgelemişlerdi. Mimarlığı aklın bu ürünü, bu yaratısı oluşturur”.
Yapabildiklerinden çok yapamadıklarıyla iz bıraktığına bakarak, Boullée’yi düşçüler safındaki yerine itip, değerlendirmelerinin önemini indirgemek güç olmasa gerek. Aynı metinde, üzerine basa basa, mimarı yapı ustasından, tasarlama sürecini gerçekleştirme ediminden ayırır. İki karşıt görüş karşılarına çıktığında, kimileri birine ya da ötekine yakın bulur kendini, kimileriyse, bir bakıma uzlaştırıcı yaklaşımı seçerek ikisine eşit mesafede durmayı yeğler: Bir yapı, diyeceklerdir, bir kâğıdın tersi ve yüzü gibi çifte gerçekliklidir: Tasarlanmasa yapılamaz, yapılamasa olmaz. Şüphesiz akıllı uslu görünüyor denklem —doğru mu, ama?
‘Newton Boşgömütü’nü gidip gezemiyoruz, ‘Kraliyet Kütüphanesi’ne üye olamıyoruz: Boullée’nin bu ‘gerçekleşmemiş tasarıları’nın, pek çok örneğin arasından ayırırsak, olmadıklarını, varolmadıklarını, var-olmadıklarını ileri sürebilir miyiz?
Tasarlanmış halleriyle, varlar. Gerçekleşmedikleri için, bir başka düzlemde, yoklar. Ne olursa olsun, hiçbir yapı tasarısı gerçekleşmemiş olsaydı da, Boullée’den mimarlığını söküp alamazdık bana kalırsa. Nasıl, tasarladıklarını gerçekleştirebildikleri halde, Postacı Cheval’i ya da Rudolf Steiner’i mimar saymayı aklımızdan geçirmiyorsak.
Yoksa, geçirmeli miydik?
Tanımı üzerinde zıtlaşılsa da, mimarlığın işlevinin, başlangıcından beri, insanı doğadan yalıtmak olduğu konusunda görüş birliği sağlanmış gibi görünüyor. Bunda, insan yapımı konutu önceleyen uzak çağlarda, korunak ve barınak kavramlarının öne çıkmış olması temel etken sanırım. Hem dirimin, hem ölümün kaynağıydı doğa: İklim koşulları, yabanıl canlılar âlemi, öngörülemez tehlikeler karşısında, homo sapiens öncesinde bile doğanın sağladığı olanaklardan yararlanma yolunun tutulduğu biliniyor.
Altamira, Chauvet, Lascaux, daha nicesi… İçinde iz bırakmış olsun olmasın, insanoğlu için mağaranın ilk konut, ilk toplu konut modelleri arasında ön sıraya geçmiş olduğu ortada. Yeryüzü şekillerine bakıldığında, rahim özelliği ağır basan örnekti mağara: Saklanmaya ve saklamaya, korunmaya ve korumaya elverişli ortamın girişinin denetlenebilmesi, içinde hava ve ısı dolaşımının gerçekleştirilebilmesi, uzun ömürlü bir barınak tipolojisi yaratmaya yetiyordu.
Yerkürenin pek çok noktasında, dünden bugüne, ama Kapadokya, ama Loire vadisi, kaya evlerinin, tapınaklarının, gömütlerinin varolması, mağarayı “ev arketipi”nin kökenine yerleştirmemizi kolaylaştırıyor bugün.
Yedi Harika’dan sadece biri kaldı Dünyanın Yedi Harikası’ndan günümüze kadar gelebilmiş tek eser 1 numaralı Giza Piramidi. İlk yok olan eser ise 6 numaralı Rodos Heykeli. Babil Asma Bahçeleri, Artemis Tapınağı, Zeus heykeli, İskenderiye Feneri ve son olarak da bugünkü Bodrum’daki Mausoleium, bu sırayla tarihe gömülmüş.
İnsan elinden çıkmış her yapıda, en yalınkatından en görkemlisine, seçilmiş yerinde, boşluğa oyulmuş bir mağara görmek, varsın sapkın bakışaçısı sayılsın. Benimkisi, inşa sanatına karşı bir kalkışım değil kesinkes; Boullée’nin imgeleme biçtiği role dönerek, ilk ev düşlerinde, “Âdem’in kulübesi” etrafında bir çıkış noktası aramak. Bütün düşler karanlıktan başlar. Günü gelmiş, mağaradan dışarı açılmışlardır. Gün gelmiş, aralarından biri ilk duvarı örmeye koyulmuştur.
Bütün duvarların oradan geldiğini düşünmekten başka çıkar yolumuz var mı? Duvar, ölçü demektir — gün gelmiş, ölçmeye başlanmıştır. Modulor’un yazarı her şeyi ona dayandırır. Ayasofya’yı gezer gezmez, Thomas Whittemore’a (ki o da “h” harfini esgeçmiştir) ölçüler hakkında sorular yöneltir, 4 Aralık 1948 günü yanıtını yazar Le Corbusier’ye — bir daha karşılaştıklarını sanmıyorum, Ayasofya’ya ve Kariye’ye dönebildiğini de: Onların, birer derin mağara, tıpkı Lascaux, yerin dibinden, yerin dibine doğru, nasıl oyulduklarını görmüş olsa gerektir.
Şimdilik izleyiciye kısıtlı ölçüde açılan TRT arşivi, bizdeki televizyonlu anılar için ilk kaynak niteliğinde. Şair Ahmet Muhip Dıranas’ın tek kaydı ise, 1973 tarihli, 4 dakika 48 saniyelik bir mini belgeselde.
Geçen yüzyılın, toplumların ve bireylerin yaşam düzenini etkileyen teknolojik hamlelerinin başında geliyor Televizyon. Bu konuda ilk tohumunu yaklaşık onbeş yıl önce attığım bir tasarımın “gelişkince hazırlık fişi”ni yeniden elden geçirmeme, TRT’nin arşivini şimdilik kısıtlı ölçüde izlerkitleye açması oldu. Bu ulusal kurumumuz benim gözümde, ama bir tek benim gözümde mi, nicedir ölmüş ve içi doldurulmuş bir külçe; 16 kanalından ayda bir saat izlenecek şey bulamadığımı hemen söylemeliyim — soruna gerekirse dönerim.
Türkiye’de televizyonun serüveni benimle yaşıt: İTÜ deneme yayınına 1952’de başlamış. Yanlış anımsamıyorsam, ilk 18 yaşımda izledim bir televizyon programını. Sonra Ankara Televizyonu girdi devreye, acemilik dönemimde yazdığım “Ankara Televizyonu Üzerine” başlıklı yazım 1971 Mart’ında Ulus gazetesinde çıkmıştı — iddialı ama hepten manâsız bir çıkıştı benimkisi, gene de, hiç değilse itiraz etmiş olmamla avunabilirim bugün.
Benim kuşağımın üyelerinin büyükanneleri- büyükbabaları televizyonla tanışmadılar. Annelerimizin babalarımızın yaşamına 50 yaş sonrası girdi ve çöreklendi ortasına. Onlar “özel” kanallarla 70’li yaşlarına doğru karşılaştıklarında, bizler 40’lı yaşlarımıza dayanmıştık. Aramızda bir süre direnenler oldu aygıtı eve sokma konusunda; bugün de, pek seyrek, çıkabiliyor diklenenler. Yıllar yılı uzak durduktan sonra bir alıcı edinen Bilge Karasu’nun bana sunduğu gerekçeye daha önce değindiydim: “Etrafımdakilerin konuştuklarını anlamaz oldum”. Televizyon, Dünya’nın içine ikinci bir Dünya, Hayat’ın ortasına ikinci bir Hayat kimliğiyle lök gibi oturmuştu.
Çoğumuzun “o”nunla ilgili anıları, bir “deneyim deposu” olsa gerektir. Televizyona ilk defa 1978’de çıktım: Ankara Kızılay’da yapılmıştı çekim, kalabalığın bakışları üzerimizdeydi: Bedrettin Cömert ve ben RAİ televizyonunun kamerasının karşısında terör konusunda görüşlerimizi aktarmıştık; Bedri çok geçmeden kurban verilecekti. TRT’nin konuğu olmam 1984 yılına rastlıyor: Milliyet’te yapılan çekimde soruları Neslihan Üstel yöneltiyordu, öylesine güzel bir kadındı ki genç yaşta ölen o Amazon, büyük olasılıkla kimse benim yüzüme bakmamıştır yayınlandığında!
Televizyona iş yapmaya 1993’de başladım, 2006’ya dek TRT3’de iki yüzü aşkın program yapmış olmalıyım. Son yılımda bir daha televizyona çıkmama kararı aldım ve geçen on yıl içinde bir tek kez kararımı çiğnedim. İşin komiği, 2006’da NTV’de danışman olarak göreve başlamıştım; Cem Aydın’ın bana program yaptırtma ısrarlarına yenik düşmemeyi başardım ama!
İzleyici olarak, defalarca söylemişimdir, kuruluşundan bu yana Arte kanalının besin kaynağı olarak önemli yeri oldu yaşamımda; çeyrek yüzyıldır ufkumu açan o bağımsız kurum (çifte devlet desteğine karşın), televizyonun pekâlâ yararlı olabileceğine duyduğum inancı diri tuttu.
Köhne teknik, kıymetli kaynak TRT arşivlerinde yer alan 4 dakika 48 saniyelik mini belgeselde, Ahmet Muhip Dıranas yönetmenin isteğine uyarak rol yapmış, çalışır-gibi, düşünür-gibi davranmış, kameraya bakmamış.
Oysa, sonuçta, Televizyon’un zararlı olduğu düşüncesindeyim ve Karl Popper’e katılıyorum: Demokrasinin düşmanı, buyurganlığın dostu genel tabloya baktığımızda. Günü gelir metnime girişebilirsem, o iki kutup arasına bir gelgit düzeni oluşturabilirim umudunu taşıyorum.
TRT’nin “arşiv”ini açmaya girişmesi, bu bağlamda yan bir alıştırmaya itti beni; “televizyonlu anılar”ıma burada uğradıysam, asıl bir kavşağa dikkat çekmek içindi. Televizyona yaptığım kişisel “iş”lerde (örneğin sözlü denemeler), benimle yapılmış söyleşi ve röportajlarda, gerçekleştirilmiş belgelerde toplanan hareketli görüntülerin toplam süresi yüz saatı aşıyordur. Benim kuşağımda bu ortalama süre, azı ve çoğu arası, geçerlilik kazanmıştır. Bizden önceki kuşaklarda hareketli görüntü süresinin hayli düştüğü, pek çok örnekte sıfırlandığı tartışılmaz: Kamera karşılarına seyrek çıkmıştır. Bilebildiğim kadarıyla, Cumhuriyet döneminin ilk kuşak temsilcilerine ilişkin “arşiv”imiz pek cılız.
“Hareketli görüntü” konusuna fetişist duygularla hayır, işlevsel kaygılarla bakıyorum. En doğrusu somut örnek üzerinden tasayı açmak: TRT arşivinde Ahmet Muhip Dıranas ile ilgili “depo” dakikalarla sınırlı: Biri neredeyse arabesk belgesel, Dıranas görünmüyor orada. Bir diğeri Ankara anlamıyla ilgili, kısanın kısası bir kesit, tütün tutkusuna ilişkin sözleri önemli: Sigarayı bırakmış kişi, “bacası tütmez olmuş ev”le çakışıyor onun gözünde. Üzerinde durulmayı gerektiren tek çekim, 1973’de gerçekleştirilmiş “Ahmet Muhip Dıranas şiirde biçim ve öz ilişkisini anlatıyor” isimli 4 dakika 48 saniyelik mini belgesel.
Bacası tütmez olmuş ev!Ahmet Muhip Dıranas, TRT kaydında tütün tutkusuna değinmiş, sigarayı bırakmış kişiyi “bacası tütmez olmuş ev”e benzetmiş ve nargilesiyle görüntülenmişti.
Bu canalıcı belgede Dıranas baştan uca kamera karşısında oynatılmış. Böyle diyorum, çünkü yönetmen belli ki rol yapmasını istemiş şairden, Dıranas da kabul etmiş, çekim boyu gibi davranmış: Yazıyor gibi, düşünüyor gibi, kitap karıştırıyor gibi — köhne bir sahneye koyma tekniği, olsun, gene de kıymetli kaynak “Şiirde biçim-öz ilişkisi” hakkında söylediklerini ayrıca ses kaydına alıp sonradan filme döşemişler, çekim boyunca suskun Dıranas, kimse yokmuşçasına kameranın arkasında ve yanında, yalnız başına evindeymişçesine oturuyor masasında, dolaşıyor evin içinde, objektife hiç bakmasın istenmiş.
Derdim kesinkes belgeselin yapımcısını, yönetmenini (TRT arşivinden isimlerini öğrenemiyoruz ki tuhaf değil bu, çünkü onlar kurumun “memur”ları sayıldıkları için “anonim”ler!) yargılamak değil burada, seçimlerini ve tarzlarını betimlemeye çalışıyorum.
Görüntü-ses biçim-öz TRT belgeselinde şair çalışma masasının başına geçmiş, kameranın varlığından habersizmişcesine yazı yazıyor. İzleyici onun şiirde biçim-öz ilişkisi hakkındaki fikirlerini kendi sesinden dinliyor. Bu belgeselin önemi, biraz da Dıranas’ın özel dünyasına kapı aralamasında.
Dıranas’ın söyledikleri şiiri bağlamında büyük önem taşıyor: Bir ars poetica çerçevesi çiziyor orada, bir bakıma şiirinin felsefesini tanımlıyor. Belgeselin değerini belirleyen tek öge bu değil ama: Kamera Dıranas’ın evinde dolaşıyor, mahrem mekâna girmesine izin verilmiş; çalışma odası, masası, kitaplığı, nargilesi, kalemleri, salonun duvarlarını dolduran tablolar, diğer eşya okunmayı bekliyor. Dıranas masasına oturup bir defter açıyor önüne, bir kalem seçiyor, yazmaya koyuluyor, purosunu yakıyor, bir süre sonra yerinden kalkıp kitaplığına yöneliyor, bir kitaba uzanıp sayfalarını karıştırıyor, ardından salonda asılı resimlere bakarak volta atıyor deyiş yerindeyse.
Dıranas’ın şiir ve yazı dünyasına eğildiğim bir denemede, sanırım ilk olmalı, şairin yaklaşık 45 yaşında yazmayı bırakmış olduğunu, somut dayanaklar üzerinden ileri sürmüştüm. 1973’de tam 65 yaşında, kameranın huzurunda neden yazıyor gibi görünmeyi kabul ediyor? Fiilen yazmayı bırakmış olsa bile şair kimliğiyle yaşıyor çünkü. Kaldı ki öyle de: Artık yazmıyor olması yazmış olduklarıyla varolmayı sürdürdüğü gerçeğini değiştirmiyor.
1980’de öldü Dıranas, eşi Münire Dıranas ölümünün ardından sahip çıktı yapıtına. Gelgelelim, onun ölümünün ardından (çocukları olmamıştı) izler belli ölçüde sırra kadem basmış belli ki. Yapıtlar burada, elimizin altında şüphesiz, oysa izleri oluşturan kimi önemli parçalar, geniş anlamıyla terekenin bileşenleri savrulmuş. Eleştirmen Mehmet Can Doğan bir bölüğünü rastlantıyla sahafta keşfedip kurtarabildiği için talihliyiz, geri kalanının yazgısı hakkında bilgiden yoksunuz.
Roland Barthes, Balzac’ın bir parça kuytuda kalmış öyküsü “Sarrazine” üzerine, öykünün birkaç kat büyüklüğünde olağanüstü bir didikleme kitabı yazmıştı. Dıranas’la ilgili 4 dakika 48 saniyelik belgesel benzer bir yöntemle büyüteç altına alınabilir, toplam mekânın ayrıntılı deşifresinden bir dizi değerli bilgi sızacaktır. Görsel arşiv epitopu bir anı kaydına indirgenemeyecek, çokkatmanlı bir define adasıdır. TRT’nin arşivini açması bu nedenle çok önemli adım, gerisini hızlıca dolaşıma sokmalarını bekleyeceğiz.
Buna karşılık, bir televizyon kurumunun temel işlevlerinden biri arşivini koruması ve dolaşıma sunmasıysa, bir o kadar belirleyici işlevi arşivin kullanımına yol açmasıdır: Sayısız konuda, kurum içinde yapılamıyorsa (ki bu zihniyet ve kadroyla bana kalırsa olanaksız) dışarıda, başka kurumlarda yeniden yapımlar için destek sağlanmalıdır.
Kendi payıma, Dıranas’ın askerliğini yaptığı Ağrı Sübheran köyüne kamera eşliğinde gitmek, “Ağrı” şiiriyle Turan Erol’un Ağrı tablolarını ve Ara Güler’in fotoğraflarını eşleştirmek, tümünü TRT arşivinden siyah-beyaz görüntülerle harmanlamak isterdim.
Enis Batur 1995’te TRT ekranında, Oğuz Aral’ın sunduğu Mizah Yolcuları programına konuk olmuştu
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Bursa’da Zaman’ıyla taçlandırdığı kentin yeşili, yine onun ifadesiyle “ebediyetin rahmanî yüzü”dür. Tarih-sanat-edebiyat ekseninde Ahmet Muhip Dıranas’tan Yahya Kemal’e, ressam Osman Hamdi’den Hikmet Onat’a, André Gide’den Pierre Loti’ye uzanan Bursa yeşili…
Künyelerine resmî unvan alarak geçmiş Eski, Şanlı, Kahraman sıfatları şehirlerimizin. Yeşil Bursa ise öyle değil, alabildiğine yaygın yakıştırma, oysa yok herhangi bir resmiyeti. Gerçekliğinin kaldığı söylenebilir mi, çok şüpheli: Kent dokusundan da, büyük ovasından da neredeyse kazınmış renk.
Klâsik edebiyatımızda Evliya Çelebi’den Necatî Bey’e Karacaoğlan’a, suları çeşmeleri hamamları, “kokar menevşesi, gülü” ile geçen Bursa’yı modern edebiyatımızda çifte Bursa’da Zaman’ıyla Tanpınar’ın taçlandırdığı tartışılamaz: “Türkçede ş ve l harfleri daima en güzel terkipler yapar. Yeşil dediğimiz zaman, âdeta bir çimen tazeliğini, bir palet üzerinde ezilmiş bir renk gibi, günün ve saatin bir tarafında bir bahar müjdesiyle toplanmış buluruz. Bu kelimenin ilk cedlerle beraber Orta Asya yaylalarının baharından geldiği o kadar belli ki… Fakat Bursa’da yeşilin mânası çok başkadır; o ebediyetin rahmanî yüzü, bir mükâfata çok benziyen bir sükûnun fâni bir saate sinmiş mânâsıdır. Yeşiltürbe, Yeşil Cami der demez, ölüm muhayyelemizdeki çehresini değiştirir, ‘ben hayatın susan ve değişmeyen kardeşiyim. Vazifesini hakkile yapan fâninin alnına bir sükûn ve sükûnet çelengi gibi uzanırım…’ diye konuşur”.
Yeşili en iyi anlayan muharrir: Gide André Gide 1914’te Bursa’ya gelmişti. Ahmet Hamdi Tanpınar, Fransız yazarı Bursa yazılarından dolayı “yeşili en iyi anlayan muharrir” olarak niteler.
Bir adım sonrası, yakın dostu Tanpınar’dan aldığı hızla Dıranas’tan gelmiştir: “Bursa burada başlamıştı. Bu su sesli sükûtun içinde ve serin çınarın neftiliğinde. Derken bir yeşilliktir başladı. Otobüsümüzün tekerlekleri dönüyor ve gittikçe ağaran sabahın içinde bu yeşil, kendi kendini tazeleyerek ve değiştirerek büyük bir deniz halinde üzerimize kapaklana kapaklana genişliyordu. Her yerde yeşil vardır: Fakat bir Bursa edebiyatını, sonra Yeşil Cami’nin adını ve o canım çinilerini doldurduğu için mi, nedir, buradaki yeşil insana, o her yerdeki yeşilden daha yeşil geliyor: “Üç defa yeşil”.
Yeşil Cami
Osman Hamdi Bey’in başyapıtlarından “Yeşil Cami Önü” tablosu, 1882. Yağlıboya tablodaki dikkati çekici ayrıntılardan biri, Osmanlı mimari süsleme sanatının yansıtıldığı yeşil zemin üzerine kitabedir.
Şairin burada Yahya Kemal’in “üç def’a kırmızı”lı Endülüs şiirine göndermeyle naziresini yaptığını söylemek gerekli mi? Tanpınar’ın izini sürerek Bursa’yı ziyaret ettiğinde, tıpkı öncüsü tüm yabancı gezginler gibi Yeşil Cami karşısında yaşadığı büyülenmenin etkisiyle (“belki de Türkiye’de gördüğüm en güzel cami”) ilginç bir benzetmeye başvurur Manguel: “İnsana tam olarak gerçekmiş gibi gelmeyen, sanki Oz’un Zümrüt Şehrindeki bir saraymış hissi veren bir tarafı var”. İlginçlik şurada: Yahya Kemal’in bitmemiş şiirleri arasında yeralan bir Bursa şiirinde geçer yetkin yeşil:
“Bu dağın arkasındadır Bursa İri zümrüd Dağların arkasında dağlar var Enginden uçtu sanki bir altın kanatlı kuş Rüzgâr açmıştı siyah çarşafını Süt beyaz omzunu çıplak gördüm”.
‘Yurt Gezileri’ kapsamında 1938’de Bursa’ya gönderilen Hikmet Onat, biri Irgandı köprüsünü odağına alan, çoğu kaybolmuş yedi resimle döner. Sergilendiklerinde, amansız bir eleştiri çıkagelir Dıranas’ın kaleminden: “Eserlerine yeşil renk hâkimdir. Fakat bu yeşiller, bilmiyoruz Bursa’nın derin ve sonsuz yeşilini verebiliyor mu? İsminin başında Yeşil sıfatını taşıyan Bursa, hayalimizin penceresinden akseden manzarası ile rüyaların hemşiresidir. Bursa için Sezanların, Kurbelerin yeşilleri lâzımdı. Hikmet Onat Bursa’nın manzaralarını bir fotoğrafçı gözüyle aksettirmeğe çalışmıştır. Sanatına bir yenilik ilâve edip etmediği kendisince bilinecek bir keyfiyettir”.
Bu yargının eğriliği doğruluğu, öznel boyutu düşünülürse, tartışmaya açıktır kuşkusuz, ama şairin okunun düştüğü nokta canalıcı: Hangi yeşil? Şair renkleri şiirine yalnızca şiir sıfatları, türev sıfatlar ile mi, bir o kadar renk efektini sağlayacak, öyle adlandırılmamış unsurlarla yedirir; ressamın koşulu bambaşkadır, paletini de harmanlayarak oluşturacağı yeşil dereceleri arasından yapacağı seçimler işinde belirleyici olacaktır.
Osman Hamdi’nin, Gérōme esinli “Yeşil Türbe’de Dua”sı 1882’ye tarihlendiriliyor; buna karşılık, Bursa ziyaretinin tarihi belirsiz: Edhem Eldem, Osman Hamdi Bey İzlenimler 1869-1895’de, 1880 Yalova yolculuğu sonrası olabileceğini, kesin tarih vermeksizin belirtiyor. Yeşil Cami, daha sonra başka yapıtlar doğuracaktır ressamın fırçasından, ama ilgi çok önce, Parvillée’yle karşılaşmasıyla, ardından çizimlerini ve görkemli kromolitografilerini tanımasıyla başlamıştı. Osman Hamdi’nin yeşilleri ne ölçüde XV. yüzyıl Bursa’sında yaratılmış saltık yeşile sokulabilmişti? O cevherin asıl, asal kaynağı neydi, neredeydi? Ve: Dile taşınabilecek türden miydi? Biribirilerine geçiyor sorularım, biribirilerinin içinden geçerek.
Pierre Loti, 28 Mayıs 1894 gecesi geç saat varmış Bursa’ya, ertesi sabah oda penceresini açtığında, “geçmişin ilkbaharından kalma dingin yeşil cenneti” hemen çarpmış onu. İki gününü dolu dolu geçirdiği Bursa’dan 34 sayfalık bir izlenim metni doğmuş, yanlış saymadıysam tamıtamına otuz kez geçiyor orada ‘yeşil’.
Yeşil cennet: Bursa Pierre Loti (sağdan üçüncü) 1894’teki Bursa ziyaretinde. Yazar, iki gününü geçirdiği Bursa’yı “geçmişin ilkbaharından kalma dingin yeşil cenneti” sözleriyle betimler.
Yiğidi sık öldürdük, hakkını verelim bu kez: Gezi edebiyatının en sıkı örneklerinden birini getirmiş “Yeni Cami”, Fikret’in “sihirli”, Yahya Kemal’in “büyülü” bulduğu üslûbunun yetkin bir ürünü — yazılışından bu yana 123 yıl geçmiş, “biz”i doğrudan ilgilendiren metni dilimize çevirmemiş, dahası onu -belli ki- okumamışız: Yalnızca Hisar’ın ve Eyice’nin onu andıklarını saptayabildim, onların da okumadıkları ayan beyân ortadaydı. Bir merak topluluğu olduğumuz söylenemez, gene de bu kadarı fazla geliyor bana; Gide’in üç sayfasına alınıp kanlı mürekkep akıtmak yerine, Loti’nin otuz sayfasına eğilmek vardı. Neyse, içimde, Loti’nin Bursa’da karşılaştığı müthiş ihtiyarın ikilediği ifade yankılanıyor: “Yetişir! Yetişir!” (metinde Türkçe), iki gün yetmiş ama Loti’nin Bursalıya dokunmasına. Yeşile gelince: Böylesine esritmesi bir rengin bir yazarı, az rastlanır coşku seli.
Kibirli Gide’in, Venedik “cehennem”iyle çakıştırdığı ve halkını külliyen “çirkin” sıfatıyla mühürlediği İstanbul’un ardından gittiği Bursa’da görece yumuşaması karşısında Tanpınar da yumuşamıştır: “Türbeden çıkınca Yeşilcami’ye girdim. André Gide bu cami için “zekânın kemal halinde sıhhati”, der” sözlerinin ardından (ki “esprit”yi “zekâ”yla karşılamak doğru değildir), eleştirisini yapar ama bağışlamakta gecikmez: “Bununla beraber Gide”i Bursa için yazdıklarından dolayı yine seviyorum. Yeşil’i en iyi anlayan muharrir o olmuştur. Camii aydınlığın ortasında, ayak ucunda kendisini tamamlayıcı bir şey gibi uzanan manzara ile beraber çok güzel yakalar”.
Loti yoğunlaşmıştır Bursa’da: Derişik, yeğin, dikkat ayarını elden bırakmayan bir bakış. Yeşilcami önünde, içinde, sonra dışarı çıktığında sıfatlarını seferber eder, üç yüzyıl önce yapılmış ve sırrına artık kimsenin erişemediği çinilerdeki yeşilin yaydığı ışıkla otun, servinin, çınarın, dipsiz bir deniz gibi ufku kaplayan ovanın kurduğu yeşil yelpazesinden oluşmuş alaşımı ince tuşelerle yoklar: Açık uçuk gökyüzü turkuvazının tazeliğiyle çok garip yeşillerde cançekişen turkuvazı çarpıştırır önce, ardından çiçekleri bile etkileyen kişidışı, soyut, yokoluşa teğet ışığın kesin geometrisine kilitlenir; içeride denizin renk denemeleriyle zümrüdün dansı ve camlardan sızan dış ışığın kıymetli taşlarınkiyle eşdeğer bileşimi karşısında düpedüz uçar; gece düştüğünde yeşile sinen siyahı keşfeder. Bir ressam gibi dokumuştur metnini Loti, bir simyacı gibi kıyasıya aramış olduğu görülür Yeşil’in saltık formülünü. Oysa kimin harcıydı, olabilirdi?
Le Corbusier, 1914 yazının ortasında, İstanbul’dan Bursa’ya küçük bir kaçamak yapmıştı; Doğu Yolculuğu Defterleri’nde kıpkısa birkaç not yeralır ama genelde siyah-beyaz çizimler ve desenlerle işlediği defterin bir sayfasına Yeşil Türbe’yi renkle döşediğini görüyoruz: Suluboyanın kararsız yeşil(ler)i. Ağustos ışığı (Faulkner!). Deftere serpilmiş, Yeşil Cami/Ulu Cami/Hamam eskizlerinin arasını dolduran hızlı izlenim notlarında gene kararsız renk saptamaları: Ele avuca sığmamış Yeşil. Vakanüvis, yazar, ressam, mimar, seyyah, herkesin onunla didiştiğini, dilde ve dilinde karşılık arama çabası verdiği gerçek. Gelgelelim şair kenara itiyor tümünü, bir çırpıda en kesin tanıma doğru cümlesini kurup çekiliyor: Hâşim, Yeşil Cami’den öyle çıkar ve sıradan bir cümle kuruyormuşçasına adını koyar: “Diğer bir gün Yeşil Cami’ye gittim. Duvarları kaplayan yeşil çiniler bu mabedin içine esrarengiz bir denizaltı aydınlığı veriyordu”.
Yeşil Türbe Yeşil Bursa’nın sembol mekânlarından Yeşil Türbe. Sekiz köşeli şirin yapı, Yıldırım Bayezid’in oğlu Sultan Çelebi Mehmet tarafından 1421’de yaptırılmıştır.
Yeşil’in fiziğini nasıl Hâşim yerliyerine bir çırpıda oturtmuşsa, metafiziğinin tanımını Tanpınar’a borçluyuz. Ölümün Hayat’ın içinde pervasızca, en ufak bir korku emâresi göstermeden yaşayabildiği her şehir için geçerli, soylu bir konumlandırma denemesi. Bir biçimde gelip Bursa’da saltanat kurmuş rengin biri doğal, öteki yapay iki kaynağı vardı; doğal olanını insan, yapay olanını Doğa kurutmuştur.
İbn Battûta’nın, Evliya’nın, Karacaoğlan’ın gördüğü Bursa’yı bir avuç kelimeden söküp canlandırmak olanaksız. Texier, Gabriel, Loti, Hâşim, Gide ya da Le Corbusier 1855 depreminden ve 1271 yangınından artan, “öz”ü handiyse çökmüş ve silinmiş bir Bursa’yı tanımışlardı, bereket araya Ahmet Vefik Paşa’nın olağanüstü imar hamlesi girmişti: Parvillée, kimi yetkililerin o devirde Yeşiltürbe’nin enkazına bakıp onu yakmaktan başka çare göremediklerini aktarır. Daha önce 1674 ve 1769’da ciddi onarımdan geçen Yeşiltürbe Parvillée’den sonra, Osman Hamdi öncülüğünde 1904 yılında yeniden “tamir” edilmiş — ayrıntılı bilgiyi 1941-43 restorasyon çalışmalarını yürüten Macit R. Kural’ın 1944 tarihli değerli raporundan devşirdim. Oradan öğrendim, 1938’de gözdem Bruno Taut, iki yıl sonra Albert Gabriel, istek üzerine ince eleyen iki onarım önerisi raporu hazırlamışlar; Taut, Eylül ayında geldiğine göre Bursa’ya, büyük olasılıkla son yolculuğu olmuştu bu; bir yerde, eski çiniler hakkında “500 yıl evvel kullanılan kirecin nasıl yakıldığı, ne kadar bekletildiği, buna benzer daha pek çok şey hakkında malûmatımız olmadığından bu çok güç bir iştir” diyerek Ars’ın sırlarına göndermesini yapmış.
Eski eserlerin çoğunun ustaları anonim kalmıştır, Yeşil Türbe’ninkileri sözümona biliyoruz, böyle diyorum çünkü bir avuç uzmanını saymazsak kimsenin anmadığı isimlerdir: Bina emiri ve mimar Hacı İvaz Paşa, kalemkârı Ali bin İlyas Ali, hakkâk Tebrizli Ahmet oğlu Hacı Ali, çinicisi Mecnûn Mehmet’ti türbenin, ki renklerine bakılırsa gerçekten mecnun olmalıydı. Kuşlar eksik olmuyor türbenin, caminin etrafından. Gide’in dikkatini çekmiş şarkıları, leylekler, sakat leylekler. Yeşili silin, hiç kuş gelmez.
İtalyan yazar ve gazeteci Italo Calvino’nun ölümünden 18 sene sonra (2003) yayımlanan kitabı Amerika’da Bir İyimser, Türkçe’ye çevrildi. Ünlü yazar ABD’ye ilk uzun yolcuğunu 1959 sonlarında yapmış, seyahat sırasında yazdıklarını yayımlamak istememişti.
AMERİKA’DA BİR İYİMSER
Italo Calvino, çevirisi bizde yeni çıkan Amerika’da Bir İyimser’i sağlığında yayımlamaktan, kitabın hazırlığı sırasında vazgeçmiş. Okumamı bitirdiğimde yeniden önsöze döndüm; 1961’de yazdığı bir mektupta getirdiği yargıyı paylaşıyorum: “Kitabı yayımlamayacağım, çünkü taslağı yeniden okurken, yazın yapıtı olarak yetersiz hissettim, gazete röportajı olarak da yeterince özgün değildi”. Bu saptamanın ardından eklemiş: “İyi mi yaptım acaba? Ne bileyim! Şimdi yayımlanmış olsaydı, yine de çağın ve benim geçtiğim yolun bir aşamasının belgesi olacaktı” — ölümünden az önce yazdığı bir başka mektupta yinelediği görüşler…
Gerçi Calvino’nunki ani gelen ve erken, beklenmedik bir ölümdü; dolayısıyla uzun(ca) yaşasaydı hangi yönde karar verirdi kimse bilemez, ama yoketmemiş dizgisi tamamlandıktan sonra da üstünde çalışmayı sürdürdüğü kitabını. 2002’de günışığına çıkarılması (2003’te basıldı) bana kalırsa doğru karar olmuş.
Yargısını paylaşıyorum dedim, iki saptamasına da katıldığım için. Bilen biliyor ama, önce altını çizmeliyim: Calvino’yu XX. yüzyılın ikinci yarısının en değerli, özgün yazarları arasında görüyorum. Buna karşılık Amerika’da Bir İyimser, sadık okuru olarak bende de yazınsal açıdan yetersiz bir kitap izlenimi bıraktı. Binbir kez andığım Valéry’nin “Biçim pahalıya mal olur” çekincesinde dile gelen sorun burada ortaya çıkmış: Biçimi oturmamış, handiyse biçimsiz kalmış, kumaşı öyle biçilmiş bir metin, okuduğum. Calvino, altı ay süren Amerika seferi öncesi, bir eleştirmene “ABD yolculuğuma başlarken, yolculuk boyunca da, Amerika üstüne bir kitap yazmayacağıma yeminler ediyordum” itirafında bulunmuş, tövbe tutmamış besbelli ama o önkabulun elinde bir tür tutukluk yarattığı gözlemleniyor. Öte yandan, kitabın “ham maddesi”ni günlük notları (s. 167’de düpedüz “günlük” diyor), çevresindekilere yazdığı mektuplar oluşturuyor; bana öyle geliyor ki, ayar sorunu harmanlama aşamasında başgöstermiş.
“Çağın ve benim geçtiğim yolun” belgelenmesine gelince: Calvino sefere çıktığında 36 yaşında, olgunluk evresine yeni adım atıyor; her ne kadar Ecdâdımız üçlemesini tamamlamış olsa da, henüz siyasal kaygılarının geniş yer tuttuğu, “neo-realist” anlayıştan yeni koptuğu Torino döneminin Amerika’ya bakışına hâkim olduğu optiğinden belli: Bu kitap, sonuçta, “yolun yarısına/ortasına” denk geldiği için eskiyle yeni arasında bocalayışını serimliyor.
Gezi edebiyatı
Gezi edebiyatı, geniş anlamıyla edebiyatçılara özgü, onların tekeline bırakılmış bir “tür” sayılamaz; farklı meslek dallarının, uğraş alanlarının temsilcilerinin de bu bağlamda ilginç, önemli ürünler verdiğini görüyoruz. Edebiyat adamının “ayırıcı” özelliği kendi “içinin” ölçülerini bu yatağa taşımasından, perspektifini “nasıl” kurduğundan, hangi üslûp mayasını hangi bireysel çatı çatma çerçevesine oturtmayı seçmesinden kaynaklanır.
Calvino “tür”ün öneminin doğal olarak farkında: Aynı eleştirmene, “Seyahat kitapları yazın yapıtı oluşturmanın yararlı, iddiasız, yine de dört dörtlük bir biçimidir” demiş — “yazarın kendisiyle gerçek arasındaki bir ilişki, bir tanıma süreci anlatılır”.
Amerika’da Bir İyimser’in “Göz ve Alışkanlık” başlıklı bölümünde konunun canalıcı bir boyutuna açılır: “Artık ‘yolculuk izlenimleri’ havasında değilim, kendimi eve dönmüş gibi hissediyorum: Artık gördüğüm her şey olağanlık çerçevesinde. Dört ay önce, Kasım ayında New York’a geldiğimde herşeyi yepyeni ve anmaya değer, yazılmaya ve yorumlamaya değer buluyordum, bir düşüncenin, bir genel yorumlamanın anahtarıymış gibi geliyordu” dedikten az sonra bir basamak daha yukarı çıkar: “Seyahat kitaplarının gücü burada işte. İnsan bir ülke üstüne ancak hakkında hiçbir şey bilmediği ve keşfetmekte olduğu sıralarda yazabiliyor, çünkü onu ancak o zaman görebiliyor”.
Calvino’nun New York seyahati “Seyahat kitapları, yazın yapıtı oluşturmanın yararlı, iddiasız, yine de dört dörtlük bir biçimidir”.
Terazideki Amerika
Biraz abartılı yaklaşımı Calvino’nun, sözgelimi ABD’ye hakkında ‘hiçbir şey bilmeden’ gittiği doğru olamaz tabii; imdi, asıl yakıcı gelişme bildiğini sandıklarıyla bilemediklerinin çarpışmasından doğar, yola düşenin zihninde -nitekim, Amerika’da Bir İyimser’in pek çok sayfasında bir terazi tartımı sözkonusu.
Calvino’nun Amerika Dersleri, öldüğü yıl, az öncesinde davet edildiği Norton Lectures için yazdığı beş konferans metnini içeren görkemli bir veda kitabıydı. Neler düşünüyordu çıkacağı yeni ABD seferi hakkında; dönüp çeyrek yüzyıl öncesinde yazmış olduklarına bakmış mıydı? Belki oylumlu mektubatında somut izler vardır: İngilizce basımına (Princeton, 2013) yaklaşık yarısı alınabilmiş Lettere’si (Einaudi, 2000) yaklaşık bin seçilmiş mektubu kapsıyor, yazdıklarının yanında nedir ki?! Gönderen: EB’de Esther Calvino’nun sözünü anmıştım: “Italo’da graphomania (yazma hastalığı) vardı, yazmadan duramıyordu, onbinlerce mektup yazmış olduğunu tahmin ediyorum”. 1959-60 seferinde Amerika’dan gönderdiği mektupların ne kadarını, ne ölçüde kullandı Amerika’da Bir İyimser’de, bilemiyoruz. Özel önemi var mı bu merakın, yok diyemem: Kitabına kendini koyuşundaki sınırlılık, Calvino’nun yapıtında sürekliliği olmuş bir özellikti. Oysa, yolculuk yazısı, şiirin ya da nesirin tersine bunu ister, eksikliği “yazınsal yetersizliğin” belirmesinde ciddi rol oynar — şüphesiz tek gerekçe olarak gösteremeyiz sözkonusu yalıtmayı.
Calvino’nun “kitle kültürü” ve çağdaş Amerikan sanatı hakkında yazdıkları, bugünden düne doğru retrospektif biçimde bakıldığında, öngörülerinin zayıf kaldığını gösteriyor. Saptamam bir zaaf tanısı getirmeye çalıştığımı düşündürmesin: Yarını öngörmek çoğu zaman olanaksızdır. Teknolojinin peşpeşe yumurtlayacağı, kitlenin yaşamını dönüştürecek aygıtların istilâsını da, Pollock’ların ardından Duane Hanson’ların ortalığı kaplayacağını da kestirmek yazarın harcı olamazdı 1960’da, Mc. Luhan ve Beuys kafalarını yeni yeni uzatmaya başlamıştı.
Hem Calvino daha Paris’e taşınacak, Oulipo’cularla tanışacak, bir-ikisini belki tasarlamaya koyulduğu, çoğu magma halinde imgeleminde dolaşan başyapıtlarını yazacaktı: Yazarın asıl asal yolculuğu.
1839’dan günümüze “fotoğraflar, belgeler, üçboyutlu nesneler ile kronolojik bir Modern Türk Edebiyat Tarihi Müzesi” için en uygun yer, İstanbul’daki Selimiye Kışlası’dır. Bu yapı hem temsil özelliği hem de büyüklüğüyle, ciddi küratörlük gerektiren bu iş için ideal koşulları barındırmaktadır.
Kültür Şûrası’na sunduğum iki öneri ilgi gördü; önce özet sunumlarını veriyorum, hemen ardından ilk önerimi biraz daha somutlaştıracağım.
Daha ne kadar genişletilebilir, geliştirilebilir bilmiyorum: Bir Dîvan Edebiyatı müzemiz var. Eksikliği duyulan, XIX. yüzyıldan başlatılarak günümüze ve yarına ışık tutacak bir Modern Türk Edebiyatı Müzesi. Bu tasarı için tarihsel ve anıtsal özellikleri önem taşıyan, boyutları açısından heybetli (sözgelimi Selimiye kışlası gibi) bir mekân tahsis edilmeli.
Nasıl bir içerik öngörülmeli sözkonusu müze için? Öncelikle bir “özgün malzeme” arşivi, böyle bir projenin hedefleri arasında başköşeyi tutmalı: Elyazmasından daktilolu versiyona, notlardan karalamalara her yazar için korunaklı kasa-kutular oluşturulmalı; dünya ölçeğinde başarılı modellerden esinlenerek… Yazar ailelerinden bağış yoluyla yardımcı unsurlar, kalıcı olarak ya da sergilenmek üzere toplanmalı: Yazı masasından yazı araçlarına, fotoğraflardan belgelere, mektuplara… Kitap ve dergi kapaklarından, illüstrasyonlara…
Aşiyan’daki mask Tevfik Fikret’in ölümünden hemen sonra alınan maskı, bugün Aşiyan Müzesi’nde sergileniyor.
Müze, etkinlikleri kalıcı ve geçici iki ayrı kolda düzenlenmeli. Kalıcı eksen 1839’dan günümüze “fotoğraflar, belgeler, üçboyutlu nesneler ile kronolojik bir Türk Edebiyat Tarihi” üzerine oturtulabilir.
Dünyada ve bizde, “Modern Çağ”ın en dinamik kültürel eksenlerinden birini dönemsel yayınlar oluşturmuştur. İster ‘cem etmek’ten gelen Mecmua’yı kullanalım, ister ‘derlemek’ten gelen Dergi’yi, farklı insanları genellikle ortak değerler üzerinde buluşturan bu kollektif yayın organları çoğu zaman kelebek ömürlü, kimi zaman dirençli merkezler olmuşlardır. Herbiri, hâlâ, birer define adası kimliği taşımaktadır.
Son yıllarda, bazı örneklerin (Kadro ya da Yaprak) tıpkıbasımının, bazılarının (örneğin Dergâh’ın) transkripsiyonlu yeniden basımının gerçekleştirildiğine tanık oluyoruz. Büyük kütüphanelerimizde eksik koleksiyonlara ulaşılabiliyor. Gene de “tablo”nun bütününe erişim olanakları sınırlı.
Kültür Bakanlığı, belki bir başka kurumla işbirliğine girerek, son 150 yılın, ideolojik çizgisi ne olursa olsun bütün kültür dergilerinin koleksiyonlarının taranmasıyla ilgili kitleye sunulacağı bir sanal merkez oluşturma girişimini üstlenmeli; böylece dağınık ve eksik bir corpus’ü tek bir odakta toplamalı düşüncesindeyim.
★ ★ ★
Modern Türk Edebiyatı öneri-projemi Selimiye Kışlası’nın içine oturtma fikrinin altında, bu yapının hem temsil özelliğinin hem de büyüklüğünün payı var. Üç eksenli bir kurum, tasarladığım: Kasa-kutulara dayalı bir birinci el belge arşivi (elyazması, mektup, not, vb); kilometrelerce duvar alanına konuşlandırılacak kronolojik bir ‘Fotoğraflarla Türk Edebiyatı Tarihi’ (dönemler, şahıslar, akımlar etrafında gelişecek bir senaryo çalışması); üçboyutlu nesnelere yaslanacak, eklemli bir senografi çalışmasına bağlı ‘odaklama’lar hepsi birarada, ciddi küratörlük girişimi.
“Toplamak ve Göstermek” -müzenin hedefini belirleyen iki fiil- altlarında örtünen üçüncü asal fiil: “Korumak”. Üç fiilden ikisi uzun uzadıya açıklama gerektirmiyor, her ne kadar teknik tabloları önem taşıyorsa da. Asıl tasa üçüncüyü aydınlatmak: Göstermek, ama nasıl? Küratörlüğün tanımı, işlevi, deyiş yerindeyse optiği ışık istiyor. Tek, düz bir örnekten hareket edeceğim:
“Ölüm maskeleri” üzerine bir çıkma yazmıştım: Tevfik Fikret’le başladığını sandığım (araştırıp soruşturmak, kesinlemek gerekir), Orhan Veli ve Sait Faik’e, oradan Tanpınar’a uzanmış bir uygulama. Müze, herşeyden önce bu dağınık malzemeyi toplamalı; olabildiği ölçüde kapsama alanını genişleterek. Gösterirken, uygun koruma teknolojisini seçmeli. Bu iki aşamanın ardından, göstermenin, sunumun dilini bulmalı.
Ölüm maskelerinin yerleştirileceği odanın giriş duvarına iki büyük, ayrı pano koyulmalı: Birinde işlemin tarihçesi ve tekniği anlatılmalı; ikincisinde, dünya edebiyatı tarihinden seçili ölüm maskesi örneklerinin fotoğraflarına yer verilmeli. Odada, içeride, yorum panoları olmalı: İlâhiyatçı, kültür tarihçisi, sanat tarihçisi, semiyolog, antropolog gözünden biribirini tamamlayan, zıtlıklara açık değerlendirmeler biraraya getirilmeli.
Ayraç içine alınmış haliyle “ölüm maskeleri” odası, kabataslak anlamıyla buna yakın bir yaklaşımla kotarılmalı. Gelgelelim, müze, bir eklemleme mantığına dayanacağına göre, bu odanın öncesi ve sonrasıyla bağ(lantı) düzeni de hesaba katılmalı. Önerdiğim, bir tür “petek mantığı”nı benimseyerek, girişten çıkışa toplam içeriği kanaviçe gibi işlemek.
Tarihî ve anıtsal III. Selim tarafından Nizam-ı Cedid için yaptırılan ilk Selimiye Kışlasını II. Mahmud yıktırıp günümüze ulaşan yeni Selimiye Kışlasını yaptırmıştı (1928). Bu kışla, tarihsel ve anıtsal özellikleriyle bir sanat müzesi için ideal niteliklere sahip.
Ölüm, maskeye indirgenecek bir olgu, bir ‘konu’ değil şüphe yok ki. Şairlerin, yazarların ölüm ‘rapor’ları, ‘ilân’ları, gazetelerden cenaze haberleri (Yahya Kemal’in, Necip Fazıl’ın, Attilâ İlhan’ın kitleleri toplayan törenlerine ilişkin fotoğraf çalışmaları), ekranlardan yaratılacak hareketli görüntüler (televizyon arşivlerinden), ölüm döşeği fotoğrafları (Ataç’ınki gibi) bir yanda, şair ve yazarların ardından yazılmış ağıtlardan ve sıkı nekroloji yazılarından örnekler bir başka yanda, ciddi sahneye koyma çabası gerektirecek usta tasarımcılarla gerçekleştirilebilecek bir kesit. Diyelim, ön oda.
Sonra, “ölüm maskeleri”ni izleyecek bir arka oda: Şair ve yazarların mezar taşlarından örülecek bir alan. Özel, özgün bir fotoğraflama çalışması. Abidin Dino’nun, Emin Barın’ın, başka ustaların tasarımı mezartaşı örneklerine ağırlık tanıyarak… Ve ayrıntılı biçimde işlenmiş bir Türkiye haritası: Kim, nerede gömülü? Yalnızca Aşiyan türü yoğunluk noktalarını değil, doğduğu Salı köyüne gömülen Dıranas’ın mezar adresini, Yunus Emre’ye yakıştırılan farklı gömü yerlerini içerecek devasa bir adres defteri. Yanıbaşına bir gurbet haritası iliştirerek: Moskova’da Nâzım’ınkinden, Père Lachaise’deki Yılmaz Güney’e ve ötesine.
Farkındayım, seçtiğim kesit içkarartıcı. Modern Türk Edebiyatı Müzesi’nin ne merkezi, ne çekirdeği elbette. Akımlar, büyük dergi serüvenleri, ana figürler, okkalı izlekler (hapisane, sürgün örneğin), ressamlardan yazar portreleri, ressam yazarlar, fetiş nesneler (kalem, daktilo, yazı masası) asıl odaklardan bazıları. Dediğim gibi, temel kaygı doğru bir güzergâh şemasını oturtmak, doğru senaryoya yaklaşmak, doğru gösterme yoluna ulaşmak.
Meksika imparatoru I. Maximillian’ın kurşuna dizilişi, bir yıl sonra ünlü Fransız ressam Edouard Manet tarafından canlandırılmıştı. Bu efsane tablo, Goya’nın 60 yıl önceki bir tablosundan esinlenmiş, sonraki yıllarda ise birçok ünlü ressam tarafından yeniden yorumlanmıştı. Ama tüm bunlar birbirinden farklı, özgün sanat eserleriydi.
Sinan Çuluk, III. Napolyon tarafından önce arkadan vurulan Meksika hükümranı I. Maximillian’ın, sonra yerli Cumhuriyetçiler tarafından kurşuna diziliş haberinin bizim basınımıza nasıl yansıdığını önceki yazıda belgeledi. İstanbul’da yankılanan olay 19 Haziran 1867’de gerçekleşmiş, Evrensel Sergi’nin yarattığı coşkuyu ters çevirerek Paris’e kara bulut gibi çökedursun, bir kesimi derinden etkilemişti. Aralarında, Cumhuriyetçi damarı belirgin, bir bakıma kalkışımcı, Courbet’nin bu bağlamda mirasçısı bir ressam, Edouard Manet de yeralıyordu.
Goya’dan esinlenen modern yorumlar Yan Pei-ming 2008’de yaptığı çalışma (üstte) İspanyol direnişçilerin kurşuna dizilişini yalnızca kan kırmızı renkle yorumluyordu. Robert Ballagh ise Goya’nın tablosunu 1970’de çizgiromana yerleştirmişti (altta).
Manet’nin yüzyılı aşkın süredir Mannheim Müzesi’nin koleksiyonunda yeralan “I. Maximillian’ın İnfazı” tablosu 1868 tarihini taşır, bu konuda gerçekleştirdiği beşinci, “asal” çalışmasıdır. İlk verilerden yoksun, kafasında canlandırdığı sahneyi icra etmiş, zamanla Fransız basınında yayımlanan fotoğraflardan yararlanarak sahneyi koyuşunu ve giyim kuşam özelliklerini gerçeğe olabildiğince yakın biçimde resmetmişti. Manet’nin tabloları Fransızların ulusal gururlarını zedelemişti; tablolara düpedüz bir tür sansür uygulanacak, yerli müzeler, koleksiyoncular hiçbirini edinmeye yanaşmayacaktı.
Manet’nin tablosunun esin kaynağının Fransisco Goya’nın bir tablosu olduğu sır sayılmaz; İspanya gezisi sırasında Prado’da resimle karşılaştığı ve üzerinde kalıcı iz bıraktığı biliniyor. İlginç bir kesişme daha sözkonusudur bu ilişkide: Goya, I. Napolyon tarafından işgâl edilmiş ülkesinde 2 Mayıs 1808 günü yerlilerin başlattığı isyanın (ki Goya’nın o konuda da bir tablosu Prado’dadır) sonucu, isyancıların 3 Mayıs günü kurşuna dizilişlerini resmederken bir mizansen kurar — sahnenin tanığı olmamış, iki tablosunu da olaylardan altı yıl sonra yapmıştır.
Bir ‘remake’ veKore modellemesi Yue Minjun’un 1995’de gerçekleştirdiği yağlıboya “İnfaz” çalışması, ünlü tablonun “silahsız” bir remake’iydi (üstte). Ünlü ressam Picasso ise 1951’deki “Kore Katliamı” isimli çalışmasında, bu savaş sırasında yaşanan katliamları tarihî tablonun modellemesiyle sunmuştu (altta).
Goya’nın bu tablosunun yarım yüzyıl sonra Manet tarafından “model” olarak seçilmesi, modernlerin öncüllerine yaraşır bir yaklaşımdı: “Remake” (yeniden yapım) anlayışı bir sonraki kuşakla başlamış, bir başına geniş bir katalog oluşturmakta zorluk çekilmeyecek yaygınlığa ulaşmıştır. “Model-örnek”ler arasında “3 Mayıs 1808”ün önü çektiğini söyleyebiliriz.
Picasso, Guernica’yı yaptığı dönemde Goya’yı aklından çıkaramadığını aktarmıştır. “Model”e 1952’de dönmüş, bir yıl önce Güney Kore’de yaşanan katliamı nakşetmek için aynı sahneye koyuşu bilinçli olarak seçmişti. Bir temel farkla: Gerek Goya’da, gerekse Manet’de kurbanlar ve cellâtlar yalnız değildir, her iki olayın “tasarım”ında seyircilere de yer verilmiş, “tanık” statüsünde üstlerine bir tür sorumluluk yüklenmiştir (3 Mayıs’ı bilemeyiz, fotoğraf henüz bulunmamıştı; buna karşılık 19 Haziranınkiler var, orada kalabalık izlerkitleyi görüyoruz); Picasso bu üçüncü ögeye yer açmaz “Kore Katliamı”nda: Katliamı yapanların artık tanık istemediklerini, yüzyılın başından ucuna yoketme siyasetini gözden uzak tutmak için akılalmaz önlemler aldıklarını öğrendiğimiz bir çağda yaşıyorduk.
“Model”in sergüzeştinin bu noktada tamamlanmadığı, peşisıra gelen yapıtlardan belli. Robert Ballagh, 1970’de çizgi-roman karesine oturttu Goya’nın tablosunu. Konu Çinli sanatçıların atölyelerine sıçradı son dönemde. Yan Pei-Ming’in 2008 tarihli “İnfaz”ı kan kırmızısı bir tablo: O tek renge kurbanların dökülen kanlarını sığdırmak istemiş. Yue Minjun’un 1995’de gerçekleştirdiği yağlı boya “İnfaz”ı alabildiğine özgün, çünkü kişisel yorum payı ağır basan bir “remake” denemesi: Kurbanların ve cellâtların farklı biçimde “güldükleri” bu sahnede, silâh tutma “pozisyonu” var ama silâh yok: Ağır mı ağır bir kara mizah optiği.
Tarih nasıl tekerrürden ibaret değilse sanat da değil.
Yüksel Arslan, dünya sanatının yüksek hizasını tutturabilmiş bir avuç sanatçımızdan biri olmayı, belki de onu görmezden geldiğimiz için başarmıştı.
Yüksel Arslan’ın ölümüyle birlikte, toplumumuz ve “kültür dünyamız” iri bir başbelâsından kurtulmuş oldu. Gerçi, hakkını vermek gerekir, ülke olarak önlemler almıştık çok gecikmeden: Artaud’nun Van Gogh için söylediği “toplumun intihar ettiği” sanatçı figürünün bir çeşitlemesi olarak, toplumumuz “genel adâba mugayir eser” damgasını hemen kullanarak Arslan’ı püskürtmüştü: Ömrünün son yarım yüzyılını Paris’te, aslında bir yersiz yurtsuz statüsünde geçirdi, Santral İstanbul’da düzenlenen retrospektif sergisi için bile geri dönmedi.
Nisan 2017’de hayatını kaybeden Yüksel Arslan (d. 1933)
O ki İstanbul mezarlıklarının, bir Eyüp doğumlu olarak mezartaşlarının tutkunuydu ve durmadan onları yapıtlarında ağırlamıştı, Saint-Mandé’de gömüldü — umarım, ileride bir gün, aklıevveller kemiklerini buraya taşımaya kalkışmaz: İnsan en çok nerede yaşamış, işini yapmışsa orada dinlenmeli.
Kitaplığımda Musil gibi, Benjamin gibi, gerektiği için kısa ve özlü curriculum vitae kaleme almış yazarların ürünlerinin yanıbaşında, Yüksel Arslan’ın kendi kaleminden, kronolojik eksene sadık yaşamöyküsü yeralıyor: 1996’da yazdığı metni izleyen 20 yıllık son dönemini tamamlamak başkalarına kaldı.
Kapital’in çizeri Kapital’in çizeri olarak da bilinen Yüksel Arslan bir ressamdan çok bir okur olduğunu belirtmişti (Das Kapital sergisinden bir örnek, üstte.) Halüsinasyonlar, 1988 (detay, altta).
Biliyoruz, anlatılsa herkesin hayatı “roman”, Arslan’ınki fazlası: 1933’de Eyüp’te bir işçinin oğlu dünyaya geliyor, okul yollarında yazları manavlık yapıyor, erken yaşta başlıyor resim yapmaya, 20’sinde “ressam” olmaya karar veriş, 1961’de Paris’e gidiş, uzun süren sefâlet döneminin ardından yavaş yavaş bir düzene oturuş, 1968’de Türkiye’de açtığı iki sergisiyle doğan skandalın ardından geri dönmemesiye Paris’e demir atması ve arayı dolduran peşpeşe soluklu projeler: Arture’ler, “Etkiler”, “Das Kapital” ve ötesi — her vakit çok çalışmış.
En eski ve yakın dostu, yarım yüzyılı aşkın bir süre destekçisi olmuş Ferit Edgü anlatıyordu: Son yıllarını kaplayan ağır hastalığının yolaçtığı bir düzine ameliyat, taburcu edildiği gün oturup çalışmaya koyulmasına engel olmamıştı.
Aynı metnin en önemli yanı, Arslan’ın işini ve uğraşını tanımlayış biçiminden geliyordu: Bir “yazar-çizer” olarak koyar orada kendisini: “Ben okuyarak, inceleyerek öğrenen ve öğrendiklerimden bir bölümünü resim yoluyla dile getiren biriyim. Bu nedenle resimlerimin estetik bir heyecan uyandırmasına çalışmam. Çizgilerimin düşündürmesini isterim. Benim okuduğum gibi resimlerime bakanlar da onları okusunlar isterim”.
Düşündürücü resimler Yüksel Arslan, resimlerinin düşündürücü özelliğinin ön plana çıkmasını istedi. Resimlerinde şair ve düşünürleri figüre etti (Nazım Hikmet, üstte). Devletin tekelci kapitalizmi (altta).
Gerçekten de Arslan, Brecht’çe deyişle bir Tui saymıştı kendisini, “Bir ressamdan çok bir okur”. Serüveni bu yaklaşımı doğruluyor bir yanıyla: Marx üstünden “sistem”i, Freud ve Sade (ve başkaları) üstünden “cinsellik” siyasetlerini, son derece geniş bir yaratıcılar (yazar, sanatçı, düşünür, biliminsanı) katalogundan “İnsanlık Komedyası”nın herbir ucunu okumaya ayırdı ömrünü; birkaç bin kitabı kaynakçasına koydu, birkaç binini “Arture”lerinde apaçık göndermelerle ağırladı. Denilebilir mi, bana kalırsa pekâlâ denilebilir: “İş”inin ötesinde uzunboylu bir hayatı olmamıştı.
“Bir ressamdan çok bir okur”, tabiî sözün gelişi: Yüksel Arslan hem de güçlü bir ressamdı. Doğal boyaya ilk baştan başvurması, “arture”lerinde bütünüyle kendine özgü bir “form-ül” yaratmış olması, tutarlı ve sürekli izlek haritaları kurması “tümel” bir yapıt inşa etmesini sağlayan unsurlardan birkaçı. Literatürdeki sıkıştırılmış anlamından taşmış bir “emek-çi” oldu hep: Kapital dizisinde de, “arture”lerde de en egemen figürlerin başında “el” gelir: Onu handiyse bütün hallerinde nakşetti durmadan, soylu araç saydı.
Biz henüz Arslan’ı okumuş, okuyabilmiş değiliz. Ferit Edgü’yü ayırıyorum: Başdaş, yazgıdaş bir ikiliydiler, ortak ürünleri seyrek rastlanan bir yaratıcılık paydaşlığına işaret ediyor. Arslan’ı görenler oldu: Sabahattin Eyüboğlu, Selâhattin Hilav, Sezer Tansuğ gibi üstüne bir nebze ışık tutanlar. Yapıtın değeriyle orantılı bir ilgiden sözedemeyiz ama: Yüksel Arslan’ın yapıtı, sonuç olarak, vatandaşlarımızın hiç işine gelmemiştir. Rencide eden, vicdan çizen, estetik alışkanlıklara sinkaf çeken, üstüne üstlük sırtını dönen bir yaratıcıyı istemez kara kamu.
Yüksel Arslan, dünya sanatının yüksek hizasını tutturabilmiş bir avuç sanatçımızdan biri olmayı, belki de onu görmezden geldiğimiz için başarmıştı.