Yazar: Enis Batur

  • 10 Kalemde 100’lük Dada

    10 Kalemde 100’lük Dada

    100. yıl: Enis Batur, Dadaizmin 10 büyük eserini yorumladı

    1. Dünya Savaşı tüm şiddetiyle sürerken, bir grup sanatçı ve edebiyatçı dünya kültür tarihinde eşine az rastlanır bir akım başlatmıştı. Dadaizm olarak denen ve resimden şiire, plastik sanatlara kadar geniş bir alanda etki gösteren bu akım, sanatçıların eserlerini “en uç noktaya” taşımıştı. 

    90’ında BİR FIRLAMA için MUM

    Bir hareket, bir tavır, bir kafa tutma, bir tersyüz etme, bir silip süpürme, bir yerinden oynatma, bir zedeleme, bir çizme, bir kestaneyi çizme, bir hiçe sayma, bir hiçten sayma, bir hiçleme ve hepleme, bir höstleme, bir hoştlama, bir örseleme, bir sallama silkeleme sarsma, bir yere tükürme, yüze tükürme, yüzünüze tükürme, bir şarap çanağına tükürme, bir nanik, bir nah, bir ‘tir git, bir yaylan bakalım, bir ıslık, nara, heeeyt, hoop, ola ala hey, beyler ilerleyin arkada boş yer var, bir sağdan gidin cüzdân bulun, bir ince osuruk, bir sert varta, bir kıçına tekme, bir burnuna parmak sokma, bir pandik, bir istiklâl marşını tersten söyletme, bir amuda kalkma, bir yan yan, dik dik, ters ters bakma, bir omuz atma, bir çelme takma, bir kulampana kündesi, bir taş atma, bir tane daha taş atma, bir taş koyma, bir kanırtma, bir narkozsuz diş oyma, bir itip kakma, bir başından geçirme, bir taşak geçme, bir kevgirleme, bir oturtma, bir yerinden etme, bir şişleme, bir eşeğe ters bindirme, bir hırpalama, bir pestilini çıkarma, bir tiye alma, bir boru döşeme, bir kan kusturma, bir burnundan kıl alma, bir teneşir paklatma, bir muz kabuğuna bastırma, bir dört numara matkapla oyma, bir canından bezdirme, bir karakamunun yüzüne geyirme, bir piç etme, bir şapkayı arkadan itip keli gösterme’dir DADA. 

    (Enis Batur’un Dadaizmin 90. yılı vesilesiyle yazdığı yazı) 

    TRISTAN TZARA (1896-1963) 

    Romanya kökenli Fransız “avant-garde” şair, denemeci ve performans sanatçısı. Dada hareketinin kurucularından. Aynı zamanda gazeteci, oyun yazarı, besteci, film yönetmeni ve edebiyat eleştirmeni. 

    Dada hareketi 1915’te, Zürih’te başladı; ‘ilgili’leri başka bir zamanda ve yerde başlayamayacağını söylemişlerdir. İlk ‘Dünya Savaşı’nın Avrupa’yı kasıp kavurduğu günlerde insana ait hiçbir değerin anlamı kalmamıştı; buna kültür-sanat da dahildi. Kollektif, doğaçlama gelişmiş, aslında “öndersiz” bir karşı-sanat hareketi sözkonusuydu: Dada’nın “baba”sı Tristan Tzara, adeta sıkı bir “anarşi organizatörü” idi. 

    Tzara fitile sürülen ateş idiyse, Hugo Ball fıçı dolusu baruttu: Cabaret Voltaire’i o kurmuş, Dada’dan dörtdörtlük bir anti-show yontmayı bilmişti. “Karavana” şiiri Sovyet Devrimi ile yaşıttı: 1917. 

    HUGO BALL (1886-1927) 

    Alman şair, yazar ve Dada hareketinin Avrupa ayağının kurucusu. Zürih’teki Voltaire Kulübü’nün kurucusu. 

    ‘Klâsik sanat formasyonu’ndan geçip bütün sanat tarihine sırtını dönen, günümüz sanatının bugün bile yalvacı konumunda duran Marcel Duchamp yapıt kavramını tersyüz etmiş, en ünlüsü “Pisuvar” olan hazır-yapım çalışmalarıyla sanat dünyasını sallamıştı: 1915. 

    MARCEL DUCHAMP (1887-1968) Fransız-Amerikan ressam, heykeltıraş, satranç oyuncusu ve yazar. Eserleri Kübizm ve Dadaizm ile ilişkilendirilmiştir. Pablo Picasso ve Henri Matisse’le birlikte 20. yüzyıl plastik sanatlarında atılım gerçekleştiren üçüncü isim olarak sayılır. 

    Francis Picabia, hareketin haşarı çocuğu, plastik sanatlara kurşun yağdıradursun, başta 391 dergisinin kapağı, Dada tarihi açısından her biri ayrı önem barındıran yayın ve manifestolara ciddi katkılarda bulunmuştu. 

    FRANCIS PICABIA (1879-1953) 

    Fransız ressam, şair ve baskıcı. İzlenimciler ve Noktacılar ile birlikte anıldıktan sonra Kübizm akımında yer aldı. Dada hareketinin ABD’deki ilk ve en büyük temsilcilerinden. 

    JEAN ARP 

    Alman-Fransız heykeltıraş, ressam ve şair. Dada’nın merkezi Zürih’te aktif. Max Ernst ve Alfred Grünwald ile Cologne’da Dada hareketini kurdu. 

    Resim serüvenini Dada’yla en uçlara taşıdı. Figürü, peyzajı, portreyi silip süpürdü, giderek büyük soyut devriminin temellerini atanlar arasında başköşeyi tuttu. “Orman”, 1916’dan. 

    Man Ray, fotoğraf sanatı tarihinin bir kilometre taşı, baştan sona Dada felsefesine sadık kaldı. “Büyülenmiş”, 1922’den. 

    MAN RAY (1890- 1976) 

    Amerikalı fotoğrafçı ve sanatçı. Kariyerinin büyük kısmı Paris’te geçti. Dada ve Sürrealizm hareketlerinde öncü rolü üstlendi. Portre ve moda fotoğrafları meşhurdur. Fotoğrafçılık sanatını kökünden değiştirdiği kabul edilir. 

    KURT SCHWITTERS (1887-1948) 

    Alman sanatçı. Sürrealizm, Konstrüktivizm ve Dada hareketlerinde yer aldı. Şiir, ses, resim, heykel, grafik tasarım alanlarında eserler verdi. Özellikle kolajlarıyla meşhurdur. 

    Kurt Schwitters: Şair, ressam, yapı ustası. Dada’nın en yaratıcı figürü. Başta “Anna Blume”, ses şiirinin çığır açıcısı. Bir tek kendileriyle tarif edilebilecek olağanüstü “Merz” dizisinin yaratıcısı. 

    RAOUL HAUSMANN (1886-1971) 

    Avusturyalı sanatçı ve yazar. Berlin Dada’sının anahtar isimlerinden. Deneysel fotoğrafçılığı, işitsel şiirleri ve kurum eleştiriyle tanınıyor. 

    Raoul Hausmann: Hareketin en güçlü romanı Hyle’nin yazarı, büyük fotoğraf sanatçısı, en ünlü “kare”si “çift eş”lerininki: Dada’ya yaraşır bir etik ve estetik manifestosu. 

    ARTHUR CRAVAN (1887-1918) İsviçreli yazar, şair, sanatçı ve boksör. Babasının kız kardeşi Mary Lloyd, Oscar Wilde’la evliydi. Performans sanatı alanında çalıştı. Edebiyat eleştirmenliği yaptı. 1918’de okyanusa açıldı ve kayboldu. 

    Jacques Vaché, Arthur Cravan, Jacques Rigaut. Dada’nın genç yaşta intiharı seçen, köktencinin köktencisi kahramanları. Vaché, “Savaş Mektupları” aracılığıyla bilindi: Nihilist seslenişler. Cravan, şair ve boksör, bir kayıkla okyanusa açıldı ve dönmedi. Rigaut’dan kanlı cümleler kaldı: “Sizler şiirden yanasınız, ben ölümden”. 

    JACQUES RIGAUT (1898-1929) 

    Fransız sürrealist şair. Dada hareketinin bir parçası. Eserleri genellikle intihar eylemi üzerine yoğunlaşmıştır. Daha önce de belirttiği üzere, 30 yaşına girdiğinde intihar etti. 

    JACQUES VACHÉ (1895-1919) 

    Sürrealist hareketin kurucularından. André Breton’un yakın arkadaşı. Aşırı doz afyon kullanımından öldü. 

    Ve André Breton: Dada’dan Gerçeküstücülüğü doğuran Yahuda! Önderlik dürtüsü kişiliğinde öylesine ağır basıyordu ki, Tzara’yla takıştı, hareketten koparak Avrupa kültürüne damgasını vuracak yeni akımın “Papa”sı oldu. Yıllar sonra, oluşturduğu büyük sanat “duvar”ı olduğu gibi Pompidou Müzesi’ne geçti. 

    ANDRÉ BRETON (1896-1966), DIEGO RIVERA (1886-1957), LEV TROÇKI (1879-1940) 

    Breton sürrealizmin kurucusu, Fransız şair ve yazar. Rivera Meksikalı duvar ressamı ve Frida Kahlo’nun eşi. Lev Troçki 1917 Ekim Devrimi’nin önderlerinden ve Kızılordu kurucusu. Üçlü, Troçki’nin Meksika’daki evinde sık sık biraraya gelir, toplumsal ve kültürel gündemlere dönük sohbetler gerçekleştirirlerdi. Birlikte yazdıkları bir sanat manifestosu bulunmaktadır. 

  • Türkçenin sorunu, meselesi, problemi…

    Türkçenin sorunu, meselesi, problemi…

    Bana “içinde yaşadığımız toplumu; konuşan, okuyan, yazan insanımızı gösterin; size dilinizin halini söyleyeyim” dense yeridir. Bizimkisi hâlâ Türkçe ile Osmanlıca, kendi kelimelerimiz ile yabancı dillerden üşüşenler arasında bînamaz: Handiyse düşman kardeşler çarpışıyor burada; biri silâh diye eline “mesele”yi, ötekisi “sorun”u alıyorsa, üçüncüsü “problem” ile dalaşa girmeye hazır.

    İnsan, gençken kendi dilini bildiğini sanıyor. Yabancı dil öğrenmeye başladığımda, öğretmenimize bir sözcüğün anlamını sorar, ondan başından atmak, “sözlüğe bak” demek varken, “sözlüğe bakalım” yanıtını alırdım. Birlikte bakılırdı sözlüğe; aynı davranışla benzeri bir okulda karşılaşan, sözcüklere ve sözlüklere tutkun Samih Rifat bu olayı sık anardı. Kendi dilini öğrenmek için de kırk fırın ekmek yemeye gereksinmem olduğunu o dönemeçte kavradım ben: Sözlüklerden gel zaman git zaman özerk bir diyar kuracaktım kitaplığımın raflarında.

    Türkçenin sorunu, meselesi, problemi-4

    Derin ve koyu bir sözlük yaşantısı önünüzde iki dipsiz kuyu açar: Gayya ve Zemzem. İkisine yönelik ortak fiil aramak ise, ikincinin fiili bulmak, ilkininki kaybolmak olarak tanımlanabilir. Peki aranan anlam mıdır? Yoksa karşılık, tanım, köken bilgisi, kullanım alanı, örneksel kullanım mı? Biri, tümü. Sözcükler, insanlar aynı: Kimi tekeşli, kimi çokeşli (çünkü birden fazla anlamlı), kimi bulanıktır. Eşanlamlılık tuhaftır ayrıca: Neden tek bir sözcük olmalıyken birçoğu önümüze sürülür -bana kalırsa, hiçbir sözcüğün tamıtamına eşanlamlısı yoktur.

    Bulmak, düz yolda ilerlemek bir bakıma. Kaybolmak, Borges’in imgesiyle “çatallanan yollar”ın orta yerinde an gelip pusulasız kalmak: Bir “av”ın peşine düşmüşsünüz, sözlükten sözlüğe sıçrar olmuşsunuz, bir noktada işin içinden çıkamayacağınızı görmüşsünüz. İki yıldır “Oturum” başlıklı bir metin üzerinde çalışıyorum; düze çıkarsa, okur “iskemle” ile “sandalye” arası bir düzine sözcük arasında çırpınış öykümle karşılaşacak, bunu kendi deneyim(ler)iyle karşılaştıracaktır.

    Çok erken yaşta yitirdiğimiz “sözlüklerin efendisi” Yücel Dağlı, bilgisayarında bütün Türkçe sözlüklerin içeriklerini yekpâre bir sözlükte buluşturmuştu; ortak hedefimiz güçlü sermayeli bir kuruluşu tasarıyı gerçekleştirmeye ikna etmekti. Başaramadık: Dil(imiz) kimin tasası(ydı)?! Arada, Yücel’den kişisel düzlemde yardım ister, alırdım. Hiç unutmam, bir ara saattaki ‘akreb’in peşine düştüğümde ona başvurmuştum: A4 boyutlarında 60 sayfayı aşkın bir çıkış aldım. Gönderdiği dosyayı hâlâ gözüm gibi saklarım. Bir dolu sözlükçünün arayışlarını, yoklamalarını, bulup buluşturmalarını cemediyordu dosya: Ah, insanı akrepler sokmaya görsün! Her sözcük günü gelir kıvrandırır, kıvrandıracaktır.

    Yücel Dağlı arkasının sağlam olduğunu biliyordu: Şemseddin Sami’den Agop Dilaçar’a (kütüklerimizdeki en alımlı soyadı), Ömer Asım Aksoy’dan Tahsin Saraç’a pek çok emeğini ve ömrünü sözcük yapımına adamış birey çıkmıştı bu diyarlardan. Mustafa Nihat Özön’den Yıldız Moran’a, Sevan Nişanyan’a kuyuyu iğneyle kazanlar… Onlara Okyanus’tan Kubbealtı’na, ansiklopedik sözlüklere (örneğin Meydan Larousse’a) anonim katkıda bulunmuş olanları eklersek ciddi bir nüfus çıkar önümüze -birkaç yüz sözcükle dünyası sınırlanan büyük nüfusun karşı kefesinde teraziyi dengede tutmuşlardır.

    Türkçenin sorunu, meselesi, problemi-3
    Kuyuyu iğneyle kazanlar Agop Dilaçar, Yıldız Moran. Mustafa Nihat Özön, Ömer Asım Aksoy (altta) Türkçenin “kuyusunu iğneyle kazan” dil emekçilerindendi.
    Türkçenin sorunu, meselesi, problemi-2

    Ama Gayya, ama Zemzem, sonsuz arayışları üzre sözlük kuyuları açanların heykelleri dikilmiyor ülkemizde. Bir-ikisini nasılsa unutmamışız ama birçoğunun emeği hiçe sayılmış. Bana “içinde yaşadığımız toplumu; konuşan, okuyan, yazan insanımızı gösterin; size dilinizin halini söyleyeyim” dense yeridir. Bizimkisi hâlâ Türkçe ile Osmanlıca, kendi kelimelerimiz ile yabancı dillerden üşüşenler arasında bînamaz: Handiyse düşman kardeşler çarpışıyor burada; biri silâh diye eline “mesele”yi, ötekisi “sorun”u alıyorsa, üçüncüsü “problem” ile dalaşa girmeye hazır.

    Oğlum okula başladığında, arabayla bir yere gittiğimizde, yolboyu bir oyun tuttururdum: Müşfik, müşkülpesent, münafık, mükerrer, mürüvvet, müstakil, mümkün, münazara, mümessil… “Baba, uyduruyorsun…” Hayır, benim kuşağım “mü”lerin pek çoğunu duyarak, okuyarak büyümüş, gene de aygıta, olguya, ilkeye, kökene sevdalanmaktan geri durmamıştı. Yerine göre “hayat”, yerine göre “yaşam demeyi sürdürürüm ve kaş kaldıranlara, parmak sallayanlara aldırmam: Kelimelere de, sözcüklere de sınır çizenlere döndüğüm sırtımdır.

    Türkçenin sorunu, meselesi, problemi-1

    Dilin belden aşağı işleyişi de gönlümüzü çelmiştir. Nefî’yi, Eşref’i, Neyzen’i sevdik; Develioğlu’ndan Aktunç’a, gene erken yaşta yitirdiğimiz Filiz Bingülçe’ye argonun sularına açılmak hazlar kattı bize. Cem Behar’la “bahtsız deveyi çölde kutup ayısı” derin tartışmalara girdik. “Dlyrk” kelimesini Türk Dili dergisinde çıkacak yazımdan dışlamak isteyen Cahit Külebi’ye, Tahsin Saraç’ın TDK yayını Fransızca-Türkçe sözlüğündeki “nymphomane” maddesine bakmasını söylemiştim: Açıp baktı ve “yrkbdlsı”yla karşılaşınca, “yahu, bu Tahsin bizi mahvedecek” dedi, unutamam. Hiçbir sözcük ayıp olamaz, ayıp olan namussuzluktur.

    Fransızca-Türkçe Sözlük deyince, Saraç’ınki bugün de dolaşımda. Buna karşılık, Orhan Suda’nın hazırladığı sözlük ‘aşırı gelişkin’ olması gerekçesiyle okura sunulamamıştır (Fransızca eğitim veren yerli eğitim kurumlarına duyurulur!). Ben, Darago’nun sözlüğüne sık başvururum; sahaflarda bile zor bulunuyor. Kanaat Kitabevi’nin üç ciltlik resimli sözlüğü de dolaşımda değildir; hazırlayan heyette Reşat Nuri Güntekin, Ataç ve İsmail Hami Danişmend’in yanyana geldiğini anımsatalım. Suat Sinanoğlu’nun yetkin Yunanca-Türkçe Sözlüğü’nü yayımlayacak babayiğit var mıdır bugün? Dün varmış.

    Kitaplığımdaki bir daha günyüzü görmemiş önemli başka sözlüklere gidiyor gözüm: TDK yayını (1946) Eti Dili Sözlüğü ve Dilbilim Terimleri Sözlüğü (1949), nereden nereye gidildiğinin iki kanıtı. Ama benim gözdem, TDK’nın 1948’de yayımladığı, Dr. Şefik İbrahim İşçil ile ‘Türkçe Edebiyat Öğretmeni’ Ali Ulvi Elöve’nin Bursa’da hazırladıkları, büyük boy 974 sayfalık Türkçe Hekimlik Terimleri Üzerine Bir Deneme’dir -lütfen okur bu cümlemin her birimini döne döne tartsın ve bu tansığın üç çeyrek yüzyıl önce burada nasıl gerçekleşebildiğini ve bugün neden gerçekleşmeyeceğini düşünsünburası artık orası mı?

    Hekimlik yüce bir meslek dalı ve yaşayan bütün canlıları ilgilendiren boyutu ortada. Nece konuşuyor hekimlerimiz? İşçil-Elöve ikilisi önermişler: Diüretik yerine işetken, ortopedi yerine üye onarımı, laparoskopi yerine karıniçi bakın. Meslektaşları aldırış etmemişler. Dr. İşçil’in, 1940’da Bursa’da yayımladığı “Türkçede Yabancı Terimler Hakkında Bir Münakaşaya Cevap” broşürü önümde: Orada “vitamin yerine dirimöz, ultraviyole yerine morüstü demeyi öğrenmezsek her ürünü dışarıdan almaya boyuneğeceğiz” demiş. Daha ne diyebilirdi? Çok genç yaşta sinemaya merak salmış, 7. sanatın gramerini öğrenmek için Martin’in Le Language Cinématographique başlıklı kitabını hatmederek işe başlamıştım. Bir süre sonra sinema yazıları yazmaya heveslendim (1970-72 arası), benden önceki kuşaklar montaj yerine kurgu’yu, travelling yerine kaydırma’yı, plonje yerine dalışaçısı’nı kafa patlatıp önermemiş, oturtmamış olsalardı bilmem nece yazacaktım? Hâlâ, TDK’nın peşpeşe yayımladığı, çeşitli alanlara yönelik terim sözlüklerinden yararlanıyoruz. Yitirilmiş bir savaşın ardından, ağır yaralı, inliyor meydanda sözlük tutkunları, sözcük yaratıcıları: “Gökkonuksal avrat” diye çabaları küçümseyen vasat idraklılar Facebook’du, Twitter’di dolaşıyor muzaffer edâlarıyla ortalıkta.

    UNESCO’nun her onbeş günde bir dünyada konuşulan dillerden birinin öldüğü konusunda çanları çaldığına daha önce değinmiştim. Türkçe, hayır, öyle kolay ölecek, öldürülecek dillerden biri değil neyse ki: Dede Korkut’un, Kutadgu Bilig’in, Yunus’un, Mercimek Ahmed’in dili bizimkisi. Komşusu dillerin, içeriden hem de, boyunduruğu altına sokulmuş olmasına karşın yüzyıllar boyu direnebilmiş, sindiği sanılan yerden dikilerek geri dönmüş, yeniden büyük yapıtlar doğurmuş. “Yalnızca insanlar ölür, öteki canlılar telef olur” diyen Heidegger’e katılmıyorum: Dili kurumuş, çürümüş insanlar, cahil kuşaklar da telef olur; Dil’ini kalıcı kılan, iki kuyu arası ine-çıka yaşamayı sevenlerden geriye birşeyler kalır.

  • Kafka’dan Canetti’ye, yazmak değil kazmak

    Kafka’dan Canetti’ye, yazmak değil kazmak

    Ölüme, ölümüne “doğru” ilerlediğini iyi kötü sezen Kafka onun adını almıyor ağzına, biz “ona doğru” yazdığını görüyor, okuyoruz. Canetti ise ölüme “karşı” yazma kararı aldığında 37 yaşında, sağlığı yerinde; bu uzun yolda asıl onu hırpalayacak olan, yakınlarının ölümlerinin tanığı konumuna düşmek.

    Jean-Didier Urbain’in her kültürel tarih çalışmasına dikkatle eğildim bugüne dek; sıra altbaşlığı “Batıda Mezarlıklar ve Bellek” olan Ölüler Takımadası’na (1989; gnş. basım 2005) geldi. Gecikmiş ama uygun zamanlamaya denk gelen bir okuma deneyimi.

    Urbain’in mezarı kitaba, mezarlığı kütüphaneye benzetmesi bana çok ilginç görünmedi açıkçası. Buna karşılık, ada benzetmesi yerinde: Yerleşim yerinin az dışında da olsa yeri, ortayerinde de olsa, ondan sınırlarıyla ayrılır o topografik kesit; büyük şehirler için takımada kullanımı bu nedenle uygun. Çok olmadı, kimbilir kaçıncı kez, Feriköy’deki Latin Katolik mezarlığına düşürdüm yolumu: İstanbul’un tam merkezinde bir başka ülke-yerli yabancılarla yerlileşmiş yabancıların diyarı.

    Mezarlıkların bir dil geliştirdiği savına katılıyorum Urbain’in: Her kültürde farklı ve yüklü bir simgesel donanımla konuşur mezar(lık)lar, harfleri ve rakamları, imleri ve imceleri işe koşar, simge-biçimlerden açık seçik ya da örtük iletilerde bulunur, mürekkep ve çetrefil, eşi bulunmaz bir ‘codex’ler zinciri yaratmıştır-bütün coğrafyalarda.

    Louis Bazin’in, Bacqué-Grammont/Vatin ikilisinin yayına hazırladıkları Stelae Turcicae’lerden (I-VI) hareketle gösterdiği gibi, Osmanlı ölüm kültüründe Orta Asya kökenli bir anadamarla İslâmi anadamarın içiçe geçtiği maya egemendir. Günümüze gelesiye pek çok ögesi kullanımdan kalkmış olsa bile, Osmanlı döneminden kalan yabana atılamayacak sayıda ve türde örnekten sözkonusu dilin “gramer”ini de, “sözlükçe”sini de sökmekte güçlük çekmeyiz.

    Cumhuriyetin bu dilde de kırılma yarattığını kesinleyebiliriz: Taş işçiliğindeki zanaat kaybı, Ahlat mezartaşlarının görkemli stilistiğinden bugünün her tür estetik kaygıdan yoksun kalıplarına, dudak uçuklatıcı boyutlarda. Simge donanımlarında yaşanan dönüşüm, farklı toplumsal rol modellerinin oluşumuna koşut biçimde gerçekleşmiştir. Yazıtlarda başvurulan dil örüntülerinde süreklilik (Fatiha) ve başkalaşım (modern ve post-modern ifadeler) içiçe geçmektedir.

    Burada, öncelikle, çoğunluk≠azınlık mezarlıkları karşıtlığı üzerinde durmak önemli. Farklı inanç sahipleri için “kare”ler de ayrılsa, bağımsız mezarlıklar da tesis edilse, sıkıştırılmış azınlıkların gömü yerlerinin kalıcılığı sınırlıdır: Harbiye Orduevi’nden Askerî Müze’ye uzanan kesitteki Ermeni mezarlığı ‘şehir büyürken’ sırra kadem basmış olanlardan yalnızca biri- nedir ki ayrıca, bin yılı aşkın hüküm sürmüş Bizans’tan tek karış mezarlığa rastlamak elde midir? Öte yandan diller ölüyor, kültürler nasıl ufalanmadan korunsun?

    Mezarlık kültürünün uç bölgelerinde sessiz, suskun diller konuşuluyor: Kargışlı statüsündekiler, sözgelimi Eyüp’teki cellât mezarlığının siyah taşları dilsizdi. “Kimsesizler” mezarlığında fakirlik söz alamaz. Geliyor, bu tabloya mezara saldırıların her türlüsü ve buna özgü dil kullanımı ekleniyor: Bir karşı kültür mü, hayır, bir tür yok kültür.

    Kafka o kitabı yazmamış, dahası varolunca yokolsun dilemiş; Son Defterler adı üstünde, Alman yayıncıların kavurucu kararı ile kitaplaşmış bir süreç yazısı: Kafka’nın son 28 ayında, “içindekiler”i ayırmaksızın (Şato’nun bölümleri, Şarkıcı Josefine türü öyküler, notlar) peşpeşe dizdiği parçaları içeren defterlerin başında oturan yakında öleceğini kestiriyor; tam ne zaman bilemiyor, ondan, tamıtamına: Ölümüne doğru yazmak.

    Canetti ve ölüm Bulgar doğumlu ünlü romancı Ölüme Karşı Kitap’ını yazmaya giriştiğinde henüz çok gençti. Kitap gerçekten de ölüm fenomenine karşı düşünsel bir serüvene adanmıştı.

    İki kitap arasındaki belirleyici ortak nokta: Canetti de böyle bir kitap yazmamış, daha doğrusu yapmamış: İçindekileri yazmış olan o, kitabı inşa eden değil: Yapılsın, bırakmış.

    1988’den bir not (s. 372): “Ölüme Karşı Düşünceler. Tek olasılık: Fragmanlar halinde kalmaları. Onları sen yayımlamamalısın. Onları organize etmemelisin. Onları birleştirmemelisin”.

    Yazı/n tarihinde örneğine benim rastlamadığım bir karar, bir vasiyet, Gordium çeşitlemesi- bu konuya yerinde dönmek isterim, yeri burası değil.

    Ölüme Karşı Kitap, 1905 doğumlu Canetti’nin 1942-1994 (ölüm yılı) arası defterlerine çoğu kez steno yazısıyla düştüğü “not”lardan oluşuyor. Yazar, 1982-88 arası bir kitap inşa etmeye çaba göstermiş, yaklaşık 160 sayfalık bir kesiti daktiloya çek(tir)miş (İnsanın Taşrası’nda yeralan bölüm), kitabını gene de erdirememiş. Sonsözünde, Musil nasıl son cümlesini bulamadığı için romanını bitiremediyse (herhalde bıyıkaltından gülümseyerek), Canetti de başlangıç cümlesini yazamadığı için kitabına girişememişti diyor Peter von Mat- bu konunun üstünde durulmaya da değer. Hemen söylemeliyim: Karşı konumdan da olsa, bu tür bir kitabın en son cümlesini kendisinin yazamayacağını düşünmesi, yazarın incipit tutukluğuna düşmesi için bana kalırsa yeterliydi.

    Kafka ve ölüm Bohemyalı yazar, Canetti’nin aksine, ölüm ondan henüz seneler boyu uzaktayken değil, yanıbaşındayken Son Defterler’i kaleme almıştı.

    İki kitabın ortaklıklarından çok ayrıldıkları noktaya odaklanıyorum. Ölüme, ölümüne doğru ilerlediğini iyi kötü sezen Kafka onun adını almıyor ağzına, biz ona doğru yazdığını görüyor, okuyoruz.

    Canetti’nin yaklaşımı temelden farklı: Ölüme karşı yazma kararı aldığında 37 yaşında, sağlığı yerinde, bu uzun yolunda asıl onu hırpalayacak olan yakınlarının ölümlerinin tanığı konumuna düşmek.

    Son Defterler’e ait öyküler arasında “Yuva” ile “Şarkıcı Josefine ya da Fare Ulusu”, kıpkısa metinler arasında “Mecazlar” öncelikle önem taşıyor. Yazı yoluyla kendini gömmek. Toprağın altına harfler üzerinden gömü uzamı oturtmak. Zorlama yorumla(mala)r mı? Hastalığı gitgide yaşam alanını kaplama yolunu tutmuş birinden başka ne yazması beklenirdi?

    Türkçenin kolaylaştırdığı doğru, işimi: Yazmak değil Kafka’nın son döneminde yaptığı: Kazmak.

  • Adalar’ı, doğayı ve tarihi kemirenler

    Çamlara musallat olan asalaklar, Adalar’ın güzelim yeşil örtüsünü tehdit ediyor. Sorun yeni değil; ama 1917’de “Ada Çamlarını Muhafaza ve Teksir Cemiyeti” ve onun 27 sayfalık bir nizamnamesi vardı. Bugün kekikler, herdemtazeler, taşmeşeleri, bodur ardıçlar, lavanta veya hanımelleri de nadir doğayı koruma ve tarih bilinci taşıyanlar da.

    Ada çamlarını gece pamuklu bitler sardı. Geçen yıl, önceki yıl da rastlıyorduk o asalaklara, bu yıl daha tehlikeli boyutta sarıp sarmaladıklarını gözlemliyoruz dalları.

    Sonradan Türkçe’nin büyük ustaları arasına giren, Anadolu Manzaraları ve Alıç Ağacı İle Sohbetler gibi başyapıtlar veren Hikmet Birand, bir gençlik ürünü sayılabilecek Büyükadanın Yeşil Örtüsü’nde (1936, Köyöğretmeni Basımevi, Ankara), illetin yeni olmadığını gösterir: “Bir zamanlar Evkafla Belediyenin senindi benimdi diye paylaşamadıkları çamların sahipsizliğini sezen tırtıllar, pamuklu bitler ve mantarî bir çok parazitler, çamlara musallat olmuşlardır. Chinotecampa pitiocampa denilen kelebeğin tırtılları çam dallarına ağlarını kurmuşlar, yaprakları kemirmekte, fennî adı Monopklebus Helenicus olan pamuklu bitler de dallardan geçen nusgu emmektedirler. Bunlara bakan olmazsa adanın güzel çamlıklarından yakında eser kalmaz. Adada ölecek olan her çamın yerini, müdahale olmazsa, makiden gelen bir nebat alacak, yeni bir çam yetişmeyecektir”.

    Ada çamlarındaki eski hastalık yayılıyor.

    Bu noktada Dr. Birand Şûrayı Devlet azasından Süreyya ve Darülfünun profesörlerinden Hovasse’ın 1926 tarihli, İstanbul baskısı Ada Çamlarına Musallat Olan Böcekler broşürüne dikkat çeker. Daha öncesi vardır: 1917’de, 1. Dünya Savaşı’nın olanca vahşetiyle sürdüğü dönemde, gene İstanbul’da (Matbaa-i Amire baskısı), 27 sayfalık Ada Çamlarını Muhafaza ve Teksir Cemiyeti Nizam- namesi yayımlanır. Neredeyse yüzyıllık geçmişi olduğunu gördüğümüz bir duyarlılığın, bir kaygının kanıtı. Bu çalışmaların, girişimlerin tek açıklaması kültürel gelişkinlik cephesinden yola çıkarak yapılabilir, düşüncesindeyim.

    Yeni Türkçe’nin “kültür” karşılığı önerdiği “ekin” sözcüğünü elbirliğiyle uzaklaştırmayı başardık. “Ekin”, oysa, çam ağacı dikmekle opera bestelemek arasındaki kök birliğini, kaygı ortaklığını apaçık tanımlıyordu. Bir canlı türü olarak “insan”ın varsa, olacaksa, temel ayrıcalığıydı kültürel etkinliği.

    19. yüzyıl başında, İstanbul adalarının bitki örtüsünün çeşitlilik arzettiğini, buna karşılık, ağaçlık alanlarının alabildiğine kısıtlı olduğunu gezginlerin metinlerinden öğreniyoruz. Yüzyılın ikinci yarısından kalan fotoğraflara baktığımızda bu gözlemleri doğrulayan görünümler çıkıyor karşımıza. Sözgelimi, bugün Ruhban Okulu’nun bulunduğu ağaçlıklı tepede bir sıra servi göze çarpıyor eski fotoğraflarda. Çamlar, adalara özellikli bir doğal denge kazandırdığı için sanatoryum Heybeli’de açılabilmiştir. Verdiğinizin karşılığını almanızın tipik örneğidir. Şehir, böylelikle yeni ciğerler kazanmıştır. Yan kültür ögeleri çıkar karşımıza: Yesari Asım Aksoy’un şarkılarından, Ahmet Rasim’in yazılarından, Çallı’nın tablolarından çam imgesi eksik olmaz. Arıcılık gelişir bir dönem.

    Yüzyıl başından zor bulunur bir belgeyi dostum Emin Nedret İşli taşıdı kitaplığından: Çift dil (eski Türkçe-Fransızca) basılmış dört sayfalık bir ‘tanıtım broşürü’ bu: Adalar’ın sıhhî çam kokuları. Saray eczacısı A. Şevket Bey ile mahdumu M. Şevket’in hazırlayıp sundukları bu esansın, kış boyu kapalı kalan evlerde, özellikle de hasta odalarında biriken ekşi kokuları bertaraf etme ve solunum yollarını hafifletip, ciğerleri açma özellikleri üzerinde ısrarla duruluyor.

    “Ada Çamları Esansı” yok artık. Ada makileri arasında geniş yer tutan kekiklere, herdemtazelere, taşmeşesine, bodur ardıçlara, lavantaya, hanımeline ne sıklıkta rastlanıyor ki. 1950’lilerin büyük çiçekçilerinin yerinde yeller esiyor. Kuş ve balık çeşitlerinde ciddi seyrelme var. Deniz -Yaşar Kemal yazmıştı- çoktan küstü zaten.

    Yaz boyu, özellikle haftasonları, İstanbul’un her ucundan adalara doğru hareket eden onlarca vapur, tekne, motor binlerce ziyaretçi, günübirlikçi indiriyor iskelelerde. Çekip gittiklerinde, devasa bir çöplük bırakıyorlar arkalarında: Plastik şişeler, teneke kutular, her türden katı ve sıvı atık, “mesire” yerlerini, çamlıkların ortasındaki piknik alanlarını, denizin yüzeyini kaplıyor.

    1940’lı yıllarda Heybeliada sahili

    Uyarılar işe yaramıyor bu yeni, vandal kültür karşısında. Yakınacak olsanız, ne seçkinciliğiniz bırakılıyor, ne “beyaz”lığınız. 1917 Nizamnamesi’ni hazırlayan derneğin üyelerinin öncülüğünü, 1926 ya da 1936 basımı botanik bilginlerinin katkılarını, şarkıları, şiirleri, kokuları hiçesayanları kınamak, neredeyse soyu tükenmiş, anakronikleşmiş davranışlar arasında görülüyor.

    Tarih merakını geçmişi öğrenmeyle sınırlayamayız bana kalırsa: Şimdiki zamanı anlamlandırmayı olduğu kadar geleceği hazırlamayı da sağlayabilir bu bilgi dalı. Bugünlerde (Ağustos-Eylül 2009, Büyükada) bir açıkhava sergisiyle ön tanıtımı yapılan Adalar Müzesi önemli bir girişim. Yüzyıldan kısa bir süre içinde büyük kırılmalar yaşandı İstanbul’un takımadalarında. Kültürel mirasın bir bölüğü unutuldu ya da silindi; bir bölüğü göçetti, bir bölüğüyse yok oldu. Kalanlarla yetinmek bir yol değil: Onları koruyabilmek, yaşatıp devretmek için bile gidenlerin, yitenlerin izlerine ulaşmak, onları yanyana getirmek gerekiyor.

    Ada çamlarına musallat olan pamuk bitleriyle bitmiyor iş; bırakırsanız bütün bir toplumsal dokuyu kemirmeye hazır çekirgelerin sesi gitgide yakından geliyor.

    Yazarımız Enis Batur’un NTV tarih 8. sayıdaki yazısını tekrar yayımlıyoruz.

  • Usta-çömez ilişkisi ve denklik kriteri

    Usta-çömez ilişkisi ve denklik kriteri

    Hem bizde hem karşı coğrafyada ustayla çırak arasındaki ilişkiler hem sağlam hem de gerilimlidir. Daidolos-Talos, Russell- Wittgenstein, Freud-Tausk, Picasso-Braque… Hayatını ustasına adayanlar, çömezlerini uydular üzerinden seçenler -uzun, karmaşık bir katalog. İlişkileri karakter meşrepleri yoğurur; gerçek bağ ise ancak denklik asasına dayanarak gelişir.

    İkonograf-seyyah Nicolas Bouvier’nin (ki Anadolu’yu da arşınlamıştı) ufarak İmgeden Hikâyeler kitabının her parçası önümde derin ufuklu bir pencere açtı. Manesse Codex (14. yüzyıl başında yazılmış Ortaçağ Alman şiirleri derlemesi) çıkışlı gravürü izleyen metnin çekirdek cümlesi de: “Bilginin peşine takılışı, hep enikonu bilgi yüklü bir olgun ile bu bağlamda susuz bir gencin arasındaki güven sözleşmesi saydım”.

    Bizim kültürümüz güzel bir deyişle karşılamıştır kontratı: El almak, el vermek. Yarım yüzyıl içinde sözkonusu köprüden çift kutuplu geçtim; hayatımın kutluluk eksenlerinden birini kurdu ve kalıcı oldu kesintisiz alışveriş. Büyük ve derin kazanım deposunu baştan uca “dia-log”lar besledi, doldurdu.

    Başdaşlık daha yüksek bir çıtaya işaret etse bile, kafadarlık bir o kadar gerekli. İkisinde de, bir alt anadamar olarak gönüldeşliğin de payı okunur. Burada alışveriş kavramı bambaşka niteliğe bürünür. Hesse’yi, bir-iki romanını anmanın sırası: Usta-çömez ilişkisini yukarı çeken, ilkinin ikinciyi kendisine bağlı kalmaya zorlamadığı, tersine çok gecikmeden gedik çıkmaya davet ettiği eşikte bağ kopmaz kaldı ki, sağlamlaşır.

    İki yönde de yaşadım bunu -talihim sayarım. Buna karşılık, şeyh-mürid denklemine kesinkes yakınlık duymadım; bu tarz eğilimleri olan büyüklerimden ve küçüklerimden uzak durdum: Kafa partönerliği her koşulda özerk, özgün kutup olunsun ister.

    Hesse’de şüphesiz ülküselleştirme eğilimi öne çıkmıştır; gene de ilişkinin karmaşık cephelerini kurcalamaktan geri durmadığını görüyoruz yazarın. Bir anlamda etki alanında kaldığını söyleyebiliriz usta-çırak ilişkisi ekseninde, Bilge Karasu’nun: Ama o ısrarlı, başat sorunsallık yapıtının merkezinden uzaklaşmamıştır -kanımca hâlâ sökülmeyi bekleyen bir varoluş düğümü.

    Gelgelelim yaşam pratiği, kurmacanın kapsama alanı kadar incelikli olmuyor galiba. Feyerabend’in deneyimlerini aktarma biçimi, Russell-Wittgeinstein ikilisinin durumu, hele ki Freud’un başta Tausk bütün “çömez”leriyle derin itişmeleri, hemen hep iplerin gerildiğini gösteriyor.

    Kübist dostluk 1907’nin ilkbaharında Fransız ressam Georges Braque, “Les Demoiselles d’Avignon“ başlıklı çalışmasını görmek için Picasso’yu stüdyosunda ziyaret eder. Braque, izleyen senelerde Picasso ile sıkı ama uzaktan bir dostluk kurar.

    ‘Yaratı ve Düşünce’ dünyası, bütün farklı parametre özelliklerine karşın ortak ya da koşut sorunlar seriyor önümüze: Bağ bağlamında! İlkinin çehresini belirleyen bir kurallar manzumesi yok, ilişkileri karakter meşrepleri yoğuruyor. Daidalos’un kendisinden daha yetenekli olabileceği korkusuyla öğrencisi Talos’u öldürmesinden başlayan bir tarihte tür tür örnek-durumla karşılaşıyoruz. Sadakatı ölçü bilenler, ihaneti kaçınılmaz sayanlar, Picasso-Braque ikilisinde gördüğümüz gibi bir dönem yüzde yüz symbiosis ilişkisi yaşayanlar (gene de hep karşılıklı saygılı, uzaktan dost kalmışlardır), hayatını ustasına adayanlar, çömezlerini uydular üzerinden seçenler -uzun, karmaşık bir katalog.

    Düşünce dünyası, hele akademik zeminli olanı, hiyerarşik arızaların egemen olduğu bir ortam doğurmuş genelde. George Steiner’in Üstadlar ve Çömezler kitabı bir anatomi dersi; oyun kurallarını deşifre ediyor. “Üstâd” katına çıkmış, çıkarılmış kişi ile seçtiği yardımcıları arasındaki farkı yalnızca değişik ünvan kullanımları vurgulamıyor; “duruş”lara yedirilmesi beklenen basamak-hiza-statü ayrıştırmaları bütün bir stilistik edâ barındırıyor içinde.

    Unutması güç kişisel anılardan biri: Yaz tatili, poker masası, oyunculardan ikisi profesörle asistanı, oyunun akışı içinde asistan eline iyi kâğıt geldiği için rest çekecek oluyor, profesör hışımla ‘sözünü geri almasını’ istiyor, öyle de yapıyor asistan, masayı hemen terk ediyorum ve uzaklaşıyorum, profesör yanıma geliyor ve özründen büyük açıklamasını getiriyor: Oyun masasında çekilen rest, göz yumarsan, orada kalmaz, okula kadar gelir!

    Boynuz kulağı geçince Daidalos, Antik Yunan mitolojisinde yetenekli bir zanaatkar ve mimardır. Çırağı ve aynı zamanda yeğeni olan Talos, dayısının yeteneğini aşan eserler vermeye başlar. Talos, bir yılan çenesini marangozlukta testere olarak kullanmaya karar verdiğinde Daidalos kıskançlık krizine girer ve yeğenini Akropol’den aşağı atarak öldürür.

    Okula özgü sorunlar mı, hayır, ekole de özgüdür. Alaattin Karaca yazıyor: “Nuri Pakdil’in, çayın şekerinden tutun, yenecek ve yenmeyecek şeylere, giyeceklere, kahvede oturulacak konumu, kışın ağızdan değil burundan nefes almaları, neleri okumaları gerektiğine kadar herşeye müdahalesi ve uzun yürüyüşler, öfke patlamaları, saatlarca süren suskunluklar, şaşırtıcı protestolar… Ama beni asıl, aralarındaki inanılmaz ve güçlü bağ etkiledi! Neydi onları birbirlerine bu denli bağlayan?” Hüseyin Su’nun Takvim Yırtıkları başlığıyla yayınlanan üç ciltlik günlüğündeki ‘Pakdil tapıncı’ karşısında şaşkın Karaca: “Kahvehanelerde uzun oturuşlardan sonra, gecenin bir saatinde her defa tekrarlanan ritüel: Hacıbayram Veli türbesinde verilen tekmil, yapılan dua, ayrılış öncesi okuma üfleme, Hüseyin Su’yu omuz başlarından dizlerine kadar mesh… izahı zor bunların!”

    Neresi zor olabilir ki?! Yetke saplantısı, hükümran kişilik bir yanda, kişi kültü ötekinde, bu kültürel coğrafyanın tarihinde kaynıyor sözkonusu ilişkinin benzerleri. Karşı coğrafyada yok muydu, yok mudur benzer denklemler? Bir dolusuna denk geliyoruz kayıtlarda. Farksa, canalıcı fark orada ilişki ve bağ seçeneklerinin zaman içinde nicel ve nitel açıdan geliştirilmesinde yaşanmıştır: Sokrates’ten başlayarak, adım adım.

    Gerçek bağ, denklik asasına dayanarak gelişir -yoksa gün gelir kopar ip, koptuğu noktadan parçacıkları saçılır.

  • Eskişehir: Kökleri derinde yepyeni bir şehir

    Eskişehir: Kökleri derinde yepyeni bir şehir

    Eskişehir gerçekten de çok eski bir şehir. Anadolu’nun uygarlık çizelgesinde ciddi bir yeri var. Hattiler’den Hititler’den, Roma, Bizans, Osmanlı ve erken cumhuriyet dönemlerinden bugüne uzanan yolculukta, yakın dönem içinde geçirdiği olağanüstü doku yenilenmesi ve mimarî açıdan tazelenmiş biçimiyle sıradışı bir şehircilik dersi veriyor Eskişehir.

    Dumlupınar İlkokulu’nda okuduğum dönemde, sınıfa elimle getirip astığım Avrasya haritasında Eskişehir’in adının yazmıyor oluşu çocuk halimle beni üzerdi. Zamanla kazıyıp öğrendikçe, tarihin içine sokuldukça şehrimin uzun, derin geçmişine ilişkin edindiğim bilgiler övünme gerekçelerimin başına geçecekti: Eskişehir gerçekten de çok eski bir şehirdi, Anadolu’nun uygarlık çizelgesinde ciddi bir yeri olmuştu.

    Yıllar önce, uluslararası bir etkinliğe katılmak üzere yurtdışındaydım. Konuşmamı dinleyenler arasında ünlü Hititolog Emilia Masson da vardı; bana nereli olduğumu sordu, “Eskişehirli” yanıtını alınca da gece verilen yemekte yanımdakini yerinden kaldırdı, bir-iki saat boyunca Hattileri, Hititleri anlattıktan sonra “Yazar olmanız gerekirdi zaten” dedi, “siz Yazılıkaya’nın bir çocuğusunuz, bunu hiç unutmayın”. Ekrem Akurgal’ın kitaplarından bir kültür uygarlığı beşiği olarak Anadolu’ya ilişkin genel bilgiler edinmiştim gerçi ama, Masson’la sohbetim dönüşte dahasına uzanma gereksinmesi doğurdu içimde: Hem kütüphane raflarına yöneldim hem yollara düştüm ikidebir; gün geldi düşlerimde kendimi Dorylaion sokaklarında yürürken gördüğüm oldu.

    Yazılıkaya’daki Midas anıtı Mitolojide, altını çok sevdiği için, bir peri tarafından dokunduklarının altına dönüşmesiyle cezalandırılan Kral Midas’ın mezarı Eskişehir-Yazılıkaya’da bulunmaktadır.

    Bizim büyük yanılgılarımızdan biri, 11. yüzyıl öncesi Anadolu yarımadasının uzun tarihi ve kültürel mirası konusundaki kayıtsızlığımızdan kaynaklanıyor. Bu tavrın somut bir göstergesi, Eskişehir hakkında yapılmış en kapsamlı araştırma olan, Suzan Albek’in (1927-2010) Dorylaion’dan Eskişehir’e (1991) başlıklı kitabını gömmüş, unutagelmiş olmamızda aranabilir. Suzan Albek değerli çalışmasında Eskişehir’in Roma ve Bizans döneminde taşıdığı önemi ayrıntılı bir biçimde aktarır, iki yüzyıl süren Pax Romana çağında yürütülen önemli yapılaşmalara dikkat çeker. Gerçekten de özellikle imparator Hadrianus, Anadolu yarımadasını da baştan uca donatmıştı.

    Bir sonraki aşamada, Bizans çağının da Eskişehir ve yöresine can alıcı katkıları olmuştu; sözgelimi Sivrihisar “Justianapolis” olarak vaftiz edilmişti. Cumhuriyet dönemi kazılarında Gordium, Midas, Nakoleia kazılarında ortaya çıkarılan pek çok kıymetli eser bugün İstanbul Arkeoloji ya da Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergileniyor.

    Frigyalılardan kalma bir anıt Eskişehir, Frigya devrinde “Phrygia Salutaris”, yani “Sağlıklı Frigya” adıyla anılmıştır. Frigler, M. Ö 11. yüzyılda günümüzde Afyonkarahisar, Ankara, Eskişehir ve Kütahya il sınırları içinde kalan bölgeye yerleşmişler ve M. Ö 8. yüzyıl ortalarında başkenti Gordion olan parlak bir uygarlık kurmuşlardır.

    Eskişehir, Türklerin Anadolu’ya girişlerinden başlayarak bir kavşak niteliği taşımayı sürdürmüştü. Beylikler döneminde, Osmanlıların kuruluşunda aynı konumu koruduğu görülüyor. Kültür panoramamızda Şeyh Edebâli’den Yunus Emre’ye ve Nasreddin Hoca’ya, yarı gerçek yarı rivayet belli bir yeri olmasına karşın, Eskişehir’in uzun süre büyük bir merkeze dönüşemediği biliniyor.

    Görece yakın tarihlere, 19. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, imparatorluğun tipik yerleşme yeri özelliklerine kavuştuğu anlaşılıyor. Doğduğum, büyüdüğüm yıllarda, Tatar mahallesindekiler ya da Gümülcine göçmenleri sayılmazsa, Eskişehirli önemli bir etnik çeşitlilik göstermezdi. Sonraları rastladığım kaynaklardan kentin 19. yüzyıl sonuna ait bilgileri bana düpedüz kozmopolit bir bünye taşıdığını gösterdi: 1895’te şehrin nüfusu 19 bindi ve aralarında 1147 Rum, 715 Ermeni, 30 Latin ve belli sayıda Musevî vardı. 1. Dünya Savaşı bu tabloyu kökünden değiştirmiştir. Amerikalı misyonerlerin, Fransız ve Alman papazların yönetimdeki okullar da yok olmuştur. Savaşın Eskişehir’i derin yaraladığı, düşmanın her yeri yangına teslim ettiği sır sayılmaz. Halide Edip Adıvar, içeriden birebir tanık olarak yaşananları Türkün Ateşle İmtihanı’nda bütün canlılığıyla aktarmıştır. Yaraların sarılması, gazi kentin yavaş yavaş ayağa kalkması kolay olmayacaktı.

    Eskişehir Ermeni mahallesi 1895’te şehrin nüfusu 19 bindi ve aralarında 1147 Rum, 715 Ermeni, 30 Latin ve belli sayıda Yahudi vardı.

    19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başı gözle görülür bir ikonografik artış olmuş Eskişehir ve çevresi konusunda; bunların yabana atılamayacak bir bölümünü yabancılara ve azınlıklara borçluyuz. Osmanlı İmparatorluğu, çöküşünün hazırlandığı süreçte, başkent Dersaadet’ten başlayarak egzotizm tutkunu oryantalistlerin mıknatısına kapıldıkları büyülü diyara dönüşmüş, seyyahlar ellerinde fotoğraf makinaları, Anadolu yarımadasına sokulmakta gecikmemişler, ilk arkeologlar ilk kürekleri toprağa vurmaya koyulmuşlardı. Eskişehir’in de bu ilgiden bir ölçüde nasibini aldığı söylenebilir.

    Nasıl bir şehir, fotoğraflar ve kartpostallarda gördüğümüz? Kent dokusunu ortadan, neredeyse karnıyarık düzende ikiye bölen suyun, yıllar boyu taşkın üslûbuyla çevresindekileri tehdit eden yüksek karakterli Porsuk’un ana damarı oluşturduğu, bütün eksenlerin ona koşut ya da dikey belirlendiği anlaşılıyor. Şüphesiz en önemli odaklardan birine tren garı yerleşmiş. Genel görünümlerde, panoramik fotoğraflarda mimari özellikler pek göze batmıyor; buna karşılık İstasyon Caddesini, Arifiye Sokağını, Çarşı Caddesini, Köprübaşı şeridini büyüteç altına alan görüntülerde tipik Orta Anadolu evlerinin özgün örnekleri öne çıkıyor. Odunpazarı mahallesindekiler başlı başına görkemli bir görünüm arz ediyor. Azınlıkların mahallelerinde de estetik düzey yüksek.

    Eski Arifiye Mahallesi Cumhuriyet dönemine dek kozmopolit bir yapıya sahip olan Eskişehir’de Arifiye Mahallesi.

    Kurtuluş Savaşı birçok Anadolu kentine “gazi”, “kahraman”, “şanlı” sıfatlarının eklenmesine yol açmıştır, Eskişehir’in onlardan aşağı kalır tarafı yoktu oysa: Şehrin düşman ordusu tarafından yanıp yıkılan bünyesinden elimize albüm fotoğrafları kalmıştır; insan kayıplarını, göçe maruz kalanları, hayatlarına neredeyse sıfırdan başlayanları saymıyorum.

    Kurtuluş savaşının merkezî noktalarından birindeydi Eskişehir. Şehirden Mustafa Kemal, İsmet İnönü kaygılar ve gerginlikler içinde geçmiştir; Halide Edip Adıvar’ın kitabının başlığını şehirle özdeşleştirebiliriz. Savaş bittiğinde, küllerinden yeniden doğan anka kuşu gibi Eskişehir de yaralarını dindirmeye, kendisini bir kez daha yeniden inşaya yöneldi. Mübadele yeni konuklar taşıdı Porsuk’un etrafına. Usul usul sanayi adımları atıldı, fabrikalar yapılmaya başlandı. Eskişehir sivil yaşamını canlandıradursun, sonraları “kuvvet”e dönüşecek “Hava üssü” ekonominin gelişmesine enikonu katkıda bulundu.

    “Cemiyet hayatı”nın da harekete geçtiği, Turhan Baraz’ın çalışması Başlangıçtan Günümüze Eskişehir Basını 1908-1986’dan seçtiğm kısa ama anlamlı gazete duyuruları gösteriyor: Gece hayatı, sergiler, Ferit Alnar ve 85 kişilik filarmoni orkestrasının ya da İlhan Usmanbaş’ın Britten’dan uyarladığı “Bir Opera Yapalım” gösterisi, Muhsin Ertuğrul ve kadrosunun tiyatro şölenleri Eskişehir’de yaşananların birkaç örneğidir. Asrî Sinema, Yeni Sinema, Kılıçoğulları sineması; Porsuk kıyısının gazinoları, bahçeleri yaşam alanını genişletecekti. Bazı aileler yatırımları ve girişimleriyle şehrin gelişmesine katkıda bulundular: Kanatlılar, Zeytinoğulları bunların başında gelir; Mümtaz Zeytinoğlu hem Tahsin Yücel’in, hem Adalet Ağaoğlu’nun yapıtlarında önemi vurgulanmış seçkin bir kişiydi.   

    Hamamyolu aksı Hamamyolu tarihî dokusu ve yapılarıyla günümüze de temas eden, yeraltı sıcak su rezervleriyle bilinen ve kentin kuruluşundan bugüne merkez olma özelliğini korumuş olan bir bölge.

    101 Eskişehir (2002) adlı kitabıyla kente bağlılığını kanıtlayan değerli araştırmacı Ahmet Atuk, haklı bir nostaljik tınıyla “bir başkaydı çocukluğumun Eskişehir’i” der ya, ben de benzeri duygular içinde dönüyorum her seferinde, doğduğum yere. Gelgelelim, bir başka duygu ağır basıyor son yıllarda içimde; bunu son çeyrek yüzyılda üst üste koyulmuş atılım hareketlerine bağlıyorum:

    Yerel yönetimin, yerinden yönetimin bir yerleşim yerinin bünyesini nasıl yoğurabileceğinin en somut örneklerinden birini getiriyor önümüze Eskişehir deneyi. Neyin sonucu olarak görebiliriz bu durumu? Bana öyle geliyor ki, özellikle genç nüfusa aşılanmış bir yaşama kültürü zenginliğinin zaferidir sözkonusu olan. Bugün, yakın dönem içinde geçirdiği olağanüstü doku yenilenmesi ve mimarî açıdan tazelenmiş biçimiyle sıradışı bir şehircilik dersi veriyor Eskişehir; doğal olarak hemşerilerinin yaşantı düzeyine yansıyan bir evrimden söz ediyoruz. Tabloda, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nin kuruluşundan bu yana parmak ısırtıcı yükselişinin payı yadsınamaz. Belediyelerin sanata, kültüre yüklü katkılarının da. Eskişehir’i 21. yüzyılda yepyeni bir şehir çizgisine yerleştiren bu tırmanış dileyelim hiç kesintiye uğramasın.

  • ‘Kim ki iki ev-li olur o zaman aklından olur’

    ‘Kim ki iki ev-li olur o zaman aklından olur’

    İki eve bölünen hayatlara sık rastlanıyor, özellikle “emekli”lerde: Yılı, biri kışlık ötekisi yazlık iki eve bölünerek geçiriyorlar. O tarz örneklerde bir ev ötekinin tamamlayıcısı belki; gene de bölünmenin ruh haritasında arızalara yol açma olasılığı düşük değil herhalde… Eric Rohmer’in atasözlerinden hareketle yaptığı filmlerden birine yol açan deyişi: “Qui a deux maisons, perd la raison”.

    Taşınır, taşınabilir, taşınan yapılar, her vakit içimde bir filiz verme duygusu yarattı -en son, Rosa Parks’ın, o yaralı savaşçının Detroit’te(n) sökülüp Berlin’e getirilip bir bahçede yeniden dikilen iki katlı, ahşap evi. Geceleri, kapalı perdelerinin arkasında ışık yanıyor olması iyi buluş: Kimse yok mu sorusunun karşılığı ise “Kimse var”.

    Böyle evler, aynı ağaç. Bir zamanlar bir yere dikilmişler, kesilecekken kökleriyle sökülüp bir başka yere neden götürülmesin, yeniden dikilmesin? Topraktan toprağa sürgün, tek unutulmasın, can suyu verilsin. Berlin’deki yerinde ışık o işlevi görüyor, görecektir.

    Detroit’ten anılarını da yanında getirmiş midir? Rosa’dan kalan görünür görünmez izler gövdesine nasıl olsa nüfuz etmiştir. Hava ve Rüzgâr değişmiştir, doğru; kokular, sesler başkadır şimdi, doğru -aynı insan: Bir süre yadırgar, sonra alışır: Zaman bazan hasret ve gurbet haznelerini doldurur, taşırır, bazan boşaltır ve kurutur: Aynı insan.

    Rosa Parks’ın evi kıtalararası taşındı Amerikalı insan hakları savunucusu Rosa Parks’ın üç yıl önce Detroit şehrinde yıkılma listesine alınan evini, Amerikalı sanatçı Ryan Mendoza bu yıl Şubat ayında Berlin’e taşıyarak ‘kurtardı’ (aşağıda).

    Pek çok kişinin zihnini kurcaladığını sandığım bir konu beni sık düşündürmüştür: Adolf Hitler “ölçülü” bir saldırgan olsaydı, Avrupa’nın önemli bir bölümünü işgal ettikten sonra SSCB’ye yönelmese, İngiltere’yle masaya otursaydı, bir tek Avrupa’nın yazgısı mıydı kökten değişikliğe uğrayacak olan? Dünya dengesi de bundan payını alacaktı. İtalya ve İspanya’yı da içerecek geniş ve güçlü bir faşist coğrafyanın ömrü bugüne dek uzayabilir, karşısındaki öteki buyurgan küme de bu kalıcılıktan nasibini alabilirdi.

    Bütün bunlar bereket gerçekleşmedi; ölçüsüz saldırganın ülkesi yakıp yıktığı ülkelerden daha da fazla yıkıma uğradı. Yukarıdaki senaryo gerçekleşseydi, yapıldığı ve tasarlandığı kadarıyla biliyoruz ki, ortaya insani değil de yücelik saplantısını esas alan yapılar, bulvarlar, kent dönüşümleri çıkacaktı: Speer yönetiminde hazırlanan, Türkçe dahil pek çok dilde bir propaganda aracı olarak basılıp dağıtılan “Führer’in tasavvur dünyası” kitabından Siyah Sert Berlin’de sözetmiştim.

    Hitler-Speer ikilisinin, insanlık tarihinin ve hemen her uygarlığın bünyesinde ön replikalarına rastlanır: Yücelik hastalığının pençesinde mahkûm hükümranların yanına doludizgin taşkınlıklarını gerçekleştirmeye, olmadı onları iyiden iyiye azdırmaya yatkın birileri sokulur, onbinlerin yaşamına malolacak ‘çılgın proje’lerin uçan halısına birlikte binilirdi. Okumalarım bana çılgın ötesi bir tasarıyı, Büyük İskender’e mimar-heykeltraş, Stasicrates adıyla da tanınan Disnocratos’un açtığını gösterdi: Aynaroz’da, manastırlar yarımadasındaki en yüksek tepeyi yontarak, 2000 metre yüksekliğinde bir İskender figürü yaratılacak, ellerinden birinde 10 bin nüfuslu bir kent, ötekinde yağmur suları derlenerek bir ‘boşlukta asılı göl’ oluşturulacak bu kalkışıma Makedonyalının ömrü yetmemişti.

    ***

    Taşınabilir yapılardan etkilendiğimi gizleyecek değilim; gene de taşınmaz sıfatı ve temsil ettiği durum öteden beri zihnimi meşgul eder durur. Bir yapının, hem topografik, hem coğrafî yerlemlerinden taştığı unutulmamalı ama: Los Angeles’ta oturan birinin aklına düştüğünde Taç Mahal’in “yer”i değişmez şüphesiz, gelgelelim imgesi “yer”inden oynamış demektir o an; dahası, bir yapının imgesi uzam ve zaman sınırı tanımayan bir varlıktır, karmaşık ağlar örer.

    Ernst Jünger’in Savaş Günlükleri’nin (1941-45) odağını Paris günleri oluşturur. 22 Temmuz 1942 günü, öğle sonrası Picasso’nun Rue des Grands Augustins’deki atölyesini ziyaretini işlediği iki sayfayı derin ve dolgun bir yazı kateder, sanki ökenin fırçasına öykünmüştür: Birkaç dokunuşta mekânı canlandırır, Picasso’nun yapıtlarından sözediş biçimine de sinmiştir aynı imrendirici ustalık. Sahnenin savaş ortasında çatıldığını, Jünger’in Alman ordusunun subayı olduğunu unutamayız -“ikimize kalsa” dediğini aktarır ressamın, “barışı şu an tesis ederdik”.  Ne ikisine, ne birine kalacaktır.

    Balzac’ın etkisiyle atölyesini taşıdı

    Picasso, Balzac’ın Meçhul Şaheser’inden o kadar etkilenir ki, kitapta geçen Porbus’un Paris’te, Grands-Augustins, 7 numaradaki stüdyosuna taşınır. Sanatçı savaş karşıtı ünlü “Guernica” tablosunu burada resmetmiştir.

    Rue des Grands Augustins’e ilk gidişim 1974’e iniyor, yaklaşık yirmi yıl sonrasında dostum Samih Rifat’ı götürdüydüm oraya, Ecekent’te birkaç satıra sığdırıp geçmişim –Perişey’in ilk basımının sırtındaki fotoğraf bende yok nicedir. O sokağı, o yapıyı Jünger’den aşağı kalır tarafı olmayan bir üslûpla ele alır Samih Rifat; Balzac’ın aynı mekânda geçen Meçhûl Şaheser’inin çevirisi için yazdığı önsözde. Jacques Rivette’in görkemli uyarlaması Les Belles Noiseuses’de, aynı ortamda bir başka Frenhofer çıkar karşımıza -hepimizde, az ya da çok payı olan bir karakter, duruş, belki yazgı okumuştur yönetmen.

    Yapı bir sokakta, bir şehirde, bir ülkede, kıtada: Kaçıncı kez, “haritada bir nokta”. Sabitlenmiyor oysa, ait olduğu topografik zeminde: İmgesini taşıyor ziyaretçileri, taşınıyor böylece, “yer”inden taşarak.

    ***

    “Kim ki iki ev-li olur, aklından olur” diye çeviriyorum, Eric Rohmer’in atasözlerinden hareketle yaptığı filimlerden birine yolaçan deyişi: “Qui a deux maisons, perd la raison”. Gerçekten de, aynı anda biri Paris’in içinde ötekisi banliyösünde iki ayrı evde yaşayan genç bir kadının mutsuz sona bağlanan hikâyesini anlatıyor Rohmer -genç kadını oynayan Pascale Ogier’nin 1984’de, filimle aynı yıl, 26’sına basmadan bir gün önce ölmesi atasözüne ayrıca bâtıl bir yük bindiriyor.

    İki eve bölünen hayatlara sık rastlanıyor, özellikle “emekli”lerde: Yılı, biri kışlık ötekisi yazlık iki eve bölünerek geçiriyorlar. O tarz örneklerde bir ev ötekinin tamamlayıcısı belki; gene de bölünmenin ruh haritasında arızalara yolaçma olasılığı düşük değil herhalde. Buna karşılık, Rohmer’in üstüne eğildiği çift ev-lilik, çoğu kez ‘çift evlilik’ten (sic!) kaynaklanıyor. Jules ve Jim üçgenleri başka, oldukça sınırlı sayıda örneğine rastlanan ilişki formatı oradaki – toplumda asıl yaygın olan türü “metres” ilişkisine bağlı olarak devreye giren öteki evasıl ev’in düşmanı.

    İki apayrı diyarda iki ev nedir, epeydir bilenlerdenim. “Bana evinizin yerini gösterin, size nasıl yaşadığınızı anlatayım”, bana kalırsa doğru ölçek konumlaması: Her durumda bir yarılma hikâyesi. Sabah Atina’daki evinde uyanmış, gece New York’takinde yatmış insanın vücut parametreleri, kan değerleri altüst olur; hele bir sonraki sabah ilk evden sokağa çıkış yok mu: Tarifsiz karmaşa.

    Kişi, doğduğu evde mi yaşayıp ölmeli? Öylelerini tanıdığım oldu: Kendilerinde sıkışıktılar. Karşı kefede, durmadan ev değiştiren, kısa aralarla şehir değiştiren bir mutlak-göçmen-ruh tipi yeralır -her yerin geçicisi olmak. Rilke’nin ikizleri.

    Gün geldi seçtiğim, ayırdığım, gönlümü çelmiş kulübelerin arasına Agnès Varda’nın “Mutluluk Serası” adını verdiği, 2018 ilkyazında Paris-Marais galerilerinden birinde sergilediği “iş”i katıldı. Iskalamış olduğum için şaşırdım; ilki 2006’dan, bu dördüncü kulübe girişimiymiş sinemacının.

    Aynı yönteme dayanıyor “Sera”: 1964 yapımı “Mutluluk” filminin pelikülleriyle inşa edilmiş. Işığın gücü oranında, içeriden olduğu gibi dışarıdan da görülebilen duvarlardan ve çatıdan oluşuyor.

    Dijital devrim pelikülleri, filim bobinlerini tarihe gömdü. Bu yakınlarda dinliyordum Varda’yı; ekrandan dokunmatik kurgu yapma işlemini hâlâ yadırgadığını ifade ediyordu: ‘Eski teknoloji’yi kullanmış, onun kimi unsurlarına bağlanmış son iki kuşağın temsilcileriyiz biz: Agnès ve Enis, sonrakilerin yadırgayabileceği nostaljik duygular taşıyoruz. O makaralara, ben sözgelimi tipobaskıya.

    “Filmim için yeni bir yaşam biçimi bu” demiş: “Bir kulübe oluyor şimdi de”.

    Bir benzerini kitaplarımı kullanarak yapmaya kalkışacak olsam, malûm “tuğla gibi kitap”larım da oldu (!), belki asıl kulübemi boşluğun ortasında, bir no man’s land kesitinde çoktan çatmış olduğumu hatırlatıyor bana Varda’nın kalkışımı.

    Ne için ama, bu çabalamalar? Sinemacı-sanatçı ortak durumumuzu iki cümlede açığa vuruyor:

    “Genel hatlarında bir şey gelmiyor elimizden; Dünya’nın daha iyi dönebilmesi için yapabileceğimiz fazla bir şey yok. Ben, yaptığım kulübenin içine girince sinemayı düşünüyorum, çünkü sinema yapmak paylaşmak da”.

  • Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil

    Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil

    Mezarlık seferlerim, tek tek mezar ziyaretlerim: Altında, bilinen türden olmasa da, bir başka türden ‘ölümden sonra hayat’ inanışının izleri okunabilir. Ne arıyorum aile kabristanında, Beckett’inkinde, Halil Şerif Paşa’nınkinde, başkalarında -herhalde kör bir iletişim hattı. Yıkıntılara, fabrika ölülerine beni mıhlayan da farklı bir güdü sayılmaz: Kaybolmuş olanın kaybolmamış tarafı.

    Frank Joseph’in devasa biyografisinin son bölümünü okuyordum; daha önce bir denememde dokunup geçtiğim konu üzerinde yeniden düşüncelere daldım: Feyodr Dostoyevski, keşke, Bir Yazarın Günlüğü’ne yaklaşık son beş yılında savurduğu enerjiyle Karamazof Kardeşler’in Alyaşa odaklı tasarladığı yeni cildini yazmış olsaydı. Gerçi 60’ında öleceği aklından geçmiyordu ama, Frank Joseph tanıkların onu aynı dönemde bir ihtiyar gibi, çok yorgun halde betimlediklerini aktarıyor -belli ki hazırlanmamış, beklememişti.

    Bir Yazarın Günlüğü baştan uca hezeyan dolu; o hezeyan katsayısı bir yazar egosunda görüldüğünde yakışıksız (bence), kahramanlarına akıtıldığında volkanik etki yaratıyor oysa. Frank Joseph, günlükle eşzamanlı öyküler arasındaki geçişimlere ustalıkla dikkatİ çekiyor (51. Bölüm, s. 777-791 arası). Dostoyevski’nin Avrupalılara, Türklere, Yahudilere çullanış biçimi Nazilerinkinden pek farklı değildir! Kendi düşünceleri olduğunda küçültücü, kahramanlarına yedirildiklerinde pekâlâ uçurucu bulmam, paradoks merakımla ilintili değil bence.

    Dostoyevski’de o dönemin öne çıkan sorunlarından biri “intihar” konusu: İki güçlü öyküsüne, günlüğündeki cılız fikirler gölge düşürüyor gene. İyi ve kötü intihar kararları, haklı ve haksız gerekçeler var onun gözünde. Her durumda bir Camus beklenemezdi Dostoyevski’den: İnsana yaraşır bulmuyor hayatından vazgeçme, onu sonlandırma seçimini. Bugünleri yaşıyor olsaydı, o kafayla ötanazi yanlılarına yüklenirdi.

    Neden birisi iyi ve haklıydı onun gözünde? Çünkü bir ikonaya sımsıkı sarılarak üst kattan kendini boşluğa bırakan genç kadın maddi sıkıntılarıyla başedemez hâle gelmişti. Öbürünün kararı metafizik gerekçelere dayandığı, Hayat’ı anlamsız ve yaşanmaya değmez bulduğu için intiharı seçmesini kabul edememişti.

    İntihar vakaları karşılaştırılabilir mi? Birkaç yıl önceydi, şarkıcı Dalida’yı, yaşamını ve intiharını konu edinen bir belgeseli izlerken, içimden “Celan’ın intiharıyla bir tutulabilir mi?” diye sormuş, ertesi gün, gene içimden konuya (soruya) döndüğümde, zihnimin yüzeye vurduğu bu yaklaşımın utanç verici olduğuna varmıştım -bugün de öyle düşünüyorum.

    Neden bir tutulamayacaktı ki? Kişiliklerinin, yaşama biçimlerinin, kararı verme gerekçelerinin farklı oluşu ne değiştirirdi? İkisi de “mal de vivre”den muzdaripti: Hayat, Ölüm’den daha ağır gelmişti ikisine de.

    Gelgelelim, intihar vakaları karşılaştırılabilir: Klaus Mann’ınkiyle Göring’inkini bir tutamadığımı görüyorum örneğin. Bu, beni tavrını uygunsuz bulduğum Dostoyevski’yle aynı hizaya oturtuyor.

    Paradokslarımız her vakit mutluluk sağlamıyor. Böylesi ikilemli, sallantılı konumlara düşüldüğünde, kişinin kendisini hoşgörmesini hoş bulmuyor, horgörmeyi öğrenmesi gerektiğine inanıyorum.

    Onuruyla intihar etmezse öldürüleceğini bildiği halde nazlanan Romalı senatör Paetus’un karısını yücelttiğimi unutmuş değilim, nasıl unuturum: Korkan kocasına karşı bileğini keserek kurduğu “Bak Paetus, acımıyor” cümlesine yılların içinde birkaç kez büyüteç tuttuysam, davranışların en soylusu saydığım içindi. Peki, Berlin’deki bunker’de Eva Braun’un, ondan da çok altı çocuğunu kendi eliyle intihar ettiğini hesaba katarak Bayan Goebbels’in seçimlerini nasıl tartıyorum -olanca açıklığıyla söyleyebilir miyim, yoksa o itici “dengeli düşünce sahibi” edâsına mı sığınırım?

    Kraliçe Elizabeth’e kalmayan dünya

    Bir yanda İrlanda, İngiltere ve Fransa’nın kraliçesi I. Elizabeth’e benzeyen bir figür ve diğer yanda böcekler ve sürüngenler arasında neredeyse çürümüş bir kafatasının yer aldığı 18. yüzyıldan bir balmumu canlandırma. Önceki yüzyıllardaki resim sanatının karakteristik teması olan “Vanitas”, aynı zamanda eserin de adı ve yaşamın beyhudeliği anlamına geliyor.

    Camus’nün Defterler’i de (III. kitap) tıkabasa ölüm ve intihar ‘motif’leriyle dolu. Ve buna payanda okumalar: Dostoyevski, Nietzsche.

    1959 sonu, bir istatistik veri aktarıyor, kaynak belirtmeksizin: Her gün 140 bin, her dakika 97 kişi ölüyormuş, bir yılda 57 milyon insan. Aradan geçen altmış yılın sonunda, dünya nüfusunun 7 milyarı aştığı bugün, kimbilir nereye dayanmıştır veriler. Her gün 200 bin, her dakika 150 kişi ölüyorsa, bir yılda Türkiye nüfusuna denk insan ölüp gidiyor demektir. Unutuyor değilim, kim unutur: Bundan fazlası dünyaya geliyor aynı sürelerde. Öylesine sıradan doğum ve ölüm, nesnel ölçülerle bakıldığında. Sorun öznel ölçülere geldiğinde başlamıyor mu?

    Ben öleceğim, yaşamayı sürdürenlerin hiçbir anlamı kalmayacak o an.

    Yoksa, o son anda öfkeyle, hasetle, tam tersine acıma duygularıyla mı bakacağım kalanlara?

    Mezarlık seferlerim, tek tek mezar ziyaretlerim: Altında, bilinen türden olmasa da, bir başka türden ‘ölümden sonra hayat’ inanışının izleri okunabilir. Ne arıyorum aile kabristanında, Beckett’inkinde, Halil Şerif Paşa’nınkinde, başkalarında -herhalde kör bir iletişim hattı. Yıkıntılara, fabrika ölülerine beni mıhlayan farklı bir güdü sayılmaz: Kaybolmuş olanın kaybolmamış tarafı. Beylerbeyi’nde, yol kazısında 1500 yıllık bir kilisenin kalıntıları bulunduğu haberi yüksek bir heyecan dalgası uyandırdı içimde -ben ki katıksız inançsızım. Gelgitli düşünceler, ruh halleri, derin ya da yüzeysel paradokslar.

    Mezarlar saydam yapılmalıydı. Toplum izin vermez buna: Camın içinde cesetin çürüme sürecinin izlenebilmesi olasılığına kesinkes hasta bir fikir gözüyle bakılır. Oysa, can çekip gitmiş, kalan kütle uzatmalı bir hayat biçiminin sahnesi -benim vücudumun çözülüşü görünsün isterdim.

    Öldü sanılarak gömülenlere ilişkin anekdotlara öteden beri rastlanıyor. Kimilerinde yerleşik korkudur. Kaldı ki, kimse istemez bu soy bir sonu, kim ister? Beni bir ölçüde ilgilendiren konu, beyin ölümü sonrası algı yeteneğinin hemen körelip körelmediğidir. Ölüm cezası uygulamalarında rastlandığını cellâtların tanıklıklarından, adli tıp yetkililerinin söylediklerinden öğreniyoruz: İnfazın bitmesi, gövdenin kafa kesilmiş de olsa, ânında ölmesi anlamına gelmiyor: Organizma birdenbire susmuyor, büsbütün durması vakit alıyor. Belki algı var da, algılayan yok. Bilmiyorum, ayrıca tıbba inanmıyorum, şöyle: Bilemedikleri bildiklerinden fazla.

    Thomas Mann, günlüğünde, geçirdiği ciddi bir akciğer ameliyatı sonrası, ilk ayılır gibi olduğunda, yanıbaşındaki eşine, üstelik nedense İngilizce “çok canım yandı” dediğini aktarıyor ve peşisıra ekliyor: “Tabiî böyle bir şey sözkonusu değildi, anestezi total uygulandığı için herhangi bir acı hissetmemiştim”. Haftalar sonra düşünür: Kesilip biçilen gövdenin maruz kaldığı acıverici işlemlerin sonuçları uyuşturulduğu için beyne ulaşmasalar bile tene işliyor olabilirdiler. Oradan, ölüm sonrası gövdenin yakılması fikrine duraksayarak bakmaya başladığını görüyoruz Thomas Mann’ın.

  • Géricault, Delacroix ve Mustafaların macerası

    Géricault, Delacroix ve Mustafaların macerası

    Uzun süre oryantalizmin gölgesinde kalan “Turquerie” 18. yüzyılda “imgelemdeki Doğu” olarak belirir, bir sonraki yüzyılda ressamların tuvallerine girer. Önce Théodore Géricault ardından Eugène Delacroix, gerçek insanların model alındığı olağanüstü yapıtlar ortaya koyarlar. 

    Delacroix, 13 Ağustos 1863 tarihinde Furstenberg sokağı 6 Numara’daki atölye-evinde öldü (doğ. 1798). Nicedir sonun yaklaştığının farkındaydı, hastalığı gövdesini kemirmişti. Ölümünden tamıtamına on gün önce, 3 Ağustos günü iki noteri evine çağırdı, öğlesonrası, iki saat boyunca vasiyetnamesini dikte etti ve onaylattı. 

    Başta yapıtları, bütün malvarlığıyla ilgili, en ince ayrıntılarına inen talimatlarını içeren vasiyetname metninde hem yakın akrabalarını, hem hayatında anlamlı yeri olduğuna inandığı dostlarını kollamıştı. Ölümünden yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra yayımlanan Mektubat’ının (ki yoğun Günce’sini tamamlayan bir belgesel bütünlük olarak değerlendirilmiştir) sonuna eklenen vasiyetnamesinde, ressamın, dostu Georges Sand’a Faust gravürlerinden biriyle (Sabbath sahnesi), kendi nitel vurgusuyla aktarıyorum, bir Türk çakısı bıraktığı görülüyor. 

    “Turquerie”, uzunca bir süre “oryantalizm”in gölgealtında yaşamını sürdürdükten sonra, kültür ve sanat tarihçilerinin önemli hamleleriyle özel ve özerk bir ilgi alanı, bir kavramsal kategori olarak ağırlığını koymaya başladı. Biri yerli, öbürü yabancı iki araştırmacının (ikisi de çeviri) çalışmalarının bu yakınlarda kütüphane raflarında yerlerini aldıklarını anımsatmak gerekir: Haydn Williams’ın Turquerie: XVIII. Yüzyılda Avrupa’da Türk Modası (çeviren Nurettin Elhüseyni, YKY) ile Nebahat Avcıoğlu’nun Turquerie ve Temsil Politikası 1728-1876 (çeviren Renan Akman, KÜY). 

    Batılının, daha doğrusu Avrupalının dünyasında Doğu imgesi, bugün bile ayrıştırılması kolay görünmeyen bir çiftkutupluluktan beslenmiş baştan beri: Hem mıknatıs çekiciliği ağır basan bir düş evreni olarak bakılmış “oraya”, hem iticiliği yüksek dozda bir karabasan evreni olarak. Örnekler, hayalgücünün gerçeği ne denli zorladığını gösteriyor; imgelemdeki Doğu çok mürekkep akıtmış konu. 

    İlk dişegelir ürün Molière’den gelir; İstanbul’un fethi, bir buçuk yüzyıldır Balkanlar’da ağırlığını duyuran Osmanlıların artık Avrupa için birincil tehdit niteliğine bürünmesine yolaçmıştır. Sahneden dekoratif sanatlara, oradan edebiyata ve resim sanatına etki alanı genişleyecektir. 

    Delacroix’nın, işin başında (şüphesiz sonra da) Théodore Géricault’ya (1791-1824) büyük saygı duyduğu biliniyor: Üstelik ‘yaşlı’ bir usta değil karşısındaki; nasıl olsun, tıpkı Rimbaud gibi gününe mühür vurduğunu anlamaya olanak bulmadan 32 yaşında ölmüştür Géricault. Bugün Louvre müzesinde yanyana duruyor Géricault’nun ünlü “Medüza Salı” tablosuyla Delacroix’nın “Dante’nin Kayığı” tablosu; Michelangelo esinli iki başyapıt. 

    Géricault, Batı resim sanatının ilk ‘güncel yapıt’ını “Medüza Salı” ile vermiş, bir gemi kazasının ardından açıkdenizde dermeçatma bir sala sığınanların tragedyasını görkemli tablosuna yansıtmak için benzersiz bir çalışma yürütmüştü. Dönemin basın organlarında yeralan vahşet tablosuna ilişkin veriler konusunda kurtulabilen iki kazazede ile yüzyüze görüşmüştü ressam; herşeyi olabildiğince gerçeğe sadık biçimde resmetmekti kaygısı. Dolayısıyla sala binenlerin arasında bulunduğunu öğrendiği farklı ırkların temsilcilerini resmetmek amacıyla model arayışlarına yönelmişti “Doğulu” tipine özel olarak odaklanma gerekçesi bir tek bu arayış olmasa gerekti, en büyük düşlerinden biri Ortadoğu’ya yolcu çıkmaktı; ölümünün ardından yakın dostları bu isteğin sanatçıda saplantı boyutuna tırmandığını aktaracaklardı.

    Hayatında gizemli bir yer tuttuğu tartışılmayacak Mustafa ile yollarının kesişmesi bu döneme denk geliyor. Gerçi, 1808’den başlayarak Ortadoğu mıknatısına kapıldığını gösteren desenleri ve tabloları katalogundan izleyebiliyoruz: Hem Osmanlı diyarına, hem Mısır’a, Kudüs’e uzanan coğrafyanın çağrısıyla Memlûk portreleri, Arap atlıları, Mısır’dan isyan sahneleri paletinden çıkmıştı. Gene de asıl kesişme, “Medüza Salı”na giriştiği kesitte, 1819-1820 kavşağında gerçekleşir: Géricault, güpegündüz dolaştığı Paris sokaklarında dört-beş “Türk”le karşılaşır; fizyonomileri ve giyim kuşamlarıyla ressamı çarpan bu adamlar, gemileri Marsilya rıhtımına girerken battığı için orada kalmışlardır. 

    Mustafa’nın Portresi Théodore Géricault’nun 1819-20 tarihli bu yapıtında, gemileri Marsilya rıhtımına girerken battığı için orada kalan Mustafa isimli bir Türk denizcisi modellik yapmıştı. (Besançon Güzel Sanatlar ve Arkeoloji Müzesi- Fransa).

    Géricault’nun oracıkta Mustafa’yı “ideal figür” olarak seçtiği anlaşılıyor. Kazazede birkaç yıl boyunca atölyesinde çalışacak ve yaşayacak, varlığından ressamın babası tedirgin olduğu için “dolgun bir bahşiş”le uzaklaştırılacak, üstadının cenazesine yaşlı gözlerle katılacaktı. Kayıtlar, Mustafa’nın Géricault’nun yardımcılığından ayrılınca “şekerleme” işine girerek hayatını sürdürdüğünü kanıtlıyor. 

    Géricault’nun üç suluboya Mustafa portresi, ölümünden tam yüzyıl sonra bulunup unutuluş kuyusundan çıkarılmıştır. Yapıtlardan birinin arkasına Charlet, sıcağı sıcağına “Géricault’nun hizmetkârı Mustafa” notunu düşmüş olduğu için teşhiste sıkıntı çekilmemiştir. Buna karşılık, Besançon Müzesindeki “oryantal portresi”nin modelinin Mustafa olmadığı apaçık ortadadır, ressamın farklı bir modelle ünlü tablosuna çalıştığı kesindir. 

    Biri Kudüs’te özel bir koleksiyonda, üçü Fransız müzelerinde yeralan Mustafa portreleri bağlamında “Türk Hamamı”nın ünlü ressamı Ingres’in etkisinden sözedilmiştir: Géricault’nun onu Roma’da atölyesinde ziyaret ettiği ve desenlerinin büyüsüne kapıldığı sır değil. Gelgelelim, “turquerie” tutkusunun tek kaynağı bu olmasa gerektir: 19. yüzyılda yakındoğunun çağrısı pek çok Avrupalıyı baştan çıkarmıştı. 

    Géricault, tıpkı izinden gidecek olan Delacroix gibi, Lord Byron’ın “Gâvur” şiirinden hareketle birkaç desen üretmiş, şiirin anti-kahramanı Leylâ’yı kıskançlık girdabında öldüren Hasan’ı resmetmişti. İlk karşılaştığında, Mustafa’nın yüz ifadesinde onu aramış, bulmuş olabilir miydi?

    Müzelerimizden birinde zengin bir “turquerie” sergisi açılsa, Mustafa(lar) iki yüzyıl sonra şehirlerini ziyaret etseler…

  • Cenab Şahabettin’in ‘pahalı’ kelimeleri

    Servet-i Fünun’un büyük kalemi Cenab Şahabettin, eşi benzeri olmayan bir “kuyumcu”, bir söz büyücüsüydü. Mağrur bir tavırla “düşman”larıyla alay etti; özellikle de Şinasi’nin tohumunu attığı “sade dil” yanlılarına ironi dolu oklar fırlatmayı sürdürdü. Bugün okunmuyor. Okunmamasının birincil nedeni okunamaması: Bir avuç okurun sökebildiği bir dil -daha doğrusu bir “zümre dili”nin en uca taşınmış hali.

    Fotoğrafa, resme, çizgiye, hareketli hareketsiz gö­rüntülere, sözün özü İm­ge’ye gözlerimi dikip bakmak­tan vazgeçemiyorum: Görüne­nin arkasındaki görünmeyen kadar, belki ondan çok yeterince görünmeyen mıhlıyor beni im­gelere: Sanki ben birşey söyle­mesem, baktığım, bakakaldığım öteki şey eksik kalacak.

    2017 yazı, tatilin tenhalaştır­dığı şehrin bir köşesindeki kah­ve masasında bir başıma otur­muş, günışığı altında, çantamda taşıdığım siyah-beyaz, yaklaşık 80-90 yaşlarında bir fotoğra­fa bakıyorum -basıldığı zemin­de (Yeni Adam dergisinin 1932 tarihli bir sayısı) fonu enikonu karanlıkta kalmış (belki de ge­çen zaman içinde daha da oku­naksızlaşmış) fotoğrafta Cenap Şehabettin, yazı masasından ob­jektife bakıyor, dolayısıyla yal­nızca “büst”ü görünüyor.

    Elhân-ı Şitâ
    Cenab Şahabettin’in Elhân-ı
    Şitâ şiirinden bir kısım:
    Sen açarken çiçekler
    üstünde
    Ufacık bir çiçekli yelpâze,
    Na’şın üstünde şimdi, ey
    mürde,
    Başladı parça parça pervâze
    Karlar ki semâdan düşer
    düşer ağlar.

    Bir an başımı kaldırıyorum, karşımdaki görüntünün (bir so­kak kesiti ve ufarak bir park) içinde bir boşluk, bir bulanıklık alanı yaratarak düşünüyorum: Şu anda, yeryüzünde, benden başka Cenab’ı aklından geçiren biri var mıdır?

    Şüphesiz “yoktur, olamaz” türünden bir kesinlik arayışına sapmak en hafifinden saçmalık olurdu; akademik gerekçelerle şairin yapıtı üzerinde konakla­yan araştırmacılar, öğrenciler düşünüyor, arıyordur onu her­halde -gene de, neresinden ba­kılsa, bir avuç meraklı sözkonu­sudur olsa olsa.

    Cenab’ı bu kadar tenha bıra­kan tercihleri miydi, yazgısı mı? Edebiyat tarihi, bir “disiplin”­den sözediyorum, onu dönemi­nin majör bir şairi olarak anıyor, konumluyor. Yaşarken de öyle görülmüş. Bugün okunmadığını biliyoruz (1984 İstanbul Üniver­sitesi yayını Bütün Şiirleri bir daha basılmadı). Okunmaması­nın birincil nedeni okunamama­sı: Bir avuç okurun sökebildiği bir dil -daha doğrusu bir “zümre dili”nin en uca taşınmış hali.

    ★ ★ ★

    Edebiyat-ı Cedide’nin dört atlısı, Servet-i Fünûn dönemine ve uzantısı Fecr-i Âti hareketine uzanan çizgide, modernleşme hazırlığıyla Batılılaşma süre­cinin atbaşı ilerleyişinde etkili olmuşlardı: Fikret ve Cenab şiir­de, Halid Ziya ve Mehmet Rauf nesirde önü çekiyorlardı. Fik­ret erken yaşta öldü; Osmanlı­ların çöküşüne tanık olmuştu, cumhuriyete geçişe yetişeme­di. Cenab’ın ölüm tarihi 1934, Mehmed Rauf’unki 1931, Uşak­lıgil’inki 1945; onlar Cumhuri­yet’in hızlandırdığı kültürel dö­nüşümle, bunun Dil ve Edebiyat alanında yaşanan altüst oluşla yeni kipsellikler yaratmasına ta­nık oldular.

    Bir tek, o da belli ölçüde, Ha­lid Ziya’nın dönüşüme uyum sağlayabildiği söylenebilirdi: Ya­pıtını okunabilir hale getirmek için çaba gösterdi son dönemin­de, gelgelelim hayatını düpedüz kıran bir olay, oğlunun intiha­rı küstürdü onu. Mehmed Rauf da tökezleyerek tamamlamıştır yaşamını. Cenab’a gelince… 12 Şubat 1934 günü şehre çöken ve herşeyi sekteye uğratan kalın kar örtüsü en yakınlarının bile cenazesine katılmasını engelle­menin ötesinde, şiirinden çıka­rak son on beş yılını neredeyse kaybolmuşçasına geçirmesine yolaçan bir işaret gibiydi. Edebi­yatımızda hiçbir şair var iken bu kadar yok olmamıştır.

    ★ ★ ★

    Yahya Kemal-Hâşim ikilisi­nin taç giyeceği dönemi önce­leyen çeyrek yüzyılın, yolaçıcı­lığı üzerinde durulan Hâmid’i ayırırsak, iki şiir kutbunu Fik­ret-Cenab ikilisi oluşturmuştu. Öylesine kalıcı bir utku sayıl­mıştı ki çıkışları, kimsenin ak­lından 1920’li yılların başın­da Cenab’ın anakronik konu­ma düşeceği geçmiş olamazdı. Başta yoldaşları Fikret ve Halid Ziya, ölçüsüz övgülerle doruğa tırmandırmışlardı şairi. Servet-i Fünun dergisinde, özellikle Pa­ris dönüşü yayımlamaya koyul­duğu şiirler enikonu tepki do­ğurmuştu gerçi; ama her “yeni”­liğin yarattığı kırılgan dalgalar olarak nitelenen karşı hamleleri, yandaşlarıyla birlikte bertaraf etmekte zorluk çekmemişti. Eşi benzeri olmayan bir “kuyumcu”, bir söz büyücüsüydü edebiya­tın yüksek tabakasındaki hem­cinslerinin gözünde; mağrur bir tavırla “düşman”larıyla alay ediyor, özellikle de Şinasi’nin to­humunu attığı sade dil yanlıla­rına ironi dolu oklar fırlatmayı sürdürüyordu. Nesirlerindeki üslûbu da yere göğe koyamadık­ları görülür: Halid Ziya, bu alan­da ondan bir devrimci yontacak ölçüde övgüsüne sınır tanıma­mıştır.

    Tepkilerin ve yüceltmele­rin çakıştığı konu, şiirlerinde kullandığı dilden geliyordu Ce­nab’ın: Yunus Kâzım kimi “garip tabirler, uydurma sözler, fazla alafrangalık, hattâ filan veya fa­lan şairden intihaller” diye özet­ler genel kanıyı. Bütün Şiirler’in imzasız sunu yazısında “Ce­nab’ın müsveddeleri arasında, günlük dilde kullanılmayan ke­limelerle dolu defterler vardır” saptamasının ardından, az ileri­de, “başvurduğumuz hiçbir lü­gatta bulunmayan bir takım ke­limeler” kullanmış olduğundan sözedilir ve eskilerin bu eğilimi garabet olarak tanımladıklarına dikkat çekilir.

    Cenab Şahabettin


    Osmanlı Devri’nin son döneminde Edebiyat-ı Cedide’nin başta gelen iki şairinden biri olan Cenab Şahabettin 1919’dan itibaren sessizliğe bürünmüş ve 1934’ün Şubat ayında hayata gözlerini yummuştu.

    ★ ★ ★

    Önce ama, birçok yaşamöy­küde karşımıza çıkan, gerçek ile rivayetin başbaşa kaldıkları sat­ranç tahtasına bakılmalı. Cenab, farklı kaynaklar farklı tarihler veriyor gerçi, 1889’da askeri tıb­biyeyi bitirdikten sonra, cilt has­talıkları üzerine ihtisas yapmak amacıyla 1890 yılında gönderil­diği Paris’te üç (dört?) yıl kaldı. “Cenab Paris’te bulunduğu dört yıl içinde Fransız şair ve muhar­rirleri arasına karışmış oldu­ğu” görüşünün neye dayandığını bilmiyorum; bu doğrulanmamış “bilgi” Cenab tarafından yayıl­mış olabilir. Sonuçta “kim”le­rin arasına karışmış olduğuna ilişkin hiçbir kayıt yok elimiz­de -kendi sözleri, yazıları dahil. Bir mektup dışında: Arkadaşına, Verlaine’in şiirlerini çok sevdi­ğini, Mallarmé’ninkileri ise hiç anlamadığını yazmış.

    Garabet belki de burada: Mithat Cemal’in deyişiyle “tek taşlar gibi pahalı kelimeler se­çen” Cenab, Verlaine’in sade dilli şiirinden çok Mallarmé’nin tektaşlardan örülü Poésies’si­nin (Bir Zar Atımı henüz ya­yımlanmamıştı ya, yayımlandı­ğında bizde ilk gören acaba kim olmuştu ve ne zaman!) yakının­daydı, seçtiği yol düşünülürse. Şu farkla: Sözcüklerden kelime avlamıyordu Mallarmé, ana­dilinden uzaklara doğru sefere çıkmıyordu.

    Hüseyin Cahit’in biraz saf biçimde söyledikleri önemli: “Cenab’ın, Fikret’in Arapçala­rı -maatteessüf- kuvvetli olduğu için, öteden beriden bulup (abç) yeni kelimeler çıkarırlardı. Biz de, geri kalmayalım diye, yeni­lerini aramaya mecbur olur­duk”. Ruşen Eşref’le söyleşisin­de öldürücü yargısını getirir: “Herhalde, her aklı başında in­san şunu kabul eder ki: Artık ne bir Cenab’ın, ne bir Süleyman Nazif’in üslûbu, o terkipleriyle istikbâle hakim olamaz; hâkim olmak şöyle dursun, istikbâle geçemez bile”.

    84 yıl geçmiş ölümünün ar­dından.