“Sympathisanten: Unser Deutscher Herbst” (Sempatizanlar: Bizim Alman Sonbaharımız) yarım yüzyıl önce Almanya’nın gündeminden eksik olmayan “sempatizanlık” olgusu üstüne, birinci dereceden işin içine dahil olmuş, dönemin aydınlarına odaklanan bir yapım. Şiddet eylemcileri, ölümü de göze alıyorlar genellikle. “Sempatizanlar”ın ise öyle sıkıntıları yok; bu da kalleşçe bir duruş duygusu, düşüncesi veriyor haklarında.
Arte’de Felix Moeller’in sarsıcı belgeseli: Rote Armee Fraktion (RAF) “sempatizanlar”ı etrafında dönen bir soruşturma. Program, esgeçtiğim bir belge-filmi önüme çıkardı: Kluge-Fassbinder-Schlöndorff üçlüsünün ve başka sinemacıların ortak yapımı “Deutschland im Herbst” (Alman Güzü, 1978). Herhalde filmin ismi Stig Dagerman’a çakılmış selamdır.
RAF’ın kısa, kanlı, ultradramatik tarihi; uzun, derin konu başlığı. Türkiye’ye de uzanan o silahlı mücadele damarı bütün Avrupa’da söndü; bizde sürüyor.
Moeller’inki (Sympathisanten: Unser Deutscher Herbst), adı üstünde, yarım yüzyıl önce Almanya’nın gündeminden eksik olmayan “sempatizanlık” olgusu üstüne, birinci dereceden işin içine dahil olmuş Margarethe von Trotta-Volker Schlöndorff başta olmak üzere dönemin aydınlarına odaklanan bir yapım.
Net bir tanımı yapılabiliyor mu “sempatizan”ın? Hukuki bir “statü”sü, dolayısıyla sorumluluk çerçevesi sözkonusu mu? Bu sorular, türevleri, dile açık seçik getirilmiyor Türkiye’de. Kürt hareketinin, Gülen örgütünün ya da bambaşka bir toplumsal oluşumun, örneğin Gezi kalkışımının/olaylarının sempatizanı olmak bedel ödemeyi mi gerektirir; öyleyse hangisi, hangi ölçütlerle, hangi ölçüde?
Bir aile, bir dönem Felix Moeller, “Sempatizanlar”la, tanınmış bir yönetmen olan annesi Margarethe von Trotta ve üvey babası yönetmen Volker Schlöndorff üzerinden hem kişisel tarihinin hem de dönemin fotoğrafını çekiyor. Fotoğrafta, Von Trotta ve Schlöndorff, 1979 Hamburg Film Yapımcıları Festivali’nde…
Heinrich Böll de suçlanmış sempatizan olmakla; ölüm tehditleri yapılmış, durumdan yaralanmış. Ne ölçüde sempati duymuştu Baader-Meinhof ikilisine, RAF’a; bir yerden sonra, “infaz”lar azaltmıştı belki de başta duyduğu sempatiyi. Von Trotta-Schlöndorff çiftinin ellerini taşın altına koydukları, uzaktan sempati duymakla yetinmedikleri vurgulandı belgeselde: Linçi göze alarak sokulmuşlar RAF’a, ama ellerine silah da almamışlar. Örgüt üyeliği başka seçim; koyu sempatizanlık ise gözüpeklik istiyor.
Baader-Meinhof’u hapiste ziyaret etmişti Sartre. Fransız entelektüelleri ciddi destek çıkmışlardır. Şu var: Tuzu kuruydular. Türkiye örneğinde de sürgünden gazel okuyan sempatizanlardan çok hoşlanılmamıştır. “Oynak”lardan da.
Mahkemede puro Baader-Meinhof üyeleri (soldan sağa) Horst Soehnlein, Thorwald Proll, Andreas Baader ve Gudrun Ensslin 1968’de Frankfurt’ta yargılanırken…
Bir de benim gibi sessiz, ürkek, pısırık, dolayısıyla yararsız olanlar vardır. Hiç değilse zararları dokunmamıştır diye avunulabilir öyle durumlarda!
Canalıcı konu.
Eşinirken, 50. yaşında Kluge’ye seslenen nefis bir yazısına rastladım Fassbinder’in.
Belli ki rastlantı, bir gece sonra, Senato kanalında Action Directe belgeseli, peşisıra bir oturum.
Jean-Marc Rouillan ve arkadaşları, 30 yıl hapisane faslından sonra meğer geçen yıl salıverilmişler (bu “müebbet” hikayeleri anlaşılır gibi değil -anasını babasını, eşini ve iki çocuğunu taammüden öldüren Rouillan geçen ay ‘şartlı tahliye’ edilebildi- bir manastırda kalacak iki yıl boyunca!). Hapis kaldıkları süre içinde “söz hakkı” verilmemişti onlara. Çıkar çıkmaz 420 sayfalık bir kitapla Action Directe’in 10 yıl boyunca düzenlediği 80 eylem ve cinayetlerini savunan kitabını yayımlamış Rouillan. Libé’nin sitesinden bir yazı okudum: “Pişmanlık yasası”ndan dileseler yararlanıp daha erken özgürlüklerine kavuşabilirlermiş, Kızıl Tugaycılar gibi. Âlâ doğrusu!
Fransa’nın ultra sol’u
Fransa’da 1979-1987 yılları arasında birçok terör saldırısı gerçekleştiren anarşist-komünist grup Action Directe’in kurucusu Jean-Marc Rouillan… Rouillan, 1987’de yakalanmış ve ömür boyu hapse mahkum edilmiş; 2012’de ise şartlı tahliye edilmişti.
General ya da büyük işadamı öldürmek, sistem karşıtlığının köktenci kararları olarak değerlendiriliyor bu insanlar tarafından. “Bedeli ‘bu kadar’ mı olmalı(ydı)” diye aklından geçirenlerin nüfusu kabarıktır herhalde. Referandum yapılsa bugün, hangi ülkelerden geri döner “ölüm cezası”; bilinmez.
Bu tür eylemleri yapmayı üstlenenler, ölümü de göze alıyorlar genellikle. “Sempatizanlar”ın ise öyle sıkıntıları yok; bu da bana kalleşçe bir duruş duygusu, düşüncesi veriyor haklarında. Birilerinin gözüpekliğinin arkasında durmanın da somut bedeli olmalı bence -göze alanlar gelsin o sahaya.
Action Directe’in Ortadoğu panoramasına bulaşması, İran-Molla rejiminin tetikçiliğini üstlendiği yolundaki savlar konuşulurken, konu bir dönem Filistin Halk Kurtuluş Ordusu kamplarında görülen silahlı eğitime dayandı. “Bizimkiler”in bir dökümü yapılmış mıdır, yapılmış olsa gerektir… “Silâhlı mücadele” için Maocu olarak yola koyulan “sempatizanlar”; köylüleri ayaklandırmaya çalışırken bugün azılı anti-komüniste dönüşen ve olmayacak erk yalakalıklarına sapanlar; Rouillan gibi iyi-kötü bedel ödemiş katillerden daha mı az suçludur?
20. yüzyılın ünlü tasarımcı ve yazarı Le Corbusier’nin 1920’lerin ilk yarısında Paris’te tasarlayıp inşa ettiği iki ev, modern mimari tarihinin bu en önemli ismini doğrudan “okuma” fırsatı sunuyor. Jeanneret-La Roche evleri ile atölye-ev, sanatçının 1911’de ziyaret ettiği İstanbul’un hayran kaldığı kent dokusundan izler de taşıyor.
20. yüzyılın ünlü tasarımcı ve yazarı Le Corbusier’nin 1920’lerin ilk yarısında Paris’te tasarlayıp inşa ettiği iki ev, modern mimari tarihinin bu en önemli ismini doğrudan “okuma” fırsatı sunuyor. Jeanneret-La Roche evleri ile atölye-ev, sanatçının 1911’de ziyaret ettiği İstanbul’un hayran kaldığı kent dokusundan izler de taşıyor.
Maison la Roche ile restorasyon sonrası 2018’de ziyarete açılan atölye-ev aynı bölgesindeler Paris’in: 16. bölge öteden beri semiz kentlilerin ikâmetgah alanıdır; bir evden ötekine yürüyerek çeyrek saatta gidiliyor. Le Corbusier geniş ölçüde burada yaşamıştır; gönlünde tuttuğu, kâğıda düştüğü pek çok tasarısı ne yazık ki gerçekleşememiştir: Yapılarının, yaklaşımının hayranı sayılamazdı herkes; bir avuç ‘ileri bakan’ insan için gerçekleştirilir konutların bazıları. Geri kalanlar alışıldık parametreleri zorlamadan tasarlanıp üretilmişlerdir.
La Roche ve Jeanneret evleri ikiz ama tek yumurta ikizi değil. İlki yalnız yaşayan bir koleksiyoncu dost, ikincisi ailesiyle yaşayan mimarın kardeşi için inşa edilmiştir; şimdi, birlikte, Le Corbusier Vakfı’nın merkezini oluşturuyorlar. Docteur Blanche Sokağı, 55 numaradan girilen bir kapalı ‘square’ın sonu burası; yolu ağaçlıklı, ortamı sessiz, öyle ki metropolden çok kırlık yerleşimdeymişsiniz duygusu çörekleniyor insanın üzerine.
Modern mimari akımının büyük ustası Le Corbusier.
İkiz evde, 1923-25 arası uyguladığı kişisel mimari ilkeleri, iki yıl sonra gerçekleştirdiği, birkaç yıl önce ziyaret etme olanağını bulduğum Villa Savoye’da perçinlemişti usta. Aynı döneme denk geliyor, temel metinlerinden Bir Mimariye Doğru’nun (1923) yayımlanışı: Bir bakıma “Yapı’nın Yazı’sı”.
Evlerde, Le Corbusier yapılarındaki hemen tüm ortak çözümler sıralandı önümde. Başta pencerelerin kullanımları. Işığın içeri çağrılma düzeni ana kaygıdır. Kattan kata geçiş düzenekleri, ama dik merdivenler ama yarısarmal eğimler, baştan sona Le Corbusier’deki yol düşüncesinin temsili karşılıkları niteliği taşımamış mıdır?
İki sıradışı eser Maison La Roche’un, tasarımcısı Le Corbusier tarafından yapılan maketi, Gemeentemuseum, Den Haag.
Odaların boyutlarından tipik aksam özelliklerine insan ölçeğinden uzaklaşmama niyeti burada da hâkim. Her türden “yük”ü dışlayan, yalınkat, işlevsel düzen bütün alanlarda. Çatı, hep olageldiği gibi doğal yeşil alan; Le Corbusier’nin düzenlenmiş, süslü bahçeleri sevmediği, yabanı kendi kendine gelişmeye bırakmaktan yana olduğu biliniyor. Atölye-evde de aynı anlayışı benimsemiştir.
Jeanneret-La Roche evlerinin, onları kuşatan yapılarla, mahallenin genel dokusuyla savaştığı söylenemez. Besbelli gelip katılmayı hedeflemiştir mimar, konacağı çevreye. Atölye-ev başka oysa, orada bir kalkışma, mevcuda bir dikleniş, geleceğe bir davet okunabilir. Cam cephe, balkon ve veranda kullanımı, “ev”den (La Chaux de Fonds’a, “Türk Villa”sına, 1917’deki ilk-eve giderek) “dev toplu konut”a (“La Cité Radieuse”, 1947-52) giden skalanın tam da ortasına denk geliyor atölye-ev (1931-34 / Nungesser-et-Coli sokağı 24 numaradaki “apartman” ve en üstteki bir buçuk kat ile bahçe-taraçası).
Ünlü mimarın ressam Amédée Ozenfant için çizdiği, 1922’de inşa edilen atölye-ev.
Mahut Doğuya Yolculuk’tan devşirdiklerinin kalıcı etkisi olduğunu Le Corbusier’nin kendisinden öğreniyoruz. “Türk Villası” 1910’lu yılların hayran kaldığı İstanbul kent dokusunun, ahşap mimari örneklerinin parmak izlerini taşır. Üst kattaki çalışma odasında, pencerenin dibinde iki yöne yay gibi açılan yazı masası gönülçelendir. Ya evin mimari çizimine dayalı raf düzenine ne demeli? Evin içindeki evin içindeki ev: Girdap.
İki kitabın, peşpeşe, yayın hazırlıkları sürüyor iki yıldır: “Le Corbusier, Penceresindeki Adam” ile “Le Corbusier İzmir’de” yayımlandıklarında, sanki bir borç ödenecek duygusu kabarıyor içimde. Kişisel borç başka… Benim açımdan o Roquebrune-Cap-Martin’deki “Le Cabanon – Kulübe” üzerinden ödenecekse ödenecek; sözkonusu iki kitap, daha önce okura ulaştırılmış Doğuya Yolculuk’la beraber bizim ortak borcumuzun karşılığı adımlar.
Le Corbusier Vakfı’nı ziyaret ettiğimde, çatı katına çıktım ve karşımda tıpkı bir işaret, yerden göğe tırmanan görkemli bir servi belirdi.
Tohumu değilse, imgesi İstanbul’dan Paris’e konmuş bir canlı.
Alman filozof Jürgen Habermas, felsefe konusunda karamsar; bir geleceği olmadığını ileri sürüyor. Gene de yapabileceği tek şeyin Kant’ın üçlüsünde beklediği kanısında: Ne bilebilirim? Ne yapmalıyım? Neyi umut edebilirim? Fransız filozof ve gazeteci Régis Debray’nin son kitabında ise “bazı” Avrupalıların bu uygarlığı yalnızca kendilerinin “aslen” temsil ettiklerini sanmaları, “öbür” Avrupalıları hafifsemeleri görülüyor.
Geçen ay El Pais adına Jürgen Habermas ile yapılan söyleşinin çevirisini (Le Courrier International, Temmuz 2018) okurken farklı köşelere sıçradı durdu düşüncelerim.
Münih’e yarım saat mesafede, Starnberg gölü kıyısında bir evde, eşi tarihçi Ute Wesselhoeft ile yaşıyor düşünür; 89 yaşında ve yeni kitabı üzerinde çalışıyor. Tavşan dudağı türü bir deformasyonu var ağzının (fotoğraflarından hemen seçilen bir özellik), konuşma güçlüğü çekmiş hep, hocalık mesleği açısından ciddi handikap ayrıca. Herhalde bundan, “büyük amfileri ve derslikleri hiç sevmem” diyor bir ara ve tenha (ve ola ki seçilmiş) bir izleyici kitlesini yeğlediği ortada.
Eski aydın figürüne (Sartre, Bourdieu) yer kalmamasının nedenini, onların sözüne kulak verecek bir çevrenin artık olmamasına bağlıyor Habermas. Sözkonusu çevreyle birlikte nitelikli basının da ortadan kalkışına dikkat çekiyor; bu gelişmede başta televizyonun mallaştırıcı bakışaçısı, bütün yeni iletişim düzeninin payı yüksek ona göre.
Debray’nin oğluna verdiği nasihat “Bir su damlası hakkında ‘her şeyi’ bilen, ama ondan ötesinin ayırdına varmaktan aciz, kör cahil bir Nobel ödüllü olacağına ‘çoğul’ biri ol”.
Felsefe konusunda da oldukça karamsar; bir geleceği olmadığını ileri sürüyor. Gene de yapabileceği tek şeyin Kant’ın üçlüsünde beklediği kanısında: Ne bilebilirim? Ne yapmalıyım? Neyi umut edebilirim?
Sıfır noktasına epey yakın, her şeye karşın, buradan yola çıkmayı deneyebiliriz hâlâ.
Habermas’ın anadilinde “çevre” için hangi karşılığı kullandığını bilemiyorum; “çevre”yi geniş bir alan olarak gördüğü ortada: Dikkat kesilmeye yatkın bir toplumsal zümre. Yavaş yavaş eridiğini, hemen hemen kaybolduğunu hem de çok geç keşfettiğimiz alan. Orada, sözgelimi 1970’li yıllarda, gençlerin ve olgun yaştakilerin diyalogu yüksek derecelere tırmanabilmişti. İki taraf da birbirine kulak kesilirdi. Gazetelerin, dergilerin, üniversitenin ateşi düşmezdi. Ben dönemi iki uçta yarıyarıya geçirdim: Paris ile Ankara’nın arasındaki mesafe enikonu daralmış gibiydi. Şimdi de öyle: İki şehirde de çöl rüzgârı esiyor.
Nazilerin iktidara gelişlerinin ardından çok sayıda Alman yazarı, sanatçısı, düşünürü sürgüne çıkmak zorunda kalmıştı. O dönemde sürgüne çıkan bir tek insanlar değildi ama; kimi kurumlar da tası tarağı toplamak durumunda kalmışlardı: Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Merkezi, Horkheimer’in uzgörüsü ve çabalarıyla ABD’ye, Warburg Enstitüsü ise olağanüstü kütüphanesiyle Londra’ya taşınmıştı. İlki, savaşın bitimini izleyen yıllarda adresine döndü, ikincisi yeni vatanında kalmayı yeğledi. 3. Reich Almanya’nın beynini ve ruhunu daraltmıştı.
Frankfurt Okulu’nun Amerika yıllarında, ‘ikinci adam’ Adorno’nun bir yandan The Authoritarian Personality dolaylarında çalışmalarını yürütürken, dikkatli bakılmazsa ikincil sayılabilecek bazı önemli araştırmalara yöneldiğini görüyoruz: Amerikan toplumunun hızlı ‘yükselen’i astroloji tutkusu üstüne analiz girişimi bunların başında gelir.
İrrasyonelin toplumsal düzlemde rasyonelleştirilme süreci, ülkesinde okült sapkınlıkların piramidin doruğundan tabanına sirayeti ile koşut özellikler taşıyordu. Kitlelerin yalan ölçekli yaşam değerlerine inandırılma kolaylığı, bugün de Dünya’nın çehresini belirlemiyor mu?
Habermas: 89 yaşında89 yaşındaki Jürgen Habermas, 1971’den beri tarihçi Ute Wesselhoeft’le birlikte Münih’in hemen dışındaki evlerinde yaşıyor ve yeni kitabı üzerinde çalışıyor.
Régis Debray’nin güzergâhına ve duruşuna saygım var; görüşlerini çoğu zaman paylaşamadım. Son iki kitabı gene ikilemde bıraktı beni: Müflis Bilânço, oğluna uzanan itirafnamesi önemli. Ben de kuşağımın, gençlik beklentileri gözönüne alındığında yenik sayılması gerektiğini öne sürmüştüm: Düşlerimiz gerçekleşmedi (onları biz gerçekleştiremedik), ötekilerin kâbusları çöktü üstümüze ki o kâbuslar ötekilerin ne yazıktır düşleriydi.
Debray’nin oğluna temel öğüdü benim de işime gelen, çünkü seçtiğim oluş biçimini yansıtan bir yolayrımına dayanıyor: “Bir su damlası hakkında her şeyi bilen, ama ondan ötesinin ayırdına varmaktan aciz, kör cahil bir Nobel ödüllü olacağına çoğul biri ol!”
“Su damlası” benzetmesi açıkçası işime geldi. Yaklaşık on yıldır çalışıyorum “Bir Su Masalı” üzerinde. Konuya yoğunlaşmam elbet beni “uzman” kılmadı. Pek az şey biliyordum su hakkında ya da doğru dürüst bilgim yoktu o konuda demem daha yerinde olur; bir sürü bilgi edindim, öncesinde düşünmediğim cephelerine yönelme fırsatım doğdu ve elimden geldiğince değerlendirdim bunu. Peki kimlere başvurdum yolda? Bazıları, “su damlası”ndan ötesini belki (?) görememiş bilginlerdi. Debray’nin alaycı tonunda kibirli otodidaktın bir tür örtülü kompleksi etkili olmuş olabilir.
İkinci kitap(çık), Gallimard’ın yeni dizisi “Tracts”dan (sıkı yayın tasarısı) çıkan Hayalet Avrupa. 40 sayfalık konumlama denemesini iki oturuşta okudum ve açıkçası kısır bakış olarak değerlendirdim. Bazı Avrupalıların açmazı bu uygarlığı yalnızca kendilerinin aslen temsil ettiklerini sanmalarından, öbür Avrupalıları hafifsemelerinden kaynaklanıyor. Debray’de, Paris’ten Avrupa’ya bakışta ayrıcalıklı (en haklıyı, doğruyu, —tek, biricik dememek için!) özellik olduğu kanısı yeretmiş besbelli.
Daire bazen içinden, merkezinden, bazen çemberinden, hattâ dışından net görünür oysa.
Heidegger’i ve onu bu yolda handiyse adım adım izleyen Derrida’yı saymazsak, sanat/teknik ilişkisine köklü, sorgulayıcı bir yaklaşım getirebilen düşünür ve kuramcılara çağımızda sık rastlanmamaktadır. Frankfurt Okulu üyeleri ve Benjamin bu bağlamda da yalnız kalmışlardır: Konu özellikle son yarım yüzyıl içinde bütün bütüne insan bilimleri alanında çalışanlara terkedilmiştir.
Adorno’nun Yeni Müziğin Felsefesi’ne (Philosophy of New Music) girişi Hegel estetiğinden kilit bir önermeyle açılır: “Çünkü sanatta, yalnızca hoş ve yararlı bir oyunla karşı karşıya gelmeyiz: Gerçeğin açılmasıdır karşımıza çıkan”.
Sanat yapıtı, katlanmış gerçeğin, katlanmış gerçekliğin her iki anlamda açılmasıdır, demek ki. Bir bakıma bütün öykünme kuramlarına karşı çıkarılabilecek bir önermedir Hegel’inki. Türkçe’nin bize kolaylık yaptırttığı bir kelime oyunu sayılmazsa, bir yandan da temel bir ‘Hegel’cil’ kavrama daha yönelebilir, bir kez daha cümleyi kurabiliriz: “Sanat yapıtı gerçeğin (gerçeğe doğru) aşılmasıdır”.
Açılma ve aşılma: Platoncu anlayışın köküne ters düşen bir okuma. “Sözün Belleği” başlıklı bir denememde, Platon’un “Phaidros”ta sigaya çektiği yazı sanatını Derrida’nın ışığı altında görmeye çalışmıştım: “Gerçekte yazının bu derece korkunç bir şey olması resme pek fazla benzemesindendir, Phaidros. Resmin meydana getirdiği şeyler canlı gibidir, fakat tut onlara bir şey sor: Derin bir suskunluk. Yazılı şeyler de böyle, akıllı adamlar gibi konuştuklarını sanırsın. Fakat tut onlardan dediklerini açıkça anlatmalarını iste, sana bir tek yanıt vereceklerdir: Hep aynı olan yanıtı”.
Platon
Hegel
Bu parçada ilginç olan, nimetik özellikleri nedeniyle üzerinde ısrarla durduğu Güzel Sanatların tam da bu nedenle düşünürü öfkelendirmeleridir. Kaldı ki birkaç kez bu konuya dönecek, suçlamasını perçinleyecektir. Oysa, besbelli bu sessizliğe, sözkonusu ettiği suskunluğa yönelik temel bir kuşkusu vardır Platon’un: Resim sanatı, yazı sanatı mı sorulan sorulara karşılık verememektedir; yoksa bu sanatlara soru sormayı öğrenmek mi gerekmektedir? Giderek yeğinleşen bir sancı olur bu. Iris Murdoch, Maggee ile yaptığı bir konuşmada, çok yerinde bir vurguyla Platon’un aslında “içindeki sanatçıyı” devletinden kovmaya kalkıştığını söylemişti.
Bu anlamda, Platon’un karşı kutbudur Hegel: Sanatın henüz örtük, açıkta olmadığı için kapalı, daha doğrusu şimdilik açığa vurulmamış bir yere yönelik bir “gerçek dili”yle yaşadığını ileri sürmüştür. Yaratıcı kişi bu saklı, ertelenmiş, ileride ya da ötede duran gerçeğe, onun içine ve biçimine yöneldiği için özel bir dili, kendi dilini kurmak, geliştirmek zorundadır. Alımlanma konusu apayrı bir soruşturmanın önem kazanmasına, özellikle de çağımızda okuma yöntemlerinin hızla gündeme gelmesine neden olacaktır.
Bu örtük/katlı gerçeğe, onu yansıtma amacıyla yönelmeden önce yapılması gereken işlemlerin bir bir devreye girme sürecidir bu. Örtünün altındakini açığa vurmak, katlı duranı kat kat açmak için yapılması gereken işlemler toplamı – Eski Yunan’dan bu yana sanatın bir “teknik işi” de olduğu boş yere öne sürülmemiştir. Oysa, Heidegger’i ve onu bu yolda handiyse adım adım izleyen Derrida’yı saymazsak, sanat/teknik ilişkisine köklü, sorgulayıcı bir yaklaşım getirebilen düşünür ve kuramcılara çağımızda sık rastlanmamaktadır. Frankfurt Okulu üyeleri ve Benjamin bu bağlamda da yalnız kalmışlardır: Konunun, özellikle son yarım yüzyıl içinde bütün bütüne insan bilimleri alanında çalışanlara terkedildiği ortadadır.
Estetik çerçevesinde, büyük ölçüde Hegel’e borçlu olduğumuz bir tıkanma önümüzdeki: Gerçekçiliğin tanımlanması sürecinde gerçekliğin kavranıp süzülmesi, özetle sanatsal dile çevrilmesi evreleri, mantığı kolay anlaşılamayan bir seçimle geçmişin zanaat kipi sayılmış, dile gelen dile getirilme işinden soyutlanmasa bile, tekniğin önemi bir hayli indirgenerek “biçimci” nitelenmesine aktörel bir anlam yükü verilmiştir.
Lukacs’ın yer yer habis bir gözü kapalılıkla işlevselliğine indirgediği sanat ve yazın ürünü için modernizmi büyük ve yoz bir tehlike saymasının altında, sanatı öldürmüş baba’yı okumak boş bir çaba olmaz sanıyorum: 20. yüzyılın bütün avangardını ve öncü yaratıcılarını bir bir karalarken, yalnızca sıradan ürünlere zar atmakla kalmamıştır elbette: Thomas Mann’da bulduğu doruk, bir dünyanın -mimesis’e dayalı klasik dünyanın son, sınır- örneği değil midir?
Kafa patlatan düşünürler…
“Gerçekliğin sanatsal dile çevrilmesi evreleri, mantığı kolay anlaşılamayan bir seçimle geçmişin zanaat kipi sayılmış, dile gelen dile getirilme işinden soyutlanmasa bile, tekniğin önemi bir hayli indirgenerek “biçimci” nitelenmesine aktörel bir anlam yükü verilmiştir”. Konu üzerinde kafa patlatan düşünürler…
Derrida (solda)
Lukacs
Heidegger
Sanatın, klasik tanımıyla, öldüğünü ileri sürmemiştir Lukacs. Ama sanatın ve yazının misyonerliğine bel bağlarken, yaratıcının arayış serüvenini neredeyse inatla dekadans duvarına dayadığı da yadsınamaz. Hegel’in açık bıraktığı öteki kapıdan, “sanatın, gerçeğin açılması” anlamına geldiği yollu önermeden yola çıksaydı, düşünsel birikimi açısından benzersiz denilebilecek bir düzeyi simgeleyen bu Orta Avrupalı düşünürün Kafka’yı, Joyce’u ve Proust’u; gerçeküstücülüğü ya da dışavurumculuğu elinin tersiyle itmesi sözkonusu olmazdı.
Sonuç olarak: “Sanattan ve yazından öykünme damarlı bir görev beklentisi tanımı yapması, Lukacs’ın Hegel’den aldığı asıl dersin ‘sanatın ölümü’ çıkmazından kaynaklandığını gösterir” diye düşünmemek elde midir?
Bu sonucu son modernler Auschwitz karabasanı üstünden okuyacaklardı.
‘Başını sokacak bir yer’ konusu yazarlar için genelde ağır yaşamsal sorun kaynağı olmuştur. Öte yandan niteliksiz bir yazarın Türk dostu olmasından övünç payı çıkarılamaz herhalde, karşı kefede Lord Byron’u “biz”e kurşun sıktı diye kitaplığımızdan kovamayacağımız gibi. Öte yandan, bir yazarın bir ülkeye, o ülkenin insanlarına sayıp sövmesini de sığ tavır sayıyorum ben.
Okudum mu, duydum mu, nerede rastladığımı çıkaramıyorum, bir ‘dolaylı cümle’ beni Kazancakis kuyusuna düşürüverdi! ‘Dolaylı’, çünkü cümle Eleni Kazancakis’e ait, yazara değil. İlk iş Nikos Kazantzakis–A Biography Based on his Letters kitabını çekip çıkardım rafından, sayfadan sayfaya yürürken aradığım ayrıntıya ilişkin çok sayıda göndermeye rastladım, ama kuyuya dalınca bambaşka noktaların üstüne de düşüyor ilgi ışığı.
Nabokov kadar alaycı, Gore Vidal ölçüsünde gaddar değerlendirmeler çıkmaz benden ya, Kazancakis’in ‘yazarlarım’dan biri olduğunu söyleyemem gene de. Giritli kökenlerim çok uzakta, ama Hüseyin Hâki Efendi’nin ya da babası Kandiyeli Mehmet Emin’in Nikos’un babasıyla hemşeri olmaları gıcıklıyor içimi: Kimbilir, belki de aynı kıraathanede görüşüp kaynatıyorlardı!
Çokdilliliği, çokyerliliği, çokyönlülüğü, verimliliği yabana atılamayacak özellikleri. Buna karşılık, savrulma yeteneği de yüksek: Nietzsche’den Buda’ya, oradan Lenin’e! Coğrafyası da bir savruluşlar beldesi: Girit’ten Atina’ya, Aynaroz’a; Berlin’de, Paris’te, Moskova’da uzun konaklamaları, bir ucu Çin’e öbürü Mâçin’e uzanan seferleri, Antibes’e yerleşmesi… fıkır fıkır bir hayat.
Zorba’nın yaratıcısı Ünlü Yunan yazar Nikos Kazancakis’in 1946’da kaleme aldığı Zorba The Greek, 1964’te aynı adla film olmuş; Anthony Quinn (sağda) başrolde yıldızlaşmış, Mikis Theodorakis’in film müziği unutulmazlar arasına girmişti.
Çok ve hızlı çalışmış. Beni ilgilendiren, gelgelelim, yazamadığı opus magnum’u -ona bir başka sefer döneceğim.
Masama El Greco’ya Mektub’u getirdim. Ölümünden sonra yayımlanan yaşamöyküsünü bitirmiş miydi?
Sanmıyorum: Kitap oylumuna karşın bu haliyle eksik duygusu uyandırıyor bende. Türün güçlü örneklerinden: Vladimir Nabokov kusura bakmasın, onunkisinden daha düşük düzeyde değil kesinkes.
Eleni Kazancakis’in kitabı aradıklarımı bulmama yardımcı oldu. İnternetten iki canalıcı kaynağa ulaştım ayrıca: Krakov Üniversitesi yayını, Michal Bzinkowski’nin makalesi: “Akritas–NK’s Little-Known Unrealized Epic Project”iyle, (2017) Sydney Review of Books’da geçen yıl (Mart 2018) çıkmış sıkı bir eleştirel deneme: Vrasidas Karalis’in “NK and the Temptations of Writing”i son derece ufuk açıcı metinler. Bu arada, Girit Tarih Müzesinin (İMK) sitesinde dolgun bir Kazancakis bölümü olduğunu söylemeliyim.
Assisi’de, tıpkı Nikos, bir süre kalmak isterdim doğrusu. Şu körelmiş ciğerlerimle o merdivenin basamaklarını katetmek.
Ama asıl: Sikelianos’la Aynaroz’a gitmek: Büyük talih! Ve büyük buluşma -bence (Kusura bakma Vladimir Vladimiroviç!).
***
Thomas Hardy’nin gençlik ürünü How I Built Myself A House (1865) kısa, derli toplu, önemli bir metin. Okurken, yanda bir alan açtı zihnim: “Dünya Edebiyatında ve Sanatında Ev” başlıklı dev bir ansiklopedi kotarmak üzere geniş, uluslararası bir ekip kurmaya kalkışmış buldum kendimi gündüşümde. Uçsuz bucaksız bir kapsama alanı: Locus Solus’üyle, Hayat Kullanma Kılavuzu’yla, Whyte’ın ya da Hopper’ın ev sahneleriyle, Psycho’yla bizimkileri buluşturacak bir corpus.
Hardy’nin ev yapımı bir genç yaş hamlesine dayanıyor (özel hayatının derin sıkıntılarını düşününce: Ev bir huzur yuvası değildir ille; Bir kâbus merkezi de olabilir aynı uzam). ‘Başını sokacak bir yer’ konusu yazarlar için genelde ağır yaşamsal sorun kaynağı olmuştur.
Anlamakta güçlük çektiğim, yazarın (kişinin) geç, bazan çok geç yaşta ev yapımına davranması: Hayatını böylece uzatacağına ilişkin bir inancın payı var mıdır bu soy hedef tayinlerinde? Thomas Mann’ın günlüğünde, ölümüne iki yıldan az bir süre kala Zürih yakınlarında almaya karar verdikleri ultima domus’la ilgili paragraflar şaşırtıcı: Varlıklı bir yazar Mann, pekâlâ Lolita zengini Nabokov gibi konforlu bir otelde geçirme yolunu tutabilirdi son demlerini; hayır, o yaşta yeni bir mülkün sorunlarıyla uğraşmayı göze alıyor; aylar süren bir didiniş.
Öte yandan “beşinci ev”ine yerleştiği için çok mutlu Mann, oysa son perdesinde oyunun -farkında.
1954, Ocak ayı. Kazancakis, çevirmeni Knôs’e yazdığı mektupta, Antibes’de Eleni’yle yeni satın aldıkları, yarıyarıya yıkıntı haldeki küçük evin onarım çalışmalarından sözederken eklemeden yapamaz: “10. yüzyılın Müslüman ermişlerinden birine sormuşlar: Neden kendine bir ev inşa etmiyorsun? “Etmiyorum, çünkü” demiş: “Bir falcı 700 yıl yaşayacağımı söyledi, bu kadar kısa bir süre için ev yapmaya değer mi?” Bana da bir falcı 83 yıl yaşayacağımı söylemişti. Ve ben kendime ev yapacak kadar saf ve kibirliyim!”.
Yazar ve ev Nikos Kazancakis (arkada, ortada) ve Eleni Kazancakis (önde, solda), Egina adasındaki evlerinin önünde, arkadaşlarıyla.
Kazancakis ‘son ev’ini yaptırdığında 71 yaşındaydı, üç yıl daha yaşamıştır. Ölüm yeri: Hastane odası.
Nabokov’unki farklı mıydı?
‘Son ev’ birden fazla anlamın taşıyıcısı olabilir, kişiden kişiye değişen bir semantik gizilgücü olduğunu söyleyebiliriz. Kimine göre ülküsel huzur-evinin arayışıdır ola ki, yaşlılık çağında. Kimi, bir bakıma tarihinin yaklaştığını gördüğü ya da sezdiği ölümü tehir etmenin adresi olarak görmüş olabilir onu. Çağdaşlarımız, evlerinin kendilerini öteleyerek temsil edebileceklerini tasarlamayı öğrenmiş, vasiyetlerini o yönde kaleme almışlardır -yakınlarının ya da kamunun aynı yönde karar alarak evlerini koruduğu yazar (Sait Faik), sanatçı (Dali), düşünür (Nietzsche) nüfusu azımsanamaz.
Ev, bu koşullarda yazarın “piramit”i: Masası, yazı aksesuvarları, kitaplığı, okuma koltuğu, yatağı, yemek takımı (Hüseyin Rahmi evi), içi doldurulmuş hayvan yoldaşı (Flaubert’in papağanı), ölüm maskesi ya da el kalıbı, giysileri – uzun, geniş, derin fetiş dünyası.
Evlerine, hiç değilse bahçelerine gömülme (Aziz Nesin, Seha Meray) isteği bu dünyaya bir işaret olarak hayatını da kazıma isteğine bağlı belki de.
Öteden beri, kültürel bağlamda aidiyet vurguları sevimsiz görünür bana, dilimiz alışmış bazılarına, kaçınamıyoruz, kaçınmalıydık. “Kadın sanatçı”, “zenci yazar”, “Nişli Agâh” ya da “Arap Hâşim”, anlamsız olmanın ötesinde fakir ve çirkin nitelemeler. “Türk dostu yazar”, “Türk düşmanı yazar” da ilkel bir kategori. En son, Kazancakis dolayısıyla açılıp edindiğim bir kitabı, Oktay Sönmez’in Kazancakis’e Mektuplar’ını (Varlık, 2011) bu nedenle yarıda bıraktım: Yazar öylesine takmıştı ki Kazancakis’teki “Türk düşmanlığı” motifine, 6-7 Eylül faciasının faturasını bile ona çıkarmaya kalkışıyordu!
Romantik ve “Türk düşmanı” Romantik akımın ünlü temsilcilerinden İngiliz şair ve yazar Lord Byron (1788- 1824), hem Osmanlı-Türk kültüründen etkilenmiş hem de Yunanistan’ın bağımsızlığı için savaşmıştı. Ölümünden sonra, Yunan millî kıyafetleri ve arkada Acropolis’le (Atina) canlandırılan bir tablosu.
“Türk’ün dostu” ya da “düşmanı” olması bir yazarı değerlendirmenin ölçüsü olacaksa, bu konuda kayıtsız kalanlar çoğunluktadır, ne yapacağız onları? Niteliksiz bir yazarın Türk dostu olmasından övünç payı çıkarılamaz herhalde, karşı kefede Lord Byron’u “biz”e kurşun sıktı diye kitaplığımızdan kovamayacağımız gibi.
Öte yandan, bir yazarın bir ülkeye, o ülkenin insanlarına sayıp sövmesini de sığ tavır sayıyorum ben. Gide, Türkiye gezisinde yazdıklarını Polonya ya da Nepal için de yazsaydı küçümserdim açıkçası. Tek içten bulduğum yüklenme konusu, kişinin kendi ülkesi ve insanlarıdır bana kalırsa ve her babayiğidin harcı olmuyor Thomas Bernhard’ın tavrı.
Hiçbir ülkenin dostu, düşmanı olmak geçmedi aklımdan. Yöneticilerine öfke duyabilirim bazı ülkelerin (ki duyuluyor elbette), ama bütün vatandaşlarına yönelik tektip bir duygu nasıl taşırım? III. Reich yıllarında rejime kökten muhalif Almanlar yok muydu; nasıl “Alman düşmanı” kesilebilir kişi?
Bütün düşman kesildiklerinin kendisine düşman olduğundan emin bazıları: Öyle işlemiyor ille de çarklar.
…ki içim yanıyor? Notre-Dame yangınını hazla ya da düşmanca düşüncelerle, duygularla izleyenler yok muydu timsah gözyaşları dökenler arasında? Yangının karşısındaki halimizi, duruşumuzu belirleyen Notre-Dame’ın bizim açımızdan, bizim değer dizgemizde “ne” olduğudur.
Akşam 18.45 suları, 15 Nisan 2019. Notre Dame Katedrali çatısında başlayan yangından, tam o sırada Paris’te bulunan ve geceyarısı yangın hafifletilesiye Maître Albert sokağındaki kalabalığın arasına karışan Fatma Tülin’in telefonuyla haberim oldu. Geceyi ekran karşısında, arasıra onunla konuşarak geçirdikten sonra geç saat yatağa uzandığımda uyku tutmadı gözümü. Karmaşık içdüzenli bir tünelin içine girmiş gibi sağa sola savruldum bir süre, yanlış kurgulanmış bir filmin figüranı gibi, güç belâ dalmışım.
1970’lerin ilk yarısında Leslie’yle yanyana Notre Dame’ın önünde çekilmiş fotoğrafımızı sabah uyandığımda önüme koydum. Raftan PARİS ecekent (Enis Batur, Remzi Kitabevi, 2012) kitabını çekip aldım; Victor Hugo’nun romanıyla ilgili iki sayfalık bölümü okudum. Belleğimi yokladım. Katedralin içine yaklaşık 20 yıldır girmemiş olmalıyım; hemen her yıl etrafında dolanmışımdır gerçi ama gezmen kalabalığı ziyareti nicedir zorluyordu, unutmamak gerekir.
Gece, sözalanların sıraladığı bütün basmakalıp doğruları paylaşıyorum: İnsanlığın kültür mirasının en değerli parçalarından biri çok ağır, geridönüşsüz biçimde yaralandı. Seferber olunacağı, hızla onarım çalışmalarının başlatılacağı kesin -olayın en dramatik yanlarından biri, oysa, yangının onarım çalışmaları yüzünden çıkmış olması değil mi?
12. yüzyıldan kalma “orman”la, 800 yıllık meşe putrelleriyle ilgili bir belgesel televizyonda gösterileli dört gün olmuştu! Uzmanlar, orgun “eriyip erimediğini” henüz bilmiyorlardı. Viollet-le-Duc’ün 19. yüzyıl onarımı sırasında diktiği “flèche” herkesin gözü önünde yandı ve devrildi. Yangının en ağır simge-görüntüsü olarak kalacağa benziyor geleceğe.
Liberation, 16 Nisan 2019: “Dramımız”.
Notre Dame, Devrim’de ve Commune günlerinde ciddi hasar görmüştü; kalkışımlar böyledir, bedellerini kabul etmek gerekir. Dün geceki yangın için bunu söyleyemeyiz: Bağışlanması olanaksız “zincirleme hatalar”ın büyük olasılıkla sorumluları (sorumsuzları) görülse bile görünmeyecektir.
Böylesi bir ‘olay’ın dolaysız tanığı olmak, orada bulunmak farklı dozlar yüklüyor duygulara: Dolaylı tanıklık ister istemez mesafe ayarını değiştiriyor, dışarıdan görüyorsunuz aynı sahneyi, üstelik kameralar ve dron’lar sayesinde görme ufkunuz genişletiliyor, şu var: İşin içinde değilsiniz, yangının ısısı da kokusu da erişmiyor size, dolaysız tanıklarla ortak atmosfer paylaşımının doğurduğu ek boyuttan yoksun, yaşamıyor, seyrediyorsunuz.
Kaçınılmaz, Notre Dame’ın ucu ucuna kurtarılan kuleleri üzerinden, ikiz kulelerin çöküşünü ekrandan izleyen birkaç milyar insanla birkaç milyon New York’lunun arasındaki uçurum geliyor akla: ‘Canlı yayın’ yanlış adlandırma biçimi bana kalırsa, araya cam girdiğine göre ‘camlı yayın’ demek daha uygun olur; birebirlik koşulu Zaman ekseninde doğruysa bile, Uzam ekseninde geçerli değil çünkü.
‘Olay’ın doğurduğu duygu tabakalarını ayrıştırmak kolay olmasa gerek. Cocteau’nun “kütüphaneniz yansa önce neyi kurtarırsınız?” sorusuna “ateşi” yanıtını vermesini cakadan ibaret etmek saymamak gerekir: Yangının büyülediği, “aura”sına teslim olan insanlar vardır. Tanpınar’ın İstanbul’un büyük, dolayısıyla uzun süren mahalle yangınlarını saatlarca izlemek için piknik sepetleriyle konum alan hemşerileri konu edindiği satırlara vaktiyle değinmiştim. Notre Dame yangınını hazla ya da düşmanca düşüncelerle, duygularla izleyenler yok muydu dün gece? Timsah gözyaşları dökenler arasında?
Yangının karşısındaki halimizi, duruşumuzu belirleyen Notre Dame’ın bizim açımızdan, bizim değer dizgemizde ne olduğudur.”
Ben ki Katolik değilim, dindar değilim: Neyim oluyor Notre Dame, ki içim yanıyor?
Arno Schmidt, Bargfeld’deki ufarak evini satın alıp yerleştikten bir süre sonra, kasabanın çocukları, “Her şeyi not ediyor! Her şeyi not ediyor!” diye bağrışarak arkasından koşar olmuşlar. Bu anekdottan çıkarılacak ders: Ya açık havada, görünerek, not almayın ya da çocuklara aldırmayın.
Elias Canetti’nin İnsanın Taşrası başlığıyla yayımlanan “seçme notlar”ını okuyorum; kendi deyişiyle: “Çok sayıda cilt oluştu: Burada sunduğum, yalnızca dar kapsamlı bir seçkidir”. 1942-1972 notlarından yapılmış seçkiyi, sonraki yıllara uzanan başkaları izledi.
Ahmet Cemal, “Canetti’nin Notlar’ı, dünya edebiyatında tamamen kendine özgü bir türdür” diyor önsözünde. Canetti’yi bu çerçevede öncelemiş yazarlardan birkaçına değinmiştim: Leopardi, Coleridge, Schlegel, Novalis, Valéry… uzar gider liste. Filozofları, fragmanter yazının Schopenhauer, Nietzsche ile ağırlığını koymuş düşünürlerini hiç saymıyorum.
Canetti’nin “not”ları, tanım üzerinde bir tartışma alanı yaratmış mıdır bilmiyorum, yaratabilir. Aufzeichnungen kavramına Rilke’nin Malte’sinden âşinayız: Necatigil de “notlar”da karar kılmıştı. Gelgelelim, Almanca kelimenin “not”tan fazla, o karşılıktan taşan özellikleri yabana atılamaz: Kayda geçirince, kayda düşme türünden bir boyutu daha görülüyor ki, Canetti’de olduğu gibi, “günce”yle kesiştiği de söylenebilir.
Bulgar yazar Elias Canetti, tuttuğu notlarla da meşhur.
Canetti’nin “not”ları aforizmadan düşünsel alıştırmaya doğru açılıyor. Hiçbir biçim taslak halinde değil burada, çünkü her birim nihai halinde. Oysa not düşmek, not almak daha çok bir hazırlık fikri doğuruyor zihinde: Coleridge’in Notebooks’u baştan uca öyle tutulmuş defterlerden oluşuyor örneğin. Valéry’nin Defterler’inde, olmuş parçalarla geliştirilesi çıkmalar içiçe geçer. Canetti’ninki en çok Zibaldone’yle kıyaslanabilir, sanıyorum (çünkü yazarın bütün notlarını görmedim, üç seçkiden hareketle bu tanıyı getiriyorum).
“Not” konusuna iki kez değinmiştim (Yazboz, 2000 ve Suya Seng CX, 2013). Barthes’ın 1978-79 seminerleri daha sonra yayımlandı ve orada yazarın ‘not alma süreci’ne ilişkin, roman bağlamında kuşattığı kesitin önemini görme fırsatımız doğdu: “Şimdiye ait küçük bir parça” (vurgu RB’nin) ile “tümce” arasındaki yola ışık düşürüyordu seminerin son bölümü. Barthes bir fiş tutkunuydu (bkz: “R/B”), dolayısıyla binlerce not tutmuştu; notatio’nun, not etme eyleminin düzeylerini olabildiğince ayrıştırabilecek deneyime sahipti. Kısanın kısası haliyle “alınmış olan not, özetlenemeyecek olan şeydir” (vurgu RB’nin), evet, ama ne her not, ne de her not alma biçimi böyledir: Bambaşka düzeylerle karşılaşırız not düşme eyleminde, kimileri birkaç sayfadan oluşur notların, çok katmanlıdırlar. Zincirin halkaları halinde gelişen, geniş zamanlara yayılan, ortak merkezli notlar, biribirilerine gönderilidirler.
İmdi, aufzeichnungen tamıtamına çakışmıyor not ile: Her birimi çelişiyor geçicilik işleviyle. Schlegel’e atfedilen özdeyiş altını çizer: “Bir fragman, tıpkı küçük bir sanat yapıtı, kendisini kuşatan dünyadan bütünüyle ayrılmış ve kendi içinde tamam kılınmış olmalıdır; aynı bir kirpi gibi”.
Filologlar, Alman Romantiklerinin kilit kavramlarından “witz”in çevrilemezliği üzerinde buluşuyorlar. Zekânın anlık parlayışı ile ortaya çıkan yetkin sözde, öte yandan, bir “cinfikir”lik, bir “çıkıntılık” (Schlegel boşuna “burun”la özdeşleştirmiyor “witz”i) payının ağır bastığı düşüncesi göze çarpıyor. Bir tür şimşek-düşünce diyemez miyiz, ani ışığını hesaba katarak? Schlegel, “zihnin yoğunlaşmış patlaması” tanımını getiriyor.
İlk bakışta, “özdeyiş”ten sözedildiği akla gelebilir. Athenaüm dergisinde Schlegel’in de, Novalis’in de yayımladığı “parça”ların bir bölüğünün özdeyiş niteliği taşıdığı görülür gerçi, ama bir çoğu o çerçeveden taşan özlü düşünsel alıştırmalardır. Şüphesiz, herbirinde kısalık belirleyici özellik olarak göze çarpar; gelgelelim “kısa” karmaşık bir biçimdir, tektip bir sınıflamayla işin içinden çıkılamaz.
“Zettel’s Traum” isimli 1334 sayfalık devasa romanıyla bilinen Alman yazar Arno Schmidt, çevresinde olup biten her şeyi not almasıyla nam salmıştı.
Sık sık Canon’un, edebiyat tarihinin ve eleştirinin tasnif saplantıları, “tür” kategorileri ve dayatmaları konusunda kalem oynattığımı gören görmüştür. Kısa(lık) bir ölçüdür sonuçta, kendi başına bir “tür” değildir, buna karşılık çok sayıda tür nitemi peydahlamıştır. Kimilerinin görece yaygınlık kazandığı gerçek; kimileri ise kişisel kullanımlar olarak kayıtlara geçmiştir.
“Kısa”, her durumda bir gereksinmeyi karşılar. İşin içinde boy ölçüşmenin payı hissedilir: Belli bir yoğunluk derecesinin korunması hedef tutulur. Bir dolu örnek-metin, dilense açılabileceklerini gösterir; tersine, Klébaner’in deyişiyle “azraklık sanatı”nın gereği yerine getirilmiştir. Her yazı adamının başvurduğu yol sayılmaz, genelde doğurgan zihinlerin seçimidir.
“Kısa”yı “veciz”le çakıştıramayız her vakit, özünde bu özellik azçok yeretse de. Kestirmeden gitmek, kestirip atmak, kısa kesmek, kıssa’ya uzanmak farklı gemleme biçimleri ister.
Arno Schmidt, Bargfeld’deki ufarak evini satın alıp yerleştikten bir süre sonra, kasabanın çocukları “herşeyi not ediyor! herşeyi not ediyor!” diye bağrışarak arkasından koşar olmuşlar. Bu anekdottan çıkarılacak ders: Ya açık havada, görünerek, not almayın ya da çocuklara aldırmayın. Öyle yapıyorum. Barthes “fikir” ile “not” arasındaki köprüye dikkati çeker: Unutmamak için yazmak. Mikro-teknik konusuna eklemleyerek: Cebe sığacak bir not defteri ve yaylı tükenmez kalem. Artık ceket kullanılmayışından sözeder. Yelek(ler) ne güne duruyor?! (Bir yelekliler örgütü olduğunu bilmeyenlere rastlanır). “Fiş”ler başka: Masa isterler. Orada, not almanın ötesine geçilir. Ama kısa’lar fişlerden doğmaz, notlardan yürürler.
7. yüzyılın ortasından itibaren Sicilya ve İtalya’yı hedef alan Müslüman Araplar, bölgede silinmez izler bıraktı. Bu seferlerde şüphesiz yağma, soygun, ganimet edinme güdüsü eksik değildi ama, iki yüzyıl boyunca gelenekleri ve töreleri ile bu coğrafyaya mührünü basan, kendilerini bilime, sanata ve edebiyata veren Arapları bir talan kavmi olarak görmek de gerçekçi değildir.
Tarihe pek de uygun olmayan ayrıntıların ve efsanevi öğelerin bolca kullanıldığı bir Arap kaynağında, Müslümanların Sicilya’yı ele geçirişinin öyküsü aktarılır.
652’de, başında Muaviye bin Hüdai’nin yer aldığı Arap ordusu adanın güney kıyılarına dayanır. Özel isim ve tarih vermeyi pek sevmeyen bu sözde tarihçi, Arap komutanlarıyla Sicilya hükümdarı arasındaki bir konuşmayı bütün ayrıntılarıyla aktarmaktan geri durmaz: “Biz dünyanın dörtbir köşesinde şan salmış, denizlerin ötesine ve dağların doruklarına kadar sesimizi duyurmuş Araplarız. Yüce Allah bize en güçlü, en soylu peygamberi gönderdi” der Hüdai. Sicilya kralının neden adaya saldırmak istediklerini sorması üzerine de: “Buraya gelmemizdeki tek amaç sizi Allah’a ve resulüne bağlamaktır” diyecektir.
Bu sözlerdeki gerçek payı nedir? Bunu aramak pek bir sonuca götürmez bizi. Böyle bir konuşma yapılmamış olsa bile, eninde sonunda Arapların ana amacını burada aramak yanlış değildir. Batılı tarihçilerin güvenilmesi bir o kadar güç olan kaynaklarına göre, Araplar yalnızca korsanlık yapan barbar bir kavimdir. İtalyan kaynakları da bir tarih yorumundan çok kanlı haydutluk sayfaları açmışlardır bu konuda. Üstelik, her korsan öyküsünde biraz bulunan romantizme bu konuda nedense hiç yer vermemişlerdir. Her şey mal ve kadın yağmasına indirgenmiş, Arapların hedefinin ganimetten ibaret olduğu gösterilmek istenmiştir.
Arapların gözünden Sicilya kralı
Palatine Şapeli’nin ahşap oyma tavanında Arap usulü tasvirlerle Sicilya Kralı 2. Roger.
Şüphesiz yağma, soygun, ganimet edinme güdüsü eksik değildi bu harekatta; ama iki yüzyıl boyunca gelenekleri ve töreleri ile Ada’ya mührünü basan, saraylarında diplomatlarla görüşen, kendilerini bilime, sanata ve edebiyata veren Arapları bir talan kavmi olarak görmek gerçekçi değildir. Hele Müslüman güçlerin Batı’daki yayılmacılığını, Batı’nın Doğu’ya düzenlediği Haçlı seferleri ile karşılaştırmaya girişmek bütün bütüne insafsızlık olur. Haçlıların Doğu’daki tek eylemleri neredeyse yağma ve talan, yıkım ve hırsızlık olmuştu. Bunu bize aktaran yalnızca yerel kaynaklar değildir. Batılı tarih yazarları da aynı gözlemlerde bulunmuşlardır. Bu bakımdan Arapların Sicilya’da ve oradan kalkarak Güney İtalya’daki varlık biçimlerini serinkanlı biçimde değerlendirmekte sayısız yarar vardır.
Kaldı ki, özellikle Sicilya’nın yazgısı farklı olmuştur: Ada, iki yüzyıllık Arap egemenliğinden sonra bir tür “yeniden fetih” ile İspanya’da olduğu gibi geri alınmamış, tersine, her bakımdan hem İtalyanlara hem de Araplara göre barbar bir topluluk olan Normanlar tarafından ele geçirilmişti. Bunun sonucu olarak da, Normanlara karşı yerli halk ile artık yerlileşmiş Araplar, aralarındaki din farkına rağmen işbirliği yapma yoluna gitmişlerdi.
Siraküza’nın istilası7. yüzyılın ortalarından itibaren Sicilya’ya hücum eden Müslüman Araplar, 9. yüzyılda adaya bilfiil yerleşmeyi başarmışlardı.
Arap egemenliğinin sona erişinden hayli sonra, Avrupa için Sicilya’da ve Güney İtalya’daki kültürel birikim önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşımaktaydı. Bu bakımdan, Arapları kanlı yağmacılar olarak tanımlayan kaynakların güvenilmezliği ortadadır. Çağdaş tarihçi Alberto Ventura, “Bu kadar yıkıcı olduğu varsayılan insanların bu kadar yapıcı olmalarını yoksa nasıl açıklayabiliriz?” yollu haklı bir soruyla yaklaşmıştır konuya.
652’den başlayarak adayı hedef aldı Araplar. Bir buçuk yüzyıl boyunca çeşitli aralarla sık sık akınlar düzenlediler. Sicilya bu dönemde, güçlü savunmasına rağmen, Bizans’ın içinde bulunduğu “hasta adam” psikolojisi nedeniyle güçsüz duruma düşmüştü. Tam bu koşullar altında, bir aşk serüveni nedeniyle Bizans’tan ayrılmak zorunda kalmış bir donanma subayı, Afrika’daki emir Ziyadat Allah’ı ziyaret ederek adanın içinde bulunduğu durumu aktardı ve olaya el koyarak adayı işgal etmesini önerdi. Emirin sarayında uzun tartışmalara yol açtı bu; önceleri soğuk biçimde karşılanan öneri, 70 yaşını geçmiş bir fıkıh üstadının kesin tavrıyla iyiden iyiye gündeme geldi.
İki yüzyıl sonra yeniden BizansSiraküza ve Sicilya’nın büyük çoğunluğu 1038-1040 yıllarında ünlü Bizans Generali Giorgio Maniace tarafından Müslüman egemenliğinden çıkartılmıştı.
Esat bin Fırat, yalnızca bu harekatı ateşli bir biçimde desteklemekle kalmayacak, bir yandan da askerin başına geçerek büyük bir cesaret ve kahramanlık destanı yazacaktı. Esat, 827’de Mazara’yı ele geçirirken de, bir yıl sonra surlarının dibinde öleceği Siraküza’yı kuşatırken de inanılması zor bir askerî deha örneği verdi; kat kat daha güçlü durumdaki Bizans ordusunu perişan etti. Baştan beri kararlıydı: Onun için utku değildi tek önemli hedef; adaya Arapların kesinkes yerleşmeleri daha önemliydi. Bu, Müslüman askere açıkça verilmiş kutsal bir bildiri oldu: Vebadan ve açlıktan kırılmalarına rağmen kimse onları durduramayacaktı. Kısa sürede, sonradan adanın başkenti yapacakları Palermo’ya ulaşmakta güçlük çekmediler.
Müslümanların adadaki egemenlikleri Güney İtalya’da iç faktörlere bağlı biçimde gelişti. Müslüman ordusunun iki temel öğesi Araplarla Berberiler arasındaki uzlaşmazlık öyle boyutlara vardı ki, 886 güzünde bir içsavaş patlak verdi. 2. İbrahim’in köktenci ve sert çıkışı ayrılmanın büyümesini engelleyecekti.
Bugün Tunus’un bulunduğu topraklarda, İfrikiya’da sultanlığını sürdüren 2. İbrahim, Müslüman İtalya’nın tarihinde yer alan en önemli, en ilginç devlet adamıdır. Büyük bir yenilikçi, korkusuz bir asker, zalim bir despot, kanlı bir yağmacı, üzerinde anlaşma sağlanamamış bir kişiliktir 2. İbrahim. Ancak sadece Sicilya siyaseti bile, her bakımdan köklü bir perspektifi olduğunu kanıtlamaya yetmektedir. Ada’ya önce oğlu Abdullah’ı göndermiş, ardından onu geri çekerek kendi yerine İfrikiya sultanı yapmış, sonra kendisi orduyla birlikte Sicilya’ya gitmeyi yeğlemiştir.
Norman döneminde İslâmi motifler
Norman döneminden oyma süslemeli kap. Engobe ve terrakota üzerine tipik bir İslâmi motif olan palmiye ağaçları ile süslenmiş eser bugün Palermo’da, Zisa Müzesi’nde. 12. yüzyıl.
Neydi İbrahim’in adaya çıkarken amaçladığı? Çok hırslı bir tasarısı vardı: Adadaki son direnme güçlerini ortadan kaldırıp Güney İtalya’ya çıkacak, oradan da Roma’yı alıp Mekke’ye giden yolu açmak için kuzeye tırmanacaktı. Bununla bitmiyordu bu tasarının sınırı: İkinci bir aşamada İstanbul’u ve Anadolu’yu da fethe kararlıydı. Bu tasarının yalnızca ilk bölümü gerçekleşti, Sicilya’yı bütünüyle temizleyen İbrahim, Güney İtalya’ya ayak bastı ve Cosenza’yı kuşattığında şu kibirli ve öngörüden yoksun sözleri söyledi ayağına gelen elçilere:
“Dönün geldiğiniz yere ve herkese bildirin: Roma beni bekliyor, sonra da sırada İstanbul var”.
Bir ay sonra dizanteriden öldü.
İbrahim’in ölümü, Arapların İtalya’da beklenmedik sonları oldu. Bırakalım Roma’ya iİerlemelerini, Sicilya’yı da kısa sürede bırakıp çekileceklerdi.
Sicilya’da savaştan sonra yepyeni bir uygarlığın tohumları atıldı. Özellikle ekonomik ve askerî planlarda gözle görülür bir gelişme kaydedildi. Normanlarm adayı ele geçirişlerini izleyen yıllarda Arapların toplumsal ve kültürel yaşamdaki etkileri azalmadı. Bu, Sicilya’daki Arapların Norman ordusuna katılmalarına yol açtı. Tarihçiler bu dönemde 20 bin Arap askerinin Norman ordusuna katıldığını söyler. Devlet yönetiminde ise Normanların bütünüyle Müslümanların kurduğu sistemi sürdürdükleri görüldü. Kadastro alanında da aynı sistem uygulandı. Sarayda giysiler, törenler, rütbeler konusunda Arap geleneği sürdürüldü; sikke geleneğinde bile bir değişiklik yapılmadı.
Şehircilikte İslâm’ın gücü öteden beri bilinmekteydi. Bir belge, adanın başkenti Palermo’yu, Arap egemenliğindeyken şöyle betimlemiştir:
“Araplar, Berberiler, Acem ve Tatarlar kadar Sicilyalılar, Rumlar, Yahudiler ve zenciler de uzun elbiseleriyle seyyar satıcıların arasında dolaşırlardı; Müslümanların çeşitli kavimlerinden insanlar değişik saç ve sakal modelleri, çeşitli fizyonomi özellikleriyle göze çarpardı burada”.
Savaş gücü açısından Müslümanlar, İslâm dininin kurulduğu yıllardan başlayarak bu alanda üstün bir başarı göstermişlerdi. Doğal koşullara ayak uydurma konusundaki becerileri, çeşitli stratejileri kullanmadaki akıl yürütme biçimleri ve kendilerinden nüfusça kalabalık ordulara karşı kolaylıkla galebe çalabilmeleri, onları bu alanda korkulu bir düş haline getirmişti. Aslında taktik açıdan başarıları tartışma götürürdü. Ama, teknik açıdan önemli buluşlar geliştirmişlerdi. Yaptıkları mancınıklar öylesine güçlüydü ki, pek çok açıdan günümüzün makinalı silahlarını çağrıştıran bir hız ve isabet düzeyine varabilmişlerdi. Gemicilik teknolojisi alanında da deneyimliydi Araplar: Manevra yeteneği gelişmiş, güçlü silahlarla donanmış donanmalarıyla Bizans donanmasını kolaylıkla yenmeyi defalarca başarmışlardı. Sicilya’daki harekat da benzeri bir sonuç getirmiş; getirdikleri yenilikler İtalya’da önemli birer katkı olarak kabul edilmişti.
Müslüman uygarlığın adadaki en önemli açılım noktalarından biri de sanat ve bilim alanında gerçekleşti: Tahta oymacılığı, marangozluk Araplarda çok gelişkin bir düzeydeydi. Mimari açıdan da Kurtuba bir yana Palermo, İslâm uygarlığının Avrupa’daki en güçlü merkeziydi: Şehirde 500’ü aşkın cami yükseliyordu. Arap zanaatkârları fildişinden deriye, pek çok materyal üzerinde incelikli çalışmalar yaparak izlerini bıraktılar.
Ahşap ve fildişi süslemeleriBoyalı sahneli sandık Palatine Şapeli’nde bulunuyor. 13. yüzyıldan Arap-Norman sanatını gösteren bu eser, su bazlı renkli boya ve altın varaklı siyah tasarım ile ahşap bir çerçeve üzerine fildişinden yapılmış.
Osmanlı dönemi ve Otranto seferi
İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından fethini izleyen yıllarda, Arapların yerine İslâm’ın bayrağını taşıyan Osmanlıların hazırladığı dev bir donanma 1480 yazında İtalya hedefine doğru yola çıktı. 40 kadırga, 60 yelkenli savaş gemisi (barça) ve 40 yük gemisinden oluşan donanmada 18 bin savaşçı ve 300 sipahi bulunuyordu. İtalyan karasularına yaklaşan donanma önce Brindisi’ye yöneldi; sonra da Otranto’ya yönelerek 28 Temmuz günü şehri kuşattı. 11 Ağustos günü Osmanlılar Otranto’nun yeni hakimleriydiler.
Fethin çarçabuk gerçekleşmesi, savaşta 800 kişinin ölmesi, Hıristiyan devletlerde hem bir panik havası estirdi hem de bu devletlerin karşılıklı olarak birbirlerini pasiflikle suçlamalarına yol açtı. En büyük suçlama Venedik Cumhuriyeti’ne yöneltiliyor, Venediklilerin İstanbul’la işbirliği içine girdikleri ileri sürülüyordu. Gene de bu kargaşa döneminin ardından Hıristiyanlar örgütlenmeye başladılar. Aragonlu Ferrante kısıtlı bir askerî gücün koruduğu Otranto’yu kuşattığında, şehrin kansız biçimde geri verilmesini istedi. İstanbul’dan gelen karşılık ağır ve ürkütücü oldu: Fatih Sultan Mehmet hem Otranto’dan çekilmelerini hem de bunun yanısıra Brindisi, Lecce ve Tarente şehirlerini kendisine teslim etmelerini istiyordu. İstekleri yerine getirilmezse İtalya üzerine sefer düzenleyeceğini, 100 bin kişilik bir piyade gücünün yanısıra 18 bin atlıyı ve toplarını bölgeye sevkedeceğini bildiriyordu Sultan. Bu tavır bütün Avrupa’da bir dehşet atmosferi yarattı. Papa, bu alarm çanları karşısında yeni bir Haçlı seferi düzenlemeye karar verdi.
Napoli ve Macaristan kralları, Milano ve Ferrare dükleri, Floransa ve Cenova Cumhuriyetlerinin de katılmasıyla büyük bir ordu hazır ettiler. Bir tek Venedik Cumhuriyeti bu toplanmaya katılmamakta direndi. Amaç yalnızca Osmanlıları Otranto’dan çıkartmak değildi; İstanbul’u yeniden alma fikri gündemdeydi. Ama bütün yapabildikleri 10 Eylül 1481’de Otranto’yu geri almak oldu. Fatih Sultan Mehmet büyük bir sefer için yola çıktı ve hedefi gizli tutulan bu seferin henüz başlangıcında vefat etmesi, hem Avrupalılara rahat soluk aldırdı hem de ölümü hakkında çeşitli söylentilerin doğmasına yol açtı. Otranto’da Osmanlılarm varlığı topu topu 1 yıl sürmüştü.
İz bırakan İslâm sanatıAraplar, sanatları-kültürleriyle mimariden modaya ve kullanım eşyalarına, başta başkent Siraküza olmak üzere tüm güney İtalya’nın farklı bir görünüme bürünmesini sağladılar Palermo’daki Paletine Şapeli’nin tavan ve kemer süslemeleri.
Kuzey-Batı İtalya’daki Türk tehdidi daha uzun süreli oldu buna karşılık. Yaklaşık 30 yıl boyunca, 1472’den 1499’a kadar, oldukça düzensiz bir biçimde Türk akıncılar bölgede varlıklarını duyurdular. Şüphesiz Venedik yöresindeki bu sürekli tehdit bir fetih hazırlığı niteliği taşımıyordu: Venediklilerin Avrupa’nın kapısında sağlam bir işbirliği merkezi olarak tutulması daha önemliydi. Nitekim o dönemde Batılılar Venedik’i düpedüz “Osmanlı İmparatorluğu’nun metresi” olmakla suçlayacaktı.
16. yüzyıl başında Padova ve Verona’ya Arnavut ve Türk akıncıları pek çok sefer düzenlediler. Kanunî Sultan Süleyman, Fransa Hükümdarı 1. François ile bir antlaşma yaptı aynı yıllarda. Fransızlar kuzeyden, Osmanlı ordusu güneyden İtalya’yı ele geçirmek için ortak bir sefer yapacaklardı. Ancak Fransızlar planlarını değiştirmek zorunda kalınca bu tasarı da askıda kaldı.
1537’de, Barbaros Hayreddin Paşa’nın emrindeki Lütfü Paşa, donanmayla tek başına bu girişimi üstlenmekle görevlendirildi. Koşullar elverişli değildi: Lütfü Paşa ancak Castro, Urgento gibi şehirlerle, ikincil önemde birkaç kaleyi fethedebildi; sonra da birdenbire donanmayla birlikte geri çekildi. İslâm’ın İtalya üzerindeki son resmî seferi sayılır bu.
Askerî tehdit İtalya’da bitmişti ama, Müslüman tüccarlar İtalya sınırları içinde etkili olmaya başlamışlardı. Çok yakın tarihlere gelinene kadar Venedik’te bir Osmanlı ticaret deposunun bulunması, bunun ne kadar güçlü ve sürekli olduğunu gösterir. Bu, aynı zamanda, birkaç yüzyıl boyunca Müslümanların İtalya’da barışçı bir siyasete sadık kalışlarının da öyküsüdür.
Modernleşme ya da Batılılaşma adı verilen imparatorluğun son dönemi ile cumhuriyet döneminde de İstanbul edebiyatın merkezinde kaldı. Mahmut Makal’ın Bizim Köy adlı eseri ilk kez Anadolu gerçeğine “içeriden” eğilen yapıt olma özelliğini taşımış, peşisıra, Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlarla “köy edebiyatı”nın gerçekçi kanadı boy atmıştı.
Mahmut Makal, Bizim Köy’ün parçalarını Varlık dergisine 1948’de göndermiş; kitabın ilk basımını 1950’de gerçekleştirmiş Yaşar Nabi Nayır. Bizim Köy’ün yarattığı etkiyi bugünden bakarak ölçmek de yerine koymak da kolay değil: Öylesine güçlü bir parça tesirli bomba etkisi doğurmuş ki, dönemin cumhurbaşkanı Celâl Bayar genç yazarı Çankaya köşküne davet etmiş; peşpeşe dünya dillerine çevrilme serüveni gelmiş arkadan; Fransa’da örneğin Plon yayınevinin şanlı dizisi Terre Humaine’den çıkmış.
Fotoğraf, çok genç Mahmut Makal ile babası, Köy Enstitüsü’nde okumak üzere doğduğu köyden ayrılmak üzereyken çekilmiş. 2. Dünya Savaşı’nın bittiği yıl, savaşa katılmamış olsa da dönemi büzüşmek zorunda kalarak geçirmiş bir ülkenin en yoksul köylerinden birinden, onu tam nereye götüreceğini kestirmesinin olanaksız olduğu belirsiz geleceğe ilk adımını atmaya hazır bu çocuk-genç, çok geçmeden kâğıda kaleme sarılarak benzersiz yapıtını verecek.
Bizim Köy’ün benzersizliği bir ölçüde Makal’ın yaklaşımının ve yazınsal üslûbunun özgünlüğüne bağlanabilir; ondan çok öncülük konumuna bağlı olarak değerlendirilirse daha bir yerinde olur. Şüphesiz Osmanlı döneminde güçlü bir halk edebiyatı damarı vardı; gene de, özellikle yazılı edebiyat payitaht çıkışlıydı.
Bizim Köy ve Un Village Anatolien Mahmut Makal’ın ilk baskısı 1950’de Varlık Yayınları’ndan çıkan kitabı ve aynı eserin Plon Yayınevi’nce basılan Fransızcası.
Modernleşme ya da Batılılaşma adı verilen imparatorluğun son dönemi ile cumhuriyet döneminde de İstanbul edebiyatın merkezinde kaldı. Yakup Kadri’sinden Reşat Nuri’sine, Refik Halit’ine Anadolu’ya bakış İstanbul pencerelerindendi. Bizim Köy ilk kez Anadolu gerçeğine içeriden eğilen yapıt olma özelliğini taşımış, peşisıra, Köy Enstitüsü çıkışlı yazarlarla “köy edebiyatı”nın gerçekçi kanadı boy atmıştı: Fakir Baykurt’un, Başaran’ın, Talip Apaydın’ın, daha nicesinin ürünlerinin doğuşunda Makal’ın yarattığı dalganın payı büyüktü. Onları, olağanüstü bir modern epope yaratmayı başaran Yaşar Kemal, Marquez’in büyülü gerçekliğine yakın bir çizgiyi görkemli Ötegeçe hikâyeleriyle işleyen Tahsin Yücel, Ferit Edgü’nün Güney Doğu Anadolu yaşantısından süzdüğü etkileyici ikiz romanları Kimse ve O (Hakkâri’de Bir Mevsim), İkinci Yeni şiir hareketinin Anadolu çıkışlı şairleriyle Cahit Külebi-Gülten Akın odaklı bir serüvenin güçlü örnekleri izlemiştir: Metropol sultasını kıran bir Anadolu yenidendoğuşu.
Bizim Köy’den yarım yüzyıl sonra Azad Ziya Eren ile yollarımız kesişti. Güneydoğu Anadolu’nun bugün olduğu gibi o gün de kırılamamış “makus talihi”nin tekrarlandığı uç noktalarından birinde köy öğretmenliği yapıyordu. Bölgenin insanıydı ama Mahmut Makal gibi çok yoksul bir kesimden, eğitimden yoksun bir aileden gelmiyordu Azad: Hem ciddi bir kültürel-sanatsal donanımı vardı hem de yazdığı şiirlerden ve denemelerden hemen farkedildiği gibi, üslûbu ve gustosuyla yüksek bir modernist hizayı hedef seçmişti.
Köyden ayrılırken…
Mahmut Makal ile babası İsmail Makal. Mahmut Makal’ın Köy Enstitüsü’nde okumak üzere doğduğu köyden ayrılmak üzereyken çekilen veda fotoğrafı: 23 Mart 1943. İ. H. Tonguç Belgeliği.
Sır sayılmaz: Azad Ziya Eren’i Sakızköy Güncesi’ne doğru kışkırttım o dönemde. Bizim Köy’den onca yıl sonra “bizim köy”ün bir türlü değiştirilemeyen yazgısını gene içeriden, Anadolu’nun en yoksul köylerinden birinden, sıradışı bir dille, seslendirmeyi başardı: “Örtmen”i olduğu çocukların fotoğrafları, Makal’ın babasıyla çekilmiş fotoğrafının yanına iliştiler: Mahzun, acılı albüm.
Sakızköy Güncesi, içeriden ama dışarıdan, sımsıkı bir belgesel metin, canyakıcı bir tanıklık getirdi. Kendi payıma, duraksamadan Yaşar Kemal’in güçlü röportajlarının hizasına koyuyorum o kitabı. Terimin varolduğunu sanmıyorum, bir “smart camera” gibi dolaşıyor köyün ortasında, diplerinde Azad’ın kalemi, çektiği filmin herbir karesi gözü yakıyor. Çocukların yüzünden Mahler’in şarkılarını dinliyoruz.
Ama unutmamak gerekir: Azad Ziya Eren’i bu kitaba sıkıştırmak doğru olmaz. Tam tersine, gücü ve önemi ne olursa olsun Sakızköy Güncesi, yazarının güzergâhında ayrıksı bir sapak olmuş, öyle kalmıştır. Merkezindeyse, şiirlerinin asal çizgiyi temsil ettiği söylenmeli: Çok katmanlı, yer yer ezoterik boyutlar arzeden, oldukça yoğun, koyu bir yazı. Denemelerinde de benzer özellikler göze çarpıyor Azad’ın: Edebiyat, sanat, felsefe üzerine kurduğu her parça kurmakta olduğu bütünlüğü doğruluyor: Sanki büyük bir puzzle kutusunu dolduruyor yıldan yıla, usul usul tablo beliriyor önümüzde, bir kitabından ötekine. Azad, bir kültürel coğrafyanın sınırlarına hapsetmedi kendini: Kozmopolit bir yazı adamı.
Şehri “içeriden” tanıyanlar, bulanık bir biçimde olsa da, Bièvre ırmağının varlığına ve yokluğuna âşinadırlar. Versailles yakınlarından doğan, 32 kilometrelik güzergâhının sonunda Paris’e sokulan, Austerlitz köprüsü dolaylarında Seine nehrine dökülen ırmak, şehrin dibine gömülmüştür.
Baron Haussmann, benim gözümde ilk modernist lerin başında geliyor. Pa-ris’e yaşattığı büyük dönüşüm bütün Batı metropolleri için model oluşturmuş. Bir Ortaçağ kentini yokettiğini gözden kaçırmıyorum, yapıcılığı kadar yıkıcılığı öne çıkan bir devrimci -onu sevmiyorum. 150 yıl öncesinden bugünün şehrini tasarlayabilmesi olağanüstü uzgörü yeteneğini belgeliyor şüphesiz. Kendi içine kapanmış; geniş çapta sefalet koşullarına teslim olmuş bir kenti dibinden tutup sallamış; sıradışı yetkilerle tersyüz etmiş; geniş bir gelecek zaman öngörüsü içinde altyapı hazırlıklarını başlatmış; Paris’e nefes aldırmak ne kelime, ciğerlerini temizlemiş. Sezar’ın hakkı Sezar’a, Baron Haussmann’ı sevmiyorum: Keşke “Ortaçağ Paris’i”ni yıkacağına, “Yeniçağ Paris’i”ni onun dışına, çevresine kursaymış.
Eski nehir, yeni yol!Bièvre Nehri’nin uzandığı eski yollar, Paris’in “modernleştirilmesi” süreci sırasında toprakla kapandı ve üstüne yeni yollar yapıldı. Bugün yol üzerindeki bir yazıyla anılıyor.
Yaklaşık 10 yıldır yarıyarıya Paris’te yaşama düzeni, V. bölgeyi bir tür mikroskopik prizmadan görmeme yolaçtı; burada da suların peşine takılmakta gecikmedim. Oturduğum semtin, semtin dar bir kesitini temsil eden mahallenin (Village Bas Mouffetard) tarihini sokak sokak katededurayım, bir noktadan sonra geçmişini kafamda yeniden kurma çabasını verdiğimi, onu eski boyutları ve özellikleri içinden algılamaya çalıştığımı gördüm.
Târik-i Dünya Kuyusu Sokağı (Rue du Puits de l’Ermite) bugün de adını koruyor ya, ona adını veren kuyu çoktan sırra kadem basmış. Hillairet’nin varlığına işaret ettiği, Rue Mouffetard 35 numaranın avlusundaki kadim kuyu da yakın zamanda kapatılmış. Şehrin en sevdiğim sokakları arasında yeralan Rue Amyot’un adı üç yüzyıl boyunca “Konuşan Kuyu Sokağı”ymış. Hikâyesi bir içim sudur: Adam, çok konuşan karısını kuyuya atmış, kadın orada da söylenmeyi sürdürmüş! Bir hikâye daha bekliyor o kuyunun tarihinde: Münzevi bir adam, 30 yıl boyunca güyâ dibinde yaşamış. Sokağın Rue Lhomond’a bakan cephesinde üç karışlık bir gölet var bugün, bilmem kuyunun yerini mi almış.
Şehri içeriden tanıyanlar, bulanık bir biçimde olsa da, Bièvre ırmağının varlığına ve yokluğuna âşinadırlar. Versailles yakınlarından doğan, 32 kilometrelik güzergâhının sonunda Paris’e sokulan, bugün Place d’Italie ile Mouffetard arasında kalan bölgeyi katettikten sonra Austerlitz köprüsü dolaylarında Seine nehrine dökülen ırmak, 700 yıllık ortak tarihlerinin ucunda şehrin dibine gömülmüştür.
Ben işte, nicedir, kerterizleri takip ederek, Bièvre kıyılarında dolaşmayı âdet edindim. Sesler, ağır kokular, gündelik yaşamdan silinmiş sahneler birikti içimde.
Rue de Bièvre’den tutkuyla sözettiğimi anımsayanlar olacaktır Paris tutkunları arasında. Saint-Germain bulvarından Seine kıyısına ulaşan, son dönemde François Mitterand’ın evi orada olduğu için adı sıkça anılan bu dar, uzun sokak gerçekten de pek alımlıdır. XIII. yüzyılda Dante buradaki bir evde konaklamış, rivayet doğruysa Commedia’sının ilk dizelerini, kıyısından ırmağın nehre süzüldüğü sokaktaki odasında kâğıda düşmüş. Neden bilinmiyor, sonrasında adı değişmiş sokağın; Rue de Bièvre adını 1636’ya dek (diyor Hillairet) şimdiki Rue des Gobelins devralmış; 350 yıl önce geri dönmüş sokak ismi, eski yerine yeniden oturmuş.
Şehri kucaklayan pis nehir!
Bièvre, kurutulmadan önce Paris’in yaşam dolu caddelerinin, sokaklarının arasından geçiyordu. “Hastalık tohumlarının 19. yüzyıl ortalarında köşesinde bucağında cirit attığı irinli bir yatak” haline gelmişti.
Sonuçta, yıllardır, bu iki sokak arasında mekik dokuyorum. “Kerterizler” dedim, sahiden de, şehrin zeminine mıhlanmış, dikkat kesilmedikçe gözden kaçabilecek, değirmi ve kare pirinç parçalar ırmağın seyir coğrafyasını gösteriyor bugün.
Bugün Haussmann’ın bir dizi geniş bulvar açarak soluklandırdığı bölgede Dün gizleniyor. Birinin ortasından deliyorum Zaman’ı ve ötekinin, yukarıdan aşağıya yönelen bir salınımla içine geçiyor, ne geçmesi, düşüyorum.
Irmak, Versailles yakınlarında birkaç kaynaktan gelen sularla doğuyor, 32 kilometre sonra Seine nehrine dökülüyor. Ortaçağ öncesinde, kıyısı boyunca salkım söğütlerin serpildiği berrak bir su. Şehre iki koldan girdikten sonra, Butte aux Cailles’dan Saint-Médard’a yöneliyor, iki kolu orada buluşuyor, oradan Seine’e doğru ilerliyor Bièvre. Pastoral bir evren. Kadınlar çamaşır yıkıyor, adamlar balık tutuyor, çocuklar yıkanıyor, ufarak kayıklar dolaşıyor üstünde. İlkyazdan güz sonuna bir cümbüş alanı. Kış aylarında zaman zaman taşkınlaşıyor.
17. yüzyıla dek süren bu görünümünün coşkulu tanığıyım, yürüyüşümde. Paris kapılarından birinden, şehir surlarının bulunduğu yerden sabah çıkıyorum yola, dura oyalana ilerliyorum Seine’e kavuştuğu noktaya dek, dere tepe düz gitme deyiminin hakkını veriyorum. Neden sonra değişiyor sahne: Artık Gobelins imparatorluğunun topraklarındayım, pastel renklerin yerini kopkoyu lekeler alıyor.
O tarihten başlayarak yazgısı dönüşüyor Bièvre ırmağının; bütün atıkların içine boca edildiği, hastalık tohumlarının 19. yüzyıl ortalarında köşesinde bucağında cirit attığı irinli bir yatak. Tabakhane işçileri, tabakhaneye bok yetiştirenler, kumaş fabrikasının boyacıları, kim ne döküntüsü varsa yüklüyor fakirin sırtına.
İnsanlık tarihinin ilk fotoğraf karelerinin Paris’te çekildiğini, şehrin çarçabuk yeni buluşun merkezi olduğunu biliyoruz. Kartpostal koleksiyonlarında rastladığımız Bièvre sahnelerinden izbelik fışkırıyor. Dikkatli bakana derin kokularını transfer edebilecek zenginlikte bir sefâlet kuşatıyor mahalleyi. Atkımı yüzüme sarmış, Butte’den Gobelins’e iniyor, oradan Saint-Médard’a uzanıyorum. Yeni bir çağın yeni fakirlerinin yarattığı acımasız tablonun bir ucundayım. Kaynaklar, kumaş atölyelerini kuşatan ve bugün elden geçirilmiş örnekleriyle karşılaştığımız konutlarda yaşanan düşkünlüğü betimlemekte zorlanıyor: Pislik diz boyu, çoluk çocuk balık istifi odalara doluşmuşlar, pek çoğu yatak döşek bulamamış, ahşap zeminin üstünde, tahtakurusu bit pire içinde uyumaya çalışıyorlar. Koku kokuyu kovalıyor burnumda, görüntüler üstüste binerek bulanıyor retinamda.
Versailles’da doğumVersailles yakınlarında birkaç kaynaktan gelen sularla doğan Bièvre, 32 kilometrelik bir yolculuğun ertesinde Seine Nehri’ne dökülüyordu.