Yazar: Enis Batur

  • ‘Murderpedia.org’un ‘faili malum’ katilleri ve cinayetin estetize edilişi

    Gündüz yüzlerce insanı “fırınlayan” sorumluların geceleri eşleri ve çocuklarıyla uyumlu (!) bir aile yaşamı sürdürebildiklerini öğrendik. Bizde ise Abdi İpekçi’den Bahriye Üçok’a tanışmadığım, Uğur Mumcu’dan Bedrettin Cömert’e tanıştığım değerli insanları bir takım “görevliler”e öldürttüler. Murderpedia.org’ta listeye giren kimlikleri belli katiller ve bizdeki kurbanlar.

    Varlığından haberim yeni oldu, meğer bir “Murder­pedia” varmış! Ansiklo­pedist geleneğe benim gibi ana uçlarından birinden bağlı yaşa­yanlar açısından değerli kaynak: Murderpedia.org’un içeriği zen­gin, arama motoru ayrıca ülke­lere göre de düzenli olduğu için Türkiye’ye hemen baktım: En az 18 kişiyi öldürdüğü bilinen Ya­vuz Yapıcıoğlu; “Artvin canava­rı Adnan Çolak; 10 kişinin ölü­münden sorumlu Ali Kaya ve “yamyam” Özgür Dengiz listeye girmeye ‘hak’ kazananlar.

    Kaynağa, Julian Carlton’u yoklarken denk geldim: Frank Lloyd Wright’ın Taliesin I’inde çalışırken, mimarın eşi ve 2 ço­cuğu başta olmak üzere 7 kişi­yi baltayla öldüren ve evi yakan Barbadoslu. Cinayetten 2 gün sonra bulunmuş saklandığı kö­şede; asit içtiği ve yemeği red­dettiği için 53 gün sonra hapisa­ne hücresinde ölmüş. Arada tek kelime etmemiş. Eşi, olay günü­nün gecesi trenle Chicago’ya git­meye karar vermiş olduklarını söylemiş. Anlaşılan bir tür cin­net geçirmiş.

    Cinayetlere, seri katillere ve toplu katliamlara ayrılmış veritabanı, Murderpedia.org’a Türkiye’den de 4 katil girmeye “hak” kazanmış.

    Cinayet ile cinnet arasındaki köprü sis içinde. İşin içinde hem taşma hizasına ulaşan bir şiddet birikimi, yoğunlaşması sözko­nusu hem bir tetiklenme -kısa devre yapan. Maktûl(ler) hazır­lanandan habersizler. Papin Kar­deşler olayındaki gibi, sınıfsal uçurum bir aymazlık yaratıyor besbelli; felaketin gelmek üzere olduğu okunamıyor.

    Öldürme güdüsü insana iç­kin mi? Felsefenin, insanbilimin, ruhbilimin “Kabil kompleksi”­nin etrafında dönüşleri bu yoru­mu güçlü kılar nitelikte. Teolog­ya bağlamında da benzeri yak­laşım göze çarpıyor; bir hadiste “Haksız yere öldürülen hiçbir kimse yoktur ki onun kanından Âdem’in birinci oğluna bir pay ayrılmasın” deniyor: “Zira cina­yeti âdet edenlerin ilki odur”.

    Hadis iki açıdan düşündü­rücü: Haklı-haksız yere öldür­me ayrımı nedeniyle ve “cinaye­ti âdet etmek”ten sözettiği için. Öldürmek fiilinin bengi cephele­ri bunlar.

    “Seri katil”lerin önemli bir bölümünde istek motifi öne çı­kıyor: Öldürme arzusu altedile­mez boyuta vardığında hareke­te geçiliyor. “Murderpedia”ya giren yerli modellerin tümü sağ yakalanmış; uzun hapis yıllarını öldürmeksizin nasıl geçirdikle­rinin onlara sorulup sorulmadı­ğını bilmiyoruz. Denetim altına alınabiliyor mu taşkın öldürme arzusu?

    Lager’lerde nihai çözüm ka­rarını alanlar, o kararı sahada milyonlarca kurbanı günbegün öldürerek uygulayanlar, öldür­me/k eyleminin sıradanlaştırıl­ma eşiğini zorlamışlardı: Bel­gesellerden, gündüz yüzlerce insanı “fırınlayan” sorumluların geceleri eşleri ve çocuklarıyla uyumlu (!) bir aile yaşamı sürdü­rebildiklerini öğrendik. Üstelik cellatlık, o cellatların mesleği bi­le değildi.

    Edebiyat ve sinema, kurma­ca-gerçek tartısında, “suç dünya­sı”nı eşelerken öldürme tutku­suna yer yer sapkın vurgular­la geniş yer açar oldular. Papin Kardeşler olayının doğurduğu yapıtlara, Rakip’in kitabına ve filmine, Gide’e ya da Melville’e sokuldum yılların içinde; son dö­nemin yapımları irkilterek çekti beni: “Kuzuların Sessizliği”nden “Seven”a, “No Country For Old Men”den “The House that Jack Built”e, giderek öldürmenin es­tetize ediliş biçiminin ürkütücü bir aşamaya vardırıldığını düşü­nüyorum.

    Cinayetin Türkiye hâli Abdi İpekçi’den Bahriye Üçok’a, Uğur Mumcu’dan Bedrettin Cömert’e Türkiye’nin siyasal cinayetleri, topluma çok şey kaybettirmiş; hiçbir şey kazandırmamıştı.

    De Quincey’in Güzel Sa­natlardan Biri Olarak Cinayet’i (1827) sol anahtarını simgeli­yor bu konuda. Karındeşen Ja­ck’ın ülkesinden ve dilinden gelmiş derin bir ses. Ama Ka­bil’den Carlton’a, oradan Yapı­cıoğlu’na gelen hayvansı çizgiyi asıl Poe’nun öyküsünde buluyo­ruz: Morg Sokağında Cinayet’in (1841) içinde duruyor insanın hayvana teğet hali.

    Pablo Sorrentino’nun, İtal­ya’nın siyasal yaşamında kilit rol oynayan Andreotti’yi kuşatan, ne yazık ki “La Grande Bellezza” ayarında olmayan “Il Divo”sunu (2008) izlerken, yarım yüzyıl bo­yunca çizmeyi allak bullak eden siyasal cinayetlerin Türkiye’de­ki ‘karşılık’larını düşündüm ister istemez: Gençliğimin bir bölü­ğünü kurşun vızıltıları arasında geçirdim; Abdi İpekçi’den Bah­riye Üçok’a tanışmadığım, Uğur Mumcu’dan Bedrettin Cömert’e tanıştığım değerli insanları bir takım “görevliler”e öldürttüler.

    Ölüm’ün o cephesinin Ha­yat’ımıza ne ölçüde etkisinin olduğunu ölçebildik mi? Bu so­ruyu bir değişkeniyle birlikte ya­nıtlamaya çalışmak gerekir: Öl­çülebilir miydi?

    2017’de, uzun ara sonrası ya­yıncılığa etkin biçimde dönünce kitaplarını yayımlamaya başla­dım: Üçok, Kışlalı, İpekçi; belki yakında bir-iki kurbanın kitabı daha…

    Kurban idilerse, ne adınaydı? Kayıpları toplumlarına -çok şey kaybettirmiş- hiçbirşey kazan­dırmamıştır.

    Ölüm korkusu, çünkü, bir ka­zanım değeri olamaz.

  • O meşhur ‘Dalga’yı fırçasıyla kağıda çarptı

    19. yüzyılın efsane kalem-fırça ustası Hokusai, kendini “basım işçisi” sayan geleneksel bir öncüydü. Dünyanın hemen her tarafında örnekleri görülen meşhur “Dalga” çizimiyle popüler Hokusai, günümüzdeki “manga”lara da ilham verdi. Hem devasa resimleri hem olağanüstü küçük işleriyle, “dev Daruma portreleri ile buğday taneleri üzerine çizdiği serçe desenleri arasına gerdi hayatını”.

    Gakyô Rôjin Manji, Kaei Çağı 2. yılının 4. ayı­nın 18. günü (10 Mayıs 1849) sabahın ilk saatinde öl­düğünde 89 yaşındaydı. Elin­den, son, bir haiku (geleneksel ve çok kısa Japon şiir türü: eğ­lenceli mısra) çıkmıştı:

    “Tıpkı bir hayalet gibi, ayaklarım yere basmıyormuş­çasına yürüyorum yaz vakti ça­yırlarında”.

    Bir dönem 100 hayalet öy­küsü çizmişti; Oèva-san’ın yü­zü, yüzüne onu kâğıda düşer­ken oturmuş olabilirdi. Çoktan, 10 yıl öncesinde, kısa bir vasi­yet metni yerleştirmişti çek­mecesine. 6 yaşından beri ne gördüyse çizdiğini, 50’sine var­dığında sonsuz sayıda desenin biriktiğini belirttikten sonra amansız yargısını koyuyordu: “70’imden önce yaptıklarımın kaydadeğer yeri yoktur. 73’üm­de doğanın gerçek çehresini kavramaya başladım ve hay­vanları, otları, ağaçları, kuşları, balıkları, böcekleri bir ölçüde tanıdım. Demek ki 80’imde bi­raz daha mesafe katetmiş olur, 90’ımda şeylerin gizine erişir, 100 yaşımda yüksek düzeye ulaşırım ve 110’a bastığımda elimden çıkacak bir nokta, bir çizgi yetkinliğe kavuşur”.

    Onu Hokusai diye biliyo­ruz. Meşhur “Dalga”sı 5 kıtada duvarları dolaşan, sahibini is­temeden kendisinde sıkıştıran yapıtı. Bu “kalem mecnûnu” yaklaşık 30 bin desen yapmış­tı. Atölyesinde sağlığında çıkan bir yangında çok sayıda çizimi kül oldu (1839), özellikle son dönem ürünleri bağlamında büyük kayıp yaşadı. Bu yangın­dan ölümüne dek geçen (s)on yıllık sürede her sabah güne bir desen yaparak başladı. Duyar­gaları açıktı: Doğu’nun ucunda yaşarken Batı’dan perspektif kurallarını ve “mavi”yi öğrendi -maviyi tanımayanların içya­şamları noksan olur.

    Hokusai’ın Louvre
    Müzesi’nde bulunan bir
    oto-portresi. 83 yaşında.

    Tokyo’nun Edo diye bilin­diği dönemde, Gokoku-ji tapı­nağında, 6. yüzyılın önder Zen keşişi, pörtlek gözlü ve büyük halka küpeli Daruma’nın 180 metre boyunda bir portresini 1804 yılında, kovalar dolusu çi­ni mürekkebi ve uzun saplı sü­pürgeler kullanarak yapmıştı. 5 Ekim 1817 tarihinde ise tanta­nalı duyurusu yapıldıktan son­ra, kalabalık bir meraklı kitlesi önünde Nagoya’da aynı perfor­mansı tekrarladı: Bunun için özel olarak, 18m x 11m boyutla­rında hayli kalın bir kâğıt üre­tilmişti; Daruma’nın her gözü 180 cm, burnu 270 cm boyutla­rındaydı.

    Daruma resimlerinin kök­lerinin uzun geçmişi hakkında canalıcı bilgilere Peter Romas­kiewicz’in “Drawing the Face of Bodhidarma-A briefsurvey of an artistic tradition” (2019) başlıklı makalesinden eriştim. Hokusai’ın nasıl hazırlanıp işe giriştiğini, nasıl çalıştığını, ne yaptığını Koriki Enkoan’ın olay esnasında yaptığı çizimlerden takip ediyoruz.

    ABD Hava Kuvvetleri 1945’in ilk yarısı boyunca Na­goya’yı, kenti yerlebir edesi­ye yangın bombalarıyla dövdü. Hokusai’ın dev portresi Mayıs ayındaki bomba yağmurunda yokoldu.

    Onu Hokusai diye biliyo­ruz; oysa çok sayıda imzanın altına girmiş, bir döneminden öbürüne kimlik başkalaşımı geçirmişti. Yaşarken küçüm­sendiğini aktarıyor onu “karşı coğrafya”da ilk keşfedenler­den Henri Focillon: Geleneğin betine giden hamleleri, hafife alınmasını doğurmuştu. Hep fakir yaşadı; boya ve kâğıt ala­cak olanağının kalmamasından kaygılandı hep; yaşlandığında, eşini terkeden ressam kızıyla aynı çatı altına yerleşti. Yaşlı haliyle otoportresi Louvre Mü­zesi’ndedir ve Camondo Kolek­siyonu’ndan gelmiştir.

    Hokusai, kendini bir tür ba­sım işçisi saymıştır: “Surimo­no”lar (kişiye özel hazırlanan fal kartları) bütün dünyasıydı. Çizileriyle romancılara, portre­leriyle şairlere ve meczuplara eşlik etti ve böylece bir eşkenar üçgen kurmuş oldu.

    Batı dillerine “manga” ta­rihi, Edmond de Goncourt’un Hokusai metniyle, 19. yüzyıl sonu girmişti. Desen mecnunu, çizi ve taslaklarını sağlığında 12 Mangwa’da toplamıştı. Bu­lunabilenler, ölümünün ardın­dan 3 ek ciltle tamamlandı (İn­gilizler, çok olmadı 100’ü aşkın unutulmuş desenine ulaştılar).

    Mangwa, Eski Türkçede­ki vurgusuyla “mecmua”nın karşılığı. Dağınık malzemenin derlenip toplanması, kavurucu değer taşıyan bir kalkışım eğer kişinin kendi elinden ise; öbür türlü: Hep şüphe kaynağı.

    “Fuji Dağı’nın 36 Görünü­mü”, Monet’nin Rouen Kated­rali (1892-93) dizisinden 60 yıl önce yapılmıştır.

    Dev Daruma portreleri ile buğday taneleri üzerine çizdi­ği serçe desenleri arasına gerdi hayatını. Kapısının üzerinde “haçi­yemon”, yani “köylü” yazıyor­muş.

    ‘Fuji Dağı’nın 36 Görünümü’nden Tam adı “Dalganın Altında” veya “Büyük Dalga” (Japonca: Kanagava oki nami ura) olan çizim, “Fuji Dağı’nın 36 Görünümü” başlıklı serinin bir parçası. Hokusai’ın bu olağanüstü popüler çizimi 1830-1832’ye tarihleniyor. 25.7cm x 37.9 cm boyutlarında, tahta baskı, kağıt üzerine mürekkep ve boya.

  • Tarihin ‘baş’ köşesinde kesilen konuşan kafalar

    Mitolojik dönemlerden günümüze, kesildikten sonra canlanan, dile gelen kafalar anlatıların, kitapların, sanatın ‘baş’lıca temalarından oldu. Wallerstein Beyni’nden “Star Trek”e, Albertus Magnus’tan Şiro Takahaşi’ye, Orfeus’tan Danton’a simyayla bezenmiş, edebiyatla güçlenmiş, kehanetle ve hakikatle iz bırakmış unutulmaz eserler…

    Bundan 50 sene kadar ön­ce simya kültürüne yo­ğun ilgi duymuş oldu­ğum sır sayılmaz: Agrippa’nın, Paracelsus’un, Roger Bacon’ın gölgelerinin apaçık düştüğü yazı kesitlerinden birinde Albertus Magnus’u da anmıştım. “Konu­şan baş” konusu hemen hareke­te geçmişti imgelem haritamda. Locus Solus’ü 1973 Mayıs’ında okuduğumda daha da genişle­di çemberin çapı; aklımın bir köşesinde yuvalanmış yerel ke­sik baş motifleri o dönemde sis içindeydi.

    Konuya ve imgeye, alabildi­ğine farklı tasalarla Hâneberduş* kitabında (Sel Yayıncılık, 2010) “Ölümsüzlük Üzerine Deneme”­de dokunup geçtim 30 yıl sonra:

    “Geleceğe umut bağlayabilir miydik? Öldüğümüzde, tek bir organımızı, beyni hayatta tuta­cak bir düzenek yaratılabilirdi. Geceyarısı balkonda, birbaşıma oturmuş düşünüyordum, bu fi­kir birden, Ortaçağda kürsüsüne yanında konuşan bir kafayla çık­tığı rivayeti yaygınlaşan Büyük Albertus’u getirdi: En karmaşık sorunları bir çırpıda çözen o ka­fayı simyacı-düşünürün yarattı­ğına inanılırmış”.

    Denemenin devamında an­dığım Wallerstein Brain’e, ara­dan zaman geçince vakit ayır­maya karar verdim.

    Gelgelelim, “Wallerstein Beyni”nden türemiş sözde bi­limsel yaklaşımlar, başta Kur­zweil’inkiler, bana “Star Trek”­ten öteye geçildiği izlenimini vermedi! Yapay zekâ konusu­nu son derece sıkıcı ve zarar­lı buluyorum ayrıca. Yapayının üretilmesini gerektirecek ölçü­de önem vermiyorum zekâya: İnsan’dakinin bir değişkeni ola­caksa olmaz olsun. Bu bağlam­da, klasik otomatlar açık ara da­ha çekici gözümde, robotlardan: Neyseler o’lar; bir de işe yara­mak için yırtınmıyorlar.

    Simya geleneği “Konuşan Baş” efsanesini Aristoteles’e dek taşır; altından yapılmış ol­duğu rivayetine rastlanır. Bir başka model Vergilius’la ilinti­lendirilmiştir; geleceği söyler. Gene de Albertus Magnus’un konuşan başı esas örnek olma özelliğini onlara bırakmaz; Gab­riel Naudé, büyük simyacının 30 yıl boyunca o başa vücut in­şa etmek için didindiğini yazar -öylesine bilmiş bir baştır ki bu, gevezeliğine dayanamayan Ermiş Thomas tarafından yere çalınıp paramparça olmuştur sonunda. Naudé aymaz değildir ama: Pico della Mirandola’nın, Albertus Magnus gibi ciddi bir bilgine böyle şarlatanca atıfla­rı yakıştırmayı ayıp saymasına katıldığını sezdirir.

    Waldemar Deonna, Orfeus’un suda yüzen başının ezgiler mırıldandığını söyler. Gustave Moreau da tablosunda onun kesik başını bir lirin üzerine yerleştirmiştir.

    Yaratı Meydanokuması (La Création défiée-1996) kitabında, Annie Amartin-Serin, konuşan başla bitmediğini vurgular can­lı yaratma saplantısının. Zosi­mus’un daha 5. yüzyılda rahimle bağlantısız biçimde yaratılmış bir çocuğun varlığından sözetti­ğini aktarır; 16. yüzyıl yazmala­rından birinde, MÖ 1. yüzyılda Büyücü Simon’un havayı suya, suyu kana, kanı tene dönüştür­düğü bilgisine rastlandığına dik­kat çeker. Paracelsus, De Natura Rerum’unda “homonculus” yapı­mının reçetesine yer vermiştir!

    Şiro Takahaşi, 2013-2017 arası Locus Solus’ten (ve Afrika İzlenimleri’nden) verimli çağdaş sanat çalışmaları gerçekleştir­di Tokyo’da ve Quai Branly Mü­zesi’nde. Roussel’in romanında, önce Danton’un başının Cante­rel’e geliş hikayesi ve cellat San­son’la yapılan anlaşma anlatılır; sonra zaman içinde başın yüzü­nü yitirişi, kasların eriyip geri­de beyni ve sinir bağlantılarını bırakışı aktarılır; oradan Can­terel’in başı konuşturmak için verdiği çabalara geçilir.

    Takahashi, “Danton’un Ba­şı”nı yapmış. Ömer Uluç’un iş­lerini çağrıştıran bir dizi değiş­kenin yanına Canterel’in başını konuşturmak için kullandığı(nı söylediği) “madde”leri yerleştir­miş: Resurrectine + Erythrite + Vitalium.

    Ne baş ama! Danton, Devrim Meydanı’nda 16 Germinal Yıl 2 (5 Nisan 1794) tarihinde, gün­batımında giyotine başını verdi. Öncesinde celladına “unutma sakın, halka başımı göstermeyi unutma, o buna değer” dediğini aktarır tanıklar.

    Tarihçileri yorum kuyu­sunun dibine çeken “Terreur” olgusunun o sayfasına, Büch­ner’in tartışmalar doğuran Dan­ton’un Ölümü (1835) oyunundan Wajda’nın tepkiyle karşılanan filmi “Danton”a (1983), yaratıcı­lık alanlarından gelen farklı ba­kışları yabana atmak aklımdan geçmez -benimkisi Roussel’e bir selam daha.

    Locus Solus’de, Danton’un başından güç-bela gelen ses­ler, kelime parçaları, belki o son cümlenin heceleridir.

    Yazar Yukio Mişima, Japonya’nın silahlanmasını engelleyen savaş sonrası anayasasını eleştirdikten sonra harakiri yapmış; intiharının tamamlanması için başı kesilmişti.

    “Konuşan Baş”a mitologya­nın bir ‘başköşe’ ayırmaması düşünülebilir miydi? Sparagmos besbelli bir mit değildi yalnız­ca. Kadim Yunan’da Tanrıların da kahramanların da parçalara ayrılarak yokedilme teşebbüsü­nü akim kılan tansıksı durum­ların öyküleri yaygın. Waldemar Deonna, “nasıl Osiris’in başı Byblos’a kadar dolaştıysa, Or­feus’unki de önce İzmir kıyıla­rına vurmuş, oradan Midilli’ye sürüklenmişti” der. Suda yüzen başının ezgiler mırıldandığını ekler. Orada, Troya Savaşı dö­neminde söylediği kehanetlere Apollon içerlemiş ve susturmuş başı; Orfeus’un yaşarken yete­rince konuştuğunu ileri sürerek! Gustave Moreau’nun tablosun­da tepsidedir başı; ressamın dünyasında, Saint-Jean Baptis­te figürü de gösteriyor ki, gövde­sinden ayrılan baş ağırlıklı yer tutuyordu. Odilon Redon’un Or­feus tablosunu etkileyici bulmu­yorum; buna karşılık Rijksmu­seum’daki deseni çarpıcı.

    Deonna, Aristoteles’in bir Zeus tapınağı papazının başı­nın, kesildikten çok sonra kati­linin kimliğini açığa vurduğu­nu aktardığını belirtiyor -Poe’ya yaraşır öykü. Yunan vazolarında kesik baş motifine sık rastlanı­yormuş. İlk Hıristiyan ermişle­rinden bazılarının başlarının, kesildikten sonra vaaz vermeyi sürdürdüğüne ilişkin kayıtlara rastlanıyor. Anadolu’da ve Bal­kanlar’da varlığı bilinen kesik baş türbeleri ve inanışları, rüya tabirlerine yayılmış bâtıl ipuçla­rı çerçeveyi genişletiyor.

    Hısım yazar Mario Bellatin, oyunbaz kitabı Biogrofia Illust­rada de Mishima’sında (2009), yazarın intiharından yıllar son­ra, seppuku geleneği gereği başı kesildiği için başsız gövdesinin yollara çıkışını ve anlatıcı kesil­mesini kuruyor. Metnin ikonag­rafik dosyasında, Mişima’nın kesik başı 44. fotoğraf olarak ye­ralıyor. Başsız bir gövde de söze girebiliyor demek.

  • Rusya’da, 1739-40 kışında gerçeküstücü bir gerçek

    Bundan 281 sene önceydi. Çariçe Anna İvanova, dünya tarihinindeki belki de en çılgın projeyi gerçekleştirdi. Buzdan bir saray: Ledianoi Dom! Gerçeğin çok üzerinde, masalları-efsaneleri bile yaya bırakan Buz Sarayı’nın tasarımcısı ise Alman mühendis Georg Wolfgang Krafft’tı. Krafft, gelecekte insanoğlunun Satürn gezegenine de benzeri yöntemlerle yerleşeceği fikrindeydi.

    Avrupa iklim tarihinin en sert kışlarından biri 1739-1740 kışıydı. Öyle ki, batıda Seine Nehri, doğuda Tuna Nehri buzlarla kaplıydı, Kuzeye gelince… En ağır koşul­lar Büyük Petro’nun yeni kurdu­ğu Sankt-Petersburg’da ve Ne­va’da görülmüştü. Fakir-fukara­nın donarak öldüğü günlerdi.

    BUZ SARAYI
    GEORG WOLFGANG KRAFFT

    Tersi tarih tarafından bel­gelenmese, ilk basımı 1741’de Petersburg Bilimler Akademi­si tarafından üç dilde (Rusça, Almanca, Fransızca) yapılan ve yayımlanışından 260 yıl sonra Türkçeye çevrilen Georg Wolf­gang Krafft’ın Buz Sarayı, haklı olarak Jules Verne’e, Borges’e ya da Cortazar’a maledilebilecek, en azından o ayarda düş zengi­ni bir imgelemin ürünü gibi gö­rülecek bir metin. Oysa burada anlatılanlar “gerçek hayat”tan birebir yansıtılmış bir taşkın hi­kayedir.

    6 Şubat 1740 tarihinde, Ça­riçe Anna İvanova’nın gözde Bakanı, çirkinliğiyle nam salmış Prens Golitsin’in düğün töreni vardı. Rustan çok Alman olarak görülen, aşırılıkları nedeniyle sevilmeyen çariçe, bir bakıma baş soytarısı sayılan prensi için uzun süren önhazırlıkların so­nucunda, dünya mimari tarihi­nin öncü garabetlerinden birini “inşa” ettirmişti düğün töreni vesilesiyle: Ledianoi Dom.

    Georg Wolfgang Krafft

    Bu “Buz Sarayı”na seçkin davetliler çağrılmış, o gün ve ge­ce eşi-benzeri görülmemiş eğ­lenceler düzenlenmişti.

    Buz Sarayı’nın mühendisi Alman Georg Wolfgang Krafft, Tübingen’de teologya öğrenimi gördükten sonra fizik ve mete­oroloji dallarında uzmanlaşmış, Büyük Petro’nun kurduğu Bilim Akademisi’ne, dev mimarlık kü­tüphanesine sahip Petersburg’a davet edilip matematik kürsü­süne başkan atanmıştı. O sırada bilim çevreleri astronomiyle, Çariçe ise astroloji ile yakından ilgili olduğu için, Krafft’ın Av­rupa’dan getirdiği “know how”a gereksinme duyulmuştu. “Çılgın proje” Buz Sarayı da aynı dö­nemde devreye girecekti.

    Çalışmaların arkasındaki adam, yarı yolda komplo suç­lamasıyla kafası kesilen Bakan Volynskiy idi. “İnşaat”ın yapım sorumluluğunu üstlenen akra­bası mimar Eropkine ise iş bi­timinde adları kayıtlardan sili­nen, sırra kadem basanlardandı. “Bilimsel mimarî”ye ve “deney­sel bilim”e sıkısıkıya bağlı olan Krafft’a gelince… Buz Sarayı metniyle bir bakıma Mabeyinci Pavlos’un Ayasofya için yüklen­diği görevin bir benzerini üst­lenmişti. Öte yandan “buzdan yapı” bir fantazma ürününden fazlasıydı onun gözünde. Gele­cekte Satürn gezegenine ben­zeri yöntemlerle insanoğlunun yerleşeceği fikri zihnine sabit­lenmişti. Petersburg’un sertten sert kışında, Dimitri’nin kardeşi Antioh Kantemir’le şiir ve inşa sanatı, yeryüzü ve uzay üzerine söyleşiyorlardı.

    (Antioh Kantemiroğlu diye anılıyor bizim kaynaklarda ve pre-modern Rus şiirinin öncü ismi sayılıyor. Güç-bela müze­sini açtığımız Dimitri Kantemi­roğlu’na yönelik kültürel pro­jenin sorumluları arasınday­dım: Gerek Yitik Sesin Peşinde (1999), gerekse Yalçın Tura’nın YKY’den çıkan Kitâbu İlmi’l – Mûsiki Alâ Vechi’l Hurûfat Mûsikiyi Harflerle Tesbit ve İcrâ İlminin Kitabı (2001) yeniden dolaşıma çıkmalı. Antioh Kan­temiroğlu’nun şiirleri çevril­meli. İstanbul tarihinin önemli puzzle parçaları arasında dü­şünmek gerek ikisini de. Tarih­sel/siyasal özellikleri ne olursa olsun).

    Çariçe’nin ‘merak dolabı’ Çariçe Anna İvanova’nın çılgın projesi Buzdan Saray’ın içi de bir “merak dolabı” gibi tasarlanmıştı: Cüceler, egzotik hayvanlar, buzdan heykeller…

    Buz Sarayı, 1740 Ocak ayın­da baştan uca buzla inşa edilen saydam yapıda kullanılan tek­niğin yanısıra bütün iç dona­nımının betimini de içeriyor; bugünden bakılınca bir “canlan­dırma” işlevi de görüyor. Koşut olarak, günün iklim koşullarının özelliklerini doğabilimci yakla­şımıyla okuruna sunuyor. Bizde Surnameler, Batı’da Şölen Ki­tapları (Livres de Fêtes) gelene­ğinin oldukça aykırı bir dalı Buz Sarayı.

    Çariçe, geçici bir “Merak Dolabı” (Wunderkammer / Ca­binet de Curiosités) gibi tasar­lamıştı düğün törenini: Cüceler, egzotik hayvanlar, dev bir buz­dan fil heykeline eşlik eden sa­hici bir fil, meşaleler ve fişekler, folklorik giysileriyle halk oyun­ları, buzdan toplar… Versailles Sarayı’nın görkemli gösterileri­ne özenilmiş gotik bir tören.

    1740’ta baştan uca buzla inşa edilen saydam yapının planları…

    Ağaç heykelleri, yatak odası, kuşlar ve meyveler, her şey buz­dandı. Krafft buzu yüceltir met­ninde; onda bir tür “göksel kris­tal” seçmiştir.

    Buz Sarayı, çok geçmeden eridi: Sarayları bazan Güneş, bazan Devrim eritir.

    Çariçe 1740 sona ererken ender rastlanan bir hastalık­tan öldü. 95 yıl sonra, bir Rus romancısı, İvan Lajetşinikov, Anna’yı delikdeşik etti Buzdan Ev (1835) romanıyla. Alexand­re Dumas, onun etkisiyle kendi Buzdan Evi’ni (1858) yazdı.

  • Modern göçebeler ve maceraya yürüyen evler

    Modern göçebeler ve maceraya yürüyen evler

    Alışılmadık yapı örnekleri… Sabit bir mekanda oturmak istemeyen sıradışı insanların evleri… Raymond Roussel’den Steinbeck’e, Julio Cortazar ve Dunlop’dan İlhan Koman’a, günümüzde Trabzonlu otobüs şoförüne… Parası olanlar için bir tercih ve macera; yoksullar için bir mecburiyet mimarisi. 

    Yazar ve şair ve dramaturg Raymond Roussel, 1920-21’de yaptığı uzunca “dünya turu” sırasında İstanbul’a da gelmiş. “Road Yacht” olarak anılan oto-evi, 1925’de yazarın önçizimlerine uygun olarak Georges Régis tarafından imal edilmiş; İsviçre yapımı Saurer şasisinden Lacoste marka karoseri takviyesiyle üretilen bu özel, biricik model ile Paris-Roma seferi yapıyor, aracı Mussolini’ye tanıttığı da söyleniyor! 

    Fransız Turing dergisi bu “oto-ev”i tanıtırken “Göçebe Villa” (La Villa Nomade) yakıştırmasını boşyere yapmamış: 9 metre uzunluğunda 2.3 metre genişliğindeki araçta, lüks villaları aratmayacak şıklıkta oturma ve yatak odaları, banyo ve mutfak, ısıtma ve aydınlanma düzeni mevcutmuş. 

    Roussel’in yapıtlarına yaşantılarını son derece dolaylı yollardan yansıttığı bilinir; ne yazık ki “Göçebe Villa”da geçirdiği zamanlara ilişkin hiçbir ipucuna rastlanmıyor yazdıklarında. 

    Los Autonautas de la Cosmopista, Cortazar- Dunlop ikilisinin 1982’de bir bakıma birlikte son ortak seferleri olan Paris’ten Marsilya’ya yolculuklarının “resimli romanı”ydı. 

    Oysa, özellikle karavanların yaygınlaşmasından sonra yazıya aktarılan çok sayıda seyyah serüveninde “yürüyen ev” konusunun işlendiğine tanık oluyoruz. Edebiyat tarihi açısından bu bağlamda özgün yeri bulunan iki kitaptan biri John Steinbeck’in 1960 seferini anlattığı Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında’sı; öbürü de Cortazar-Dunlop ikilisinin bir bakıma birlikte son ortak seferlerini gerçekleştirişlerinin “resimli roman”ı Los Autonautas de la Cosmopista’dır (1982). 

    John Steinbeck’in karavanla 1960 seferini anlattığı Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında (Travels with Charley). 

    Steinbeck’in oğlu, babasının giriştiği serüveni son yolculuğu olarak gördüğünü aktarmıştır. Bir Amerika içi güzergahı yeğlemesi, gençliğinde tanıdığı ülkesiyle bir son yüzleşme yaşamak istemesi, kendisine yoldaş olarak Charley’i seçmesi niyetinin temel bileşenlerini oluşturur. Roussel gibi milyarder bir mirasyedinin olanaklarına sahip olmadığı düşünülürse, çattığı “yürüyen ev”in dermeçatmalığını olağan bulmak gerekir: Bir GMC pikabı yarı karavana dönüştürmüş, ona “Rocinante” adını vererek kendini Don Quijote’nin hizasına taşımıştı. Bugün Kaliforniya Salinas’daki Steinbeck merkezinin gözde parçası o seyyah kamyonet. 

    Cortazar-Dunlop ikilisi ise, başlarına çöken kapkara bulutu, çifte kanser çifti olarak dağıtmak için değilse bile yana itmek, geriye doğru kovalamak amacıyla karavanlarıyla Paris-Marsilya 6 no’lu otoyoluna çıkar: “Fafner” adını verdikleri bu “kombi” Volkswagen’le toplam 32 gün boyunca yazar, çizer, yaşarlar. Ortak tragedyalarının sözü bile geçmeyecektir kitapta. Latife tınısı şüphesiz ağır basan başlık, çelişkili biçimde doğru bir adlandırmaya başvurur: “Yürüyen ev” sanki (ve: kesinkes) uzaylıları taşıyan bir uzay mekiğine dönüşmüştür. 

    Karavan evreninde ender görülen durum değil “devingen” yaşam modelinin benimsenmesi. Yeryüzünün son dönem fakirlerinin, “yeni faydasızlar” olarak görülen kabarık bir nüfusun üyelerinin inleri, kovukları, mağaraları onlar. Aralarında Ham Sanat’a yaraşır hale büründürülenlere rastlanıyor -her durumda Ham Sanat Evi başlıbaşına ayrıksı kategori. 

    Steinbeck’in ‘yürüyen evi’  John Steinbeck, 1960 seferini geçirdiği GMC pikaba “Rocinante” adını vermişti. 

    Alışılmadık, azrak yapı örnekleri fıçısında yaşamayı seçen Sinoplu Diogenes’ten bu yana en uçta: Eski bir uçağı eve dönüştürenden 1970’in Space Jack’ine geniş repertuvar.

    Sonu gelmeyecek “yürüyen ev”lerin. 2020’nin Ağustos ayında, koronavirüs salgınının ortasında yüzdüğümüz günler basında yeraldı bir foto-haber. Trabzonlu otobüs şoförü, minibüsünü “ahşap yayla evi görünümlü karavan”a dönüştürmüştü. 

    “Geçici” sözlüğünün eşanlamlıları arasında “yolcu”nun da sayılması hem mantıklı hem tedirgin edici; bunda “yolcu”ya bizim dilimizde yüklenen öteki anlam vurgusunun payı var doğal olarak. Başka eşanlam önerilerini unutmayalım: Gelgeç, arızî, muvakkat… tümü bir koşulu giydirmek için. 

    Yerkürede yabana atılamayacak bir nüfus geçici barınaklarda yaşıyor. Yalnızca “Yolculuk İnsanları” diye kibarlaştırılarak anılan Romlarla sınırlanamaz o duruma mahkûm yaşayanlar: Göçmen kamplarını dolduranlardan mevsimlik işçilere, evsiz barksızlardan berduşlara uzanan bir yelpaze. Onlara geleneksel muvakkat çözümler eklenmeli: Moğol yurtları, yayla barakaları, sığınmacı çadırları, âfet “konut”ları… 

    Tasarlanmamış olabilirler mi? Bütün değişkenleriyle başlıbaşına bir mimarlık çerçevesi. Ortaasya yurtlarında ya da Anadolu yayla “konut”larında anonim çözümler bulunmuştur. Modern dönemin utanç yerleşkeleri “bidonville”ler, “favela”lar ve “kondu”larda ana parametreyi sefalet oluşturacaktı. 

    Fakirlerine bir noktaya gelene dek uygarca seçenek arayan toplumlar, onların yerini yüksek nüfuslu fırlatılmışlar ve dışlanmışların aldığını görerek pes etmişe benziyor. 

    İstanbul’un “yüzen ev”leri de geçici, çünkü mevsimlik konutlardı. Su üstünde yaşamayı kalıcı kılmayı seçenler için okyanus, deniz, akarsu, su kanalı, göl farklı olanaklar sunar. Jules Verne’in Nautilus’u hâlâ bir ütopya olsa bile, İlhan Koman gibi yıllarını teknesinde geçirmeye karar verenlerin sayısı azımsanamaz. 

    Tekne, mavna inşa etmek başka bilgiler ister. Binalar yıkılabiliyor, çökebiliyor, onlar batarlar. Gene de birinden öbürüne geçişin bütün bütüne olanaksız olduğu söylenemez. Honfleur’ün sık ziyaret ettiğim Sainte-Cathérine kilisesini tekne yapımcıları inşa ettikleri için, kubbesi ters dönmüş bir tekne gibidir. Etretat’daki Maupassant’ın evinin bahçesinde en ünlü örneği vardır “caloge”un. Sözlükler, kullanılamaz hâle gelmiş eski ahşap teknelerin Normandiya’da dönüştürüldükleri kulübelere verildiğini söylüyor bu ismin. 

    Trabzonlu Adem Yıldızbaşoğlu, geçen sene eşinin de desteğiyle minibüsünü karavan-eve dönüştürdü ve burada yaşamaya başladı. 

    M

    aupassant’ın suda ömrünü geçiren birinin ağzından anlattığı “Su Üstünde” başlıklı gotik öyküsü Poe’nunkilerle boy ölçüşecek kıvamdadır. 

    Su üstünde yaşamın en gözde aracı, 1905 doğumlu İlhan Koman’ın 1965’de içine yerleştiği ve bir bakıma kendi heykeline, Merz’ine dönüştürdüğü Hulda’ydı benim gözümde -sonunda oğulları onun İstanbul’u ziyaret etmesini sağlayacaktı. 

    Hong Kong’da 100 bini aşkın köle-işçi 1 m2’lik kafeslerde; Ulan Bator nüfusunun % 60’ı periferide gecekondu-yurtlarda; Paris’te Vincennes korusunun kıyısında 300’ü aşkın göçmen çadırlarda ve kutu evlerde; Kahire’de 50 bin kişi eski nekropol Bab el-Nasr’da yaşıyor. Bireysel hikayeleri derlemek sonu görünmeyen bir tünele girmiş gibi çökertiyor insanı: Tiflis’te terkedilmiş hurda belediye otobüsüne yerleşen aile; Meksika’da 80 yaşını aşmış evli bir çiftin sığındığı kamyon enkazı; İstanbul’da çoğu Kürtlerden oluşan 8 bin evsiz, metruk binalarda ve metrobüs duraklarında geçiriyor kışı. 

    Birden buharlaşıyor bütün mimarlık ve şehircilik “sorun”ları, yerlerini evsizlik-barksızlık doldurunca. 

  • Baktın kar havası, evi döndür kör olası!

    Baktın kar havası, evi döndür kör olası!

    “Mobil mimari”, 20. yüzyıldan itibaren ev sakinlerinin hayatını hareketlendiriyor. Mimariye asıl hareket unsurunu taşıyacak olan düzenekler, öncü hamleler, yer veya konum değişikliği arayışları, mevsim özelliklerine göre konum alma avantajı da sağlayabiliyor. Estetik ve işlevsel özellikleriyle Türkiye ve dünyadan en iyi örnekler…

     Kamuoyunda “vidalı köşk” olarak tanınan Abbas Halim Paşa köşkünün tek bir fotoğrafına ulaşabildim. Heybeli’de kaldığımız yıllarda sık sık bahçesini sınırlayan kesitten geniş arazisini gözlerimle tarar, hâlâ yerinde duran temel taşlarının üstüne imgelem kutumda yerleştirmeye çalışırdım ak lekeyi. Safvet Tanman’a yemeğe gittiğimiz gecenin bir ucunda Baha Tanman’ın başka fotoğraflar ve planlar gördüğünü anlamıştım. 

    “Vidalı Köşk” olarak tanınan Heybeliada’daki Abbas Halim Paşa Köşkü, 1945’te sökülerek Mısır’a taşınmıştı. 

    Köşk, 1897’de Malta’da kestirilen, numaralanarak gemiyle taşınan taşların, Hovser Azna vur’un tasarımına uygun biçimde monte edilmesiyle ayağa dikilmişti. Yıllar sonra, paşanın yaşlı kızları köşkte kaloriferli ısınma, jeneratörle aydınlanma, dahili telefonla görüşme düzenleri olduğunu aktarmışlardı. Köşkün 1945’te tamamen sökülüp Mısır’a taşındığı okunuyor ilgili kaynaklarda; hiçbir belgede nereye yerleştirildiğini öğrenemedim; dahası, ayakta kalıp kalmadığını da. 

    Hovser Aznavur, adını taşıyan pasajın ötesinde İstanbul’a değerli yapılar dikmişti. Bunlardan biri yıllarca komşusu olduğum Mısır Apartmanı; bir diğeri aynı vidalama düzeniyle gerçekleştirdiği Bulgar kilisesi Sveti Stepan’dı; gereğinde başka bir arazi kesitine taşınabilmesi için prefabrik bir yapı olarak tasarlamıştı. Eyfel Kulesi nasıl monte edildiyse, benzeri yöntemle, Viyana’da döktürülen demir puzzle parçaları Trieste’den iki gemiyle Adriyatik ve Ege üzerinden Marmara’ya taşınmıştı. 

    Hep merak etmişimdir: Sözgelimi Frank Gehry’nin bu yapı hikayelerinden haberi olmuş muydu? Hareket unsurunu mimarlık anlayışının ana merkezlerinden birine mıhlamış bir yaratıcı ustaya İstanbul’da bir tek boş arsası duran hayaleti -malum bende bir takınak o varla yok arasını doldurmaya yarayan kavram- iletmek isterdim. 

    Bu coğrafya, hareket ettirilen evler diyarıdır. Yalova’daki “Yürüyen Ev” ünlü örnek. 4 yüzyıllık çınarın bir anadalının isteği üzerine 3 haftada inşa edilen küçük ev yüzünden kesileceğini öğrenen Atatürk’ün bu müdahaleye izin vermediği, konukevinin raylar döşenerek 5 metre öteye yürütüldüğüne ilişkin haberler arşivlerdedir. 

    İstanbul’un ‘çağdaş mitoloji’ye yaraşır -Barthes’a göndermeyle söylüyorum- hareketli yapı modeli “yüzen ev”di doğal olarak. İlk prototipini mimar Ahsen Yapanar’ın gerçekleştirdiği, bir çekirdek aile için tasarlanmış dörtbaşı mamur yüzen yazlık evler Boğaziçi’nde, Kadıköy kıyılarında boy göstermişti çeyrek yüzyıl boyunca. 4 Saint-Joseph’li hayta öğrenci, ayazın hüküm sürdüğü bir kış ayı, okulun arkasındaki iskeleden yüzüp az ileride dubalara bağlı duran bir eve erişmiştik -suyun üstünde oturmak düşüncesi bozkırdan deniz kıyısındaki okula yatılı gelmiş biri için ilk gerçeküstücü seans olacaktı. 

    Güneşe dönen bir villa  Kuzey İtalya’da Verona yakınlarındaki Marcellise’de inşa edilen “Il Girasole” ayçiçeğinin doğal hareketinden esinlenilerek tasarlanmıştı. 1500 ton ağırlığındaki yapı, dönüşünü saniyede 4 milimetre hızla 9 saat 20 dakikada tamamlıyor. 

    “Mobil home” terimi günümüzde yaygın kullanımda, ama adı üstünde bir tanımlama biçimi olduğu söylenemez: Bu arsasız konutlar yerden bir karış havadalar ya, bir yere, bir başka yere gittikleri yok -karavandan bozma evler de aynı hukuksal garabetin alanına giriyor sanırım.

    Gerçek mobil konut Il Girasole. 1990’ların ilk yarısında Cenovalı mühendis Angelo Invernizzi ve mimar Ettore Fagiuoli tarafından inşa edilen sıradışı yapı Verona yakınlarında. 1995 yapımı bir 35 mm belgesel (Christoph Schaub-Marcel Meili, 15 dakika), ‘ayçiçeği’nin güçlü iki motor desteğiyle 360°’lik dönüşünü belgeliyor. Il Girasole’yi kuşatan bir monografi, “Invernizzi”, 2006’da yayımlandı. 1500 ton ağırlığındaki yapı saniyede 4 milimetre hızla 9 saat 20 dakikada tamamlıyor dönüşünü. 

    Uzak ‘çocuk’ları var Il Girasole’nin: 1994-95’te Almanya’da gerçekleştirilen “Heliotrope”lar, bu kez adı üstünde, güneş enerjisinden tümel katkı sağlama amacıyla dönecek biçimde tasarlanmış: Kendi payıma, erken dönem işlevselliğiyle eşdeğer ölçüler taşımıyor sonrakiler. Il Girasole’nin içorganlarındaki estetik üstünlük belirgin. 

    Hiç şüphe yok, mimariye asıl hareket unsurunu taşıyacak olan düzenekler bunlarla sınırlanamaz; olsa olsa öncü hamlelerdir yer ya da konum değişikliği arayışları. Ali Rıza Taghaboni’nin Tahran’da inşa ettiği mobil apartmanlar (2010), sert iklimli coğrafi bölgeler için canalıcı seçeneklerden biri. 90°’lik yerinden oynama kapasiteli oda düzenekleri mevsim özelliklerine göre konum alma olanağını getiriyor. “Şarifi-Ha-House” geleceğin konut parametreleri açısından değerli bir yaklaşım getiriyor. 

    Yona Friedmann’ın Cité de l’Architecture’deki sergisi (2016) mobil mimarlığın ufkunun yeni bir şehircilik anlayışıyla atbaşı genişleyebileceğini düşündürmüştü. Eski şehirler bu anlayışın tek tük örneğine, onlara bir açık hava yontusu gözüyle bakarak yer verebilir ancak. Hiçbir metropol iki kez aynı “hata”ya düşmüyor: Guggenheim ya da Beaubourg tekrarlanamayan kazalar. Vuitton müzesine gelesiye, Gehry, Bilbao sonrası kimselerin ona müze ısmarlamaya cesaret edemediğini dile getirmişti. Kaldı ki, Vuitton müzesi bile şehirötesi konumda inşa edildi. Mobil mimarlık Gehry’nin açtığı yoldan ilerleyecek; ya da Gehry bir heykeltraş olarak anılacak ve açtığı yolun kapanması sağlanacak. 

  • 20. yüzyılın başmimarı ve hayatı yeniden inşa etmek

     Amerikalı mimar Frank Lloyd Wright (1867-1959), oturulan doğal çevreyi esas alan yaklaşımıyla hem mimarlık hem insanlık tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu. Bu anlayış salt bir tasarımla sınırlı değildi; yapının toprağa uyumlu biçimde içleşmesini sağlamak için malzemenin seçiminden, bunun hangi ölçütler çerçevesinde araziye katılacağını da öngörüyordu.

    Cam oda, cam ev, cam gökdelen: İçlerinde otur­mak (yatmak), yaşamak, çalışmak ister miy(d)im soru­suna düşüne taşına, ölçe biçe yanıt aramalı. Kuşkusuz, kişinin ruhsal yapısından soyutlanarak değerlendirilecek konu sayıla­maz bu; toplumsal-ekonomik verilerinden de -yanıt ararken kural aramamalı.

    Ünlü mimar, New York’ta tahta başında tebeşirle“ev”i anlatıyor, 1952.

    Her yapı dışa açılım kesit­leri olsun ister. Farklı coğraf­yalarda, kültürel bağlamlarda, gelenek deposunda görülen bir ana özellik bu: Anadolu’nun ha­yatlarında, İspanyol patio’sun­da, İtalyan taraçasında, Japon evinde duvarın bittiği yerden başlayan, ‘dışarı’ya eklemli, ama ona dahil olmayan her bölge açılım gereksinmesinin ürünü­dür. En başta pencereler tabii: İçerisiyle dışarısını ayıran ve bitiştiren cam yüzey dileğe gö­re açılır ya da örtünür; dışarıda kepenk içeride perde düzenek­leriyle kendisini kuşatan çerçe­veyle buluşturulabilir de.

    Cam oda başka. Scheer­bart-Taut ikilisine dönmeye­ceğim; Ayzenştayn’ın ölüdoğan filmi “Cam Ev”in görsel payan­daları arasında, Mies van der Rohe’nin 1921 tarihli Friedri­chstrasse camgökdeleniyle 1 yıl sonraki gökdelen tasarımı da yeralıyordu. Antonio Somaini, yönetmenin çizim taslakları­nı yorumlarken, kafasındaki iç mekânlarda herşeyin yüzdüğü­ne dikkati çeker -dış ve iç cep­heleri tepeden tırnağa cam kap­lı bir saydam yapı düşlüyordu Ayzenştayn: Kapitalist düzene has bir insan akvaryumu.

    Taşın, ahşabın yerini ca­mın almasıyla saydam yüze­ye dönüşüyor “duvar”: Dışarıyı olabildiğince görme olanağıyla dışarıdan olduğu gibi görülme olasılığının çarpışması karşı­mızdaki denklemin getirdiği. Mies van der Rohe’nin önce Br­no’daki -bugün kurtarılmış- Vil­la Tugendhat’ta (1928-30), son­ra Farnsworth Evinde (1946- 51) kalkıştığı gözüpek uzamsal düzenin temelinde, o yapıların çevrel olarak korunaklılığı ya­tıyordu; hiçbiri şehrin sokakla­rından birine kondurulamazdı.

    İki yapı da, tıpkı Franklin Toker’ın biyografik okuması Fallingwater Rising (2003) gi­bi yazar büyüteci altına girmiş, dramatik özel yaşam koridorla­rına açılmış hikayeleriyle kur­calanmıştır: Simon Mawer’ın The Glass Room’u (2009) ile Alex Beam’in taze Broken Glass’ı (2020) Mies’in ve işve­renlerinin camla ‘imtihan’ları bağlamında ufukaçıcı kitaplar.

    Yuva prototipi Frank Lloyd Wright’ın 1965-70 arası inşa ettiği Fallingwater, yapıyla arazinin kucaklaşacağı bir doğal ev (üstte), toprağın yanısıra suyu da bünyesine dahil eden katıksız bir yuva prototipi (altta) olarak tasarlanmıştı

    Cam oda -başkalarını bile­mem- beni Nautilus’a taşıyan imge. Kitabın ilk basımlarında etkileyici bir illüstrasyonu ye­ralır dev lombar penceresinin: Nemo, orada görkemli kalamar­la gözgöze gelir: Görmekte ve görülmektedir. Okyanusu ani­den akvaryuma dönüştürür Ju­les Verne’in sihirli kalemi. Mies, arazinin su baskınlarına açık özelliğini gözönünde bulundu­rarak yerden 1.5 metre yukarıya oturtmuştu Farnsworth evinin zeminini; böylece bir bakıma akvaryum boyutu eklemişti ya­pıya.

    Sırtımı duvara vermeli, di­lersem yüzümü ona dönebilme­liyim -benim kafes anlayışım böyle.

    Frank Lloyd Wright’a odak­lanan işlerde, kişi efsanesi ağır basmayı sürdürüyor. Yapıtı göl­geleme pahasına öne çıkan ba­kışaçısına, kişi kültünü besle­miş yaklaşımlarıyla kendisinin de azımsanmayacak katkısının olduğu su götürmez gerçek. Oy­sa Özyaşamöykü, Sarraute’un “benim yaşamöyküm kitapla­rım”ıyla çakışmasa bile, yer yer yaşamı yapıtla özdeşleştiren bir perspektifle yazılmış. Taliesin’e ayırdığı sayfaları özellikle ayır­dığımı söylemeliyim: Traged­yanın herşeyin üstünü kapla­yabileceği bir yaşantı kesitini olabildiğince indirgeyerek “ev”i daha doğrusu “evler”i anlattığı bölümü, okuduğum mimar elin­den çıkma metinler arasında en yüksek çıta hizasına yerleştiri­yorum.

    “Yangın”, sık sık anka figü­rüne yakıştırılması durumunu doğurmuş Wright’da. Taliesin I’in tragedyasıyla bitmemiş bir uğursuzluk zinciri bu, Taliesin II’yi de yıllar sonra bir yangın yaralamış. Taliesin III’le kül­lerinden yeni doğuş imgesini pekiştiren inadından daha ön­ce bir “kurşunkalem portre”de dem vurmuştum.

    Benzetme, aslında, güzer­gahına bakılarak da geçerlilik kazanabilir. 1910’un Wasmeth portfoliosu içindeki 100 lito ile, bir açılış umuduyla hazırlan­mıştı ve kendi cebinden karşı­lamıştı masraflarını; çünkü tı­kandığını gördüğü yolu Ameri­ka dışından açma gayretiydi. 30 yıl sonra, savaş dönemine aynı çaresizlikle girmiş: Şelâle Evi sonrası yeni sıkıntılar başgös­termişti. Kariyerinin sona er­diği sanılırken, bir tür altın son dönem geçirmesi sıradışı bir durumdu.

    Özyaşamöykü’nün Talie­sin evlerine ayırdığı bölümüne dönüyorum. Orada, başka bir mimarda rastlamadığım do­ğal ev tanımını büyüteç altına alır Wright; bunu öylesine yet­kin bir anlatımla anlatır ki, 15 Ağustos 1915 günü yanan birin­ci Taliesin’i görmeye başlar in­san: Bir betimleme becerisinin pek ötesinde, inşa süreci dönüp katedilir yeniden. Yapının top­rağa uyumlu biçimde içleşme­sini sağlamak için malzemenin yakından edinilmesi gereğini vurgular Wright; dahası yapının hangi ölçütler çerçevesinde ara­ziye katılmasının hazırlanışına ilişkin temel kaygıları sıralar.

    Araziyle bütünleşen yapı Frank Lloyd Wright’ın tasarladığı Minneapolis’tekiev, üç sene önce 3.4 milyon
    dolara satılmıştı. Cedar Gölü’ne bakan evin yapımı 1951’de tamamlanmıştı.

    Taliesin’lerin üçünü de ken­disi için tasarlamıştı; bunu he­saba katmadan çok yönlülüğü­nü kavrayamayız ülküsel evin. Bir “aile yaşamı”, çocuklu-to­runlu geçsin dilediği bir yaşama biçimi anlayışı üzerinde durur, evin ilk, çekirdek alanı için. Ça­lışacaktır burada, hem de yayı­larak, giderek yayılarak çalış­ması, çok sayıda iş partöneriyle birlikte yol alması sözkonusu olacaktır. Üçüncü bir alanı, ken­dileri kuşatsın istediği başka canlılar için öngörüyordu çev­rede: Çok sayıda büyükbaş hay­vanı ve ekili sahaları içeren bir çiftlik boyutu da işin içindeydi -‘ömrünü uzatmak’ için yaptığı Taliesin West’le ‘okul’u ve ta­kipçileri kollektif üretime geç­mesini sağlayacaktı.

    Taliesin’ler üzerinden dene­ye sınaya, yapıyla arazinin ku­caklaşacağı doğal evin oluşumu hakkında elde ettiği meslekî de­neyimin en uç örneği, 1965-70 arası inşa ettiği Fallingwater, toprağın yanısıra suyu da bün­yesine dahil ederek katıksız bir yuva prototipi yaratmış oldu. Bir ve belki son adım için anıt­sal bir çılgınlık yapmaya gerek­sinimi vardı: Yaşlı kurt Guggen­heim’la kendisini New York’a, Amerika’ya, dünya kültürüne dayattı.

    Frank Lloyd Wright’s Lost Buildings’i (1994) müzenin ki­tabevinden aldığım günün ge­cesi, The Algonquin’deki oda­da karanlıklara gömüldüğümü unutmadım: 20. yüzyılı dam­galayan bütün mimarların gerçekleştiremedikleri tasarıları olmuştu şüphesiz, bundan acısı gerçekleştikten sonra yokedilen yapılarıydı. Tokyo’daki yıkıcı depreme dayanabilmiş Imperial Hotel’in (1915-19) lobisinin si­yah-beyaz fotoğrafından sesler duydum; 1967’de yıkım kararı­nı alanlara kaygıyla kargış gön­derdim.

  • Geçmişin geleceği: Ören anıları ve kabuslar

    Geçmişin geleceği: Ören anıları ve kabuslar

    Bir açıkhava müzesi niteliği taşıyan ören yerini bir kapalı müzeyle tamamlamak, sağduyunun ve işlevselliğin gereği de olsa kirpileştiriyor zihnimi. 2800 yıl öncesine tarihlendirilmiş bir kandilin marangoz dükkanından dün gelmiş bir vitrinde sergileniyor oluşu elbet eşyanın mantığı… 3 boyutlu teknoloji, pek yakında ‘7 Harika’nın yeniden yerlerine, ilk ve özgün(e yakın) halleriyle konuşlanmalarına olanak sağlayacak. 

     Çocukluğumda katıldığım-götürüldüğüm ören gezileri, sonrasında uykularıma karabasan atmosferi taşırdı; daha çok doğal afet tasavvurlarıydı hayal perdeme yansıyan görüntüler. Zamanla azaldı o etkili sahneler; gün geldi kayboldular. Kaybolmayan, onlara doğru yola düşme tutkusuydu. “Ziyaret” kavramının bende karşılığı, derin varlığı sır olmasa gerek; iman yoksunu olmama karşın, ziyaretgahlara kutsallık boyutu yüklenilmesini hem de nasıl anlarım. Benim de herkes gibi bazı yerlem noktalarına ayrıksı anlam verdiğim olmuştur. 

    Afrodisias’ta, Efes’te, Pompeii’de, Sagalassos’ta “kapanış saatı” olmasını öteden beri sessiz bir tepkiyle karşıladım. Gündüz boyu ziyaretçi kalabalığının bir tür yaşanırlık kazandırdığı o kent kalıntıları akşam indiğinde boşalır, gecenin içine ağır ağır koyu bir yalnızlık vadisi olarak devrolurlar. Elimde ufak bir çırağı, sokaklar boyunca, dilediğim an dilediğim ev kalıntısının içine dalarak dolaşamamayı benden haksız yere esirgenmiş bir özgürlük baloncuğu sayarım hâlâ. 

    Macar 3D sanatçısı Adam Nemeth tarafından hazırlanan Efes Antik Kenti illüstrasyonu. 

    Selçuk’a birbaşıma ilk gidişimi anımsıyorum, 1970 güzü, kafam karmakarışıktı. Bunu iyi biliyorum; o karışıklıktan kolay sıyrılamadığımı, yoğun emek harcadığımı, kendimi seçtiğim yola oturtmamın epey zaman aldığını, başka şeyleri de biliyorum. Şehirden şehire geçmiştim ilkgençliğimi katederken; dahasına, uzak noktalara gitme isteğim kabarmıştı; geçmişin büyüleyici, görkemli yıkıntılar, nedenini tam kavrayamadığım bir içsalıncakta durdurulmaz duygusu veren bir hızla sallıyordu beni. 

    Herakleitos o yıl çıktı önüme; 50 yıl sonrasına gelesiye kesintisiz, çoksapaklı bir birlikteliğim oldu Efes’in hemşerisiyle. Şehrin, kütüphanenin, yolun taşlarına katılmış izler konusu böylece imgelem kutumda yeretti. Bin yıl boyunca varolmuş, sonra terkedilerek ıssız bir kütleye dönüşmüş her kent bugünün yarı mağrur megapolisleri için memento mori’yi (kaçınılmaz ölüm) temsil eder; lahitlerinde kemik tozu kalmış nekropollerin az ilerisindeki yaşama alanlarına ölüm bazen birkaç saatta, bazen sinsi temposuyla inmiş; insanı sınırların dışına, sürgün ve göç yollarına püskürtmüştür. 

    Gündüz saatleri boyunca ziyaretçi kalabalığı, Efes Antik Kenti kalıntılarına bir tür yaşanırlık kazandırıyor. 

    Bunları söylüyor-yazıyorum; benden önce aynı duyguları, düşünceleri taşıyan sayısız cümle kurulmuş olduğunu bilmezden mi geliyorum? Herkesin yaşantısı, deneyim deposu, firari imgelem alıştırmaları biricik. Benimkisi de: Ayasuluk tepesine çıktığımda kendimi kuş sanmıştım. Orada bir duvara daha tutkuyla bağlandım. Agape’nin içimdeki karşılığı taş örgüler oldu. 

    Bir daha Efes’e, Nemrud’a, Troya’ya dönemeyebilirim. İsfahan’a, Aynaroz’a, İskenderiye’ye, Montevideo’ya, Osaka’ya, daha nice noktaya yanaşamayacak hayalet teknem. Ören yerleriyle bağlantılı gelişmeleri olabildiğince izleme iştahım sürüyor buna karşılık. Balatlar’da ortaya çıkarılan zemin mozayiği, talan edilen Palanlı mağarası, Surp Sarkis Kilisesi’nden çalınan taşlar – buluntularla yitimler arasında mekik dokuyor içinden geçtiğimiz dönem; birileri kuruyor-kurtarıyor, birileri söküyor-yıkıyor-yokediyor. ‘Hümanist kültür’ün hayatımda öncelikli yeri oldu; gelgelelim bir hümanist sayılamam. İnsanın canlılar âlemindeki en zararlı, en ahmak, en kötücül varlık olduğu düşüncesinden yaşadıklarım beni uzaklaştırmadı; tersine, tarihten süzdüklerimle günümden tepeme inenlerden, gördüm, kem alaşım doğdu. 

    Dünyanın yedi harikasından Artemis Tapınağı’ndan geriye iki mermer parçası kaldı; ama “tekniğin imkanlarıyla yeniden üretilen” minyatür bir kopyası, Haliç kıyısındaki Miniatürk’te görülebiliyor. 

    Herostratos’un hikayesine -Selçuk’a gidişimden yaklaşık 1 yıl geçmiş olsa gerekti- Sartre’ın Duvar’ında rastladıydım. Efes’teki Arteminion’u yaktığı için adı geleceğe kalsın isteyen bu adamın haklı çıktığı düşüncesi doğru olmasına doğruydu; buna karşılık mimarların Samoslu Theodoros ile Metagenes ve babasının olduğu bilgisi yeterince hıfzedilmiyorsa, bu insanoğlunun kötülüğe duyduğu sayrıl hayranlıkla bağlantılıydı. Cicero, Büyük İskender’in doğduğu gün, 21 Temmuz 356’da Herostratos’un “7 harika”dan birini ateşe verdiğini yazıyor; Plutharkos’un onay verdiği bir tarih. Efesliler adının anılmasını yasaklamışlarsa da, Theopompus dilini, elini tutamamış, anmış adını, kayda geçirmiş. 17. yüzyıl sonunda yürürlüğe giren damnatio memoriae kavramı Eski Roma’da uygulanmaya başlayan, kargışlanmayı hakeden kişinin isminin post mortem silinmesi durumu her vakit hakça gerçekleştirilen yaptırım olmamıştır. Stalin’in muhaliflerini fotoğraflardan bile kazıttığını biliyoruz. 

    Antik kentlerin geceleri kapatılmaları, dolayısıyla içlerine kapanışlarıyla sınırlayamam yadırgadıklarımı. Alacahöyük ile Hüyük köyünün, Kültepe ile Karaev köyünün, birkaç bin yıllık bir kadim yerleşkeyle günümüzün bir yerleşim yerinin yanyana durmalarını garipserim öteden beri. O köylerden birinde doğmuş olsaydım, kalıntılara komşu yaşamak üstüme bir tedirginlik bulutu çökertirdi: Çok eski geçmiş tabakaları kendimi bildim bileli içimde sinsi bir ağrı uyandırır. 

    Bir başka, belki daha derin bir itiraz duygusu düşüncesi -ikisinin de payı geçerli olduğu için onları birlikte anıyorum- kadim kentlerin üvey kardeşleri olan müzeler üzerinden besleniyor bende. Makul bir itiraz tarzı sayılmayacağını bilerek ifade ediyorum bunu. Ne yapalım ki bir açıkhava müzesi niteliği taşıyan ören yerini bir kapalı müzeyle tamamlamak, sağduyunun ve işlevselliğin gereği de olsa kirpileştiriyor zihnimi. 2800 yıl öncesine tarihlendirilmiş bir kandilin marangoz dükkanından dün gelmiş bir vitrinde sergileniyor oluşu elbet eşyanın mantığı. Gelgelelim başım hoş değil benim bu yabancılaştırma efektine (evet Brecht’in peşinden giderek söylüyorum) kurban olmuş eşyanın hâli ve sergileniş mantığıyla. 

    Sagalassos’ta Hadrianus’un heykelinin bulunduğu haberi eriştiğinde, çift kutuplu bir duygusal denklem kurulmuştu bünyemde: Bir an önce görmek için o irikıyım heykeli can atıyordum; ama bulunduğu (yapılalı beri durduğu) yerde değil de, kilometrelerce uzaktaki Burdur Arkeoloji Müzesi’nde, Sagalassos’tan çıkarılan (iki anlamıyla da!) öteki bulgulara komşu bir kaide üstünde onu göreceğim fikri düpedüz incitiyordu beni. Öyle ya: Öyle idiyse, neden Zeus altarını geri almak için harekete geçmişti kültür sevdalıları? Öyle ya, bis, Berlin’de daha iyi korunduğu, Anadolu yarımadasından günaşırı gelen tahribat haberleri hesaba katıldığında, kesin değil miydi? Benim gözümde, az uzak çok uzak sorununa indirgemek abesle iştigal olurdu: Taş (cam, tahta, maden, kâğıt…) gurbetteyse gurbetteydi. 

    Yıllar boyu varolmuş, sonra terkedilerek “ıssız bir kütleye dönüşmüş” Efes Antik Kenti, bugün turistlerin ve kedilerin ziyaretine açık. 

    Hadrianus’un Yourcenar üzerinden pek çok okurun yaşamına girişi vurgulanmışsa nedensiz midir? Roma’ya kaç adım, Villa Adriana’yı Roma’daki anıt-mezarından hemen sonra ziyaret etmeli; oradan Atina’daki kalıntıları görülmeye değer kütüphanesine uğranmalı; ardından Edirne’ye geçmeli; Antalya’da adıyla anılan kapıya peşisıra dayanılmalı. Bu dağılmış izler biraraya toplanacak olsalar, yanlış ve zorlama bir sıkıştırma tablosu çıkardı karşımıza –herşey yerliyerindeyken oturur asıl anlamına. 

    Hayat, kaldı ki, herşeyi imgelem(ler)de yerinden oynatır. Efes Müzesi’ndeki Marcus Aurelius büstü Dubuffet’nin Sakal Çiçeği’nin tohumunu tetiklemişti sözgelimi. 

    Gurbet taşlarına döneyim ama. Viyana Efes Müzesi’ndeki parçaların çıkış hikayesine dönmek için değil gene de. Şu var: Part kabartmalarınınki derin bir hikayenin ayrıca ayağa kalkma hikayesini içeriyor. Anıt, özgün halinde 70 metreyi bulan bir uzunluktaydı; Viyana’da muazzam çabayla toparlanan kabartma levhaların anlatısı 45 metreye yaklaşıyor; kalan bölümün küçük bir kesiti Selçuk’da. Bulgular üstünde titiz bir puzzle çalışması yürütülerek akı/ş yeniden kurgulanabilmişti. Neue Burg’da, Efes kütüphanesine ait çok sayıda heykel de sergileniyor -sürgün yapıtlar onlar. 

    3D teknolojisi pek yakında, ‘7 Harika’nın yeniden yerlerine, ilk ve özgün(e yakın) halleriyle konuşlanmalarına olanak sağlayacak. Halikarnassos’taki Mausoleum’u, bulunduğu yerde, başlangıçta nasıldıysa öyle görmek bir kitsch müzesine sefer düzenlemekle eşdeğer durum doğurmayacak mıdır? Umberto Eco’nun güzelim Sahtenin Savaşı’nda aktardığı Kaliforniya komedyasının, Anadolu yarımadasında tekrarlanmasına kimse şaşırmayacaktır. 

    Sagalassos kazılarında, 1995’de bir kadının, 2016 sonunda bir erkeğin iskeleti bulundu. Kemik ve kas özellikleri gözönünde bulundurularak yapılandırılan yüzleri de artık Burdur Müzesinde. 

    Artemis tapınağı ise ‘Miniatürk’te. Özgün yapıların, yapıtların “tekniğin olanaklarıyla yeniden üretimi”nin havsalayı zorlayıcı aşamaya varacağını öngöremezdi Benjamin. Yerkürenin klonlanma olasılığı bilimkurgunun sahasına ait olmaktan çıkacak belki de, çok uzak olmayacak bir gelecekte -sınır tanımayacak yapay zekanın yapay budalalığı. 

  • Cumhuriyetin yapıtaşı, ‘içimizdeki Alman’ mimar

    Cumhuriyetin yapıtaşı, ‘içimizdeki Alman’ mimar

    Atatürk’le aynı yıllarda doğdu; ondan hemen sonra 24 Aralık 1938’de İstanbul’da öldü. Ölmeden önce son yaptığı iş, Atatürk’ün Ankara’daki katafalkını hazırlamaktı. Hayatının son iki yılını İstanbul’da geçiren Bruno Taut, birçok okul binasına imza atmış; mimari ve şehir plancılığı tarihinde silinmez izler bırakmış; “Türk Evi” kavramını literatüre taşımıştı. Edirnekapı Şehitliği’nde yatan tek gayrimüslim.

    Sergey Ayzenştayn’ın yapımcı desteği bulamadığı için gerçekleştiremediği “Cam Ev”in tohumu, yönetmenin 1926’da yaptığı Berlin gezisinde atılmış. Üç yıl boyunca senaryosu üzerinde çalıştıktan sonra vazgeçmek zorunda kaldığı tasarısından, günlüğünde, 1946’da, “herkesin yaşamında büyük bir gizem yeralır, benimkisi ‘Cam Ev’dir” diye sözeder. Tıkanık bir dönemidir bu: “Joyce’vari” çekmek istediği Marx’ın Kapital’ini de, Moskova için düşündüğü öznel portre çalışmasını da hayata geçirememiştir.

    “Cam Ev”, tepeden tırnağa, içi de dışı gibi cam cephelerden oluşan, Mies’vari bir gökdelende geçecekti. Ayzenştayn, iş ve ev düzenini kapitalist cehennemin saydamlığı üzerinden hayli acımasız bir yaklaşımla ele almak için pek çok ‘sahne’ çizmiş, kamera için düpedüz devrim niteliği taşıyan açılar öngörmüştü.

    Tohumun Berlin’de atılmış olması rastlantı değildi: Mimariye camı ağırlıklı olarak yerleştirme fikrinin doğduğu, gelişeceği, yeni kıtaya mührünü vuracak ölçüde yaygınlaşacağı ‘nokta’ orasıydı. Merdivenin ilk basamağına Paul Scheerbart’ı yerleştirmek gerekiyor: Bu yarı öke, yarı çılgın şahsiyet, yazdıkları, çizdikleri, kurdukları ile ayrıksı bir dünya yaratmış, Cam Mimarlığı kitabıyla çığır açtığını göremeden trajik sonuna varmıştı (Scheerbart nihayet dilimizde: 1913 tarihli romanı Lesabendio’yü Multilingual bastı; 1914 tarihli, ölümünden 1 yıl önce çıkan Cam Mimarlığı kitabı ise Hüseyin Tüzün’ün çevirisi ve Benjamin’in önemli metni “Deneyim ve Yoksulluk”la, Arketon Yayıncılık’tan çıktı).

    Bruno Taut (1880-1938)

    Cam Mimarlığı kitabı Bruno Taut’a adanmıştır Taut adı Türkiye’de mimarlık çevrelerinden biraz taşmışsa, nedeni Atatürk’ün katafalkını gerçekleştirmiş olmasında aranabilir. DTCF mezunlarının, Ankara Atatürk Lisesi ya da Cumhuriyet Kız Enstitüsü öğrencilerinin, Cebeci Ortaokulu ya da Trabzon Lisesi’nin sıralarından geçenlerin kaçı onu tanımış, bilmişti? Her durumda, İstanbul yıllarından öğrencilerinde derin izler bırakmıştı. Akademik ortamdan, dünden bugüne kişiliğini ve çalışmalarını değerlendiren işler çıktı.

    Avrupa’nın kaderi Taut’unkini birinci elden etkilediği için, serüvenini üç ülke üzerinden katetme zorunluğu çıkıyor: Almanya, Japonya ve Türkiye. Çıkış noktasına, Scheerbart’ın cümlelerini 1914’de gerçekleştirdiği “Glashaus”a kakmış olmasını mı; ilk İstanbul gezisi sonrası yayımladığı (1916) “Doğu, Avrupa’nın anasıdır ve kapısı İstanbul’dur” saptamasını yaptığı yazısını mı; 1919-1920 kavşağının anıtsal belgesi Cam Zinciri yazışmalarını mı koymak gerekir, yorumcuya kalmış.

    Maria Stavrinaki’nin sıkı kazı çalışmasıyla hazırladığı Cam ZinciriDışavurumcu Yazışmalar, Taut’un tetiklediği, bir düzine sanatçı ve mimarın takma isimlerle katkıda bulundukları bir avant-garde kalkışım. Orada, varoluş amacını büyük harflerle “Dünya Görüşüm” başlıklı metninin ortasına gömmüştür: İNŞA ETMEK.

    Scheerbart’ın etkisiyle de olsa, mimariye camın ağırlığını koyma sürecinde Taut’un katkıları azımsanamaz. Mies van der Rohe’dan Wright’a, “La Maison de Verre”den (1928-32, Paris) Philip Johnson’un “Cam Ev”ine (1949, New Canaan), bu bağlamdaki verimli çizginin tekvininde, Benjamin’in de vurguladığı gibi ikilinin öncülüğü sözkonusudur.

    Bir ay arayla iki cenaze Taut, 24 Aralık 1938’de öldüğünde vasiyeti üzerine Edirnekapı Şehitliği’ne gömüldü. Taut, Edirnekapı’da yatan tek gayrimüslim.
    Bruno Taut’un ölmeden önce yaptığı son iş Mustafa Kemal Atatürk’ün katafalkını tasarlamaktı.

    Taut’un Berlin’de gerçekleştirdiği toplu konutlar, şehrin periferisinde kaldıkları için savaş yıkımları arasına katılmamıştır. Işığın ve havanın güçlü, özgür dolaşımı esasına dayalı ‘yeni bina’ anlayışı, atnalı düzenine oturmuştu. Renk kullanımına açılması bir başka temel özellik olarak göze çarpar. Mimarlığını insanı ölçek alarak geliştirmesinin canalıcı bir boyutunu, “kadın”ı egemen eril kalıbından kurtarma yönündeki çabasıyla birlikte değerlendirmek gerekir. Mesleğinin kuramsal cephesini de savsaklamıyordu Bruno Taut: Kent İçin Taç (1919) ile başlayan yolun son evrelerinden birini, İstanbul’dayken yazıp yayımladığı Mimarlık Bilgisi (1938) temsil eder.

    3. Reich’la birlikte sürgüne çıktı Taut. 1933 Mayıs’ından 1936 Ekim’ine Japonya’da kaldıktan sonra İstanbul’a geçti ve 24 Aralık 1938’deki ani ve erken ölümüne dek Türkiye’de son derece etkin ve üretken oldu. Vasiyeti üzerine İstanbul’a, ayrıcalıklı bir uygulamayla Edirnekapı Şehitliği’ne gömüldü.

    Bu son döneminde, tasarladığı ve gerçekleştirdiği yapıtlarının yanısıra eğitmen olarak da ciddi katkıları olduğu biliniyor. Yaşasaydı -Ortaköy’de yaptığı ultima domus’u da gösteriyor- savaş yıllarını Türkiye’de tamamlamayı seçecekti büyük olasılıkla.

    Bruno Taut’un serüvenini birkaç “ev” üzerinden değerlendirmek şüphesiz indirgeyici tavır olur. Benimkisi yazınsal bir okuma; ne mimarım, ne mimarlık tarihçisi. 1925-30 arası gerçekleştirdiği Berlin-Britz’deki toplu konutlarındaki ‘model ev’ Tautes Heim çıkış noktasına koyulabilir. Ona, Japonya’da kısmen gerçekleştirdiği tek yapı olan Kyu Hyuga Bettei (1936) ile Erika’yla birlikte oturdukları Senshintei’ı ekleyerek Ortaköy evine uzanırken aralara 1914’un Cam Pavyonu’nu, Katsura Saray için çizim ve fotoğraflarını yüklemek bir kuşatım sağlayabilir -tümü, benim gözümde, 1938 Şubat ayındaki konuşma metni “Türk Evi”ne köprü olsun, küllenmiş gözüken bir ‘sorun’u yeniden çağırmak için.

    İstanbul’da özel bir ev Ölmeden hemen önce Kuruçeşme’de kendisi için yaptığı ev, Japon ve Türk mimarisinden ilham alarak yapılmıştı. Bugün, İstanbul’un sembol evleri arasında sayılıyor.

    Kendi payıma “Anadolu Evi” tamlamasını yeğlesem de, Osmanlıların son yıllarında Hamdullah Suphi’nin ve Yahya Kemal’in başlattığı “Türk Evi” tartışması, Sedat Hakkı Eldem’den Cengiz Bektaş’a, Vedat Tek’ten günümüze tüketilmişe benzemiyor. Bruno Taut’un yaklaşımı, mimarın Avrupa’yla Japonya arasındaki geniş bir spektrum üzerinden, kısa sürede yoğun biçimde tanışma gayreti gösterdiği yerli örnekleri değerlendiriş üslubuyla da önem taşıyor.

    Taut’un tam neden öldüğünü bilmiyoruz. Son akşamında sinemadan Erica Wittisch ile döndüklerinde uzanmış ve oracıkta sönmüş. Yetkililer, Wittisch’in “başladığı işleri kardeşi Max Taut’un bitirmesini dilerdi” sözünü dikkate almamışlar. Kayıtlar, sonraki yıllarda kimlerin eşi ve çocuklarıyla temasta olduğuna ilişkin ipuçları taşımıyor.

    1969-1971 arası, Bruno Taut’un “projesini yürüttüğü” (Kemal Ahmet Aru) Saraçoğlu mahallesinde oturuyordum; lise öğrenimimin son iki yılını, aynı dönemde, Taut’un elinden çıkma Ankara Atatürk Lisesi’nde geçirmiştim.

    İki yıl önce okuduğum bir inceleme metninden öğrendim Bruno Taut’un İstanbul Günlüğü’nün varlığını. Özgün dilinde yayımlanmamış ve dilimize çevrilmemiş olması çok şaşırttı beni; Almanya’da ve Japonya’da iki ayrı kaynaktan taranmış elyazmasına çarçabuk ulaştım; Tevfik Turan elyazısını sökmeyi başararak çeviriyi tamamladı, küçümen “albüm”ü kurmayı kendim üstlendim. Taut’un 1916’daki İstanbul gezisinin metninin çevirisi de ilk kez yayımlanıyor Türkçede. “Türk Evi” konuşması, olduğu gibi Her Ay dergisinden alınmıştır. ‘Benimkisi’ kişisel borcun ödenmesi, ‘bizimkisi’ ülkenin Taut’u yapıp ettiklerinden dolayı yadedilmesine katkı.

    İstanbul Günlüğü, Bruno Taut’un aramızdan nasıl geçtiğine ilişkin birincil elden tanıklık belgesi.

    2 YILLIK TÜRKİYE MACERASI


    Günlükleri ilk defa Türkçede

    Bruno Taut, 2. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’ye sığınan pek çok Yahudi asıllı Alman biliminsanı ve sanatçı gibi günlükler tutmuştu.

    Kırmızı Kedi Yayınevi’nin İstanbul Günlükleri (1936-1938) adıyla yayına hazırladığı bu günlükler, daha önce Tokyo Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde bulunuyordu. Türkçeye tercüme edilmemiş ve yayımlanmamıştı.

    Tevfik Turan’ın elyazması günlüklerden taranmış metinleri tercüme ettiği, Enis Batur’un fotoğraf albümünü derlediği kitap, Türkiye’de yaşadığı iki yıl içinde mimaride büyük izler bırakmış, Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Binası, Atatürk Lisesi, Cebeci Ortaokulu, İzmir Kız Enstitüsü, Trabzon Lisesi gibi birçok yapıda imzası bulunan bir ismin bu topraklardan geçerken neler yaşadığına dair birinci elden bir tanıklık. Ayrıca 1916’daki İstanbul gezisine dair metin de Türkçede ilk defa yayımlanıyor. Günlükler çok yakında yayımlanacak.

  • ‘Hayatım roman’ diye yazmaya koyulanlar…

    Yalan söylememek yazı düzleminde erdem midir? Doğru(yu) söylemek ne kadar mümkündür? İyi yazılmış bir yalanı kötü yazılmış bir doğruya yeğlerim… Ancak bu da imbikle çalışmayı, damlaları özenle indirmeyi, seçmeyi, ayırmayı, alıkoymayı, esirgemeyi, örtbas etmeyi değil de tülbent kullanmayı, başkalarını olabildiğince çiğnememeyi, kasırgalardan ve sellerden geçmeyi gerektirir.

    Hayatını bir roman gi­bi yaşamamış olsa bile, kimileri “hayatımı yaz­sam roman olur” düşüncesine kapılıyor; bir yaşa gelmiş ve iş yaşamından çekilmişlerse sı­ra yazmaya geliyor; yazarken de kendilerini enikonu kayırdıkla­rı, gerçekte sıradan bir ömürden “başarı hikâyesi” peydahlamaya çabaladıkları görülüyor.

    İnanmak ve inandırmak is­teği belki inanmalarını sağlıyor­dur; buna karşılık inandırdıkla­rını söylemek oldukça güç -çün­kü sonuçta yazdıkları “roman”a ancak kendilerini tanımış kişiler göz atacaktır! Bir yazar arka­daşım, ortak bir tanıdığımızın kaleminden çıkma, kendi ola­naklarıyla bastırdığı “hayatım roman”ı hızla katetmiş, bire bin katmış olmasına karşın “kime ne senin hayatından?” sorusuna dayanmıştı. Bense o gereksin­meyi anlıyorum: Herkesin hakkı kendi hayat serüvenini önem­semek. Ama yazmak, doğrula(t) mak, göstermek şart mı bunu? Soruyorum.

    Geçen yüzyılda başlayan, gitgide yaygınlaşan bir bilanço çıkarma anlayışı diyebiliriz sa­nırım. Klasik örnekler yok değil­dir arkada: Augustinus’dan Pet­rarca’ya, Loyola’dan Stendhal’e sımsıkı metinler. Modernleri onlar ve benzerleri hazırlamıştır. Yazınsal yaşamöyküye nicedir özerk bir tür olarak bakılıyor­du; üstüne “autofiction” devre­ye girdi, ama “hayatım roman” yazarlara özgü bir eğilim değil kesinkes: Devlet adamından po­püler figürlere herkes sivriltiyor kalemini.

    Edebi-felsefi bir otobiyografi örneği olan Le bonheur, sa dent douce à la mort’un yazarı, Fransız filolog ve filozof Barbara Cassin…

    “Sıradan bir ömürden ba­şarı hikayesi çıkarma” çabası­nı küçümserken, akla gelmiyor mu: Kim, neden, “cilalamadan” sözetsin yaşamından? Dürren­matt’ın Stoffe’sine döndüm ya, metin -şöyle başlıyor:

    “Kendi yaşamını anlatmak: Evrensel boyutta denenen, yeni­den başlanan girişim. Benim gö­zümde anlaşılır, ancak gerçekleş­tirilemez girişim. Ne kadar yaş­lanılırsa o kadar bilanço çıkarma isteği kabarıyor. Ölüm yaklaşı­yor, yaşam uçup gidiyor; uçup gittiği için ona biçim vermek isteniyor; biçim verirken sah­teleştiriliyor. Adına yaşamöykü dediğimiz bu yanıltıcı bilançolar böyle tesis ediliyor. Bunlar bazen büyük yazın yapıtlarıdır -dün­ya edebiyatı gösteriyor tablo­yu- ama bu kıymetli akçeyi çoğu zaman ve ne yazık ki sahih akçe görme yanılgısına düşüyoruz”.

    Bu nedenle yaşamöyküsü­nü yazmaktansa “konu”larının öyküsünü yazmaya soyunacağı­nı söyler ve kitabını gerçekten de öyle çatar. Gene de kendi yaşamı aradan görünmektedir!

    Yazdıklarından kendisini bütünüyle sakınmış yazar azdır. Ama doğrudan, ama dolantılı biçimde yazıya yansır yaşamsal kesitler. Dürrenmatt’ın üzerin­de durduğu “biçim verme” tanı­sıyla benim “cilalama”, kendini kayırma saptamalarım çakışı­yor aslında. Konu sahte-sahih kutuplaşmasına dayandığında durum çetrefilleşiyor; başka bir kutupsallığı işin içine katarak: Gerçek-Doğru versus Yalan-Yan­lış. Temel felsefi çatışkının ek­seni. Filozofların yaşamöyküsü yazmaya yanaşmadıkları söy­lenebilir; yeni kuşaklar bu gele­neği bozacak sanırım: Barbara Cassin’in bu sene yayımlanan Le bonheur, sa dent douce à la mort yaşamöykü denemesinin motor kavramı: Yalan-sık sahip çıkıldı­ğına tanık olmadığımızı belirt­meliyiz. Bir “kavga sanatı” olarak tanımlıyor onu Cassin; Aristote­les’in Homeros’un insana adam gibi yalan söylemeyi öğrettiğini aktardıktan sonra hükmünü ve­riyor: “Yalan söylemeyi bilmek” şart. Kendi yaşamından canalıcı anekdotlarla doğruluyor ne den­li yalana başvurmak gerektiğini: Katolik annesinin, Yahudi ba­basını soruşturmak için kapıya dayanan Almanlara “bir Yahu­diyle evlenmek mi, asla!” diye çı­kışmasının işe yaraması şaşırtıcı olsa da, şık örnek. Daha sevimli anekdot, henüz yürümeye başla­mamış oğlu radyatöre tutunmuş ayakta durmaya çalışadursun, Barbara yanından geçerken “çok pis kokuyorsun, altına yapmış­sın” dediğinde, “hayır anne” de­miş çocuk, sonra da karşısındaki boy aynasındaki suretine dönüp “yalancı!” diye bağırmış. Yalan söyleme güdüsünün insan doğa­sında varolduğunu ileri sürüyor belki de.

    Dürrenmatt’ın farkındalığı İsviçreli yazar Friedrich Dürrenmatt (1921-1990): “Ölüm yaklaşıyor, yaşam uçup gidiyor; uçup gittiği için ona biçim vermek isteniyor; biçim verirken sahteleştiriliyor. Adına yaşamöykü dediğimiz bu yanıltıcı bilançolar böyle tesis ediliyor”.

    Cassin’in yaşamöykü kitabıy­la aynı anda çıkan Yoga, Emma­nuel Carrère’in “roman”ı. Tırnak içine alıyorum, çünkü kurmaca cephesi sınırlı (ve ikinci kişile­ri koruma adına) bir ‘olsa olsa’ özkurmaca bu. Edebiyatı “yalan söylenmeyen yer” sayıyormuş Carrère; bana çaresizce ileri sü­rülmüş, anlamsız olmasa bile olanaksız bir sav gibi göründü bu. Yoga hakkında “yazdıklarım Nergizcil ve beyhude belki, ama yalan söylemiyorum” demiş ol­masını da açıkçası mesafeyle karşılıyorum. İçtenlik, yazınsal ölçüt müdür? Yalan söylememek yazı düzleminde erdem midir? Dahası: Doğru(yu) söylemek ne kadar mümkündür?

    Yaşamöyküsü ya da özkur­maca, Greimas’ın kuramsal ça­tısına oturttuğu “doğruluk ant­laşması” çerçevesinde, bence, yalnızca gerçeksilik açısından önem taşır: İyi yazılmış bir yala­nı kötü yazılmış bir doğruya yeğ­lerim. Doğal olarak ‘iyi yazılmış’ı tanımlamak zorlu bir iş. Kişinin geçmiş zamanında dolaşmaya çıkması içini dökeceği anlamı­na gelmez; içini dışına dökeceği anlamına hiç. İmbikle çalışmak, damlaları özenle indirmek; seç­meyi, ayırmayı, alıkoymayı, esir­gemeyi, örtbas etmeyi değil de tülbent kullanmayı, başkalarını olabildiğince çiğnememeyi, ka­sırgalardan ve sellerden geçmeyi gerektirir. Düpedüz historiogra­fi/tarihyazımı kapsamına so­kulmalı kişi tarihi, ama içindeki özneyi ‘ayraca’ (epokhe) almak kaydıyla.