Yazar: Enis Batur

  • … sorayım dedim Hudâ’dan
    …bir gelen olmadı semâdan

    Necip Fazıl’ın “Tabut” şiirinin arkasında Abdülhak Hamid’in “Makber”iyle “Ölü”sü duruyor demek abartılı olmaz. Çok daha öncesinde Sarı Saltuk’un ölümünden önce yedi tabut hazırlattığına ilişkin Vilâyetnâme ve Saltüknâme gibi kaynaklarda ve Evliya Çelebi’de anılan menkıbesi… Batı dünyasında da tabutun geniş bir ‘edebiyat’ı ve ikonagrafisi sözkonusudur.

    TABUT

    Tahtadan yapılmış bir uzun kutu,

    Baş tarafı geniş, ayak ucu dar.

    Çakanlar bilir ki bu boş tabutu

    Yarın kendileri dolduracaklar.

    Her yandan küçülen bir oda gibi

    Duvarlar yanaşmış, tavan alçalmış.

    Sanki bir taş bebek kutuda gibi

    Hayalim içinde uzanmış kalmış.

    Cılız vücuduma tam görünse de

    İçim bu dar yere sığılmaz diyor.

    Geride kalanlar hep dövünse de

    İnsan birer birer gene giriyor.

    Ölenler yeniden doğarmış, gerçek,

    Tabut değildir bu, bir tahta kundak.

    Bu ağır hediye kime gidecek

    Çakılır çakılmaz üstüne kapak.

    (Necip Fazıl Kısakürek)

    Tahtadan yapılmış bir uzun kutu Necip Fazıl Kısakürek’in 25 Mayıs 1983’teki cenaze töreninde tabutu sırtlanmak için yarışan büyük bir kalabalık vardı.

    Kültürümüz, geleneklerimiz, inanç eksenli ya­şam anlayışımız “tabut”u olabildiğince yalınkat bir “araç”a indirger: Ölüm döşeğinden mezarına “ölü”­yü taşıyacak, orada işlevi bitecektir: Ceset içinden çıkarılır, kefeniyle aşağıya indirilir.

    Buna karşılık, döşekten mezara giden yolda gözler üzerindedir. Ölü, dört kolluya binmiştir. Necip Fazıl’ın ilk şiirleri arasında yeralır “Ta­but”; metafizik ürpertisiyle öne çıkar, neredeyse varoluşçu bir atmosfer taşır. Aynı dönemde bir öncekine göndermeli “Ölünün Odası”ndan son iki dize:

    Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;

    Bana geldiği zaman böyle gelecek ölüm.

    Necip Fazıl’ın arkasında Abdülhak Hamid Tarhan’ın “Makber”iyle “Ölü”sü duruyor demek abartılı olmaz. Başta Cenap ve Yahya Kemal, Tan­pınar-Tarancı kuşağı etkilenmiştir bu iki şiirden (bir tek Necatigil’in ters çıkışına rastlanır).

    MAKBER

    Bilmem ki ne oldu, geçti bir gün,

    Sordum onu, zâhir oldu tâbût!..

    Tâbût!.. O reh-nümâ-yı makber,

    Tâbût!.. O heykel-i mükedder.

    Tâbût!.. O hatîb-i summ u ebkem,

    Tâbût!.. O bürûdet-i mücessem.

    Tâbût!.. O sükût-ı pây der-ser,

    Tâbût!.. O musibet-i mükerrer.

    Tâbût!.. O vahşet-i muannid,

    Tâbût!.. O makber-i seferber.

    Tâbût!.. O inkılâb-ı hâmûş,

    Serhadd-i revân-ı akl-ı medhûş.

    Tâbût!.. O harabezâr-ı ümmîd,

    Tâbût!.. O iğbirâr-ı câvid,

    Tâbût!.. O zıll-ı haşr-ber-dûş,

    Tâbût!.. O mevt-i cûş-der-cûş.

    Sarmıştı o ruha çâr-bâlin,

    Ben açmış idim memâta âgûş.

    Ol mâh gömülmemişti hâlâ,

    Ettim aceleyle azm-i sahrâ;

    Yalnız sorayım dedim, Hudâ’dan…

    Hiçbir gelen olmadı semâdan.

    Gezdim azıcık, garîb ü tenhâ,

    Baktım ki yerinde cümle eşyâ;

    Bir şeyde tagayyür etmedim his,

    Ancak değişirdi fikr-i Mevlâ.

    (Abdülhak Hamid Tarhan)

    “Makber”in yazıldığı şekliyle donduğunu, artık hepten oku­naksız bir şiir olduğunu düşünüyorum. “Tabut”la ilintili parça­ları için de geçerli bu düşüncem -keza “Ölü” de ölü bir şiir be­nim gözümde.

    Tarhan’la eşzamanlı, Recaizâde’nin Nijad öldüğünde yazdı­ğı şiirin okunabilirliği, sorunun “eski”likten çok “süslü ve sen­tetik” olmayla bağlılığına işaret ediyor:

    Tâbût!… İçinde vakf-ı sükûn na’ş-ı muhterem

    Mâtem çeker önünde büyük bir siyah âlem.

    Cumhuriyet dönemi şairlerinde farklı imgeler doğurur bir simge olarak tabut: Turgut Uyar’da “Tabutum Merkez Efen­di’ye giderken/Üç beş kişinin omuzunda gıcırdayarak” bir ses ögesi; Cahit Sıtkı’nın yarı ironik “Rahat bir yer olmalı ki şu tabut/Görmedim görmem diyen yiğit kimse” dizelerinde ve Melih Cevdet’in “1952 model” tabutunda görsel (“yaldız­lı, kakmalı, hâreli”) yanlarıyla öne çıkar o kara kutu. Ya da Necip Fazıl’ın deyişiyle: Tahta kundak.

    Hıristiyan dünyasında, kül kutusu seçeneği ayrı yerine koyulursa, tabut eşlik eder ölüye, yeraltına birlikte indirilir­ler -kaldı ki ‘kutu’ oldukça görkemli bir araç olarak tasar­lanmış, farklı estetik ölçüler yapımında etkili olmuştur. Ta­butun geniş bir ‘edebiyat’ı ve ikonagrafisi sözkonusu Batı dünyasında, kültür tarihinde; kendi payıma tek bir örnekle yetineceğim bu bağlamda:

    Günter Grass’ın post mortem yayımlanan (2015) son ki­tabı, şiirlerinden, nesir parçalarından ve desenlerinden olu­şan Vonne Endlichkeit idi; kitap gecikmeden Mehmet Barış Albayrak’ın çevirisiyle yayımlanacaktı: Sonluluk Üzerine (Kırmızı Kedi-2018).

    “Makber”in şairi, Abdülhak Hamit’in (Tarhan) 1937 yılındaki cenaze merasiminde top arabasına taşınan tabutu…

    Kitap, yazarının ‘en son dönem’ini katettiği gerçeği­ni gözden uzak tutmadığı parçalardan, yaklaşan ölümünü (eşiyle ortaklaşa) karşılamaya hazırlanışını işleyen izlekler­den oluşuyor -bunlardan biri de, eşini tabutlarını ısmarla­ma konusunda ikna edişinin öyküsünü içeren “Neyin İçinde Nasıl Yatacağız?”.

    Sonluluk Üzerine’nin en uzun, ayrıntılı metni bu; bir “Tabut Antologyası” yapılacak olsa (yapılmadıysa yapıl­malı) merkeze o yerleştirilmeli kesinkes. Peki neden?

    Öncelikle yazar, yaklaşan ölümüne gerçekçi, patavatsız, giderek ironik bir üslupla sokuluyor burada. ‘Ölü’süne (ve eşininkine) yaşarken gerekli “konfor”u hafif edasıyla sağ­lamayı hedefliyor. Aynı metinde gömü yeri bağlamında­ki girişimleri de aktarılıyor. Tabutların özelliklerine geniş açıdan değiniyor Grass.

    Ancak asıl darbeyi birkaç sayfa sonrasında vuruyor: Tabutların yapımı tamamlanıp getirildikten ve bunlar evin kilerine yerleştirildikten sonra bir zaman sonra Grass çifti gece vakti televizyonda polisiye filme kaptırmışken kilere giren hırsızlar sadece tabutları çalıp götürüyor! Olağandı­şı hikaye.

    Orada bitmiyor serüven: İki mevsim sonrası yaşanan geliş­meyi veriyor “Çalıntı Mal” başlıklı şiir:

    Geri geldi,

    İki tabut,

    Uzun dikdörtgen ve davetkâr.

    Geçen kış çalınmışlardı.

    Bir yaz günü,

    Polonya seyahatinden döndüğümüzde.

    Yine kilerde bulduk onları.

    Mavi bir muşambayla örtülü.

    Ve hiçbir hasar yok,

    Yalnızca yıldızçiçeği soğanları yoktu,

    Belki başka bir yerde çiçek açmışlardı.

    Neydi amaçları hırsızların,

    Neredeyse unuttuğumuz

    – Birini çamdan, öbürünü kayın ağacından yaptırdığımız –

    Bu tabutları,

    Bu kadar çaba göstererek.

    Aldıkları yere getirirken?

    Bu geri vermeyi açıklayacak

    Bir not ya da mektup yoktu.

    Ama benim tabutun içinde.

    Pelür kâğıdın üstünde,

    Yan yana duran iki ölü fare vardı,

    Zarif bir güzelliğe sahipti,

    Boş kafataslarının hattı ve narin kaburgaları.

    O zamandan bu yana çözmeye çalışıyoruz bu bilmeceyi.

    36 kısım tekmili birden tabut öyküsü Grass’ın fanilik karşı­sında tevekkülle duruşunun şen belgesi. Kısa süre sonra girdiği tabutunun yanı 2021 Nisan’ına dek boş kaldı: Ute Grass’ın ta­butu o tarihte ortak köşelerine indirilecekti.

    “Tabut Antologyası”na döneyim bu noktada: Oraya Sa­rı Saltuk’un ölümünden önce yedi tabut hazırlattığına ilişkin Vilâyetnâme ve Saltüknâme gibi kaynaklarda ve Evliya Çele­bi’de anılan menkıbesi yerleştirilmeli. Tabutlardan biri, yıllar geçti, Rumelifeneri’nin içindeki yatırın altındaydı belki de. Ba­zı rivayetler hakikatten güzel olur.

    * Dergimizde son dönemde yayımladığım yazıların ortak özelliği,

    ölüm kültürü üzerine bir kitap yazıyor olmamdan kaynaklanıyor; -konu belki içkarartıcı ama Hayat’ın esaslı parçası.

  • Günlük: Eskiden şimdiki bugün ise geçmiş zaman

    Günlük, öbür yazı türlerinden farklı olarak bir “şimdi”de yazılmasına karşın, zaman geçince “geçmiş”in kesitlerine dönüşür. Bu anlamda “anı” kapsamına sokulabilecek bir özelliği olduğunu vurgulamak gerekir. Thomas Mann’dan Orhan Pamuk’a, çocukluk-ilkgençlik dönemindeki “hâtıra defterleri”nden bugüne…

    Orhan Pamuk’tan hâtıralar… Uzak Dağlar ve Hatıralar, yazarın “ajanda” defterlerine yıllar içinde döşediği resimli yazılardan oluşuyor.

    Thomas Mann’ın gün­lükleri 10 ciltte topla­nıyor; S. Fischer Ver­lag’da. İlk cilt 1918-1921 arası­nı kapsıyor; sonrakiler 1933’te sürgüne çıkmasıyla başlıyor ve 1955’teki ölümüne dek hız kesmeden sürüyor -yaklaşık 8.500 sayfalık bir toplam. Ya­zarın gençlik yıllarının gün­lüklerini Los Angeles döne­minde yokettiği biliniyor: Özel yaşamının dışarıdan görünü­şünün tersine, girdaplarla ve sapkın tutkularına ilişkin tes­pitlerle dolu olduğu için on­ları ortadan kaldırdığına so­nunda pişman olmuş muydu? 58’inden başlayarak günlüğü­nü benzer ayrıntılar doldurur; günlüğünün yayımlanmasını 25 yıl ertelemiş olmasının te­mel gerekçesi buydu herhalde.

    Thomas Mann’ın günlü­ğüyle Goethe’nin günlüğü ara­sındaki belirgin koşutlar ve sözkonusu etkilenme süreci üzerinde çalışan Jochen Golz, günlük tutmanın ana iki ekse­nine gönderme yapar: Yaşam akışının kaydını tutmak ve iti­raflarda bulunmak. Bu anlam­da çoğu güncenin bir tür sır­daş olma özelliği barındırdığı söylenebilir.

    Goethe’de, “ibadet de reza­let gibi gizli kalmalıdır” şiarı­nın ağır bastığına dikkat çeki­yor Golz: “Ne(ler) yaşadığım kimseyi ilgilendirmez. Usta, bir adım daha atmıştır: Olup bitenler hakkında ne düşün­düğümü söylemek durumun­da değilim”.

    Duruşunda ve seçimle­rinde Goethe’yi model olarak görüp izini sürmesine karşın, günlüklerinde o çizgiden ge­niş ölçüde uzak durur Tho­mas Mann: Tuttuğu kayıtlar birden fazla cephesini sergiler ve karmaşık, düpedüz para­doks yüklü bir bünye ortaya koyar. Tabloyu Mann “aile”si­nin öbür üyeleriyle (Heinrich ve Nelly, Erika, Klaus, Golo…) birlikte okumak “itiraf” sınır­ları açısından verimli bir yol sayılabilir! Tek bir “aile”, Av­rupa’nın en karanlık dönem­lerinden birine, yazdıkları ve yaptıklarıyla, benzersiz bir ta­nıklık toplamı üzerinden ışık tutmuştur. Kaldı ki, 2. Dünya Savaşı yıllarının arka planını değerlendirmek yolunda baş­vurulan kaynaklar arasında Virginia Woolf ve Stefan Zwe­ig gibi yazarların günlüklerini de saymak gerekir: Onlar, tıp­kı Klaus Mann gibi, yaşanan yıkımın bedelini intihar etme­yi seçerek ödemişlerdir.

    Günlük, öbür yazı türlerin­den farklı olarak bir “şimdi”­de yazılmasına karşın, zaman geçince “geçmiş”in kesitleri­ne dönüşür. Bu anlamda “anı” kapsamına sokulabilecek bir özelliği olduğunu vurgulamak gerekir. Günlük yazarı ânı ânına farketmeyebilir tuttuğu kayıtların o boyutunu; sonra, dönüp yazdıklarını okuduğun­da kavrayacaktır bunu.

    Ölümsüz… Thomas Mann (1875-1955) (solda), Virginia Woolf (1882-1941) ve Klaus Mann (1906-1949) (en üstte sağda ). Avrupa’nın en karanlık dönemine günlükleriyle de ışık tuttular.

    Orhan Pamuk, yeni yayım­lanan ‘resimli kitab’ının da­ha başlığında “hâtıra” kavra­mını kullanıyor: Uzak Dağlar ve Hatıralar (YKY). Seçtiği “ajanda” defterlerine yıllar içinde döşediği resimli yazı­lar, araya zaman girince, kişi­sel “geçmiş”inden kesitler hü­viyetine bürünmüş gerçekten de. Onları tuttuğu bir günlü­ğün parçaları olarak görmü­yor mu yazar? Sözlüğü hiç kullanmamış kitabında, ama -örneğin- Virginia Woolf’un güncesinden de “hâtıra” diye sözettiğini, bir anı kitabı olan Walden’ı da benzer kategoriye soktuğunu görüyoruz. İşi da­ha da ileri götürerek, çocuk­luk-ilkgençlik dönemimizde revaçta olan “hâtıra defter­leri” ile bir özdeşlik kuruyor kendi defterleri arasında. Yıl­ların bütün “şimdi”leri artık bir “geçmiş”in ögeleri Pa­muk’un gözünde; onun için de “hâtıra”yı kullanmayı yeğliyor.

    Yazar olsun olmasın, kişi günlüğü içtenlik/sahihlik ek­seninde turnesol işlevi de gö­rür; bir bakıma denektaşıdır. Günlüklerini yazarken biri, yayına hazırlarken bir başkası olunabildiğini kanıtlayan ör­neklere rastlanır: Dönüp dö­nüştürmüş, “asıl”ı çarpıtmış­tır kalem efendisi!

    Günlükler, çoğu zaman ya­zarının etik duruşunun ana­hatlarını içerirler. Ernst Jün­ger’ın güncesi, özellikle de 2. Dünya Savaşı yıllarını kap­sayan oylumlu dilimi sarsı­cı modeller arasındadır: Bu derin, incelikli yazar, 3. Rei­ch ordusunun önde gelen bir subayı olarak işgal Paris’inde görevdeyken savaşın amansız gerçekliğine farklı bir prizma­dan bakmış, “dünyevi” keyif­lerinin ağır basması yaşanan vandallığa sırt dönmesiyle sonuçlanmıştı -okurun solu­ğunu tıkayan bir perspektif tabii, gelgelelim canalıcı bir belge de.

    Perdeyi, işbirlikçi Drieu la Rochelle’in yakıcı güncesiyle kapatabiliriz belki de.

  • Günlük: André Gide ve kendi gazetesini çıkarmak

    Günlük tutmak düzenli biçimde, zamana yayılarak yapıldığında “kişi tarihi”ne ilişkin en belirgin kaynağı yaratmaz mı? Fransız yazarın Günlük’ünden 1887-1925 arasını kapsayan ilk bölümü, YKY tarafından Türkçeye tercüme edildi. Yazınsal yapıtları kadar bu eseri de örnek sayılagelmiş, geniş bir kültürel coğrafyada etkisini göstermişti.

     Bir defa daha üzerinde durmuştum: André Gi­de yaşarken öylesine itki ve tepki kaynağı olmuştu ki ölümünün (19 Şubat 1951) ardından yazdığı yazıya Jean Paulhan ironik bir başlık seç­meyi yeğlemişti: “André Gi­de’in ölümü Fransa’da çok iyi karşılandı!”

    Bu sonuçta, yazarın özel yaşamını konu ettiği “rahat­sız edici” yapıtlarının, özel­likle de Günlük’lerinin payı azımsanamazdı. Sözkonusu temel yapıtın 1.500 sayfalık ilk cildi, sansürsüz biçimde, ama gecikmeli olarak, Orçun Türkay’ın dörtdörtlük çeviri çalışmasıyla dilimizde. Yapı Kredi Yayınları, kitabın tanıtı­mı için doğru çözümü bulmuş Ataç’ın bir cümlesiyle: “Ken­dini en iyi incelemiş adam. Bunun için de en önemli eseri bence Journal’i, güncesidir”. Bu cilt 1887-1925 arasını kap­sıyor; 1926-1951 arası artık başka (umarım çok uzakta ol­mayan) bir bahara.

    Gide’in günlüğü, özellik­le eşcinselliğini serimleyen bölümleri nedeniyle rahatsız­lık yaratmıştır. Dileyen oku­maz. Gelgelelim, edebiyatın “telos”u okuru rahatlatmak değildir. Gide’in günlüğü ger­çekten de, öte yandan, “ken­dini en iyi incelemiş” birini karşımıza çıkarıyorsa, bu ana özellik üzerinde oyalanmak gerekir.

    Burada, pek çok kültürel ortamda olduğu gibi Türki­ye’ninkinde de “birey”in, bi­reyselliğin, hele hele bireysel­ciliğin öteden beri horgörül­düğünü anımsatmalı. André Gide o duruşun, zihniyetin, anlayışın dünya ölçeğinde temsilcisiydi. Yazınsal ya­pıtları kadar Günlük’ü de bu bağlamda örnek sayılagelmiş, geniş bir kültürel coğrafya­da etkisini göstermişti. Bizim görece kısır günce edebiyatı­mızın önde gelen modellerin­den biridir Gide’in günlüğü: Ataç’ta, Tanpınar’da, Cemil Meriç’te belirgin izlerine rast­lanır.

    André Gide’in neredeyse 60 seneye yayılan yazma eyleminin ürünü Günlükler Fransızcada dört cilt olarak yayımlanmıştı. Günlükler’in ilk cildi YKY tarafından Türkçeye çevrildi.

    “Kendini iyi inceleme” ko­nusu eskisi kadar yer tutmu­yor eleştirel dünyada. Buna karşılık son yarım yüzyılda okur önüne çıkan günlük sa­yısında patlama gözlemleni­yor; bu günlüklerin yabana atılamayacak bir oranı edebi­yat-dışı alanlardan sökün edi­yor ayrıca. “Kendini incele­me”nin tek yolu günlüklerden geçmiyor. “Auto-fiction” kap­samına giren çok sayıda yapıt, benzer bir işlev üstleniyor.

    Günlük tutmak düzenli bi­çimde, zamana yayılarak yapıl­dığında kişi tarihi’ne ilişkin en belirgin kaynağı yaratmaz mı?

    Canalıcı soru/n. Ona ki­şi-birey-şahıs kavramla­rı üzerinden farklı cephele­re sokularak yanıtlar aramak sağlam yol. Şüphesiz, biribi­rine benzemez bütün gün­lük tutma biçimleri. Kişinin kendisini saklayarak sakındı­ğı örneklerle de karşılaşılır. Ama günlük tutmak yalnız­ca kendine ayna tutmak, bir bakıma selfie yazısı ortaya koymak ile de bir tutulamaz: Günlük yazarı, içinde yaşadı­ğı dar ve geniş çevreden top­luma ve yeryüzüne de açılan bir optik kullanabilir.

    Thomas Mann’ın genel günlüğü ve Doktor Faus­tus’un Günlüğü, aynı yaza­rın bambaşka kayıt tutma perspektiflerini benimseye­bildiğinin kanıtı (Gide onu öncelemiştir, Kalpazanlar Güncesi ile). İkincisi, yaza­rın tek bir yapıtının inşa sü­recine ilişkin bir günlüktür, asıl günlüğü herşeyi ceme­der: Yazı serüveni, özel ya­şamı, içinden geçtiği çağın uğursuzlukları, akçe konula­rı, tanıklıkları… Roosevelt ile âşık olduğu genç garson arası gidip gelen bir portreler ga­lerisi.

    Evet, kişi tarihi. Ona komşu: Ortam ve bağlam ta­rihi. Elbette öznel bir priz­madan.

    Ataç’ın tanımıyla “Kendini
    en iyi incelemiş adam”
    olan Gide (solda), bir
    başka deneme yazarı
    Giacomo Leopardi’nin ölüm
    maskesinin altında (altta).

    Bireyin varoluşsal kafes­leriyle savaşı geniş yer bul­muyor mu güncesinde? Açı farklılıkları ağır basar: Vir­ginia Woolf’un güncesinde “kadın olma” koşulları sorgu­lanır, Léautaud’nunkinde in­san-hayvan ilişkileri, Brecht’te insan-siyasa hattı. Strind­berg’in günlükleri barut fıçısı gibidir. Max Frisch ve Salâh Birsel yaşlılığı didiklerler.

    Günlükler (Feyyaz Kaya­can “Gecelik” derdi!), günden haftaya, aydan yıla, yıllara bir ömrün takvim yapraklarını oluştururlar. Batıda günlük ve gazete sözcüklerini çakıştı­ran diller bir doğruya işaret etmişlerdir -günlük tutmak, kişinin kendi gazetesini çı­karmasıdır.

  • Ölüyü rahat bırakmayan, üzerine bina konduran kültürler kalıcı olamaz

    Enis Batur “Kaç mezarlığımız korunabiliyor? Ya taşların ne kadarı? Herhalde ‘ölümlü dünya’ diye geçiştiriliyor konu” diyor ve kendisine sorduğu soruları cevaplamaya devam ediyor: “Baştansavma ölmeye dair ötekimle konuşma”.

    Yaz başıydı söyleşimizin ilk bölümünü gerçekleştirdiği­mizde; şimdi güze giriyoruz. Pandemi bütün amansızlı­ğıyla hüküm sürüyor yerkü­rede. Pencerenizden, içpen­cerelerinizden nelere, nere­lere baktınız?

    # Kapanmanın işi üzerinde da­ha da koyulaşmasını kolaylaştır­dığı görece talihli insanlar ara­sındayım, kapandıkça açıldım iyicene; ‘içpencere’ dediniz, sa­yıları arttı bu dönemde, ufukları genişledi.

    Dışarıya gelince… Herkes gibi ben de ölüm istatistiklerini bo­ğularak izliyorum. Görülme­miş bir bozgun yaşıyor insanlık. Hem de ilerleme kibirine kapıl­dığı bu çağda. Hepimizin payına düşen ağır çaresizlik. İki ‘dalga’ arası inip çıkan sayısal verilerin, sonunda bir tür kayıtsızlık do­ğurduğunu gözlemliyorum; şa­rapnel parçası çok yakına düş­medikçe görmezden geliniyor yanılmıyorsam -bunları kendi­mi daha bilinçli, sorumlu konu­ma koyarak söylediğimi sanma­yın, çoğu kişiden farkım yok, ba­şımı çeviriyorum.

    Toprağın örttükleri 2019’da defineciler, İznik’te bir zeytinlikte Geç Roma Dönemi’ne tarihlenen bir lahit buldu.

    Ölüm’e sırtınızı dönme ge­reksinmesi mi ağır basar ol­du, salgının yıpratıcı gerçek­liği karşısında?

    # Başka cephelerine bakmayı sürdürdüm son dönemde, konu­nun. ‘Haber bültenleri’nde ge­riye itilen, handiyse görünmez­leştirilen gelişmelere yaklaşmak iğneyle kuyu kazmayı anıştırı­yor. Gölyazı Nekropol Müze­si’nin korunmaya alınması Göl Yazı yazarını nasıl ilgilendirme­sin? Tarsus’ta, baraj sularının olağandışı ölçülerde çekilmesi Roma kaya mezarlarını yeniden ortaya çıkardı. İznik’te, bir tar­lada irikıyım bir Roma mezarı buldu çiftçi. Çin’de, Han Hane­danı’nın bir üyesine ait 1.800 yıllık mezar bulundu. Silvan’da 1. Kılıçaslan’ın ve kızı Saide Ha­tun’un mezarları. Uygur bölge­sindeki Kargılık Camii’nin yanı­başındaki değerli mezarlık kay­bolma tehlikesiyle karşı karşıya.

    Kuzum, bu can pazarında, sıraladığınız haberlerin her­hangi bir önceliğinden dem vurabilir miyiz? Bir avuç tarih ve arkeoloji meraklısı için bile ikincil önem taşıyor olsa gerek bu türden geliş­meler. Anlamakta güçlük çe­kiyorum: Bugün ne arıyorsu­nuz mezarların arasında?!

    # Dünya dönse de dursa da öle­ceğiz siz ve ben. Gideceğimiz yer orası. Sırtınızı dönmeniz, başka yere bakmanız değiştir­meyecek bu temel koşulu. Ne diyordu Jankélévitch? “Ölüm, mutlak ontolojik skandal”. Kita­bımın başındaki motto’lar ara­sına kattım o kısa cümleyi, çün­kü paylaşıyorum. Orada bitiyor Hayat ve geridönüşü yok. Geri­de kalıntılarımızı bırakıyoruz: Hızla çürüyecek bir kalıp, eriyip gidiyor, geride kalabildiğince kemikler kalıyor. Kültür, onları korumayı seçiyor genellikle; en azından bir süreliğine. Dayanık­lı olanlar çıkıyor aralarından, Gölyazı Nekropolü 2.500 yaşın­da; bunun öneminin nesini an­lamakta güçlük çektiğinizi anla­makta güçlük çekiyorum.

    Bir çırpıda kültürsüz, du­yarsız biri kılıverdiniz beni! Covid ölümleri milyonlar sınırını aşmışken ve hız kes­mezken konunun kültürel cephesine odaklanmamızı yadırgamıştım hepsi hepsi.

    # Evet, bininci kez, baldıran ön­cesi Sokrates’in flütle melodi öğrenme hikâyesi. Geçenlerde bir araştırmacı Şinasi’nin kayıp mezarı bağlamında bir sav öne sürdü: Yokedilen büyük Ayas­paşa Mezarlığı’nda -ki Grand Champs des Morts diye anılıyor Batılıların yaptığı harita ve gra­vürlerde- tam Ayaspaşa Apart­manı’nın bulunduğu yere/nok­taya gömüldüğü bilgisi size ne ifade eder bilmem; benim içimi rahatlattı. Son yıllarda çok sık geçtiğim bir güzergah; sözkonu­su apartmana başka gözle baka­cağım bundan böyle.

    Şinasi’nin mezarı Yakın zamanda bir araştırmacı, yokedilen Ayaspaşa Mezarlığı’na gömülü Şinasi’nin (altta) mezarının, tam Ayaspaşa Apartmanı’nın bulunduğu noktaya denk geldiğini öne sürdü.

    Duygusal birisiniz.

    # Duygularımla aklımı tahtera­vallide dengede tutmaya çalışı­rım. Birinin öbürünü ağırlaştır­dığı olur. Şinasi’nin mezarının yerini bilmenin yarattığı rahat­lık, yerini bilememenin yarattığı küçük boşluğun kısmen dolma­sıyla ilişkili. Yoksa Şinasi benim “ne”yim oluyor?!

    Diğer haberler? Onlarla da mı küçük boşluklar dolduru­yorsunuz? Tersine, gerçekte ölçüsüz büyüklükte bir boş­luk mu sözkonusu?

    # Dilerseniz Hayat’ın -benim­kinin ve sizinkinin de doğal ola­rak- sonsuz bir kara delik içerdi­ğini kabul edebiliriz. Bütün me­raklarımız, arayışlarımız, yapıp etmelerimiz onun tarafından yutuluyor besbelli; çünkü öldü­ğümüz an bomboşuz, sıfırlanı­yor karakutumuz. Haberlerin arkasındaki insanlar, kazılarını yürütenler, akademik çalışmalar yapanlar, öğrenci yetiştirenler bilmiyor mu bu durumu? Sisi­fos’luk herkeste.

    İnsanı dibe çekiyorsunuz! Damarınıza basayım der­ken damarıma basıverdi­niz. İyisi mi konunun kültü­rel cephesine döneyim ben. Londra’nın “Magnificent Seven”ını bilirsiniz. Paris’in Montmartre, Père Lachai­se, Montparnasse’ını; İstan­bul’un Karacaahmet’ini ya da Zincirlikuyusu’nu düşü­nüyorum da, hemen hepsin­de görece yakın geçmişe ait mezarlar korunuyor daha çok; geriye sardıkça tarihsel makarayı, seyreliyor korun­muş olanlar. Gölyazı Nekro­polü diyorsunuz, hadi o denli uzağa gitmeyelim, Ahlat’a bakalım: Mezarlar boş değil mi özünde?!

    # Arabesk tonu seçerek “hayat boş” diyebiliriz! Zamanla ke­mikler toza dönüşüyor. Koru­nabilmiş, yerinde kalmış me­zartaşı sayısı nedir ki? İstan­bul’un ilk surlarının yapımında, 5. yüzyılda, eski mezartaşları da kullanılmış. Ayaspaşa Mezarlı­ğı’nın taşlarının Gümüşsuyu’n­daki ‘şeddadî’ apartmanların ve askerî hastanenin temellerinde durduğunu söyler Koçu. Bugü­nün dev mezarlıkları yarın yo­kedilecektir. “Kemiklik” görün­ce insan, olacakları daha iyi kes­tirebiliyor.

    Ölesiye Sanat’ta Paris Ke­mikliği’ni ziyaretiniz hak­kında bir denemeniz vardı.

    # Evet. Bu bağlamda gerçekçi olmayı gerektiren ipucu sayısı yüksek. Ben, Dante’nin mezarı­na gittim Ravenna’da. Buna kar­şılık, İkbal’in ve Nefî’nin mezar­ları yoktur; onlara Mevlânâ Mü­zesi’nin bahçesinde iki simgesel kitabe ayrılmıştır. Fark üzerinde düşünülmeli. İki büyükbabam da Karacaahmet’e gömülmüş; çocukları ‘yer’lerini bilmediği için kayıplar. Öte yandan Hü­seyin Hâki’nin Feneri Dergâ­hı’ndaki mezarını ziyaret ettim, benden sonra kim ziyaret ede­cek o taşı? Kimse ziyaret etme­yecekse, ne için korunsun?

    Bir ‘Hece Taşları Müzesi’ kurulması fikrine ne dersi­niz?

    # Bazı taşlar zaten müzelerde; Muradiye Külliyesi’ni düşünün. Aya İrini’deki lahdi, Cluny Or­taçağ Müzesi’ndeki taşları, ben­zerlerini düşünün. Gene de me­zar başka: Şeyh Galip’i, komşu­su Müteferrika’yı ziyaret edince daha iyi anlıyor insan: Ölüleri rahat bırakmayı öğrenemeyen kültürler kalıcı olmaz. Mısır’da ölüleri rahat bırakmıyorlar öte yandan; bunu kültür adına yap­malarını kabul edilmez buldu­ğumu söylemeliyim, ‘yer’lerin­den oynatılmalarına içerliyo­rum. Luksor’da “bulunan” ahşap lahitler mumyalarla birlikte he­men müzeye kaldırılıyor, ‘kültür ve turizm’in, dolayısıyla akçe değerinin birleştirilme nedeni herşeyi önceliyor.

    Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıçarslan ve kızı Saide Hatun’un Diyarbakır, Silvan’da bulunan mezarları.

    Define avcısı soygunculara bırakılmaları yanlış strateji olmaz mıydı?

    # Korunamadığında müzele­rin nasıl soyulduğunun en ti­pik örneğini Mısır’da görmüyor muyuz?! Yapmayın! Ülkenin en ciddi ekonomi kaynakları ara­sındaysa kadim Mısır’ın yapıları ve nekropolleri, onları koruma­yı bilecekler. Biz kendi ülkemize bakalım kaldı ki: Kaç mezarlığı­mız korunabiliyor? Ya taşların ne kadarı? Herhalde “ölümlü dünya” diye geçiştiriliyor konu!

    Cinlerin İstanbulu’nda, iki dostunuzla birlikte yaptığı­nız “mezarlık dersi”ni ak­tarmıştınız. Bu söyleşinin ilk ayağında sözünü ettiği­niz yazılarını okudum Samih Rifat’ın ve Ekrem Işın’ın; ay­rıca Edhem Eldem’in ince­lemesine de eğildim. “Ders” sözcüğünü siz kullanıyorsu­nuz, bir bakıma “mezarlık okuma kursu” demeye getiri­yorsunuz. Yeni bir dil öğren­meye mi benzetiyorsunuz taş okumalarını?

    # Bunu Bacqué-Grammont’a da sorsanız sanırım benzer yanıtı duyacaktınız, Aksel Tibet’e de. Bir dili, hem de grameriyle öğ­renmekten sözedebiliriz. Ama, Ahlat taşlarıyla 17. yüzyıl sonu Osmanlı mezartaşları arasında­ki geniş boşluğu doldurmak ol­dukça güç. Bacqué-Grammont -ki biz onu Bâki Efendi (!) diye de biliriz- tahta şahidelerin bir­kaç ücra köydekiler sayılmazsa yokolduklarını söylemekle kal­mıyor, yakında Osmanlı mezar­lıklarından da elde avuçta pek az örnek kalacağını ekliyor.

    Tahta şahideler de korun­malı mıydı sizce?

    # Hiç değilse numune çeşitlili­ğini görebilmeliydik. Rilke’nin tahta haçını ziyaret ederseniz bir gün, ne demeye çalıştığımı anlarsınız. Kaldı ki, Ahlat’ta, Si­irt’te mezartaşlarında taş usta­larının, İmâdeddin Bin Ali’nin, İshak el-Hadîm’in imzalarının bulunması açık göstergedir: Bi­rer sanat yapıtı olsun istenmiş­lerdir.

    Jean-Louis Bacqué- Grammont’un Merdivenköy Bektaşi Mezarlığı’nda çektiği mezar taşlarından…

    Taş işçilerinin mimari ya­pıların kuytu köşelerine isimleri kakmalarını hatırla­tıyor bu.

    # Hünerlerini sahiplenme gü­düsü. Kurallar çerçevesinde kalarak, başka deyişle gramere ayak uydurularak işleniyor me­zartaşı. Ekrem Işın ve Nedret İşli’nin “okuma dersleri” bize kimin için “mücevveze”, kimin için “örf” ya da “selimî” kul­lanıldığını öğretmekle kalmı­yor, mermer kaplı aile sofasının düzenine ya da iki servi motifi arasına Mühr-i Süleyman yer­leştirilmesine ilişkin verileri de sunuyor. Bazı taşların tepesi­ne kuşların yağmur suyu içmesi için küçük bir oyuk kondurul­ması tam da gelişkin kültürün kanıtı.

    Ölüme hayatın içinden bir köprü kurarcasına…

    # Bacqué-Grammont, Osmanlı­ların mezarlıkta şarkılı-müzik­li piknik yapma alışkanlığının zamanla yitip gitmiş olmasına haklı olarak hayıflanır. Yaban­cı seyyahlar, İstanbul’da ya da Bursa’da mezarlıkların günde­lik yaşamın bir uzantısı hâlin­de varoluşunu yüceltirler. Vâdi-i Hamüşân deyişini çok severim: Suskunlar Vadisi, Eski Ahit’teki Ölüler Vadisi imgesinden daha anlamlıdır; çünkü insan ölüle­riyle de birlikte yaşamayı bilen canlı türüdür.

    Mezarlar, kabristan ziya­retlerinde taze çiçeklerle donatılır. Arada bakımla­rı düzenlice yaptırılanlar­la, terkedildiği belli olanlar yanyanadır. Taşlarda Fatiha beklentisi dile getirilmiştir.

    # Çünkü ölülerle canlılar ara­sına sözler girer. Duaya duru­lur. Karşıdan, taşlar da ses verir. Edhem Eldem ve Nicolas Va­tin bu bağlamda derin bir bo­yut açıyorlar incelemelerinde. Ortodoks cephesinde dinlerin, suskunluğun payı büyük: Ölü­mün arkasından aşırı tepki ve­rilmesi hoş karşılanmıyor, Hü­ve’l-Bâkî’ye diklenilir mi hiç! 1750’den sonra, diyor Eldem, taşlar gene de “geveze”leşmeye başlamış; inleme seslerine öy­künen yazıtlar, vah ya da heyhat seslenişleri, bundan da öte hü­zün, keder, umutsuzluk ifadele­ri, hem de ölünün ağzından taşa yüklenmiş.

    Galata Mevlevihanesi’nin sakinleri


    İbrahim Müteferrika’nın Galata Mevlevihanesi’nin haziresinde bulunan mezarlığı… Komşuları arasında Şeyh Galip de var.

    Kabristanlarda yalnızca kuş sesleri, rüzgarın yap­raklarda yarattığı hışırtılar duyulur diye düşünürdüm, demek taşlar da ses veriyor­muş!

    # Kulak kesilene. Mezarlıklara kim nelere inanarak, kim hangi kültürel donanımla girerse kar­şılığını duyar, görür. Ölü/m ritü­ellerinin yerküredeki çeşitliliği dudak uçuklatıcı. İnsan, Hayat’ı kendi hayatıyla sınırlamaz, onu ileri ve geri yönlere doğru açma­ya çalışır.

    1970 yazında Nemrut’a bir he­likopterle götürülüşümün hi­kayesini yazmak istiyorum. O tepeyi yukarıdan gördüğümde, kral Antikios’un kalkışımı büyü­lemişti beni. 1 ay geçmedi, Ah­lat’taydım; aralarında dolaştı­ğım taşların yarattığı duygunun benzerini Louvre’a ilk gidişim­de, Kadim Yunan bölümünde­ki yontu salonlarında yaşadım. Samih Rifat, İlyada’nın sonun­daki cenaze töreninden hare­ketle olağanüstü bir “epitafio” yazmıştı. Erken ölümü sonrası metne döndüğümde, orada bir gelecek öngörüsünün de barın­dığına vardım. Bu beni kendi yazdıklarım üzerinden ürpertti.

    Ölüm, Samih’in dediği gibi, çok yakın birini yitirdiğimiz­de “korkunç” kısalıkta bir tören. Onu bir çukura bırakarak dö­nüyoruz hayatımıza; kendimi­zi oradan başlayarak ölümümü­ze hazırlamaya koyulduğumuzu sanıyorum.

    Ama aynı Samih Rifat baş­ka bir yazısında, yetkin fo­toğrafını çektiği Bursa’nın ‘ufak tefek’ mezartaşlarının estetikleri açısından “şölen” oluşturduğunu yazmış. Sizde de benzeri bir yaklaşım yok mu?

    # Olmaz mı?! Ölümü esteti­ze etmek onun “skandal/varlı­ğı”yla bir ölçüde başetmek için büyük olasılıkla. Doğallaştırma çabası giriyor işin içine: Hay­vanlardan uzaklaşmamak en iyisi belki de. İngilizler bir dö­nemde ölüleriyle fotoğraf çek­tirmişlerdir. Taşı için vasiyet bırakanlardan bazıları üslûp­ları ve seçimleriyle güldürür ziyaretçileri. İşte vefat duyu­rusunu “zalim avrat elinden” yapan Hacı Mehmed Ağa’nın Otakçılar Mezarlığı’ndaki taşı. Atlas Obscura sitesinde ölüm kültürü ekseninde biraraya ge­tirilmiş yüzlerce bahis bulu­nuyor.

    Bugünün gömü âdetleri, yerleri nasıl bir kültür düze­yini simgeliyor sizin gözü­nüzde?

    # İstisnaları ayırırsak, herşeyi ile baştansavma ölünüyor artık.

  • Masal-kurgu âleminde çocuk yiyen yetişkinler!

    Batı’da Jentilak, Tarttolo ve benzeri hayal ürünleri kollektif bilinçaltına yuva kurmuşlardır. Anadolu’nun gelenek havuzundaki Demirtırnak, Kulbastı, Karakoncolos ya da Tepegöz belki daha yöresel figürlerdir. Masal dünyasının alacakaranlık cephesinde çocukları “av” olarak gören figürler… Hänsel ve Gratel’den “şirin” Shrek’e…

    Halklar, tıpkı insanlar, korkuyorlar. Beş kı­tada üremiş kollektif korkuları kurcalıyor nicedir kültür tarihçileri, antropolog­lar. İri kıyım bir katalog. İçin­de pek çok benzerlik taşıyan oysa biribirinden uzak, biribi­rinden habersiz yaşamış top­luluklarda görülmüş yılgı sim­geleri, figürleri. Benzer inanış­lar, önlemler, çare arayışları.

    Görece yeni örneklerine Dolores Redondo’nun üçüzlü romanında ve sinemaya uyar­lamalarında rastladık: Bask mitologyasının Jentilak, Tart­tolo ve benzeri hayal ürünleri kollektif bilinçaltına yuva kur­muşlardır. Anadolu’nun gele­nek havuzundaki Demirtırnak, Kulbastı, Karakoncolos ya da Tepegöz belki daha yöresel fi­gürlerdir; buna karşılık Heyulâ ya da Gulyabanî yaygın ölçek­te tanınan ‘görünür görünmez’ varlıklar; dev-âsâ sıfatı dillere pelesenk, kimse anımsamıyor çekirdekte onun bir imge ola­rak beklediğini. Hüseyin Rah­mi’nin Gulyabanî’si (1913) ile Halide Edip’in Heyulâ’sı (1909) edebiyata o damardan gelen eleştirel mesafeli yapıtlardır.

    Son dönemde konuya iliş­kin gelişkin tarihsel okumalar yapılıyor; ‘hayalet’ deposunun Uzak-Doğu’dan Batı’ya, kuzey­den güneye tarandığı çalışma­lar peşpeşe yayımlanıyor. On­lara Jean-Claude Schmitt’in “daimon” figürünü kuşatan Gölgeler Manastırı’nı eklemek isterim.

    Hansel ve Gretel. İllüstrasyon: Arthur Rackham, 1909.

    Avrupa kültürünün bu bağ­lamdaki merkez ‘yaratığı’, Go­ethe’nin “Elfler Kralı” şiirinden (1782) Michel Tournier’nin Kızılağaçlar Kralı romanına (1970), ilkinden Schubert’in bestelediği Erlkönig lied’ine (1815), ikinciden Schlöndorf­f’un çektiği filme (1996) dola­şan ibliscil dev-âsa figürüdür; Ogre’uyla (1973) Jacques Ches­sex’in zincire önemli bir halka eklediği unutulmamalı.

    Michel Tournier, romanıyla ‘tehlikeli sular’a son derece gö­züpek, dalmıştı. Goethe’nin şi­iri gerçi karanlık efsaneye iliş­kin tohumu yansıtıyordu, ama romancı “çocuk etiyle besle­nen” ifritle, sonunda çocukları askere alan Hitler’i özdeşleşti­rerek bir adım öteye geçti. Bu­na karşılık, yalınkat bir anıştır­mayla yetindiği söylenemezdi Tournier’nin: Çağrışım alanın­da, günümüzde veba boyutları aldığını gördüğümüz pedofili­nin özündeki altedilmez sapkı da, üstü yarıyarıya örtük, yer tutmuyor muydu?

    Türkçeye Yaşar Avunç’un Kutsal Ruh (Ayrıntı Yayınla­rı) başlığıyla çevirdiği Le Vent Paraclet’de, yazar, bir üst-ki­tap kurmuş, kitapları üzerine bir kitap yazmıştı. Kızılağaçlar Kralı’na ayırdığı uzun parçada, romanında örtülü biçimde so­kulduğu uç konulara biraz daha açıklık getirir. Kahramanıyla Hitler arasında, görünüşte eğ­retileme boyutundaki “çocuk yemek” temasını burada geniş­letir ve işin içine cinsel yükle­meleri katar.

    Goethe’nin ünlü “Elfler Kralı”ndaki “sevdim seni ben, tatlı yüzün büyülüyor beni” di­zesini “seviyorum seni, gövden ayartıyor beni” diye dönüştü­rür Tournier; çünkü mitolojik devin niyetinin tensel olduğu kanısındadır. Bu bakışaçısının, ‘çocuk’ ekseninde toplumun üyeleri arasında son dönemde belirgin yükseliş gösteren, hem Okul-Aile bağlamında, hem ru­hanî (!) kurumlar çerçevesinde yaşananlara ışık düşürdüğünü düşünüyorum.

    Tournier, çocuk korosuna da, canalıcı bir yapıt üzerinden yönlendiriyor okurunu: Karl­heinz Stockhausen’in kayıtlara ‘elektronik musikinin ilk baş­yapıtı’ ünvanıyla geçen, 1955- 56 arası Köln’de seslendirilen Gesang der Jünglinge’si (Genç­lerin Şarkısı), Kutsal kitabın Danyal Peygamber hikayesinin bir bölümünden esinle beste­lenmiştir. 12 yaşındaki çocuk soprano sesi için tasarlanan yapıtın en yeni versiyonlarına Youtube’den ulaşılabiliyor (13 dakika, 14 saniye).

    Bu yapıt da, yakın tarih­te Katolik kilisede ve bizdeki tarikatlarda ortaya çıkarılan, olağandışı boyutlardaki cinsel taciz vakalarının odak nokta­sında “koro” çalışmalarının (ve “kurs”ların) yeralması nede­niyle kehanet özellikleri taşı­yor.

    Dev-âsâ kavramı ve çeşitle­melerinin soykütüğünde masal dünyasının alacakaranlık cep­hesi ana rolü üstlenmiş. Bütün sözlü kültürlerde saflığı temsil eden çocukları av olarak gören dev daimon’lara rastlanıyor.

    İnsanoğlu, besbelli o “fi­gür”lerin arkasına saklana­rak sapkınlıklarını maskeleme yolunu tutmuş. Yazıya geçmiş en eski kaynaklardaki örnek­lerin başında gelen Kutsal Kâ­se Masalı’nda bir “dev-âsâlar diyarı”ndan sözediliyor: Orası burasıdır, ötede bir yer değil. Nitekim, masal babası Charles Perrault dev-âsâ figürüne “ço­cuk yiyen yabanıl insan” tanı­mını yakıştırarak onun aramız­da yaşadığını vurgulamıştır.

    Tarih, kimi nam salmış ‘ço­cuk avcıları’nı sunuyor önü­müze. Jeanne d’Arc’ın yolda­şı, “ulusal kahraman” Gilles de Rais sonunda 140 çocuğu kur­ban ettiği gerekçesiyle mi idam edilmiştir? Mavi Sakal figürü­nün de kaynağında görülen bu beysoylu hakkında Georges Ba­taille’ın dava belgeleri üzerin­den kurduğu kitapta, bu kurban vermeye ilişkin kara mitolog­ya örneğini handiyse kutsadığı söylenebilir!

    Gilles de Rais’nin dişi ikizi, Macar soylusu Báthony Erzsé­bet’in gençleşmek için çocuk kanı kullandığı yollu hikâyesin­de gerçek payı ne kadar, doğru­lamak olanaksız. Ancak, masal dünyasında “çocuk yiyen” di­şi karakterler olduğu unutul­mamalı – Grimme kardeşlerin Hänsel ve Gratel’indeki cadı en yaygın bilineni.

    21. yüzyıl nihayet “şirin” bir dev-âsâ modelinin hayatı süslemesini sağladı: Shrek ve isimsiz ama nefis cisimli eşek dostu karanlık hikayeleri sağa sola savurmuşa benziyor. Ge­ne de, masal yorumcusu Bruno Bettelheim’ın heyula motifleri­nin çocukların dünyasında teh­likelere karşı olumlu bir uyarı işlevi taşıdıklarını ileri sürdü­ğünü anımsatmalı.  

    21.yüzyılın “şirin” bir dev-âsâ modeli Shrek.
  • Bir çeşitliliğin şahşehri İSKENDERİYE

    İskenderiye’de doğup büyümüş Giuseppe Ungaretti (1888-1970), kentin kozmopolit ortamına denk gelmiş bir tür ‘melez’di. Önce Paris serüveni, sonra Milano’ya geçip orada demir atış. Bütün şiirlerinin atmosferinin gene de İskenderiye’de geçen çocukluk ve ilkgençlik yıllarında çatıldığını ifade etmiştir.

    Şehirler ile şiirler arasın­daki dolaysız ve dolayımlı ilişkiler çetrefil atmosfer sorunları içerir. Bir ara, İs­kenderiye’ye gitme isteğim ka­barmıştı; yapamadığım nice yol­culuktan biri; pek çok okuryaza­rın yaptığını-yapacağını yaptım. Kavafis’e, Forster’ın kent port­resine zaman ayırdım. Orada kalmadı uzanışlarım. 19. yüzyıl sonu kozmopolit ortamından sö­kün etmeye başlayan farklı kol­larla oyalandım. Düşündüm bir aşamada: İskenderiye’ye gitme­diğimden emin olabilir miydim?

    Seferis üzerine dev dokto­ra çalışmasından tanıdığım De­nis Kohler dört İskenderiye’nin varlığına işaret ediyor: Büyük İskender’in kurduğu, kütüpha­nesi ve feneriyle öne çıkan 2.500 yıl öncesinin kenti; pax romana döneminin melez kenti; sırasıyla Arapların ve Osmanlıların işga­li altında kavrulan kent; hıdiv­ler döneminde kozmopolit bir metropole dönüşen İskenderiye. Bunlara sanırım, bugünden tipik Ortadoğu kimlikli bir beşinciyi eklemek doğru olacak.

    Kavafis’in yaşadığı yıllar­da şiirinin topografyasında yeri olan kentlerin hiçbiri görünmü­yordu: Antakya, Konstantinopo­lis, İskenderiye gömülmüşlerdi geniş ölçüde, palempsest düze­nin amansız yasaları gereği. Ol­sun; şair görüyordu imgelemin­de gene de onları: Olağanüstü canlandırma yetisiyle. Günün­de yaşayan katip ya da simsardı; şiirleri yazan bambaşka bir za­manın içinden geçmeyi seçmişti -buna geniş zamanlar diyoruz.

    Her şair böyle durmaz. İs­kenderiye’de doğup büyümüş Giuseppe Ungaretti, kentin koz­mopolit ortamına denk gelmiş bir tür ‘melez’di. Önce uzun ve dönüştürücü bir Paris serüveni, sonra sisler şehri Milano’ya ge­çip orada demir atış. Bütün şiir­lerinin atmosferinin gene de İs­kenderiye’de geçen çocukluk ve ilkgençlik yıllarında çatıldığını ifade etmiştir: Geceleri bekçile­rin ve domuzların sesiyle dolan uykularına, gündüzleri kentin bitiminden başlayan engin çö­lün uğultusuyla tamamlanarak biçim alan hava, şiirinin yatağını belirler.

    Paris’e, yayımlanan ilk şiiri­nin, “In Memoriam”ın hayale­ti Moammed Sceab ile birlik­te gitmişti Ungaretti. Kaldıkları Hotel des Carmes duruyor hâlâ ve üzerindeki mermer levhada “Giuseppe Ungaretti 1916 yazı­nı burada geçirdi” yazıyor. Rue des Ecoles’den sapılır o sokağa. Şair, şiirlerini Türkçeye akta­ran Işıl Saatçıoğlu’nun sözleriy­le “Şarkısını çözmeyi bilmedi­ği için ölmeyi seçen” çocukluk arkadaşı Moammed Sceab için “Arap olmasına Arap değildi ar­tık; ama bir başkası da olamıyor­du. Tedirgindi. Nasıl ve nereye yerleştireceğini, nasıl ve nerede yumuşaklığa dönüştüreceğini bilmediği yıkıcı bir sevgi taşıyor­du yüreğinde” diyordu. Nietzs­che’yi okutmaya çalışmış şaire, şair onu Mallarmé’ye davet et­miş. Olmamış. Cenazeyi Hotel des Carmes’daki odadan alıp Iv­ry Mezarlığı’ndaki Müslüman karesine gömdürmüş.

    Ungaretti, Jean Amrou­che’un 1953’de yaptığı radyo söyleşilerinde, İskenderiye’den Paris’e, Milano’dan Roma’ya şi­ir burcuna konarak yurt yitimi depreminden kendisini kurtar­dığını anlatıyor. Gerçi şiirleri, özellikle biri, ona ne katıldıysa yaşarken şehirlerden çok nehir­lerden aktığını vurgular ama, su­ların kentlerin içinden anada­marlar olarak geçtiği unutulma­malıdır.

    “Şiir burcuna konarak yurt yitimi
    depreminden kendisini kurtaran” Ungaretti.

    Şiirinin tarihinin en acıma­sız “delik”lerinden birine büyü­teç tutar Ungaretti, Amrouche’la söyleşilerinden birinde. İlk kita­bının şiirlerinin çoğunu cephede yazarken, Closerie des Lilas’dan arkadaşı gazi Apollinaire de yeni şiirlerini siperlerde yazmaktadır. Ungaretti’nin intihar eden ço­cukluk arkadaşı için yazdığı şiiri Apollinaire çevirmiş, gelgelelim bu çeviri savaş derbederliği ne­deniyle kaybolmuştur. Onu çek­mecemizde sayalım.

    İskenderiye’den İtalya’ya göçeden bir başka avant-garde figür, Filippo Marinetti, onca ‘ta­bula rasa’ sonrası, ilerleyen yaş­larında İskenderiye’ye duyduğu nostaljik bağı itiraf etmişti.

    Şüphesiz İskenderiye’nin ef­sanesi yalnızca Kavafis ve Un­garetti gibi bir-iki yerli ikonla, Forster ve Durrell gibi yapıt­larında özelliklerini yücelten yabancı yerlileriyle sınırlana­maz. Céline Axelos’tan Paris’teki evinde başı kesilerek öldürülen romancı-şarkıcı Alec Scouffi’ye biribirinden farklı ‘tıynet’te ör­neklerin gökkuşağını tamamla­dığı bir çeşitliliğin şahşehri ol­muştur İskenderiye.

    Bugün, Ungaretti’nin 1931’de betimlediği, “büyük Arap düşü­nün sonsuz akşamı”yken İngi­lizlerin havasını kökten “tenis kortlu villalar ve plajlar” ile dö­nüştürdüğü şehirden geriye ka­lan izler kitaplardan taşanlar.

    Başta Hala Halim’in İskende­riye Kozmopolitizmi (2013) ça­lışması, çeşitli dergilerde yayım­lanmış kapsamlı incelemelerde işlenmiş bir konu Levanten Mı­sırlıların sesli ve yazılı yapıtları. Çoğu yarıyarıya gönüllü, yarıya­rıya zorunlu sürgün dönemleriy­le sona ermiş yaşamöykülerdir. Edmond Jabès, bu antologyanın en derin figürü olarak öne çıkar, benzersiz yapıtıyla. 20. yüzyıl şi­irinin ana limanlarından biri.

    Öteki uçta, İskenderiye’den önce Paris’e geçen, sonunda Ka­nada’ya demir atan Ayoub Sina­no, bir köşesi İstanbul’a bağla­nan yapıtıyla göze çarpıyor: “Po­la de Péra”nın şiirlerinden özel bir Beyoğlu kokusu sızıyor. İs­tanbullu operet şarkısının öykü­sünü bir gün dilimizde ağırlama­lı, yazarını selamlamalıyız.

  • ‘Meçhule giden bir gemi’ ve edebiyatçı yolcuları…

    Edebiyatın ölüm gerçeğini “belletmeye” etkisi, katkısı ne ölçüdedir? Ölüme giderken insana insan ne ölçüde yardımcı olabilir, çok yakını, en yakını olsa bile? Mehmed Uzun, Kemal Tahir, Michel Foucault, Hervé Guibert ve daha niceleri… Yaklaşan zamansız ölümün bilincinde yaşananlar, yazılanlar…

    Muhsin Kızılkaya’nın “Mehmed Uzun ile Kemal Tahir’in Kan­serle İmtihanı!” başlıklı, Ayşe Şasa’ya da açılan yazısının ‘kay­nak’ları belirsiz. Yalnızca kendi gözlemlerinden mi yola çıkarak yazmış bu denemeyi, anlayama­dım. ‘Konu’ şu bağlam açısından önemli: Mehmed Uzun kan­ser olduğunu öğrendikten sonra susmuş, yazmayı bırakmış, kü­tüphanesini boşaltmış; benzeri durum Kemal Tahir kanser ol­duğunda ortaya çıkmış, ameliya­tının ardından suskunluğuna gö­mülmüş, yazmayı bırakmış.

    Bir “İmtihan”dan sözetmek ne denli yerinde seçim? Öleceği­ni öğrenmek sorununa ikidebir dönüyorum, görebildiğim: Her­kes susmuyor (Dr. Kahn hep söz aldı işte), herkes bırakmıyor yaz­mayı (Wittgenstein) ama susan­ların oranı düşük olmasa gerek.

    Küsülüyor mu?

    İki yazar da başladıkları son romanlarına dönmemişler. Öle­ceğini öğrenen yazma isteğini yitiriyorsa şaşılmaz. Kendi payı­ma, tersi yönde hareket edebi­lenler şaşırtıcı gelir bana.

    Susmaya gelince, tam da ora­da asıl yerine oturuyor Tracta­tus’un altın cümlesi.

    Kızılkaya’nın yazısının ar­dından okudum Mehmed Uzun’un Ölüm Meleğiyle Rande­vu’sunu. Dağlayıcı metin, içsö­ken bir son sefer belgesi. Geniş bir bölüm almak istiyorum:

    “Akciğerim su topluyordu ve o suyun çekilip alınması için bir­kaç günlüğüne hastanedeydim. Hastaneden çıkar çıkmaz tama­mıyla romanıma konsantre ola­cak ve yaklaşık bir yıl içinde ya­zıp bitirecektim. Ama gelişmeler hiç de düşündüğüm gibi olmadı, tam tersine birden kendimi bü­yük bir felaketin kör kuyusunda buldum. Söz konusu o musibet suda kanser hücrelerine rast­landı ve iki hafta boyunca süren vücut taramalarında midede bir tümörün olduğu tespit edildi. Dahası, hastalık sadece akciğer­lere değil, kemiklere ve iliklere de sirayet etmişti. Durum va­himdi, ölüm meleği hızla yanıma sokuluyordu; o güne kadar çok uzağımda olduğunu sandığım ölüm meleğinin soğuk nefesini, birdenbire ensemde hissetmeye başladım.

    2007’nin Ekim ayında hayatını kaybeden yazar Mehmed Uzun, Ölüm Meleğiyle Randevu’yu kanserle mücadele ettiği süreçte yazmıştı.

    Ölüm meleğiyle kaçınılmaz randevumun zamanı mı gelmişti acaba? Bir metafor olarak çeşitli metinlerimde kullandığım o an, memento mori bu kadar yakı­nımda mıydı?

    Sağlığım hızla kötüleşti, baş­tan sona her şeyi yanlış yapan İsveçli doktor ve hemşirelerin de işgüzarlığıyla, kısa sürede bir başkası haline geldim. 25 kilo verdim, nefesim tamamıyla ke­sildi ve oksijen makinesine bağ­landım, kansız kaldım (hastalık kanı yok etmeye başlamıştı) ve kelimenin tam anlamıyla takat­ten düşerek, yatağa çakıldım. Bir diğer ciddi değişiklik de uyku­suzluk oldu, uyku beni terk etti ve birazcık uyuyabilmek için ne­redeyse bir avuç dolusu hap al­maya başladım.

    Her şey aniden bir korku fil­mine dönüşüverdi; esas kor­kunç gerçeğini hastanelerin ve bakım evlerinin sımsıkı kapa­lı oda ve salonlarında gizleyen, üçte biri kanserli bir ülke (kal­dığım bölümden her gün bir-iki ölü çıkıyordu); hastaya bakacak zamanı olmayan ve hastayla il­gili her konuda tasarruf etmek zorunda olan rasyonel doktorlar, hemşireler; günden güne eriyen, parmağını bile kıpırdatmaktan aciz, günün her anını hastanede, odasının meşum duvarlarına ba­karak geçiren, uykusuz, mecal­siz bir adam. Ve gece, kabuslarla dolu bir-bir buçuk saatlik bir uy­kudan sonra başlayan ve ölümle yaşam arasında gidip gelen son­suz zamanın sıfır noktası.

    Yeni durumu olduğu gibi ka­bul etmekten başka bir yol yok­tu, ölüm çok aniden gelmişti ve içimde bir canavar olarak her ta­rafımı işgal ediyordu. Bu durum­da, esas karar vermem gereken bir başka konu daha vardı; hızla yanıma sokulan ölüm meleğiy­le çekip gidecek miydim yoksa direnecek miydim? Bu kararın öyküsü oldukça uzun, umarım bir gün onu da yazarım, ancak sonunda kararımı verdim; ölüm meleğiyle randevumu erteleme­ye çalışarak, direnecektim. Ya­şam boyu hep direnmiş biri ola­rak, şimdi çok farklı bir mücade­leyle karşı karşıyaydım. Bu farklı direnişin ilk adımı şu oldu; ken­dime ve hep yanımda, başucum­da olan eşime (dost ve akraba­lara da) ölümle ilgili konuşmayı, düşünmeyi hatta ölümü çağrış­tıran her şeyi yasakladım. Kaç günlük ömrümün kaldığını bana gülümseyerek söyleyen doktor­lara da yasak koydum.

    Ölümü konuşmayacak, dü­şünmeyecek, hissetmeyecektim. Onun yerine hep hayatı, gele­ceği, umudu, azmi konuşacak, düşünecek, hayal edecektim. Ama eğer ölüm meleği gelip beni alırsa da, metanet ve sükûnetle onunla gidecektim, mümkünse yüzümde bir tebessümle”.

    Fritz Zorn’un, Palmier’nin, Hervé Guibert’in son perde me­tinlerindeki isyan, red, diklenme tonlarının benzeri yuvalanmış Uzun’un sözlerine. Ama Ölüm’ü hissetmemek, konuşmamak panzehir olabilir miydi?

    Aklıma, Narziss ve Gold­mund’un paralayıcı 20. bölü­münde Hesse’nin söyledikle­ri düşüyor: “Ölüm hiç aklından çıkmıyor mu?” diye sordu Nar­ziss’ten sonra Goldmund’un kur­duğu cümleler. Ölüm, öleceği bil­dirilen kişinin düşüncelerinden uzaklaştırılamaz diyorum.

    Doğruluyor Guibert’in gün­cesi. “Edebiyata düşen önemli rollerden biri de Ölüm Eğitimi”. Birkaç gün öncesinde, acıları da­yanılmaz boyut aldığı için “her gece ölmek istiyorum” cümlesini kurmuş kişi o: Öğrenmenin, öğ­renileceklerin sınırı var.

    Edebiyat’ın böylesi bir ro­lü var mı, olabilir mi gerçekten de? Kullanılan kavram bir çer­çeve getiriyor; sözgelimi “işlev” dememiş yazar. İyi ama ‘eğitim’ neyin nesi burada? Edebiyatın ölüm gerçeğini belletmeye bir et­kisi, katkısı ne ölçüde söylene­bilir? Guibert, AİDS kurbanıydı; Palmier, kanser koğuşundaydı bize ulaşan son ‘yazı parçaları’nı kağıda düştüklerinde: Neye ya­ramıştı kelimeleri, okuyanlara neydi iletebildikleri?

    Ben ‘ölüm öğrenimi’ görüyo­rum, doğru cümle mi?

     Ölüme doğru hayvanların eşlikçiliği Calais’deki bir “mouroir”da, son safha hastalarına eşlik eden Peyo isimli atın eğitimcisi, atın bu ölümcül hastalara ne denli iyi geldiği anlatıyor. Eğiticisine göre Peyo hastanede bir kapının önünde duruyor ve bir ayağını kaldırıyormuş

    Hervé Guibert’in, AİDS’ten ölen yakın dostu Foucault’nun cançekişme sürecini de içeren Beni Kurtarmayan Dostum’u ya­zarken, düpedüz çiğ bir üslûpla ölümüne hazırlanmayı denedi­ği ileri sürülmüştür. Bunun bir ‘ders’ çıkarma olarak değerlen­dirilemeyeceği düşüncesini taşı­yorum: Olsa olsa bir prova

    The Guardian’da çıkan bir röportajda, Calais’deki bir “mouroir”da, son safha hastala­rına eşlik eden Peyo isimli atın onlara ne denli iyi geldiği anla­tılıyor. Eğiticisi Hasan Buşakur, yıllardır bu temasın, kurulan ilişkilerin ölümcül hastaların son günlerinde yarattığı tansıksı yumuşatıcılığı aktarıyor -röpor­taja eşlik eden kareler söze ve yoruma gerek yok dedirtiyor.

    Ölüme giderken insana in­san ne ölçüde yardımcı olabilir, en yakını olsa bile? Siz öleyazı­yorsunuz, onlar yaşayacaklar: Amansız gerçek. Başka canlılar­la oysa aynı karşılaştırmayı yap­maz insan: Kedi, köpek, at size durumunuzu bilmeden sokuldu­ğunda gevşeyebilirsiniz. Hasan anlatıyor: Peyo’yu hastanede bir kapının önünde duruyor, bir aya­ğını kaldırıyormuş.

    Bir “ihtiyacı” mı hissediyor?

    Soru(m) budalaca bulunabi­lir ya, ne(yi) biliyorlar ki akıllı­larımız?

  • ‘Kendinden bir şeyler kattın Güzelleştirdin ölümü de…’

    Türkiye’nin ve Türkçenin değer oluşturmuş, iz bırakmış sayılı şairlerindendi Sezai Karakoç. Diyarbakır-Ergani doğumlu şair, 16 Kasım 2021’deki vefatının ardından İstanbul Şehzadebaşı Camii haziresine defnedildi. Gerek eserleri ve şiir anlayışı, gerekse konuşmaları ve siyasi tutum alışlarıyla nevi şahsına münhasır bir iz bırakan Karakoç’u, Enis Batur’un 2005’te kaleme aldığı “Sezai Karakoç Okuma Saatı” başlıklı yazısıyla anıyoruz.

    Yirmi yıl olmuş, edebiyat dünyamızda iki “cep­he”nin biribirine sağır kalışını eleştiren yazılar kale­me almıştım peşpeşe. Şüphe­siz, o dönemde de bu ayrış­maya yüz sürmeyen iki avuç has şair, yazar vardı, şimdi de olduğunu gözlemliyoruz; ama önyargılar, dünyagörüşü ya da hayat anlayışı farklılıkları­nın körüklediği kafa çeviriş­ler okur çoğunluğunu hep et­kiledi, sonunda kaybedenlerin kendilerinden başkası olmadı­ğını bile algılayamadı insanlar. Bu körelme, gün geldi, ait sa­yıldıkları “cephe”lere bakışla­rını da miyoplaştırdı kaldı ki: Görmemeye alışmışlardı.

    Çevremdekilere Dağ­larca’nın İncir Yürüyüşleri (1999) ve Yapıtımla Konuşma­lar II (2000) gibi iki başyapıt daha yayımladığını anımsattı­ğımda bana inanmaz gözleriy­le bakıyorlar yalnızca; kimse o kitapları aramaya kalkışmıyor.

    Özdemir İnce’nin, Yasak­meyve’nin 18. sayısında (Şubat 2006) “Ôscia Antica” başlıklı, onüç parçalık önemli bir şiir yayımladığından sözettiğimde, “o gazete yazılarını yazanın iyi şiir yazamayacağı” yanıtını alıyorum.

    İşin kötüsü, bu tepkile­ri verenler, bir biçimde aynı “cephe”de yeraldıklarını ‘du­ruş’larından bildiğim, kültür dünyamızın ufku geniş tem­silcileri. “Karşı cephe”den bir ürüne dikkat çektiğimde ise, mermer kafa eleştirmenimiz bana çıkışarak haddimi bildi­riyor. Bir tanesi de, “sen kendi işine bak” demişti: “Şiirini yaz, başkalarının yazdıklarını çen­tiklemekten vazgeç”. Besbel­li iyi geçinmenin yolu oradan geçiyor -gerçek şu ki, benim pek geçinmeye niyetim yok.

    Son çeyrek yüzyıl içinde yazılmış en okkalı siyasal şiirlerin de şairi olan Sezai Karakoç, kısa süren Diriliş Partisi serüveni sırasında, 1991’de Bursa’da düzenlenen bir mitingde.

    Şiir ortamını, edebiyat dünyasını 1980 Eylül’ünden bu yana pus kapladı. Kişi öne çıkıyor, çıkarılıyor; yapıt hiçe­sayılıyor, görülmüyor. Öyle ki, takipçileri bile etkiliyor du­rum. M. Ş. Onaran, ‘bir vakit­ler’ etkili olmuş Nuri Pakdil’in sırra kadem bastığını sanı­yor. Oysa Pakdil, Otel Gören Defterler üst başlığıyla vaftiz ettiği yeni yapıtlarını peşpe­şe yayımlamayı sürdürüyor; gitgide derinleşen bir dünyayı gitgide incelen bir yazıyla ku­şatarak hem de. “İyi de, orta­lıkta görünmüyor”, denilebilir.

    Birincisi, Pakdil zaten görün­mezdi. İkincisi, görünmeyenin görülmesini gerektirir edebi­yat tutkusu. Üçüncüsü: Ortalık neresi? Bizim yetişmemizde payı olanlar, ‘Fizan’daysa bula­caksın’ şiarını kafamıza kazı­mışlardı.

    Bütün bu tabloyu, sözü Se­zai Karakoç’a getirmek için çizdim. İki buçuk yıl önce Amerika Irak’a “demokrasi”yi getirdi: Bugün herkes biribiri­ni öldürme özgürlüğünü kulla­nıyor artık. Bir buçuk ay oldu, Ortadoğu’da kan gövdeyi gö­türmeye başladı. Bölgede ne­ler olabileceğini kestiremeyen kimse yoktur sanırım.

    Sezai Karakoç, 1979-1988 arası yazdığı ve Alınyazısı Sa­atleri başlığı altında topladı­ğı şiirlerinde bu coğrafyanın bütün iniltilerini, ağıtlarını, isyanını yoğunlaştırmıştı. Şi­ir ortamı dönüp oraya bakıyor mu? Bana öyle geliyor ki, o dar alandan başlayarak halka hal­ka geniş okur kitlesinin dikka­tine Karakoç’un şiirleri açıl­malıydı -hiç değilse Mehmet Ocaktan’ın, İhsan Deniz’in elinden.

    “Şiir halktan koptu” serze­nişine girişenlerin önce köprü mühendisliğini ciddiye alması gerekmez mi?

    Sezai Karakoç, “karşı cep­he”nin uzun süre takibinde kalmışsa, bunu Mülkiye’den arkadaşları Cemal Süreya ve Ece Ayhan’ın ısrarlı hatır­latmalarına da borçluyuz; geçerken anımsatmak gere­kir. Kendi cephesinde, bir tür dokunulmazlığı oldu Kara­koç’un; ama bu dokunulmaz­lığın, onun yapıtına yaklaşıl­masını neredeyse güçleştirdiği ayrı bir gerçek. Bazı şiirleri­nin (sözgelimi “Balkon”), ba­zı kitaplarının (Gül Muştusu, Hızırla Kırk Saat) haklı ünü sonrasını haksız biçimde göl­geledi.

    Karakoç’un şiirinde, birkaç uygarlık ekseni adıyla sanıyla çizilmiştir: İstanbul-Diyarba­kır-Bağdat, Kudüs-Kabil-Ka­hire gibi. Geniş bir kültür coğ­rafyasına hüzün ve isyanla, umut ve öfkeyle yüzünü döner ve bir bakıma yeni bir epiğin tohumlarını saçar.

    Şiirokurunun bir tuhaflı­ğı da bu noktada biçimlenir: Mahmud Derviş’e ya da Ado­nis’e âşinadır da, bu defa da hipermetrobu azdığı için bur­nunun dibini görmez: Orta­doğu tragedyasının en çetin, sağlam şiirlerinden biri Sezai Karakoç’un yapıtında bekle­mektedir.

    Kimi ilgilendirir bilemem ama, anımsatmak isterim: Be­nim Sezai Karakoç’la ortak yö­nüm çok fazla olmasa gerektir -aynı kuşaktan değiliz, dünya­görüşümüz ve hayat anlayışı­mız neredeyse iki ayrı uçtadır, onun yeri cennetse benimkisi besbelli cehennemdir; konu­muz burada şiir olduğuna gö­re: Gün Doğmadan’ı okuma­dan, ince eleyip sık dokuma­dan olmaz derim.

    Sezai Karakoç, bırakın medya maymunluğunu, kısa süren bir siyasal parti serüve­ni sayılmazsa, hiçbir zaman ortalıkta görünmedi.

    Bu onun şiirinin hakettiği ölçüde görülmesine engel ol­mamalı. Alınyazısı Saati, son çeyrek yüzyıl içinde yazılmış en okkalı siyasal şiirleri buluş­turan toplam, kederli bir Orta­doğu destanı.

    Ve Kudüs Şehri.

    Gökte yapılıp yere indirilen şehir.

    Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri.

    Altında bir krater saklayan şehir.

    Kalbime bir ağırlık gibi çöküyor şimdi.

    Ne diyor ne diyor Kudüs bana şimdi

    Hani Şam´dan bir şamdan getirecektin

    Dikecektin Süleyman Peygamberin kabrine

    Ruhları aydınlatan bir lâmba

    İfriti döndürecek insana:

    Söndürecek canavarın gözlerini

    İfriti döndürecek insana

    (…)

    (Alınyazısı Saati’nden…)

  • Teşhirden sanata idam ve tekrardaki fark payı

     Goya, 1. Maximilian’ın idam infazını konu edinirken sahneyi kafasında “kurmuştu”; başvurabileceği fotoğraf (1808’de!) yoktu (olamazdı). Buna karşılık Goya’nın tablosu Manet’nin, Picasso’nun, Yan Pei-Ming’in ve başkalarının resimlerinin algoritmasını oluşturdu. Saddam Hüseyin’den Kaddafi’ye, sanatçı elinden maktulleri konu edinme eğilimi ve bunun doğurduğu estetik ve politik sonuçlar…

    Bundan 9 sene önce ya­yımlanan Geronimo’nun Ölümü’yle ikonaklazma sorununun çağdaş hâli üzerinde durmak istemiştim. Herşeyin ekranlardan izlendiği, dışına bakılmaz olduğu bir dünyada ne ne kadar gösteriliyor, görünür kılınacaklara kim(ler) karar ve­riyordu? Usame Bin Ladin’in öldürüldüğü operasyon, benim gözümde tipik denektaşı rolünü üstlenmişti.

    Öncesi vardı, olmuştu: Sad­dam Hüseyin’in asılmasının korsan kaydı sözde tepkiler uyandırdıysa da bugün bile in­ternet ortamında dolaşımda.

    Sonrası, gecikmeden ola­caktı: Kaddafi 2011 Ekim ayının 23’ünde “büyük olasılıkla” öldü­rülmüştü ve cesedinin görüntü­leri yayımlanmıştı -o hareketli görüntülere de aynı kaynaktan ulaşılıyor hâlâ.

    Gösterilmekte sakınca gö­rülmeyen kayıtlar bunlar: İlki­nin ‘sorumlu’ları Iraklılar, ikin­cisininkiler Libyalılar -oysa Bin Ladin’i öldürenler Amerikalı­lar ve o görüntüler kilit altın­da. ‘İzinli versiyonları’ için bkz: “Zero Dark Thirty”; Kathryn Bi­gelow’un 2012 yapımı filmi.

    İkiyüzlülük ile yüzsüzlük sırt sırtadır.

    Bir cesedin yalnızlığı Ressam Yan Pei-Ming, Kaddafi’nin cesedini resmettiği tabloyla ilgili bir röportajında şöyle diyordu: “Kaddafi’nin cesedini gösteren bütün fotoğraflarda başka insanlar da vardı. Bacaklar, yürüyen insanlar, üzerinde yattığı şilte, etrafına saçılmış eşyalar… Bu resimle ona haysiyetini geri verdim. Burada ölümüyle başbaşa. İnsan olma yalnızlığında. Kendi kurbanlarının kurbanı olarak”.

    Burada, sorunlu bölgeye ge­çiyorum: Sanatçı elinden mak­tulleri konu edinme eğilimi ve bunun doğurduğu, doğurabile­ceği estetik ve politik sonuçlar.

    Başlamadan yarıyarıya on­tolojik temelli bir soru: Resmin arkasındaki fotoğrafı sanat kıl­mayan onun hangi temel özelli­ği? Yanıtını havada asılı bırak­mayı yeğlediğim soru/n.

    Kaddafi’nin ölümünün vide­osu Batı medyasında tartışma­lar doğurmuştu: Kanlı sorum­lulukları bulunan bir diktatör de sözkonusu olsa, öldürülme­sini veren görüntüler, kanlı ce­sedinin fotoğrafı yayımlanmalı mıydı? İkilemin hâlâ geçerli ol­duğu, görüntülerin dolaşmasın­dan belli.

    Oldukça rötuşlu, çünkü gö­rece ‘temiz’lenmiş hâldeki fo­toğraf, Kaddafi’nin cesedinin kaldırıldığı bir odada çekilmiş; yeri gizli tutulan (ne zamana dek?) bir noktaya gömülmek üzere götürülmeden önce. Fo­toğrafçının adını “copyright” nedeniyle biliyoruz: Rémi Ol­chik, Paris Match dergisi için belgelemiş durumu: 24 Ekim 2011. Yan Pei-Ming de sıcağı sı­cağına yapmış 110×157 cm’lik yağlıboya tablosunu. Fotoğraf­çı gibi orada mıymış; hayır; fo­toğraftan yola çıkarak Dijon’da­ki stüdyosunda gerçekleştirmiş “Kaddafi’nin Kadavra”sını. Bir söyleşisine “fotoğraflar bana bilgi (information) sağlıyor” de­miş Pei-Ming: “Ona haysiyetini iade ettim. Ölümüyle başbaşa. İnsan olma yalnızlığında. Kendi kurbanlarının kurbanı olarak”.

    “Bilgi”, burada yeterli mi? Fotoğrafı görmeseydi resmini böyle yapacak mıydı? Ressa­mın fotoğraftan yararlanmasın­da hiçbir gariplik yok; üzerin­de durduğum sorun geçişimin nasıl tanımlanacağı. Tasavvur edilen ile saptanan arasındaki farka büyüteçle bakılmalı. Goya, 1. Maximilian’ın idam infazını konu edinirken sahneyi kafa­sında kurmuştu; başvurabilece­ği fotoğraf (1808’de!) yoktu (ola­mazdı). Buna karşılık Goya’nın tablosu Manet’nin, Picasso’nun, Yan Pei-Ming’in ve başkaları­nın resimlerinin algoritmasını oluşturmuştu. Deleuze’ce söyle­nirse: “Tekrar ve Fark” canalıcı ayrışma alanları.

    Ölü/m koleksiyonu İtalyan dışavurumcu Luca del Baldo’nun favori temalarından olan ceset koleksiyonu içinde ‘Kral Ubu’ diye adlandırdığı Kaddafi’nin yanında Mussolini’den Franco ve Kennedy’ye pek çok ünlü isim var. Che Guevara’yı resmettiği tablodaki Doğa Tarihi Müzesi arkaplanında Stephen Hawking de görülüyor.

    Kaddafi’nin kadavrası, baş­ka bir bağlamda üzerinde dur­duğum ‘ölüm ressamı’(!) Luca del Baldo’da karşımıza çıkıyor. İtalyan ressam ‘Kral Ubu’ nite­lemesiyle içindeki kara mizah­çıyı işe koşmuş. Yararlandığı fotoğraflardan uzaklaşmayı seç­miş; ayrıca, bir geç dönem dışa­vurumcusu. ‘Koleksiyon’unda Mussolini’den, Franco’dan Ken­nedy’ye, Che’ye bir ceset sap­lantısı ağır basıyor.

    Ölü/m fotoğraflarından res­me uzanan köprünün en ba­şında 18 Ekim 1977 dizisiyle Gerhard Richter duruyor. Be­aubourg’daki retrospektifinde karşılaştığım 15 resimlik bütün, Stammheim hapisanesi hüc­relerinde intihar ed(il!)en Ba­ader-Meinhof üyelerini konu ediniyor. Kim(ler) olduğunu bi­liyoruz o bile isteye bulanık kı­lınmış yüzlerin içinde.

    Richter, resmî polis fotoğ­raflarından hareket ederek yap­mıştı tablolarını; fotoğraflar Stern dergisinde yayımlanmıştı daha önce. Bu örneklerde “tek­rar” ile “fark”ın arasının iyice açıldığını görüyoruz.

    Bulanık sularda… Gerhard Richter, 18 Ekim 1977 tarihli 15 resimlik dizisinde, Stammheim hapisanesi hücrelerindeki Baader-Meinhof üyelerinin ölü bedenlerini kasıtlı olarak bulanıklaştırarak tuvale aktarmış.

    Pei-Ming, del Baldo, Rich­ter, başkaları: “Ceset” üzerinde yoğunlaşma gerekçeleri politik düzlemde çakışmıyor. “Haysiyet iadesi” kabaca deyişle insancıl yaklaşım; del Balto’nun gözün­de tematik odaklanma önemli daha çok, hem Franco hem Che ‘antologya’sına girebildiğine gö­re. Buna karşılık, Richter’in se­çim ve yaklaşımı, Schlöndorff kadar olmasa bile, yandaşlık vurgusu taşıyor.

    Etik düzlemde, ressam fo­toğraf(çın)ın karşısında bir ba­kıma masum görünüyor bana, ki yanılıyor olmayı göze alarak söylüyorum bunu.

    Asal düğüm estetik sahada: “Tekrar ve Fark”, sefil post-mo­dern parametrelere güler geçe­rim, her yapıtın öz-gün-lük de­recesi açısından kavurucu bir ölçüt ikilisi.

  • Stavisky’den Troçki’ye cinayetler sahnesinde…

    “İşadamı” Serge Alexandre Stavisky (1888-1934), intihar süsü vererek öldürülmüştü. 1974’te vizyona giren Alain Resnais’nin yönettiği “Stavisky” filmine bir ucundan Troçki’nin Fransa ‘macera’sını içleştirme fikri, senaryo yazarı Jorge Semprun’e aitti. Troçki’nin katlinden önceki son yıllarında yanında olan Jean van Heijenoort ise 1986’da eski karısı tarafından öldürülecekti.

    Jean-Paul Belmondo’nun ölümünü izleyen günler­de, Frenk televizyonları çok sayıda filmini programı­na aldı; benim payıma, ilk kez çıktığı gün, 1974’te izlediğim, o gün bugün yeniden izleme fırsatı bulamadığım “Stavisky” düştü: Alain Resnais’nin, Jor­ge Semprun’ün senaryosuna bağlı kalarak gerçekleştirdiği filmi 47 yıl arayla görmek, yol­da “seyirci”nin geçirdiği deği­şim, dönüşüm, evrim açısın­dan ayrıca ilginç bir deneyim türüne denk geliyor -sıcağı sıcağına bir zincirin halkala­rına kısa temaslarla dokunma gereksinmesi duydum.

    Stavisky, Resnais, Semp­run, Belmondo öldüler, arkala­rında izler bıraktılar. O izlere başkaları karıştı yaşarlarken; öldükten sonra da devam eden süreçtir. “Stavisky”yi 47 yıl sonra ikinci kez izlerken, erte­si gün izleri ve izlerin izlerini kurcalarken kenarda bu met­nin çatısını oluşturacak notlar, dijital ortamdan kimi belgele­rin çıkışlarını aldım: Halka­lar dağınıktır önce, yazmak bir yandan da öznel, çünkü kişisel bir sıra kurmaktır.

    İntihar süsü vererek öldürülen Serge Alexandre Stavinsky (1888-1934).

    Stavisky “olay”ı ya da Jo­seph Kessel’ce söylersek Sta­visky Rezaleti (1976, M. Ali Kayabal çevirisi), ülkelerin siyaset ortamında yaşandığı gözlemlenen aklasezâ yolsuz­lukların tipik örneği olarak tarihe geçmiştir. Devletin her kademesinden ‘yetkili’lerin işin içine karıştığı bir düze­nin ana oyuncusunun eşdeğeri kişiler, bugün de cirit atmayı sürdürüyor, yerli ve yabancı “sahne”lerde. Stavisky, zekası, “hüner”leri ve “karizma”sıy­la yaşarken geniş bir çevre­yi etkilemiş: Kessel, masasına oturmuş olmakla övünmüş­tür; Simenon’un da bir dizi rö­portajla kılda keramet aradığı unutulmamalı.

    Stavisky, intihar süsü ve­rerek öldürüldü. 2. Dünya Sa­vaşı’nın hemen öncesine denk gelen taşkınlıkları tetiklemiş­ti ortadan kaldırılışı. Dönemin popüler dergisi Dédective’de yayımlanan fotoğrafları, Ala­in Resnais’nin büyüteç altında incelediğinden şüphem yok.

    Ancak film, ikinci izleyi­şimde, bir “yan cebinden” beni bambaşka bir izi sürmeye yö­neltti; onca yılın araya soktuk­larından hareketle.

    Yanılıyor olabilirim; bana öyle geliyor ki filme bir ucun­dan Troçki’nin Fransa ‘mace­ra’sını içleştirme fikri Semp­run’e aitti. Şüphesiz, mekansal kesişmeden sözetmek yanlış olmaz, Troçki ailesinin ve ‘yar­dımcı’larının önce Atlas Okya­nusu kıyısında bir evde, ardın­dan Barbizon’daki bir başka­sında (Ker Monique) incognito yaşadıktan sonra kibarca (!) sınırdışı edilmeleri, tali damar olarak “Stavisky”ye ustalıkla yedirilmiş; ilk görüşümde dik­katimi çelmemiş bir sapak.

    Belmondo ‘Stavisky’de Fransız yönetmen Alain Resnais’nin yönettiği, Jorge Semprun’un senaryosunu yazdığı “Stavisky”nin (1974) başrolünde Jean- Paul Belmondo vardı.

    Bu defa, abartılı durmaz­sa, tersi oldu: Talî damardan girdim, içeride oyalanmama neden olan figüre odaklandım; yerimden kalkıp rafındaki ye­rinden çıkarıp masaya getir­diğim Troçki’yle Sürgünde’nin yazarı Jean van Heijenoort’a döneceğim aklıma gelmezdi; adını baş harfleriyle anacağım bundan böyle.

    Troçki’nin yanına, Büyüka­da’ya geldiğinde 20 yaşınday­mış JVH: 20 Ekim 1932. Dev­rimin ikinci adamı, 3 yıldır İstanbul’daydı ve Tokatlıyan Otel’in 66 No’lu odasından Bo­monti’de İzzet Paşa Sokağı’na, Büyükada’dan Moda Şifa So­kak’a adresleri yutarcasına ge­çen ayların sonunda yeniden Büyükada’da demir atmıştı. Şehre iniyordu arasıra: Chap­lin’in “Şehir Işıkları”nı görme­ye gidişi bir yana, başta Tarihî Yarımada’da, balığa çıktığında Pavli’de görülüyordu sürgün­deki adam.

    İstanbul’dan Fransa’ya, Norveç’ten Meksika’ya hep yanında kaldı JVH; asistan ve koruma karışımı bir göre­vi vardı. Kitabının ilk versiyo­nu Türkçede yayımlanmıştır (Cengiz Alğan, 1999); gelgele­lim genişletilmiş basım yeni bir çeviri gerektirecek ölçüde önemlidir.

    JVH, Meksika’ya gitmele­rinden önce Fransa’da ilk ev­liliğini yapmıştı, ama ‘Mavi Ev’de Frida Kahlo’yla yaşadığı ilişki boşanmasıyla sonuçlan­dı. 1939 yazında ikinci evlili­ğini bir Amerikalıyla yaptı ve Troçki’nin yanından ayrıldı; kendi deyişiyle “ikinci bir ha­yat” kurmaya karar vermişti. Troçki 1 yıl sonra öldürüldü­ğünde çok hayıflandı; “yanın­da kalsaydım onu kurtarabilir­dim” dediği söylenir.

    Kesişen yollar 1932-1939 arası Troçki’nin kişisel asistanı olan Jean van Heijenoort (sağdan ikinci) ve ressam Frida Kahlo, 1937’de Meksika’da Troçki’yle birlikte (üstte)

    André Breton ondan “Yol­daş Van” diye sözediyor, Troç­ki’nin seslenişine öykünerek. Sürgün yıllarının sözüne en güvenilir tanığı, o kadar ki, Meksika’da Troçki’yi ziyareti sonrası Breton’un yazdığı me­tinlerdeki yanlışları mektup yazarak düzeltiyor.

    “İkinci bir hayat”a başla­mak için çok geciktiği sanıla­bilir, oysa Meksika’dan ayrıl­dığında henüz 27 yaşındadır JVH: Asıl uğraş alanına, mate­matiğe dönmüş, oradan mate­matiksel mantık alanına geç­miş, Gödel’in bazı yapıtlarını yayına hazırlamıştır. Araya bir üçüncü evlilik, peşisıra bir dör­düncü girer: Troçki’nin avuka­tının kızı Anne-Marie Zamo­ra ile son derece çalkantılı bir ilişkisi olur; 1981’de boşanır­lar, 3 yıl sonra yeniden evlenir­ler, sonra yeniden boşanırlar! JVH, Harvard’da ders vermeyi sürdürür, öğrenci odalarında yaşar. Anne-Marie’nin intihar etme tehditlerini ciddiye almış, onu sakinleştirmek için 1986 Mart’ında Meksika’ya, hesapta kısa süreliğine dönmüştür. Ev­lerinde çalışan hizmetkar, 29 Mart sabahı trajik manzarayla karşılaşır: Anne-Marie, JVH’yi üç kurşun sıkarak uykusunda öldürdükten sonra dördüncüyü kafasına sıkmıştır. JVH, Mek­sika’daki Fransız Mezarlığı’nda gömülüdür.

    Troçki’yle Sürgünde’nin bir yerinde, Fransa’da Troçki’nin ziyaretine gelen André Malra­ux ile ilgili bir diyalogu aktarır: İkili uzun uzun Céline ve Gece­nin Sonuna Yolculuk hakkında konuşurlar (Malraux, yazarın mimiklerini taklit eder!); ardın­dan yürüyüşe çıkarlar; karan­lık basarken son konuşmala­rı “ölüm” üzerinedir: Malraux, “komünizmin yenemeyeceği birşey varsa, o da ölüm” dedi­ğinde Troçki’nin yanıtı gelir: “İnsan kendisine biçtiği görevi yerine getirir, dilediklerini ya­pabilirse, ölüm basit konudur”.

    İstanbul’da Troçki’nin yolunu gözleyenler 20 Ocak 1929’da Rus hükümeti tarafından sürgün emri verilen Troçki’nin yolu İstanbul’a da düşmüştü. 12 Şubat 1929-17 Temmuz 1933 arasında 4.5 yıl İstanbul’da yaşayan Troçki, Türkiye’deki sürgün yıllarının çoğunu Büyükada’da geçirmişti. Galata Rıhtımı’nda sabaha karşı Troçki’nin İstanbul’a gelişini bekleyen fotomuhabirler: Faik Şenol, Ali Ersan, Namık Görgüç, Hilmi Şahenk…