Yazar: Enis Batur

  • Nerval: Yitik bir sokak ve sona erdirilmiş bir hayat

    Nerval: Yitik bir sokak ve sona erdirilmiş bir hayat

    Paris’te 26 Ocak 1855’te kendini öldüren Gérard de Nerval, eserleriyle kalıcı bir etki bıraktı. 1855’de kendisini kravatından demir parmaklıklara astığında, Rue de la Vieille Lanterne’in (Eski Fener Sokağı) idam fermanı, çevresindeki başka sokaklarla birlikte imzalanmıştı. Şehirden silinecek bir sokağı bu nedenle seçmiş olabilir miydi? Nerval’in izinde…

    Sık sık sokak isimlerinin değiştirilmesi konusuna diklenerek eğildim ya­zılarımda; bu işlemleri gerçek­leştiren yetkililerin isimleri de kayıtlardan silinsin isterdim.

    İsmi değiştirilen sokağın cis­mi değişmez elbette ama, im­gesi kökünden değişir. Uğradığı acımasız “palempsest müdaha­le” yüzünden geçmişi bulanık­laşır; zaman geçince belleği zayıflayan toplumun zihninde tarihi kısalacak, büzüşecek­tir. Şehir sevdalıları, mahalle biyografları, anı koruyucusu edipler eliyle yaşatılır Sormagir, Tavukuçmaz ya da (evet, ısrarla) Beşir Fuad isimleri.

    Kagit_Uzerinde_1
    Gérard de Nerval’in Adolphe Legros tarafından çekilen “daguerrotip”i. 1853-54.

    Bir de ama, kaybolan sokak­lar biliyoruz. Biri, koyu hikayesi dolayısıyla bende mıknatıs etkisi yaratmıştır: “Rue de la Vielle Lanterne”i, Paris’in kendi yokolmuş, izleri kalmış kasvet yüklü sokağını 1973’te aramaya giriştiğimde onun bir şehirci­lik hamlesinde haritadan sırra kadem bastığını bilmiyordum. O dönemde arama motorlarının sağladığı olanakların uzağın­daydık; sokağın güç bela eri­şebildiğim tek imgesi, Gustave Doré’nin litografisindendi.

    “Ölü’m”, 10 yıl kadar sonraydı, bir ağır bunalım dönemecinde çıkagelen şiir Taşrada Ölüm Dirim Hazırlıkları’na girecekti: Ayna düzenekli parça.

    Ölü’m

    İnatçı bir gölge gibi ardımda

    iz sürdü ölüm. Gece sonu

    bir pusuydu gece: Kapılar

    kapalı, pervazlardan sızıntı

    bile esirgenmiş, sessizlik

    arttıkça artıyor; bir döşek,

    bir kâse çorba, bir çift

    yumuşak söz için seyiriyor

    içim.

    Dostlar uyuyorsunuz! derin

    ve kilitli. Sabah bir dürtüyle

    uyanacak ve sürdüreceksiniz

    tekerleğin çevrimini.

    Rue de la Vieille Lanterne, bin

    Sekiz yüz altmış sekiz. Ben

    Prometheus: Sizin için salacağım

    ateşe küsüyorum.

    Kagit_Uzerinde_2
    Gustave Doré’nin, Nerval’in kendini astığı geceyi ve mekanı illüstre eden gravürü.

    Bir 10 yıl daha geçti aradan. Gerçi iki durak arası birkaç defa döndüm Gérard de Ner­val’e ama bir sonraki yoğun­laşmam 1996-97 parantezini geçirdiğim Paris günlerine denk gelen bir serginin et­kisiyle gerçekleşti. O vesile yazdığım “Gece Siyah ve Beyaz Geçecek: Beni Beklemeyin”in girişini alıyorum buraya:

    “Rue de la Vieille Lanterne, iki adım ötemde, Châtelet’dey­miş: Merdivenli, dar, farelerin cirit attığı bir sokak. Nerval sergisinde yarım düzine parça var: Desen, kroki, gravür, yağlıboya. Gustave Doré’nin, Nerval’in kendini astığı geceyi illüstre eden gravürü başarısız, ama ürperticiydi. ‘Gece siyah ve beyaz geçecek’ diye teyzesi­ne bir pusula gönderen yenik, yorgun şair: ‘Beni beklemeyin’.

    Kagit_Uzerinde_3
    Nerval’in intihar ettiği sokak: “Rue de la Vielle Lanterne”. Arka planda Châtelet Meydanı’nı
    sembolize eden ve 1806’da François-Jean Bralle tarafından tasarlanan “Fontaine du Palmier” anıtı.

    Morg kayıtlarına göz attım, yakından bildiğim bir me­tin, Ahmet Oktay’ın şiiri (Yol Üstünde Semender’de-1987) için çevirdiğim satırlar. İntihar sebebi: Bilinmiyor.

    Hiçbir intiharın asıl ge­rekçesi bilinemez: Karmaşık köklü, yumak gövdeli, çokdallı­lar. Cesedi St. Michel morguna getirmişler. Bilmiyordum: O sırada oturduğum evin tam karşısında, biraz aşağıda, Seine kıyısındaymış -hâlâ duruyor olsaydı bina, 1855’te duruyormuş, penceremden onu seyrediyor olacaktım. 30’u günü Notre-Dame’dan kaldı­rılmış Gérard’ın cenazesi.

    Kagit_Uzerinde_5
    “Rue de la Vielle Lanterne” (Eski Fener Sokağı)

    Gérard Labrunie: Geçen yüzyılın en koyu şairi -La­utréamont’la birlikte. Ondaki siyah başka hiç kimsede bu kadar kesinleşmemiştir, Lautréamont’unki kalın bir sistir sonuçta: Nerval’inki düpedüz taş duvar.

    Elyazmalarının önünde tek tek dikildim. Uçtu uçacak mürekkep lekeleri. Sonelerin elyazmalarında yabanıl, rahat­sız, son derece sıkışık bir istif göze çarpıyor. Aynı, Adolph Legros’nun daguerrotip’inde yüzüne toplanmış, onu çatlata­sıya germiş ifade. Kimin aklına gelir o adamın benim yaşımda olabileceği: İki bin yıllık bir yorgunluk değil mi gözlerinde çöreklenmiş duran?”

    Denemede Doré’nin litog­rafisine biraz haksız biçimde yüklendiğimi düşünüyorum bugün: Jules de Goncourt’un deseni 1854’e tarihleniyor: Kesif atmosfer. Nerval 26 Ocak 1855’de kendini kravatından demir parmaklıklara asarak intihar ettiğinde, Rue de la Vieille Lanterne’in idam fermanı, çevresindeki başka sokaklarla birlikte imzalanmıştı. Şairin durumdan haberi var mıydı? Şehirden silinecek bir sokağı o nedenle seçmiş olabilir miydi? Böyle akıl yürütmek safdillik olur. Şu var: Nerval, seçimiyle sokağı şehrin tarihine kalıcı biçimde oturtmuştur.

    Oluşturduğum ‘küçümen al­büm’ ölüp gitmiş bir “canlı”nın, şairin, öldürülmüş bir başka “canlı”yı canlandıran görüntü­leri. Rue de la Vieille Lanterne kayıtlara ‘sokak’tan çok ‘yol’ (voie) olarak geçmiş. Châtelet tiyatrosunun hemen arkası­na düşen yerinde boşluğunu, hayaletli hayaletini ziyaret ettiğimde içimin içinde bir zonklama hissettiğimi sakla­yamam.

    Nerval’i, Gérard efendi Galata’da, Tünel civarında do­laştığı günlerde düşünmeye ve düşlemeye çalıştığım da oldu. Doğu’ya Yolculuk’u yeniden okuyun! Neden bilmem, ona yakıştırdığım Ensiz Sokak sonunda 2021’den başlayarak adreslerim arasına katılınca: Sırtımdan aynı ürperti geçiyor hep.

    Kagit_Uzerinde_4
    Châtelet Meydanı’nın 19. yüzyıl ortalarında yapılmış krokisi.
  • Yaşarken yazılan cehennem: Dante’nin 551 yıllık şaheseri

    Başı elinde dimdik dikilen bir gövdeden, Açlık Kulesi’nde çocuklarını yemek zorunda kalan babaya uzanan dehşet verici dizeler… Ölmüş ama ölememişlerin çektiği azaplar… Günahkarlık tipolojisinin iz bırakan tariflerini veren Dante’nin dizeleri, “Cehennem Kapısı”nın arkasına geçmeden önü güç okunur cinsten. Acılarla yoğrulmuş bir kültür tarihi.

    Rehberi Vergilius’la cehennemde yılgı verici görüntülerle karşılaşan Dante, İlâhi Komedya’nın 28. Şarkı’sında (118 →) bunlar­dan birini betimliyor:

    “Bu acıklı kalabalığın içinde,

    ötekiler gibi yürüyen başsız bir gövde

    gördüm, hâlâ da görür gibiyim gerçekten.

    Kesik başını saçlarından tutuyordu,

    bir fener gibi elinde sallıyordu:

    bize bakıyor ‘yazıklar olsun!’ diyordu.

    Kendi kendini aydınlatıyordu;

    bir bedende iki, iki bedende tekti,

    nasıl olabildiğini ancak yaradan bilirdi.

    Köprünün tam ayağına geldiğinde

    eliyle başı havaya kaldırdı

    sözleri daha iyi duyulsun diye

    dedi ki: “Sen ki ölüleri görmeye

    gelmişsin canlı canlı;

    bak bakalım benden çok acı çeken var mı”.

    Kagit_Uzerinde_1

    Başı elinde dimdik dikilen göv­denin, şanlı trubadur Bertran de Born’a ait olduğunu söyler Alieghieri, ki kaynaklarda böyle bir vakaya rastlanmıyor; tersine yaşlılığında keşiş hayatını seç­tiği belirtiliyor. Ortaçağ kültür tarihçilerinden Gérard Goiran, “Bertran de Born-Şiddetin Tru­baduru” başlıklı incelemesinde, beyimizin savaşırken gözünü kırpmadan kelle alan cinsinden bir kahraman olmasının, bu şekilde algılanmasına yolaçtığı görüşünü savunuyor.

    Kagit_Uzerinde_2
    Doré’nin 1890’da yaptığı gravür: Bertran de Born kendi kesik başını gösteriyor.

    Trubadurun hikayesi, genç Ezra Pound’un iki ayrı şiirinde kar­şımıza çıkıyor; “Na Audiart”ta ozanın bir aşk şarkısından yola çıkıyor; ama asıl rolü ona “Sesti­na: Altaforte”de veriyor. İçinden kılıç sesleri fışkıran bir şiir! Bu ilgide şaşırtıcı bir yan yok: Ezra Pound o dönemde kafayı Oksitanya dili, şiiri, kültürüyle bozmuş, trubadurların evrenine nüfuz etmişti.

    Bertran de Born, dolaylı yoldan, Paul Auster’in romanı Görün­meyen’de de dolaşır.

    Dante’nin etkisi hangi ölçüde belirgindir üzerilerinde?

    Gustave Doré’nin ürpertici gravürünü görmemiş olabilirler mi?

    Bir yamyamlık hikayesi…

    Dante’nin Cehennem’inde iyice dehşet verici bir sahne 33. Şarkı’da belirir: Kont Ugolino bir düşmanıyla “ilgi”lenmektedir:

    “Günahkâr, o iğrenç yemekten başı

    kaldırdı, ensesinden kemirdiği

    kellenin saçlarıyla sildi ağzını”.

    Şarkı, bu şamar etkisi doğuran parçayla açılır; kontun ve çocuklarının kapatıldıkları Açlık Kulesi’nde aç bırakılmalarının öyküsüyle devam eder: Sonunda, çocukları babalarına kendilerini yiyerek hayatta kalmasını istemeye vardırırlar işi; kont çocuklarını yemek için ölmelerini bekleyecektir!

    “Baba bizi yersen, acımız azalır,

    bu bedeni sen vermiştin bize,

    geri al şimdi” dediler.

    (…)

    tanık oldum üçünün de peşpeşe ölümüne,

    beşinci günle altıncı gün içinde;

    körelmişti gözlerim, her birini elledim,

    ölümlerinin ardından iki gün onlara seslendim.

    Acının yapamadığını açlık başardı sonunda”

    diyen Ugolino Kontu kelleyi kemirmeyi sürdürür -mitolog­yanın Satürn’üne komşu bir gotik yazgıyı taşımıştır Dante İlâhi Komedya’sına.

    … ve bir kaşıntı hikayesi

    Okuma ediminin en dramatik özelliği, okuduklarımızın bir bölüğünü aradan zaman geçin­ce unutuyor olmamızdır. Bel­leğimiz kendi kendine siliyor mu içinde birikenleri? Onları erişilmesi güç derin tabaka­larına doğru mu itiyor? Kadim çağlarda işi bitti (?!) diye bakıla­rak papirüsten silinerek yerine yeni metin yazılan (palimpsest) elyazmalarının tekniğini mi benimsiyor zihnimiz?

    Kagit_Uzerinde_3
    Çocuklarıyla birlikte kapatıldığı Açlık Kulesi’nde ölümü bekleyen baba. Gustave Doré.

    Ugolino Kontu’yla ilgili bölüme “Açlık” temalı bir yazı yazma amacıyla dönmüştüm Commedia’da; ancak birkaç yıl önce kağıda düştüğüm “Kaşıntı” başlıklı denememde Dante’nin üzerinde durduğu cehennemî bir ayrıntıdan, varlığını anım­sayamadığım (sildiğim?) için sözetmediğimi şaşkınlık, üzün­tü ve -kendime yönelik- kızgın­lıkla farkettim:

    “Oturan iki kişi gördüm, ısınsın diye yanyana

    konan iki kap gibi birbirlerine yaslanmışlardı,

    tepeden tırnağa kabuk bağlamışlardı;

    efendi bekleyen hiçbir uşak,

    ya da uykusu kaçan hiç kimse kaşağıyı,

    büyük bir öfkeyle kendilerini kaşıyan

    ama kaşıntılarını yatıştıramayan

    bu iki ruhtan

    daha hızlı kollamazdı;

    sazanın yada daha büyük bir balığın pullarını

    nasıl kazırsa bıçak, onlar da yaraların kabuklarını

    tırnaklarıyla öyle kopartıyorlardı”.

    Commedia’nın “Cehennem” kitabının 29. Şarkı’sından yaptığım bu alıntı (73-84), Dan­te’nin hayalgücünün acımasız cephesine ışık tutuyor. “Günah­kar” tipolojisinin uç örnekleri arasında yeralıyor “kaşıntının yatıştırılamaması”.

    Kaşı(n)mak fiil(ler)i üzerinde düşünürken, yalnızca zevk/ keyif tarafına yoğunlaşmak güdük yaklaşım. Kaşıntı, kimi deri hastalıklarında, zıt kutupta bir acı kaynağı olur. Zambaco Paşa İstanbul cüzzamlıları ara­sında kaşınma dinmediği için elleri bağlananlardan sözeder, Voyage chez Les Lépreux başlıklı kitabında. Gerçekten de cehen­nem azabıdır ölesiye kaşınmak.

    Bütün bir yılı Dante okuyarak geçirmiş Rodin. “Cehennem Ka­pısı”nın arkasına geçmeden önü güç okunur.

    Kagit_Uzerinde_4
    Acı içinde tırnaklarıyla kendilerini kaşıyıp yaralarının kabuklarını koparan ruhlar, Gustave Doré gravürü.

  • Sanatını dünya takdir etti köylüleri eserleri imha etti

    Bodrum-Dereköy’de tepeden tırnağa yüzeyini işlediği evi, çeşmesi, heykelleri ve objeleri, köylülerinin ona deli ya da pagan gözüyle bakmalarına yolaçmakla kalmadı; bütün yaptıkları bâtıl nedenlerle imha edildi. 1970-80’li yıllarda köyde bakkallık yapan Kâmil Gök’ün yapıtları büyük oranda yokoldu ama, izleri ve doğurduğu yankılar silinmedi.

    Art Brut/Ham Sanat terimini de, ürünlerin toplanma serüveninde­ki önemli bir aşamayı da Jean Dubuffet’ye borçluyuz. 1945’ten başlayarak bu bağlamda kolları sıvayan sanatçının kurduğu ilk Art Brut Müzesi bugün Lausan­ne’da etkinliğini sürdürüyor.

    “Akıl hastalarının sanat eserleri, 1920’li yıllarda Dr. Prin­zhorn’un öncülüğünde dikkati çekmiş ve ilk koleksiyon böylece yapılmıştı. Bu koleksiyon da bugün Heidelberg Üniversitesi’n­dedir ve düzenli olarak sergilerle kamuoyuna sunulmaktadır. Günümüzde Wölfli gibi büyük akıl hastası sanatçıların yapıtları, özel vakıflar tarafından korun­makta; Villeneuve d’Ascq’daki LAM gibi bazı müzelerin de bu konuda uzmanlaştığı görülmek­tedir.

    Türkiye’deyse, 1957’de Prof. Dağyolu-Prof. Velioğlu ikilisinin öncülüğünde Psikopatolojik Sanat Laboratuvarı kurulmuş, 2002’den bu yana zenginleşen koleksiyon İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği’ne taşınmıştır.

    Ham Sanat, ülkemizde ye­terince tanınmıyor. 40 yıl önce Ankara’da İsviçre’nin katkılarıy­la düzenlenen küçük bir Wölfli sergisi sayılmazsa…

    İki bölümden oluşabilir sergi: Dünyadan ve Türkiye’den örnekler üstüne kurularak. Bir sempozyum düzenlenecek ölçüde yerli ve yabancı uzman sözkonusu bu alanda. Yetkililerle anlaşmaya varılırsa, “yerli mal­zeme” yurtdışına da taşınabilir sonra…”

    Bu kısa metin, benden “sergi fikirleri” isteyen bir müze yöneti­mi için kaleme aldığım önrapor­dan; aralarında “Henri ile Nezy”yi kuşatacak bir sergi önerisinin de yeraldığı listenin karşı tarafta ölüm sessizliği yarattığını söyle­meliyim.

    KagitUzerinde-2
    Bakkallık yaptığı Bodrum-Dereköy’de yaptığı heykeller, bezemeler ve duvar resimleriyle ünü Türkiye sınırlarının dışına taşan Kâmil Gök.

    Bizde Art Brut/Ham Sanat konusuna eğilme önceliği Ferit Edgü’dedir. Bu konuda Dubuf­fet’yle yazışmaları ve konuya iliş­kin yazdıkları kültür tarihimiz açısından özel değer taşıyor. İlk Milliyet Sanat dergisinde yeralan (1985), ardından Şimdi Saat Kaç kitabına aldığı bir yazısında Kâ­mil Gök’e ışık tutuyordu, Dubuf­fet’yle yazışma ve görüşmelerine değinerek:

    “Yıllar önce Bodrum yakın­larındaki bir köyden (Dereköy) geçerken gözüme çarpan bir çeş­me, birkaç yüz metre ötede, köy mezarlığının önünde yükselen garip bir yapı şaşkına çevirmişti beni. Arabayı durdurup, yanım­daki dostlardan bunların fotoğ­raflarını çekmelerini istemiş, sonra da bilgi edinmek için köye geri dönmüştük. Köyün kahvesinde, bu ‘yapıtların’ üzerinde yer alan ismi sormuştuk: Kim bu Kâmil Gök? Köylüler gülerek, küçük köyün… hayır, delisini değil, bakkalını göstermişlerdi. Kâmil Gök’ün bakkal dükkânı ve evinin her bir köşesi, çivit mavisi, kireç beyazı ve kiremit kırmızısı renklerden oluşan desenlerle bezeliydi. Mezarlığın önündeki yapıyı sorduğumuzda ‘O benim tapınağım’ demişti.

    O gün Kâmil Gök’ten iki büst aldım (pişmemiş toprak, ama kendine özgü bir katışım). Amatör dostların çektiği fotoğrafları size göndermiştim. Çünkü, ‘Art Brut’ koleksiyonunuzun Tür­kiye uzantısıydı Kâmil Gök’ün yapıtları. Bu, Bodrum Müzesi’n­den başka bir müze görmemiş, güç belâ okuyup yazan köy bakkalının ‘yapıları’ gerek biçim, gerek çizgi, gerek renkleriyle sizin anıtsal yapılarınızın çok yakınındaydı. Bu nedenle, açıkça söyleyeyim, söz konusu fotoğraf­ları korka korka göndermiştim.

    KagitUzerinde-1
    Kâmil Gök’ün “tapınağım” dediği evi ve kendi çabasıyla yaptığı çeşmenin 1970’lerde çekilmiş bir fotoğrafı. Bunlar daha sonra köylüler tarafından yıkılmıştı.

    Yanılmışım. Bu yakınlık, bu benzerlik gerçek bir coşku yaratmıştı sizde. Mektubunuz bu coşkuyu dile getiriyordu: ‘Ege kıyısındaki o küçük köyde kar­şılaştığınız yapıtlar beni şaşkına çevirdi. Lütfen profesyonel bir fotoğrafçı gönderiniz o köye. Bakkal Kâmil Gök’ün tüm yap­tıklarının fotoğraflarını çeksin. Giderlerin tarafımdan karşı­lanacağını belirtmeyi gereksiz görüyorum’.

    Bu mektuptan birkaç ay sonra Dereköy’e ‘profesyonel’ bir fotoğ­rafçı ile gittiğimde Kâmil Gök’ün ‘tapınağının’ yıkılmış olduğunu, çeşmesinin tanınmaz duruma geldiğini görecektim. Çekecek pek bir fotoğraf kalmamıştı. ‘Köylüler,’ diyordu Kâmil Gök, ‘ne yaparsam bozuyorlar, ne yapar­sam yıkıyorlar.’

    Paris’teki görüşmemizde bu sözleri size aktardığımda hiç şaşırmadınız: ‘Yığınlar böyledir, aralarından sivrilen bireyi yoke­der.’ Belki tam böyle demediniz. Ama, tepkiniz Türkçe olarak belleğimde böyle yer etmiş.”

    Kâmil Gök’ü ilk keşfeden­lerden biri olan ve yaptıklarını belgeleyerek bugüne hiç değilse “iz”lerinin ulaşmasını sağlayan ressam Mustafa Altıntaş’ın tanı­tıcı yazısı Edgü’nün yazısından üç gün önce, 28 Mayıs 1985 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkmıştı. Fransa’da yaşayan Altıntaş’ın Le Courrier Internationale dergisin­de, fotoğrafları eşliğinde Kâmil Gök’ü tanıtan yazısı Art Brut’çü­lerin ilgisini çekmiş, Besançon Kültür Müzesi’yle Lausanne’daki Art Brut müzesi gerçekleşip ger­çekleşmediğini bilemediğim bir sergi projesi geliştirmişti.

    Mustafa Altıntaş, Paris’ten gönderdiği yazısına tanışma serüvenini aktarıyordu :

    “‘Kendimi kolları her yana uzanan bir ahtapot gibi hissediyo­rum. Tarlaları, bahçeleri boya­yabilir; dağları, kayaları yonta­bilirim. Şöyle gözlerimi kapayıp düşündüğüm zaman tüm şu manzaraların elimin altında değiştiğini görüyorum.’

    Bu sözleri, Bodrum yöresinde Dereköy’de ‘bakkallık’ yapan, ama asıl işi çok özgün bir sanatı gerçekleştirmek olan Kâmil Gök söylüyor.

    KagitUzerinde-3
    Kâmil Gök, kahvenin terasına paşa heykelleri yapmış, ancak bunların da bir gün burnu, bir gün fesi kırılmış. Gök, “Olur mu, koskoca paşaya bu yapılır mı” diyordu bir röportajda.

    1975’te Bodrum yöresinde dağ taş dolaşırken yolum Dereköy’e düşmüştü. Daha köye girerken, Türkiye’de herhangi bir yerde gö­rebileceğimi hiç düşünmediğim, ama gözlerimin başka yerlerden alışık olduğu bir peyzajla karşı­laştım. Köyün geleneksel görün­tüsünü kıran bu olayın nereden ve kimin elleriyle oluşturuldu­ğunu araştırmaya koyuldum. Her adım atışta çevreye yabancı mimari formlar, boyanmış ağaç gövdeleri beni köyün kahvesinin önüne kadar götürdü.

    Kahve terasının geleneksel Bodrum tipi sütunlarının garip heykellere dönüşmüş olduğunu gördüğüm zaman heyecanım iyi­ce artmıştı. Köy kahvesine biti­şik, derme çatma, ama akıl almaz gariplikteki dükkana girdiğim zaman, duygularım bu düşsel dünyayı yaratan az bulunur ‘sanatçı’ kişinin tezgâhın ardında oturan bakkal olabileceği konu­sunda beni yanıltmamıştı.

    Kâmil Gök adındaki ‘köy bak­kalı’nı, bu az rastlanır sanatçıyı böyle keşfetmiştim. O gün sa­atlerce Kâmil Gök’le konuştum. Düşsel dünyasını ve çevrede ya­rattıklarını kavradığımı anladığı andan başlayarak çekingen bir tavırla da olsa bana herkesten gizlediği birçok şeyi anlatmaya koyuldu. Ünlü Facteur Cheval, Gaudi gibi sanatın ‘tekil’ kişi­liklerinden biriyle karşılaşmış olmaktan büyük bir tat duydum.

    KagitUzerinde-4
    Mustafa Altıntaş’ın Kâmil Gök’ü anlattığı 28 Mayıs 1985 tarihli Cumhuriyet gazetesi kupürü.
    KagitUzerinde-5
    Türey Köse’nin Kâmil Gök ile yaptığı
    röportajın kupürü. 17 Eylül 1985, Cumhuriyet.

    Kâmil Gök, bir toplumda var olabilecek nadir ve özgün sanat­çılardan biriydi. Tüm ürettik­lerini ve ürettiklerinden kala­bilenleri gördükten, onu iyice anladıktan sonra onun çevresini saran tehlikelerden korunması, desteklenmesi gerektiğine karar vermiş, kendimce de bu önemli sorumluluğu yüklenmiştim.

    Gerçekten de sanat tarihinde, hiçbir sanat eğitimi görmemiş, hatta resmin, heykelin, mima­rinin adını bile duymamış bazı özgün kişilikler vardır. Bunlara, sanat alanındaki bütünüyle farklı bir düş dünyasını kendilerine özgü bir dille anlattıkları için ‘singuliers de l’art’ (sanatın tekil­leri) adı verilir. Toplumlarda na­diren görülen bu kişilerden biri de, ülkemizde yaşayan ve üreten ‘bakkal’ görünümündeki, otantik bir sanatçı olan Kâmil Gök (…)

    Birkaç yıl önce Dereköy’e gidip Kâmil Gök’ü gördüğüm zaman, büyük bir felaketle karşılaştım. Onun ürettikleri ve çevreyi değiştirme eylemi karşısında şaşkına dönen, çevrede görmeye alıştıkları geleneksel görüntü­nün değişmekte olmasından tedirgin olan köylülerin, onun orada yapmakta olduğu anıt­sal mimari çalışmayı bir gece yıktıklarını öğrendim. Her şeye rağmen, özgün dünya görüşü doğrultusunda çok önemli çalış­malar yapan Kâmil Gök’ün ce­saretinin büyük ölçüde kırılmış olduğunu görmek beni çok üzdü.”

    Tepeden tırnağa yüzeyini işlediği evi, çeşmesi, heykelle­ri ve objeleri eşi ve oğlu başta köylülerinin ona deli ya da pagan gözüyle bakmalarına yolaçmak­la kalmamış, bütün yaptıkları bâtıl nedenlerle imha edilmişti. 1985’te onunla röportaj yapan Türey Köse, doğal olarak yılgın bir portre çizer. 1995’te Cornuco­pia dergisinin 9. sayısında Brian Sewell’in “sanat yapmanın bede­li” ana temalı metni yayımlanır; 2007’de Işıl Özgentürk’ün ağıtı Cumhuriyet’te çıkar: “Şaşırtıcı, Muhteşem ve Kara Talihli.” Bu satırlar Köse’nin röportajından:

    “Kâmil Gök ile görüşmek üzere Dereköy’e gittiğimizde, UNESCO dergisinde yayımlanan fotoğraftaki yapıyı görüp gelen Fransız turistlerle karşılaştık. Fransızlara, fotoğrafta yer alan yapının yok edildiğinin anlatıl­ması kolay olmadı. Ta Fransa’dan uzanan bu ilgiye karşın, Kâmil Gök kendi köyünde yapayalnız. Bir başına savaşım veriyor. Kâmil Gök’ün evinin içinde ‘Amerika’ var, evinin karşısındaki duvarda ‘Afrika’. Divana oturup duvarlar­daki çalışmalarını anlatırken, ‘Amerika’yı temsilen yaptım. Deniz, rıhtım, kenarda hambalar, Beyaz Saray. Beyaz Saray’ın çev­resinde ağaçlar yaptım. Herhalde vardır böyle şeyler’ diyor yaşamı boyunca Türkiye’deki birkaç kent dışında hiçbir yer görmemiş olan Gök. Evinin bütün duvarları boyanmış değişik desenlerle süslenmiş. Kapılar, soba, evdeki her şey yeniden yaratılmış. Du­varlardan biri ise bembeyaz. Gök üzüntüyle, ‘Bizim hanım kireç attı oraya’ diyor.

    Köy bakkalı Kâmil Gök’ün evinin karşısındaki duvarda ise Afrika var. Bir gün televizyonda Afrika’daki açları görmüş. Sonra duvara, helikopterden atılan ek­meklere bakan kadın ve çocukla­rın resmini yapmış. Ancak birkaç gün geçmeden hemen bozmuş­lar, üstüne kireç atmışlar. Çeşme yapmış, yıkmışlar, 20 dolayında heykelini kırmışlar. Yıkılanları çoğu kez yeniden yapmış. Kâmil Gök bu tek kişilik sanatsal sava­şımını şöyle anlattı:

    ‘Bir keresinde biri geldi, senin yaptığını yıkmışlar dedi. Git­tim baktım, yıkıntı halindeydi. Kahvede sütunlar vardı, bunlara paşa şeklinde heykel işlemiştim. Köylüler bir gün gelip, senin paşanın burnu kırılmış, diyorlar­dı, bir gün fesi. Olur mu, koskoca paşaya bu yapılır mı? Belki bu sefer yıkmazlar diye yeniden yaptım, gene yıktılar. Modern bir çeşme yaptım, gören hayran oldu. İstanbul’dan, Amerika’dan Fransa’dan takdir geldi. Onu da yıktılar. Burada ağaç bile dikmi­yorlar. Bütün gün otururlar, gün­düz oldu mu can can oyun, gece oldu mu rakı. Başka şey bilmez­ler. Bir şey yapmazlar, yapılanı da yok ederler.”

    KagitUzerinde-6
    1970-80’li yıllarda köyde bakkallık yapan Kâmil Gök’ün çoğu yıkılan yapıtları, Art Brut/Ham Sanat kategorisinde değerlendiriliyor.

    Yarıdan fazlası kolaj niteliği taşıyan bu metni çatarken, belle­ğimin dibindeki oldukça bulanık bir tabakadan yukarı bir anlığına tırmanan bir kıvılcım beni dur­durdu: Samih Rifat bir biçimde, tanışıp çok yakın dost olmamızı önceleyen dönemde bu konuyla ilgilenmiş miydi? Sorunun doğ­ması boşyere değilmiş: Henüz kitaplaşmamış yazılarının listesini birkaç yıl önce Orçun Türkay’dan almış­tım. Dönüp baktığımda kıvılcım ateşe dönüştü: Yazmıştı! Şu aşamada, ne zaman, nerede yayımlandığını bilmiyorum, ama Türkay ‘depo’dan alıp 10 bö­lümlük Bodrum izlenimlerinin yedincisini ayırdığı Kâmil Gök portresini iletti. Kısaltmadan yerleştiriyorum buraya (ve Sa­mih sayesinde Gültekin Çizgen’in fotoğraflarının izini sürdüğümü, ayrıca Seda Özen Bilgili’den ciddi görsel katkı aldığımı eklemek istiyorum. Kalıyor geriye bir başka soru: Fotoğraf makine­siz dolaşmayan Samih Rifat’ın Gök’ün ve “iz”lerinin fotoğrafla­rını çekmemiş olması mümkün mü? Arşivine bakılacak!):

    “Bodrum’dan Gümüşlük’e ka­rayoluyla giderken, Gürece’den sonra sağa sapıp mandalina bah­çelerinin, zeytinliklerin, yaba­nincirlerinin, sabırlıkların ara­sından giden yolu izlerseniz, bir süre sonra Dereköy adlı küçük köyden geçersiniz. Bu toprakla­rın yetiştirdiği en ilginç kişiler­den birinin, bir halk ressamının köyüdür Dereköy ve burada biraz oyalanmaya fazlasıyla değer.

    KagitUzerinde-7
    Kâmil Gök, Dereköy’deki evinde hayat ağacı motiflerini de kullanmıştı

    Onu ilk kez gördüğümde epeyce yaşlı ama hâlâ dinç, bembeyaz saçlı, iri yarı, güler­yüzlü bir adamdı Kâmil Gök. Az konuşan, ama tatlı dilli bir köy bakkalı. Dükkanı hemen yol üstündeydi; o yıllara kalabilmiş bir iki işi de çevrede hemen göze çarpıyordu (ressamımız tuvalleri değil duvarları boyuyordu). Ben 80’lerin başında keşfetmiştim onu; yaşlanmaya, unutulmaya yüz tuttuğu, işlerinin kırılıp yo­kedildiği bir dönemde. Oysa çok daha önceleri, üstelik oldukça büyük yankılar uyandıracak bir düzeyde keşfedilmişti Kâmil Gök. Ferit Edgü, bu ilginç ada­mın yapıtlarının fotoğraflarını, benzer bir sanatın ustası Du­buffet’ye göndermiş; Dubuffet bu işlerle yakından ilgilenmiş, UNESCO’nun dergisi Courier’nin bir sayısına kapak bile olmuştu Kâmil Gök’ün işlemeli bir duvarı. Sanırım İsviçre’deki ‘Brüt Sanat Müzesi’, bir fotoğrafçı yollaya­rak işlerini belgeletti. O yıllarda Gültekin Çizgen de fotoğraflarını çekmiş ressamımızın. Çizgen’in Türkiye Fotoğrafları adlı albü­münde bu diziden bir fotoğraf var. Üstünde ‘Ali ve Zeynep Oğlu Kâmil Gök Hayratı’ yazılı bir çeşme önünde, elinde bir kutu boya ve fırçayla görülüyor köylü ressam. Çeşme deyip de geç­meyelim: gerçek bir sanat yapıtı bu. Gaudi’nin yapılarını, Dubuf­fet’nin renkli yontularını andıran bir renk ve biçim cümbüşü. Genellikle geometrik, figürsüz bir bezeme; düpedüz bir ‘non-fi­güratif’ resim ya da boyalı yontu düzeni. Çeşmenin üstünde beyaz çizgilerle bölünmüş kırmızı bir pencere; yan duvarlarda yine ressamın fırça izleri. Yüzyılımız değme ustalarına taş çıkartacak bir tazelik ve buluş gücü…

    Ben Dereköy’den geçtiğimde bu çeşme yoktu ortada. Köylü­ler kırmış, yok etmişlerdi. Aynı biçimde bezediği ve kendisi için önceden hazırladığı mezarını kırdıkları gibi; yalnızca bakkal dükkanının ve iki yanındaki du­varların üstündeki işlemeler kal­mıştı geriye; bir de depo benzeri ama kapısından başlayarak her yanı bezeli bir yerde gizlediği ve ilgilenip ısrar ederseniz göster­diği bir iki yontu -çünkü yontular da yapıyordu ressamımız ve bu alanda da alabildiğine şaşırtıcıy­dı. ‘Her şeyi kırdılar’ dedi, ‘ben de usandım, bıraktım; resim yapmıyorum artık’. Sesinde kırgınlıktan çok, anlaşılmamış olmanın verdiği bir bezginlik, bir umutsuzluk vardı. Ne çare ki tuval üstüne resim yapmıyordu Kâmil Gök; duvarları, çeşmeleri, mezarları boyuyordu. Bunları korumak da çok zordu. Köylüler, deli ya da cinli gözüyle baktıkları bu adamın yaptıklarını bir bir kırıp yokediyorlardı. Yalnızca de­posuna sakladığı bir iki yontuyla dükkanının ve evinin duvarlarını koruyabilmişti çevrenin bağnaz­lığından, kıyıcılığından. Zamanla onları da koruyamaz oldu. Bu yıl Dereköy’e yolum düştü; durup baktım Kâmil Gök’ün yitik krallı­ğına. Gümüşlük’ten gelirken karşınıza çıkan, tepeden tırnağa bezeli yuvarlak köşe yapısı yıkıl­mış, betonarmeden yeniden inşa edilmişti. Kepenkleri sıkıca ka­palı bakkal dükkanının cephesini ve yan duvarlarını, kim olduğu belirsiz biri “restore” etmeye kalkışmış, solmaya yüz tutmuş işlemeleri kaba saba bir fırça­ya canlandırmaya çalışmış ve tanınmaz hale getirmişti. Depo da yıkıntıya dönmüştü nasılsa. Yol üstünde yalnızca bir baca ve bir duvar kalmıştı sanatçımızın şaşırtıcı izlerini taşıyan. Kâmil Gök de iyice yaşlanmıştı artık -seksen altı yaşındaydı-; evine, küçücük odasına çekilmişti, ara sıra kağıt üstüne resimler yapıyordu yalnızca. Ve dışarıda kadirbilir ve resimsevmez top­lumumuz, onun izlerini silmeyi sürdürüyordu. Benzeri bin yılda bir gelecek bir pırıltı, elbirliğiyle söndürülmüştü; son kırıntıları da kazınıyordu.

    KagitUzerinde-8
    Kâmil Gök’ün Bodrum Dereköy’deki evi.
    KagitUzerinde-9
    Gök’ün dağdan çıkardığı killerle yaptığı duvarların dokusu daha sonra yapılacak olan restorasyonla tamamen bozulacaktı.

    Küçük ve tutucu bir kırsal toplumun (Dereköy bir kıyı köyü değildir), nasılsa kendinden yüzyıllarca ileride doğmuş bir üyesini benimsememesi, giderek bu ayrıkotunu törpülemeye, yoketmeye çalışması şaşılacak bir şey değil. Dikkatli bakarsak, bütün toplumların böyle dav­randığını ve belki de insanlık tarihinin böylesi olayların tarihi olduğunu görürüz. Dereköylü Kâmil Gök’ün suçu, içinde yaşa­dığı toplumun bütünüyle dışında, ötesinde bir düşe kapılmış olma­sıydı. Başka bir zamanda, başka koşullarda, daha ağır ödeyebi­lirdi düşünün diyetini. Modiglia­ni’nin, Van Gogh’un, Artaud’nun ödediği gibi…

    KagitUzerinde-10
    Kâmil Gök, kendi yaptığı çeşmenin önünde elinde bir kutu boya ve fırçayla görülüyor.

    Dereköy, insanlığın büyük dramlarından birinin -küçük ölçekte de olsa- oynandığı, yinelendiği yerlerden biridir Ada’da. Günün birinde Dere­köy’lüler Kâmil Gök’ün değerini bilip yontusunu dikeceklerdir belki köyüne. Ama hiç kuşkunuz olmasın, o gün de yok edilecek başka bir ayrıkotu bulunacaktır. Ve insanlık deresi, böyle akacak­tır sonsuza.”

    Köylülerinin kargışladığı Kâmil Gök’ün yapıtları yokoldu ama izleri ve doğurduğu yankı­lar büsbütün silinmedi. Bunca gecikmeyle de olsa, Altıntaş’ın Çizgen’in fotoğraf ve videolarıyla sergisi açılmalı, katalogu yapıl­malı. Art Brut müzesinin hiç de­ğilse kitaplığında varlık göstermeli. Villeneuve d’Ascq’daki LAM da kapılarını Gök’e açacaktır.

    KagitUzerinde-11
    Kâmil Gök’ün inşa ettiği “anıt mezar” Le Courrier Internationale dergisinin 1985 tarihli Nisan sayısının arka kapağında “İlham Veren Mimari” başlığıyla yayımlanmıştı.

    Art Brut/Ham Sanat temsilci­leri kabaca iki kategoriye ayrılır: Wölfli gibi akıl sağlığını yitirmiş figürler ile farklı duruşlu (ama akıl sağlığı yerinde) kişileri ça­kıştırmak yanlış yaklaşım olur. Postacı Cheval de, Tabakgaga­layan da sıradışı işlere kalkışan sıradışı yaratıcılardı; kimilerinin gözünde “kaçık” sayılmaları öyle olduklarını göstermez. Chart­res’da Picassiette/Tabakgaga­layan evini ziyaret ettiğimde Doisneau’nun karı-kocanın fotoğraflarını çektiğini bilmiyor­dum: Çift, objektifin karşısında gururla poz vermiştir.

    Kâmil Gök’ün onlardan farkı yokmuş. Varlıklarından, daha doğrusu 5 kıtada, Nek Chand’dan (1924 doğumlu) Robert Tatin’e (1902 doğumlu) benzerlerinin yaşadığından da haberi yoktu. Gel gör ki, uygar topluluklar ben­zerlerinin yaptıklarını koruma altına almışlardır. Malraux, Pos­tacı’nın görkemli İdeal Saray’ını kurtarmak yolunda meclisi dolduran pek çok alıkla didişmek zorunda kalmıştı. Kâmil Gök ta­lihsizdi ya, sonucu kesin bir dille yorumlamıştı:

    “Yazık oldu emeklere; terazi­nin bir tarafına yıkanların hepsi, diğer tarafına beni koy, ben ağır basarım.”

  • Uçup gitmesin diye sözler kayıt tutar resimler, harfler

    Resimler imgeleri belletmenin araçları olarak görülmüştür matbaanın icadına dek. Öyle ki resim ile yazı çakışır dönem Avrupa’sında. Her şey okunanı bellekte tutmakla, oraya kazımakla bağlantılıdır. Söz uçup kaybolmasın diyedir. Kelime, resim, ses, söz, temsil, aynı imbiğin dibinde buluşur. “Ancak hangimiz imgelerin nasıl oluştuğunu söyleyebilir?..”

    Frances Yates (1899-1981) “görsel alfabe”lerden söze­diyor temel kitabı The Art of Memory’de. Harflerin öğretilme­sinde (bellenmesinde) imgelerin yararı Rönesans döneminde yaygın kabul görmüş. Kedi C(at), Eşek A(ne), gergedan R(hino) üze­rinden kazınıyormuş çocukların belleklerine “figür”leriyle birlikte.

    Yates ile bir geridönüş ka­visi yapılabilir burada: Aby Warburg’un (1866-1929) Bruno malzemesine ölümüne ramak kala ulaştığını, Roma’dan gene de muazzam bir “ganimet”le dönmeyi başardığını biliyoruz: Bruno uzmanı Salvestrini’den 350 özgün baskı kitabı kütüpha­nesi için satın almıştı. Üzerinde çalışacak vakti olmadı. Buna karşılık Warburg Enstitüsü’ndeki belgeler bir sonraki kuşaktan Frances Yates’in Bellek Sanatı’n­da (1966) Bruno’ya bu bağlamda odaklanmasını sağladı. O kitap ve açtığı yoldan izini süren Mary Carruthers’in Bellek Kitabı (1990) benim açımdan değerli kılavuz çalışmalar oldular.

    “Yer”e bağlı anımsama tek­nikleri, Cicero’nun Simonides anekdotundan Ortaçağ’a ve Yenidendoğuş’a gelesiye imge/ lem motoru işlevi görmüşlerdi. Yates, Camillo’yu büyüteç altına alır: İzleyicinin bakışın öznesi olarak sahneye geçtiği, oradan “sıra”lara dizili imgeler üstünden hayalgücünü işe koştuğu bir “bilgi merdiveni” çıkar LIdea del Theatro’da (1550) önümüze.

    EnisBatur-1
    L’Idea del Theatro adlı eserde Giulio Camillo’nun ahşap tiyatrosu. Tiyatro, 7 gezegeni temsil eden 7 basamak olarak tasarlanmış. En seçkin kişiler en alt sıralarda oturuyor.

    Kasım sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • İmge ve simgenin ötesinde Türkçeyi yukarı çeken kişi

    Nicedir şahıstan çok s/imge Atatürk. Bize Ataçgilleri hazırlayan, köhne bir dilin üstünü örttüğü Türkçeyi yukarı çeken kişiye borç büyüktür. Nutuk’ta ise sahibinin konumu nedeniyle benzersiz bir yaşamöyküsel damar, metnin içinden geçer. Ancak eşdeğer öznelerde (Marcus Aurelius, Churchill, De Gaulle) görülen özellikleri Nutuk’u ayırır.

    Televizyonda son katıldığım programda (“Aykırı Sorular” – 2012) Enver Aysever’in sorularını yanıtlarken kendimi Kemalist ya da Atatürkçü olarak tanımlamadığımı; Atatürk’ü 20. Yüzyılın en büyük devrimcisi saydığımı ve ona yöneltilen eleştirilerin birçoğunu yersiz bulduğumu vurgulamış; Türkiye bir gün demokratik bir ülke kimliğine bürünecekse, bununAtatürk’ün kadınlar için açtığı yoldan ilerleyerek gerçekleşebileceği görüşünü savunmuştum. 11 yıl sonra bu sözlerime bağlı kaldığımı eklemeliyim.

    Enis_Batur_1
    Atatürk, Türk Dil Kurumu’nda Agop Dilâçar’ın da aralarında olduğu bir heyetle.

    Ekim sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Bir mimari yapının kağıt üzerinde kalan izleri

    Fetih sonrası 1461’de yıkılan Havariyyun Kilisesi, kent coğrafyasından kaybolmuşsa da arkasında bir değil iki ekfrasis bırakmıştır. Değindiği konuları (yer, kişi, yapıt vb.) yazı yoluyla betimleme girişimi olarak tanımlanabilecek ekfrasis, yokolmuş yapılarla okuyanlar arasına metin yoluyla bir köprü kuruyor.

    Mabeyinci Pavlos’un (6. yüzyıl) Ayasofya’nın Betimi ile Michel Butor’un (1926-2016) San Marco’nun Betimi’nin bir ortak yanları Samih Rifat tarafından dilimize çevrilmeleriyse, bir ve asıl ortak yanları, konu edindik­leri yapıların bugün de ayakta kalmış olmaları: Metin ile yapı içiçeler; hangi zaviyeden bakılır­sa bakılsın; dolayısıyla üstüste okunmalarına bir engel yoktur.

    Ayasofya, Bizans başkentinin en ulu ibadet yapısıydı. Buna karşılık, polyandrion (ortak me­zar) özelliği de taşıyan Havariy­yun Kilisesi; şehirdeki konumu gereği çok daha fazla sayıda müminin ziyaretine uğradığı, üstüne üstlük Haçlı işgali (1204) sırasında talan edildiği için fetih (1453) sırasında harap hâldey­miş. Fatih Camii, yobazlar kili­seyi tarumar ve mezarlığındaki imparator kemiklerini Boğaz’a boca ettikten sonra yerine mi yapıldı, ötesine mi, anladığım kadarıyla kesinlenemiyor.

    Havariyyun’un 5 kubbeli Ortodoks haçı formundaki tasa­rımının Venedik San Marco’da olduğu gibi uygulandığı görü­şü yaygındır. Yanılmıyorsam, ilkinin yerine Ayasofya’nın mimarları tarafından yapılan ve 28 Haziran 550’de açılışı gerçekleşen ikinci Havariyyun, Agioi Apostoloi, örnek alınan tasarımdır.

    resim_2024-09-01_022327442
    Havariyyun Kilisesi’nin yıkılması sonrasında 1463- 1479 arasında inşa edilen Fatih Camii.

    Ayasofya’nın ve San Mar­co’nun tersine Havariyyun kent coğrafyasından 15. yüzyılda kay­bolmuşsa da, arkasında bir değil iki ekfrasis bırakmıştır. Rodoslu Konstantin’in şehrin 7 tepesi (harikası) üzerine 931-944 ara­sında kaleme aldığı 981 dizelik güzellemesinin merkezinde yer alır Havariyyun Kilisesi. Metin­de, nesnel betimlemenin ağır bastığı yorumu yerleşik. Gelge­lelim, Théodor Reinach’ın 1896 yayını arkeolojik değerlendirme incelemesinde, Rodoslu’nun sınırlı mimari, kısıtlı geometri ilgisi nedeniyle güvenilmesi güç ölçüler verdiği yazılı (Revue des Etudes Grecques’in 9. cildinde (s. 66-103, “Commentaire Archéo­logique sur le poēme de Cons­tantin le Rhodien”-Persée’den erişebiliyor bu önemli metne). Ayrıca, bugüne eksik biçimdulaştığı görüşünde şiirin. Buna karşılık, Havariyyun mozaik­leriyle ilgili dizelerin içerdiği bilgilerin ekfrasis’e yaraşır nitelikte olduğunu belirtiyor Reinach: Canlandırması okura kalmış. Mermerlere ilişkin kayıtlar için de geçerli bir yaklaşım: Mabeyinci Pavlos’un Ayasofya’dakiler hakkında naklettikleriyle koşutluklar taşıyor betimlemeleri.

    Wiener-Müller temel kita­bında Havariyyun’a ayırdığı sayfalarda anmıyor Rodoslu’yu, ekfrasis örneği olarak başka bir şiiri, 12. yüzyılda kaleme alınmış Nikolaos Mesarites’in şiirini gösteriyor. (İstanbul’un Tarihsel Topografyası, s. 406). Aynı tarih­lerden bir minyatürde, Kokki­nobafos’un yapıtında Havariy­yun’un temsili görünümü var. Yokolmuş bir yapının, arkasında bıraktığı izler.

    Burada, önce, ekfrasis kav­ramına dönelim. Eski Yunan kaynaklarında varlığına 4. yüzyıldan başlayarak rastlanı­yor: Değindiği konuları (yer, kişi, yapıt vb.) yazı yoluyla betimleme girişimi. Umberto Eco, “Miche­langelo döneminde bir kazıda bulunan heykelin Lacoon’u tasvir ettiği, Yaşlı Plinius’un betimlemesine dayanılarak saptanmıştır” der. Günümüz kuramcılarını, Keats’in “Bir Yunan Vazosuna Kaside”yi bu gözden okuyan Leo Spitzer’den Derrida’ya sorunun etkilediği biliniyor: Joyce’un Ulysses’teki “gözlerini yum ve görmeye ko­yul” önerisi metin ile “nesne”si arasındaki köprüye tutulmuş projektör ışığı gibidir!

    Havariyyun Kilisesi bağla­mında ekfrasis deneyiminin başı ve ucu farklı değerler taşıyor. Klasik çağda, klasik anlam yüküyle kavram, Eco’nun tanımına uygun biçimde ele alınmıştır. Şah örnek olarak Homeros’un İlyada’da aktardığı, Pandora’yı da yarattığı söyle­nen büyük sanatçı-zanaatkar figürü Hefaistos’un imal ettiği Akhileus’un kalkanını betim­lediği bölümdür (18, 475-490). Hesiodes de metnin etkisiyle sözkonusu kalkan üstüne bir şiir döşemiştir (bkz. Didem Demi­ralp, “Eski Yunan Yazınından İki Ekphrasis Örneği”, Turkish Studies, 2014, sayı 9/10).

    Havariyyun Kilisesi’ni betim­leyen iki şiirsel metnin eleştirel basımları mevcut. Rodoslu’nun yeni bir çevirisi çift dilde baskı olarak Ioannis Vassis’ten okuna­bilir: On Constantinople and the Church of the Holy Apostles’ı dilimize aktarmamız gerekmez mi?! (Ashgate, 2012, e-book olarak da indirilebiliyor). Bu kaynak-metin hakkında, metnin bütün loşluklarına ışık tutan Re­inach’ın sözünü ettiğim incele­mesi tam anlamıyla “ekfrasisin ekfrasisi” niteliği taşıyor; öyle ki okur satırdan satıra geçerken Havariyyun Kilisesi’ni gözü­nün önünde canlandırmakla kalmıyor, çevresinde ve içinde dolaştığı izlenimine de kapılıyor -bu 137 yaşındaki inceleme de dilimize taşınmalı.

    resim_2024-09-01_022332897
    İmparator 2. Theodosius’u Havariyyun’da İoannis Hrisostomos’a ait kutsal emanetleri karşılarken gösteren 10. yüzyıl Bizans minyatürü

    Canlandırma, ekfrasisin he­defi, dahası başarısı. Sağlam bir betimleme metni bugün pekala 3D teknolojisiyle ete kemiğe büründürülebilir konu edindiği yapıtı. Baş ve uç dedim; işte işin ucu buraya varıyor:

    Georgetown’da mukim Dum­barton Oaks, Bizans kültürü merkezinde 2015’te bir sem­pozyumun eşlik ettiği bir sergi düzenledi Havariyyun Kilisesi çerçevesinde (bkz. doaks.org). Serginin içeriğini oluşturan malzemenin tohumları 1945’ten başlayarak Dumbarton Oaks’ta atılmıştı. Tasarıyı bir üçlü geliştirmişti: Sanat tarihçisi Albert M. Friend, filolog Glanvil­le Downey ve mimari tarihçisi, sonraki dönemde İstanbul’da Thomas Whittemore’un yerini alarak Ayasofya ve Kariye’nin onarım çalışmalarını yürütecek Paul Underwood.

    1945’de araştırma bölümü­nün yönetimine gelen Friend, Princeton mezunu iki genci işe almış, Bizans döneminin yokolmuş yapıları hakkında çalışmalara girişilmişti. Üçlü, Havariyyun Kilisesi’ni öncele­yen, Konstantin’in mezarı olarak 12 havariye göndermeyle Hz. İsa’nın ve Büyük İskender’in kabir düzenine öykünen ahşap çatılı yapıdan yola koyulmuş; Downey peşpeşe Rodoslu’nun ve Mesarites’in ekfrasis metinlerini çevirince Underwood desenle­riyle anlatılanları canlandırma­ya koyulmuştu! Farklı gerek­çelerle 70 yıllık gecikmeyle sunulabilen sergide, Underwo­od’un yararlandığı kaynaklar arasında Buondelmonti’nin haritalar kitabıyla keşiş Kokki­nobafos’un minyatürlerinin de bulunduğu biliniyor.

    kağıt üzerinde
    İstanbul’da 550 yılında inşa edilen Havariyyun Kilisesi’nin bir tasviri olduğuna inanılan 1162 tarihli Vatican Codex imajı.

    Üçlü, başka uzmanların da katılımıyla 1948’de, Dumbarton Oaks’da bir Havariyyun Kilisesi sempozyumu düzenlemişti; ilgili materyale kurum arşivin­den ulaşılabiliyor. Üç ciltlik bir yayın hazırlığı yapmışlar, ger­çekleşememiş; dahası Oaks’un yayın kurulu projeyi 1968’de %99 fantezi (!) yorumuyla rafa kaldırmıştı.

    2015 sergisine eşlik eden sempozyumun kitabı 2020’de yayımlanmış: Havariyyun Kilise­si: Kayıp bir Yapı, Unutulmuş bir Proje ve Geçmişteki Bugündelik”i (448 sayfa) açıkçası görmüş değilim, Nevra Necipoğlu’nun da önemli katkısının yeraldığı cilt hakkında The Byzantine Review’da Vasileios Marinis’in yazısından Necipoğlu’nun Patrik Scholarios hakkında, Bizans ve Osmanlı kaynaklarını karşılaş­tırarak yorumunu geliştirdiğini okuyorum.

    Havariyyun Kilisesi’nin öyküsünde, benim gibi Bizans bağlamında hiçbir uzmanlı­ğı bulunmayan bir edebiyat adamının ilgisini Borges’vari bir merak türüne bağlamak bir yol: Kaybolmuş bütün yapılar mıknatıs işlevi görebiliyor! Gelgelelim kendi payıma asıl tasam, ekfrasis sorunuyla ilişki­liydi. Betimlenmiş ama ayakta kalmış yapıları konu edinen biri klasik (Mabeyinci Pavlos’un Ayasofya’nın Betimi– Kırmızı Kedi Yayınları), diğeri modern (Michel Butor’un San Marco’nun Betimi – Yapı Kredi Yayınları) iki yapıt, deyiş yerindeyse sınanabi­lir özellikler taşıyor: Sözkonusu yapıları elde kitaplarla ziyaret etmek ve paralel okuma gerçek­leştirmek olanaklı.

    Buna karşılık, Havariyyun Kilisesi’ni konu edinen iki ekfrasis örneği okurdan hayal­gücünü ve tasarımlama yete­neğini işe koşmasını bekliyor. Friend-Downey-Underwood üç­lüsü bu hamleyi üç çeyrek yüzyıl önce yaparak yolu açmışlar; onlara selam duruyorum.

  • Kitap kazıları sırasında edebiyat ve anı buluntuları

    Kitap kazıları sırasında edebiyat ve anı buluntuları

    Ağır kitap tutkunları öldüğünde sık görülen tablo, ardından kütüphanesinin yollanmasıdır… Sahaf dükkanlarında, ikinci el kitapçılarda toplanmış anıların ölçümünü yapmak kimsenin, kitapçının bile elinde değildir. Her birinde paramparça ama derin bir tarih bekler; hiçbir arkeoloğun bütün tabakalarını ayrıştıramayacağı kazı alanlarıdır.

    Bir ayrıntıya yeniden bakma amacıyla, Deleu­ze-Guattari’nin Qu’est-ce que la Philosophie nüshasını yerinden -uzun ara sonrası- çı­karıp masama getirdim. İlgili bölümü (“Giriş”i) okurken yandı kafamda bir yanyolu aydınlatan lamba: Kitabın bendeki anısı birden canlanıp önüme dikile­yazdı.

    Onu çıkar çıkmaz (1991 yazı) edinişimi, alır almaz okuyuşu­mu, okur okumaz sırasını sabır­sızlıkla bekleyen Turhan Ilgaz’a verişimi, onun hemen okuyup çevirmeye karar verişini, yayın hakkını alışımızı, çeviri sürecinde yaptığımız düşünce alışverişlerini ayrıntılarıyla anımsadım masamda.

    Kitaplığımdaki kitapların ba­rındırdığı anı toplamı üzerinde düşünmeye koyuldum ardın­dan. Bütün kitapların belki değil, birçoğunun satın alınış, armağan ediliş zamanlarına ve başka yerlemlerine ilişkin verilerden başlayan, okunuş süreçlerine bağlı verilerle ge­nişleyen “ağ”, her rafta yanyana dizilmiş anı kesitlerinin du­ruşuna ait bir hayal penceresi açmakta gecikmedi. Bir şairin, Edip Cansever ya da Aragon; bir düşünürün, Nermi Uygur ya da Spinoza, kitaplarını barındıran her bağımsız rafta, raf dilimin­de sıkıştırılmış ilişki zamanları bulunduğunu algılayabiliyor­dum.

    Kitap kazıları sırasında edebiyat ve anı buluntuları
    Yazarımız Enis Batur, kütüphanesinin küçük bir bölümünün önünde (Sema Aslan, Benim Kitaplarım, Doğan Yayınları, 2009)

    Raftan rafa, binlerce kitabın içindeki anı halkaları bitiştirile­cek olsa, yarım yüzyılı aşan bir takvimde birikmiş anıların ya­zımı tek bir üst kitaba sığama­yabilirdi. O toplamı, kütüphane­yi oluşturan kişiden başkasının okuması beklenemez; üst kitabı bir tek “sahip” kaleme alabilir.

    Birçok geniş kütüphane kur­muş okur, edindiği her kitaba tarih düşer. Kimileri mekan belirtkelerini kullanmayı sav­saklamaz: Kent ismi, semt ismi, kitabevi ismi önsayfalardan birinde yerini alır. Sık rastla­nan bir ritüel: Kişinin adını ve seçtiği bir simgeyi taşıyan bir ex-libris iç kapağa yapıştırılır. Damga ya da mühür seçeneğini yeğleyenler de vardır.

    Bu “yerlem”ler (koordinatlar) kütüphaneden içeri adımını atan nesnenin sırasını saptar. Bazı okurların, kitabın en arka sayfasına okuma tarihleri düştüğüne tanık olunur. Her veri, sözkonusu kitabı ağır­layan okurun ‘anı defteri’ne dahil öğeler arasındadır. Buna karşılık, “ikinci el” kitapların ‘ilk okur’dan başlayarak kendi anıları olur, bünyesinde belirt­keler üstüste biner: Sahaflardan aldığımız kitapların yaşamöy­küsünü, sizi önceleyen bölüm­leri nedeniyle, yazamazsınız! Gelgelelim, düşsel sahneler pekâlâ kurabilirsiniz: Thomas Whittemore’un Seniha Sami Moralı’ya imzaladığı The Mosa­ics of St. Sophia At İstanbul’un bendeki anısı Emin Nedret İşli’nin Turkuvaz’ından 1993’te kitabı edinişimle başlıyorsa da, Whittemore’un Semiha Hanım’a kitabını imzalayışı gözümün önünde canlanıyor. Kitabın künyesi çetrefil: Pa­ris’te, Rue de Lille 4 numaradaki The Byzantine İnstitute Inc. için Oxford University Press’de 1936’da basılmış. Dörtbir yanın­dan gizem fışkıran bu nüsha, ben yeryüzünden çekip gidince kimbilir hangi adreste yeni ‘anı’lar edinecek.

    Ağır kitap tutkunları öldü­ğünde, sık görülen tablo, ardın­dan kütüphanesinin yollanma­sıdır. Defalarca tanık olduğum duruma ilk defa Ankara’da rastgeldiğime daha önce de değinmiştim: Hayrullah Örs’ün yalnızca kütüphanesi değil, okul karneleri dahil özel arşivi de satıştaydı!

    Bu parçalanma, acımasız deneyim; ama, korunmuş kü­tüphanelerde de anıların çoğu kaybolacaktır. Kimi işaretler kalır: İmzalı kitaplar, derkenar notları arkeolojik yaklaşım­larla değerlendirilir bazen. Bir tasarımı gerçekleştiremedim bu bağlamda: Yusuf Atılgan’ın notlayarak okuduğu Zuhuri Danışman elinden 6 ciltlik Na­ima Tarihi’nin okur haritasını çıkaramadım. Atılgan, bitire­mediği son romanının konu­sunu o kaynaktan süzmüştü.

    resim_2024-08-25_031048878
    Walter Benjamin, Paris’teki Bibliothèque Nationale’in okuma odasında, 1937 (üstte). Benjamin, 18 yaşından beri okuduğu tüm kitapların listesini tutmuştu (altta).
    80-81 ENIS BATUR_dk

    Değer buluyorsa, kütüpha­nesinin kitabını kurmayı dü­şünebilir okur(yazar) -benim gözümde anlamlı yaşamöykü metinlerinin arasına girebile­cek örnektir. Orada kişisel bir takvim, şahsa özgü bir krono­lojik akış bekler. Gelgelelim bir “edinme defteri” baştan tutul­mamışsa, hikayeyi kurmanın tek yolu kütüphane sahibinin belleğinden yararlanmasından geçecektir. Edindiği kitapların ön sayfasına tarih düşmek, birkaç bin kitabı tek tek tarih sırasına göre dizmeyi kolaylaş­tırmaz!

    “Okuma defteri” başka: Onun takvimi farklıdır. Walter Ben­jamin’inki günışığına çıkarıl­mıştır. Bilge Karasu’nunkini Mustafa Arslantunalı koruyor; belki bir gün yayımlanacaktır. Okuma defterleri de yaşamöy­küsel dökümlerdir, tutanın güzergahına ışık düşürürler.

    Pek çok kitapseverin nes­neye ait fetişler topladığına, biriktirdiğine tanık olunur. Üçboyutlular, ‘efemera’ kap­samına girenler, başkalarına imzalanmış kitaplar, özgün ciltler, yazarlara ait belgeler kütüphanenin türevleridir. Bir çoğu kütüphanenin raflarını istila ederek asıl sakinlerin önünü kapatacak ölçüde sır­naşıklaşır!

    Sahaf dükkanlarında, ikin­ci el kitapçılarda toplanmış anıların ölçümünü yapmak kimsenin, kitapçının bile elinde değildir. Herbirinde paramparça ama derin bir tarih bekler; hiçbir arkeo­logun bütün tabakalarını ayrıştıramayacağı kazı alanlarıdır.

    Bütün bunlar Evren için­de bir başka Evren olduğu­nun göstergesi değil midir?

  • Roman kahramanı gibi bir Romalı: Julianus

    32 yıllık kısa yaşamına (331-363) savaşlar, mücadeleler, geziler, mektuplar sığdıran Bizans İmparatoru Julianus, yaşadığı devirde de her bakımdan sıradışı kabul edilen özellikleriyle öne çıkmıştı. Sarayları sevmeyen, hem paganlara hem Hıristiyanlara mesafeli duran, derbeder görünüşlü bir şahsiyetin olağanüstü hikayesi.

    6 Şubat depremi Hatay’ı vurduğunda, pek çok uzaktan bakan gibi bir iç sarsıntı yaşamış; gecesine, ya­rıyarıya uykuda, Oktay Rifat’ın “1509 Depremi” şiirini anım­sayarak, usta şairin kurduğu imge düzenini Hatay’ın üzerine kaydırmıştım. Arkeologları bü­yük yer sarsıntılarının ardından bir tür “gizli heyecan”ın sardığı söylenir; yerin altından erişmek isteyecekleri kimi noktalara ulaşabilme olanağının doğma­sıyla ilintili bir heyecandır bu.

    6 Şubat depremi, etkilediği geniş coğrafyada onbinlerce can kaybına yol açtı. Hatay çok ağır yara alan şehirler arasın­daydı ve zengin, çoğul kültür varlıkları toplamında büyük hasarlar sözkonusuydu. En eski köklerinin simgelerinden birini oluşturan kadim Antakya Sarayı’yla ilgili düşsel sahneler çattıydım uykumun yarı yırtık perdesi üzerinde. Ertesi gün bir derginin (L’Antiquité Tardive) özel sayısını çıkardım raftaki yerinden; “L’Antioche de Julien” başlıklı bölümdeki, Catherine Soliou’nun “Le Palais İmpéri­ale d’Antioche et son Contexte A l’Epoque de Julien” başlıklı incelemesini ve içerdiği çifte haritayı inceledim (Julianus’un Antakya’sı – Julianus Dönemin­de Antakya İmparatorluk Sarayı ve Kullanımı).

    kağıt üzerinde
    Anadolu yarımadasının ve İstanbul’un tarihinde çok önemli yeri olan düşünür-imparator Julianus’un Musée de Cluny’deki heykeli.

    Julianus, Antakya’da iyi kar­şılanmamıştı: Helios’u yücelten, yayılmakta olan Hıristiyanlığa bağlananları ezen bir hükümdar hoşgörülemezdi. Kaldı ki, alışı­lagelmiş bir kişilik tipi olmadığı, seçtiği diyalog partönerlerin­den, derbeder görünüşünden de anlaşılıyordu -nitekim saraya da yerleşmemiştir.

    Julianus, Antakya’da Persle­re karşı savaşırken, Romalı bir Hıristiyan askerin savurduğu mızrağın yolaçtığı yara dindi­rilemediği için öldü -son, soğuk su içmek isteğinde bulunmasına ilişkin rivayeti severim.

    “Sakal”, bir asker çocuğu olarak ilk ayrıduruş işaretlerim arasında yeraldı. Çıkar çıkmaz bırakmaya başladım ve onu yü­zümün parçası kıldım. Yılların içinde, önce sakal düşman­ları girdi hayatımıza, siyasal ortamımıza; peşisıra, sakalı bir siyasal simge olarak giyenler başımızın derdi oldular. Bir tek ülkemde mi? Pek çok ülkede saç, bıyık, sakal semiyotik yüklerle donatıldı.

    “Sakal”, yazabilseydim, yaşamöykümün de bir parçası olacaktı. Julianus, “ana”sı saydığı İstanbul’da değil, Tarsus’ta ölüm diyarına gönderilmiştir. Şiirini yazdığı, Konstantinopolis’teki Havariyyun Kilisesi’nden çıkı­şında kulağında yeretmiş org sesi, sonun sonunda, ona eşlik etmiş miydi?

    Pagan imparator, bir roman kahramanına dönüşmüştür modern dönemde: Ibsen’in, Gore Vidal’in, Merejowski’nin romanlarında; Koyré’nin, Jerp­hagnon’un, Bowersock’un kitap­larında bulutsu değişkenlerle dolu bir portre çıkıyor önümüze. Bu bağlamda çok değerli bir yerli araştırmayı anımsatmak isterim: 1982’de İstanbul Üni­versitesi yayını olarak basılan, yeni basımını Arkeolji ve Sanat Yayınları’nın gerçekleştirdiği İmparator Iulianus, sıradışı bir akademisyenin, Nezahat Bay­dur’un (1926-2021) çalışmasıdır.

    resim_2024-08-26_020421633
    İmparatorun öldürülmeden önce son sözlerinin Vicisti, Galilaee (“Sen kazandın İsa”) olduğu rivayet edilir.

    Şüphesiz aynı bakışaçısıyla karşılaşmıyoruz Julianus konu­sunda: Ben kişiye ne denli sem­patiyle bakıyorsam, Kavafis’in o denli itkiyle onu ağırladığını biliyorum şiirlerinde. O şiirler­den birini, “Julianos ve Antioh­yalılar”ı Herkül Millas-Özdemir İnce ikilisinin çevirisiyle buraya alıyorum:

    “H”nin ve “K”nin kente hiçbir zararı

    kağıt üzerinde

    dokunmadığını söylüyorlar… Ve bazı

    yorumcularla karşılaşınca… bu harflerin

    isimlerin baş harfleri olduğunu anladım:

    Yani, birincisi Hristos, ikincisi Konstantinos.

    İULİANOS, MİSOPOGON

    Hiç mümkün müydü güzel yaşamlarından

    vazgeçmeleri; türlü çeşitli

    günlük eğlencelerinden; Sanat ile

    tenin aşk eğilimlerinin birleştiği

    yüce tiyatrodan; mümkün müydü?

    Ahlâksızdılar biraz -belki de fazla-

    evet öyle. Ama hoşnuttular

    yaşamlarının dillere düşmesinden Antiohya’da,

    hedonist ve mutlak güzel yaşamlarının.

    Bunlardan vazgeçip de neye iltifat edecekler?

    Yalancı tanrılarla ilgili palavralara mı,

    bencillerin bıktırıcı söylevlerine mi,

    çocukça tiyatro korkusuna mı,

    yavan alçakgönüllülüğüne mi, gülünç sakalına mı?

    Hiç kuşkusuz, yeğ tutuyorlar “H”yi,

    hiç kuşkusuz, yeğ tutuyorlar “K”yi. Yüz defa.

    (1926)

    resim_2024-08-26_020132439
    Ankara’da bulunan Julianus sütunu.

    Julian the Apostate’in (Har­vard University Press, 1978) uzun bir ek bölümünü Kava­fis’in Julianus’u konu edinen, 7’si şairin ölümünden çok sonra toplu şiirlerine girmiş 12 şiirini çözümlemeye ayıran G. W. Bowersock; İskenderiyeli şairin Antakya ile özdeşleştirdiği pagan imparatoru küçültücü ifadelerle işlemesini, kendisini Bizans Hıristiyanlığına yakın bulmasına bağlıyor.

    Yazarın yaşamöyküsel kita­bının ardından, bir kollokyum kapsamında sunduğu “Hektor ve Dönek Julianus” başlıklı bildiri metni, konuya özgün katkı geti­riyor. Bowersock, mektupların­dan birinde (79) Julianus’un Orta Anadolu’da Hektor kültünün canlı izleriyle karşılaştığına dik­kati çekiyor. İmparator, Troya’yı ziyaret etmiş, Hektor’u saygıyla anmıştır. Bir noktada “Yazgı Tanrısı” onları buluşturmuştur.

    Başkent Konstantinopolis’ten Kapadokya’ya doğru giderken bugünkü Ankara’dan geçeceği anlaşıldığında, onuruna yapılan Julianus Sütunu gerçi orijinal yerinden biraz uzaklaşmış, ama şehirdeki varlığını sürdürüyor ve tepesinde yıllar yılı bir leyle­ğin yuva yaptığı unutulmuyor.

    Julianus, neresinden bakıl­sa, Anadolu yarımadasının ve İstanbul’un tarihinde kavurucu yeri olan bir düşünür-imparator. Onun söylevlerini, mektupla­rını, günümüze ulaşabilmiş birkaç şiirini Türkçeye eksiksiz biçimde taşımalıyız.

  • Yanlış yere girer inci olur biraraya gelir çöl olur varoluşun sırrı onda olur

    İnci, o yanlış meraka esir düşmüş varlığı kuşatınca, kumu içermiş mi olur, kaplamış ya da kapsamış mı? Büyük Sahara çölünün yalnızca beşte birini kaplayan kuma “erg” adı veriliyor. Théodore Monod gibi bir biliminsanının, Saint-Exupéry gibi bir edebiyatçının çölden aldıkları derin çağrıda ontolojik bir hiza alışın katkıları vardır.

    Buzbilimciler Kilimanjaro’da, And Dağları’nda, Himalayalar’da derinden yüzeye tırmanan buzul kesitlerinden numune çıkarıyor, yeni teknolojiler üzerinden incelemelerini yürütüyor. Vardıkları canalıcı sonuçlardan biri, Mısır uygarlığının çöküş nedeniyle ilintili olanı: 4.200 yıl önce Mısır’da, Nil havzası boyunca, 20 yıl süreyle yaşanan büyük kuraklık, buz kütlesinin o tabakasına denk gelen kum kesitinden anlaşılıyor. Yaşanan açlık, kadim Mısır uygarlığının dağılıp çökmesini getirmiş. Ve bunu iklim tarihçilerine, dipten çıkarılan buz kütlesindeki yarım karışlık kum birikimi gösteriyor: Zaman uzun ölçekte de kum saatinde!

    Flint Marko’nun arkasında herhalde Hoffmann’ın masalının da az çok payı olsa gerekir; ama bu çizgi-kahraman ‘kumlu’ özelliğinden müthiş sonuçlar alır, göz kamaştırır. Biraz suyla başı derttedir, olsun, gereksindiğinde ondan yararlanmayı bilir.

    Hakan Tamar’ın “Kum Adam”ını radyodan bir dinledim, bir daha ulaşma çabalarımdan elim boş çıktım.

    Kumdan mıydı yoksa, o ezgi( ler)?!

    Soğan toplamak için Ankara’ya gelen işçilerden Abdülkadir Karakurt, “kum fırtınasından 5 dakika önce çadırlarımızın yanına sağlamlaştırmak için geldiğimizde baktık olmuyor canımızın derdine düştük” diye anlatmış gazeteciye: “Rüzgâr geldiğinde iki kez ayaklarım yerden kesildi, yerçekimi yok gibiydi. Kendimi yere attım. Fırtına 40 dakika sürdü, bir 10 dakika kadar gözümün önünü göremedim”. Kum fırtınasını içine düşenden dinlemek en iyisi; Wikipedia’dan olmaz bu.

    image-137
    İlk olarak 1963’te, The Amazing Spiderman #4’te çizgiroman meraklılarının karşısına çıkan Kum Adam.

    Karşı kefede, bilimsel çalışmalara kulak verilmeli. Nature Astronomy’de, Mars gezegenindeki kum fırtınalarının sonuçları üzerinde duran bir inceleme yayımlanmış; haberine Cumhuriyet’in sitesinde rastladım: “Mars’ta kum fırtınaları bütün gezegene yayılabiliyor. Gezegenbilimciler uzun bir süredir, Mars’ta suyun kaybolmasının arkasında bu fırtınaların olduğunu biliyor”. Ne(re)den?: “Bilim insanları, kum fırtınası yoğunlaştıkça sıcaklığın arttığını ve yüzeye yakın su buharının yükseldiğini tespit etti. Su buharı güneşten gelen morötesi ışınlara yaklaştıkça, hidrojenin kabardığı görüldü… Bölgesel ve küçük kum fırtınaları Mars atmosferinde su buharıyla oynayarak sıvı suya geçişini engelliyor”.

    İklim değişikliği benzer sonucu yerküreye de vaad (!) ediyor.

    İstiridye, içine sızan kum tanesini kuşatıp sarmalamak için üretir inciyi. Kum tanesine kayıtsız insanın inciyi yüceltmesi, onu istiridyeyle eşdeğer kılar. Üstelik, her kum tanesi aynı değere sahiptir, oysa incileri sınıflandırır işin uzmanları: Bir bakıma, istiridyenin üslûbundan doğar farklılık diyebiliriz -birbaşına yeterli açıklama olmasa da. İnci, kuşattığı kum tanesini, o yanlış meraka esir düşmüş varlığı kuşatınca, onu içermiş mi olur, kaplamış ya da kapsamış mı?

    Paul Claudel’le tanışma olanağına sahip olsaydım -ne yazık ki ben 3 yaşımdayken ölmüştür- sorardım.

    Kumkapı, yakın geçmişin Kum Kapısı, uzak geçmişin Kontoskalion’u, kıyı şeridine yol açılmazdan çok önce teknelerin iskelesine kum boşalttıkları küçümen liman. Yaralı mahalle: 6-7 Eylül’ün en dehşetli sahnelerinin yaşandığı, her türlü mütecavizin aşağılık saldırılarına katlanmış nokta.

    Meyhanelerinde anılarım birikmişti, o doku da çözüldü sonunda: İstanbul’u istila eden yerli yabancılar hırslarını yaşama kültüründen çıkardılar, yerini cürûfla doldurdular.

    Öncesi artık solgun fotoğraflarda.

    Kumkapı’nın dillere destan halıları Gülbenkyan Vakfı’nın ve Arkas’ın koleksiyonlarında. 19. yüzyılda Orta Anadolu’dan İstanbul’a taşınan ve Ermeni mahallesi Kumkapı’ya yerleşen halıcıların arasından çıkan Agop Kapucuyan gibi ustaların kaybolmamış eserlerini müzeler kapışıyor. Halılarını Ermeni harfleriyle imzaladığı için sürgüne çıkmış Agop -içzulüm tarihimizden bir sayfa daha.

    Savafi kilimlerinin etkisi altında kendine özgü geometrik figürler yaratmıştı Agop efendi. Kayseri’den gelince, denizin kıyısında okulunu kurdu. Bir uzun ip sistemi geliştirdiği yazılır. Geceleri deniz kıyısında rakısını yudumlarken uzakları düşünür, içini hazırlardı. Neden sonra Gülbenkyan’a bir mektup döşendi. Çağrısını alınca bazı halılarını, alet-edevatını toplayıp Paris’in yolunu tuttu; 1946’da 76 yaşında orada öldü. Ermeni halılarına ilişkin bir siteden ulaştım değerli malzemeye: Fotoğrafı, Kumkapı günlerinden; cemaatıyla beraber, bir hüzün verici belgede. Ve, Gülbenkyan’a bir mektubu.

    Ama asıl: Özgün halıları.

    Hitchock’un Conrad’dan yola çıkan filmlerinden biri, 1936 yapımı “Sabotage”in açılışında duyulan ilk kelime “kum” olur: Londra’nın elektrik şebekesinde “block-out” oluşturmak için kullanılmıştır. Filmin kahramanı, sinema sahibi Karl Verloc tarafından -o kadar ki ışıkların gitmesiyle kalmaz iş, musluk suyuna bile kum karışmıştır.

    Bana kalırsa, kum üzerinden geniş bir sinemasal antologya oluşturulabilir: Kıpırdayan kumlar!

    En başa, kişisel tercih, Agnès Varda’nın filmini koyarım: Agnès’in Kumsalları (2008) seyirciyi kıyıda oturmaya çağırır: Suya en uzun bakanlar akıllı geçinenler arasından çıkmaz. Agnès kumsalın onun gözünde ülküsel uzam olduğunu söylemiştir: Kum, deniz ve gökyüzü bir tür kutsal üçgen kurmaya yeter.

    Afrika’nın sözlü ve yazılı kültüründe “kum”un yabana atılamayacak yeri olmalı; özellikle Sahra’nın, büyük çölün yayıldığı yaklaşık bir düzine ülkenin edebiyatları bu açıdan incelenmiş olabilir.

    Büyük Sahara çölünün yalnızca beşte birini kaplayan kuma “erg” adı veriliyor. Görebildiğim kadarıyla, romanesk imge olarak rastlanan “Çöl Yolu”nun bir ağırlığı var: Çöl açılan yolları yutuyor, kumuyla onları örterek; ademoğlu dirençli ve inatçı o konuda: Yeniden açmak için uğraş vermeyi göze alıyor.

    Çöl kumları fotoğraflarda, resim sanatında cazibe alanı oluşturuyor: Rüzgârın yarattığı “desen”lerde olağanüstü örüntüler öne çıkabiliyor, başta sahipsiz ayak izleri bütün izler mıknatıs görevi görüyor gözlerini dikenlerde.

    Büyük Sahara’da konaklayanların bazıları kumun şarkı söylediğine ilişkin gözlemlerde bulunmuşlardır. Başka kumullarda da rastlanan olgu: Rüzgarın etkisiyle kum taneleri arasından doğan titreşimler bir tür ezgiyi anıştıran özellikler barındırıyormuş; doğrusu tanık olmak hem de nasıl isterdim.

    Eski Ahit’i o gözle taramış değilim; döndükçe, son yıllarda, okuduğum bazı bölümlerde ‘kum’ sözcüğüyle karşılaşmalarımda dikkat kesildim. Bir noktada işin kolayına kaçtım ve arama motoruna başvurdum: 28 kez geçiyormuş ‘kum’ sözcüğü.

    Öncelikle, kumullar sonsuz’un (∞) karşılığı olarak kullanılıyor. Denizin bittiği yer, kumun hüküm sürmeye başladığı yer. Süleyman’ın mesellerinde (Bap 27) “taş ağırdır” deniliyor: “Kum da bir yüktür”. Mezmurların 139.sunda Yaradan’ın “düşünce”leri için “onları saysam, kumdan çokturlar” ölçüsüne başvurulmuş.

    Gökyüzündeki yıldız sayısı kum tanelerinden fazla. Kum üstünde ev inşa etmeye kalkışan akıl fakiri. Çölün dindarları cezbetmesi, yeryüzünün yaradılış dönemini, hiçbir canlı hücre nin henüz belirmediği zamanları temsil etmesine bağlanıyor. Şüphesiz, çölün ortasında konaklanıldığında, gece vakti gökkubbeyi kumlara uzanarak tararken içinden geçilen büyülü yaşantı kesiti, mümin ya da tanrıtanımaz, her bireyi Evren karşısında bocalamaya sürükleyecektir.

    Çöl-cezbe ilişkisinde, kucak açıcı olmayan bir ortamın, kişiyi ister istemez kendisinde saklanan bazı dürtüleri harekete geçirme gizilgücünün payı okunuyor: İnsan, orada, unutayazdığı Evren ile karşılaşıyor bir bakıma. Théodore Monod gibi bir biliminsanının, Saint-Exupéry gibi bir edebiyatçının çölden aldıkları derin çağrıda ontolojik bir hiza alışın katkıları da görülüyor. Monod, “çöl bana şekil verdi” demiştir: “Bana varoluşunun gizini taşıdı”. Saint-Exupéry’nin, uçağıyla Libya çölüne mecburî iniş yaptığında çekilmiş bir fotoğrafı, onun kumlara daldığını gösteritürün bir temsilcisidir. Olağandışı gizlenme yetilerine sahip olduğu için tehlikeleri genellikle kolay savuşturduğu varsayılıyor. Kimler mi onlar açısından en tehlikeli canlılar? İnsanlar tabii. Ticaretini yaptıkları yetmiyor, İran kedileriyle çiftleştirerek soylu bir soysuz melez yarattıkları da biliniyor. İnsanı bile insandan korumak, kurtarmak, uzak tutmak gerekli. Ammar bin Yasir’in, “hiçbir namazını kazaya bırakmadığı” rivayetine rastlanır kaynaklarda. Bir seferde “ihtilâm” olmuş; hiç su yokmuş etrafta, toprakta yuvarlandıktan sonra kılmış namazını. Kendisine maledilen 62 hadisten birinde kum ile arınma konusuna giriyor: İki elin ayaları sırayla kum ile ovuluyor, peşinden iki elin ayaları yüze sürülüyor. Ebu Davut da doğruluyor bu arınma yöntemi hikayesini, Buharî de. Kum, suyun yerini tutabilen madde; temizlenme yolunda. yor. O bakıştan sayfalar çıkagelecekti.

    Henri Michaux: “Çöl kuma rakip tanımadığı için sulh orada büyüktür”.

    Sulhu kumda aramak. Kum kedisi (felis margarita) ile yeni tanışanlar, bu koca kulaklı şaşkın yüz ifadeli yaratığı evcil sanma yanılgısına düşmemeli: Kendisi yabanıl türün bir temsilcisidir. Olağandışı gizlenme yetilerine sahip olduğu için tehlikeleri genellikle kolay savuşturduğu varsayılıyor. Kimler mi onlar açısından en tehlikeli canlılar? İnsanlar tabii. Ticaretini yaptıkları yetmiyor, İran kedileriyle çiftleştirerek soylu bir soysuz melez yarattıkları da biliniyor.

    İnsanı bile insandan korumak, kurtarmak, uzak tutmak gerekli.

    Ammar bin Yasir’in, “hiçbir namazını kazaya bırakmadığı” rivayetine rastlanır kaynaklarda. Bir seferde “ihtilâm” olmuş; hiç su yokmuş etrafta, toprakta yuvarlandıktan sonra kılmış namazını. Kendisine maledilen 62 hadisten birinde kum ile arınma konusuna giriyor: İki elin ayaları sırayla kum ile ovuluyor, peşinden iki elin ayaları yüze sürülüyor. Ebu Davut da doğruluyor bu arınma yöntemi hikayesini, Buharî de.

    Kum, suyun yerini tutabilen madde; temizlenme yolunda.

  • Denizde ve sahilde çoktur, kovadan kalıpla kale olur, bazen içine kafa gömülür

    Cambridge araştırmacıları bu yakınlarda kanıtladı: Kumullar kendi aralarında ilişkideler. Kumul göçlerinde topluca gerçekleşiyormuş hamleleri. Bırakıldıklarında herşeyi kapıp örtebiliyorlar: Arkeolojinin doğuş nedeni! Sanatın, edebiyatın, mimarinin temelinde-tarihinde vazgeçilmez bir madde kum. İçimize, hayatımıza karışan taneciklerin yolculuğu… Picasso, Saint-John Perse, Tektaş Ağaoğlu, Pierre Reverdy ve tabii Borges.

     İşim gücüm edebiyat-sa­nat-felsefe-kültür ya, do­ğal olarak “kum” der de­mez aklıma Calvino’nun “Kum Koleksiyonu” metni geliyor; bir kitabına adını da veren. 1974’de Paris’te açılan bir ser­gide rastlamıştım. Saydam şişelere doldurulmuş, fark­lı coğrafyaların kumsalların­dan, kumullarından toplanmış değişik renkli örnekleri -kum ‘specimen’leri toplayan çok sayıda koleksiyoncu var- bul­mak, biriktirmek, bunların pe­şine takılmak iyidir.

    “Arénophile” deniyormuş kumseverlere. Yoksa kumpe­rest mi olmalı karşılığı? Sev­mek ile tap(ın)mak arasındaki farkı küçümsememeli; demek ki iki ayrı tutku biçiminden sözediyoruz böylece.

    “Kum” deyiveriyoruz, mad­deyi pek tanımadığımız, türle­riyle tanışmadığımız için; bu nedenle sözlüğümüz de zen­ginleşemiyor. Kumuldan sö­zeden kaç kişi çıkar çevremiz­den? Kullanılmıyorsa kelime, temsil ettiği her neyse, onunla bağlantı kurulmadığını göste­rir. Cambridge araştırmacıları bu yakınlarda kanıtladı: Ku­mullar kendi aralarında ilişki­deler. Kumul göçlerinde toplu­ca gerçekleşiyormuş hamle­leri. Bırakıldıklarında herşeyi kapıp örtebiliyorlar: Arkeolo­jinin doğuş nedeni!

    20. yüzyılın en önemli fotoğraf sanatçılarından Man Ray’in objektifinden, Max Ernst’ün kuma çizdiği desen, 1936.

    Kum kullanan sanatçılar vardır; örneğin Tektaş Ağaoğ­lu etkileyici heykel-tablolar yapardı kum kullanarak. Derin rölyeflerdi (Acaba neredeler – artık?). Bir kum tasarımcısı­nın işleriyle karşılaştım dola­nırken: Rezzan Hasoğlu, Lexus Design ödülü almış çalışma­larıyla. Çıplak gözle görmek isterdim o işleri. Malzemesini toplamıyor, ısmarlıyormuş; bu beni biraz uzaklaştırdı serüve­ninden.

    2020 Eylül sonu, kum fır­tınaları koptu İstanbul dahil Türkiye’nin pek çok bölgesin­de. Hiç ortasında kalmadım bugüne dek sıkı bir kum fır­tınasının. Belgesellerde ya da haber programlarında rastla­dığım görüntüler hem ürkütü­cü hem büyüleyiciydi -öyle­dir doğanın pek çok kalkışımı: Lav püskürten volkanlar, hor­tumlar, azgın dalgalar çift ku­tuplu duygular yaratır insanın ruhunda -kum fırtınaları da.

    Kum yalnızca rüzgarlarla, fırtınasıyla gelmez üstümü­ze; yağmura da bindiği olur. Geçip gittiğinde, durduğun­da ve damlalar kuruduğunda, özellikle cam yüzeylerde apa­çık görülür izleri. Düşünme­yiz genellikle, oysa geldikleri yer düşünülürse yaratacağı et­ki farklılaşır: Sahra’dan, Arap Yarımadası’ndan gelen kum taneleridir onlar: Havalanmış, binlerce kilometre yol yaptık­tan sonra inmişlerdir şehri­mize. O gözle bakılmalı toz taneciklerine, sanki göçmen kuşlarmışcasına -şu farkla ki: Artık buraya/bize karışacak­lardır.

    Madde kaybolmaz. Bir kum tanesinin izi sürülebilir mi? Sürülebilirse neyle, nasıl?

    İnsan ne ki: Evrende kum tanesi.

    Vahşi bir sualtı savaşı André Masson, “Balıkların Savaşı” (1926) adlı tablosunu, tuvalin bazı bölgelerine serbestçe astar boyası uygulayıp üzerine kum atarak ve ardından fazlalıkları fırçalayarak yapmıştı. Ortaya çıkan görüntü, keskin dişli balıklar arasında vahşi bir sualtı savaşını akla getiriyordu.

    Görebildiğim, ilk kum­lu tablo çalışmalarının And­ré Masson’un elinden çıktığı: 1926. Zemine önce tutkal dö­şedikten sonra kum püskürte­rek gerçekleştirdiği tabloların Pollock’u etkilediği, “action painting”i bir bakıma tetikle­diği öne sürülüyor.

    “Herşey”i kullanan Pi­casso, kuma başvurmamış olsun; mümkün mü?! Juan-les-Pins’de yaptığı 20 Ağus­tos 1930 tarihli “Baigneuse Couchée” bir kumda sereserpe gerçekten de. Daha ilginci, ters çevrilmiş bir tuvalde karton­du, çiviydi, ottu ve kumdu, bir­leştirmiş olması. Ve bir palmi­ye yaprağı eklemesi -ilkinden tam 1 hafta sonra.

    İlgincin ilginci, Picasso kumsalda da rahat durama­yan çocuktu. 1937’de, Mou­gins kumsalında gerçekleştir­miş kumda desenini. Kaybol­masından önce Man Ray’ın çektiği fotoğrafa borçluyuz yok-varlığını!

    Kum, kumul, kumsal im­gesinin merkezî görev gördü­ğü bir şiir, Saint-John Perse’in Sürgün’ü. 1941’de, gerçekten de sürgünde bulunduğu Long Beach Island’da yazdığı yek­pare nesir-şiirinin 1942’deki ilk basımı kitaplığımda. Per­se’in tipik, yüksek seslenme­li poetikasının bir çeşitleme­si buradaki. Açık denizin um­man evrenine övgü döşedikten sonra, burada, suyun ya da çö­lün kıyısındaki kum düzlükte çıplak ayakla çizilmiş harfler. Hem kaygan, hem yutucu bir zeminden, şair, kumdan yan­sıyan sönmüş boyutunu eşe­liyor.

    İnsan yeryüzünde sürgün.

    Kumda sereserpe Pablo Picasso’nun 20 Ağustos 1930 tarihli “Baigneuse couchée”si…

    Pierre Reverdy Devingen Kum’u ölümünden 1 yıl önce (1959), Solêsmes’de yazmıştı. Ancak şiirin başlığına kazınan imge daha eski tarihli birkaç şiirinden gelir: Kumun görü­nür görünmez yer değiştirme­leri ile yaşam devinimleri ça­kışır burada. “Bavulsuz geçiş ölüme”, en başından, sımsı­kı bir ritmik düzen içinde bir vasiyet toparlaması mahiye­tine oturtur bu ortaboy şii­ri. Meraklılar sanal ortamda bulabilir (‘Le Sable Mouvant’ yazarak) Picasso’nun hızını Devingen Kum’dan alan 10 su­luboyasını.

    Borges, yaklaşık 30 yıl arayla “Kitab”a iki kez sonsuz­luk hakkı verdi: Babil Kütüp­hanesi (1941) sonsuz sayıda nüshadan oluşmuştu; Kum Ki­tabı (1975) başı sonu olmayan, iki ucu sonsuza açık biricik kitabı ağırlayan masal oldu. O kitaba adını da verdiğine ba­karak denklemi şöyle kurabi­liriz: Kum Kitabı’ndaki kum kitabı hikayesinde sözü edilen kum kitabı, sonunda bir rafına gizlice yerleştirildiği kütüpha­neyi sonsuzluk katına böylece taşımıştır.

    Atar Doha’da Jean Nouvel tasarımı müze geçen yıl açıldı; “para”nın cirit attığı utandırı­cı bir törenle. Frank Gerry et­kisi bulaşıcılığını sürdürüyor! “Kum Gülü” bir doğa formu; bölgenin özellikleriyle uyumlu seçim olmuş mimarlık açısın­dan. Nouvel’in kurduğu çatı düzeniyle sanal ortamda rast­lanan doğal ‘kum gölü’ görün­tülerini kıyasladığımda, açık­çası, bu öykünmeli seçimin yapının lehine sonuç vermedi­ğine varıyorum.

    Dünyanın kumu camın içinde Lexus Design Ödülü’nü alan tasarımcı Rezzan Hasoğlu’nun “Sand to glass” projesinden dünyanın farklı bölgelerinden kum türleriyle yaptığı cam objeler.

    Kum yenir mi? Pika send­romu da, jeofaji de yerine göre bir ruhsal sıkıntının tezahü­rü olarak değerlendiriliyor; gelgelelim farklı kültürlerde farklı yaklaşımlara rastlan­dığı sır sayılmaz. Kil, toprak, kum yemeyi sağaltıcı görenler, altedilmez bir gereksinmenin karşılanması olarak bakıyorlar konuya. Tanpınar’ın, açık bir şaşkınlıkla, Ahmet Hâşim’in kil yeme tutkusundan sözedi­şine değinmiştim.

    Kum koleksiyoncuları bir­birlerine kum eşantiyonları satmaz, değiş-tokuş yaparlar­mış; onlara duyduğum saygıyı bir tık yükseltti bunu öğrenmiş olmak. Genellikle 30 mili­metre küplük şişeler kullanılı­yormuş. Bir koleksiyoncu, Gu­adeloupe’da 300’ü aşkın kum türü olduğunu yazmış -bir renk cümbüşü. Kum koleksi­yoncular derneğine üye oldu­ğunda, “hoşgeldin”i 50 şişe ar­mağan göndererek yapmışlar.

    Evde kumsuz olmak birden küçülttü beni.

    William Blake, “bir kum tanesinde bütün bir dünya” di­yesiymiş.

    The Sand Paper, uluslara­rası kum koleksiyonerleri der­neğin yayın organı. Yılda iki kez elektronik ortamda yayım­lanıyor bu kum gazetesi; İngi­lizce üzerinden haberleşiyor, bilgi ve görüntü paylaşımın­da bulunuyor, tanışıp görüşü­yorlar. Kum sayesinde birlikte yaşamaya başlayanlar oluyor mudur? Niye olmasın: Tanış­tıklarında Picasso’dan nefret etme gibi bir ortak yanları ol­duğu için görüşmeyi sürdüren, sonrasında evlenen çift 1 yıl sonra ayrılmış -yetmez kum sevmek, sevmemek.

    Gezegeni yokolmuş bir uydu Osmanlı saraylarının en genişi Edirne Sarayı’nın günümüze ayakta ulaşan yapılarından Kum Kasrı Hamamı tek başına, yalnız bir görüntü veriyor.

    Hoffmann’ın karanlık hikâ­yesi Der Sandmann’a, 4-5 yıl oldu “Tesadüf” başlıklı dene­memde sokulmuştum. İrkil­ticiliğini Kum Adam’ın şöyle koyar Hoffmann: “O kötü bir adam; yatmak istemedikle­rinde çocukların yanına ge­lir ve gözlerine avuç dolusu kum serper; çocukların gözleri kan-revan içinde yuvalarından fırlar; sonra Kum Adam onları bir çuvalın içine atar ve yav­rularını beslemek için hilalin içine götürür; yavruları ora­daki yuvada oturur, baykuş­larınki gibi kıvrık gagalarıyla yaramaz çocukların gözlerini yerden kaldırıp yerler!”

    Tim Burton’u aratmayan yaklaşım. Bereket, bildiğim kadarıyla, uykusuzluk pek çekmiyor Kum Adam.

    İslâm Ansiklopedisi’nde­ki Sarây-ı Cedîd maddesinden aktarıyorum:

    “Edirne Sarayı’nın en önemli özelliği Osmanlı sa­rayları arasında en geniş saray olmasıdır. Saraya ait Cihan­nüma Kasrı duvar kalıntıla­rı, Kum Kasrı ile tek kubbeli Kum Kasrı Hamamı, Bâbüs­saâde ile dokuz kubbeli saray mutfaklarının bir kısmı ayak­tadır”.

    Kum Kasrı’nı büyük ola­sılıkla Fatih yaptırtmış; adı, içinde bulunduğu Kum Mey­danı’ndan geliyormuş. Ha­mam, biraz gezegeni yokolmuş bir uydu izlenimi yaratıyor in­sanda. Çevredeki kumun özel bir dokusu olduğu anlaşılıyor; yapımında kullanılmış bel­ki de.

    Edirne’nin de “Kum ma­hallesi” var. Bir tek o mu? Sı­nırın iki karış ötesinde, Di­metoka’nın da Kum mahallesi varmış.

    Edirne tarihine ilişkin te­mel kaynakların başında ge­liyor Enîsü’l-Müsâmirîn -eh, biz de işin içindeyiz işte!

    Yazar-ressam işbirliği Pierre Reverdy’nin Devingen Kum (Sable Mouvant) kitabında Picasso’nun yaptığı “Sculptor at Work” suluboyası, 1966.