Yazar: Enis Batur

  • Ali Kemâl’e ikinci linç

    İmparatorluğun son döneminde zıt kutupların merkezinde yer alan Ali Kemal’in linç edilmesi tarihimizde kara bir leke olarak dururken, yazarın üç ciltlik İkdam yazılarının Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlan ilk çevrimyazı basımı Paris Musâhabeleri, özensizliği ve yetersizliğiyle adeta yeni bir linç girişimi.

    Ali Kemâl, Osmanlıların son demlerinin belki de en trajik figürü: 6 Kasım 1922 günü, Sakallı Nurettin Paşa’nın koşullarını hazırladığı bir kalkışım sonrası, İstanbul’dan, Tokatlıyan’ın karşısındaki berber dükkânından düpedüz kaçırılıp getirildiği İzmit’te linç edilmesi pis bir leke olarak duruyor tarihimizde.

    Ali Kemâl, yaşadığı dönemde, çevresindekileri zıt kutuplara bölmüş bir kişilik. Yahya Kemal, önemli portre yazısında, Rıza Tevfik, Biraz da Ben Konuşayım başlığı altında toplanan anılarında, bir ucu temsil eden olumlu yaklaşımlarla karşımıza çıkarlar; öteki uçta, Kavgalarım’da Hüseyin Cahit Yalçın’ın, Son Asır Türk Şairleri’nde İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın amansız yargıları toplanır. Gene de, anımsatmak gerekir: Bizim kültür tarihimizde, üzerinde uzlaşmaya varılmış neredeyse kimse yoktur!

    Ali Kemâl’in anıları, oğlu Zeki Kuneralp tarafından, Ömrüm başlığı altında, hayli gecikmeli biçimde (1985) yayımlanmıştı. Bu birincil kaynağa Ruşen Eşref Ünaydın’ın Diyorlar ki kitabındaki Ali Kemâl bölümünü eklemekte yarar var: Sorulara yazılı olarak yanıt verdiği bu ‘söyleşi’, yazarın düşünce dünyasına ilişkin ilk elden önemli ipuçları barındırıyor.

    Türk Tarih Kurumu’nun, 2014 yılında yayımladığı Paris Musâhabeleri, Ali Kemâl’in 1913’de üç ciltte bastırdığı İkdam yazılarının ilk çevrimyazı basımı. Görünüşte heyecan verici bir girişim. Ne var, giriş sayfalarından başlayarak, Ali Kemâl’in bir de bu yoldan linç edilmek istendiği kanısını doğuran çok sayıda sorun çıkı- yor okurun karşısına. “Yayına hazırlayan” Kâmil Yeşil’in bu konudaki yetersizliği yeterli bir açıklama olarak görülebilir mi, sanmıyorum: Anlı şanlı bir kurumun sonuçta asıl sorumluluğu taşıyacağı tartışma götürmez: Gerekli “editörlük” çalışmasının yapılmadığı ayan beyân ortada.

    Deyim yerindeyse bahtsızlık, kitabın ilk sayfasından başlıyor: Üstüste dört kez, aynı sayfalarda, Ali Kemâl’in doğum tarihinin 1889 olduğu belirtiliyor; bu durumda ilk romanını 6 yaşında yayımlaması sözkonusu! Ali Kemâl, 1867’de dünyaya gelmiştir.

    Kitaptaki yanlışların önemli bir bölümü Ali Kemâl’in değil de çevrimyazıyı gerçekleştiren kişinin Fransızca bilmemesinden kaynaklanıyor. Bu tür bir yayında editörün kimi ek bilgiler vermemesi de büyük eksiklik.

    Adı üstünde, Paris Musâ- habeleriİkdam gazetesine Paris’ten gönderilmiş yazılardan oluşuyor. Sayfadan sayfaya ilerlerken, okur, yazarın doğru dürüst Fransızca bilmediği (!?) halde nasıl böyle bir işe kalkıştığını anlamakta güçlük çekiyor:

    Bizim Milo Venüsü olarak tanıdığımız Venus de Milo’yu, Venüs Demilleau (s. 34); La Dame aux Camélias’yı, La Damme aux Cameliq (s. 52); Leconte de Lille’i, le Conette de Lille (s. 136); Champs de Mars’ı, Chan de Maresse (s. 138); Puvis de Chavanne’ı, Pa- vet de Chavain (s. 141); Maxime du Camp’ı, Maksim de Cann (s. 149)… yazabildiğine, “absent”i, “absant” (s. 98), Nana’yı, Nata (s. 114) bellediğine, Montre Kristo (s. 40) diyebildiğine göre Ali Kemâl içinde yaşadığı yabancı dili öğrenmiş olmanın pek uzağındaydı anlaşılan.

    Kaldı ki, yazarın “genel kültür”ünün de hayli zayıf olduğunu gösteren başka örneklere de rastlanıyor yazılarında: Ünlü ressam Rafaello’yu ikidebir Rafeille, Rembrandt’ı Ramberan, Wagner’in Tannhauser’ini, Taine Hauser diye andığına bakılırsa.

    Tutalım ki Ali Kemâl sorumluydu bütün bu yazım yanlışlarından, gene de, önce bunu kurcalamak gerekirdi: Varsa elyazmalarına, yoksa İkdam koleksiyonuna başvurarak — ama, her durumda yapılması beklenecek iş bir “bilen”e danışmak olmalıydı. Uzağa gitmeye gerek yoktu ayrıca: Ali Kemâl’in iki torunu da yetkin derece Fransızca biliyorlar, yardımları istenebilirdi!

    Sonuçta, 2014 tarihli bir Tarih Kurumu yayınında notlanmalıydı: Ali Kemâl’in yanlışı, İkdam’dan ya da 1913 baskısından kaynaklanan yazım yanlışı diye ve “doğrusu” dipnotta verilmeliydi. Korkarım, yanlışların önemli bir bölümü Ali Kemâl’in değil de, çevrimyazıyı gerçekleştiren kişinin Fransızca bilmemesinden kaynaklanıyor! Kaldı ki, bu tür bir yayında, editörün kimi ek bilgiler sunması yerinde bir davranış olur. Sözgelimi, Ali Kemâl, yazılarından birinde Sırrı Paşazâde Vedad Beğ’den bahis açıyor: “Vedad Beğ pek güzel imtihanlarla mektebe dühûl ettikten başka şimdi en parlak talebe-i mimâriden addolunuyormuş”. Paris Musâhabeleri’nin her okurundan tahminde bulunmasını bek- leyemeyiz: Burada anılan mimarlık öğrencisi, Cumhuriyet’in ilk kuşak mimarlarının önde gelenlerinden biri olan Vedat Tek’ten başkası değildir (Afife Batur’un dörtdörtlük monografi kitabında ayrıntılı öyküsü yeralıyor Vedat Tek’in Paris’teki öğrencilik döneminin).

    Yayıncının ‘müdahale’sini isteyen pek çok böyle ayrıntı var kitapta. İkdam yazılarına tarih bile atılmamış; oysa, yaklaşık 120 yıl sonra ayrı bir önem taşıyor tarihlendirme. Örnekse, Ali Kemâl, sanırım 1896’da olmalı, “öteden beri âsârını, mezâyâsını terceme ve ta’dad ve vasfetmekle bitiremediğimiz” Marcel Proust’tan dem vuruyor. En hafifinden şaşırtıcı, aydınlatılması gereken bir yaklaşım bu: Proust, 1896’da “ilk” kitabını yayımlamış çok genç bir yazardır, Yitirilmiş Zamanın Peşinde’yi yazmaya 1909’da girişmiş, birinci kitabı 1913’de çıkarmıştı: Ali Kemâl “öteden beri” onu okumuş olabilir miydi?

    Paris Musâhâbeleri’nde, Salâh Birsel’in deyişiyle “aşırımento” bölümlerin epey yer tuttuğunu Hüseyin Cahit ileri sürmüştür gerçi; ama 2014’de kitabı yayına hazırlarken bunları ya doğrulamak, ya da tersini savunmak için “çalışmak” şarttı. Öte yandan, kitabı bir intihal anıtı olarak nitelendirmek insafsızlık olur: Ali Kemâl’in kaleminden geldiği tartışılamayacak nefis öznel parçalar (kediler ve köpekler üzerine bölüm gibi), önümüzde cins bir yazar durduğunun belirgin kanıtları.

    Türk Tarih Kurumu’nun, tez elden, Paris Musâhabeleri’nin “düzeltilmiş” baskısını hazırlatmasını dileyelim.

  • Kafamız düzelmeden dil de imla da düzelmez

    Kafamız düzelmeden dil de imla da düzelmez

    Yahya Kemal “İmlâmız, lisanımız düzelince; lisanımız da kafamız düzelince düzelecek çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil” demiş. Bugün ne yazık ki az da değil!

    Eski Türkçe tartışmasının alevlendiği, abuk sabuk boyutlar almakta doğal olarak gecikmediği bir dönemde, asıl önemli olanın “eski yazı” mı, “eskimiş yazı” mı, yoksa “eskimeyen yazı” mı olduğu sorusu çıkıyor karşımıza.

    Eski yazının, “Osmanlıca”nın okullarda öğretilmesine karşı çıkmak ne denli saplantılı bir ideolojik konumsa, “ecdâd”ı yüceltme uğruna bu amacı siyasal değnek hâline getirmek o denli ürkütücü. Yahya Kemal’in Dergâh dergisinin 18. sayısında dile getirdikleri belirleyici: “İmlâmız, lisanımız düzelince; lisanımız da kafamız düzelince düzelecek; çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil!”. Bugüne döndüğümüzdeyse, ne yazık ki az da değil!

    Eski yazıyı mezar kitabeleri için sökeceksek, bütün Anadolu dilleri ve alfabeleri sırada. Yapıtları, belgeleri okumaksa derdimiz tasamız, eski bir yazıyı sökmek yetmez, “eskimiş” bir dili öğrenmek için yüklü çaba harcanmasından dem vuruyoruz demektir; buysa ortaöğrenimde seçmeli dersle düşünülecek iş değildir, yüksek öğrenimde de yüklenmeyle varılacak eşiktir.

    “Osmanlıca”dan Türkçeye geçişin öyküsü Harf Devrimi’nden çok öncesine gidiyor, biliyoruz. Dilin “üst düzey” kullanıcıları arasında yaşanan fikir ayrılıklarını serimleyen yazılar, yaşanan kanlı canlı polemikler biraraya getirilse binlerce sayfalık bir kütle oluşur. “Harf Devrimi” konusuna gelince, Hüseyin Yorulmaz’ın hazırladığı Tanzimattan Cumhuriyete Alfabe Tartışmaları’nda biraraya getirilen yazılar yeterince geniş bir ufuk açacaktır (Kitabevi, 1995). Bu bağlamda, Yahya Kemal’in aynı yazıda kurduğu bir başka cümle, devrimden yedi yıl öncesine aittir: “… İkinci uç da tam ıslâhattır, o ise en müfritleri bile korkutur. Çünkü elifbâ bahsinden başlar.”

    Kafamız düzelmeden dil de imla da düzelmez
    Alfabe değişikliğinden en çok etkilenenler arasında mühürcüler de vardı.

    Geçen zaman bize korkunun ecele faydası olmadığını gösterdi, Türkçe aldı yolunu gitti, gelişti, genişledi. Bakmayın kimilerinin “Türkçenin Barbarlıkla İmtihanı” başlıkları atmasına!

    Eski Türkçenin “iyi” öğrenilmesi, öğretilmesi canalıcı hedef. Nerede, kimlerle, nasıl? Hele Türkçe öğretmekten aciz bir ülkede.

    Dört yıl kadar önce NTV Tarih’in konuyla ilgili hazırladığı dosyada şunları yazmıştım: “Cumhuriyet’in dil ideolojisin- deki büyük yanlışın, ‘iç diller’e yönelik bir tür dahili emperyalizm uygulamasından kaynaklandığını, yalnızca Kürtçeye, Lazcaya değil Rumcaya, Ermeniceye, Süryaniceye de, ‘vatandaş Türkçe konuş’ mantığıyla kapatılan kapıların bizi kültürel kısırlaşmaya götürdüğünü düşünüyordum (…) Ama biz hem nalına hem mıhına vurmayı savsaklamayalım. Gelenek deposuyla bağların bu denli kopmuş olmasının tek açıklaması Harf Devrimi’ne iliştirilemez: İki avuç kahraman sayılmazsa, Türkiye’nin üniversiteleri üstlerine düşen görevi yerine getirmişler midir? Neden yeterince çevrimyazı çalışması yapılmadı? (…) Sonuçta, üç çeyrek yüzyıl sonra, iyi ki Harf ve Dil Devrimleri yapılmış diyorum. Doğurduğu olumsuz sonuçlarla başedemediysek, bunu tembelliğimize, kısırlığımıza, Cahit Arf ’in deyişiyle ‘üniversite diye ortaokullar’ açmış olmamıza borçluyuz. Türkiye, özellikle son otuz yıl içinde, diplomalı cahil sayısının artışıyla övünen bir ülkeye dönüştü – bunda iki devrimin de günahı yoktur.”

  • Haçlı yağması ve kutsal nesneler kataloğu

    Haçlı yağması ve kutsal nesneler kataloğu

    Bundan 810 yıl önce talan edilen Kostantiniye, Ortodoks Kilisesi’nin himayesindeki “Kutsal Emanetler’iyle de ünlüydü. Sözkonusu parçalar Avrupa’nın çeşitli kentlerine dağıldı ve zamanla “çoğaldı”. Bu yadigar eşyaların rivayet, fantezi ve gerçek arasında dolaşan gizemli hikayeleri…

    Ortaçağ boyunca, Avrupa’nın ve Ortadoğu’nun tarihini kateden anadamarlardan birini “Haçlı Seferleri” oluşturmuştur. 1096 ile 1272 arası gerçekleşen sekiz seferin hedef coğrafyasında merkezi Kudüs temsil etmiş, çevrel coğrafya Suriye’ye, Hatay üzerinden Anadolu yarımadasına ve İstanbul’a, bu arada Balkan yarımadasından Kıbrıs’a ve Mısır’a daha yaygın bir alana uzanmıştı. İlk bakışta, bütün seferlerin Hıristiyan ülkelerinden devşirilen askerî güçlerle Müslüman dünyanın Arap ve Türk ağırlıklı güçleri arasında yaşanan çarpışmalar olduğu gerçeğine dayanılarak dinsel çatı altında toplandığı görülse de, gerçek eksenin ekonomik gerekçelere bağlandığını söylemek güç değildir.

    Haçlı yağması ve kutsal nesneler kataloğu
    Son Akşam Yemeği’nin masa örtüsü Viyana, Schatzkammer Müzesi’nde sergileniyor.

    Bu seferlerden dördüncüsü, doğrudan doğruya Bizans’ı hedef almış olmasıyla ötekilerden ayrılır. Kostantiniye, iki kuşatma sonrası, 1204 yılının 13 Nisan günü “düşmüş”, 1261’de yeniden, Paleologos eliyle Bizans’a geçişine dek geçen süre içinde, elliyedi yıl boyunca bir Doğu Latin İmparatorluğu merkezi olarak anılmıştı. Bu dönemin şehrin bugünkü hemşerilerini ilgilendirmeyeceğini, 1453 sonrası Osmanlı kimliğine bürünüşünü önceleyen bir parantez sayılabileceğini düşünmek yanlış olur: Osmanlılar, fethettikleri şehri geçmişinden soyutlamamış, tam tersine kurucusunun ismiyle adlandırma geleneğini sürdürmüşlerdi.

    Fetih öncesi kent betimlemelerinde pek çok yapının harap halde olduğu kaydedilmiştir; bu görünümde, Dördüncü Haçlı Seferi sırasında ve Latin parantezinde talan edilişinin, yangınlar ve yıkımlar sonrası Kostantiniye’nin düşkünleşmesinin payı hayli büyüktü.

    Dördüncü Haçlı Seferi’ne ilişkin bize ulaşmış iki “birinci elden” tanıklık metni var: Üst konumda bir beyzâde olan Geoffroy de Villehardouin’in, havas perspektifiyle kaleme aldığı Kostantiniye’nin Fethi ile Rover (Robert) de Clari’nin, alt sınıftan bir gözlemcinin, belki daha avam optiğinden ama çok daha gerçekçi bir yaklaşımla tuttuğu kayıtlar. (Villehardouin’in “sessiz” geçmeyi yeğlediği, çünkü vandal boyutunu paylaşmadığı olaylara, başta Dufournet, uzman yorumcular dikkat çekmiştir). Bu iki ana kaynak ölçüsünde “doğrudan” ve “içeriden” kaleme alınmış olmasalar da, Gunther de Pairis’in Devastatio Constantinopolitana’sı ya da Niketas Koniatas’ın Tarih’i türünden dönem ürünlerinden devşirilen bilgilerin, yaşanan yağmanın boyutlarını açan bir dizi belgenin varlığını unutmamak gerekir. Bunlara, Henri de Valenciennes’in, dilimize -Villehardouin’le birlikte- Ali Berktay tarafından çevrilen kroniğini eklemeliyiz (İş Bankası Kültür Yayınları, 2008).

    Haçlı yağması ve kutsal nesneler kataloğu
    Aziz Yahya’nın kafatası ve çarmıhın parçası  Avrupa genelindeki pek çok kilise ve müzede 1204 sonrası İstanbul’dan götürüldüğüne inanılan kutsal emanetler yer alıyor. Aziz Yahya’nın kafatası Fransa, Amiens Katedrali’nde; Hz. İsa’nın gerildiği çarmıhın parçaları Viyana, Schatzkammer Müzesi’nde bulunuyor. 
    Haçlı yağması ve kutsal nesneler kataloğu

    Haçlı Seferleri’nin sözümona ulvî ya da kutsal hedeflerinin altında gerçekte ekonomik ve siyasal gerekçelerin belirleyici olduğu yorumcuların paylaştığı bir görüş. Özellikle dördüncü seferin amacının Bizans başkenti olarak tayin edilişinde şehrin gözkamaştırıcı hazinelerinin rol oynadığı açıktır. Doğu Roma İmparatorluğu’nun merkezi, neredeyse kuruluş döneminden başlayarak, Hıristiyanlığın doğduğu ve yayıldığı coğrafyadan “kutsal emanetler”i toplamıştı. Bu malzemenin ne kadarı “sahih”ti, hakiki olabilirdi, kestirmek olanaksız olsa bile, zaman içinde “uydurma bakiyye”nin aralarına katıldığına kesin gözüyle bakabiliriz.

    Umberto Eco, güzelim romanı Baudolino’nun 37. bölümünde bekaya (reliquae) listesini ince ironisiyle ağırlamazdan önce, konuyu, Amerika’nın kopyalanmış dünyasını aynı lezzetle çözümlemeye yöneldiği Sahtenin Savaşı’nda enine boyuna işlemişti. Eco’nun listesinde “ortaçağ prenslerinin ya da katedrallerinin hazinelerinde hiçbir ayrım gözetmeksizin biraraya getirilen nesneler”den bir seçmeye rastlanır: İsa’ya takılan dikenli tacın bir dikeni, çarmıha ait parçalar, Meryem Ana’ya ait elbisenin parçaları, Son Akşam Yemeği’nin sofra örtüsü, Aziz Yusuf’un nişan yüzüğü, Aziz Yahya’nın kafatası… diye çeşitlenerek uzayan bu dökümün Dördüncü Haçlı Seferi’nde Bizans başkentinde yağmalanan kutsal yadigârlarla karşılaştırmasını farklı kaynaklar üzerinden yapabiliyoruz.

    Kostantiniye’nin hazinelerine Batı edebiyatında ilk gönderme, özgün elyazması 1879’da British Museum’dan çalınan ve o gün bugün izine rastlanmayan Charlemagne’in Hac Seferi’ndedir. Metin üzerinde derinlemesine inceleme yapan Horrent ve Aebischer gibi filologlar, bu anonim şiiri kaleme alan kişinin kulaktan dolma ve abartılı bilgilerle kutsal kalıntı listesini şişirdiği, işin içine Meryem’in ayakkabı tekini bile sokuşturduğu görüşündeler. Her durumda, zaman içinde, Haçlı seferlerine katılan pek çok soylunun ve soysuz sopsuzun iştahını kabartan bir rivayet deposudur bu.

    Villehardouin, bu türden ganimet konularına yüz sürmemiştir kayıtlarında. Buna karşılık, Clari ayrıntılı bir sunuma başvurur: İsa’nın çarmıhından insan bacağı büyüklüğünde bir parça, Romalı askerin böğrünü deldiği mızrağın ucu, çivilerden ikisi, kristal bir şişede toplanmış Kutsal Kan, çarmıhtan indirildiğinde giydirilen tünik, Meryem’in giysisi, Aziz Yahya’nın kafatası…

    Haçlı yağması ve kutsal nesneler kataloğu
    Meryem Ana’nın kıyafeti Gerçekliğine inanılan emanetlerden Aziz Yahya’nın dişini
    koruyan rölik, Almanya, Braunschweig’da (üstte sağda); Meryem Ana’nın kıyafeti Fransa’da Chartres Katedrali’nde yer alıyor.
    Haçlı yağması ve kutsal nesneler kataloğu

    13. yüzyıl başında kâğıda düşülmüş bu verileri dönemin rivayet ve fantezi dünyasına bağlamak kolaya kaçmak olur: 19. yüzyıl sonu – 20. yüzyıl başı Bizans “kazıcı”ları arasında ön sırayı tutan Bruun, de Mély, Jean Ebersolt gibi isimlerin yapıtlarında kutsal yadigâr çerçevesi daha da genişlemiştir! Kutsal Sünger, Meryemin gözyaşlarını sızdırmayı sürdüren taş, Antakya’dan Bizans sarayına getirildiği söylenen İsa’nın el ve bilek kemikleri, azizlerin saçları, kafatasları, İsa’nın Agbar’a yolladığı elyazısı mektup, bir Yahudi tarafından delinince içinden kesintisiz biçimde kan sızan ikona yeterli ipucu verecektir.

    Ebersolt, 1204 yağmasının ardından, sözkonusu parçaların Avrupa’nın hangi kentlerine ve kiliselerine dağıldığını aktarırken, bazılarının “çoğaldığına” dikkat çeker (Yahya’nın kafatasına pek çok kilisede rastlanır örneğin), bir de Bizanslıların Haçlıları sahte örneklerle aldattıklarını, birçok hakiki (!) parçayı da gizlemeyi başarmış olduklarını vurgular: Johannis de Mandeville 14. yüzyılda, Clavijo 15. yüzyıl başında Kostantiniye’de gördüklerini aktarırken bu durumu doğrulamışlardır.

    21. yüzyıl başında bize bu bağlamda kalan seçenekler bellidir: Dileyen, Eco’vari bir çeşitlemeye yönelerek bugünden yarına kalabilecek “yeni” emanetlerin çetelesini çıkarır; dileyen, Borges’vari bir yaklaşımla, günümüz İstanbul’unda özenle saklanılan has yadigârlardan hareketle gizemli bir öykü kurar — iş, bir sakal kılından peygamber klonlama girişimine dek gidebilir! 

  • Apollinaire’in kaleminden İstanbul havadisleri

    Apollinaire’in kaleminden İstanbul havadisleri

    Modern şiirin en uçarı figürü Guillaume Apollinaire’in az bilinen yönü farklı mecralarda yazdığı kısa sanat haberleriydi. 1910-1911 yıllarında yani kendi deyimiyle “Türklüğün moda olduğu günlerde” devrik padişah II. Abdülhamid’in müzayedede satılan eşyalarını da konu edinmişti.

    Büyük Savaş bağlamında, erken yaşta (1880-1918) ölen Guillaume Apollinaire’i bir ölçüde tanıdığımızı dile getirmiştim: İnce, kıvrak, oldukça atak şiirleri şairlerimizi enikonu esinlemişti. Daha az tanıdığımız yönü şuydu: nasıl modern sanatın ilk önemli eleştirmeni Baudelaire olduysa, avant-garde sanatın ilk eleştirmeni Apollinaire’di. Braque’ın ve Picasso’nun çok yakın arkadaşı, Kübizm başta olmak üzere, birden fazla öncü sanat girişiminin yol açıcı tanıkları arasında yer almıştı. Erotik metinlerine gelince, onları Türkçeye onca yıl sonra çevrildiklerinde mahkûm oldukları, asıl bu nedenle yüzümüz kızartıldığı için tanıyoruz.

    Apollinaire'in kaleminden İstanbul havadisleri

    Apollinaire, çoğu kez geçim kaygısından, basın organlarına ufarak haber-yorumlar yazmaktan geri durmamıştı. Bunlar, 1979-1980 kavşağında derlenerek iki kitapta bir araya getirilerek kayboluştan kurtarıldı: Gündelik Yaşamın Küçük Harikaları ve Küçük Sanat Aylâkgezerlikleri. Bu toplamı tanımıyoruz, oysa söz konusu civelek kısa parçalardan Apollinaire’in bize de sokulduğunu öğreniyoruz:

    12 Mayıs 1914 tarihli “İstanbul’u Kurtarmak İçin” başlıklı parça hayli ilginç: Şair, burada, Paris’te kurulan bir dernekle ilgili somut bilgiler veriyor: “İstanbul Dostları Derneği”nde, Fransa’nın Türkiye büyükelçisinin eşi Bayan Bompard, iki ünlü (ve tanıdık) sanat tarihçisi Schlumberger (İstanbul Prens Adaları’nın da yazarı) ve Diehl öncülüğünde İbrahim Paşa Camii, Süleymaniye türbesi ve Şehzâde camii türbelerinin onarımı için para toplandığını, “Jüstinyen Evi” kazılarına maddi yardımda bulunulduğunu, İstanbul’daki antik ve Bizans dönemleri anıtları bağlamında konferanslar düzenlendiği- ni ve yayınlar yapıldığını ak- tarıyor. Dernek üyeleri yılda 1 Türk lirası (dönemin 23 frangına dek) aidatlarını Louvre’un Dekoratif Sanatlar bölümündeki Marsan pavyonuna yatırıyorlarmış.

    Dr. Cemil Topuzlu, 80 Yıllık Hâtıralarım’da, şehreminlik yaptığı ilk dönem (1912-14) giriştiği şehircilik çalışmalarını anlatırken derneğe hiç değinmemiş.”Société des Amis de Stamboul” yayını bir kitabın, mimar Henri Saladin’e ait olduğunu saptayabildim (internette 8500 Euro’ya satılıyor!) ve İsmail Bayramoğlu’dan kataloğuna geçmiş yapıtın kapağını kullanma izni aldım: 150 adet basılmış, Loti’nin önsözünü yazdığı albümün başlığı: “Boğaziçinin Asya YakasındaAnadoluhisarı Köprülü Yalısı (1915 basımı).

    Apollinaire'in kaleminden İstanbul havadisleri
    Apollinaire’in tanıttığı İstanbul Dostları Derneği tarafından basılan Anadoluhisarı Köprülü Yalısı başlıklı albümün kapağı.

    Apollinaire, L’Intransigeant’da 3 Nisan 1910’da yayımladığı anekdotlarından birinde tanıdık bir çehreye değiniyor bu kez:

    Dönemin, Paris’teki en ünlü edebiyatçı kahvesi olan La Vachette’de Jean Moréas taraçadaki bir masada oturuyormuş. Yanına sakallı bir genç adam yaklaşarak “üstâd, ben bir Türk şairiyim ama Fransızca şiirler yazıyorum; beş bin mısralık bir şiiri yeni bitirdim, size giriş bölümünü okumak istiyorum”, demiş. Olayı, Apollinaire şöyle tamamlıyor:

    “Moréas yanıt vermedi, bir saat boyunca genç sakallının kafasını ütülemesine katlandı.

    “ — Girişe ne diyorsunuz? diye sordu Osmanlı.

    “ — Çok iyi ama, diye karşılık verdi Moréas, neden Türkçe yazmıyorsunuz?””.

    Paris’te yaşadığı yıllarda, Yahya Kemal, La Vachette kahvesinin müdavimleri arasındaydı. Şehrin edebiyatçılarının, sanatçılarının gözde buluşma mekânlarının başında gelen kahveye hem Héréadia, Moréas gibi görece olgun kuşağın üyeleri, hem de genç kuşağın Apollinaire ve Picasso gibi atak temsilcileri uğruyordu. Genç Yahya Kemal, ilk kümedekilerin etrafında, ateşle pervane ilişkisi, temasta olanlardan biriydi. Sermet Sami Uysal’la sohbetlerinde, “Ben Moréas’ı Vachette kahvesinde ilk gördüğümde, Anatole France, onu çocuk gibi dinliyordu” der ve ekler: “Ben Moréas’tan proporsiyonu (nisbet) öğrendim. O, Shakespeare’deki mübalağaları sevmez. Halbuki Sofokl’da her şey proporsiyone (ölçülü). İşte Moréas bize bunu öğretti”.

    Yahya Kemal, yan masada oturan yenilikçi ve özgün şair Apollinaire’in farkına varamamış, köhne ve ikincil örneklerin büyüsüne kapılmıştı: Moréas bugün tozlu raflardadır. Oysa, Sermet Sami’ye bir anısını daha aktarırken, yıllar sonra bile yanlış tercihinde ısrarlıdır: “1903’den sonra Moréas klâsiklere dönmüştü. Vachette kahvesinde oturuyorduk. Kendisine İstemoz (?) namında bir genci takdim ettiler… Genç Mallarméen; revolüsyonun farkında değil. Baktık saçmalıyor…”

    İstemoz kimdi bilmiyoruz, farkındaymış, bunu söyleyebiliriz!

    Apollinaire'in kaleminden İstanbul havadisleri
    II. Abdülhamid’in 1911’de açık artırmaya çıkan mücevherlerinden bir tesbih. Bir büyük armudî inci ve 99 Doğu incisinden oluşuyordu.

    Apollinaire’in anekdotundaki şair Yahya Kemal midir? “Hiç Fransızca şiir denediniz mi?” sorusuna “Hayır, aklım fikrim Türkçe şiirde idi” yanıtını vermişti. Fransızca yazan Osmanlı şairi büyük olasılıkla Dr. Abdullah Cevdet idi. Paris’te yaşadığı yıllarda yazdığı Fransızca şiirlerini üç kitapta toplamıştı. Gerçi, sonuncusu 1908’de yayımlanmıştı ve sonrasında beş bin mısralık bir yapıt ortaya çıkarmış değildi, ama başka bir aday görmek de güç.

    Apollinaire’in L’Intransigeant’ın 26 Kasım 1911 tarihli nüshasında bu kez “Sultanın Mücevherleri” başlıklı küçük bir haber-yorum yayımladığı görülüyor. III. (bir sürçme ̧ sonradan da düzeltilmemiş!) Abdülhamid’in paha biçmekte zorlanıldığı anlaşılan mücevherleri, çifte açık arttırma öncesi sergileniyor Paris’te. “Türklük şu sıralar zaten moda ama bunlar doğrudan oradan geliyor” diyen şair, ortalığın, güvenlik nedeniyle, polis kaynadığını belirtiyor. Ve inci tesbihine bakarak sultanın, “bunu terör estirirken çektiği”ni anımsatıyor.

    Apollinaire'in kaleminden İstanbul havadisleri
    Apollinaire’in L’Intransigeant’ın 26 Kasım 1911 tarihli nüshasındaki “Sultanın Mücevherleri” başlıklı haberi.

    Abdülhamid tahttan indirilmiş, Selânik’de sürgündedir. Şüphesiz ünlü “Yıldız Yağması”ndan, mal varlığının taşınır parçalarının vandalca el değiştirdiğinden haberdardı; buna karşılık, mücevher koleksiyonunu içeren müzayedenin düzenlendiği haberi kendisine iletilmiş miydi, bilmiyorum.

    dergisi, 1997’de çıkan 6. sayısında, bir örneği Ahmet Utku koleksiyonunda yer alan müzayede kataloğunu, “yağma” konusuna girmeksizin ayrıntılı biçimde tanıtmış, Jean Richepin’in sunuş yazısını yayımlamıştı. “Sultan II. Abdülhamid’e ait İnci, Kıy- metli Taş, Mücevher ve Kıymetli Eşya” başlığıyla basılan kataloğun kapağında, müzayede salonları belirtilmişti: Galerie Georges Petit ve hâlâ varlığını koruyan şanlı Hotel Drouot. Anlaşılan, “Yıldız Yağması” konusu Paris’te de pek kurcalanmamış. Kimlerin eline geçmişti mücevherler, kim(ler) vardı müzayedelerin arkasında, Osmanlı yönetimi nasıl izin vermişti satışın gerçekleştirilmesine?

    Müzayedelerde kıran kırana bir mücadele yaşanmış; beklenmedik, dudak uçuklatıcı fiyatlara ulaşılmıştı. Üç sıra inci kolyeyi 1 milyon franga satın alan Lindenbaum, bugüne dek mücevher açık arttırmalarında tazelenemediği ileri sürülen bir rekora imza atmıştı. İki müzayedede ulaşılan toplam satış miktarı 12 milyon franga yaklaşmıştı.

    Kataloğun giriş yazısını kaleme alan Jean Richepin, dönemin bilinen isimlerinden biriydi ve Fransız Akademisinin üyeleri arasında yer alıyordu. Tipik bir oryantalist imgesiyle Binbir Gece masallarının dünyasından hareketle, sultanın mücevherlerini Binikinci Gece’ye yerleştiren bir imge hamlesi yaptıktan sonra, “Mücevherler Vadisi”ndeki parçaları tanıtıyor, arada Doğu-Batı karşılaştırmalarına girişiyor, iki zevk kutbunu tartıyordu. Kendisini Sinbad’a benzetmiş olması bugün neden unutulmuş bir yazar olduğunu açıklamaya yeter sanıyorum.

    Apollinaire'in kaleminden İstanbul havadisleri
    II. Abdülhamid’in mücevherleri müzayedesinden pırlantalarla bezeli taç. Müzayedede toplam 414 eser yer almıştı.

    Richepin, kendi deyişiyle ‘peri masalı dünyası’nın içinde dolaşadursun, yakut ve zümrüt, inci ve elmas, mücevherler hakkında somut bilgi verebilecek durumda değildi; kıymetli taşların yansıttığı ışıklarda sâkıt padişahın düşlerinin nereye “uçtuğunu” soruyordu yazısında. Katalog, sonuçta kolyelerin, broşların, pırlantalı büyük taçın, küpelerin ve köstekli cep saatlerinin, sigara tabakalarının ve kibritliklerinin teknik özellikleri ya da kaynakları hakkında hiçbir doyurucu bilgi içermiyor.

    Apollinaire’in gözü fincan zarflarına takılmış besbelli: Üzerilerinde pırlantalar, madalyonların içinde İstanbul manzaraları yer alıyormuş.

    Şimdi nerede, kimlerin elinde, evindedirler?

    Apollinaire’in 1910-1911 yıllarında okurlarına bizden sunduğu havadisler bunlar.

    Bizse, tam yüzyıl sonra, 2011 yılında, bir romanının çevirisini müstehcen bularak yargıladık, çevirmeni İsmail Yerguz ve yayıncısı İrfan Sancı’yı mahkûm ettik, kitabı dolaşımdan çekerek tarihe geçtik.

  • Büyük Savaş’ın sanat cephesi

    Büyük Savaş’ın sanat cephesi

    Savaş, Türkiye ve dünyada kamuoyunun ilk ciddi sınavıydı. Mücadele “yalnız harp sahnelerinde değil, fikir ve sanat vâdilerinde de” devam etti. İktidar yönlendirmesiyle üretenler, savaşın yanında ya da karşısında duranlar… Peki kazanan hiç oldu mu?

    Budun, ulus, ülke, bölge savaşları; kara ve deniz savaşları; din savaşları, iç savaşlar, dünya savaşları: İnsanlık tarihi, bir uçta uygarlıkların oluşumu üzerinden, karşı uçta yıkımların üzerinden yazılagelmiş. “Bizim” geleneğimiz farklı değil: Orta Asya’dan Küçük Asya’ya akınlarla gelen, Anadolu yarımadasındaki küçük bir beyliğin savaşlar yoluyla üç kıtada hüküm sürecek bir imparatorluğa dönüşmesiyle tarih sahnesinde ilerleyen, Viyana kapılarındaki bozgunun ardından gene savaşlar yoluyla ufalanan, yokoluşun eşiğine dayanan bir geçmiş.2. Dünya Savaşı patlak verdikten sonra 1. Dünya Savaşı olarak anılmaya başlanan “Büyük Savaş”ın pimi çekildiğinde, farklı uluslara ve kültürlere ait insanların çok geniş bir bölümü hâlâ kahramanlık destanlarının etkisi altındaydı. Kurbanlar, yukarıdan aşağıya şırıngalanan duygu sömürüsünün etkisinden, 1914-1918 döneminin korkunç bilançosu ortaya çıktığında kurtulacaklardı. 

    Büyük Savaş’ın, bizim aydınlarımız, yazarlarımız ve sanatçılarımız bağlamında ‘erk’ eliyle nasıl bir örgütlenme doğurduğunu inceleyenlerin başında Tahir Alangu geliyor: Ömer Seyfettin, Ülkücü Bir Yazarın Romanı başlıklı çalışması (1968), o dönemde iktidarı elinde bulunduran İttihat Terakkicilerle yazı dünyasının ileri gelenleri arasındaki ittifak arayışını ve sonuçlarını gözler önüne serer: “1915 senesi haziranının içinde bir gün İstanbul’da ihtiyar, genç yirmi otuz şiir ve sanat müntesibi Karârgâh-ı Umûmi İstihbârât Şubesi müdüriyetlinden birer tezkere aldılar. Bu tezkerede, başkumandan vekâleti, edebiyat ve sanayi-i nefise müntesiplerine Çanakkale harp sahalarını ziyaret etmelerini ve hâsıl edecekleri tahassürleri halka, tarihe ve müstakbel nesillere tasvir ve tebliğ eylemlerini teklif ediyordu “(İbrahim Alâattin’in Çanakkale İzleri’nden [1926] aktaran Alangu). 

    Heyet, 11 Temmuz 1915 tarihinde, bir fotoğrafçı ve bir sinema kameramanı eşliğinde yola çıkar, Arıburnu ve Seddülbahir savaş alanlarını gezer, “bundan sonra Çanakkale’ye geçerek oradaki müdafaâ vesâitini” görür. Aralarında Ahmet Ağaoğlu, Enis Behiç Koryürek, Hamdullah Suphi,  Çallı, Nazmi Ziya’nın bulunduğu topluluğun üyelerinin izlenimleri gazete ve dergilerde yayımlanacaktır. 

    İki yıl sonrasında, günün atmosferinde kurulan Yeni Mecmua’nın etrafında benzeri bir kalkışım daha gerçekleşecektir: Savaş Edebiyatı. Alangu, birinci elden tanıklıklara başvurur: Cenap Şahabeddin, Rıza Tevfik’e 11 Temmuz 1917’de yazıp gönderdiği mektubunda, “dün bendenizle Hâmid ve Nazif beyefendileri Harbiye Nezâretine çağırdılar. Nâzır Paşanın selâmı ile birlikte şu ricasını tebliğ ettiler: ‘Zâbitanı ve asâkiri teşvik ile tesci edecek asâr-ı edebiye yetiştiriniz’… Yazılacak âsâra gâyet vâsi, ama gayet vâsi ücretler! vaad buyuruluyor” diye yazar. Alangu’nun 1956’da kendisiyle yaptığı bir söyleşide, Yusuf Ziya Ortaç kırk yıl önce olup bitenleri somutlaştırır: “Celâl Sahir bana geldi. Enver Paşanın askeri savaşa teşvik yolunda yazarlardan eserler beklediğini, benim de bu kampanyaya katılmamı istediklerini söyledi. Ben “Akından Akına” kitabını hazırladım. İçinde 20 kadar şiir vardı, epik şiir türünde. Götürdüm verdim. Sonra beni Talât Paşa davet etti. Yanaklarımdan öptü. Çünkü bu davete ilk icâbet eden bendim… Bana 250 altın verdiler… Bana kitapların satış bedeli olarak 250 lira daha verdiler. Böylece 450 altın oldu. Çanakkale heyetine ben katılmadım, ama böylece ‘Savaş Edebiyatı’ kampanyasına katılmış oldum”. 

    Büyük Savaş'ın sanat cephesi
    Temmuz 1915’te Çanakkale’yi ziyarete giden gazeteci ve sanatçılardan oluşan “Heyet-i Edebiye” 5. Ordu komutanı Liman von Sanders ile birlikte.

    Harbiye Nezâretinin sözkonusu hamleleriyle Yeni Mecmua cephesinde paralel olarak gelişen güdümlü savaş edebiyatı hareketi ne ölçüde çakıştırılabilir? Derginin altıncı sayısında (1917) yeralan Ziya Gökalp’in yazısı, Fuad Köprülü’nün “Akıncı Türküleri”, Ömer Seyfettin’in “Çanakkaleden Sonra…”öyküsü, Necmeddin Sadık’ın “Harbin Çocuklar Üzerindeki Tesirleri” makalesi benzeri ödemeler kapsamına alınmış mıydı? Alangu, dağıtılan altınlar üzerinden ciddi bir dedikodu patlamasının yaşandığını anımsatır. Rıza Tevfik, 1949’da yayımladığı anılarında bu dedikodulara değinir ve bu tür çirkin alışverişlere yüz sürmediğini belirtir. Gelgelelim,bu durumun modern döneme özgü olmadığını, arkasında uzun bir geleneğin beklediğini unutamayız: Halil İnalcık, Şâir ve Patron başlıklı polemik de doğuran çok önemli bir metninde, Osmanlı şairinin bağışlarla ilişkisini belgelemişti. 

    Gene de, Büyük Savaş’ın içinden geçerken, edebiyatın tek hedefinin altın keseleri olduğunu ileri sürmek en hafifinden insafsızlık olur. Aydınlar, yazarlar, sanatçılar ülkelerinin yokolması, şehirlerinin işgâl edilmesi konularında kaygılı, duyarlı, içtendiler. Ömer Seyfettin’in 1917’de yazdığı “Harp Edebiyatı” başlıklı yazısı canalıcıdır: 

    “Karşımızda, Avrupa’nın bütün muharip milletlerini, yalnız harp sahnelerinde değil, fikir ve sanat vâdilerinde de gergin bir faaliyette görüyoruz… Şair manzumeleriyle, romancı hikâyeleriyle, temâşa muharrirleri piyesleriyle, ressam fırçasıyla, bestekâr nâğmeleriyle milletin heyecanını duyuyor, duyuruyor… Halbuki bizde?… Bu o kadar feci bir sual ki, bunun karşısında mütefekkirlerimiz, şairlerimiz, sanatkârlarımız başlarını eğmekten fazla bir harekette bulunamazlar”. 

    Halide Edip Adıvar, anılarında, Yusuf Akçura’nın “bütün milliyetçi yazarlar”ı Türk Yurdu Mecmuası bürosunda biraraya getirdiğini aktarır: Irk, Din, Dil, Ulus başlıkları altında tartışan o aydınlar her şeyden önce kaygıları nedeniyle buluşmuşlardı, bir çıkar beklentileri yoktu. 

    Kayıtlar, aynı dönemde, ressamların Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın atölyesinde toplandıklarını doğruluyor: Sami Yetik, Çallı, Avni Lifij, Namık İsmail, Hikmet Onat savaşı konu edinen yapıtlar verdiler. Devlet eliyle güdümlü sanatın ve edebiyatın ufkumuzda doğduğu yıllardı. 

    Büyük Savaş'ın sanat cephesi

    Burada, Büyük Savaş’ın sonuna doğru iki farklı zihniyetin “kimlik” bağlamında çatışmalarının önemine değinmek gerekir – uçları bugüne dek uzadığı için: Başta Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp’in etrafında kümelenen Türkçüler ile Sebilül-Reşad dergisinde Müslümanlık paydasında toplananların karşılıklı suçlamaları bu yazının sınırlarından taşar ; savaş ve kahramanlık şiirlerine de tonunu ve dilini veren oysa bu ayrı duruştur. Mehmet Emin Yurdakul bir örnek : 

    “Zira bir Türk neferi/Zaman olur, en büyük bir mucize gösterir /Onun demir elleri / Bir orduya, bir cenge, bir zafere can verir / Bu ellerle belki de Çar’ın tahtı yıkılır / Bu kara kuş yuvası topraklara tıkılır / Ey iğnem, dik Askere / Giyecekler yetiştir / Sınırdaki erlere / Hizmet aziz bir iştir” 

    Karşı örneği ikinci kümeye yakın Mehmet Âkif ’in Çanakkale şehitlerine seslenen şiirinden çekip alalım: 

    “Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı / Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı / Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin / Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin / Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam / Atılan her lağamın yaktığı yüzlerce adam / Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer / O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-beşer… / Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak / Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak” 

    Ömer Seyfettin’in söyledikleri doğru muydu? Avrupa’nın yazar ve sanatçıları savaş olgusunun etrafında gerçekten de harekete geçmişler miydi? Yazarımız yanılmıyordu, farkındaydı: Kendilerini Büyük Savaş’ın içinde bulmuş Avrupalı yazarlar, sanatçılar, her zaman bizdeki gibi görevlendirilmiş olmasalar da, “millî refleks”lerle, silâh tutan ellerin uzağında, benzeş kaygılarla kalem ve fırça tutmuşlardır. 

    Bu noktada, kendi payıma savaşı lânetleyenlerden yana olmakla birlikte, edebiyat ve sanat adına temel bir olgunun altını çizme gereğini duyuyorum: Avrupalı şair cephede, ateşin ortasında bir avangard dili geliştirirken, Osmanlı şairi odasında arûz vezniyle, bütünüyle muhafazakâr değerlere dayalı bir dille karşılık arıyordu — iki savaştan elimizde kalanlar ortadadır. 

    İngilizler, savaş alanlarında genç yaşta değerli şairlerini, sanatçılarını da yitirmişlerdi. 25 yaşında ölen Wilfred Owen, şiir kitabının yaınlandığını göremedi. 37’sinde ölen bir başka şair, T. E. Hulme, cephe şiirlerinden birini şöyle bitiriyordu: “Şimdi karışıyorum o son ırmağa / İlençli, bir çuvalda, çıt çıkarmadan / Boğazı seyre dalan herhangi bir Türk gibi” (çev: Cevat Çapan). 

    Büyük Savaş'ın sanat cephesi

    Fransa kanadında, modern şiirin en uçarı figürü Guillaume Apollinaire, traji-komik biçimde, Roma doğumlu ve Leh kökenli olmasına karşın savaşın gönüllülerinden oldu. 1913-1916 arası yazdığı, “Barış ve Savaş Şiirleri”ni biraraya getiren Calligrammes’da şöyle der: “Savaşın ürkünç çehre- sine bakıp ağlamayın öyleyse / Ondan önce yeryüzünün ve gökyüzünün / Bir tek yüzeyi vardı elimizde / Ondan sonra uçurumları / Yeraltı ve uçaklı derinlikleri bizim olacak”. 

    Büyük Savaş'ın sanat cephesi
    Apollinaire’in Calligrammes’ında yer alan portresi ve kitaptan bir sayfa.

    Apollinaire, 17 Mart 1916 günü, saat 16.00 sularında miğferini delen bir top mermisi parçasıyla başından ağır yaralandı. Acil ameliyat sonrası bir süre sol tarafı felçli, hastaneden hastaneye aktarıldı. Ama coşkusundan hiçbir şey yitirmedi ve iyileşir iyileşmez yeniden üniformasını giydi. 

    Şair-yazar Joe Bousquet, 27 Mayıs 1918’de omuriliğini delip geçen tek bir kurşun nedeniyle ömrünün geri kalanını belden aşağısı hareketten yoksun geçirdi. Kendi deyişiyle kurşun onu “hayattan çekip almış ama ölüme teslim etmemişti”. Ressam Max Ernst 1927’de ilk kez Bousquet’yi ziyaret etti. Konuşmaları sırasında, kurşunun atıldığı noktadaki müfrezenin komutanının Ernst olduğu ortaya çıktı. Ölene dek dostlukları sürdü. 

    Ernst’in 1950 yılı sergisinin katalog sunum yazısını Bousquet kaleme aldı. 

    Büyük Savaş arkasında bir insanlık enkazı bıraktı. 20 yıl sonra başlayan ikincisi,bir uygarlık coğrafyasını hurdaya çevirecekti. İlkinin ardından “ne”, “hangisi” ana simge sayılagelmişti? Cepheden malûl dönen ve kısa süre sonra metropol caddelerinde dilencilik yapmak zorunda kalan yırtık üniformalı “nefer”ler mi? Yüzleri tanınamayacak ölçüde darmadağın olmuş, en yakınlarının bile bakamadığı genç insanlar mı? Bomba yağmuru altında ağır şok geçirerek kim olduklarını kalıcı olarak unutanlar mı? Yoksa “meçhûl asker”ler mi? 

  • Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık

    Eşcinselliğin Avrupa’daki sosyal-kültürel tarihinin kırılma noktası 1895’te, Oscar Wilde’in zindana kapatılmasıyla yaşandı. 20. yüzyıl boyunca kültür-sanat bağlamındaki birkaç canalıcı hamle, yapılan mücadeleyi özetliyor.

    Michel Foucault, ölümünün 30. yıldönümünde (1926-84) anılıyor. Yeniden değerlendirmelerin başta gelen ortaklığı, erken yaşta ölümünden bu yana ışığının etkisinin azalmadığı yönündeki yorumlara dayanıyor. Bir “düşünür” olarak nitelendirmek yeterli midir Foucault’yu? Bir zihniyet analizcisi, bir toplumsal mekanizmalar sökücüsü, bir kapalı kutu kurumlar tarihçisi, sözün özü bir kanıları tersyüz edici barınıyor kimliğinin köklerinde.

    Oylumlu çalışmalar eşliğinde deliliğin, hapisanenin, kliniğin arşivlerine battıktan sonra, son döneminde kapsamlı bir çalışmaya girişmiş, Cinselliğin Tarihi’ni yazmaya koyulmuştu. Gerçi sona erdiremedi bu mikroskopik okumasını, ama 6 cilt olarak tasarladığı bu bütünlüğün yabana atılamayacak bir bölümünü düze çıkarmayı başarmıştı.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Oscar Wilde’ın (solda) yan yana oturup poz verdiği Lord Alfred Douglas ile ilişkisi 1895’teki davada aleyhine kullanılmıştı.

    Bilme İstemi (1976) başlıklı ilk cildinde Cinselliğin Tarihi’nin, tıpkı daha önceki kazılarında yaptığı gibi, Batı toplumlarının tarihinde “norm”ların nasıl oluştuğunu, cinsellik bağlamında “a-normal”in çerçevesinin hangi dayanaklara bağlı biçimde çizildiğini olanca açıklığıyla göstermişti Foucault: Kilise-Devlet-Aile üçgeni yasakların sınırını genişletirken, “zevk”i en büyük tehlike kaynağı olarak görmüş, özgürleştirilmesini önleme yolunda Kutsal’ın yanı sıra Tıbbı ve Hukuku da işe koşmuştu. Fücurdan rüşde, gövdenin zevk haritasının daraltılmasından farklı cinsel eğilimlerin suç ya da hastalık kapsamına sokulmasına dek giden eksenlerde, Batı dünyası bir tabu cehennemine dönüştürülmüştü. Buradan hepten çıktığı söylenebilir mi? Katedilen mesafe ne kadardır ve hangi bedeller ödenerek kazanılmıştır? Kalıcı bir utku sözkonusu mudur? Bunlar ve benzeri soru(n)lar bugün de hararet noktası olma özelliğini koruyor: Örneğin, eşcinsellerin evlilik ve çocuk edinme haklarının yasallaşma sürecinde, her ülkede, tartışmaların sert kutuplaşmalar yarattığı gözlemleniyor.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Michel Foucalt, sona erdiremediği altı ciltlik Cinselliğin Tarihi kitabında, eşcinselliğe yönelik farklı bir bakışaçısı sunmuştu

    O yakada bu gelişmeler yaşanadursun, bu yakada en iyi niyetle, savuşturulan eski yasakların yeri yenileriyle dolduruluyor. Üstünden ve içinden baskıyla donatılmış toplumlarda, karşı kefede ikiyüzlülük standartları da yükseliyor.

    Geçen yıl Foucault’nun ülkesi Fransa, sosyalist (!) iktidarın belki de tek olumlu adımı aracılığıyla, eşcinsellere evlilik ve çocuk edinme hakkını tanıyan devletler arasına, zorlu ve çekişmeli bir süreçten geçerek katıldı. 1789 Devrimiyle, Aydınlanma’yla haklı olarak böbürlenen Fransa’da, Foucault’nun ortalığı biribirine katan, “Biz İbneler” diye başlayan metnini yayımladığında eşcinsellik “suç” kapsamına giriyordu. Bir başka sosyalist önder, Mitterand 1981’de iktidara geldikten sonra çözülebilmiştir o kördüğüm. Gene de, toplumun önemli bir kesiminin bu gelişmeyi tepeden inme bir dayatma olarak algıladığı unutulmamalıdır: Evet, iki ünlü kara mizah sanatçısı, Coluche ve Thierry Le Luron, televizyondan canlı olarak yayımlanan şen şakrak bir sahte düğün provası yapmışlardır o dönemde, ama Le Luron’un kendisi bile eşcinselliğini saklamış, ailesi de AİDS’ten öldüğünün öğrenilmesini istememiştir. Geçerken anımsatmalı: Foucault’nun AİDS’ten öldüğü de uzun süre dillendirilememişti. Özgürlüğün simgesi, İnsan Hakları’nın beşiği sayılan bir ülkede bile tabuların çözülmesi savaşım ve kararlılık gerektiriyordu demek, sanırım en doğrusu.

    Eşcinselliğin, farklı cinselliklerin konumuna geçmezden önce, genel olarak cinsellik ekseninde Foucault’nun çerçevesini çizdiği bir karşıt hareketler düzeneğinin üzerinde kısaca oyalanmak gerekir. Düşünür, 19. yüzyıldan başlayarak, ‘modern burjuva yaşamı’nın biribirileriyle çarpışan iki temel güdü etrafında biçim aldığını ileri sürer. Üstte görünen elbette ana akıntıdır: Çoğalmayı esas tutan, aileyi çekirdeğe oturtan bir yaşam düzeni olağan cinsel işlevleri tanımlar, “sakat” gördüklerini (sözgelimi mastürbasyonu) çentikler. Gelgelelim, altta ikinci bir güçlü akıntıya, ters yönden gelerek “zevk alanları”nı çeşitleyen bir alana olanca gücüyle açılıp teslim olmaya yatkındır. Modern burjuva toplumu, yukarıda çatık kaşla patolojiye devredilen her açılımı aşağıda, olumlu vurguyla sapkı coğrafyasında yüceltmeye koyulmuştur.

    Şüphesiz, bu süreç de savaşım yoluyla gelişmişti. “Cehennem kütüphanesi” kavramı (önceki yıl bu konuda dev bir sergi gerçekleştirildiğini anımsatalım), taşkın erotik metinlerin ve gravürlerin yasaklanması nedeniyle öne çıkmıştı. Marquis de Sade, yaşamının geniş bir dilimini zindanda geçirmiş, Restif gizlenmiş, Verlaine ve Rimbaud polis kayıtlarına geçmişti. Oysa burjuvalar çoktan sapkın sayılagelen cinsel çeşitlemeleri kurumsallaştırma yolunu tutmuşlardı. Batıda özel genelevler, alenî metreslerse Doğu’da çokeşlilik ya da çoğlanlıktı.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Une histoire de l’homosexualite,2006

    Eşcinselliğin, modern burjuva toplumunda da, uzunca bir süre başka bir tarihe (Eski Yunan) ya da coğrafyaya (Doğu) ait bir cinsellik formatı olarak alımlandığı söylenebilir. Patlama, bir bakıma Oscar Wilde vakası ve davasıyla oluşmuştur: Eşcinselliğin de, farklı cinselliklerin de sosyal-kültürel tarihinin kırılma noktası. 1895 ilkyazında, Wilde’in “norm dışı” ilişkileriyle mahkûm edilip zindana kapatılmasından başlayarak, Batı dünyasında, yeraltı ve yerüstü bir aktivizm boyatmaya koyulur. Hareketi, şüphesiz, genel anlamıyla özgürlük ve eşitlik esaslı kolektif kalkışımlardan soyutlayamayız: Kazanımlar iç dayanışmalar üzerinden sağlanmıştır. 1895’ten günümüze eşcinsellik bağlamında tanık olunan siyasal ve toplumsal hareketliliği anahatları çerçevesinde bile özetlemek haddime düşmez; burada, kültür-sanat bağlamında birkaç canalıcı hamleye dikkat çekmekle yetineceğim.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Genet’nin Beat etkisi Jean Genet (en sağda), Beat kuşağı yazarları ile Chicago’da (soldan sağa: Terry Southern, Allen Ginsberg ve William S. Burroughs), 1968.

    Yüzyılbaşı Avrupa’sında eşcinsel kadın yazarların erkek benzerlerine oranla daha gözüpek, cüretkâr ve savaşçı oldukları gözlemleniyor: Natalie Barney, Renée Vivien, Colette boşuboşuna “Amazon” sayılmamışlardır; hem yaşamlarında, hem yapıtlarında sözgelimi Proust’a göre tabu kırıcıydılar. Gide, öte yandan, uzunca süre örtündükten, ikilemlere boğulduktan sonra perdeyi aralayabilmişti. Cocteau, duruşu itibarıyla belki bir adım ileriye gitmeyi göze almış, Beyaz Kitap’la çerçeveyi kırmıştı, ama dar bir çevreyi ilgilendirmişti çıkışı. Kaldı ki, bu önemli kitabı sonuna dek adıyla yayımlamayı göze alamamıştır.

    Baskıyla beslenen eşcinsel yaratıcılık
    Amazon ‘tapınağı’
    ‘Amerikan Amazonu’ Natalie Barney, çeşitli davetler, etkinlikler düzenlediği Paris’teki evinin bahçesindeki ‘Dostluk Tapınağı’nın önünde, 1920’ler.

    Bu saptamalarda bir hafife alma, bir burun bükme edâsı aranmamalı. Baskı ortamının o dönemdeki gücünü bugünden bakarak küçümsemek yanılgı olur. Mahut ‘modern burjuvazi’, ne yaşanırsa yaşansın, gelgelelim açığa vurulmasın, âlenen ifade edilmeye kalkışılmasın şiarını kafalara kakmaktaydı. Gide Corydon’u 12 adet bastırmış, sonra da nüshaların çoğunu şömine ateşine sürmüştü; genç Marc Allégret’yle fırtınalı aşkını sürdüredursun, evli barklı adamdı. Walt Whitman, Lorca, Luis Cernuda toplum önünde cinsel tercihlerini saklamak durumundaydılar. İkinci kırılma noktası Jean Genet’yle gelecekti.

    Asıl skandal, ıslâh evinden hapisaneye geçmiş bir hırsızın, sonsuz bir fütursuzluk içinde eşcinsel aşkı olanca çıplaklığıyla kitaplarına sokmuş olmasından mı doğmuştu, yoksa bu adımı atarken ve bütün yerleşik burjuva değerlerini altüst ederken ülkesinin dilini en klâsik ölçülerinde yetkin biçimde kullanmasından mı, tartışılmıştır. Gerçekten de Genet’nin, o güne dek ücra köşelerine kimsenin sokulamadığı bir yasak dünyayı, burjuvaların dilini onlardan daha iyi kullanarak yansıtmaktaki bir amacının da onları yaralamak olduğu söylenmiştir. 2. Dünya Savaşı’ndan alabora çıkmış Avrupa’da, yıkımların arasından taze bir çiçek gibi fışkıran bu yapıta başta Sartre ve Cocteau, pek çok aydın arka çıktı. Daha önemlisi, eşcinsel edebiyat artık eskisi gibi örtük, ürkek bir dile ve duruşa geri dönmeyecekti.

    Üç çeyrek yüzyıl içinde, edebiyat ve sanat çevrelerinden, Genet’nin açtığı yolu sürdüren çok sayıda yaratıcı geçtiği sır sayılmaz. William Burroughs ve Beat Kuşağı şairlerinden John Ashbery’ye Amerika’da, Tony Duvert’den Monique Wittig ve Hervé Guibert’e Avrupa’da pek çok edebiyat adamı yolu genişletti. Plastik sanatlarda (Andy Warhol, David Hockney ya da Mapplethorpe), sinemada (Pasolini, Fassbinder) gerçekleştirilmiş çok sayıda yapıt konunun çevrenini büyüttü. Bugün, kültürel coğrafyada “cins” kuramları ana okulları sıralarında pratiğe geçiriliyor.

    Ya burada, bizim coğrafyamızda, başka coğrafyalarda? Düpedüz suç kapsamına sokulmadığı ülkelerde, farklı cinsel kimlikler günâhlı, yasaklı, itilip kakılmalı statüsündeler. En iyi niyetle, sessizlikle kuşatılsınlar isteniyor. Kenarın kenarına püskürtülüyor, “merkez”den olabildiğince uzak tutulmaları sağlanıyor.

    Kültürel ifade bağlamında bile: Dar, kuytu bir köşede durmalılar. Biriki metropolde, biriki semtte görece özgür davranma hakkıyla sınırlanıyor konumları. 1981’de yazdığım “Satürn’ün Çocukları — Eşcinsellik Üzerine”yi okuyan yaşça benden büyük bilge bir dostum, dışarıdan gazel “diklenmeleri gerekir” yargımı yalınkat bir cümleyle ters çevirdiğinde utanmıştım: “Bu ülkede, eşcinsel olduğunu itiraf ettiğin an kiralık ev bulamazsın”.

    Edebiyat-Sanat ortamı açısından çok farklı göremeyiz durumu. Baha Tevfik, o anarşist uçbeyi, modern edebiyatımızın eşcinsel temalı ilk kitabını 1910’da yazmıştı: Aşk, Hodbînî. Gelgelelim, yeni Cumhuriyet “yurttaşlık bilgileri” arasına bu konuları almaya yanaşmadı. Bugün hayatta olmayan ve eşcinselliği bilinen birçok yazarla ilgili hâlâ susuyoruz. Yaşayan yazarları, sanatçıları bu bağlamda anmak bir bakıma muhbirlik konumuna düşürebilir endişesiyle tıknefes kalıyoruz. Devran sürüyor neyse ki: Dışarıdan değilse içeriden çıkışlar, hamleler yavaş yavaş geliyor.

    Türkiye’de cinselliğin ve eşcinselliğin tarihi, dışarıdan içeriden aynı anda yazılabilir: Popüler kültürün büyük figürleri Zeki Müren’in ve Bülent Ersoy’un yabana atılamayacak önemdeki tercihlerinden Küçük İskender’e gelen çizgide yaşananların payı tanınarak.

  • Bitmez tükenmez bir mimari şaheser

    Bitmez tükenmez bir mimari şaheser

    Katalan dünyasının sanatçı-mimarı Gaudi, Barcelona’nın ana katedrali La Sagrada Familia’nın inşaatının başına getirildiğinde 31 yaşındaydı. 40 yıl uğraştı ama eseri bitiremeden öldü. Vasiyetinde yapının bitirilmesini istese de 88 yıldır aynı soru soruluyor: Yarım kalan bir yapıyı tamamlamak doğru mudur?

    La Sagrada Familia, Katalan mimar Antoni Gaudi’nin Barcelona’daki şah-eseri, modern çağın açık ara en popüler yapısı; her yıl üç milyonu aşkın ziyaretçinin büyüsüne kapıldığı, sayısız makaleyi ve görsel çalışmayı arşivine katan bir katedral.

    Hakkındaki görüşler yanyana getirildiğinde dörtdörtlük bir paradoks yumağı oluşturuyor: Garabet kapsamına sokanlar, kitsch geleneğinin köşetaşı sayanlar bir uçtaysa, öteki uçta mimarlık bağlamında düşgücünün en yüksek ölçülerine ulaştığı örnek olarak niteleyenler yeralıyor. Kesin olan, kimseyi kayıtsız bırakmadığı.

    Gaudi, Art Nouveau akımının altın döneminde, oradan çekip çıkardığı estetik zihniyete bütünüyle kişisel ve özgün bir süsleme üslûbu eklemiş, katedrali ve parkı, konutları ve mobilyaları ile Katalan dünyasına mührünü vurmuş bir ‘sanatçı-mimar’. Geliştirdiği üslûpta bütün bütüne zıt kutupta bir yaşama biçimi okunuyor öyküsünde: Yapayalnız, yalınlığın doruğuna erkenden erişmiş, içine kapanık bir adam. Gün gelmiş evini kapatmış, La Sagrada Familia’nın karanlık çekirdeğinde iki odaya yerleşmiş: Büyük olanına işliğini kurmuş, yüksek tavanlarından alçı heykel modelleri sarkar, dev maketleri yerden tavana uzanırmış; küçüğünde tek kişilik bir yatak, pek az eşya, günlerini geçirmiş. 7 Haziran 1926 sabahı, Barselona sokaklarında çıktığı yürüyüş sırasında bir tramvay çarparak onu kaldırıma savurmuş; giyimine kuşamına bakarak yarı meczûp bir berduş sarhoş yatıyor sanmış yoldan geçenler, bir polis götürmüş neden sonra, yarı cansız gövdeyi hastaneye, kim olduğu anlaşıldığında çok geçmiş.

    Bitmez tükenmez bir mimari şaheser
    La Sagrada Familia, Gaudi’nin 1926’daki ölümünden üç yıl sonra böyle gözüküyordu.

    Gaudi’nin üstlendiği miras, farklı köklerden beslenmesini sağlamıştı: Onu, yetiştiği döne- min moda akımı Art Nouve- au’ya hapsetmek olanaksızdır. Herşeyden önce, Katalanya’nın doğal dokusunun birinci elden etkisinden sözetmek gerekir: Montserrat, yeryüzü şekli olarak, milyar yıl öncesinden bir Gaudi kütlesi, ovanın içinden yükselir. Dağın ortayerine neredeyse gizlenen manastırı çocukluğunda tanımıştır mimar. Rüzgârın oyduğu taşlar, Kapadokya peri bacalarının uzak akrabası, kuracağı yapılar birer heykelmişcesine algılamasına ve düzenlemesine erken yaşta karar vermesi sonucunu getirmişti. Bir adım sonrasında, bütün İber yarımadasını damgalayan Endülüs-Arap estetiğinin, süsleme sanatlarının ağırlığı hissedilir. Dahasını, gerçeküstücü sanatın dâhi kaçık temsilcisi Salvador Dali ileri sürmüştür: Gaudi’yi, akımın ortaya çıkışını hazırlayan atalar arasında ön sıraya yerleştirerek; yarıyarıya zorlama bulunsa bile, yarıyarıya pekâlâ onaylanabilecek görüş.

    Gaudi, La Sagrada Familia’nın, Barselona şehrinin ana dinsel yapısının başına getirildiğinde 31 yaşındaydı. Ne yerini kendisi seçebilmişti, ne temelini atabilmişti katedralin. Nasıl olmuştu da, neogotik bir projeyi bütünüyle kişisel tercihleriyle kökünden dönüştürmeye ikna etmişti muhafazakâr bir çevreyi? Kırk iki yıl boyunca, son yirmi yılında kesintisiz biçimde hülyasını gerçekleştirmeye adadı yaşamını. İnşaat sürerken, alışılmadık büyüklükte yetkin maketler üreterek sonraki aşamalara hazırlanıyordu. Ekonomik açıdan, her dönemde sıkıntılı süreçlerden geçiliyor, çalışma ritmi aksıyordu: La Sagrada Familia’nın tek gelir kaynağı bağışlar, cemaatın katkılarıydı aslında.

    Bitmez tükenmez bir mimari şaheser
    Gaudi (altta), ölümünden sonra tamamlanan Çile Cephesi’nde (üstte) Yahuda’nın ihanetinden Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesine kadarki süreci tasvir etmişti.
    Bitmez tükenmez bir mimari şaheser

    Gaudi’nin ölümünde katedralin silûeti enikonu belirlenmişti belki, ama tasarının bütünlüğüne kavuşturulmasının vakit ve nakit gerektireceği ortadaydı. Mimarın arkasında bıraktığı plan, çizim ve maketler güzergâh açısından temel başvuru kaynağı olarak ardıllarını rahatlatacaktı. Gelgelelim, İspanya iç savaşı öngörülemeyen bir sonuç getirdi: Hem katedral büyük zarar görmüş, hem de, asıl canalıcı olanı, atölye içindekilerle birlikte kül olmuştu. La Sagrada Familia, ağır yaralı, bekleyişe koyuldu. II. Dünya Savaşı sonrasında, yeniden işe koyulunduğunda ciddî, altedilmesi güç sorunlar yığılmıştı.

    1996 yazında La Sagrada Familia’nın içinde ve çevresinde dolaşadurayım, defterime kişisel görüşümü dökmüştüm:

    Mimarî tarihinin kavurucu etik sorunlarından biri: Yarım kalmış, eksik bir yapıyı, mimarının çizimlerine dayanarak tamamlamak doğru mudur?

    Ben ölçü saymıyorum kendimi: Ezelden beri bitmemiş, tamamlanamamış ‘iş’ler mıknatıs, beni çekerler: Ev ya da şiir, film ya da fresko, ayrım gözetmem.
    La Sagrada Familia’yı tamamlama kararı alınmış, on yıllardır sürüyor çalışmalar. Yineliyorum: Ben, 1926’da ne noktada durmuşsa o noktada kalmalıydı, derim. Düşünün ki restorasyona bile karşıyım — hepten. Oysa anlıyorum: Gaudi, Proje’yi hem makroda sonul biçimine getirmiş, hem de mikro çılgınlıklar için sayısız desen, çizim, maket bırakmış ardında. Neden bütünlenmesin ki tasarlanan iş,
    Gaudi mühendis miydi?

    Ne olursa olsun: Öylece bırakırdım.
    Hem kendini oraya gömmemiş mi?

    O dönemde, açıkçası, benzeri bir tepkinin, kolektif bir kalkışım halinde, başta Le Corbusier ve kimi çağdaş mimarlar, sanatçılar, entelektüeller tarafından dillendirildiğini bilmiyordum: Gaudi’nin projesinin, yeni “katkı”larla, çizgisinden uzaklaşmaya yüz tuttuğuna ilişkin bu toplu kaygı dilekçesinde haklılık payı azımsanamazdı.

    Buna karşılık, öteki cephenin de meşrû ve haklılığı gözardı edilemeyecek bir temel dayanağı olduğu ayan beyân ortadaydı: Gaudi, son yıllarında, ölümünün ardından, hazır ettiği plan, çizim ve maketler üzerinden katedralin inşasının sürdürülerek, ne pahasına olursa olsun “tamam”lanmasını vasiyet etmiş, çalışma ekibindekilere ve yakın çevresindekilere defalarca bu dileğini iletmişti.

    Karşı çıkanların ana savı yabana atılamazdı: İsyanlarının kaynağında, farklı estetik anlayışların, ‘çağa ayak uydurma’ endişesiyle işine başvurulan kimi sanatçıların, giderek abartılı boyutlara varan bir eklektik maya oluşturmaları yatıyordu. Ünlü mimarlardan birinin, gelinen noktanın ortaya bir tür Disneyland çıkması sonucunu yarattığını ifade etmesi, belki zalim bir yargıydı ama, büsbütün hafife de alınamazdı.

    Bitmez tükenmez bir mimari şaheser
    Çile Cephesi’ni oluşturan heykeller 1987’den itibaren heykeltıraş Josep Maria Subirachs tarafından yapılmıştır. Bunlardan biri de Petrus’un İnkârı’nı tasvir ediyor (üstte). Katedralin iç kısmının tavanından bir detay (altta).
    Bitmez tükenmez bir mimari şaheser

    Avrupa’nın şanlı katedrallerinin herbirinin yapımı onyıllar, bazen da biriki yüzyıl gerektirmiştir; bu durumu hesaba katmak gerekir. Notre Dame de Paris’nin inşaatı, kayıtlara göre 1163 yılında başlamış, 1345’de bitmiştir örneğin. Payandalar, çan kulesi sonradan eklenmiştir. Bugün katedralin cephesini süsleyen bütün heykeller Fransız Devrimi sırasında parçalanmış, yenileri Viollet-le-Duc’ün öncülüğünde 19. yüzyıl başında yapıya eklenmiştir. (Heykellerin orijinallerinden bazılarının başları 1977’de bir kazı sırasında bulundu, şimdi Cluny Ortaçağ Müzesinde sergileniyorlar).

    Neden, öyleyse, La Sagrada Familia’nın inşaatının sürmesine, sürdürülmesine dikleniyor, diklenenler? Sanıyorum, onun işlevini, bir âyin ve yakarı merkezi olduğu gerçeğini, içerdiği ya da yüklendiği simgesel değerleri (ki bu özellik Gaudi’de doruğa çıkar), ikinci plana iten, katedrali bir mimarlık başyapıtı, giderek düpedüz bir sanat yapıtı kimliğiyle okuyan anlayışın ağır basmasından doğuyor tepkiler: “Usta”ya uymayan eklentiler, yapıyı (yapıtı) stilistik tutarlığından uzaklaştıran hamleler hoş görülmüyor.

    Görmekten söz açmışken, La Sagrada Familia’yı üç çeyrek yüzyıldır, aslına bakılırsa baştan beri, kendi halinde hiç kimse görememiştir! Tükenmez katedral mi bilinmez, bu tükenmek bilmeyen inşa etkinliği nedeniyle her tarafını dev vinçlerin kuşattığı, içinin kimi bölmeleriyle dışının kimi cephelerine sürekli iskeleler kurulan, sessizliği özlemiş, çıplak ve kendi halinde varolmayı bekleyen bezgin bir anıt-eser La Sagrada Familia.

  • Ortaçağ’ın karanlığını aydınlattılar

    Ortaçağ’ın karanlığını aydınlattılar

    Batı’nın bugün “karanlık çağ” dediği dönemde Arap coğrafyası “altın çağı”ndaydı. Antik medeniyetlere yeni icatlar ekleyerek dünya kültürünü yeniden kurguladılar ve insanlığı geçmişiyle buluşturdular.

    Müslümanların Avrupa’daki etkinlikleri genel olarak askeri açıdan incelenmiş, bunun teknik/ teknolojik plandaki uzantıları çoğu zaman savaşlarla sınırlı bırakılmak istenmiştir. Oysa, İslâm uygarlığının Avrupa’da boy göstermesi geniş bir coğrafi alanda düpedüz yerleşik bütün değerlerin ve görgülerin altüst olmasına yol açmıştı. Dinsel açıdan, Batılının gözünde en önemli düşman kalmıştı İslâm; ama uygarlık sorunları açısından, katkıları yadsınamayacak ölçüde bariz ve belirleyici idi. Antik dünyanın kültürel ve bilimsel açıdan Müslümanlarca özümsenmiş olması, bu kültürel birikimin yeniden Batı dünyasına dönmesini sağladı.

    İslâm uygarlığının Avrupa’da güçlü olduğu dönemde getirdiği katkılar arasında en az değerlendirilmiş olanı tarım teknolojisi konusundadır. Yalnızca toprak ürünleri konusunda değil, kumaşçılık, hayvancılık ve besin üretiminin değişik dallarında Araplar, Avrupalı’ya önemli buluşlarla gelmişlerdir. Bütün bu alanlarda, Müslüman kültürün sentezci dehâsı, ilişkide bulundukları değişik kültürlerin olumlu noktalarını buluşturmada kendini göstermiştir. Kendi öz kaynakları başta olmak üzere, Uzakdoğu’dan Batı Dünyasının en uç bölgelerine kadar eski-yeni tüm uygarlıkların değerlerine yakınlık duymaları sağlamıştır bu sentezi.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    En büyük üçüncü cami Arap-İslâm mimarisinin Avrupa’daki zirve noktası Kurtuba Ulu Camii, dünyanın üçüncü büyük camisidir. 786 yılında yapımına başlanmış, yıllar içerisinde eklemelerle genişletilmişti. 1236’da kiliseye çevrildikten üç yüzyıl sonra ortasına bir de katedral eklenmiştir.

    Arapların gelişkin tarım teknikleri Avrupa’da, tarım sektöründe bir devrim yaşanmasına yol açacaktı. Çöl koşullarıyla yüzyüze gelmiş olmanın verdiği alışkanlıkla, Araplar, sulama alanında yep yeni teknikler geliştirmişlerdi. Zeytin yetiştirme konusunda da, özellikle İspanya’da, Arapların katkısı büyük olmuştur. Zeytinyağcılık alanında da Endülüs nam salacaktı. 8. yüzyılla 11. yüzyıl arasında, Avrupa topraklarında o güne dek varlığı bile pek bilinmeyen pek çok ürün ekildi. Bunların bazıları Antik zamanlarda biliniyordu belki, ama Müslümanlar gelmeden çok önce unutulmuşlardı. Böylelikle ıspanak, ağaçkavunu, limon ve narenciye ürünleri Akdeniz ülkelerine yayıldı. 11. yüzyıl başında İspanya’ya getirilen lahana buradan tüm kıtaya sıçradı. Kayısı, milâttan önce tanınırdı Avrupa’da, ama sonradan unutulmuştu, yeniden Müslümanlarla birlikte yaşlı kıtaya dönüş yaptı. Hindistan yoluyla getirdikleri şeker kamışı da bu dönemde Endülüs’te ve Sicilya’da ekilmeye başlandı. Ama asıl büyük buluş pirinç oldu; o da Hindistan yoluyla ama Arapların elinden Avrupa’ya girdi. Müslüman dünyanın Avrupa’ya getirdiği kalıcı bir alışkanlık da baharat kullanımı oldu: Tarçın, misk, karanfil, safran ve zencefil o döneme kadar Batılının bilmediği, duymadığı ürünlerdi. Bu, mutfak kültüründe öylesine yoğun bir değişiklik yarattı ki, Maxime Rodinson, Ortaçağ’da Batı yemeklerinde gözle görülür bi çimde “Doğu tadı” olduğunu ileri sürecekti. Çorba ve soslarda kullanılan baharat türlerinin çeşitliliği, İtalyan yemek tariflerinde en yetkin tad olarak tanımlanan “Tatar yemeği kadar güzel” türünden deyimler, yemekleri tatlıyla bitirme alışkanlığı somut örneklerdir. Sicilya krallarının pek çoğu da saray aşçısı olarak Müslümanları yeğlemişlerdir. İslâm dünyası aracılığı ile Batılıların tanıdıkları pek çok toprak ürünü olmuştur, buna karşılık Avrupalıların Müslümanlar sayesinde tanıdıkları iki hayvan türünden söz edilebilir: Deve ve manda. Yalnızca askeri amaçlarla kullanılan deve bu yeni iklim koşullarını benimsemedi. Bazı Arapça risalelerde ‘sinirli ve uykusuz’ bir hayvan olarak adı geçen manda buna karşılık yerleştiği yeni kıtada aranan bir hayvan türü oldu. Koyun ve at tanınıyordu Avrupa’da, ama Müslümanlarla birlikte yeni türleri oluştu: En bilinen örnekler Arap atları ve Merinos koyunlarıdır.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Kimya biliminin kurucusu olarak gösterilen Caber’i (öl. 815) Edessa’da (Urfa) ders verirken gösteren bir tasvir.

    Arapların Avrupa’ya getirdikleri çok önemli sanayi ürünleri vardır. Ünlü Murano cam sanayinin köklerinde İslâm tekniği yatar. Halıcılık, yünlü dokumacılık, ketenin yaşlı kıtada ilk görünüşü hep Müslüman kültürün armağanlarıdır. Başka bir ürünün Avrupa’ya ilk gelişi de Arapların eliyle gerçekleşmiştir: Kâğıt. 794’de, Bağdat’ta, Harun Reşid’in veziri Cafer ilk kâğıt atölyesini kurmuş ve Müslümanlar yapımını Çinlilerden öğrendikleri bu önemli ürünle Avrupa kültürünü derinden etkileyecek bir sürecin başlamasına yol açmışlardı. Parşömenin ve papirüsün görevi bitmişti artık: Kâğıtla birlikte Avrupa’da yazılı kültürün egemenliği başlayacaktı.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    El Cezeri’nin tasarladığı su kaldırma makinelerini gösteren bir 13. yüzyıl elyazması.

    Çağdaş bilim tarihçilerinin önde gelenlerinden Alexandre Koyré, eskilerin bilim dünyasıyla yenilerinki arasında iki temel kavram aracılığı ile net bir ayrımlaştırma yapar: Eskilerin bilim anlayışında “yaklaşık” olan hedeflenirdi, yeniler “kesin” olanı hedeflemekteydiler. Bu doğruluğu kanıtlanmış ölçülere bakılırsa, İslâm uygarlığının bilim alanında, pozitif bilgiler konusunda getirdikleri katkıyı tanımlamak güçtür. Müslümanlar, bir yandan bilimsel araştırma planında “kesinliğin” öncüsüdürler, bir yandan da tipik Ortaçağ akıl yürütme biçiminin temsilcisi sayılabilecek bir perspektif getirmişlerdir. Bilimsel planda tıpkı tarımsal yenilikler planında olduğu gibi, İslâm’ın Avrupa uygarlığına getirdiği en önemli kültürel katkı modernlik deneyimi ile antik çağların unutulmuş birikimini birleştirmiş olmasıdır. Böylelikle, bu toplam birikim yeniden düşünülmüş, kesinleştirilmiş ve eşgüdümlü biçimde incelenebilmiştir.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    12. yüzyılda Sicilya’da, yani İslâm toprakları dışında yaşayan İdrisî’nin Kral II. Roger için çizdiği Dünya’yı yuvarlak gösteren ‘baş aşağı’ harita. Diğer Müslüman haritaları gibi Güney üstte, Kuzey alttadır.

    Bilim tarihçisi Alessandra Bausani, İslâm’ın bilgilenme süreci açısından en özgün yanının birikimin geniş kitlelere yayılmasına önayak oluşunda ortaya çıktığı görüşündedir. Antik dünyada ve Ortaçağ Avrupasında yazının yaygın bir iletişim aracı olmaması, bu konuda ileri bir aşamada olan İslâm dünyasının öncülüğüne yol açmıştır. Arapların Sanskrit, Yunanca gibi dillerden çevirdikleri metinler de Arapçadan Batı dillerine aktarılmıştır. Özellikle İspanya’da, Toledo Okulu’nun çevirmenlerince Batı’ya ulaştırılan bilimsel veriler bir ölçüde de Sicilya kanalından yerleşiklik kazanmıştır.

    İslâm’ın yaygınlaşmasına en çok katkıda bulunduğu bilim dalı astronomi konusundaki terminolojinin ne ölçüde Arapçadan etkilendiğini uzun uzadıya gösterecek değiliz. Ptolemeus’un astronomi kitabı 9. yüzyılda Araplar tarafından çevrilmişti, 1175’te Arapçadan Latinceye çevrildiğinde büyük bir perspektif genişliği getirdi. İşin ilginç yanı, 15 yıl önce aynı kitap Yunancadan Latinceye çevrilmiş, ancak kimsenin haberi olmamıştı.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Kağıt yapımı Kağıt iki yüzyıl içerisinde Mısır üzerinden Kuzey Afrika ve Fas’a ulaşarak İslâm dünyasının geneline yayılmıştı. 17. yüzyıl el yazması, kağıt yapımını açıklıyor.

    Müslümanların astronomi konusundaki tek kaynağı Antik dünya değildi elbette: İranlıların ve Hintlilerin bu konudaki deneyimlerinden yararlanmışlar, bunlara kendi gözlemlerini eklemişlerdi. Abbasiler 9. yüzyıldan başlayarak astronomiye ağırlık vermişler, çok sayıda klâsik metni Arapçaya kazandırmakla yetinmeyip dev bir gözlemevi kurmuşlardı. İki yüzyıl boyunca Araplar astronomi alanında gelişmelerini sürdürdüler: Batı dünyasında Alfraganus, Albatenius ya da Azarkiel adıyla tanınan büyük Arap astronomları çok revaçtaydı. Batı’daki ilk gözlemevleri Doğu’dakiler örnek alınarak inşa edildi; 11. yüzyılda Azarkiel (El Zerkâlî), Toledo’daki gözlemevinden yararlanıyor, Cabir bin Aflah ise Sevilla’daki gözlemevinde kuramsal çalışmalarını yürütüyordu. Aradaki zaman farkını Carlo Nallino şöyle dile getirmiştir; “16. yüzyılın ikinci yarısına dek Müslümanların gözlemevlerinin düzeyine erişilememiştir”.

    Astronominin “kardeşi” sayılan astroloji konusunda da Araplar etkili oldular. Ebu Mazhar’ın antik dünyadan aldığı üç ayrı astroloji dalını geliştirmesi Ortaçağ Avrupası’nda belirleyici oldu: Kişi falı, siyasal-törel fal ve ‘kritik’ durumlarda yıldızların istek üzerine o anda incelenip değerlendirilen konumlarıyla oluşan fal bu üç dalı kaplıyordu.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Astronomide zirve Kendi döneminde Batılılar tarafından tanınmayan el Biruni, Ay tutulmasını gözlemleyerek Dünya’nın çevresini, enlem ve boylamları hesaplamıştı.

    Avrupa’ya, matematik konusunda İslâm kanadından gelen yeniliklerin en ünlüsü “Arap rakamları”dır. İşin ilginç yanı, bu harfleri Araplardan çok Avrupalıların kullanmış olmasıdır. Pisalı matematikçi Leonardo Fibonacci 1202’de yazdığı ünlü Liber Abbaci’de bunları kullanmıştı. Matematikte bir devrim oluşturmuştu Arap rakamları ve 9. yüzyıldan başlayarak İslâm dünyasında matematik bilginleri inanılması güç yoğunlukta bir üretim gerçekleştirmişlerdi.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Namaz saatlerini belirlemek için Müslümanların geliştirdiği usturlap aletlerine 13. yüzyıldan bir örnek.

    Arapların en ileri gittikleri dal trigonometri olmuştu: Yanlış anlaşılmış bir Arapça kelimeden türetilen “sinüs” çözümleri Hindistan’dan aktarılmıştı, eski Yunanlılarda bile bilinmeyen bu yaklaşım Avrupalıların bilim anlayışını değiştirecekti. Trigonometrik ilişkiler ve fonksiyonlar üzerine dayalı matematik anlayışı İslâm dünyasının Batı bilimine getirdiği vazgeçilmez bir katkı olmuştur.

    Tıp konusunda Müslümanların getirdikleri katkıları özetlemek bir hayli gü. bir iştir. Bu alandaki en önemli buluşlar, iki önemli Arap bilgininin kitaplarının Batı dillerine aktarılmasıyla gerçekleşmeye başlamıştır: Bunlar Razi’nin ve İbni Sina’nın kitaplarıdır. Razi 9. ve 10. yüzyıllarda yaşamıştı; çok sayıda kitap yazmış olan bu bilge kişi, özellikle pratik gözlemleri ve klinik deneyimi aracılığıyla evrensel tıbba olağanüstü .l.üde yardımcı olmuş, hekimlik tarihinin en güvenilir .ncülerinden biri olarak selamlanmıştır. İbni Sina’ya gelince, onun yapıtı o kadar büyük bir prestij sağlamıştı ki, etkisi 18. yüzyıla kadar sürecekti.

    Doğu’dan Batı’ya geçen bilimsel görgü ve bilgilerin yatağı olmuştur Endülüs. İslâm dünyasının yetiştirdiği en büyük cerrah sayılan Ebu Kasım, Latin metinlerinde Albucasis adıyla üne kavuşmuş Kurtubalı bir Araptı. İspanya’da, bir de en ünlüleri Ebu Mervan Abdülmelik olan İbni Zuhr ailesi tıp alanında şöhret kazanmıştı, onlar da Latince kitaplarda Avenzoar namıyla anılmışlardır.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Rakamlarla sentez Yukarıdan aşağı sırasıyla günümüzde kullanılan Hint, Doğu Arap, Batı Arap ve Latin rakamları. El-Hârizmî, ondalık sistemdeki Hint rakamlarına dair 9. yüzyılda yazdığı eserle, bu sistemi Batı’ya aktarmıştı. Algoritma kelimesi, onun adından türetilmiştir.

    Özellikle Mısır’da göz hekimliği en ilerlemiş tıp dalı haline gelmiştir. Bu büyük ilerlemenin önemli bir nedeni Müslümanların optik alanında hayli gelişmiş bir araç ve bilgi kaynağına sahip olmalarıydı. Batı metinlerinde Alhazen olarak adı geçen İbni Haytam, Gérard de Crémone tarafından Opticae Thesaurus başlığıyla Latinceye çevrilen Kitab el-Manazır adlı kitabıyla İslâm dünyasının Batıda en geniş etki alanı kuran bilgini olmuştur. Onun aracılığı ile, Batılılar yalnızca Antik dünyanın optik alanındaki buluşlarını “yeniden” öğrenmekle kalmamışlar, bu Müslüman dahinin kendi buluşlarından da büyük dersler çıkartmışlardı. Karanlık oda deneyleri, retina üzerinde etüdleri, ışık ve yansıma kurallarıyla ilgili yasaları İbni Haytam’ın en belirgin bilimsel katkıları sayılmıştır ve bu büyük bilginin biraz daha yaşayabilse, mercek üretebileceği görüşüne varılmıştır.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Bir el yazmasında Aristoteles.

    Bu kuşbakışı tarama hızıiçinde Ortaçağ Avrupasının tanıma olanağını bulamadığı başka Müslüman isimlerdensöz etmedik. El-Biruni matematik, astronomi, astroloji ve fizik alanında ayrı ayrı yeteneklere sahip büyük bir dehaydı ama Batılılar onu tanımamıştı. Ömer Hayyam da öyle: Avrupalıların 19. yüzyılda büyük bir şair olarak selamladıkları Hayyam aynı zamanda cebir alanında önemli bir isimdi. İbni Nafi, Harvey’den tam üç yüzyıl önce kanın ciğerde dolaşımını keşfetmişti. Müslümanların ilaç yapımındaki yetkinliklerinin ne ölçüde gerçeği yansıttığını kestirmek kolay değildir: Eczacılık ile simyacılık, böyle bir mesafeden bakıldığında, Müslümanların iç içe geçmiş uğraşlar olarak süre götürdükleri tek bir bilim dalını andırır. Bu alanda, Müslüman dünyanın yetiştirdiği en büyük isim Cabir’dir şüphesiz. Batı dillerindeki metinlerde Geber olarak anılan bu ilginç bilgine 3.000’i aşkın risale mal edilmişse de, bu yanlıştır. Öte yandan, Cabir ile Geber’in örtüştürülmesi olanaksız gibidir. Ne olursa olsun, Batının bilim dünyasında ondan fazla anılmış ikinci bir kişi bulunamaz, dense yeridir. Ve onun sayesinde, bir kez daha İslâm dünyası Avrupa’ya yepyeni bir bilim dalının ufkunuaçacaktı: Kimya.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    10. yüzyılın cerrahi aletleri Endülüslü tıp âlimi Zehravi’nin 10. yüzyılda yazdığı et-Taşrîf adlı eserin, dört yüzyıl sonraki Latince çevirisinde, dönemin cerrahi aletleri yer alıyor.

    Felsefe alanında da İslâm uygarlığının Batı serüveni, kendisinden önceki birikimin toplu bir değerlendirmesiyle başladı. Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle Avrupa insanı, kültür tabanını neredeyse yitirmişti, öyle ki eski Yunan’ın büyük düşünürlerinden birkaçının yalnızca adı biliniyordu. Oysa Doğu’da, tam tersi bir kültürel süre. yaşanmaktaydı: Eski Yunancadan klâsik metinlerin en önemlileri Arapçaya aktarılmıştı ve Araplar düpedüz Batı’nın kültürel mirasının bekçileri durumuna gelmişlerdi. Ancak, felsefe alanındaki Doğu-Batı ilişkileri, pozitif bilgi alanlarında olduğu gibi kolaylıkla gerçekleşmedi: çünkü felsefeyi dinsel kaygılardan soyutlayarak ele almak neredeyse olanaksızdı. Hıristiyanların bu konuda büyük direniş içine girmeleri nedensiz değildir: Bir başka dinin boyunduruğuna girme korkusu, o dinin düşünürlerine kapalı olmaları için yeterli bir gerekçeydi. Şüphesiz, İslâm düşünürlerinin önemini kavrayan insanlar oldu Batı’da, ancak bunlar çok dar bir çevre oluşturdu.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Evrensel tıp İbni Sina’nın El Kanun fi’t-Tıb kitabının 1608 tarihli Latince çevirisi. Astronom Hevelius’un Selenographia adlı eserinin kapağındaysa İbni Haytam ve Galile yanyana resmedilmiş.

    İslâm düşünürlerinin önemi genel olarak yadsınırken, çelişkili bir biçimde onların antik felsefecilerden aktardığı birikim baştacı edilmiştir. Kindi, Farabi, Gazzali, İbni Sina ve İbni Rüşd bu nedenle olsun, gündemde uzun süre kalmışlardır. İbni Sina, eski Yunan düşüncesinden yola çıkarak, İslâm felsefesinde bir başına çığır açabilmiş önemi tartışılamayacak bir düşünürdü. Ermiş Augustinus’un çömezleri, İbni Sina’nın düşünce dünyasına mührünü vurmuş Aristo felsefesinin cazibesinden sıyrılamadılar: Orada, Hıristiyanlığa yeni perspektiflergetirmelerini sağlayacak vazgeçilmez ipuçları bulmuşlardı. Bu etki öylesine dallanıp budaklandı ki, bir tür “İbni Sina’laşmış Augustinus” öğretisi çıktı ortaya. Ortaçağ Avrupa düşüncesinin tüm önemli isimlerinde bu garip çiftleşmenin bariz izleri g.rülür. Roger Bacon’da bu etkinin aldığı boyutlar şaşırtıcıdır: Müslümanlığı kabul etmemekle birlikte, ders verdiği üniversitelerde, kürsüye Arap giysileriyle çıktığı bir rivayet değildir. İbni Sina’nın dolaylı biçimde, önemli düşünürleri etkilediği sonradan anlaşılmıştır: Akinalı Thomas, Albertus Magnum ve Duns Scotus bunların başında gelir. Ancak, Batı felsefesi tarihlerinde hiçbir zaman “İbni Sina’cılık”tan söz edilmemiş, bu düşünürün etkisi aktardığı antik düşünce zemini ile sınırlı kılınmıştır.

    Ortaçağ'ın karanlığını aydınlattılar
    Endülüs’te bir Müslüman ve bir Hıristiyan satranç oynuyor.

    Kurtubalı düşünür İbni Rüşd’ün (1126-1198) yazgısı daha çetrefil olmuştur. Onun düşüncesi geniş ölçüde özgün sayıldığı için, etkisi de daha kalıcı olmuştur gerçekte. Ama, ters orantılı biçimde, doğurduğu antipati inanılması güç boyutlara varmıştır. .lümünün ardından adı bir sövgü olarak kullanılmaya başlanmış, Paris Üniversitesi’nde onun önemini kabul edenler Kilise tarafından uzaklaştırılmış, Fransa’dan sınırdışı edilen bu düşünce, bu kez İtalya’da etki alanı kurmuş, amaPadova Üniversitesi’nde de, başta Petrarca olmak üzere bütün “büyük baş”ları ürkütmüştü.

    İki dünya arasındaki felsefi diyalogun kapısı iki dünya tarafından da kapatılmıştı. İbni Sina ve İbni Rüşd’ün İslâm dünyasındaki etki alanları, ilginç biçimde, Gazzali’nin ortaya çıkmasından sonra iyiden iyiye azalmış, bu iki büyük düşünür için yüzyıllar sürecek bir unutuluş dönemi açılmıştı.

  • Augustus

    Augustus

    Tam 2000 sene önce ölen Roma hükümdarı Augustus, Batı tarihinin ilk imparatoruydu. Paris’teki sergi, bir savaşçıdan, muktedir bir devlet adamına dönüşen Augustus’tan yola çıkarak doyurucu bir tarih dersi veriyor.

    Yeryüzü tarihine derin izler bırakarak sahneden çekilmek zorunda kalmış uygarlıklar arasında, Roma İmparatorluğu’nun apayrı bir yeri olduğunu görüyoruz. Hem Eski Yunan’ın kültürel mirasını devralıp geliştirdiği, hem bütün Akdeniz havzasına yayıldığı için oluşmuştur kalıcı etkisi. Devlet yönetimi ve toplum düzeni esaslarından mimari ve şehircilik alanlarında eriştiği düzeye, bugün bile yaşlı kıtanın en belirgin taşıyıcı unsurudur Roma. Bunlara, renk çeşitliliğinin gücü tartışılamayacak insan portrelerini eklemek gerekir: Önder (Sezar) ya da köle (Spartakus), bilge (Marcus Aurelius) ya da çılgın (Caligula), erkek ya da kadın, tiyatrodan romana, sinemadan çizgiromana, klasik ve modern dönemlerde çekiciliğini korumayı bilmiş bir ‘aile albümü’ ortaya koymuştur imparatorluk. Bir dönem doğu eyaletleri arasında yer alan Anadolu yarımadasının dört bir yanından yolları, anıtları, mozaikleri fışkıran bu uygarlığın topraklarımızın belleğinde tuttuğu yeri, Bizans’ı ayıracak olsak bile, hafife alamayacağımız ortadadır.

    İlk Roma İmparatoru (bu unvan, imperator, sonrasında yerleşiklik kazanacaktır) Augustus, ölümünün 2000’inci yılında (19 Ağustos 14), Paris Grand Palais salonlarında açılan dev bir uluslararası sergiyle selamlanıyor. Vatikan, Roma Capitolini, Napoli müzelerinden getirtilen ürünlere Amerikan, Alman, Yunan, Fransız, İspanyol, Felemenk, İskandinav, Macar müzeleri kaynaklı can alıcı önemde parçalar eşlik ediyor (tabloda yeralmalıydık). Bu dağılım, Roma İmparatorluğu’nun yayılma haritasının bir kesitini temsil ediyor. “Ben, Augustus, Roma İmparatoru,” bugüne dek konuyla ilgili hazırlanmış en kapsamlı etkinlik; serginin yanı sıra konferans, kolokyum, film gösterileri ve bir yayın patlaması (katalog, dergi, kitap, DVD) sözkonusu: Doyurucu bir tarih dersi.

    Ama, bu kadar mı? Yalnızca, tarih sahnesinden silinmiş Roma’nın 2000 yıl önce ölmüş ilk imparatorunu anma amacını mı taşıyor bu görkemli sergi? Hayır. Bir yandan da, günümüzün ‘tablo’suyla bir karşılaştırmalı okuma dersinden geçiliyor, salondan salona ilerlerken. Düzenleyicilerin, başlığı seçerken, Fransa’daki son başkanlık seçimlerinden muzaffer çıkan kişinin, seçim öncesi üne kavuşan “ben, başkan olursam” nakaratını defalarca üst üste tekrarladığı konuşmasına gönderme yapmadıkları düşünülemez. Sergi izleyicilerinin, uzak dünün ‘imparatoru’ndan bugün’ün ‘başkan’ına, Makyavelli’nin Hükümdar’ına mesafesini kafalarında tartmamaları beklenemez. Tarih, herkesi bugün ve yarın adına da girdaplarına davet eden derin su.

    Augustus
    Parfüm şişesi İmparator Augustus döneminde kullanılan gündelik eşyalar arasından güvercin formunda cam parfüm şişesi Paris’te sergileniyor, Adria Ulusal Arkeoloji Müzesi.

    Augustus adıyla vaftiz edilmeden (ve bizim dilimizde bile 8. aya mührünü vurmazdan) çok önce, MÖ 63’te, Julius Sezar’ın yeğeninin oğlu olarak doğmuş Gaius Octavius. 44 yılında Sezar öldürülüp vasiyetnamesi açıldığında, mirasçısı olarak onu işaret ettiği görülmüş. Diktatör Sezar’dan İmparator Augustus’a geçiş süreci engebeli, karmaşıktır. ‘Cumhuriyet’ kavramı da, Senato da, güçlerin ayrıştırılması ve bir elde toplanması sorunu kadar siyaset tarihçilerinin didiklediği alanlardır.

    Augustus’un siyasal dengeleri ustalıkla gözeterek, Sezar’ın intikamını aldıktan sonra Antonius’u devre dışı bırakmasına dek geçen sürede ortaya çıkan savaşçı kimliği, çok gecikmeden yerini ‘devlet’in de üstüne koyulan bir devlet adamına bırakmış, sonrasında yaşanan barış yıllarında imar çalışmaları, kültürel zenginleşme, refah toplumuna yönelik girişimler öne çıkmıştır. Gelgelelim Augustus’un bir özgürlük ortamı yarattığını düşünmek yanılgı olur. ‘Otorite’sinden ödün vermeyen bir kişiliktir karşımızdaki. Uzmanlar, dönem boyunca göze çarpan sanatsal zenginliğin tersine, düşünce alanında ciddi bir gerilemenin söz konusu olduğunu vurguluyorlar.

    Augustus, gençliğinde besbelli uçarı bir adammış, üçüncü eşi Livia’yı ikisi de evliyken (ve kadın eşinden hamileyken!) ayartmış, buna karşılık, ölene dek ona sadık kalmış. Bugünden bakıldığında, imparatoriçenin Eva Peron’u çağrıştıran özellikleri olduğu görülüyor.

    Augustus
    Akik kabartma MS 14-20 yıllarına tarihlenen Blacas Kabartmasında İmparator Augustus, askerî gücünü simgeleyen kılıç-kemeri ve baştanrıça Minerva işlemeli kalkanıyla betimlenmiş, başındaki bantsa ortaçağda eklenmiş, British Museum koleksiyonu.

    İmparator’un Roma’dan benzeri görülmemiş bir şehir yaratma çabasının etkisi Napolyon’a, Hitler’e ve ‘öte’sine uzanmış. Gelgelelim, Augustus’un şehircilik, imar ve mimari anlayışı gözü dönmüş bir büyüklenmenin izini taşımıyor. Kendisi için saray yaptırmayı bile aklından geçirmemiş, görkemi yalınlığından gelen bir konutu yeğlemiş.

    Augustus dönemi, birkaç büyük edebiyat ustasına denk gelmiştir. İmparator, Latin şiirinin doruk isimlerinden Vergilius’a öylesine tutkuyla bağlıymış ki, ölüm döşeğinde “kusurlu” bulduğu için elyazması tek nüshasını Aeneis’i yakmaya kesin kararlıyken, şairi bu kararından güç bela caydırdığı, ama rivayet ama gerçek, günümüze dek ulaşmış bir öyküdür. Buna karşılık, doruktaki bir başka şairi, Ovidius’u, imparatorluğun en uç noktalarından birine, Karadeniz kıyısına sürgüne gönderdiği de unutulmamalı.

    Augustus çağının sanat alanındaki en belirgin sonucunun, Eski Yunan ‘kompleks’ini yenme yönünde yapılan atılımların meyve vermesi olduğu kanısı yaygındır. Öykünmeden yorumlamaya geçişle birlikte, özgün bir çizgiye yaklaşıldığı bilmem ne kadar doğrudur?!

    Augustus, ne Julius Cesar kadar trajik bir önem taşımış, ne Marcus Aurelius ya da Hadrianus kadar bilgeleşmiş bir hükümdar belki ama, Avrupa tarihinin sonsuz kudret simgesi haline dönüşecek muktedirlerinin ilk örneği.