Yazar: Enis Batur

  • Edebiyat dünyasında estetik darbederlik

    Askerin ‘iktidar’ ve ‘müdahale’ hevesinin, 20. yüzyılda coğrafyasını genişlettiği biliniyor. Ernst von Salomon, Ernst Jünger ve Yukio Mişima, eserlerinin yanısıra eylemleriyle de darbelerin içinde veya kıyısında durdular. Darbeleri “içeriden” okuyan yazarlar…

    Herşeyden önce, ‘dar­be edebiyatı’ ile ‘darbe dönemleri edebiyatı’ arasında belirgin bir fark gör­düğümü söylemeliyim. Türki­ye’nin “başarılı” olmuş darbe­leri uzun süren baskı dönem­leri yarattı; doğurduğu ağır sonuçları kuşatan çok sayıda yapıt kitaplığımızın rafların­da: 27 Mayıs 1960’ın, zıt pers­pektiflerle, Yaman Koray’dan (neredeyse unutulmuş bir ro­man: Deniz Ağacı) Yılmaz Ka­rakoyunlu’ya bir rekoltesi ol­muştur; ama bu konudaki en şaşırtıcı yaklaşımların, sıcağı sıcağına gazete sayfalarından devşirebileceği unutulmama­lı: Yaşar Kemal’iyle, Çetin Al­tan’ıyla, Tanpınar’ıyla alkış­lanmış bir darbe (o kavşakta kullanılmayan, yeri “ihtilal”le doldurulan kavram) 27 Mayıs.

    Bir darbecinin halet-i ruhiyesi


    1922’de Alman Dışişleri Bakanı Walther Rathenau’nun ölümüyle sonuçlanan bir darbe girişimine katıldığı gerekçesiyle beş yıla mahkum olan sağcı Alman yazar Ernst von Salomon, Die Geachteten (Saygı) isimli romanında bir darbecinin ruh halinin şekillendiği koşulları anlatmıştı.

    12 Mart 1971 darbesi ise kısa bir süre 9 Mart olası kal­kışımıyla karıştırıldığı için sol kesim tarafından olumlu karşılanmış, gene kısa bir sü­re sonra kabak solun başına patlamıştı. Darbe dönemini konu edinen, Sevgi Soysal’ın Şafak’ından Eroğlu’nun ve Ağaoğlu’nun romanlarına pek çok yapıt yaşanan ağır acıları kuşatmıştı. Bir sonraki dar­benin, 12 Eylül 1980’in başta anayasası izleri hâlâ sürüyor. Dönem edebiyatına gelince: 12 Eylül edebiyatı polemik­ler doğurmuştur: Yalçın Kü­çük’ün “eylülist” damgası vu­rarak yüklendiği Latife Tekin ve Ahmet Altan gibi yazarlara yönelik suçlamalara, karşıdan Ahmet Oktay diklenecekti — kaldı ki, darbe dönemleri ede­biyatı hakkında en dikkatli yo­rumları Ahmet Oktay’ın eleş­tirel okumalarında buluyoruz.

    Darbe dönemlerini konu edinen edebiyatın çok sayıda başyapıt üretebildiğini söyle­mek güçtür. Gene Ahmet Ok­tay, 1990’da yayımladığı bir yazısında “bir iki çıkış dışında 12 Eylül Dönemi’nin romanı henüz yazılmış değildir” sap­tamasını yapıyor, “bekleyelim, görelim” son yorumunu geti­riyordu. Açıkçası: Beklenmiş, görülmemiştir. Bunda, soyut­lama eksikliğinin payını yaba­na atamayız: 2. Dünya Savaşı hakkındaki iki başyapıt, Hes­se’nin Boncuk Oyunu ile Tho­mas Mann’ın Doktor Faustus’u, olayların üstüne çıkmanın öne­mini kanıtlayan örneklerdi. Biz de en güçlü antimiliter tavrı Altan Gürman’ın tablolarında bulmamış mıydık?

    ***

    Küresel ‘darbe tarihi’, ka­dim Yunan’dan Batı ve Doğu Roma’ya çok sayıda girişi­min geniş kataloğunu içeri­yor. Modern çağın darbecilik geleneğini başlatan örneğin, Napoléon Bonaparte’ın 18 Brumaire’i olduğu konusunda görüş birliği vardır. “Coup d’É­tat” kavramı, kısaltılmış ha­liyle ‘coup’ (darbe) o kavşakta vaftiz edilmiştir. İsviçre Al­mancası kaynaklı “putsch” da yaygın kullanımda bugün.

    Askerin ‘iktidar’ ve ‘müda­hale’ hevesinin, 20. yüzyılda coğrafyasını genişlettiği bili­niyor: Almanya’da, Fransa’da, Portekiz ve İspanya’da, Polon­ya’da ve Çekoslavakya’da, ne­redeyse bütün Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde, Asya’da ve Ortadoğu’da çoğu kanlı pek çok darbeye tanık olundu. Ede­biyat ve sanat alanında, hemen hep, kendisinden çok sonuçla­rının büyüteç altına alındığını görüyoruz darbelerin.

    Ölümüne içten! Japon romancı Mishima Yukio, hükümetin kokuşmuşluğunu protesto etmek amacıyla törensel bir intiharla (Seppuku) hayatına son vermeden kısa bir süre önce stüdyosunda bir Samuray kılıcıyla poz veriyor, 1970.

    Birkaç istisna dışında, üç örneğin üzerinde kısaca du­racağım. Darbeyi yazmak zo­run zoru iş, içeriden okumak için işin içinde olmak mı ge­rekir(di)? Bir çırpıda geçer­siz sayılamayacak bir soru, bir sorun — bu dergide, daha önce, romancı Littell’in, tanık olmadığı Auschwitz yıllarını bir cellâdın gözünden başarılı biçimde yazdığına değinmiş­tim; bir darbecinin perspekti­fini seçmek etik açıdan zorlu, buna karşılık estetik açıdan kaydadeğer bir yol olabilir-di: Vereceğim örnekler, deneyi­mi içeriden yaşadıkları/yaşa­yacakları için dikkat kesilmeyi hakediyorlar.

    ***

    Ernst von Salomon (1902- 1972), dilimize çevrilmiş, çetinceviz romanı Sorgula­ma’dan bir ölçüde tanıdığımız tekinsiz bir Prusyalı Alman ya­zarı. Milliyetçi-sağcı, ama kü­çükburjuva nefretinden dolayı Hitler’e ve III. Reich’a mesa­feli, ayrıksı bir şahsiyet. “Ka­deler”de yetiştiği özel askerî okulu didikleyen Die Geachte­ten başlıklı romanı önemsen­meli. 1922’de Alman Dışişleri Bakanı Walther Rathenau’nun ölümüyle sonuçlanan darbe gi­rişimine katıldığı için beş yıl hapse mahkûm olan von Sa­lomon, bilebildiğim kadarıyla ilk kez içeriden darbeci kimli­ği üzerine sözalan bir edebiyat adamı. Romanının bu bağlam­daki önemi, yüzyıl başı Al­manya’sında askerî gençliğin bünyesinde kabaran uç siyasal eğilimlerin bir terör tutkusunu nasıl aşıladığını birinci elden tanık statüsünden aktarmasın­dan geliyor.

    Ernst von Salomon’un ki­şiliği ve yapıtıyla arasında so­mut bir köprü kuruyor ikin­ci örnek: Alman edebiyatının gene ikircikler yaratmış bir temsilcisi Ernst Jünger (1895- 1998!). 2. Dünya Savaşı’nın so­nuna dek Alman ordusundaki görevinde kalan, buna karşı­lık Hitler’e karşı -sözde- tavır alan yazarı Führer’i “Jünger’i rahat bırakın” diyerek koru­muştu. 1939’da en ünlü roma­nı Mermer Yarların Üzerin­de’yi yayımlamıştı öte yan­da: Barbar III. Reich düzenine diklenen, suikastle sonuçlana­cak bir darbe kalkışımını konu edinen romanının Nazileri öf­kelendirdiği biliniyor. Von Sa­lomon gibi sağcı ve seçkinciydi Jünger; parçası olduğu askerî dünyanın ve ordu corpus’u­nun iç dinamiklerini avucunun içi gibi tanımasının, kurmaca darbe kalkışımındaki gerçek­çi boyutu doğruladığı şuradan belliydi: 1944 yılında Claus von Stauffenberg öncülüğünde Schwarze Kapelle tarafından düzenlenen Hitler’e suikast gi­rişimi (ki mek parmak farkla kurtulmuştur) neredeyse Jün­ger’in beş yıl önceki romanının bir replikasıydı!

    Führer’inin yazarı


    Hitler’e düzenlenen kurmaca bir darbeyi konu eden romanıyla Nazi’leri öfkelendiren, ancak Führer’i tarafından korunmaya devam eden Ernst Jünger (elinde puro olan) subay arkadaşlarıyla eğleniyor.

    Ernst Jünger, yakın dostu Albay Erhard Wildermuth ile Paris’te, 1942.

    Üçüncü örnek farklı bir kültürel coğrafyadan: Türk okurunun dilimize çevrilmiş pek çok kitabından tanıdı­ğı Japon yazarı Yukio Mişi­ma (1925-1970), başyapıtı sa­yılan roman dörtlüsü Bereket Denizi’ni 25 Kasım 1970 günü tamamladı; aynı gün, kendi kurduğu Kalkan Tarikatı (Ta­te No Kai) üyesi dört adamıy­la Tokyo askerî garnizonunu bastı, general Manita’yı tutsak aldı. Yüksek bir noktadan as­kerlere seslenen yazar, onları ulusal geleneklere dönmeye, imparatora sonsuz sadakata, 1947 Anayasası’nın değerleri­ni benimsemeye çağırdı, ona katılmalarını istedi. Olumsuz karşılık alınca da ‘seppuku’ uygulayarak, zorlu bir süreç sonrası intihar etti.

    Mişima, Batı kültürünün radikal temsilcilerinden (Sa­de, Nietszche, Bataille) olduğu kadar Samuray etiği Hagaku­re’den etkilenmiş, yapıtlarında ve yaşamında uçlar arasında gidip gelmiş özgün bir yazardı. Yapıtı, yaşamı ve ölümü, baş­ta Marguerite Yourcenar’ın canalıcı metni Mişima ya da Boşluğu Görmek çok sayıda çalışmaya konu olmuş, sine­maya aktarılmıştır.

    Şüphesiz Mişima’nınki te­atral, olanaksız bir darbe gi­rişimiydi. Gerçi, 1960 tarih­li öyküsü “Vatanseverlik”te, 1969 tarihli romanı Koşumu Çözülmüş Atlar’da hemen he­men provasını yapmıştı son oyununun, ama ölümünü asıl ve asal yapıtı olarak tasarla­dığı (bir yıldır) ve uyguladığı tartışılmaz. Asker’in ve Ordu’nun İkti­dar ile ilişkisi düpedüz sapkın bir alan: Çok sayıda patolo­jik unsurdan oluşuyor. Darbe edebiyatı bu anlamda son de­rece değerli ipuçları veriyor: Nasıl bir dünyagörüşü, nasıl bir topluma bakış, hangi eği­tim düzeninin sonucunda, iş­levi savunmak olan birilerinin işini saldırmak sanmalarıyla sonuçlanıyor — bizler, burada, yarım yüzyılı aşkın bir süredir görmeden bakmadık mı?

  • Seyahat ya resulallah

    Keşif ve fetih güdüleri, göç ve sürgün hareketleri, Eldorado arayışları, seyyahlar… Yolculuk kültürü sadece edebiyatıyla değil, trenleri, otobüsleri, gemileri, hanları, pansiyonlarıyla geniş ve zengin bir alan. İhtiyacımız olan ise sistemli araştırma ve arşivler.

    Yolculuk kültürünün tarihi epeydir yazılı­yor. Çokboyutlu, çok­parçalı, çokkatmanlı bir tarih yazımı sözkonusu; dolayısıy­la, oluşmakta olan, uçsuz bu­caksız özellikli “kütüphane”­si şimdiden dev bir kapsama sahip. İnsanlık tarihine koşut ilerleyen bir kategoriden sö­zettiğimizi unutamayız: Gil­gameş’in sonsuzluğu arayışı­nın destanından Argonotların seferine; İbn Battuta’dan Ev­liya Çelebi’ye, Marco Polo’dan Bruce Chatwin’e her çağın özel ve büyük kalkışımlarını içeriyor bu tarih.

    Hayâl gücünün haritası bi­le işin içinde: Samsatlı Lukya­nos’un “Aya Yolculuk” metni 2 bin yıl önce bir fanteziydi şüphesiz, 1969’da gerçekleşti­ğine tanık olduk. Sıra “Arzın Merkezine Seyahat”ı bekleme­ye geldi.

    Keşif ve fetih güdüleri, göç ve sürgün hareketleri, Eldora­do arayışları yolculuk tarihi­nin olmazsa olmaz tabakaları arasında öne çıkıyor. Kollek­tif ve kişisel portreler galerisi büyümüş zaman içinde. Kara, deniz, hava: Binbir araç türü, binbir teknik hamle. Günü­müzde yalnızca kütüphaneleri değil müzeleri de devrede. Bi­limiyle, edebiyatı ve sanatıyla, felsefesiyle her alana sıçramış bir serüven toplamı. Yerküre­nin en ücra köşelerine, doruk noktalarına, okyanusların de­rinliklerine uzandığı için ev­rensel bir eyleme alanı çiziyor Yolculuk kültürü; buna karşı­lık, her ülkenin özerk bir de­posunun olduğu yadsınamaz: İçine ve dışına açılan iki yaylı hareket düzeneğiyle karşılaşı­yoruz bakınca.

    2001 ve 2002 yılların­da peşpeşe iki seçki çalışma­sı gerçekleştirmiştim: Avrupa Güneşinin Doğduğu Yere Yol­culuk / İstanbul’da ve Ana­dolu’da Batılı Seyyahlar ve Beş Kıtada Türk Seyyah­ları / XX. Yüzyıl Türk Gezginlerinden Seçme­ler. Bu çifte çalışmanın gerek­tirdiği kaynak taramaları, her­şeyden önce alanın ne denli başıboş bırakıldığını bana gös­termeye yetmişti: Kendi kül­türel tarihimizin bu kesitine hâkim olmanın uzağındayız. Defalarca üzerinde dur­duğum bir konu bu bağlam­da da geçerliğini koru­yor: Bir ülkenin kültürel düzeyinin yüksekliği, onun mirasını değer­lendiriş biçimiy­le orantılı olarak saptanır. Arşiv kurumlarının gelişkinliği ve çeşitlili­ği, miras ögelerinin işleniş yön­tem­leri or­taya çıkacak yorumların da katsayısını belirler. Yolculuk kültürümüzün kuşatılışı ör­neksel bir durum ortaya koyu­yor. Üç ayrı kategoride genel görünüme bakılabilir: İçeriden içeriye; içeriden dışarıya; dışa­rıdan içeriye.

    Yerli gezgin­lerimizin yurtiçi seferleri kay­naklı metin­lerin bibliyog­rafyasını oluş­turmuş değiliz. Şüphesiz, iyi-kö­tü ünlenmiş kimi örnekleri tanıyoruz: Reşat Nuri’nin Anado­lu Notları’nı ya da Refik Halit Karay’ın yazdıkla­rını. Ama yolculuk kültü­rünün kapsamı edebiyat­la sınırlı tutulamaz, her alandan gelen katkılar­la zenginleşmiş bir alan sözko­nusudur. Kaldı ki, bir tek kitap haline gelmiş metinler kayna­ğı belirlemeye yet­mez: Gazete arşivleri, dergi koleksiyonları canalıcı başvuru noktalarıdır. Her böl­genin, ilin ilçenin amatör ka­yıttutarları vardır gerçi, ama onların yarı sistematik çaba­larıyla bir yere kadar ilerlene­bilir. Kendi payıma, Eskişehir üzerine çalışırken, kaydade­ğer bir yerli arşivin henüz oluşturulamadığına tanık olmuştum.

    Pirî Reis’in haritası ve Evliya Çelebi’nin Seyahatname‘si, Osmanlı dünyasında yolculuk ve keşif kültürünün önemli referans noktalarını oluşturuyor.

    İçeriden dışarıya düzlemi­ne geçildiğinde de farklı bir panorama çıkmıyor karşımı­za. Yurtdışına yerli gezginle­rimizin seferlerinin kayıtla­rının ne ölçüde yayımlanabil­miş olduklarına ilişkin somut veriler yok elbette eli­mizin al­tında. Öyle ki, resmî belgeler bile karanlıkta bekliyor: Fa­ik Reşit Unat’ın önemli ça­lışması Osmanlı Sefirleri ve Sefâretnâmeleri’nde dökümü­nü yaptığı tanıklık metinle­rinin küçümsenemeyecek bir bölümünün dolaşıma çıkma­dığı sır sayılmaz.

    Sivil tanıkların belirgin talihsizliği iki ayrı gerekçeye dayandırılabilir: Bir bölüğü günı­şığına hiç çıka­mamış, aile arşi­vinde kalmıştır; bir bölüğüyse ya­zarın kendi olanak­larıyla basıldığı için gözden kaybolmuş, ulaşılması rastlantı­lara kalmıştır. Bunla­rın “amatör” işi olmala­rı, yolculuk kültürü açısın­dan değerlerini azaltmıyor: Yabancı bir dünyaya, ülkeye, kente, farklı dil ve kültüre sa­hip insanlara bakışaçımızı yansıtan özellikleri zihniyet haritamızı da yansıtıyor.

    Dışarıdan içeriye katego­risi oldukça geniş bir alanın taranmasını gerektiriyor, eri­şebildiğimiz kaynakların buz­dağının görünen bölümünü yansıttığını söylemeliyiz. Ki­mi “klâsik” metinleri (Nerval) bütünlüğünde, kimilerini bö­lük pörçük dilimizde ağırla­dık; bir bölüğü ise antolojiler­de, kültür dergilerinin sayfa­larında yer bulabildi. Eksikler, erişilenlerin kat be kat fazlası oysa. Egemen dillerde çıkmış Türkiye’ye, Anadolu’ya, İstan­bul’a gezi metinleri çoğu kez çevrilmeyi bekliyor.

    Cocteau’nun bir tiyat­ro turnesi için çıktığı yolda, uzunca bir süre İstanbul’da ve Ankara’da tuttuğu günlüğü dilimize henüz aktarmadık. Simenon’un 1930’larda Tür­kiye gezisinde yazdıkları (ve çektiği fotoğraflar) yakında nihayet okur önüne çıkacak. Bazılarına, kem yaklaşımları nedeniyle içerliyor, uzak du­ruyoruz: Sözgelimi André Gi­de’in İstanbul-Bursa izlenim­lerine öfkeleniyoruz, kimse her gittiği ülkeyi beğenecek diye bir kural yok, ‘karşı ta­raf’ın zihniyetini, önyargıla­rını, işin içyüzünü görememe durumunu çözümlemek de işimiz. Biz oysa, Loti’nin ül­kemizle ilgili yazdıklarını bile toplu bir halde dilimize taşı­yamadık.

    Ay’a yolculuk hayalken 1835’de Richard A. Locke’un yazdığı, İngiliz astronom Sir John Herschel’in Ay’da hayat belirtileri bulduğuna dair makale üzerine Leopoldo Galluzzo’nun yaptığı el boyama taş baskı resim (sağda). Fransız sinemacı Georges Melies’in, Jules Vernes ve H.G Wells’in eserlerinden esinlenerek 1902’de çektiği bilimkurgu filmi Ay’a Seyahat’ten bir kare.

    Yolculuk kültürü tarihinin kuşatılışını bu üç kategori­ye hâkim olmakla sınırlamı­yorum doğal olarak. Trenler, otobüs seferleri, tekneler ve gemiler; hanı, kervansarayı, oteli, pansiyonu; hizmet sek­törünün bileşkenleri: Panora­mayı bütününde görebilmek için, bir süredir üretildiğini gördüğümüz çalışmaları to­parlayacak çatı kuruluşları­na, Tarih Vakfı türünden çok sayıda kuruma gereksinme­miz var.

    Bir vakitler, kendi kendi­me, “Türkiye’nin Serüven(­ciler) Tarihi”ni kurcalamaya söz vermiştim, altına gireme­dimse altından kalkamaya­cağımı gördüğüm içindi. Ha­likarnas Balıkçısı’ndan, Sa­kallı Celâl’den diyelim Hasan Safkan’a, Nasuh Mahruki’ye seferlerin ve portrelerin izle­ri dağınık, gözden kaçanların nüfusu kabarıktı. Son, yeni çıkan Deniz Mecmuası’nın ilk sayısında karşılaştığım, Atlas Okyanus’unu kendi olanakla­rıyla aşan Mustafa İhsan De­nizaşan’ın görkemli serüveni­ni 1933’te gerçekleştirdiğini, Cem Gürdeniz onu yeniden gündeme getiresiye 80 yıl bo­yunca unutmayı başardığımı­zı görünce içim daraldı.

    Toplumsal tarih alanı­na güçlü yatırımlar yapılmalı. Eloğlunun “Gözyaşının Tari­hi”ni yazacak olanaklara sahip olduğunu daha önce yazma­mış mıydım?

    Cumhuriyet’in ilk deniz gezgini 1933’te Atlantik’i kendi imkânlarıyla geçen Mustafa İhsan Denizaşan, iki seyir arasında bir koyda dinlenme esnasında. Deniz Mecmuası, sayı 1.
  • Sıvaları söküp, mozaikleri tekrar ortaya çıkaran adam

    Dünyanın Yedi Harikası, miladî takvimi öncele­yen çağlarda yapılmış anıtsal eserler arasından seçil­mişti. O gün bugün insan elin­den çıkma sayısız yapı üzerinde anketler düzenleniyor nicedir: Dünyanın Yeni Yedi Harikası için önerilen çok sayıda dinsel ya da sivil mimarî ürün arasın­da Ayasofya başı çekiyorsa, bu­nu birden fazla gerekçeyle te­mellendirmek eldedir.

    Yedi yüzyıldan fazla kili­se, beş yüzyıl boyunca cami, üç çeyrek yüzyıldır müze olarak işlevini sürdüren, atlattığı onca badirenin ardından bütün gör­kemiyle ayakta duran bu ben­zersiz anıt-yapının geçmişi, biri çağ değişimi olmak üzere tarih­sel kırılma noktaları, dönemeç­ler, yön değişimleriyle doludur: Bizans’ın kuruluş ve yükselişi­ne denk gelen süreçte üstüste üç kez inşa edilmiş, büyük taht savaşımlarına sahne olmuş, 1204’de Latinlerin gerçekleş­tirdikleri haçlı seferinde tepe­den tırnağa talan edilmiş, Fatih şehre girdiğinde “düşüş”ün son simgesi olarak görülmüştü.

    Sonrasında, köklü sayılabi­lecek biçimsel değişimler geçir­diğini; içte mihrabından dev hat levhalarına, bir sıvanan bir açı­lan mozaiklerine; dışta, mina­relerinden destek duvarlarına, kütüphanesine, Bizanslı çehre­sinden bir ölçüde uzaklaştığını biliyoruz…

    Mozaikler yeniden ortaya çıkarılırken Amerikalı arkeolog Vhittemore, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülme çalışmaları sırasında kurduğu iskelede, mozaikler üzerinde çalışıyor.

    Yıllar önce bir dizi rastlan­tı sonucu, Amerikalı arkeo­log-bizantolog Thomas Whitte­more’la yollarımız kesişmişti… Whittemore, Atatürk’e mektup yazmış, Ayasofya (sonra da Ka­riye) mozaiklerinin sıvalarının sökülmesi işlemleri için baş­vurusu kabul görmüş, yıllarını İstanbul’da geçirmiştir. Burada pek sevilmediğini, Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilmesi­ne içerleyen çevrelerce “papaz” sayıldığını görüyoruz. Tuhaf bir yöntemle çalışıldığı, sabahın köründe fırınlardan getirtilen sıcak ekmek içleriyle sıvaların söküldüğü söylenir.

    Paris’teki stüdyosunda, Abi­din Dino anlatmıştı: 1935 ci­varı, bir sabah tömbeki önün­de, dumanaltı oturuyorlarmış Arif’le; kafasındaki garibin gari­bi serpuşuyla birden yanlarında bitmiş Whittemore, kaldırmış yerlerinden, hızla Ayasofya’ya götürmüş: Ünlü iskelesine hep birlikte tırmanmışlar içeride, düşme tehlikesi geçirerek, bir saat önce ulaştığı büyük bir mo­zayık kesitinin önüne götürmüş onları ve bir kova dolusu suyu duvara boca ettiğinde, impara­torun gözleri boşlukta canlanı­vermiş. Abidin bey, bu sahneyi bir kitabında aktarmıştır.

    Whittemore, Amerikan Bi­zans Enstitüsü’nü 1930 yılında kurmuştu… Beni en çok İstan­bul yılları ilgilendiriyor tabiî. Muhafazakâr çevrelerdeki ka­dar olmasa bile, akademik çev­relerde de kuşkuyla karşılan­mış: Hakkındaki doğru dürüst tek portre yazısını Semavi Eyi­ce kaleme almıştır, buram bu­ram mesafe kokar.

    (Enis Batur’un bu yazısı, NTV Tarih’in ilk sayısındaki yazısından özetlenmiştir.)

  • REDDE RATIONEM ! (HESAP VER!)

    Sokrates’ten bu yana totaliter devletlerin, yönetimlerin, zihniyetlerin hukuku tutsak kıldığı, güdümüne aldığı yüzkızartıcı mekanizmalar, uygulamalar gördük. Bugün ülkemizde de, yasaları kim çiğnerse çiğnesin, “hesap ver”ilmesini sağlayacak bir ana metin istenmiyor.

    Açık Radyo’da Ömer Madra’nın 1999’da Bakır Çağlar ile yap­tığı söyleşiye, Gülmekten Ölmek’in bir uçköşesinde değinmiştim. O karşılaş­manın çıkış noktasında, aynı yıl yapılan iki konuş­ma yeralıyormuş: Anayasa Mahkemesi başkanı Ahmet Necdet Sezer’in ve Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un canalıcı çıkışlarına, Bakır Çağlar’ın yorumlarına bu­gün, 17 yıl sonra bak­tığımızda tüylerimi­zin ürpermesi işten değil: Hukuk devleti, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü bağlamında, bir toplumun tarihinde kısa sayılabilecek bir süre için­de yaşanan irtifa kaybı ger­çekten de can yakıyor.

    Gelgelelim, hukuk tarihi açısından değerlendirdiği­mizde, ne bir yenilik söz­konusu, ne -belki de- bir gelişme. Birkaç dayanak noktası üze­rin­den ha­rekete geçebiliriz burada:

    Apuleius’un Altın Eşek’i 2 bin yaşında. Ne okuyoruz o görkemli metinde:

    “Ey ilkel yaratıklar, hat­ta mahkeme sürüleri, hat­ta, hatta togalı akbabalar, günümüzde bütün hâkim­lerin yargılarını para için satmasına neden şaşırdı­nız? (…) Hercules aşkına, şöhreti dünyaları aşan Yu­nanlı komutanlar arasında bile hep o aynı ünlü çekişme yaşandı durdu. Eğitimi ve bilgisi kimselerle kıyaslan­mayan Palamedos haksız suç­lamalar yüzünden ihanetten hü küm giydiğinde de; sıradan bir savaşçı olan Odysseus, savaşta gösterdiği cesaretiyle eşsiz bir adam olan Aiax’a tercih edil­diğinde de. Atinalılar tarafın­dan, şu keskin zekâlı yapıcılar, şu kontürlü bilginin öğretici­leri olanlar tarafından yürütü­len yargılama ne tür bir yargı­lamaydı? Tanrısal bir önseziye sahip olan o yaşlı adam, hani Delphoi tanrısının bilgelikte bütün ölümlülere üstün tuttuğu adam, son derece çirkin bir hi­zipçiliğin dalavereleriyle ve kıs­kançlığıyla oyuna gelmedi mi, gençliği bozuyormuş diye?”

    Apuleius, sözü Sokrates’in ölüme mahkûm edildiği mah­kemeye böyle getirir ve son ağır yorumunu okurunun önüne sü­rer: “Ama yurttaşların alınlarına sonsuza değin sürecek bir reza­letin damgası da vurulmuş oldu”.

    Bin yılı aşkın süre geçmiş aradan, yaklaşık 1220-1250 ara­sına tarihlenen Carmina Bura­na’nın ilk şarkı-şiirinden alıntı dizelerde aynı diklenmeye tanık oluyoruz:

    “Rütbe sahipleri için / hu­kukî sebep mangırdır; / ancak mangırı görünce / hâkimler bir karara varır. / Büyük söylevle­riyle mangır / saptırır bütün adaleti / yoksul kapı dışarı edi­lip / yenir tam hakkı / perva­ne olurlar zenginlere / onlar­dır çünkü hazinenin kapısı. / Hâkimler ayaklarına kapanır, / zenginin dilediği hemen yapılır; / nerede mangır hâkimse / suç­lular haklı çıkartılır”. (…)

    1304 doğumlu Petrarca, yedi yıl boyunca Roma hukuku öğre­nimi görür ve okul biter bitmez, “şüphesiz onurlu bir uğraş” ol­duğunu kabul ettiği hukuk ala­nında çalışmaktan “kötüye kul­lanıldığı âşikâr”lığı nedeniyle vazgeçer: O koşullarda hukuka hizmet etmenin onurdan yok­sun olmayı kabul etmekle bir olduğunu aktarır Geleceğe Mek­tub’unda.

    Batı uygarlığında en geniş anlamıyla Hukuk’un geçirdiği evrimin güzergâhını bir bu soy kaynak metinlerden, bir de ün­lü mahkeme sahneleri ve dava kayıtlarından izleyerek görebili­riz: Sokrates’inkinden Dreyfuss davasına gidesiye çok sayıda ör­nekdurum.

    Sonra ne değişti? Bütün XX. yüzyılı totaliter devletlerin, yö­netimlerin, zihniyetlerin hukuku tutsak kıldığı, güdümüne aldığı yüzkızartıcı mekanizmalar, uy­gulamalar katetmedi mi?

    Jacques-Louis David’in “Socrates’in Ölümü” adlı tablosu, ünlü filozofun yargılandıktan sonra baldıran zehiri içerek ölüme gidişini tasvir ediyor (1787).

    III. Reich’ın, Faşist İtal­ya’nın, Vichy hükümetinin hâ­kimleri, yargıçları, savcıları hukuksuzluk devletlerinin hu­kukçuları olarak 1945 sonra­sı yargılandılar. Moskova du­ruşmalarının, Franco’nun ‘adli bekçileri’, McCarthy döneminin lejyoner sözde hukukçuları ar­kalarında hiçbir şeyin temizle­yemeyeceği siciller bıraktılar.

    Osmanlıları geçtim, Cum­huriyet Türkiyesi dünden bu­güne Adalet’i boynubükük kılmadı mı? İstiklâl Mahke­meleri’nden Yassıada’ya, 12 Eylül’den son on yılın bulanık davalarına geçeduralım: Hukuk adamları Adalet’in korunama­dığını, bundaki “pay”larını do­ğuran nedenleri bize dosdoğru anlatabilirler mi? Umberto Eco’nun güzelim önsözüyle yayımlanan, Renzo o aynı ünlü Tosi’nin hazırladığı dev Kadim Yunan ve Latin Özlüdeyişler Sözlüğü’nün içerdiği 2286 mad­denin 135’i “Adalete ve Yasalara Dair” olanlarını içeriyor. Sami Selçuk’un konuşmalarında ve yazılarında sık sık gönderme yaptığı bu deyimleşmiş sözler, tıpkı “Adalet Mülkün Temeli­dir” gibi, hukukçuların tanıdığı temel dayanaklardır. Gelgele­lim, unutmamak gerekir: Tanı­mak, bilmek başka; uygulamak, benimsemek başka.

    Hukukçuların “günâh”ları­nın çocuklarını bile bağladığını, etkilediğini vurgulayan bir söz: “Babalar olgunlaşmamış üzüm yemişse, çocuklarının dişleri ka­maşacaktır”.

    Fiat iustitir et pereat mun­dus! “Tek adalet yerine gelsin de, varsın dünya yokolsun” Kant’ın sevdiği deyimlerden biriymiş. Buna karşılık Hegel değiştirmiş sözü: “Dünya yokolmasın diye Adalet yerini bulsun”.

    Cicero’dan: “Adaletsizlik ya­pacağıma adaletsizliğe uğramayı yeğlerim”.

    Bir başka özlüdeyiş: “Acil yargılama pişmanlığın eşiğine götürür”.

    Tacitus’tan Thomas More’a, Montesquieu’ye uzanan bir baş­kası: “Yasa sayısı ne kadar art­mışsa Devlet o kadar çürümüş demektir”.

    ★ ★ ★

    Yarım yüzyıla yakın bir süre­dir despotik bir ararejime ait bir Anayasa’nın çerçevesini çizmeyi sürdürdüğü bir toplumsal yaşam kuşatıyor bizi. Can Yücel’in “ka­nun çalacağız diye çıktılar or­tayere / çaldılar kanunu yerden yere” şiiri yaşlanadursun, yeni (demokratik, özgürlükçü, çoğul­cu) bir anayasa yazılmasını sağ­layamadı siyasal irade(ler).

    Türkiye, yüksek düzeyde hukukçular yetiştirmiş bir ül­ke. Topluma önerilerini sundu­lar. Onlara güven duyulmuyor besbelli: Yasaları kim çiğnerse çiğnesin, “hesap ver”ilmesini sağlayacak bir ana metni iste­miyorlar çünkü. Hukuk düze­ninin güdümlü olacağı ve ka­lacağı, güvendikleri hukukçu­ların bu durumu gözetecek bir karşı-düzenin bekçisi kılınaca­ğı bir yapı, istenen. Söz, içine düşürüldüğümüz durumu yüz­yıl önce dile getirmiş Kafka’da, bir kez daha…

    FRANZ KAFKA

    Yasa Önünde

    “Yasanın önünde bir nöbetçi durur. Bu nöbetçiye taşralı biri gelir ve yasaya girmek için izin ister. Ama nöbetçi ona bu izni veremeyeceğini söyler. Adam düşünür ve daha sonra girip giremeyeceğini sorar. ‘Olabilir,’ der nöbetçi, ‘ama şimdi olmaz.’ Yasanın kapısı her zaman açık durduğundan ve nöbetçi de kenara çekildiğinden adam kapıdan içeriye bakmak için eğilir. Nöbetçi bunu fark edince gülerek şöyle der: ‘Eğer sana bu kadar cazip geliyorsa ben yasaklamama rağmen içeri girmeyi dene. Ama şunu unutma: Ben güçlüyüm. Ve ben en alt kademedeki nöbetçiyim. Salondan salona geçtikçe her biri bir öncekinden daha kud­retli olan nöbetçiler göreceksin. Üçüncünün görünümüne ben bile tahammül edemem.’ Taş­ralı adam bu türden zorluklarla karşılaşacağını hiç ummamıştır, yasalar herkese ve her zaman açık olmalı, diye düşünür, ama kürk paltolu nöbetçiyi, iri, sivri burnunu, uzun, seyrek, siyah Tatar sakalını yakından ince­leyince girmesine izin verilene kadar beklemeye karar verir. Nöbetçi ona bir tabure uzatır ve kapının yan tarafına oturmasına izin verir. Adam orada günlerce, yıllarca oturur. İçeri girmek için birçok kez girişimde bulunur ve nöbetçiyi yalvarmalarıyla bıktırır. Nöbetçi sık sık kısaca sorgular onu, memleketini sorar ve daha başka şeyleri de, ama bunlar, kodamanların laf olsun türünden sorduğu sorulardır, sonunda taşralıya onu henüz içeriye alamayacağını yineler. Yola çıkarken yanına pek çok malzeme almış olan adam, nöbetçiye rüşvet vermek için ne kadar değerli olursa olsun her şeyini sunar. Nöbetçi gerçi hepsini kabul eder ama bir yandan da, ‘Bir şey kaçırdığını sanmayasın diye alıyorum bunları,’ der. Taşralı adam onca yıl nöbetçiyi neredey­se gözlerini hiç ayırmadan gözler. İçerideki nöbetçileri unutur ve bu ilk nöbetçiyi, yasaya girmesinin tek engeli olarak görür. İlk yıllarda, kara bahtını bağıra çağıra lanetler, daha sonra, yaşlanınca, ağzının içinden homurdanır. Çocuklaşır, nöbetçiyi yıllarca incelerken kürk yakasındaki pireleri bile tanıdığı için o pirelerden kendisine yardım etmelerini, nöbetçinin fikrini değiştirmesini sağlamalarını ister. Sonunda görme gücü zayıflar, etrafının gerçekten karardığını mı yoksa gözlerinin mi kendisini yanılttığını bilemez. Ama sonra karanlıkta, yasanın kapısından sönmemecesine yayılan bir ışıltı fark eder. Artık ömrünün sonuna gelmiştir. Ölümünden önce kafasının içinde bütün o yılların dene­yimleri bir tek soruda toplanır, bu soruyu o güne kadar nöbetçiye sormamıştır. Uyuşan bedenini doğrultamadığı için adama işaret eder. Boylarının arasındaki fark taşralının aleyhine değiştiği için nöbetçinin onun üzerine iyice eğilmesi gerekir. ‘Neyi öğrenmek istiyorsun?’ diye sorar nöbetçi, ‘doymak bilmiyorsun.’ – ‘Herkes yasaya ulaşmaya çalışıyor,’ der taşralı adam, ‘nasıl oluyor da bunca yıldır benden başka kimse içeriye girmek için izin istemedi?’ Nöbetçi, adamın ölmek üzere olduğunu anlar, duymayan kulaklarına duyu­rabilmek için bağırır: ‘Başka kimse buradan giremezdi de ondan, çünkü bu kapı sadece senin içindi. Artık gidip kapatacağım onu.”

    Kafka’nın Dava adlı romanının 9. bölümünde yer alan, ancak çok daha önce (1915), yazarın sağlığında kısa hikaye olarak yayımlanan metinden…)

  • Savlarına tepki duyan karşıtları bile, onun ürünlerini kullanıyor

    Savlarına tepki duyan karşıtları bile, onun ürünlerini kullanıyor

    Nurullah Ataç’ı bugün okuyacak gençler için alay konusu edilebilecek birçok örnek çıkacaktır: Taplamak, yoluğ, dörütmen, ılgımlamak, bediz, nen… ‘Ekşilerin’ mavraları için define sandığından öylesine seçtiğim madde başlıkları. Gelgelelim, bu önerileri “tutmadıkları” için sarakaya alan aklıevveller, yazarken kullandıkları “tepki, sav, ürün, karşıt, beğeni, yapıt, giz” gibi sözcükleri Ataç’ın dolaşıma soktuğundan habersiz, gülünç duruma düşeceklerdir.

    Cemal Süreya’nın “Ataç’ın Yazarları” adlı denemesinde, soykü­tük çerçevesini gerektiği gi­bi oturttuğunu söylemeliyiz. Belki Ataç’ın deneme türünün klâsik ustalarıyla yüzleşme biçimi biraz daha açılabilir: Samsatlı Lukyanos’tan Mon­taigne/Bacon karşılaştırma­sına uzanarak. Benim bu bağ­lamda asıl üzerinde durmak istediğim konu, Ataç’ın Alain ile buluşması.

    Ataç, bana kalırsa hayli şa­şırtıcı biçimde çok geç tanış­mış Alain’in yapıtıyla. 1957 Mayıs’ında öldü Ataç, günce­sinden Pléiade baskısı seçme propos’ları 16 Ağustos 1956 günü aldığı, ertesi gün okuma­ya koyulduğunu öğreniyoruz. Kalan dokuz ay içinde beş kez üzerinde durmuş Alain’in, ölü­münden iki hafta önce yazdık­ları ‘durum’u olanca açıklığıy­la ortaya koyuyor:

    “Aylardır Alain’i okuyo­rum (…). Gençliğimde, yetişim çağında tanısaydım Alain’i, ne iyi olurdu! Onun etkisin­de olmak isterdim. Şimdi ne denli okursam okuyayım, net öğrenirsem öğreneyim, artık gerçekten etkileyemez beni. (…) onların (Gourmont, Léau­taud, Gide) etkisine, düşünce­min yumuşak olduğu yıllarda okuduğum yazarların etkisine, Alain’in de karışmasını ister­dim… Geçti artık, bundan son­ra yeniden başlayamam, ken­dimi yeniden kuramam ki!”

    Bu kadar doğru konum­landırma olur! Ataç, birey(­sel)liğinden dolayı Gide’i, şa­ir duruşu ve yapıtı nedeniyle Mallarmé’yi taçlandırmıştı; ama bu iki figürden etkilendi­ğini söyleyemeyiz yazarken: Rémy de Gourmont ve Léauta­ud üzerinde asıl etkiyi yarat­mış iki yazardı — selâmlamak­tan geri durmamıştır onları. Burada ilginç olan, kendisine asıl ‘rol modeli’ olabilecek Ala­in’i, “propos”ların yazarını geç keşfini Ataç’ın da neredeyse şaşkınlıkla karşılaması.

    Besbelli, Alain’i okumaz­dan önce kafasında olumsuz bir önyargı taşıyormuş. Gün­ce’deki ilk çıkmalarında bu­nun izleri hemen farkedilebi­liyor. Okumayı sürdürdükçe önce sarmış Alain’in “pro­pos”ları; sonra, hemen sonra, büyük beğeniyle sözetmeye başlamış onlardan, sonunda yukarıda aktardığım paragrafa gelmiş çatmış.

    Gene de, Ataç’ın Alain’i yeterince tanımaya vakti kal­madığını biliyoruz. Pléiade dizisindeki ilk seçmeler cildi şüphesiz “propos”ların mahi­yeti hakkında yeterince fikir sahibi olmayı sağlayabilecek bir toplamdı; ne ki, buzdağının görünen küçük kesitiydi: Alain 3.083 “propos” yazmıştı!

    Öte yandan, “propos”lar Alain’in yapıtının belki en öz­gün cephesini oluşturuyordu ama, yapıtın önemli bir cephe­si de “dizgeye dayanan” felsefî kurgusu öne çıkan kitaplarına bağlıydı: Ataç onları duymuş olsa bile görememişti(r). Gör­se, tanışsa, ne denli ilgilene­cekti ayrı konu, bana kalırsa “propos”lara odaklanmayı sür­dürecekti.

    Savlarına tepki duyan
    Şair, yazar ve eleştirmen Nurullah Ataç, 59 sene önce 59 yaşında yine bir Mayıs ayında vefat etmişti.

    Kavrama dönersek, Ataç bir karşılık bulmakta haklı olarak zorlanmıştır: “Türkçe­de ne demeli propos’ya? Bula­mıyorum şimdi. “Fıkra”, “soh­bet”, “söyleşi… Hepsi de eksik geliyor bana. Doğrusu, Fran­sızcada da bulamazsınız başka bir söz, onun için ne olduğu­nu iyice tanımlayamazsınız. Niçin? Bir başkalığı, kendine vergi bir büyüsü mü var o pro­pos tilciğinin? Alain kattı ona o büyüyü, başka bir dilde kolay kolay belirtilmez anlamı. Çok kimselerin propos’ları olabilir, vardır, onlar için “şunun de­dikleri”, “bunun konuşmaları” dersiniz, olur biter… Yeni bir tür yaratmış Alain”.

    “Propos”, gündelik konuş­ma dilinin yaygın kullanım­daki bir sözcüğüdür gerçek­ten de. Alain’in ona yüklediği özelliği bir tek seçmiş olma­sına bağlayabiliriz: Bir yazı türü değildi yarattığı, Ataç’a katılmıyorum, kişisel bir ka­lıp kurmuştu, kıpkısa ve öz­lü bir deneme kalıbı, sıradan bir sözü yakıştırmıştı ona, üç bin kez tekrarlandığında ken­disine ait olduğu izlenimini peydahlamıştı. Yoksa, Ataç’ın fıkra-sohbet-söyleşi önerile­rinden biriyle karşılanabilirdi pekâlâ “propos”, ele avuca sığ­maz bir nitem sayılmazdı.

    Ataç’ın yazılarının çoğu da “propos”dur! Dilimiz alışmış, kolayımıza gelmiş, “deneme” diyoruz tümüne. Prospero ile Caliban’dakiler “deneme”dir şüphesiz, birçok yazısı sohbet­le söyleşi arası bir kıvamda, yazı diliyle konuşma dili arası salınımda değil midir?

    Bana öyle geliyor ki, Alain’i geç keşfeden Ataç, onda bir ikizini değilse bile bir karde­şini bulmuştu — şaşkınlığının, hayıflanmasının asıl nedeni­ni burada aramalıyız. Oysa kendisini ikizinden kanımca olumlu anlamda ayıran ana özelliği ortadaydı: Alain nere­sinden bakılsa uzlaşmacı bi­riydi, buna karşılık Ataç radi­kal ve devrimciydi.

    Ataç 1952’de şöyle yazmıştı: “Dil devrimine saldırmaları boşuna değil… Siz hele ‘nûr-ı aynim’ demeğe başlayın, kadına gene maşlahı, çarşafı giydirirsiniz. Yüzü açık sevgiliye ‘nûr-ı aynim’ denmez ki!..”. Bu satırları benim doğduğum yıl yazmış Ataç. Şimdi karşı-devrimlerin dönemi. Dile, düşünceye, topluma, hayata aşırılıkla bakmaya dönmeli.

    İkidebir dönüyorum Nu­rullah Ataç’a; yıllar geçtik­çe sevgim ve saygım artıyor o huysuz, tekinsiz -izleni­mi doğuran- adama. Yaşıyor, bu sözlerimi okuyor olsaydı, büyük olasılıkla bir ucundan başlayarak yüklenirdi bana; birşey değiştirmezdi duydu­ğum sevgide saygıda, söyleye­cekleri.

    Yılların, geçen yılların es­kittiği bir dolu özellik buluna­bilir Ataç’ın yazdıklarında, ta­vır ve düşüncelerinde; birin­de hiç eskime olmamış bana kalırsa: Yenilik tutkusu. Gene de, sevgimin saygımın zaman­la dozunu yükselten temel et­men, onun aşırılığı. Sanırım, yaşım ilerlerken çoğunu tör­püleme yanlışına düştüğüm aşırılıklarım, çoğunu ehlîleş­tirdiğim yabansılıklarımı yü­züme okkalı şamarlar halinde geri çeviriyor Ataç, önemli bir bozgunumu yüzüme vuruyor.

    Savlarına tepki duyan

    Yeniden, peşpeşe, birkaç kitabını okudum bu aralar. Söyleşiler’in 1942-1953 ara­sı yazılıp biraraya getirilmiş denemelerini kitap çatısına oturtan gerçi kendisi değildi, ama iyi kotarılmış o toplamın belirgin bir ekseni olduğu tar­tışılmaz: Öztürkçe savaşı.

    Kitabın sunumunu üst­lenen Fahir İz, bana kalır­sa doğru konumluyor Ataç’ın duruşunu: “Özleştirmede aşı­rı gittiğinden yakınanlar oldu. Evet aşırı idi. Bile bile aşırı idi. Her akımın bir aşırı ucu olur. Bu uç akımı diri tutmak için ileri atılan akıncıları bay­rağı altında toplar. Öztürk­çeyi genç yazarlar arasında yayan, onlara sevdiren Ataç, Ulus’taki bir yazısında, bunu bir amaç için yaptığını, yoksa yabancı kökten gelen bütün sözcüklerin Türkçeden atıla­mayacağını çok iyi bildiğini yazmıştır. Ataç’ın bu öztürk­çeciliğiyle alay edenler oldu, bugün de oluyor”. Bu satır­lar 1954’ten. 2016’da alay bile edilmiyor, Ataç’ın geçmişteki aşırı çabalarını yeni kuşaklar tanımıyor.

    Söyleşiler’i bugün okuya­cak gençler için alay konu­su edilebilecek birçok örnek çıkacaktır: Taplamak, yoluğ, dörütmen, ılgımlamak, be­diz, nen… ekşilerin mavraları için define sandığından öyle­sine seçtiğim madde başlık­ları. Gelgelelim, bu önerile­ri tutmadıkları için sarakaya almakta herhangi bir güçlük çekmeyecek aklıevveller, do­ğal olarak, yazarken kullan­dıkları tepki, sav, ürün, kar­şıt, beğeni, yapıt, giz — gibi sözcükleri Ataç’ın dolaşıma soktuğundan habersiz, gülünç duruma düşeceklerdir.

    Ataç, 1946 yılına dek “ke­lime”ye bir karşılık önerme­miştir. İlk hamle 1947 ortası gelir: “Yazılarımı hep türk­çe kelecilerle (kelimelerle) yazmak isteyişime kızanlar, omuz silkip gülenler çok ya, ara sıra bir iki tatlı sözle gön­lümü alanlar, beni yüreklen­direnler de oluyor”.

    Sorgulamayı aklından ge­çirmeden karşı çıkmayı yeğ­leyenlerin gözünde bin yıllık (?) kelimenin yerine “keleci”­yi icât etme çabası düpedüz oyun bozanlık kapsamına gir­mekteydi. Gelgelelim, Ataç’ın burada yaptığı kelimenin ye­rine kelime icat etmek değil­di; “kelime”yi önceleyen “ke­lici”yi öneri olarak deniyor, sunuyordu: Türk Dil Kuru­mu’nun ilk cildi 1943 yılında yayımlanan Tanıklarıyla Ta­rama Sözlüğü’nün ilk cildinin kapağında “Türkiye Türkçe­sinin Tarihi Sözlüğü Hazır­lıklarından” ve “XIII. Asırdan Günümüze Kadar Kitaplar­dan Toplanmış” ibareleri ye­ralmıştı ve sözlüğün 441-442. Sayfalarında “keleci”, söz ve lâkırdı anlamında, Yunus Em­re’den (“Asıl mani budur söz, keleci çok”), Dede Korkut ki­tabından, Kelile ve Dimne’den, Kısasal Enbiya’dan örnek alıntılarla yeralmıştı.

    Tarama ve Söz Derleme sözlükleri çok değerli çalış­malardır. Ataç, bir parçası ol­duğu kurumun etkinliklerini yakından izliyor, sonuçları sı­cağı sıcağına görüyor, yazı­larını yazarken yeni bir dilin olanaklarını genişletmeyi he­defliyordu. Saplantılı olma­nın uzağındaydı: “Keleci”yi önerdikten tamıtamına yedi ay sonra konuya döner: “Şim­diye dek kelime yerine keleci diyordum, pek de beğenmi­yordum; çünkü keleci, kelime değil, söz demektir; bundan böyle tilcik, belki de tilci di­yeceğim. Til, dil lûgât demek­tir, tilcik, tilci de ‘küçük til’ demek olur”.

    Savlarına tepki duyan
    Nurullah Ataç’ın gençlik yıllarından (sol altta) ve son dönemlerinden iki portresi…

    “Nedir bu?”, diyenleri du­yar gibiyim: “Deney tahtası mı dil, neden üzerinde anlaş­ma sağlanmış ögelerle oyna­şılsın ki?”. Bu tepkiyi verenler fert yerine birey, ferdiyet ye­rine bireycilik geçti diye öfke saçıyorlar mı bugün? Ataç o adımı 1948’de atmıştı, attı­ğında kaç kişi değişime hazır­dı sorusu tartılmalı. “Medeni” yerine “uygar”, “fazilet” yeri­ne “erdem” belki de bütün ku­lakları tırmalamaktaydı.

    Sonuçta “kelime”nin ne keleci, ne tilcik karşılığı ola­bildi. Melih Cevdet Anday’ın öne sürdüğü “sözcük” eniko­nu yaygınlık kazansa da, “ke­lime” yerini korumayı sür­dürdü. Bugün bir “özleştirme akımı”nın varlığından söze­demeyiz. Buna karşılık, kaza­nımlarını hiçesaymak ancak tutuculukla açıklanabilir, ka­nısını taşıyorum. Şüphesiz, arı dil sevdasının tehlikeli su­lara çağıran bir boyutu oldu­ğu doğrudur; ama, ters yönde bir korumacılık eğilimi daha az tehlikeli sayılmamalıdır. Ataç, dil devriminin bütün öteki devrimleri içerdiği dü­şüncesindeydi. Söyleşiler’de yer alan ve ilk kez 1952’de Ulus gazetesinde yayımla­nan yazısında apaçık söyler bunu: “Dil devrimine saldır­maları boşuna değil: Eski dili getirebilirlerse eski düşünce­leri, duyguları, görüşleri, es­ki töreleri de gene getirebile­ceklerini umuyorlar. Siz hele “nûr-i aynim” demeğe başla­yın, kadına gene maşlahı, çar­şafı giydirirsiniz. Yüzü açık sevgiliye “nûr-i aynim” den­mez ki! Bir deneyin, bakın siz de gülmüyor musunuz?”.

    Bu satırları benim doğdu­ğum yıl yazmış Ataç. Şimdi karşı-devrimlerin dönemi. Di­le, düşünceye, topluma, hayata aşırılıkla bakmaya dönmeli.

  • ‘Sigara içenlere ateş etmeyiniz…’

    Tütün, sigara, puro, pipo… Sanatın, edebiyatın vazgeçilmez temaları. Bugün azılı tiryaki de olsa, aklı başında kimse bu öldürücü bağımlılığı savunamaz. Ancak seri katillerin, pedofillerin bile hakları kollanırken, tiryakilere zebani muamelesi yapılması, uygunsuz koşulların onlara reva görülmesi de kabul edilemez.

    Yılların içinde/n ağır ağır oluşturduğum Tü­tün Tutkusu antoloji­mi bir gün karar verip kurar mıyım, emin değilim. Yeşilay zihniyetinin hışmına uğramak­tan korkmuyorum, korkacak ol­sam beni kalp ve akciğer hastası kılan, günden güne ölümümü hızlandıran tiryakilikten korkar­dım. Antolojiyi kurma tasamın altında tütüne övgü niyeti de okunsun istemem: XIX. yüzyıl­da absent, verem ile frengi, XX. yüzyılda tütün, kanser ile kalp hastalıkları vebadan doğan boş­luğu doldurmuşlardır, bunu ka­bul etmemek için insanın aklını peynir ekmekle yemiş olması ge­rekir, hayır yemedim.

    Neden, öyleyse, Tütün Tut­kusu antolojisine niyetlendim? Önce, bu bağımlılığın kültü­rel zeminini gözden uzak tut­mamak; sonra, onu handiy­se ölesiye kılan özelliklerini serimlemek; bir de doğurduğu ürünlerden bir seçki hazırlamak toplam hedefimi tanımlıyor(du), yolda, durmadan işaretleri çentikledim.

    Sigaradan vazgeçememe çizgisi, sigaradan vazgeçme çiz­gisiyle atbaşı ilerlemiş. Şairler (Prévert, Oktay Rifat, Necati­gil), bakınız “bir cigara içimi”, dumana boğmuşlar kelimeleri, sayfaları. Pipocular (Van Gogh, Magritte, Simenon, Berk, Ed­gü), purocular (Brecht, Infan­te) yan alanlar açmışlar. Yabana atılamayacak keş nüfusunun üyelerine ayrıca gelmek gerekir.

    Sigarasız görülmesi zor büyük şair Yaman bir tiryaki olan Cemal Süreya, fotoğraflarının pek çoğunda sigarasıyla poz vermiştir, Ara Güler.

    Antolojiyi kurmaktan iki­debir vazgeçiyorsam, bünyemi kavuran bağımlılığı bir anlamda taçlandırmayı yakışıksız buldu­ğum içindir — itirafsa itiraf.

    Antolojiyi kurma fikrine iki­debir yatkın bir ruh haline dö­nüyorsam, gerekçesi karşıdan geliyor: Yasakçı zihniyetin hak­lı savaşını budalaca bulduğum zorlamalarla süslemesi, içimde yeni, taze bir diklenme hareketi­ni tetikliyor — şu deneme ondan.

    ★ ★ ★

    Bir tütün tutkusu antolojisi­ni Claude Lévi-Strauss’un Çiğ ve Pişmiş’de aktardığı Bororo ef­sanelerinden başlatmak gerekir: Tütünün yaratılışına ilişkin ola­ğanüstü ilkel rivayetler hayalgü­cünün sınırsızlığını kanıtlar. Bu ilk adımın ardından hemen mo­dernlere sıçramak kaçınılmaz — eğer tömbekiye afyon koymaya­cak, esrar sarmaya kalkışmaya­caksak.

    Antolojinin başköşesine İtal­yan edebiyatının özel romancısı Italo Svevo’yu koymak bir bakı­ma zorunluysa, bir tek Zeno’nun Ölümü romanında başrole çık­tığı için değil, sigarayı bırakmak ve bırakamamak yazarı ömrü boyunca oyalamıştır: Ölümün­den çok sonra bağımsız bir kitap halinde okur önüne çıkan Son Sigaralar’da günlüğünden ve mektuplarından seçilmiş parça­lar da yeralır.

    Bir başka ana örnek, bir sanatçıyla bir yazarın ayrık­sı yazışmalarının merkezi­ne oturmuştur: Dubuffet ile Gombrowicz, mektuplarında “sigara” üzerinden çatışırlar. Gombrowicz, tıpkı şiire olduğu gibi sanata da karşıdır: “Ekmek yaşamsal, sigara yapay bir mad­dedir, sanat da öyledir” der. Du­buffet, ki sıkı bir tiryakiydi, ek­mekle sigarayı aynı gereksinim giderme kefesine koyarak karşı en kanatıcı satırlarını Hasan-­li Yücel’e bir mektubunda bulu­yoruz:

    “Âliciğim, cigarasız yaşa­mak güç. Şu anda belki iki mil­yonuncu defadır cigarayı terk ediyorum. Vâkıâ tam yirmi üç gün oldu içmeyeli ama her da­kika yeniden karar alarak (…). Hastanede hep karşımdaki de­nizi, adaları seyrederken bütün manzarayı büyük ve marifetli bir tiryakinin eseri gibi tahayyül ederdim; bulutla güneşin kendi­si, mavi gökyüzü hepsi bana gü­müş savatlı bir tabaka, yasemin çubuk ve tabaka tabaka dumanı yığılan bir cigara gibi gelirdi. Fa­kat bu kadar çok sevdiğimiz ve muhtaç olduğumuz şeyi neden bu kadar kötü kullandık. Gerçe­ği şu ki, son zamanlarda cigara­nın zevkini alamıyordum artık. Fart-ı istimal bu melekeyi bende öldürmüş, bu kapıyı bana kapat­mıştı. Halbuki günde on, on iki cigara ile mesut olma ihtimali daima vardı. Keratanın yokluğu da güzel. Âli, tadı dudaklarımı ve dilimi ısırıyor. Kokusu burnu­mu, yüzümü, gözlerimin içini ısırıyor. Hiçbir Hint veya Japon orospusu hatırımda bu kadar canlı yaşamaz. Hiçbir zaman ve hiçbir şeyde kendimi bu kadar dul, bu kadar eşinden ayrılmış hissetmedim. Sanki iki koşu­lu bir arabayı tek başına çeken bir atım. Her hareketim kendi­liğinden çolpa oluyor” (31 Mart 1959).

    Gazeteci ve şair Sylvia von Harden’in (1894-1963) portresi, Otto Dix, 1926.

    Tütün tutkusu antolojisi bu tür okkalı parçalara dayanmalı. Bir dolu şairden, yazardan cım­bızla çekilecek mısralar, satırlar ile kotarılacak bütünlük:

    “Hiçbir şey gidermez iç sı­kıntımı

    Memleketimin şarkıları ve tütünü gibi”

    (Nâzım Hikmet)

    “Dün fena sıkıldım akşama kadar:

    İki paket cigara bana mısın demedi”

    (Orhan Veli)

    “Sigara içenlere ateş etme­yiniz”

    (Cemal Süreya)

    uzar gider bir liste.

    ★ ★ ★

    Bugün hangi havayolla­rı hangi güzergâhlarda uçak­ta sigara içilmesine izin veri­yor, veriyorlar mı, bilemiyorum; bildiğim, yıllardır sigara içme yasağını haklı olarak uygula­yan şirketlerin bu konuda uyarı anonsları yapmayı sürdürdüğü. Ne sanıyorlar, durumdan haber­siz bir yolcu sızmış olabilir mi uçağa, yoksa kafamıza kakmak­tan mı haz devşiriyorlar? Kapalı mekânlarda bulundurulması zo­runlu, çirkinin çirkini, ceza du­yurulu levhâlar kaldırılacak ol­sa, göremeyen hemen bir sigara mı yakacak sanıyorlar? Diyelim, bunlar yasal yaptırım, peki, ya gerisi, ötesi?

    RTÜK dumana karışamıyor ama sigara oyuncunun ağzın­daysa onu tanıyamıyoruz. İçki şişeleri, bardaklar aynı buğulu müdahalelerle örtülüyor. Buna karşılık, filimde kan gövdeyi gö­türüyormuş, şiddetin feriştahı sözkonusuymuş, tecavüz varmış, çocuk dövülüyormuş, hayvan keyfekeder öldürülüyormuş tasa değil: Tütünün alkolün yanında lâfı mı olur?

    Tütün yasağını ilk dayatan Hitler olmuştur, şimdi başka bu­yurganlar iz sürüyor. Bu zihniye­tin sahipleri insanları farklı yol­lardan imha ederler, işi tütüne alkole bırakmak istemezler. Tüt­türme yasağının en keskin uygu­laması yanılmıyorsam ABD’de­dir: Açık ara en büyük sigara üreticisi. Haklı siyaset: Ne de olsa “öteki”leri yoketmenin her yolunu denemeyi biliyorlar.

    Sigara öldürür! Vincent Van Gogh’un “Yanık sigaralı iskeletin kurukafası” isimli tablosu, 1885-86, Van Gogh Müzesi, Amsterdam.

    Piponun, puronun belki de­ğil, sigara içmenin lumpenlere, azgelişmiş ülkelerin vasat insan­larına özgü bir bağımlılık türü olduğundan adı gibi emin bilge kişilere rastlıyorum öteden beri. Georges Pompidou’yu, Helmut Schmidt’i, Mustafa Kemal’i si­garasız gördüğümü anımsamı­yorum. Purosuz Churchill, Che, Castro düşünülebilir mi? Ataç mı lumpendi, Reşat Nuri mi? Sartre, Godard, Thomas Mann mı, yatağında sigarasıyla ölen Bachmann mı, “sigara içmek için yaşıyorum” diyen Musil mi, Oktay Rifat ya da Bilge Karasu mu?

    ★ ★ ★

    “Tüttürmek Öldürür”: Bü­tün dillerde sigara paketleri­nin üzerine koyulan bu sav­söz iyi seçilmiş, sayısal veriler doğruluyor: Başta kalp ve damar hastalıkları, kanser, solunum yetersizliği, tütün bağımlılığı öldürücü gerçekten. Azılı tiryaki de olsa, aklı başında kimse tersini savunamaz; savunursa, ölüm kamplarının varlığını yadsıyanlardan farkı kalmayaca­ğını bilir. Ben sözgelimi, edilgin içicilik konusundaki duyarlığı da haklı buluyorum. Diklendiğim, tiryakilere zebani muamelesi yapılması, uygunsuz koşulların onlara reva görülmesi: Seri ka­tillerin, pedofillerin bile hakları kollanıyor!

    Yasakçılığın ifrata tefrite kaçtığı durumlar gözden kaçırıl­mamalı. Red Kit’in sigarası ağ­zından alınmıştı, Tati’nin piposu hedef alınıyor şimdi: Düpedüz kültürel bir saldırı örneği bu.

    “Tüttürmek Öldürür” de kes­medi sigara düşmanlarını. Ön­ce yan savsözlere başvuruldu, nahoş görüntülerle pekiştirile­rek: İktidarsızlık tehditi taşıyan paketlerin yerine Laz erkeklerin hamilelikle ilgili uyarıyla dona­nımlı paketleri satın alma öykü­leri panzehir gibiydi.

    Burada durulamadı: Mar­kaları gizleyen, anonim sigara paketleriyle ilgili yasa yürürlü­ğe girme aşamasında. Açık söy­lemeli, bir kültürel saldırı daha sözkonusu: Sigara paketleri, lo­goları ve tasarımlarıyla tarihsel önem taşıyan bir ikonografik ke­sittir; bir dolu çalışma yapılmış­tır üzerilerine. Simge değerle­ri yabana atılamaz: Gauloises paketi, faşist işgâle karşı çıkan direnişçilerin bir tür parolası sayılmamış mıdır? Caydırıcılığı çok şüpheli bir sözde önlem adına silinecek suretler, gizlenecek isimler sayılamaz bunlar.

    Buyurun buradan yakın Alman grafik sanatçısı, tasarımcı ve fotoğrafçı Paul Schuitema’nın ağzında sigaralı, elinde sigara tabakalı otoportresi, 1930.

    “Tüttürmek Öldürür” — bu bağlamdaki özgün yaklaşımlar­dan birine Jean Clair’in gün­lüğünde (Journal Atrabilaire, 2006) rastlamıştım: “Yaşamak Öldürür” başlıklı bölümde bir (eski?) tiryakinin yanlı nostaljik isyanını okumak eldedir şüphe­siz; gelgelelim, içinde yaşadığı­mız dönemin “öldürür”lerinin uçsuz bucaksızlığına işaret eder Clair, abartılı ‘sağlıklı yaşam’ re­çetelerinin insanı bütün “zevk”­lerden korumaya kalkışan, yeri­ne tatsız tuzsuz (her iki anla­mıyla), sası bir yaşama üslûbu dayatan perspektifini birden eldiven gibi ters çeviriverir: Her kıvanç kaynağına kilit asılan bir dünyada, kaçınılmaz ölüm olgu­suna güyâ sırtını dönerek koku­suz bir hayat geçirmeyi ciddi bir seçenek olarak görebilir miyiz?

    Sonunda, “Tüttürmek Öldü­rür”le bitmemiştir iş: “Ekmek Öldürür”e, “Elma Öldürür”e va­raduralım, unutur olduk anlaşı­lan: Hayat Öldürür.

    Bu denemenin üzerine doğ­rusu güzel tüttürülür!

  • Sorguladı, çözümledi, yaşadı ve yazdı

    Türkiye bir gün şu siyah sisin içinden çıkmayı başarırsa, Ahmet Oktay, genç kuşaklar, gelecek kuşaklar için örnek olacaktır.

    Ahmet Oktay sağlığında herşeyi birkaç cüm­leye sığdırmayı ba­şarmıştı bana kalırsa. Anıla­rını topladığı güzelim Gizli Çekmece’nin önsözünden ilk cümle: “Önemli değil yaşan­mış bir yaşam benimkisi”. Ötesi, Bütün Yapıtları için “Sunuş Yazısı”ndan: “İyi ya da kötü, ama benim olan 56 kitap yayımladım. Fena bir toplam değil. Yaşadım ve yaz­dım”. Az ileride: “Söylemeli­yim: Kendimi öncelikle şair saydım”.

    Kişinin kendi kimliğini, duruşunu, serüvenini doğ­ru konumlaması kolay olmaz; Ahmet Oktay’ın cümleleri bu zorlu işin altından kalktığını gösterir. Hiç kuşku yok, önce­likle şairdi; ama bütün şiirle­rini tek ciltte toplarken seçti­ği başlık anlamlıydı: Kaç Kişi­yiz Kendimizde — soru işareti taşımayan bir soru ifadesi.

    Şiiri merkezine alan, ora­dan çepere doğru halkalar halinde yayılan bir yazı zin­ciri kurmuştu zaman içinde. Şiirin gerektirdiği soyutlama çalışmasına karşın görünen tavrını düzyazı alanında ola­bildiğince somutlaştırdığını görüyoruz: Sonuna dek sosya­list kaldı Ahmet Oktay; bunu yaparken alışılagelmiş, edebi­yatçılar arasında oldukça yay­gın “toplumcu” nitelemesinin arkasına yerleşmektense ben­zersiz bir kalkışıma soyundu: Sorguladı, çözümledi, gerek­tiğinde eleştirel tavrını koy­maktan ve mesafe arayışına girmekten kaçınmadı. Kaldı ki, bir tek kavram seç denilse Ahmet Oktay’ın yazı dünya­sından, o apaçık, hep, orta­daydı: Arayış.

    Neydi peki aradığı? Da­ha iyi bir dünya, daha doğru (ya da en doğru) düzen, hak­lıca bir yaşam içinde bireyin özgürlüğünü koruyabileceği Ütopya. Hiç yorgun düşmedi bu arayış sevdasında Ahmet Oktay, süngüsünü hiç düşür­medi. Dönekliğin katsayısı­nın yükseldiği, karşı-devrim­ciliğin neredeyse taçlandırıl­dığı, sonunda onursuzluğun doruğa ulaştığı dönemlerin içinde kırıntı ödün vermek­sizin, leke almaksızın geçme­yi bildi.

    Edebiyatın, düşüncenin, kuramın bu yenilmez savaşcı­sı, bir de, yıllar yılı bir basın emekçisi olarak çalıştı: Tele­vizyonda arşiv değeri yüksek işler kotardı, gazetelerde ca­nalıcı sorumluluklar üstlen­di, bu alanda da kirlenmeme­yi bildi.

    Ahmet Oktay, Türkiye bir gün şu siyah sisin içinden çıkmayı başarırsa, genç ku­şaklar, gelecek kuşaklar açı­sından bir rol modeli olacak­tır — bir doğru ağabey.

  • ‘Sen hiç var olmadın çünkü tarihini sildim’

    Geçmişin kültürel izlerini silmeye yönelik vandalizm, insanlığa ait “temsil”leri hedef alan yıkıcılık her zaman mevcuttu ama bunlar tarihte hiç bugünkü kadar vahim boyutlara ulaşmamıştı. Bir yanda hırsızlar, haydutlar, teröristler; öte yanda yetkili muktedirler farklı güdülerle de olsa insanlığın geçmişini silmekle meşguller.

    2015 yılının ortalarında, üç “tahribat” olayını görsel ve yazılı basın aracılığıy­la öğrendik: Anish Kapoor’un Versailles sarayı bahçesindeki “Vajina” heykeline püskürtme boya ile müdahale edildi; IŞİD, müzelerde başlattığı yıkımı açık havaya taşıdı ve Palmira’nın bir bölümünü havaya uçurdu; As­sos-Behramkale’de, Aristoteles heykelinin bir kolu kırıldı, başı­na zarar verildi.

    Bir açıdan bakıldığında, bu üç yıkıcı olay eşit önem­de görülmeyebilir; anlarım. Bir başka açıdan, oysa, aynı değeri, daha doğrusu karşı-değeri sim­geliyorlar: İnsana ve insanlığa ait üç “temsil”, bazı “insan”ları belli ki onları yoketmeye, en azından yaralamaya yönelik şiddet duygularıyla donatmış. Kapoor’un yapıtına ve Aristote­les heykeline yönelen şahısların kimlikleri belirlenemedi. Anlaşı­lan o ki, biri(leri) Kapoor’un kut­sallık alanına saldırdığı inancı­nı taşıyordu — yıl, zaten, 7 Ocak günü Charlie Hebdo kıyımıy­la başlamıştı. Öbürü(leri), millî topraklar üzerinde bir gâvurun haram yoldan taçlandırılması­nı kabul edememiş. IŞİD, “sınır tanımaz yokediciliği”yle tanın­dı kısa süre içinde; işi türbeleri, kendi dininin farklı mezhepleri­nin kültürel geçmişini haritadan silmeye dek götüren bir zihniye­tin Palmira için içinin sızlama­sı beklenebilir miydi? Kaldı ki, Taliban militanları Buda heykel­lerini ortadan kaldıralı, “örnek” oluşturalı epey olmuştu.

    Assos antik kentinin girişinde ziyaretçileri karşılayan Aristoteles heykeli uğradığı saldırıda sağ kolunu bileğinden kaybetti, yüzünde tahribat oluştu.

    Bir vakitler, hepten kişi­sel gerekçelerle sanat yapıtları­nı kamusal alanda makasla ya da asit şişesini üzerilerine boca ederek imha yolunu deneyen­lerin patolojik ya da ideolojik bünye özellikleri üzerinde eni­konu oyalanmış, kalem oynat­mıştım. Şüphesiz, Kapoor’un yapıtını ve Aristoteles heykelini hedef seçenlerle tarihi silmeye and içmiş olanları aynı kefe­ye yerleştiremeyiz; gelgelelim, temeldeki sorun farklı değildir. Ünlü metni “Aydınlanma ne­dir?”de apaçık bir tanım getirir Kant: “Aydınlanma, insanın biz­zat kendisinin sorumlu olduğu vesayet durumundan çıkışıdır”. Doğru (bana kalırsa), ama geçer­siz (bana kalırsa) bir saptama: İnsanoğlu, doğabilimci Théo­dore Monod’nun söylediği gibi, manevi ilerleme geçirmemiştir — binlerce yıldır.

    Yıkım güdüsü belli bir coğ­rafyanın, kültürün, inancın te­kelinde olmamıştır. Büyük kü­tüphane yangınları her çağda, her kıtada karşımıza çıkar söz­gelimi. Uzağa gitmeye gerek yok, örneklemek için: 1943 yılında, Paris’i işgâli altında tutan Na­zi yetkilileri, Orangerie müze­sinden onlarca tabloyu seçip, “dekadan” oldukları gerekçe­siyle açık havada yakmışlardı: Klee’sini, Matisse’ini, Picas­so’sunu alevler yutmuştu.

    Öte yandan, Naziler, Göring’in kılavuzluğunda (malûm “sanatsever”di!), işgâl ettikleri bütün ülkelerin müzelerini yağmalamışlardı; Hitler de, doğduğu kentte dün­yanın en zengin sanat müze­sini açma hazırlıkları içinde, organize bir talan yürütmüştü. O günden bugüne değişen tek ayrıntı yağma ve talanın adresi: IŞİD dev bir ticaret çarkı kurdu, alıcıları zengin ülkeler sessizce koleksiyonlarını semirtmenin peşinde.

    Sanat tutkusu bir yakada, sa­nat düşmanlığı öteki, simetrik yakada. Aristoteles heykeline saldıran zihniyeti “ucûbe tartışması” tetiklemedi diyebilir miyiz? Neden teröristlerin hedefinde müzeler canalıcı bir yer tutuyor? Neden, Mısır’da “Arap Baharı”nın Tahrir meydanında patlak verdiği sırada, meydanın ucundaki, benzersiz kültürel birikime sahip devlet müzesini soyma girişiminde bulunulmuştu? Soru sayısını çoğaltmak güç olmazdı.

    IŞİD iftiharla sunar! IŞİD, Suriye’deki Palmira antik kentinde bulunan en önemli arkeolojik eseri, Baal tapınağını geçtiğimiz yılın Ağustos ayında havaya uçurmuş, patlamanın görüntülerini dünya basınına servis etmişti.

    Andığım üç yıkım örneği, deyiş yerindeyse anlık hamlele­re dayanıyor. Tahribatın en ağır sonucunu geniş zamanlara ya­yılan, sözümona yasal yollardan gerçekleştirilenler getiriyor oy­sa ve tipik uygulamasının tam ortasında yıllardır yaşıyoruz, ne yazık ki izliyoruz olup bitenle­ri: Karşı-sesi dinlemiyor hiçbir yetkili.

    İstanbul’dan, bir canlı açık hava müzesinden, insanlık kültür mirasının başta gelen merkezlerinden birinden sözediyorum. Doğal özellikleri ve ayrıcalıklı konumu, iki imparatorluğa başkentlik yapma durumundan kaynaklanan eşi benzeri olmayan kültür birikimi neredeyse hiçe sayılıyor 60 yıldır. Menderes-Gökay operasyonları ciddi darbe vurmuştu İstanbul’un dokusuna. Çok olmadı, İlber Ortaylı, o dönemde tarihî yarımadanın beş yüzyıllık yapılarının köhne yıkıntılar sayılarak yokedilişini yeniden konu edineli. O gün bugün ne değişti? İvme kazanarak çö­züldü silûeti, sözde ekonomik gerekçelerle, birincil ve ikin­cil anlamıyla altüst edildi şehir, Mimar Sinan’ın tam karşısına utanmadan sıkılmadan neler dikildi. Yalnızca kendine özgü estetiği silinmedi İstanbul’un, iklimi bozuldu, damarları tıkan­dı, nefes alma olanakları elinden alındı.

    Sanat yapıtlarına, kültü­rel mirasın ürünlerine yöne­lik dolaylı bir olgu da hırsızlık. Simon Houpt’un bu konudaki temel kitabı Kayıp Eserler Mü­zesi (2006, sıcağı sıcağına YKY tarafından yayımlanmıştı), ör­nek-olayları bir albüm eşliğinde meraklı okurun karşısına çıkar­mıştı. Aynı bağlamda yerli bir kataloğa gereksinme duyuyoruz burada, biz de: Bir yanda Hâ­le Asaf’ın, Muhittin Sebati’nin “kayıp” kategorisine giren ya­pıtları, bir yanda başta Kuzgun Acar’ınkiler, yok edilmiş olanlar hiç değilse dökümleri yapıla­bilmiş olsa(ydı). Onlara, sözde şehircilik çalışmaları nedeniyle sırra kadem basmış, gömülmüş miras örnekleri eklenerek: Ra­imondo d’Aronco’nun Karaköy meydanından söküldükten son­ra buharlaşan mücevheri, Art Nouveau ahşap mimarinin bir şah-eseri olan camisini kalan fotoğraflardan tanıyoruz.

    Tarihi silenler yalnızca hay­dutlar, hırsızlar, teröristler mi, hayır, bir o kadar yetki sahibi kıldığımız muktedirler.

  • Geleceğin kısa tarihi Louvre’da yazıldı

    Jacques Attali’nin aynı adlı kitabından esinle, beş yılda, beş kıtadan tarihi eserlerle hazırlanan sergi, geleceğin geçmiş üzerinden okunabileceğini ileri sürüyor. Geçmişin öğretebileceklerine sırtımızı döndüğümüz, bin yıllardır birikmiş işaretlerden akıllı uslu sonuçlar çıkarmayı başaramadığımız için, geleceğimize doğru körlemesine gitmiyor muyuz?

    Louvre Müzesi, 2015’i hep olageldiği gibi dopdolu bir programla tamamla­dı; güz aylarında açılan, yılbaşı sonrası sona eren çarpıcı ser­gilerden biri “Geleceğin Kısa Tarihi” başlığını taşıyordu ve Jacques Attali’nin 2006’da ay­nı başlıkla yayımlanan kitabın­dan (Türkçesi, İmge Yayınları) yola çıkarak hazırlanmıştı.

    Attali’yi Türk okuru birden fazla kitabı çevrildiği için bir ölçüde tanıyor. Böyle diyorum, çünkü Attali hem çok kimlikli, hem çok üretken bir figür, onu çoğulluğunda kavramak için bir ufuktan ötekine koşmak ge­rekiyor: İktisat, siyaset bilimi, tarih, kültür tarihi at koştur­duğu alanların başında geliyor. Bu özellikler “Geleceğin Kısa Tarihi” projesine olumlu yön­de yansımış. Tersi de ola­bilirdi: Her duvardan, her salondan farklı, uyumsuz seslerin çıktığı, kakofo­nik bir cümbüş pekâlâ ortaya çıkabilirdi.

    Geçmişten geleceğe Osmanlı aynası Louvre’un geçen sene koleksiyonuna kattığı parçalardan biri de, II. Mahmud döneminin altın kaplamalı gümüş yastık aynalarından biri.

    Sonucun başarısı, şüp­hesiz işbirliğin­den kaynaklanı­yor. Sergi vesi­lesiyle, Louvre’un dergisi Grande Galerie’de yer verilen kısa bir söyleşide, Attali hazırlık sürecinde sergi düzen­lemenin bambaşka bir çalışma anlayışı gerektirdiğini kavra­dığını, bu işin kitabının illüs-trasyonu olmadığını bu süreçte gördüğünü aktarıyor. Gerçek­ten de, “Geleceğin Kısa Tari­hi” sergisi kitaba göbek bağıyla bağlı sayılamayacak biçimde kotarıldığı için birbaşına ayak­ta durabiliyor.

    Adı üstünde, geleceğin geç­miş üzerinden okunabileceği­ni, bu bakışa erişmenin Tarihi “doğru” değerlendirmekten geçtiğini ileri sürüyor Attali. Aklıbaşında herkesin onayla­yacağı, şaşırtıcı yanı bulun­mayan bir sav bu. Gelgelelim, bu savı “delillendirmek” her babayiğidin harcı değil: Sınırlı bir mekânda, sınırları ister is­temez geniş tutulmayı gerekti­ren “insanlık tarihi”, yaklaşık 22 bin yıllık bir zaman kesiti, hangi seçimlerle temsil düze­yini yüksek bir çıtaya otur­tacak? Senaryo ve senografi, nasıl bir sıralama mantığıyla halkalardan bir zincir oluştu­racak? Başından ucuna sergi mekânını katedecek izleyici­ye seçili parçalar arasındaki “ilişki” örgüsü, yazılı metin­deki (burada Attali’nin kitabı) tutarlılığın “tam” karşılığı bir görsel anlatım ekseniyle ‘bil­diri’sini ulaştırabilecek mi?

    Attali’nin rehberliğinde, serginin küratörleri, beş yılı aşkın bir araştırma-buluştur­ma hattı yaratarak çalışmışlar. Beş kıtadan, geçmişin hiçbir uygarlığını gözardı etmeksizin en uygun işaretleri vereceğini düşündükleri en oturaklı par­çalardan bana kalırsa çok etki­leyici bir “patchwork” oluştur­muşlar. Akış içinde izleyicinin karşısına çıkan örneklerden bazılarını, dayandıkları çeşit­liliği göstermek adına, cep def­terime düştüğüm notlardan seçerek aktarıyorum:

    • Dev büyüklükte, mermer, Roma’dan bir “yumruk” yapıl­mış el

    • Sümer krallarının soykütük bağlarını içeren üstü kakma­yazı bir tuğla

    • New York Tarih Enstitüsü koleksiyonundan, XIX. yüzyıl ressamı Thomas Cole’un bir dizi, “İmparatorluğun Yazgısı” temalı, yağlıboya tabloları

    • İznik çinileri, yanıbaşlarında Acem kilimleri

    • Brueghel’in “Körler Mese­li” tablosunun Louvre kopyası (aslı Napoli’de)

    • II. yüzyıldan bir kör Home­ros büstü

    • XVII. yüzyıl yapımı, Japon paravanı: “Portekiz gemileri”

    • Afrika ölçü birimleri

    • Daumier’den, bugün yaşanan­ları gösteren, 1849-50 tarihli “Kaçak Göçmenler” tablosu

    • Çağdaş sanatçılardan sıkının sıkısı işler: Tomas Saraceno, Mark Lombardi, Cheri Samba, Ai Weiwei…

    Yazar ve küratör Jacques Attali, aynı başlıkla yayımlanan kitabından yola çıkarak hazırlanan “Geleceğin Kısa Tarihi” adlı serginin de küratörlüğünü yaptı.

    Şüphesiz bu küçük seç­me de, sergide yeralan bütün yapıtları ve objeleri içerecek eksiksiz bir liste de, bu sergiyi görmedikçe, Brueghel’in tab­losundaki körlerin, göreme­dikleri için yollarını yitirenle­rin haline taşıyabilir bu satır­ları okuyacak olanları. İyi ama, “Geleceğin Kısa Tarihi”nin ana amacı bu değil mi: “Biz”, geleceğimize doğru körleme­sine, geçmişin öğretebilecek­lerine sırtımızı döndüğümüz, bin yıllardır birikmiş işaret­lerden akıllı uslu sonuçlar çıkarmayı başaramadığımız için, gitmiyor muyuz?

    “Geleceğin Kısa Tarihi” sergisi 24 Eylül 2015’de açıl­mış Louvre’da; 14 Kasım 2015 gecesi Paris’te yaşananlara ilişkin önişaretler bekliyor­du salonlardan birinde: İçi boş savaş miğferleri, boşlukta asılı bırakılmış kılıçlar, derin bir ölüm sessizliği yayıyorlar­dı etrafa. Daumier’nin tablo­sunun içinden televizyon ek­ranından taşmış izlenimi do­ğuran görüntüler geçiyordu. İnsan, bu tür bir düzenli kar­maşanın ortasında geçmiş ile geleceğin yer değiştirdiği sanı­sına kapılmadan edemiyor.

    ***

    Louvre, açık ara, yeryü­zünün en varsıl müze­si. Sergilenebilenler, gerçekten de buzda­ğının görünen kısmı; “depo”larındakiler ile yeryüzünün ikinci en varsıl müzesi kurulabilir. Neden, öy­leyse, bu birkaç uzun ziyaret seansıyla bile ancak bir bölü­ğüyle tanışılabilecek zengin­likteki içeriğine karşın, “dur­madan”, yepyeni yaklaşımlarla her yıl bir dizi sergi düzenli­yor? Neden Derrida, Eco, At­tali gibi çağdaş kültür adamla­rından küratörlük yapmasını istiyor? Bizim büyük ve zengin müzelerimiz ne kadar “hantal” yönetimlere sahipse, Batı dün­yasınınkiler o kadar “dinamik” politikalarla işletiliyor, yeni “kazanım”larına kaynak sağ­lamak için gelirlerini yükselt­menin yollarını arıyorlar. La Grande Galerie dergisinin bu son sayısında, Louvre yeni “ka­zanım”larını övünerek sunu­yor, o seçkin parçalardan biri­nin görüntüsüne tam sayfa ay­rılmış: II. Mahmud döneminin yer yer altın kaplamalı gümüş yastık aynalarından biri bu; 27 cm. yarıçaplı, işçiliği görkemli bu divan aynası Louvre ailesi­ne 2015 yılında katılmış.

    Geçmişi geleceğe katmanın yolu aynanın içinden geçiyor.

    Bir imparatorluğun tarihten çekilmesi İngiliz kökenli Amerikalı ressam Thomas Cole (1801-1848) beş büyük yağlıboya tablodan oluşan dizide, hayali bir imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmesine yolaçan olayları sergilemişti.
  • İlâhi Komedya ve Dante’de İslâm nuru

    İlâhi Komedya ve Dante’de İslâm nuru

    750 yıl önce doğan ünlü İtalyan şairin ve dünya edebiyatının başyapıtı İlâhi Komedya, son yüz yıldır içerdiği İslami motifler bakımından da tartışılıyor. Kur’an’daki Cennet-Cehennem tasvirlerini, Mi’rac, nur gibi kavramları, Arap şairlerinin üslubunu, spekülasyon yapmadan ele almak önemli.

    Madrid’de 1919’da bir İspanyol yazarının yankı uyandıracak bir kitabı yayımlandı: İlâhi Ko­medya’daki Müslüman Bâtıni Bilgiler. Miguel Asin Palacios, Dante’nin bu dev klasiği ile İs­lâm’ın bâtıni (içrek, ezoterik)) perspektifi arasında, “öteki dünya” açısından önemli bağ­lar bulunduğu görüşündeydi. Asin’den çok daha önce, başka yazarlar Dante ve döneminin Latin edebiyatı üzerinde Müs­lümanlığın etkilerinden söz açmışlardı, ancak bu çalışma­lar kısıtlı bir uzman çevresin­de ilgi uyandırabilmişti.

    Asin’in kitabı büyük yankı doğurdu ve bilim-kültür çev­relerinde genellikle olumsuz bakışlar getiren polemiklerin doğmasına yolaçtı. O sıralar­da, büyük İtalyan şairinin 600. doğum yılı nedeniyle çeşitli anma törenleri düzenlenmiş­ti ve bu kadar tepki oluşması­na yol açan da, yanlış anlama­lardan kaynaklanan bir ulusal gurur sorunuydu: Nasıl olurdu da, İtalya’nın ‘medar-ı iftiha­rı’ Dante, yabancı kaynaklar­dan, üstelik yabancı bir dinin verilerinden yararlanmış ola­bilirdi? Temelde, en fazla karşı çıkılanın, Dante’nin İslâm kül­türünden yararlanmış olduğu­nun söylenmesi olduğu çabuk anlaşıldı: Karşı çıkanlar, bu te­zi çürütmek için olmadık baş­ka yabancı kaynaklar göster­me yolunu seçtiler.

    Asin, inanılmaz miktarda belgeyi ve öteki dünya kavra­mıyla ilgili tüm İslâmi kay­nakları incelemiş, İlâhi Ko­medya’nın yazarını etkilemiş olabilecek dolaylı-dolaysız her tür yazılı metne ve görsel mal­zemeye başvurmuştu. Şairin cehennemi kafasında kurma biçimi, cennete değgin efsane­ler, olağanüstü deniz yolculu­ğu öyküleri… Bütün bunlarda az ya da çok Müslüman dün­yanın bir damgası vardı. Özel­likle de “Dante’nin dünyasının ahlâksal yapısı” sayılan İlâhi Komedya’da bu motiflerin ağırlığı göze çarpıyordu. Haz­reti Muhammed’in Mir’ac’ı ve gece yolculuğu ile ilgili İslâ­mi anlatılarla Dante’nin yapıtı arasında şaşırtıcı ölçüde ortak öğeler bulmuştu Asin. Cehen­nemin tasarımlanma biçimi buna iyi bir örnekti: Herbiri ayrı bir günâh kategorisine gi­ren cezaların içiçe geçen çem­berlerinden oluşan o dev huni iki tarafta da hemen hemen aynıydı. İki tarafta da Cehen­nem, Kudüs’ün altında göste­riliyordu, bazı ceza biçimleri tıpatıp benziyordu, Müslüman kişiye Cebrail, Dante’ye Ver­gilius eşlik ediyordu, her iki tarafta da yolcuların karşısına vahşi hayvanlar çıkıyordu.

    Kur’an’da yeralan cennet tasvirleriyle Dante’nin İlâhi Komedya’da yaptığı tasvir­ler arasında da büyük benzer­likler ortaya çıkarmıştı Asin. Müminlerin içinde yaşadı­ğı yuvalarla Dante’nin gökleri arasında da anlatım paralellik­leri az değildi. Dante’nin final için seçtiği tema da İslâm kay­naklıdır: Nur karşısında yolcu benliğini ve belleğini yitirir.

    İlâhi Komedya
    Dante’nin şiirlerindeki İslâm motifleri, son 100 yıldır Batı’daki edebiyat çevrelerinde tartışılıyor.

    Şüphe yok ki, benzerlikler küçümsenecek gibi değildir. Ancak, Asin’in bütün “buluş sahipleri” gibi biraz işi abart­tığı ve Dante’nin doğrudan doğruya, kendinden bir şey katmaksızın İslâmi metinleri kullandığını varsaydığı görül­müştür. Öte yandan, yazarın asıl eleştiriye hedef olmasına neden olan tavrı, bu etkilen­menin nasıl gerçekleştiğine ilişkin inandırıcı bir yorum getirmemesi olmuştur. Alber­to Ventura, bu konuda yaza­rın yalnızca İspanya yoluyla gelmiş olabilecek bir etki dal­gasını ciddiye almış olması­nı sağlıklı bulmuyor. Hazreti Muhammed’in Mi’rac yolcu­luğunu konu edinen Arapça elyazmasından Latinceye ya­pılmış bir çeviri metnin varlı­ğı biliniyor ve Levi della Vida gibi yorumcular Dante’nin ke­sinkes bu çeviri metnini gör­müş olduğunu belirtiyorlar.

    Benzeri zorluklar yalnızca Dante’nin yapıtıyla ilgili olarak değil, dönemin Latin köken­li tüm edebiyat ürünleriyle de ilgili bir dizi soru doğurmakta­dır. Arap edebiyatının ve şiiri­nin doğrudan etkisinden söze­dilebilir mi? Yalnızca biçim­sel alanda mı görülür bu etki, yoksa tema seçimine kadar derinlere inmiş midir? Hem biçimsel, hem de kavramsal düzeyde Arap şiirinin etki­li olduğu açıktır aslında, ama temalar sözkonusu olduğunda aynı kesinlikten hareket etmek mümkün değildir. Kadının ide­alleştirilmesi örneğin, yalnız­ca Arap metinlerine özgü bir tema değildir, Avrupalı gezgin şair için de vazgeçilmez bir ko­nu olmuştur.

    ***

    Bizim edebiyat dünyamızı kurcalamış konular arasında sayılamaz Dante’nin başya­pıtında İslâmi motiflerin ye­ri. Bilebildiğim görebildiğim tek istisnayı Sezai Karakoç’un ilgisi oluşturuyor: Rimba­ud’nun Harrar’da Müslüman­lığa yaklaşmasına olduğu gibi, Dante’deki “olası” karşılıkla­ra da sokulan Karakoç doğru­dan bu bağlamda sözalmamış, Louis Gillet’nin Dante üzerine kitabındaki İslâm’la bağlantı­ları işleyen bölümü çevirerek önce Diriliş dergisinde yayım­lamış, sonra da metni bir kita­bına almıştı.

    Gerçi Louis Gillet “esas­lı” bir uzmandan çok “amatör” bir yorumcu olarak değerlen­dirilmiştir; Asin sonrası Dan­te-İslâm ilişkisine yakıcı ekler getiren Maxime Rodinson da onu “outsider” nitelemesiy­le safdışı bırakır. Rodinson’un 1951’de şanlı Dinler Tarihi Dergisi’nde (cilt 140, sayı 2-in­ternetten indirilebiliyor!) çı­kan soluklu incelemesi dilimi­ze çevrilmemiştir. Orada, İtal­yan şairinin İslâm ile bağının hayli spekülatif bir perspek­tiften verimsiz ve dayanak­tan yoksun atışmalara yolaç­tığını belirtir, Mi’rac olgusuna yoğunlaşır, ardından da asıl odaklanılması gereken ortak zeminin İbn’ül Arabî’nin yapı­tı olduğunu ileri sürer.

    Bütün boyutlarıyla hâlâ di­diklenme süreci tamamlan­mamış bir araştırma alanı bu. Bizim, öncelikle Asin Palaci­os’un çalışmalarının eleşti­rel basımını Türkçede sağlıklı biçimde ağırlamamız önemli. Yeni basımlara Carlo Ossa­la’nın sunuşunun eklenmiş ol­ması ayrı bir heyecan kaynağı; çağdaş yorumbilim açısından bakarsak.

    Yedi yüzyıl sonra “bura­dan” da konuya ışık tutacak birilerinin çıkmasını bekle­mek safdillik mi?