Şiirin ve şairin başta resim olmak üzere görsel imgelerle buluşması, sanatın “göz”ünü açar. Görmek bir tek organın, gözün tekelinde olsa bile, “görüm” (vision) ondan bağımsızdır. Klasik çağlardan günümüze, dünyadan Türkiye’ye, tablolardan fotoğraflara ve hareketli görüntülere uzanan bir sergi için biçim/içerik mesajları.
Ilhan Berk’in ünlü söyleyişi: “Ne biçim adammış şu Homeros/Yaşamış mı yaşamamış mı kimse bilmiyor” (Kül ’den).
Cümle âlem kör olduğunu biliyor oysa. Başta Louvre koleksiyonundaki birkaç büstünü, Rubens’in deseni ve Corot’nun yağlıboyası birkaç tabloyu biraraya getirdim -tümünde boş gözleri. Ancak, iş görmeye gelince, şair Prokles’ten alıntı yapar: “Dünyada kim Homeros kadar çok şey görmüştür?”
Fiil tökezletmemeli. Görmek bir tek organın, gözün tekelinde olsa bile, “görüm” (vision) ondan bağımsızdır: Nasıl uzgörüden sözedebiliyoruz; içgörü de başlıbaşına bir haslet türü.
İlyada ve Odissea iki dev harf kütlesi; şairin neler gördüğünü gösteriyor.
Nasıl gördüğünü.
Anadamardan en ince kılcallara.
AYRIDURUŞ
Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın yaygın sözüdür: Shakespeare “a fine frenzy” tanısıyla damgalar şairin dünyasını; Mortimer’in 1775 tarihli desenindeki “bakış” temsil ediyor o “hâl”i: Başka bir coğrafyada, “mecnun-ı gayr-i mutbak”, bu “dönmüş göz”e yakın bir tanım içermiyor mu?
Platon’un Devlet’inden Şu’ara sûresine dışlanma gerekçeleri şairin içgörme yetisinin söze yansımalarında doğrulanıyor -sınır zorlandığı, sık sık aşıldığı için.
Cinlerle temasta mı şair? Hira’daki mağarada işittikleri ona nakledilmiş midir?
Serafim’le söyleşiyor, Kerûbî’yle itişiyor mu sözünü kurarken?
Sakıncalı bir ayrıduruş biçimi. İmanlı imansız keramet sahibi oluş yoksa bir “hak” mıdır?
“Biri deli, öteki âşık, sonuncusu şair,
Üçü aynı kefede, hülyalara esir”.
KLASİK ŞAİRİN PORTRESİ
Klasik çağın resim sanatında en sık konuk olmuş figürü Dante Alighieri ise, bu sonuç nedensiz değildir: Boccaccio’nun vurgusuyla İlâhi Komedya ile yeryüzü şiir tarihinin en görkemli yapıtlarından birini vermiş olmasının yanında, ana kitabının görsel imgelere dönüşme gizilgücünün yüksekliği, yaygınlık kazanma etmenlerinin en başında gelir.
Domenico di Michelino’nun “Floransa önünde Dante”si (1465), Uffizi’deki Napoletano imzalı “Dante ve Vergilius Cehennemde” (1617-21) tablosu, Rossetti’ninkiler, Peterlin’den “Sürgünde Dante” (1860 civarı); ama hepsinden önemlisi Delacroix’nın Louvre’daki “Dante’nin Kayığı” (1822). Sergi odası olacaksa, çıkıştan önce, Palazzo Vecchio’da koruma altında tutulan ölüm maskesi duvara mıhlanmalı.
Dante, canlandırıldığı her resimde, desende maskenin doğruladığı ortak fizyonomi özellikleriyle tanınır hale gelmiştir -şairin aşina figür olarak portresi.
ŞAİRİN ESİN EŞLERİ
Bildiğim kadarıyla yapılmamış bir sergi için ön katalog çatmak -neden olmasın.
Kadim Yunanın gözde lirik şairi Anakrio’nun büstleri ve figürleriyle bir odanın 3 duvarı donatılabilir. Erotik şiirleri nedeniyle çoğu örnekte dişi periler eşlik ediyor şaire.
Rodin’in şairi de musasıyla içiçe, kaşık kaşığa, görünmüyorsa da, belli ki kasık kasığa (1915). Benzeri yaklaşıma Chagall’ın litografisinde rastlıyoruz (1966). Dali bir adım öteye taşıyor musayla şairin erotik bağını: Gıyaben Şair (1974), Tristan Corbière’in delifişek şiir kitabı Sarı Aşklar (1873) için 10 parçalık gravür dizisinden. Bir başkası, Ebedî Bayan, doğadan fışkıran nü. Ters açıdan erotik bir yaklaşım Niki de Saint-Phalle’ın Şair ve Musası’nda önümüze çıkıyor -şairin perisindeki yeri! (1974)
MODERN ŞAİR FİGÜRÜNE DOĞRU
Nasıl antik şair Homeros, klasik şair Alighieri, pre-modern Goethe ve beğenmediği Hugo, modern şair Apollinaire…
Gümrükçü Rousseau’nun Musa’sıyla Şair’inde beliriyor ilk: 1909.
De Chirico, Ritratto (premonito-re) di Guillaume Apollinaire’inde (1914) Orfeus rolünde çıkıyor sahneye (o taçlandırmaya doğrudan katkıda bulunduğu rivayeti yaygındır).
2016’da Orangerie’de açılan “Apollinaire’in Bakışı” sergisi bütün ikonografiyi içeriyordu. Marie Laurencin’in iki ayrı versiyonlu (1908 ve 1909) “Apollinaire’in Dostları” tablosunda şairin yanıbaşında resmettiği Picasso, hem sağlığında şairi hem de erken yaşta gelen ölümünün ardından kağıda, tuvale, taşa taşımıştır onu. Juan Gris’nin “Pic + Ap”lı resmi “Kahvede Adam”ı (1912) o doruk birlikteliğine bir saygıduruşu olduğu kadar Picasso’nun “Şair” (1911) tablosunun yansısı ve yankısı değil midir?
Ama Orangerie sergisindeki en çarpıcı Apollinaire figürü, bence Delaunay imzasını taşıyan gu-vaş-yağlıboya tabloydu (1911-12).
SON FOTOĞRAFTAKİ…
Modern şairin ilk simgesi olarak Batı kültür dünyasında öne çıkan Baudelaire’di. Çağ “kargışlı şair” imgesini doğurmuş, Dante’den Hugo’ya uzanan çizgideki merkezî konumu, bohem yaşantısı ve marjinal duruşuyla şairi başka bir noktaya taşımıştı. Siyasal tavırlarıyla sürgüne çıkmak zorunda kalmadığında iktidar koltuklarından birine çöreklenen büyük pre-modern figürlerin tersine, yeni şair modeli geçimsiz olmayı seçecekti.
Baudelaire’in ve Nerval’in yüzlerini Nadar’ın objektifinden tanıyoruz. Fotoğraf, peşisıra sinematografi şairin görünürlüğünü arttırmış, çoğaltım tekniği imgenin yayılmasını kolaylaştırmıştır. Bu ikonografik farklılaşmanın somut açılımları arasında, ölüm maskesinin yerini alan son fotoğrafı görüyoruz: Nadar’ın ölüm döşeğinde Victor Hugo karesi çok sayıda yağlıboya tablo (Saubès, Laugée, Clairin, vb) doğurmuş, Goethe’nin ölüm maskesinin yağlıboya uyarlaması (2013) Galya Gubçenko elinden taze bir örnek oluşturmuştur. Bana kalırsa en çarpıcı Goethe portresi Arnulf Rainer’inkidir (1982).
Apollinaire’in görünürlük yoğunluğu modern şair imgesinde bir dönüm noktasıdır: Sonrasında hareketli görüntü dönemi başlayacaktır.
YERLİ GÖZÜYLE YERLİLER
Türk şairinin imgelemlerde belirgin karşılığı olduğu söyle -nebilir mi? Dîvan şairleri, Azerî Fuzûlî sayılmazsa aynı imge tornasından çıkmış klişe figürler hâlinde ders kitaplarına doluş-turulmuştur: Bâkî’yi Nâbî’den ayıran fizyonomi farkına rastlanmaz. Şairimiz 19. yüzyılın son çeyreğinde objektife durmuş, pek az ressamımız portresini kurmuştur. Celile Hanım’ın Oktay Rifat’ını, Nâmık İsmail’in Hâşim’ini, Feyhaman Duran’ın Tevfik Fikret’ini ve İbnülemin’ini, Cihat Burak’ın Nâzım’ını, Güleryüz’ün Edip Cansever’ini bir odaya toplamalı, belki onlara Asâf Hâlet Çelebi’nin otoportresi-ni katmalı.
Bir duvarda Bedri Rahmi’nin 4 çirkin Yahya Kemal portresiyle Orhan Veli ve Aşık Veysel tabloları buluşturulmalı (şair olmasa da, şiirsever Ataç’ınkini de).
Sonrasını, asıl Ara Güler getirmiştir. Türkiye’nin şair ikonog-rafyasının en derin kaynağıdır portre çalışmaları. Şüphesiz Lütfü Özkök’den İsa Çelik’e başka fotoğraf ustalarının işleri ayrı tutulamaz bir sergide: Biribirine geçecek iki odada ağırlanmalıdır ürünleri.
Ne kadar şairin kendisi karar vermiştir figür olarak ‘duruş’una, dolayısıyla ‘imge’sine, ne kadar fotoğrafçı dayatmıştır “poz”u? Çoğu örnekte besbelli ikincisi.
TEKYÜZLÜ ŞAİR versus İKİYÜZLÜ CEMAAT
Modern toplumlar şair konusunda ikiyüzlü: Önden yüceltiyor, arkadan hırpalıyorlar: Platon’un Devlet’i ve Şuara sûresi demiştim; orada hiç değilse bir öyle bir böyle değildir.
Victor Hugo karikatürleri çok sayıdadır, gelgelelim hiçbiri insafsız değildir. Kantarın topuzunu biz kaçırıyoruz bu bağlamda: Yahya Kemal çatlayacak ölçüde şişman, Hâşim hep kurbağa kılığında, Orhan Veli “nasır”a ve mezartaşına indirgenmiş durumda.
Sarakaya alınmayı hakeden şair yok mu? Zemini tavır ve çıkışlarıyla hazır eden Florinalı Nâzım taçlı bir karikatür-şair olmayı başarmış! Mizahçıların bu karaktere doyamadığı anlaşılıyor.
Ama şair-şiir kategorileri, belli bir şahıs hedef alınmadığında, toplumun ne denli küçümseyici nazarlar fırlattığının açık göstergeleri: Hayal âleminde dolaşan yarı berduş figürler. Kültür dünyasında bile bıyık altından gülünüyor şaire -Necatigil’in “zebra” imgesinden hareketle getirdiği yargıya gidip baksalar ya.
BOŞALMIŞ YÜZ
21. yüzyılın başında, yeryüzü ölçeğinde Şiir’in konumu ortak bir bakışaçısına hapsedilmişti -yaşını başını almış güçlü bir şair, Jacques Roubaud manifestovari bir yazısında durumu saptamıştı: Şiirin “yer”i kalmamıştı artık; satmıyordu çünkü önemi yoktu; önemsizdi çünkü satmıyordu ve bu sonucun sorumlusu olarak şairlerin kendileri gösteriliyordu. Çağdaş şiir çok “zor”du; şairler seçkinci, sevimsiz, Nergiz’diler; dünyada olup bitenlerle yeterince ilgilenmiyorlar, gezegeni kurtarmak, terörü durdurmak için gerekenleri yapmıyorlardı -figür buydu ve bu kadardı bugün; o nedenle de şiir okunmuyor, okunmadıkça da yazılan şiirler daha da “zor”laşıyordu!
Roubaud, şairin şiire aykırı tercihlerine de dirsek atmayı savsaklamamıştır aynı yazıda. Ölçüden, ritimden, kelimeden uzaklaşılmasını ağırlaştırıcı sebep sayar.
Kendi payıma -daha önce de üzerinde durdum- Hölderlin’in “çöküş zamanlarında gerekir mi şairler?” sorusuna verilecek cevapta yatıyor Şair figürünün geleceği, varlıkla yokluk arasında salınan işlevi.
Bir çöküş zamanının içinden geçilmiyor mu nicedir? Öyleyse, çekip gitmesi beklenecek.
Şair, bu bir leitmotiv işte: Beklenirken “iş”ine bakacak: Karşılık ummadan. Son salon boş bırakılmalı -bomboş.

























































