Yazar: Enis Batur

  • ‘Körmek’: Antik Yunan’dan bugüne şair figürü ve içgörü

    ‘Körmek’: Antik Yunan’dan bugüne şair figürü ve içgörü

    Şiirin ve şairin başta resim olmak üzere görsel imgelerle buluşması, sanatın “göz”ünü açar. Görmek bir tek organın, gözün tekelinde olsa bile, “görüm” (vision) ondan bağımsızdır. Klasik çağlardan günümüze, dünyadan Türkiye’ye, tablolardan fotoğraflara ve hareketli görüntülere uzanan bir sergi için biçim/içerik mesajları.

    ‘Körmek’: Antik Yunan’dan bugüne şair figürü ve içgörü
    Antik dönem şairi Homeros’un 2. yüzyılda yapılmış heykeli, Louvre Müzesi.

    Ilhan Berk’in ünlü söyleyişi: “Ne biçim adammış şu Homeros/Yaşamış mı yaşamamış mı kimse bilmiyor” (Kül ’den).

    Cümle âlem kör olduğunu biliyor oysa. Başta Louvre koleksiyonundaki birkaç büstünü, Rubens’in deseni ve Corot’nun yağlıboyası birkaç tabloyu biraraya getirdim -tümünde boş gözleri. Ancak, iş görmeye gelince, şair Prokles’ten alıntı yapar: “Dünyada kim Homeros kadar çok şey görmüştür?”

    Fiil tökezletmemeli. Görmek bir tek organın, gözün tekelinde olsa bile, “görüm” (vision) ondan bağımsızdır: Nasıl uzgörüden sözedebiliyoruz; içgörü de başlıbaşına bir haslet türü.
    İlyada ve Odissea iki dev harf kütlesi; şairin neler gördüğünü gösteriyor.

    Nasıl gördüğünü.

    Anadamardan en ince kılcallara.

    AYRIDURUŞ

    Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın yaygın sözüdür: Shakespeare “a fine frenzy” tanısıyla damgalar şairin dünyasını; Mortimer’in 1775 tarihli desenindeki “bakış” temsil ediyor o “hâl”i: Başka bir coğrafyada, “mecnun-ı gayr-i mutbak”, bu “dönmüş göz”e yakın bir tanım içermiyor mu?

    Platon’un Devlet’inden Şu’ara sûresine dışlanma gerekçeleri şairin içgörme yetisinin söze yansımalarında doğrulanıyor -sınır zorlandığı, sık sık aşıldığı için.

    Cinlerle temasta mı şair? Hira’daki mağarada işittikleri ona nakledilmiş midir?

    Serafim’le söyleşiyor, Kerûbî’yle itişiyor mu sözünü kurarken?

    Sakıncalı bir ayrıduruş biçimi. İmanlı imansız keramet sahibi oluş yoksa bir “hak” mıdır?

    “Biri deli, öteki âşık, sonuncusu şair,

    Üçü aynı kefede, hülyalara esir”.

    KLASİK ŞAİRİN PORTRESİ

    Klasik çağın resim sanatında en sık konuk olmuş figürü Dante Alighieri ise, bu sonuç nedensiz değildir: Boccaccio’nun vurgusuyla İlâhi Komedya ile yeryüzü şiir tarihinin en görkemli yapıtlarından birini vermiş olmasının yanında, ana kitabının görsel imgelere dönüşme gizilgücünün yüksekliği, yaygınlık kazanma etmenlerinin en başında gelir.

    Domenico di Michelino’nun “Floransa önünde Dante”si (1465), Uffizi’deki Napoletano imzalı “Dante ve Vergilius Cehennemde” (1617-21) tablosu, Rossetti’ninkiler, Peterlin’den “Sürgünde Dante” (1860 civarı); ama hepsinden önemlisi Delacroix’nın Louvre’daki “Dante’nin Kayığı” (1822). Sergi odası olacaksa, çıkıştan önce, Palazzo Vecchio’da koruma altında tutulan ölüm maskesi duvara mıhlanmalı.

    Dante, canlandırıldığı her resimde, desende maskenin doğruladığı ortak fizyonomi özellikleriyle tanınır hale gelmiştir -şairin aşina figür olarak portresi.

    ŞAİRİN ESİN EŞLERİ

    Bildiğim kadarıyla yapılmamış bir sergi için ön katalog çatmak -neden olmasın.

    Kadim Yunanın gözde lirik şairi Anakrio’nun büstleri ve figürleriyle bir odanın 3 duvarı donatılabilir. Erotik şiirleri nedeniyle çoğu örnekte dişi periler eşlik ediyor şaire.

    Rodin’in şairi de musasıyla içiçe, kaşık kaşığa, görünmüyorsa da, belli ki kasık kasığa (1915). Benzeri yaklaşıma Chagall’ın litografisinde rastlıyoruz (1966). Dali bir adım öteye taşıyor musayla şairin erotik bağını: Gıyaben Şair (1974), Tristan Corbière’in delifişek şiir kitabı Sarı Aşklar (1873) için 10 parçalık gravür dizisinden. Bir başkası, Ebedî Bayan, doğadan fışkıran nü. Ters açıdan erotik bir yaklaşım Niki de Saint-Phalle’ın Şair ve Musası’nda önümüze çıkıyor -şairin perisindeki yeri! (1974)

    MODERN ŞAİR FİGÜRÜNE DOĞRU

    Nasıl antik şair Homeros, klasik şair Alighieri, pre-modern Goethe ve beğenmediği Hugo, modern şair Apollinaire…

    Gümrükçü Rousseau’nun Musa’sıyla Şair’inde beliriyor ilk: 1909.

    De Chirico, Ritratto (premonito-re) di Guillaume Apollinaire’inde (1914) Orfeus rolünde çıkıyor sahneye (o taçlandırmaya doğrudan katkıda bulunduğu rivayeti yaygındır).

    2016’da Orangerie’de açılan “Apollinaire’in Bakışı” sergisi bütün ikonografiyi içeriyordu. Marie Laurencin’in iki ayrı versiyonlu (1908 ve 1909) “Apollinaire’in Dostları” tablosunda şairin yanıbaşında resmettiği Picasso, hem sağlığında şairi hem de erken yaşta gelen ölümünün ardından kağıda, tuvale, taşa taşımıştır onu. Juan Gris’nin “Pic + Ap”lı resmi “Kahvede Adam”ı (1912) o doruk birlikteliğine bir saygıduruşu olduğu kadar Picasso’nun “Şair” (1911) tablosunun yansısı ve yankısı değil midir?

    Ama Orangerie sergisindeki en çarpıcı Apollinaire figürü, bence Delaunay imzasını taşıyan gu-vaş-yağlıboya tabloydu (1911-12).

    ‘Körmek’: Antik Yunan’dan bugüne şair figürü ve içgörü
    Fransız ressam Eugène Delacroix’nın 1822’de çizdiği “Dante’nin Kayığı” (La Barque de Dante).

    SON FOTOĞRAFTAKİ…

    Modern şairin ilk simgesi olarak Batı kültür dünyasında öne çıkan Baudelaire’di. Çağ “kargışlı şair” imgesini doğurmuş, Dante’den Hugo’ya uzanan çizgideki merkezî konumu, bohem yaşantısı ve marjinal duruşuyla şairi başka bir noktaya taşımıştı. Siyasal tavırlarıyla sürgüne çıkmak zorunda kalmadığında iktidar koltuklarından birine çöreklenen büyük pre-modern figürlerin tersine, yeni şair modeli geçimsiz olmayı seçecekti.

    ‘Körmek’: Antik Yunan’dan bugüne şair figürü ve içgörü
    Léon Bonnat’nın 1885’te çizdiği “Ölüm Döşeğindeki Victor Hugo” (Victor Hugo sur son lit de mort), şairin ölümünden sonra müzeye dönüştürülen evinde sergileniyor.

    Baudelaire’in ve Nerval’in yüzlerini Nadar’ın objektifinden tanıyoruz. Fotoğraf, peşisıra sinematografi şairin görünürlüğünü arttırmış, çoğaltım tekniği imgenin yayılmasını kolaylaştırmıştır. Bu ikonografik farklılaşmanın somut açılımları arasında, ölüm maskesinin yerini alan son fotoğrafı görüyoruz: Nadar’ın ölüm döşeğinde Victor Hugo karesi çok sayıda yağlıboya tablo (Saubès, Laugée, Clairin, vb) doğurmuş, Goethe’nin ölüm maskesinin yağlıboya uyarlaması (2013) Galya Gubçenko elinden taze bir örnek oluşturmuştur. Bana kalırsa en çarpıcı Goethe portresi Arnulf Rainer’inkidir (1982).

    Apollinaire’in görünürlük yoğunluğu modern şair imgesinde bir dönüm noktasıdır: Sonrasında hareketli görüntü dönemi başlayacaktır.

    YERLİ GÖZÜYLE YERLİLER

    Türk şairinin imgelemlerde belirgin karşılığı olduğu söyle -nebilir mi? Dîvan şairleri, Azerî Fuzûlî sayılmazsa aynı imge tornasından çıkmış klişe figürler hâlinde ders kitaplarına doluş-turulmuştur: Bâkî’yi Nâbî’den ayıran fizyonomi farkına rastlanmaz. Şairimiz 19. yüzyılın son çeyreğinde objektife durmuş, pek az ressamımız portresini kurmuştur. Celile Hanım’ın Oktay Rifat’ını, Nâmık İsmail’in Hâşim’ini, Feyhaman Duran’ın Tevfik Fikret’ini ve İbnülemin’ini, Cihat Burak’ın Nâzım’ını, Güleryüz’ün Edip Cansever’ini bir odaya toplamalı, belki onlara Asâf Hâlet Çelebi’nin otoportresi-ni katmalı.

    Bir duvarda Bedri Rahmi’nin 4 çirkin Yahya Kemal portresiyle Orhan Veli ve Aşık Veysel tabloları buluşturulmalı (şair olmasa da, şiirsever Ataç’ınkini de).

    Sonrasını, asıl Ara Güler getirmiştir. Türkiye’nin şair ikonog-rafyasının en derin kaynağıdır portre çalışmaları. Şüphesiz Lütfü Özkök’den İsa Çelik’e başka fotoğraf ustalarının işleri ayrı tutulamaz bir sergide: Biribirine geçecek iki odada ağırlanmalıdır ürünleri.

    Ne kadar şairin kendisi karar vermiştir figür olarak ‘duruş’una, dolayısıyla ‘imge’sine, ne kadar fotoğrafçı dayatmıştır “poz”u? Çoğu örnekte besbelli ikincisi.

    TEKYÜZLÜ ŞAİR versus İKİYÜZLÜ CEMAAT

    ‘Körmek’: Antik Yunan’dan bugüne şair figürü ve içgörü
    Alman şair Goethe’nin ölüm maskesinin yağlıboya uyarlaması, Galya Gubçenko, 2013.

    Modern toplumlar şair konusunda ikiyüzlü: Önden yüceltiyor, arkadan hırpalıyorlar: Platon’un Devlet’i ve Şuara sûresi demiştim; orada hiç değilse bir öyle bir böyle değildir.
    Victor Hugo karikatürleri çok sayıdadır, gelgelelim hiçbiri insafsız değildir. Kantarın topuzunu biz kaçırıyoruz bu bağlamda: Yahya Kemal çatlayacak ölçüde şişman, Hâşim hep kurbağa kılığında, Orhan Veli “nasır”a ve mezartaşına indirgenmiş durumda.

    Sarakaya alınmayı hakeden şair yok mu? Zemini tavır ve çıkışlarıyla hazır eden Florinalı Nâzım taçlı bir karikatür-şair olmayı başarmış! Mizahçıların bu karaktere doyamadığı anlaşılıyor.

    Ama şair-şiir kategorileri, belli bir şahıs hedef alınmadığında, toplumun ne denli küçümseyici nazarlar fırlattığının açık göstergeleri: Hayal âleminde dolaşan yarı berduş figürler. Kültür dünyasında bile bıyık altından gülünüyor şaire -Necatigil’in “zebra” imgesinden hareketle getirdiği yargıya gidip baksalar ya.

    ‘Körmek’: Antik Yunan’dan bugüne şair figürü ve içgörü
    Jean-Baptiste Greuze’un “İhtiyar Anakreon Aşkla Taçlanıyor” (Anacreon couronné par l’amour dans la viellesse) adlı eseri, 1700’ler.

    BOŞALMIŞ YÜZ

    21. yüzyılın başında, yeryüzü ölçeğinde Şiir’in konumu ortak bir bakışaçısına hapsedilmişti -yaşını başını almış güçlü bir şair, Jacques Roubaud manifestovari bir yazısında durumu saptamıştı: Şiirin “yer”i kalmamıştı artık; satmıyordu çünkü önemi yoktu; önemsizdi çünkü satmıyordu ve bu sonucun sorumlusu olarak şairlerin kendileri gösteriliyordu. Çağdaş şiir çok “zor”du; şairler seçkinci, sevimsiz, Nergiz’diler; dünyada olup bitenlerle yeterince ilgilenmiyorlar, gezegeni kurtarmak, terörü durdurmak için gerekenleri yapmıyorlardı -figür buydu ve bu kadardı bugün; o nedenle de şiir okunmuyor, okunmadıkça da yazılan şiirler daha da “zor”laşıyordu!

    Roubaud, şairin şiire aykırı tercihlerine de dirsek atmayı savsaklamamıştır aynı yazıda. Ölçüden, ritimden, kelimeden uzaklaşılmasını ağırlaştırıcı sebep sayar.

    Kendi payıma -daha önce de üzerinde durdum- Hölderlin’in “çöküş zamanlarında gerekir mi şairler?” sorusuna verilecek cevapta yatıyor Şair figürünün geleceği, varlıkla yokluk arasında salınan işlevi.

    Bir çöküş zamanının içinden geçilmiyor mu nicedir? Öyleyse, çekip gitmesi beklenecek.
    Şair, bu bir leitmotiv işte: Beklenirken “iş”ine bakacak: Karşılık ummadan. Son salon boş bırakılmalı -bomboş.

  • İfadelerin izinde yolculuk: ‘Eski Zelanda’dan Atatürk’e

    İfadelerin izinde yolculuk: ‘Eski Zelanda’dan Atatürk’e

    Kayıp kıta Zelandiya’nın haritası kamuoyuyla paylaşıldı. Kabil eğer Habil’i öldürmeseydi, Habil Kabil’i öldürecek miydi? Faik Bey ile Ayşe Hanım’ın oğlu Zia Bey Koubanine kimdi? Hubert Reeves televizyonda neden “yıldızlar bizden sözediyor” demişti? Ve Atatürk “beni unutmayınız” değil, “beni hatırlayınız” demeyi yeğlemişti.

    Yorgo’nun meyhanesinin tavanına, ölümünün ardından Orhan Veli’nin her geldiğinde oturduğu iskemleyi astığı rivayet mi gerçek mi, doğrulayamıyorum. Taner Ay, dörtdörtlük bir denemesinde Yorgo’nun ölümünden sonra iskemlenin tavandan indirilip sırra kadem bastığını yazdı.

    Kulağıdelik Sokağı’nın da, Karacehennem İbrahim Sokağı’nın da adları değiştirilmiş.
    Kulağı Delik geçmişte Fâik Sabri’nin takma ismiymiş. Karacehennem lakabı İbrahim Ağa’ya Yeniçeri Ocağı’nı söndürdüğü için yakıştırılmış. İstanbul’un sokak isimleriyle oynayan “küçük” yetkililerin isimleri çıkmaz sokaklara bile verilmemeli.

    “Kıl pranga” tam nereden çıkagelmiş? Ben Orhan Veli’den (“Kıl pranga, kızıl çengi”) ve Behçet Necatigil’den (“kılpranga köprüler” ya da bir denemesinde kullandığı “kılpranga süzgeçler”) tanıyorum, nasıl tanımaksa.
    Başka?

    Claude Lanzmann oğlunun genç yaşta ölümü üzerine “ölümlü birini dünyaya getirdiğimi biliyordum” demişti.
    Anaksagoras’a rastladım (Suad Baydur’dan aktarıyorum): “Ölümlü birini dünyaya getirdiğimi biliyorum” (oğlunun ölümü nedeniyle söylenmiş söz).
    Tuhaf çakışma mı? Doğal çakışma mı?
    Lanzmann savaş sonrası Tübingen’de, Deleuze ve Tournier ile sınıf arkadaşıydı; felsefe öğrenimi görmüştü -oradan yeretmiş olabilir Sokrates öncesi filozofunun cümlesi.

    kagituzerinde-1

    Yves Bonnefoy öldüğünde 93 yaşındaydı.
    Poussin üzerine bir kitap yazma hazırlığı içindeydi.

    “Cumhurbaşkanı olur muydunuz?” sorusuna Paul Simon “buna vaktim yok” yanıtını vermiş.

    Kayıp kıta Zelandiya’nın haritası kamuoyuyla paylaşıldı. Gömülmüş, Avrupa’nın yarısı büyüklüğünde bir ada. Bir vakitler batmış. Coğrafyası belirleniyor usul usul. Tarihi olmamış mıydı?
    Hâlâ bir muamma kütlesi olarak duruyor derin suların dibinde. Dev bir deprem sonrasında mı -Atlantis için varsayıldığı gibi- okyanus onu yutmuştu? Bir gün, sözgelimi Avrupa kıtasının başına aynısının gelmeyeceği kesin mi?

    “İnsan yıldız tozudur” diyen astrofizikçi Hubert Reeves geçen yıl Ekim’de öldüğünde 91 yaşındaydı. Evrenin gizlerinden en somut ifadelerle “sözetmeyi” başaran, birçok temel soruya “bilmiyorum” yanıtını veren derin, hoş, örnek kişiydi. Bir anım var onunla bağlantılı: Saint- Germain bulvarında yürüyordum, karşıdan geldiğini gördüm, yaklaşınca gülümsedim ve karşılığını aldım: ‘Tanışmıyoruz ama tanıyorum’a zarif bir karşılıktı onunkisi. Bir gün tozlarımız biribirine karışacaktır. Televizyonda “yıldızlar bizden sözediyor” demişti. Son yıllarında bahçesine sekoyalar dikiyormuş.

    kagituzerinde-2
    Zia Bey Koubanine 1924’teki ölümünün ardından Fribourg’daki Saint- Léonard mezarlığına gömüldü (üstte). Atatürk’ün cumhuriyetin 10. yılı kutlamaları için hazırladığı nutkunun taslak metni. Daha sonra “Beni hatırlayınız” cümlesini metinden çıkarmıştı.

    İsviçreli bir araştırmacı, Dr. Patrick Minder, Fribourg’daki bir mezarın fotoğrafı eşliğinde izler arıyor: Zia Bey Koubanine kimdi; neden burada gömülüydü? İsviçre arşivlerinden epey bilgi devşirmiş “jöntürk” olabileceğini (?) var saydığı zatın yaşamına ilişkin: Faik Bey ile Ayşe Hanım’ın oğlu; İngiliz Ada Drummond’la kısa süren bir evlilik. Cenevre’de ölmüş. Yerli kaynaklardan, başvurduğum tarihçilerimizden kırıntı bilgi devşiremiyorum. Hayatıma rastlantıyla giren bir hayalet figür daha.

    kagituzerinde-3

    Kabil eğer Habil’i öldürmeseydi, belki de Habil Kabil’i öldürürdü. Âdem keşke çocuk sahibi olmayı kabul etmeseymiş.
    Seth’e gelince… Üçüncü oğula bizim buralarda Şit deniyor -bull shit! Sulbünde Nuh da varmış; olmasaydı Dünya daha huzurlu bir gezegene dönüşecekti.

    Tevrat’ın “Sayılar” bölümünde (13, 32) İsrail’den “sakinlerini hırpalayan ülke” olarak sözediliyor; Kitab-ı Mukaddes’in eski güzelim çeviri versiyonunda daha sert bir ifade var: “Ahalisini yiyen bir memleket”. Bugün eklenebilir: Bir tek kendi ahalisini mi?
    Emmanuel Levinas’ın 1960’lı yıllarda Paris’te yaptığı Talmud okumalarından birinde çok önemli yorumları yer alıyor, bis: Bugün onları kaç kişi anımsıyordur?

    Ağrı’ya bağlı bir kasabada “Tutunamayanlar kafe-kitabevi” açılmış. O bir şey mi? 4-5 sene önce bu isimli bir televizyon dizisi yayına girmişti.
    Rahat bırakırlar mı…

    kagituzerinde-4

    Musil, büyük olasılıkla Goethe’nin etkisiyle, hem Endülüs üzerinden hem İmrulkays ve Yedi Askı ekseninde Arap kültürüne sokulma okumalarına değiniyor günlüğünde -büyüteç tutarak bakılmalı.

    Jünger’den: Köln’de peynirli sandviçe “yarım horoz” deniyormuş.

    Platon’un mezarının “yeri” bulunmuş. Son kazılardan birinde, bir bölümü kurtarılabilen bir papirüste, filozofun Atina’daki Museion tapınağının komşusu bahçeye gömüldüğü bilgisine rastlanmış. Sokrates’in mezarı bulunsa, o noktaya gitmek için yol heybemi ve içi kırmızı şarap dolu mataramı hazırlardım. Platon için kılımı kıpırdatamam.

    “Beni unutmayınız” dememiş Mustafa Kemal Atatürk, arabesk dilek olurdu bu; fark derin ve yakıcı, “beni hatırlayınız” demeyi yeğlemiş.
    Anlamayan nesle aşina değilim.

  • Canından bıkmak ve sonra ‘öbür taraf’a doğru bakmak

    Canından bıkmak ve sonra ‘öbür taraf’a doğru bakmak

    Edebiyatçıların ölüm karşısında, ölüme yaklaşırken kaleme aldıkları satırlar, Türk şiirinde de önemli bir yer tutar. Özellikle önceden bilinen, hastalıklarla gelişen kaçınılmaz akıbet… Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan Ziya Osman Saba’ya, Cahit Külebi’den Behçet Necatigil’e, Özdemir Asaf’a, Necip Fazıl Kısakürek’ten Can Yücel’e literatürdeki unutulmazlardan bir seçki.

    Türk şiirinde hastalık ve ölüm izlekleri geniş yer kaplar. Bir inceleme yapmaya kalkışma­dım bu konuda; girişecek olsaydım girişte motto olarak Neyzen Tevfik’in ünlü “Hekimlere Naz” şiirinin ilk 3 beyitini kullanırdım:

    “Bir kazazedeyim midemi tıp tepti benim,
    kırk katır tepse yılmazdı şu aciz bedenim.
    Kapladı her yanımı sancı, elem, ağrı bere,
    bir mezar oldu cihan, sanki etıbba haşere!
    Hastahane sanarak çok yere girdim çıktım,
    ibret aldım oralardan ve canımdan bıktım.”

    kagit-uzerinde-1
    BEHÇET NECATİGİL

    Konuya buradaki mizahi ton ve üslupla yaklaşan örnek sayısı azdır, çoğu şiirde dramatik atmosferin etkisiz kılındığı göze çarpar; doğaldır. Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan Ziya Osman Saba’ya, Cahit Külebi’den Özdemir Asaf’a, hastalık şiirlerini içeren eksik ve yetersiz bir “Tıp Şiirleri Antolojisi” çerçeveye ışık tutuyor gene de. Ama asıl vurucu şiirler, kanserle çarpışmış iki şairde öne çıkıyor: Behçet Necatigil ve Can Yücel.

    kagit-uzerinde-2
    CAN YÜCEL

    13 Aralık 1979’da akciğer kanserinden ölen Necatigil, gerek Yayımlanmamış Şiirler’in 1979 tarihli bitirilmemiş şiirlerinde, gerek ölümünden sonra Kâmuran Şipal’in hazırladığı Söyleriz’de (1980), hastalığından “dolaylı” izler taşıyan, ölüm iz­lekli dizeler kurar: “Her ölüm daha çok ölüm demek­tir”, “Ölüm gibi birtakım / İlişkilerden kurtarıyor” ya da “Dostlar da şimdi/Düşmandan farksız”. Koyu bir ruh hâlinin yansımaları… Son iki dize “Kanser Grafisi” şiirinden.

    Asıl dolaysız göndermeler ise “Tiryak” ve “Bronskopi”dedir. İlki, hastalığın baş tetikleyicisine göndermeyle yazılmış dörtdörtlük şiir; ikincisi ise adresi veriyor:

    “Ağzınızda sigara
    Bir yanar bir söner
    İçinize çekmeyince
    Siz kanser değilsiniz.”
    İkincisi, sertin serti,
    handiyse bir tıbbi tanı metni:
    “Genel anestezi altında
    Sağ ana bronşa girildi”
    diye başlayan ve tokat gibi biten bir şiir:
    “Hasta bu durumda
    Bir mediasten tümörü
    İzlenimi veriyor
    İnoperabl bir tümör.”
    Altında 10 Kasım 1979 yazıyor şiirin; ölümünden 33 gün önce.

    ***

    Can Yücel’in hastalığı sürecinde yapılan bir söy­leşiden alıntı:

    kagit-uzerinde-3
    EDİP CANSEVER
    kagit-uzerinde-4
    NECİP FAZIL KISAKÜREK

    “Yarım kalan şu ki; insan yaşarken yaşamın ku­rallarından biri olan ölümü unutuyor. Mesela Fazıl Hüsnü’nün bir şiiri vardır: ‘Kimse getirmiyor aklına ölümü’ diye. Bence ölüme de temas etmeli. İnsan yaşarken her zaman hatırlamalı ölümü. Bu bir bilinç meselesi. Aynı zamanda insanın hayatına aslen ke­yif katıcı bir şey. ‘Ölmek için yaşıyoruz’ demek daha keyifli. Çünkü ölümü unutmaman, yaşama, yaşadı­ğın ana daha fazla sahip çıkışını getiriyor peşisıra. Bundan ötürü, ölümle beraber yaşamanın verimli bir hayat tarzı olduğuna inanıyor ve öyle yaşama­manın yarım yaşamak olduğunu iddia ediyorum. İnsan ölümle bitişik yaşarsa, bu ölüm korkusu daha fazla yaşama sahip çıkmaya yol açar. Daha ‘tam’ yaşamayı sağlar. Düşünmemeyi eksiklik hissediyo­rum. Sonunda hiç ölüm yokmuş gibi yaşıyor insan.

    kagit-uzerinde-5
    ÖZDEMİR ASAF

    Hastalıkla doğrudan doğruya ilişkisi var. Hastalık başka bir şey. ‘Hastalığın sonucu ölüm olsa bile, seyri bambaşka bir şey’. Acısı, ateşi var, sana bakanların haklı olarak sana verdikleri duygu­sal acı var, iğneler var, ameliyatlar var. Var da var. Hastanede bir sürü hastayla beraber yaşıyorsun. Çok da uzun sürerse hastalık bir hayat tarzına dö­nüşüyor. Başıma gelen neyse onu daha iyi anlamak için çaba gösteriyorum: ‘Urartulu bir ur’. Her şey konu oluyor da hastalık niye konu olmasın!

    Hastalığı irdelemek…
    Hastalığın girdisini, çıktısını,
    siyahlığını, aydınlığını irdelemek

    gerekir. Mesela 16’ncı yüzyıl Fransız yazarı Montaigne’in Denemeler’ini okursa­nız, kitabın yarısı hastalık ve ölüm hak­kında. Adam neşeli bir herif aslında, safra kesesinde taş varmış. Ameliyat da kolay değil. Doktorlar da söylüyor zaten, bu taş ağrıları, safra kesesi ağrıları ‘çok bok’ ağrı­lar. Sinirlere dokunuyor, sistemi bozuyor. O dönemlerde ağrı kesici ilaçlar da geliş­memiş. Adam ağrı içinde ‘o kaplıca senin, bu kaplıca benim’ dolaşıyor. O, hastalıkla yaşamayı öğrenmiş. Ama bu da demek­tir ki; eğer canım yanıyorsa aşağı yukarı yaşıyorum.”

    kagit-uzerinde-6
    PEYAMİ SAFA
    kagit-uzerinde-7
    FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

    Can Yücel’in ölümünden az önce, ağır hastalığı (ağız boşluğu kanseri) sırasında yaptığı son söyleşiden seçtim bu parçaları. O dönemde ölüm fikrini soğukkanlı bi­çimde karşılamadığı söyleniyordu -insan­lar tuhaf; neden ölmekten korkma hakkı olmasın(dı ki) Can Yücel’in?

    Ölüm ve hastalık konusunda canalıcı saptamalar yapmış. Edebiyatımızın pek seyrek açıldığı alanlar. Yazmak şart mıdır? “Hiçbir şeyi” yazmak “şart” değildir.

    Şart koşmuyorum. Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Vüs’at O. Bener’in Kapan’ı, Karasu’nun “Acı Çeken Gövde”si ayarında daha çok tanık-metin olmuş olsaydı elimin altında, dilerdim; dilimde.

    kagit-uzerinde-8
    VÜS’AT O. BENER

    Hastalığı irdeleme gerekliği üzerinde durmuş Can Yücel. Ve: Bir hayat tarzına dönüşmesinden dem vurmuş. Yaşayan(lar) bilir; ama her yaşayanın ardında bir yaşantı belgesi bırakması beklenemez. Can’ın sözleri, kısa bir söyleşi kesitinde bile canalıcı yorumlar getirilebileceğinin kanıtı.

    Kanserini şiirlerinde de ağırlamaktan geri durmamış, Neyzen’in mizahî çizgisine yakınlığını bir bakıma vurgulamıştı: “Paradoks Tersyüz”den “Requiem”e, habis ur merkezdedir. “Cihat için Cahit”teyse asıl tersyüz işlemine başvurur:

    “Cahit ki bu hasta düzende sağlıklı bir kanserdi.”

    ***

    Ölüm izlekli şiirlere dönecek olursam, ilginç yak­laşım ortaklıklarının göze çarptığını söylemeliyim.
    Edip Cansever’in
    “Ölü mü denir şimdi onlara
    Kımıldamıyor gözbebekleri”
    dizeleriyle, Necip Fazıl’ın “Ölünün Odasında”ki dizeleri buluşuyor:
    “Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana,
    Gözleri renkli bir cam, sanki mıhlı tavana.”
    Şairin “hidayet öncesi”, koyu Baudelaire etkisin­deki döneminin başat izlekleri arasındadır ölüm:
    “Bu benim kendi ölümüm, bu benim kendi ölüm
    Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm.”

  • Panthéon’dan Veliefendi’ye panoramik hiciv freskoları…

    Panthéon’dan Veliefendi’ye panoramik hiciv freskoları…

    Fransız sanatçı Nadar’ın 1854’te çizdiği “Panthéon”da, dönemin önde gelen siyasi-edebî şahsiyetleri “canlandırılır”. Bu ilk “hareketli fotoğraf”, 20. yüzyıl başında henüz çocukken Fransa’ya giden öncü karikatür sanatçımız Cemil Cem’e ilham verecek; “Meşrutiyet Ricali Veliefendi Çayırı’nda” ve “Cumhuriyet Ricali Veliefendi Hipodromu’nda” ortaya çıkacaktır.

    Félix Nadar’ın (1820-1910) fotoğrafçı kimliğinin çizer/karikatürist kimli­ğini gölgelemesinin sonucu, bir başyapıtı, Panthéon üzerinde geç ve güç durulması sonucuyla çakışıyor. BnF’in (Fransa Ulusal Kütüphanesi) 2019’da düzenle­diği, baba ve oğulun kariyerle­rini buluşturan kapsamlı sergi, sıradışı Panthéon’a da büyüteçle bakılmasını sağladı.

    Yetiştiği dönemin, özgün çizer ve karikatür sanatçılarının üzerindeki etkisi tartışılmaz. Grandville kadar uçuk, Daumier kadar gaddar iki ustanın dı­şında, karikatüre yeni bir ufuk açan Benjamin Roubaud ve 100 portrelik Panthéon Charivarique’i (1838-1842) bellibaşlı esin kay­naklarıydı.

    Roubaud’nun çizimleri (Balzac örneğin) yetkindir ama Panthéon’u parçalardan oluşur. Nadar, buna karşılık, 250 port­reyi aynı tabloda buluşturarak bir “seçkinler okuması” gerçek­leştirmiştir: Toplumun kaymak tabakasında yer alan yazarlar, sa­natçılar ve gazeteciler bir bakıma güruh hâlinde Nuh’un gemisine bindirilmiş gibidirler. Meraklısı, Nadar’ın Panthéon’unun bütün bileşenlerine ulaşma güçlüğü çekmeyecektir.

    1993.1079
    Nadar’ın (altta sağda) dönemin önde gelen isimlerini biraraya getirdiği 1854 tarihli tablosu, The Metropolitan Museum of Art koleksiyonu.
    kagit-uzerinde-2

    1854 tarihli litografik bas­kı, 82cm x 115cm boyutlarında bir panodur. Koca kafalı küçük gövdeli 250-300 arası cüce­leştirilmiş şahıs, önde en ünlü figürler (Hugo, Balzac, vb.) en uçta hoşlanmadığı aşikar 3. Napoléon, yılansı bir düzene oturtulmuştur; öyle ki, bakan kişide topluca ağır ağır hareket ettikleri, bir bakıma sosyal bir girdaba düşmekte ol­dukları duygusunu uyandırırlar. Nadar’ın ilk “hareketli fotoğrafı” oluşturduğu, aynı yöntemle bir otoportresini gerçekleştirdiği de (1865) eklenmeli.

    Panthéon’un beni asıl ilgilen­diren yanı, öncü karikatür sanat­çımız Cemil Cem’in (1882-1950) bu yapıtla ne zaman karşılaştığı. 1903’te babasıyla Nice’tedir; ora­dan Paris’e geçerler; şehrin kül­tür yaşamıyla içiçe geçen günle­rinde, eğilimleri gereği özellikle resim sanatı ve karikatürle ilgilendiği biliniyor; dolayısıyla Daumier’yi de, Roubaud’yu ve Nadar’ı da yapıtlarından tanımış olsa gerektir.

    Cem’in karikatürleri el aya­rının yüksekliğini kanıtlıyor. Sansür nasıl 3. Napoléon döne­minde karikatüristleri sıkıştır­mışsa, Cem de hem Osmanlıların son döneminde hem cumhuriyete geçiş sonrası baskıya uğramış, bir aşamada Atatürk’ün “telkin”iyle karikatürden uzaklaşmıştır.

    Oysa gençlik döneminde eni­konu korkusuz bir duruş sergile­miştir: “Ölüm tehditleri de olsa, hatta bunlar bazen zamanın mü­him şahsiyetlerinden bile gelse… yılmadım. Çünkü doğrudan ay­rılmadığıma ve karikatürlerimle umumun düşüncesini ifade etti­ğime kaniydim ve bu neşriyatın faydalı olduğunu da görüyordum. Esasen müşkülat hoşuma gider. Hakkı, doğruyu, iyiyi severim. Hiçbir partinin adamı değildim” (Kandemir, Üstâd Cem, 1936).

    Cemil Cem’in “şunun bunun karikatürü olmaz, tanınmış kişilerin karikatürü yapılır ha­yatta; vatanın siyaset ve bilim hayatında yeri olmayanların karikatürleri olamaz” görüşünün en somut örnekleri “Meşrutiyet Ricali Veliefendi Çayırında” başlıklı panosuyla “Cumhuriyet Ricali Veliefendi Hipodromu’nda” tablosudur.

    Cem’in evine çekildikten son­ra gerçekleştirdiği devasa pano (120 x 400 cm) ilk defa Taha Toros eliyle Tarih ve Toplum dergisinde 1984’te yayımlanmış, 5 yıl sonra Resim Heykel Müzesi’ne ailesi ta­rafından bağışlanmıştı. Bu konu­da, Cem’in yıllardır sadık takipçi­si Turgut Çeviker’in çalışmaları birincil kaynaktır. 1990’da, Sanat Dünyamız dergisinde Cem’in bu tablosunu, Ümit Bayazoğlu’nun oluşturduğu 51 şahıslık dökümle yayımladım -tablodaki tek kadın figür Lüsyen Hanım’dır!

    Cemil Cem’in, kendisine hay­ranlık duyan İsmet İnönü’nün isteği üzerine “Cumhuriyet Ricali Veliefendi Hipodromu’nda” versiyonunu yaptığı bilgisine ve tablonun kaybolduğu yollu rivayetin gerçekliğine ilişkin bir saptamada bulunamıyorum eldeki verilerle. “Bu tablo kayıp­tır, ancak piyasada ender de olsa baskılarına rastlanmaktadır” diyordu Bayazoğlu; dahası, eserin renkli bir kopyasını sunuyor­du. Çeviker’in koltuk kabartıcı yorumuyla “Sanat Dünyamız’ın örnek bir davranışı olarak saydı­ğım ‘Veliefendi Çayırı’ posteri ve tabloda yer alan kişileri gösteren şema” da ek olarak verilmişti (kişilerin teşhisinde Taha Toros- Edip Özkale ikilisinden yardım alınmıştı).

    kagit-uzerinde-3
    Tuval üzerine yağlı boya tekniğiyle yaptığı “Meşrutiyet Ricali Veliefendi Çayırı’nda” çiziminde Meşrutiyet’i temsil eden mühim isimler hayat buluyor.

    Cem’in çiziminde şairler, yazarlar, ressamlar ile siyasal figürler birara­da Meşrutiyet’i temsil eden kadrodan seçilmişti. Cumhuriyet versiyonunda ise İnönü’den Fuat Ağralı ve Refik Saydam’a, Celâl Bayar’dan Recep Peker’e siyasiler ile sı­nırlı bir çalışma yapılmıştı.

    Nadar’ın Panthéon’u dönemin teknik altyapısı gereği siyah-be­yaz tasarlanıp uygulanmıştı. Cemil Cem yağlıboya tablosunda ise cumhuriyet dönemi sana­tında eşine benzerine rastla­madığımız bir panoramik hiciv gerçekleştirilmişti. Ataç’ıyla Tanpınar’ıyla, Cem’in yapıtının bir yansıması mıydı “Ankara Erkek Lisesi Öğretmenleri” toplu karikatürü? (Necati Tonga Ankara’sında İsmail Parlatır’dan aktarır bu isimsiz karikatürü).

    kagit-uzerinde-4
    Öncü karikatür sanatçımız Cemil Cem.

    Ece Ayhan’ın Dinar Bandosu ile tamamlamalı bu denemeyi. Farklı versiyonları farklı yayın­larda yer alan, edip ağırlıklı “tam kadro”da bulunan ressam Cihat Burak’tan topluluğun tablosunu yapmasını istemişti Ece Ayhan. Dileğinin gerçekleşip gerçekleş­mediğini bilmiyorum -belki bir gün bir terekeden çıkıp gelebilir “Dinar Panthéon’u”!

    Kaldı ki Cihat usta yapamadıy­sa bile yapılamayacak anlamına gelmez bu. Her dönemin hiciv mühürlü Panthéon’ları olmalı.

  • Yeats’in ikinci gençliği ve karışan/kaybolan kemikler

    Yeats’in ikinci gençliği ve karışan/kaybolan kemikler

    20. yüzyıl edebiyatını şekillendiren isimlerden şair ve yazar William Butler Yeats (1865- 1939), son 5 yılında ciddi bir lirik patlama yaşayarak yetkin şiirler yazmakla kalmamış, çok sayıda gönül ve ten macerası da yaşamıştı. Gömüldükten sonra onun kemikleri de aynı Benjamin, Şinasi, Shakespeare, Sade, Sabahattin Ali gibi kayboldu veya diğerleriyle karıştı.

    Le Corbusier 27 Ağustos 1965 tarihinde, kulübesini gerçekleştirdiği Akdeniz kıyı­sında, büyük olasılıkla kalp krizi geçirdiği için boğularak öldü ve Roquebrune-Cap-Martin mezarlığına gömüldü. Kulübeyi ziyaret etmek niyetiyle iki kez yaklaşmama karşın o noktaya, son adımı atmayı başaramadım -hayatımın minör bozgunları arasında sayarım.

    William Butler Yeats’in şiirini çok üst sıralara koymama karşın yaşamöyküsüne sokulmaya kalkışmamıştım. Bütünüyle rastlantı, şairin 28 Ocak 1939 tarihinde kaldığı Hôtel İdéal Séjour’da öldüğünde Roquebrune-Cap-Martin mezar­lığına gömülmeyi vasiyet ettiğini öğrenince kaynaklara başvurdum: The Irish Times’da 75. ölüm yılı vesilesiyle yayımlanan Lana Marlowe imzalı “Yeats’in Fransa’daki Son Günlerindeki Yazdıkları ve Kaderler” başlığını taşıyan uzun makale için, Roy Foster’in iki ciltlik WB Yeats: A Life’ına geniş çapta başvurulduğu belirtiliyor.

    Yeats’in 5 yıla yayılan son döneminin başlan­gıcında, 6 Nisan 1934’te, yarı bilimeri yarı şarla­tan Eugène Steinach’ın “gençleştirme” yöntemini (!) benimsemiş cerrah Norman Haire tarafından “gerekli işlemlere tabi tutulduğu” biliniyor. İşin tuhafı, sonraki 5 yıl içinde şairin ciddi bir lirik patlama yaşayarak yetkin şiirler yazmakla kal­mayıp çok sayıda gönül ve ten macerası yaşamış olduğunun genel kabul görmüş olması!

    KagitUzerinde-2
    Ocak 1939’da ölen William Butler Yeats’in mezartaşında “Yumuşamaksızın bak / Yaşama, ölüme. / Atlı, sür git yoluna!” yazıyor.

    Roquebrune-Cap-Martin’de soğuk kış ha­vasının olumsuz etkisiyle kalbi yenik düşmek üzereyken, Yeats’in başucunda eşi ve metresi birlikte beklemedelermiş. Orada, onlara tepe­deki mezarlıkta gömülmek istediğini; aradan birkaç yıl geçip adı sanı gündemden düşünce kemiklerinin İrlanda’ya transfer edilmesini son dileği olarak iletip 27 Ocak’ı 28’ine bağlayan gece sönmüş.

    Gerçekten de oğlu 10 yıl sonra kemiklerini ülkesine taşımak için başvurduğunda, yardımı­na İstanbul doğumlu, Kont ve Kontes Ostroróg’un oğulları büyükelçi Stanislas Ostroróg koşmuş. Gelgelelim aradan geçen zaman içinde, savaş döneminde, mezarlıkta büyük değişiklikler meydana geldiği için oğul Yeats’e teslim edilen kemiklerin şaire ait oldukları şüpheliymiş!

    Kayıp mezarlar (Walter Benjamin, Şinasi, vb.), kayıp kafatasları (Willy Shakespeare, Sade, Sabahattin Ali, vb.) yetmedi, biribirine karışmış mezarlara, iskeletlere, kemiklere geldi sıra.

    Duyguysa duygu: William Butler ile Le Corbu benim gözümde, Akdeniz kıyısında komşular.

    Yeats’in sonradan kemiklerini ya da küllerini getirip gömmelerini istediği Sligo yakınların­daki Drumeliff mezarlığına ilişkin 4 Eylül 1938 tarihli şiiri “Under Ben Bulden”in son 3 dizesi sonradan mezartaşına kakılmıştır:

    “Cast a cold eye “Yumuşamaksızın bak

    On life, on death. Yaşama, ölüme. Horseman, pass by!” Atlı, sür git yoluna!”

    FF80KC
    William Butler Yeats’in (üstte) 1989’da, ölümünün 50. yılı anısına yapılan İrlanda’nın Sligo kasabasındaki bronz heykeli. Heykeltraş Rowan Gillespie, eserinin üzerine şairin şiirlerinden mısralar eklemiş.
    KagitUzerinde-3

    ***

    1948 tarihli bir kaynaktan:

    “Sabahattin Ali’nin adli tıp gerekçesiyle bir hastaneye götürülen başı kayıptır.”

    Asıl ayıp olan mezarıyla ilgili konu. Filiz Ali anlatıyor:

    “Babama ait olduğu söylenen fakat tanınmaz halde olan bir ceset bulunmuştu. Ne var ki cese­di teşhis etmeye o zaman hayatta olan annesi ve eşi çağrılmadı. Böylece ceset esrarengiz biçimde kayboldu. Sabahattin Ali’ye ait bir defin bilgisi bile yok. Yani nereye gömüldüğü bilinmiyor.”

    Nebil Özgentürk bir belgesel gerçekleştirdi: “Kayıp Kemiklerin İzinde.”

    Tıpkı Benjamin’in gömü yeri konusunda oldu­ğu gibi Sabahattin Ali’nin “gömülüş”ünde görev alanların ömür boyu susarak nasıl yaşadıklarını anlamamışımdır: Bir “suç” işlemedikleri hâlde, haklı olarak suçlanabilecekleri korkusuyla o günlerde ortaya çıkmamış olmalarını kabul ederim; ama insan ölmeden önce, örneğin bir torununa miras bırakmaz mı herkesten sakladı­ğı bilgiyi?

  • Sess: Sözler duyuluyor, ama vücudun dili konuşuyor

    Sess: Sözler duyuluyor, ama vücudun dili konuşuyor

    Jean Cocteau’nun 1929’da bütünüyle telefon konuşmasına dayalı bir tiyatro oyunu (La Voix Humaine-İnsan Sesi) kaleme alması, öncü ve cüretkar bir hamle olarak değerlendirilmeli. 1947’de Roberto Rossellini oyunu siyah-beyaz filme çeker. Aynı oyunun renkli filminde, 1966’da Ingrid Bergman vardır. Müzisyenlerden ressamlara, 20. yüzyıla damga vuran bir eser.

     I

    İster antik dönemin, klasik çağın, ister modern zamanların ve öte­sinin ürünü olsun, bütün yazın yapıtlarının bir doğum süreci vardır: İmgelemden tohumun düşmesi ya da bir fikrin oluşmaya koyulması sonucu ilk harflerle başlamasından son noktaya giden süreç, yapıtın bitmiş ya da tamamlanmamış hâliyle ortaya çıkmasıyla sonuçlanır -sonrasını yapıtın ömrü olarak tanımlıyo­rum burada.

    Gerçekleşen, dolaşıma giren yapıt, yarattığı etki alanının ge­nişliği ve derinliğiyle orantılı bir ömür geçirmeye hak kazanırsa da, bu onun “değer”inin garanti belgesi olarak görülemez: Niteliği vasatı zorlamayan pek çok ürün kitlelerin beğenisini kazandığı için yaygın ve uzun ömürlü bir iletişim ağı örebilir -bunu kabullenmek gerekir.

    Farkı görerek: Kafka’nın yapıtının doğurduğu sonuçla yaygınlığı ne olursa olsun, Stephen King’in kurduğu etki alanı niteliksel düzlemde kıyas­lanamaz.

    “Sess” için ne birine ne öbürü­ne benzeyen, 94 yıllık ömründe paradoksal bir uzantılar zinciri yaratan küçümen bir metni, Jean Cocteau’nun İnsan Sesi’ni seçtiy­sem, gerekçelerim var.

    KAGIT-UZERINDE-1
    Simone Signoret (1921-1985), 1964’te “İnsan Sesi”nde.

    II

    Alexander Graham Bell ilk tele­fon konuşmasını yardımcısıyla 10 Mart 1876’da yaptı. Patent alma uğraşı verirken öfkelenip “bir gün her şehirde en az bir telefon olacak” diye çıkışmasından sözetmiştim. Elinde ya da cebin­de akıllı ve gezgin telefonuyla yaşayan bugünün insanı, aracın geçmişinin aşamalarına kayıt­sızdır büyük olasılıkla. Paris’te otomatik telefon santralı 22 Eylül 1928’de devreye girmiş. Abone sayısı o tarihte pek sınırlıdır. Dolayısıyla, Jean Cocteau’nun epi topu 1 yıl sonra, bütünüyle telefon konuşmasına dayalı bir tiyatro oyunu kaleme alması, öncü ve cüretkar bir hamle olarak de­ğerlendirilmeli: Sahnede yalnız başına bir kadın oyuncunun söyledikleri duyuluyordur bir tek; karşısındaki ‘sevgili’nin sesi-sözü izleyici tarafından olsa olsa tah­min edilebilecektir, ama dram bellidir: Kadın terkedilmiştir.

    Oyun (La Voix Humaine-İnsan Sesi) 1930’da ilk sahnelenişinde gerçeküstücülerin hışmına uğramış; Eluard ve arkadaşları tiyatroda vaveyla kopartarak, konunun eşcinsel Cocteau’nun erkek arkadaşı tarafından terkedilişiyle ilintili olduğu yorumunu yüksek sesle ifade etmişlerdi. Bu tepki, yapıtın ömrünü kısaltmayacaktı.

    III

    Cocteau’nun ‘buluş’u önemli, kurduğu monolog sıradan İnsan Sesi’nde: Ayrılık izleği, terkedilen sevgili imgesi evrensel alelade­liktedir, magazin dünyasının söylemine yatkın içeriğiyle. Buna karşılık, diyalogun karşı cephe­sinin duyulmaz kılınması metne can suyu katar: Koltuğundan izleyici ya da okur, replik taslak­ları üreterek oyuna eklemlenir.

    1947’de Roberto Rossellini oyunu siyah-beyaz filme çeker, birlikte yaşadığı Anna Magnani’nin görkemli oyun­culuğuyla. Rolünü gereği gibi gerçekleştirmek için erkeğin duyulmayan sözlerinin yazılıp kendisine verilmesini istemiştir.

    Hayat acımasız pusulalarla dolu: Kısa süre sonra Rossellini terkeder Magnani’yi, Ingrid Bergman’la birlikte olacaktır. Aynı oyunun renkli filminde, 1966’da Bergman rolü üstlen­miştir -yönetmenle ayrılışların­dan sonra!

    2014’de bu defa oğlunun kamerası önünde Sophia Loren zincire yeni bir halka ekler. Oyun Türkçeye Galip Arcan tarafından çevrilmiş, 1950’de MEB Klâsikleri dizisinde ya­yımlanmıştır. 2013’te Tiyatro Biteatral’de Ayşe Lebriz Berkem oyuncu-yönetmen kimliğiyle İnsan Sesi’ni sahneye taşıdı.

    KAGIT-UZERINDE-2
    François Poulenc’ın “İnsan Sesi” operasını ilk defa seslendiren Fransız soprano Denise Duval (1921-2016).

    IV

    “Sessiz Sinema” olmuştur; “Sessiz Tiyatro” ise ayrı bir sanat dalı olan Pantomim sayılmazsa, olamazdı: Kadim Yunan’dan günümüze bir söz sanatı özelliği de bünyesinin vazgeçilmez parçasıydı. Sessizliği sahneye yükleyen Samuel Beckett ve izini süren bir avuç oyun yazarıdır. Gene de, 1930’un İnsan Sesi’nde, her ne kadar sah­nede bir oyuncu yer almış olsa da, asıl rol konuşma’da billurlaşmıştı; bu açıdan, Cocteau’nun seçimi ve çıkışı özgün nitelikteydi.

    Nitekim metin seslendirildi de: 1964’de, Yves Montand’dan aşk kırgınlığıyla 4 yıl önce ayrılan Simone Signoret’nin, geçmişte birlikte yaşadıkları Place Dauphine’deki kayıt seansında İnsan Sesi’ni okurken gözyaşlarını tutamadığı anlatılır. Görüntünün ister istemez iğdiş edildiği bu versiyonda oyun düpedüz ağıtsı bir monologa dönüşmüştür.

    İzleyicinin, yerini dinleyicinin alması, bu sonuncuyu kulak misafiri kılar: Bir bakıma, özel bir telefon konuşmasının, eksiltilmiş muhavere olarak, gizlice dinlen­miş halini çağrıştıran durum -kulak kabartmak.

    KAGIT-UZERINDE-3
    François Poulenc’ın bestelediği ve 1959’da sahnelenen “İnsan Sesi” kitapçığı.

    V

    François Poulenc’ın İnsan Sesi operası 1959 tarihini taşıyor: Televizyonda 14 Mayıs 1959 akşamı siyah-beyaz yayım­lanan 8 dakikalık bir röportaj çekiminde (fresques.ina.fer adresinden izlenebiliyor), besteci kendisine yapılan bir şakadan hareket ettiğini anlatıyor: Bir konserin sonunda Maria Callas orkestra şefini sahne dışına iterek dinleyicileri tek başına selamlayınca gündeme gelmiş İnsan Sesi’ni bestelemek; “ama Callas için değil” diyor Poulenc ve piyanosundan kalkıp bestesini ilk seslendiren Denise Duval’ın ya­nına seyirtiyor, sonra da birlikte bir tadımlık sunuyor ikili.

    Poulenc’ın operası Cocteau’nun metnine bana kalırsa sınıf atlatmıştır. Kayda bugün de ulaşılabiliyor. İlerleyen dönemde gerçekleşen farklı versiyonlar, sözgelimi Véronique Gens’in ya da Barbara Hannigan’ın yorumları da açık dolaşımda.

    Soprano, ses çeşitlemeleriyle dramatik gizilgücü yukarı yöne çekiyor; tiyatroda oyuncunun böyle bir olanağı bulunmuyor.

    Poulenc’ın “emprovizasyonun tam tersi” olarak sunduğu operası için Cocteau, “sevgili dostum, metnimin nasıl okunması ge­rektiğini geri dönüşsüz biçimde saptamış oldunuz” yorumunu yapmıştır.

    VI

    André Malraux’nun kültürel gelişme ve yenileşme bağla­mında öne çıkardığı kavram­ların başında ortam geliyordu. Cocteau, bu açıdan bakıldığında, sıradışı ve çeşitlilik çerçeve­sindeki zengin karakteriyle tipik örnektir: Çevresi edebiyat, tiyatro, sinema, müzik, plastik sanatlar, dans ağırlıklı ‘özel kişilik’lerden oluşmaktaydı.

    Genç ressam Bernard Buffet’yi İnsan Sesi’ne yüreklen­direrek yöneltenin Yves-Saint Laurent’ın ortağı ve canyoldaşı Pierre Bergé olduğu söylenir. Buffet yeni bir sanatçı kuşağının popüler olmaya aday temsilci­sidir henüz, gene de Cocteau’ya gecikmeden sokulur, ‘proje’sine usta elbette destek çıkacaktır.

    Buffet’nin benim gözümde en ilginç özelliği yazar gibi çizmesi, çizer gibi yazması. İnsan Sesi için gerçekleştirdiği 28 gravür levha­sında o çakışma belirgin biçimde kendini gösteriyor. Toplam, kutu işi kitap halinde 1957’de 150 nüsha basılmıştı. Yakın tarihte yaygın baskısı yapılmıştır.

    KAGIT-UZERINDE-4
    Belçikalı aktris Berthe Bovy, “İnsan Sesi” oyununda, 1930.

    VII

    Bir yapıtın yolculuk süresini, dolayısıyla etki ömrünü her dönemde ortaya çıkan yeni parametrelere uyum gösterme gizilgücü belirler. Başka deyişle, bu gerçekleşiyorsa yapıtın niteliklerinden soyutlanamaz demektir.

    Poulenc’ın İnsan Sesi operas­yonunun en yeni “filmi” (Opera Philadelphia Channel, 2021) James Darrah damgasını taşıyor: Öz(n)el bir sahneye koyuştan öz(n)el bir kurgulamaya geçişle Cocteau’nun ve Poulenc’ın yapıt­larına ayrı ayrı boyut katıyor.

    İnsan Sesi’nin -şimdilik- son versiyonu Pedro Almadovar’ın 2020 tarihli, 31 dakikalık kısa filminin arkasında 1986 ve 1988 ‘prova’ları var ama, bu sefer tele­fonun değiştiği bir yapım sözko­nusu: Tilda Swinton öncekilerden alabildiğine farklı bir mekanda, farklı bir kompozisyon çizerek, elinde baltası (!), akıllı telefonu üzerinden girişiyor monologuna, farklı bir son yorumla indiriyor perdeyi -kimbilir, belki de, Face Time üzerinden partönerini görüyor. Ya da muhavere Skype ya da Zoom aracılığıyla oluşuyor; yakın yarın yeni versiyonlar getirebilir de.

    VIII

    Sözlükler QR kısaltmasıyla yay­gın biçimde gündelik yaşamda kullanıma giren “quick response” uygulamasını “aygıt üzerinden okunabilen bir matris barkod” olarak tanımlıyor; 1994’te Japonlar kullanıma sokmuş karekodu.

    Dönemden döneme yazma ediminin türev alanında da parametre değişimi yaşanıyor: Nicedir, sözgelimi, metinlerde link göndermeleri yapılıyor. QR’u ben ilk defa Simsiyah Soulages ile Konuşmak (2020) kitabımda, dile­yen doğrudan Fransızca yaptığım söyleşiyi özgün versiyonundan izleyebilsin diye son sayfalardan birine yerleştirerek kullandım.

    “Sess” için birden fazla QR’ın işaretini metin içinde mimle­dim, iş yayıncı/editör ikilisinin uygulamasına kalmış -yaklaşık dört buçuk saatlık bir dinleme ve izleme açılımı, bu denemenin yan vaadı. Ama meraklı ve takipçi okur QR’lara gereksinme duy­madan İnsan Sesi’nin değindiğim her versiyonuna ulaşmanın yolunu bulacaktır.

    KAGIT-UZERINDE-5
    İnsan Sesi’nin yazarı Jean Cocteau: Edebiyatçı, film yapımcısı, yönetmen, şair ve illüstratördü, 1947.
  • 20.yüzyıl başlarında Moda:İstanbul karşısındaki merkez

    20.yüzyıl başlarında Moda:İstanbul karşısındaki merkez

    Kadıköy’ün sahil semtlerinden Moda, İstanbul’un karşı yakasındaki en önemli yerleşimdi. Esas olarak köşklerden-konutlardan, ibadethane ve okullardan oluşan semt; çokkültürlü dokusu, plajı ve hayat tarzı ile farklılaşıyordu. Gerek tarihî Pervititch haritaları gerekse yakın tarih araştırmacılarının referans kitapları, semtin yakın geçmişini günümüze taşıyor.

    Okullarda, orta öğrenim yıllarında gördüğümüz tarih derslerinde savaş sonrası yapılmış antlaşmaların maddeleri kafamıza kakılırdı da, hiçbir öğretmenin aklından çatısı altında bulunduğumuz okulun tarihini anlatmak geçmezdi. 6 yılımı geçirdiğim Saint-Joseph’in köklü sayılabilecek tarihine, okul döneminden çok sonra kendi çabalarımla ve merakımla sokuldum. Lisenin son iki yılında öğrencisi olduğum Ankara Atatürk Lisesi’nin oldukça özgün yapısının mimarının Bruno Taut olduğu bilgisine ise 20 yıl sonra eriştim. Düşünmüşümdür: Okulun öğretmenleri adını duymuş muydu? Mezun öğren­cilerden kaçının tasası olmuştu o bilgi?

    Konuya dönüyorsam, Saint-Joseph üzerine yıllar önce yazdığım denememe bir uzantı getirmek için. Kadıköy ve Moda tarihine yoğunlaşan amatör tarihçiler (burada lütfen herhangi bir küçümseyici vurgu aranmasın), internet ortamında değerli katkılar yapıyor; bunlar­dan kimileri zaman içinde kitap hâline de geliyor, gelecektir.

    Kagit-Uzerinde-1
    Kadıköy ilçesini haritalayan 15 paftadan, Küçük Moda’nın bulunduğu 2 no’lu Pervititch paftası, 1939. Pervititch haritaları, Türkiye Sigortacılar Daire-i Merkeziyesi tarafından evlerini sigortalatmak isteyenler için sigorta bedelinin hesaplanabilmesi amacıyla topograf Jacques Pervititch’e yaptırılan 60×84 ölçüsündeki detaylı haritalardır.

    Arif Atılgan’ın “blog”u ve kitapları örnek. 2015’te Saint- Joseph lisesi ve çevresi hakkında görsel malzeme destekli yaptığı çalışmaya ben yeni ulaştım. 35 yıl önce yazdığım Saint-Joseph metnimde ne okulun hemen altındaki arazide yer alan manas­tırdan ne de Alman kampından sözetmediysem, varlıklarını bil­mediğim içindi. Küçük Moda’nın Pervititch paftasında bölgenin iç dağılımı apaçık gözler önüne seriliyor.

    Arif Atılgan’dan geniş bir alıntı yapmak istiyorum; meraklı takipçiler “atilganblog.blogspot. com” adresine başvurabilir fazlası için:

    “Moda İskelesinin Kalamış ta­rafında kalan eski Moda Plajının üst tarafı Küçük Moda olarak bilinirdi. Bunun sebebi, buradaki denize çıkıntı yapan burunun Moda Burnunun içinde küçük bir burun olması dolayısıyladır. 1900’lü yılların başında Küçük Modanın üst tarafında 1895 yılında son şeklini almış olan Saint Joseph Okulu bulunmak­tadır. Onu, eski adıyla Yoğurtçu Park Cad. yeni adıyla Dr. Esat Işık Caddesinin sınırının alt tarafında bir manastır ve manastırın altında Şifa Hastanesinin bulunduğu Şifa Sokağı izlemektedir. Manastır Karmelit Rahibelerinin manastırı idi. Şifa Hastanesi, o yıllarda Yeldeğirmeni’nde açılan Dame De Sion Okulunun şubesini inşa ederek eğitim veren Oblates de L’assomption rahibelerinin Kadıköy’e gelme sebebi olan has­tanedir. Saint Joseph Okulunun denize doğru olan tarafında ise bahçelik alanlar vardır… Eski Moda Plajının hemen üstünde Moda Mektebi Sokakta ise Mıkhitarist Papaz Okulu bu­lunmaktadır. Mıkhitarist Papaz Okulu Katolik Ermeni mezhebi­ne aittir. Sokak bu okul sebebiy­le Mektep Sokak adını almıştır. Moda Plajının bulunduğu küçük koy ise henüz ağırlıklı olarak İngilizlerin denize girdiği temiz bir kıyıdır. Plajın üstünde küçük bir bahçe göze çarpmaktadır.

    1900’lü yılların ortalarına doğru Küçük Moda da az da olsa değişiklikler olmuştur. Saint Joseph Okulunun denize doğru olan tarafındaki Karmelit manastırının altındaki alan Almanlar tarafından kiralanmış ve kamp yeri olarak kullanıl­maktadır. Alman gençlerinin disiplinli kamp yaptığı bu alan 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanlar tarafından terk edilmiştir. 1930’lu yılların Pervititch Haritalarında Alman Kampının sahilinde Kolejin İskelesi gözükmektedir. Bu iskeleye yanaşan teknelerdeki kömürler, dik kayalıklardaki rayların üzerinde çalışan dekovil hattı ile Saint Joseph’e çıkarılmaktadır. Loranda ailesinin arazisi ise aileye sonradan giren kişiler olması sebebiyle Frankenstein ailesinin olmuştur. (…) 1950’li yıllardan sonra Karmelit Manastırının yerine Maarif Koleji gelmiş, rahibeler Kızıltoprak tarafına gönderilmişlerdir. Maarif Koleji 1976 yılında Kadıköy Anadolu Lisesi adını almıştır. Alman Kampının bulunduğu alan ise spor alanlarına dönmüştür.”

    Kagit-Uzerinde-2
    Eski bir İstanbul kartpostalında Saint- Joseph Lisesi, 20. yüzyılın başları.

    Eşinirken ve sıçrarken, benzeri bağlamda bir röportaja Gazete Duvar arşivinde rastla­dım: Berker Döner imzalı, “Bir Modalı Levanten: Mösyö Mario Vanocore” son derece değerli ve etkileyici bir belge; yazarın Öyle Bir İstanbul kitabında şimdi. Yalnızca taşıdığı portrenin yakıcı boyutları nedeniyle değil, Moda’nın yakın dönem tarihi açı­sından da ufuk açıcı bir röportaj bu. Bir ucu, Saint-Joseph Lisesinin geçmişine de uzanıyor, ürperi­yorum: Baba ve oğul Vanocore’yi görmüş ve tanımış olmalıyım -bir geniş alıntı da buradan:

    “1940’da Moda’da doğan Mario Vanocore, bir zamanların levanten Moda semtinin son üyelerinden. 1900’lü yılların başında, büyükbabası Antonio Vanocore ailesiyle birlikte Napoli’den İstanbul’a göç etmiş. O yıllarda Kadıköy’ün en aristokrat semti olmakla ünlü Moda, semte yerleşen levanten ailelerin Batılı hayat tarzıyla biçimlenmiş. Vanocore Ailesi de İstanbul’a gelir gelmez, hiç te­reddüt etmeden Moda’ya yerleş­miş. Büyükbabasından dinlediği o yılları şöyle anımsıyor Mösyö Mario: ‘İstanbul’un en varlıklı ve nüfuzlu levanten aileleri Moda’da yaşardı; İngiliz Whittall Ailesi bunların başında gelirdi. Vitol Çıkmazı Sokak (günü­müzde Belkıs Dilligil Sokak) bu aileden kalma bir isimdir. Küçük Moda’da geniş arazilerin sahibi Lorando Ailesi, sonrasında La Fontain, Tubini, Frankenstein ve Frederiçi aileleri de ünlüdür. Bu ailelerin Mühürdar, Moda Burnu, Küçük Moda’da geniş arazileri, görkemli köşkleri vardı. Son de­rece kültürlü ve varlıklı Modalı Levantenlerin semte hakimiyeti cumhuriyetin ilk dönemine kadar sürdü. Onun dışında bizim gibi orta halli levanten aileler de vardı. Vanocore, Corinthio, matbaacı Zelich ailesi, Kuntze, Perpinyani, Novotni, Raad, Mikonio Ailesi ortahalli levanten ailelerdendi. Bizler az önce sözünü ettiğim o büyük ailelerin yanında çalışırdık. Büyükbabam Antonio Vanocore, Whittall Ailesi’nin kotrasında kaptandı. Hayatını kaptanlıkla kazanırdı. Vanocore Ailesi, o yıllarda Muratbey Sokak’ta Bakkal Ali Bey’in evinde oturuyormuş. 1945 yılında, çok tanıdık bir sebeple, ‘Almanya’dan oğlum geliyor. Bundan sonra bu evde oturacak’ denilerek apar topar evden çıkarılmış. Evsiz kalan aileye, yardım elini Notre Dame de L’Assomption Kilisesi uzat­mış. Geçim sıkıntısının üstüne yersiz yurtsuzluk da eklenince, iyice perişan olan aile, kilisenin teklifini kabul etmiş. Babam 1930’lu yıllarda Joseph’te ma­rangozluk yapıyordu. O yıllarda kaçak olarak çalışıyordu. Bir levantenin Türkiye’de çalışması yasaktı. Evden de çıkarılınca mecbur kaldık, Notre Dame de L’Assomption Kilisesi’nin başrahibi ile görüştük. Katolik bir ailenin sokakta kalmasına müsaade etmeyeceklerini düşündük. Yanılmamışız! Ağabey Sokak’ta kiliseye ait iki katlı bir bina vardı, ‘orada oturabilirsiniz’ dediler. Tek şartları vardı; babam kilisenin zangocu olacaktı. Böylece babam 1945 yılında kilisede çalışmaya başladı. Bu zor günleri atlatabil­mek için ailecek babama yardım ettik. 1950 senesinde Adnan Menderes iktidara gelince bir kanun çıkardı. Türk vatandaşı olmayanlar Türkiye’de çalışa­bilir ama vergi ödemek şartıyla! Babam Bastiyano Vanocore bu kanunla çok rahatladı. Vergisini ödediği marangozluk mesleğine de devam etti. 1984 senesine kadar Saint Joseph Lisesi’nin marangozluğunu yaptı.”

    Kagit-Uzerinde-4
    Goebbels’in heyetiyle göründüğü 14 Nisan 1939 tarihli Cumhuriyet gazetesi kupürü.

    Son yıllarda, böylesi kay­naklarla, kaynak-metinlerle her karşılaşışımda, içimde belgesel-kurmaca karışımı katır filmler çekmeye hevesli bir sinemacı kıpırdıyor.

    İnsanlarla insanlar, bir o kadar da mekanlarla mekanlar arasında köprüler kuran, zaman tünellerinde dolaşacak yapımlar. Kurmaca, böyle durumlarda gerçeğin tamamlayıcısı olur; farklı tabakalar arasındaki boşlukları gerçeksi (vraisemb­lable) hamlelerle doldurur. Bir defasında Goering’in bavul ve sandıkları üzerinden ucu açık ve bulanık kalmış bir İstanbul hi­kayesinden yola çıkmıştım. Açık uçlardan biri de Goebbels’in 13 Nisan 1939’da İstanbul Moda’da, Teutonia Kulüp’te yediği akşam yemeğine bağlanabilir. Heyetiyle bir fotoğrafı yer almış basınımız­da. Alman kampını ziyaret etmiş miydi? Bu olası ziyarete ilişkin tozlu bir rafta sırasını bekleyen kayıtlar var mıdır?

    Kamera arkasındaki göz, bakış bu tür ayrıntılar arasında mekik dokuyabilir. Bunun en düzgün yolu haritalara büyüteç­le bakmaktan geçiyor sanırım. Kadıköy’ün derin tarihçisi Müfid Ekdal, doyumsuz tadlarla donattığı Kapalı Hayat Kutusu- Kadıköy Konakları’nda Şifa semtine şöyle girer:

    Kagit-Uzerinde-3
    Şifa Sokağı’nda Karmelit manastırı. Kapalı Hayat Kutusu- Kadıköy Konakları, Müfid Ekdal.

    “Anadolu Lisesi’nin bugün bulunduğu yerde Saint Joseph Lisesiyle komşu duvarı olan büyük bir arazi içinde bir rahibe manastırı (…), manastırın bahçesinin bittiği yerde denize kadar uzanan çam ve kavak ağaçlarıyla dolu çok büyük bir arazi vardı. Bu arazi II. Dünya Savaşından önce İstanbul’daki Alman kolonisi tarafından ki­ralanarak yalnızca Almanların faydalandığı son derece mü­kemmel bir dinlenme kompleksi inşa edilmişti. Türklerin ne denizden ne karadan yakının­dan bile geçemediği bu kampta Alman gençleri askeri bir disip­linle yetiştirilir, her türlü sporu en iyi şekilde yapabilmeleri için adeta zorla çalıştırılırdı. (…) Savaşın sonuna doğru Türkiye Almanya’ya savaş ilan edince Türk toprağı üzerine kurulmuş bu küçük Alman kolonisi de Türkiye’yi terketmek zorunda kaldı.”

    Ekdal, daha sonra kampın arazisine Coni Brindizi’nin göz-kulak olduğunu, kızı Elizabet’in Kadıköy’ün en güzel kızı olduğunu (ve Orhan Boran’la kısa süren bir evlilik yaptığını) aktardıktan sonra, baba-kızın bilinmeyen nedenlerle Vatikan tarafından aforoz edildikleri bilgisini veriyor!

    Kameranın arkasına gi­recek gözün sahibi, Vatikan arşivlerinden gerekçeyi bulup getirmeli.

  • Seslerin hayat kurtaran gücü musikinin iyileştirici büyüsü

    Seslerin hayat kurtaran gücü musikinin iyileştirici büyüsü

    Batı’dan Doğu’ya, Schönberg’den Fârâbî’ye müziğin iyileştici gücü tarihsel kayıtlara geçmiş. Schönberg, geçirdiği krizi, kalbine saplanan iğneyi, duruma müdahale eden sağlık görevlisini “Opus 45”te notalara dökmüştü. Musiki, kadim zamanlardan beri Hayat’a ilişkin her şeyi kendi ifade sahasında dillendirmiş. Bütün hastalıklardan bir diskotek kurulabilir mi?

    Thomas Mann 22 Ekim 1946 tarihli günlüğün­de, bir gece önce Los Angeles’taki kâşanelerinde Schönberg çiftiyle Horkheimer çiftini yemekte ağırladıklarını aktarıyor. Birkaç kelime farkla aynı izlenim notunu Doktor Faustus’un Günlüğü’nde de kullanmış. Konu, Schönberg’in taze bestesi. Opus 45’te hasta­lığını betimlediğini anlatmış onlara, “erkek hemşire”yi ve kendisine yapılan müdahaleleri de dahil ettiğini söyleyerek. Bestenin icrasının kesin zorun zoru olur görüşündeymiş Arnold Schönberg; Mann ise romanı açısından dikkate değer bir özellik bulduğunu vurgulu­yor bu ayrıntıda.

    Besteci, 2 Ağustos 1946 tarihinde Brentwood Park’taki evinde çok ağır bir kriz geçir­miş, kalbi durmuş, nefesi kesil­miş, doğrudan kalbine yapılan iğneyle geri döndürülebilmişti; o sırada 72 yaşındaydı ve hasarlı organıyla 5 yıl daha yaşayacak­tı. Kriz sonrası ruhsal cephede çabuk toparladığı görülüyor: Sadece 3 haftalık bir aranın ardından Opus 45’i yazıyor.

    Yemekte Thomas Mann’a birkaç tok cümlede anlattıkları, Opus 45 “konusu” bağlamın­da tek kaynak mı? Yazılarının toplandığı Üslûp ve Fikir’de de, mektubatında da herhangi bir göndermeye rast­lamadım. Tanıtım metinlerinde ye­gane bağ Mann’ın günlükleriyle. O “anekdot” olma­sa Opus 45’in “ne anlattığı” hakkında “doğrudan” yorum yapılamayacaktı ya, musiki yapıtı bağlamında “arka hikâye” şart mıdır: Tartışılır.

    Anlatım-cılık, Dışavurumcu anlayışın özünde var. Viyana Okulu her ne kadar arayışlarının bir ucunda ifadeyi “ses”e indirgemeyi başarmışsa da, genel çizgilerinde anlatı alanından uzaklaşılmadığı biliniyor. Opus 45 bu çerçeve­de bağlantıyı bir adım öteye taşıyan bir yapıt: Anlattığı “öznel”in, dahası “özel”in kap­samına giren yaşamöyküsel bir kesit: Besteci geçirdiği krizi, kalbine saplanan iğneyi, duruma müdahale eden sağlık görevlisini notalara döküyor. Musiki, kadim zamanlardan beri Hayat’a ilişkin her şeyi kendi ifade sahasında dillendir­miştir: Mevsimler, kuşlar, deniz ya da dağ, Aşk ya da Ölüm. Beni burada ilgilendiren “hastalık” ile ilişkisi.

    Kagit-Uzerinde
    Opus 45’in bestecisi Arnold Schönberg.

    Opus 45’in bestecisi, Heinz Holliger’in “Cardiophonie”sini (1971, 12’ 30”) nasıl karşılardı acaba? Obua ve 3 teyp bandı üzerine kurulu bu beste nabız ve nefes arası salınır; beni din­leyici öznelliğimde ve hastalık özelimde ilgilendirmiş, sarmış­tır.

    Bütün hastalıklardan bir dis­kotek kurulabilir mi? Verdi’deki verem temasından, “yakınım” Péter Eötvös’ün (çok yakın­da kaybettik!) AIDS’e dayalı “Angels in America”sına geniş güldestedir.

    Selçuklu ve Osmanlı hasta­nelerinde kimi ruh sarsıntıla­rına musikinin olanaklarıyla karşılık bulma çabasının köke­ninde baksı geleneğinin payı ol­duğu biliniyor. Sorun Fârâbî’nin makamlar ile “çalkantılara iyi gelme” tablosuna dek kurcala­nabilir.

    Konuya ilgili 2 kitabın izine rastladım: Giovanni Morelli’nin Musikî ve Hastalık’ı (2017) Ho­meros’tan Rabelais’ye, Beetho­ven’den Schumann’a sağaltım ekseninde bir incelemeymiş. James Kennaway’in Kötü Titre­şimleri (2016) ise, tam tersine, hasta edici özellikleriyle (iş­kencede kullanımı gibi) musiki yapıtlarının kullanımına odaklı çalışmaymış. İki kitaba da ulaş­maya çalışacağım.

    Bu denemeyi dostum, beste­ci, santur ustası ve yazar Sedat Anar’la paylaşmak istedim. Karşılık gelince mektubunu buraya raptiyelemek için iznini istedim.

    ENİS BATUR’A CEVABEN

    Sessizliğin kalbinden şifa verici nağmeler…

    Yazınızı okuduktan sonra ben de affınıza sığınarak birkaç kelâm etmek istedim hocam. Biraz farklı bir yerden bakacağım. Müziğin hastalıkla ilişkisi uzunca konuşulacak bir konu ama, aklıma Hallâc-ı Mansûr’un -özellikle dalak ağrısı olanlar için- şiir ve münâcatlarıyla insanları iyileştirmesi geldi (ben de sizin Lirik Şiirler’i her hasta olduğumda oku­rum. Eşime “benim ağrı kesicim bu şiirler” demiştim).

    Sadece Hallâc değil, Ebû Saîd-i Ebü’l- Hayr da bir şiirden oluşan rukye yazarak bunu muska olarak hasta gûyendenin yani ilâhî okuyucusunun boynuna asıp şifa verirdi. Bana göre anlamları aktaran, sadece sözcükler değildir; sesin tonu da en az sözcükler kadar önemlidir. Ba­zen bir sözden çok onu söyleyenin ses tonundan etkileniriz. Mesala şair Mehmet Çetin, Zazaca şiirler okuduğunda hiçbir şey anlamasam bile ses tonuyla beni etkilerdi. Ses tonumuz karakterimizin veya içinde bulunduğumuz manevi hâlin nasıl olduğunu yansıtır. Seslerimiz bizim kimliğimizdir. Müziksiz de olsa, şiirin tedavi edici gücü vardır. Buna şahidim.

    İran’da yaşadığım zamanlarda mizaç okuma (ilmi sîma) diye bir ilim öğrendim. Bu ilmi bilen kişiler ses tonumu yorumla­yıp hislerimi ve düşündüklerimi söylerdi. Başta şaşırdım ama sonra alıştım ve ikna oldum. O sıralar Ali Şeriati okumaları yapıyordum. Onun Çöle İniş adlı kitabın­da bir cümle beni çok etkilemişti. Şöyle diyordu: “Başka bir dünyanın eşiğinde durmuşum. O güneş, toprak ve hayat dünyasından gözüme tanıdık gelen tek şey sadece sükût; ondan başka gördü­ğüm her şey garip ve yabancı.”

    İşte hastalık sürecinde insana en tanıdık gelen şey de sessizlik oluyor. Seslerin daha iyi duyulabilmesi için sessizlik gerekir. Tıpkı müziğin icra edildiği konser salonunda sessizliğin sağlanması gibi. Kulaklarımızın işitemeyeceği ince ve hassas sesi, yani nefesimizi en çok hasta olduğumuzda işitmeye başlarız. Mutasavvıf Şair Hasan Lutfi Şuşud şöyle der: “Cihanda nefes kadar ince bir sanat görmedim.” İşte biz en ince sanatımızı hastalandığımızda yani sessizleştiğimiz­de idrak ediyoruz. Georges Rodenbach “Gürültü manevi acıları artırır” der. Bence fiziksel acılarımızı da arttırır.

    Sağlığımız bozulmuşsa, vücudumuzun müziğinin de ayarı bozulmuştur. Nabız ve kalp ritmimiz belirli bir düzende olmayın­ca bunu hissederiz. Bir şeylerin yolunda gitmediğini hissederiz. İçimizdeki sesleri duymaya başlarız. Hayatımız bir müzik­tir ve kişi kendini bu müziğin ahengine uyumlamak zorundadır. Gögüs kafesimiz, aldığımız nefesle kendi içinde bir oda orkestrası gibi çalar ölen kadar. Hastalı­ğımız içimizdeki düzenli ritmi bozar ve biz içimizdeki sesleri ancak bozulduğunda duymaya başlarız.

    Sesler mahremiyetimizin önemli bir kısmını da teşkil eder. Evimizdeki duvarla­rı sadece insanlar bizi görmesin diye inşa etmeyiz; seslerimiz de duyulmasın isteriz. Herkes John Cage gibi baştan sona sessizlikle örülü “4.33” adlı beste yaparak sessizliği anlamamıza yardımcı olmaz; ama herkes hasta olur ve o zaman kendi sessizliğini keşfeder. Bu kadar gevezelik yapmamın sebebi de budur hocam. Hastalık seslerle yakından muhabbet etme fırsatı veriyor insana. Tabii bunun için alımlayıcı bir zihin gerekir. Çok sevdi­ğim Paul Hindemith, Bestecinin Dünyası kitabında şöyle der: “Müzik hangi tınısal ve yapısal niteliklerle donanmış olursa olsun, alımlayıcı bir zihinle karşılaşmadık­ça anlamsız bir gürültü olarak kalır.”

    Ne mutlu bize ki bizim zihnimiz alımla­yıcı bir zihin.

    Bir döneme tılsımlı sesiyle damga vurmuş olan meşhur gazelhân Hafız Sami, hastalığında doktora gitmemiş, te­davi olmak istememiştir. Hastalığının cis­mani değil, ruhani olduğuna iyice kanaat getirip müziği bırakmak zorunda kalmış. Anadolu yakasından gazel okuyunca Av­rupa yakasında duyulacak kadar güçlü sesi olan ve kimsenin okumaya cesaret bile edemediği Şevkefza makamında plak dolduran Hafız Sami, hastalığında sessizliğe gömülmüş. Son nefesinden önce ayağa kalkıp “Allah!!!” diye haykırıp yere düşmüş ve ölmüş. Kimbilir belki de Hafız Sami’nin hastalığında keşfettiği bütün sessizlik ve âlemin en ince sanatı olan nefesi, sadece bir “Allah” diyerek nara atmasına vesile olmuştur. Hâlık yani Yaratıcı, âlemi yaratırken “kün” (ol) der ve murat ettiği şey olur. Hafız Sami de “kün” diye emreden Yaratıcı’nın sesini haykıra­rak bu dünyadan göçer. Hocam, yazınıza yazdığım bu uzun cevabımı Mevlana’nın sözüyle bitirmek istiyorum. Belki de yazdıklarımı anlatan en iyi cümle bu: “İyi­leşmek için önce hasta olmak gerek.”

  • Edebiyatın aykırıları: Merkezdeki ‘marjinal’ler…

    Edebiyatın aykırıları: Merkezdeki ‘marjinal’ler…

    “Marjinallik” -köken itibarıyla tıpkı “ex-centrique” gibi- toplum düzeninde merkezden kenara itilmişliğin, sınıra püskürtülmüşlüğün ifadesi bir iktisadi-toplumsal kategoriyi oluşturma anlamıyla kısıtlanamaz. Zamanla, özellikle modern çağda, “çizgidışı” ya da “aykırı” duruşu benimseyenleri de içermiştir. Türk edebiyatındaki anlamlar, katmanlar…

    Kagit_Uzerinde_1
    İrfan Alkaya’nın 1967’de yayımlanan Ters Horoz adlı kitabı.

    Aykırılar, rate’ler ve mar­jinaller üzerine düşün­celerimi çatarken kimi örneklerden hareket etmiştim:

    “Marjinallik”, köken itibarıyla tıpkı “ex-centrique” gibi, toplum düzeninde merkezden kenara itilmişliğin, sınıra püskürtül­müşlüğün ifadesi bir iktisa­di-toplumsal kategoriyi oluş­turma anlamıyla kısıtlanamaz şüphesiz: Zamanla, özellikle modern çağda, “çizgidışı” ya da “aykırı” duruşu benimseyenleri de içermiştir. Ece Ayhan’ın ta­nım bocalaması (deyiş yerin­deyse), bunlardan birini dışarıda tutma, “ayırma” kaygısından doğuyor: Serkeşler, serseriler, berduşlar, uyuşturucu bağım­lıları ve benzerleri de “genelde” marjinallik çatısının altına girenler. Ait oldukları kesitten dışlayamayız hiçbirini.

    Buna karşılık, Ece Ayhan’ın “ismen” marjinal statüsüne yerleştirdiği Nilgün Marmara, Sezai Karakoç, Fikret Ürgüp ya da Aktedron Fikret’in, bırakalım azami olanlarını, asgari müş­terekleri olduğunu söylemek güçtür. Herbirinin “sıradışı” kimi özellikler taşımaları aynı çatı altında tasnif edilmeleri için yeterli değildir. Ece Ayhan, kaldı ki, bu tür saptamalarında sık sık duygusal çalkantılarının tutsağı olmuştur: “Marjinallik” taslamayan Can Yücel’e bu bağ­lamda “alkol” üzerinden dirsek atması, şair bozuntusu semiz bir reklamcıyı “marjinal” sayması açmaz örneklerden yalnızca ikisi. “Mülk sahibi” olmayan (ki doğru mu bilmiyoruz) Sezai Karakoç’un “siyasal parti sahibi” olduğunu farketmemiş miydi? Aktedron hem de nasıl marji­nal biriydi; ama hem mal-mülk sahibiydi, hep de hapçı ve şırın­gacı. Sözün özü, Ece’de ölçüler dağınık manzara arzetmiştir.

    Kagit_Uzerinde_6
    Ayşe Şaşa
    Kagit_Uzerinde_5
    Alp Zeki Heper

    Bana öyle geliyor ki, kulla­nım biçimi gözönünde tutuldu­ğunda, iki farklı anlam tabakası kurmuş “marjinallik”. İlki, daha yaygın olanı, bir toplumsal-ik­tisadi katmanı işaretliyor; yarıyarıya sınıfsal, yarıyarıya aktörel vurgularla. İkincisi, “burjuvazi içi” bir özellik taşıyor ve “aykırılık” üzerinden temel­lendiriliyor. Ortak yönleri yok mu, var, ama belirleyici görün­müyor. Ece Ayhan’ın “doğru” ve “dürüst” sıfatlarını kullanması da hepten dayanaksız: Sülün Osman da, Ayşe Şasa da, Oğuz Alplaçin de “marjinal”diler.

    “Marjinal”lerimizi ve “rate dahi”lerimizi derleyecek bir ansiklopediye gereksinme var. Sakallı Celâl’den Hayalet Oğuz’a doyum verici biyografi çalışmaları yapıldı (çalıştığım yayınevlerinden çıktı bu ikisi). Majör figürler bu andıklarım; onlara Fikret Ürgüp, Akted­ron Fikret, Alp Zeki Heper, Ece Ayhan, Sitare Ağaoğlu, Ergüder Yoldaş eklenebilir.

    Kagit_Uzerinde_4
    Aktedron Fikret

    Minör figürlere odaklan­makta zorlanılıyor; çünkü bıraktıkları izlerden tanıyor olsak da onları, yaşamöykü­lerine ilişkin yeterli veriye ulaşmak oldukça güç aradan zaman geçince. Böyle bir an­siklopedi yapılmalı ve yönetimi Kaya Tanış’a verilmeli. Sıkı bir danışman kadrosuyla: Ekrem Işın, Taner Ay, Ümit Bayazoğlu, Gökhan Akçura. Fikir babası fakir de fahri danışman olur!

    Kagit_Uzerinde_8
    Ergüder Yoldaş

    Bir başka vesile, bazı marji­nal şairler üzerinde durmam gerekti: Gong’un Yasin Yasin’i, Ters Horoz’un İrfan Alkaya’sı, Laga Luga’nın Selçuk Uçku’su ve sırra kadem basan İsmail Te­oman beni bir defa daha konuya taşıdı.

    Kagit_Uzerinde_9
    Fikret Ürgüp

    Kurcalarken karşılaştım Utku Varlık’ın İrfan Alkaya’yla ilgili portre yazısına. Savruk yazılmış ama önemli bir metin. Akademi’de aynı dönemden ve yakınlarmış besbelli. Ters Horoz’u birlikte tasarladıkla­rını aktarıyor Mehmet Güler­yüz’le. Çarpıcı bir Atatürk büstü anekdotu var yazıda; anı kitabı Zero Hipotez Fragmanlar’da başka bilgiler yeralıyor Alkaya hakkında.

    Kagit_Uzerinde_7
    Ece Ayhan

    Utku Varlık’ın “Selçuk Uçku da kimmiş” tavrı çiğ ve güdük: Laga Luga’daki şiirleri gör­meden yargı getirince böyle boşluğa düşülüveriyor. Buna karşılık, İrfan Alkaya’ya ilişkin portre denemesi değerli; geniş bir bölümü burada ağırlıyorum:

    Kagit_Uzerinde_2
    Sakallı Celal
    Kagit_Uzerinde_3
    Oğuz Alplaçin

    “Orta boylu, her zaman bir haftalık bir sakal, saçlarını kendisi kestiği için ortaçağı anımsatan bir kafa, uzun sü­redir kırılan gözlüğün camla­rına telden yaptığı bir gözlük, camları nasıl tutturduğunu da merak etmedik. Çok uzun bir asker kaputu, eski postal­ları bile göremezdik, içinde ne zaman yıkandığı meçhul bir gömlek. İrfan bu dış kabuğun içinde yüzerdi; uzun süredir kendi halinde gelişen şeker hastalığı onu yavaş yavaş kemi­riyordu. İki elinin parmakların­daki yaralar iyileşmiyor, kirli sargıların içinde bazı parmak­ların eridiği gözle görülüyordu. Bir kolunu kullanamıyordu, omuzundan askıya alınmış bu kolun görevi; İrfan’ın üstün­de önemle çalıştığı “Bizans müziğinin” notalarını karala­dığı bir defteri taşımaktı. Şiir çalışmaları da buna eklenince, kaputun iki cebi de arşiv göre­vini yapıyordu. Bu kolla bazen bozuk bir mandolin de taşırdı, bu parmaklarla bir çalgı işlevi olamayacağı için kimse sesini çıkartmazdı. Bir de ağzında her zaman yanan bir sigara olma­sıydı, elini kullanmadığı için, sigaranın nasıl olur da ağzını yakmadığını merak ederdim. İrfan her zaman meşguldü, kimsenin haberi olmadığı Bizans müziğini çalışmalarına katkıda olmak için aramızda bir Bizans Korosu kurmak kararı aldık, İrfan yönetecekti koroyu, çaycı Ahmet’in yan mekanında toplandık, önemli olan müziğe saygıydı, şamata yapmadan ve de İrfan’ı ürkütmeden. Ne yazık ilk toplantıda koroda kimin önde kimin arkada olacağı ko­nusunda çıkan tartışmada İrfan tarafsız kaldı ve de oyun bozan­ları korodan çıkarttık. Dalga geçmek bir yana kimse de bu Bizans müziğinin ne olduğunu anlayamadı ama şair tarafının önemini; İrfan’ı yüreklendire­rek, Ters Horoz kitabının basıl­masına ve de Akademi’de bir “hommage” günü yapılmasına kadar gerçekleşti. İrfan “absürt şiir”de kendinin öncü olduğunu savunurdu, örneğin:

    İstanbul’u dinliyorum

    Gözlerim kapalı

    Maçka’ya gidemiyorum

    Kagit_Uzerinde_10

    Karaköy tıkalı

    Tak tik tak biraz sonra

    Nemçe kralı da orda

    Ya da başka bir şiir, yine Ters Horoz kitabından:

    GANGSTER

    Bir gün

    Gidiyordum “Mançester”de

    Bir gangster gördüm

    Kagit_Uzerinde_11

    Yatıyordu yerde

    Ey Mançester Mançester

    Bu ne biçim gangster

    Paçasını almışlar

    Aşşık kemiği nerde.

    O yıllar ilgilenmediğimiz “petrol” ve Ortadoğu’nun far­kındaydı İrfan:

    Şattülarap

    Halim harap

    Nasibim olsun

    Bi yudum petrol

    (…)

    Akademi’deki yıllarımdaki büyük dostum Necati Ayden’le (Kürt Neco) İrfan’ı nasıl tiyatro­ya bağlayabiliriz kurgularını, hemen üstüne gitmeden, önce anlatarak, sevdirerek yapmayı kararlaştırdık. Yine o günlerde beraberce, morgda kavanoz­lardaki fetüsleri süper 8 mm. çekmiştik ama bu çekimleri senaryosunu yazdığım “Giz” fil­minde kullanacaktık. Bu her iki projede de İrfan’a önemli bir rol düşüyordu. Sonuçta bu yakla­şımlar tersine döndü, İrfan önce kendisinin de bu konuda bir oyun yazdığını, nasıl olur da bir Alman bunu kendi yazmış gibi gösterdiğini, bize defterlerin­den bunu bulup göstereceğini söyledi. Gençtik, biraz naiftik ve de aklı dağıtan tüm bozukluk­lardan haberimiz yoktu. Mimar bölümünden bir arkadaşımız bize İrfan’ın ileri derecede şizof­ren olduğunu kanıtladığında, daha başka bakmaya başladık İrfan’a ve de ona bir başka türlü yardıma karar verdik. Evet, Aka­demi Heykel bölümünde herkes Atatürk büstlerinden yolunu buluyordu; neden İrfan bundan nasibini almamıştı? Karar ve­rilmişti, önce hocalara soruldu, çok ilginç onlar İrfan’ı bizden iyi tanıyorlardı, yanıt “Atatürk ve İrfan, nasıl olabilir?” Evet olabi­lirdi ve biz daha çoğunluktay­dık. Konkur mu unuttum ama İrfan bir Atatürk büstü yaptı ve bronz dökümüne kadar peşini bırakmadık, sonuçta Emirgan Parkı’na konulmak üzere resmî bir anlaşma yapıldı, bir törenle büstün açılışı yapılacaktı.”

    Zero Hipotez, Fragmanlar (2018 Bozlu Art Project) önemli bir anı kitabı genel hatlarında. Bu eksenden taşan bölümleri de var, biri de ne yazık ki Orhan Pamuk-Anselm Kiefer buluşma­sıyla ilgili: Alman sanatçının ya­pıtına talihsiz yaklaşım bence.

    Buna karşılık, kitabın Cellât Ali (s. 98-105), Hayalet Oğuz (s. 151-155), Cihat Burak (özellikle s. 114-115), Orhan Veli’nin ölüm maskesi (s. 177-178), Paris’teki Türk elçiliğinde kavga (s. 190- 199) bölümleri hem iyi anla­tılmış, hem belgesel nitelikler taşıyor.

    Cihat Burak’ın kedi mace­raları ve onlarla muhaveresi (!) başlıbaşına bir antologya parçası.

    Orhan Veli’nin ölüm maske­sini kızkardeşi Firuzan Hanım, Ömer Koç’a emanet etmiş.

  • Monet’nin ‘Nilüfergiller’i: 8 panoda ışığın dereceleri

    Monet’nin ‘Nilüfergiller’i: 8 panoda ışığın dereceleri

    “Nilüfergiller”in 19. yüzyıl sonlarından 1926’ya giden zaman dilimindeki gerçekleşme süreci; Claude Monet’nin, çoğu gözüyle ilgili ağır sağlık sorunlarına bağlı, inişli-çıkışlı ama kesintisiz bir serüven. Giverny’de kurduğu-geliştirdiği komplekste, “Nilüfergiller”i oluşturan ve 200 m2’lik oylumu taşıyan 8 pano, bahçenin “özünü” temsil ediyordu.

    Claude Monet’yi bütün izlenimci ressamlardan ayırıyorsam, modern resmi başlatan ilk pre-modern olduğunu düşündüğüm için: Soyutlama gücü o işe/işine koyu­lasıya hiçbir ressamda böylesine öne çıkmamıştır.

    Rouen Katedrali çeşitlemele­riyle, opus magnum’u “Nilüfergil­ler dekorları”nın arasını dolduran çok sayıda yapıtında gözlemleni­yor bu ayrıksı seçimi. Sözgelimi Londra’ya, bir tek sisi resimlemek için gitmiş gibidir.

    “Dekor” kavramını zaman içinde büsbütün küçültücü kav­ram olarak değerlendirir oldular. Monet, tersine, ısrarla üzerinde durur, yapmakta olduğu çalış­maları o yönde tanımlamıştır (bu anlamda, Matisse’in de izini sürdüğü unutulmamalı). Teknik bir terim olarak “tablo”ya da pekala şüpheyle yaklaşılabilir. Sonuna dik açıyla bakılmalı: Resim nerede duracaktır?

    Bir defa daha “duvar” konu­suyla karşı karşıyayız. İş, doğ­rudan duvara resim yapmakla başlamıştır, mağaralardan kutsal sayılan mekanlara giden uzun yolda. Neden sonra “retable”lerle boşlukta, duvara dayanmaksı­zın durabilmiş resim -Colmar Müzesi’ndeki görkemli Issenheim örneği nedir, dekor değilse.

    Daha da sonra sıra asılma tarihine geliyor resmin: Duvar­la yeniden “symbios” ilişkisine kilitleniş. Üstüne üstlük esge­çilen bir ek kafes yaptırımıyla: “Dekor”un istilacı ögesi: Çerçeve (Quadrus, Quadrum, cadre -dörtgen, kadr, çerçeve ve ötesi, geniş filolojik alan).

    kagit_uzerinde_1
    Claude Monet (1840- 1926), “Nilüfergiller” (Nymphéas) üzerinde çalışırken…

    Fenêtre’in yazarı Gérard Wajcman, fazla çekiştiriyor belki Alberti’nin cümlesini (ve fazla didişiyor Damisch’le): “Bir tabloya boşlukta bir dörtgen kurup pen­cere açarak başlıyorum resme” diyor Yenidendoğuş’un hezarfe­ni. Wajcman şüphesiz önemli açılımlar getiriyor konuya: Pencere, duvarda bir dörtgen, dışarıya açılıyor uzam oradan ve biz pencereden bakıyoruz. Buna karşılık tablo pencere de­ğil tam: Ona bakıyoruz; içinde, bulunduğu uzamın dışarısı de­ğil kendi hikayesi var. Fenêtre, mimariye girişte dokunuyor, teğet geçiyor ardından.

    “Pencere” konusunda oluştur­duğum dosyamda özellikle Le Corbusier’nin yaklaşımını başkö­şeye oturtmuştum. Kaldı ki, onun duvarları duvar olarak koruma bağlamındaki duyarlı bakışı ve buna koşut biçimde geliştirdiği “tablo kütüphanesi”nin duvarı özgürleştirici formülüne değin­diğimi unutuyor değilim.

    Wajcman uzun bir bölümü çerçeveye ayırıyor kitabında (Simmel’in denemesi okkalı yorum isterdi). Çerçeve yapan marangozlar geçmişte ressam­dan fazla gelir sağlar, üstelik altınyaldız kaplama işini onlara bırakırlarmış!

    Çerçeve, tablonun sınırlarını koyuyor. Kimi zaman verso’daki değerli bir parçayı maskele­diklerini biliyoruz. Çerçevenin estetiği (Simmel) benim gözüm­de çok aşınmış konu. Müzeler­deki görkemli(!) çerçevelerin neredeyse tümünü “kitsch” buluyorum; dahası yapıta had­dini bilmez biçimde müdahale ettikleri düşüncesindeyim -ileride, tablolar o yüklerinden yalıtılacaktır. Bu düşüncelerim Le Corbusier’ninkilerle çakışıyor farkındayım; gene de okuru bir doğrudan etki olmadığına inan­dırmak isterim; öyle ki mimarın Notlar’ını ilk okuduğumda ben­zerlik beni hem şaşırtmış hem sevindirmişti -insan, ustalarda fikirleri onaylansın ister.

    Bir kitap tasarısı olarak “Pencere”, belgesel sinemacılara “Resim ve Işık” izleği üzerin­den Ocak 2003’de verdiğim bir konferans sonrası tetiklendiydi; “iz”leri dosyada duruyor. Pence­re, pencereden bakmak, “kad­raj-manzara” ilişkisi beni her vakit kurcalamıştır.

    “Nilüfergiller”in 19. yüzyıl sonlarından 1926’ya giden zaman dilimini kaplayan gerçekleşme süreci; Monet’nin, çoğu gözüy­le ilgili ağır sağlık sorunlarına bağlı olarak inişli-çıkışlı ama kesintisiz bir serüven: Giver­ny’sindeki adam, neden sonra André Masson’un “izlenimci­liğin Sixtine’i” yakıştırmasıyla taçlandıracağı bir “iş”in başından hiç ayrılmıyordu. Tamamla­maya yaklaşırken yeri üzerinde durmaya başlamıştı. “Dekor”lar bütününün parçalarına bölü­nerek saçılması olasılığı yılgıya düşürüyordu ressamı. Hazır duvarlara oturtulabilecek bir top­lam değildi “Nilüfergiller”; onları en doğru biçimde taşıyıp suna­bilecek duvarlar dekorun temel şartıydı artık. Bugün Orange­rie’deki çözüme kolay ulaşılma­mıştır -meraklısı yaşananların izini sürebilir kolaylıkla: Belgeler ve bilgiler arşivde ve internetten ulaşılabiliyor her birine.

    kagit_uzerinde_2
    “Hazır” duvarlara oturtulabilecek bir “toplam” değildi “Nilüfergiller”; onları en “doğru” biçimde taşıyıp sunabilecek duvarlar dekorun temel şartıydı (üstte ve detay altta sağda).
    kagit_uzerinde_3

    Giverny’de kurduğu-geliş­tirdiği bahçe kompleksini ayrı bir eser olarak görmüştü Monet. “Nilüfergiller”i oluşturan 200 m²’lik oylumu taşıyan 8 pano bahçenin özünü temsil ediyordu. Onlarda ışığın bütün derecele­rini denediği tartışılmaz. Her rengin her değişkenini -öyle ki ısrarla bakan, bir noktada Sim­mel’in “grülp”ünü bile seçebilir (düşünürün 1904 tarihli masalı varolmayan renk üzerine!),

    “Nilüfergiller”i hazırlayan Giverny’deki bahçeyi, ressamın ölümünden yıllar sonra gezme olanağım oldu. Paris’e dönüşte, sıcağı sıcağına yeniden Orange­rie Müzesi’ndeki biri öbürüne açı­lan iki salonun girdabına kendimi bıraktım. Yapıt, benim öznellik haritamda, sanatta soyutlama gizilgücünün doruk örneklerinin başında geliyor. İçimde yayılan karanlık katmanlarından, ışık hararetlerinden şiir çatarken nasıl yararlandım -borçların en telafisi güç olanı.

    Çerçevelemeye dönersem: Orangerie’de Nymphéas’lar için kurulan sahte duvarlar özünde 8 panonun da hem çerçeveleri­ni hem de passe-partout’larını oluşturuyor. Panoları çerçevele­yen ensiz kadrajlarsa onları, her birini tutturmak için.