İnsanlar çok eskilerden beri, başlarına neler geleceğini ve niyetlerinin hayırlı olup olmadığını öğrenmek için çeşitli yollarla fal baktılar. Bunlardan belki de en özeli, rastgele bir sayfa açarak yapılan kitap falıydı. Minyatürlü fal kitapları, bu iş için üretilmiş en renkli örneklerdi. Türk ve Fars kültürlerinde kendine önemli bir yer edinen falnâme literatürünün en seçkin örneklerinden, bu toplumların inanç dünyasına dair küçük birer özet.
Osmanlı dünyasında yaşasaydınız ve sefere çıkmak, alım-satım yapmak, ortaklık kurmak, evlenmek, taşınmak, çocuğunuzu mektebe yazdırmak, devletlülerle görüşüp hacet dilemek, kul ve cariye alıp satmak yahut hacca gitmek gibi niyetleriniz olsaydı; bunların hayırlı olup olmadığını öğrenmek için bir kitap falı bakmak isteyebilirdiniz. Bunu Kur’an’dan, sevdiğiniz bir şairin divanından ya da sırf bu iş için tasarlanmış “falnâme” adı verilen fal kitaplarından yapardınız; eğer göz zevkinize de düşkünseniz, muhtemelen minyatürlü olanları ilk tercihiniz olurdu.
1614-16 arasında minyatürlü bir fal kitabı hazırlayıp 1. Ahmed’e sunan vezir ve kitap onarıcısı Kalender Paşa’nın tavsiyesine göre, abdestten sonra üç ihlas bir fâtiha okuyup bu kitaptan rastgele bir sayfa açmalı ve çıkan minyatürün karşısındaki fal ile buradaki birtakım dinî öğütlere rıza göstermeliydiniz. Zaten falınıza çıkan minyatürler de çoğunlukla kadim dinî-mitolojik öğelerin tasvirlerini içerecekti.
Seyyâh-ı âlem Evliya Çelebi, 17. yüzyıl İstanbul’unda Hoca Mehmed Çelebi namında yaşlı bir falcı-nakkaş ile tanışmış. Bu adam, kendi üretimi olan minyatürleri 1 akçe karşılığında müşterisine “çektiriyor”, çıkan fala uygun bir de şiir söyleyip herkesi güldürüyormuş. Anlaşılan o ki onun minyatürleri Kalender Paşa’nın derledikleri gibi bir kitabın kapakları arasında saklı değil, teşhirlikti. Hocaya ait minyatürlerin akıbeti meçhul olsa da günümüze ulaşabilen örnekler bize Osmanlı inanç dünyasından türlü haberler veriyor.
Âdem ve Havva Kalender Paşa Falnâmesi’nin ilk sayfasını açtınız ve falınıza bu minyatür çıktı. Hemen karşı sayfada, minyatürdeki iki ilk insanın akıbetiyle paralel olarak sizin durumunuz yorumlanır: “Bu falın öncesi perişanlık, sonrası hayır ve hoşnutluk. Hakk sana devlet ve rızık verdiği hâlde sen kadrini bilmez, kötü hayallerin peşinde koşarsın”. Yazara göre fal sahibinin muradına erişmesi için yapması gereken bolca hayır işleyip Tanrı’ya boyun eğmek, kötü arkadaştan ve karşı cinsten sakınmaktır (Nakkaş Hasan’a atfedilir, TSMK H. 1703). Kalender Paşa Falnâmesi
Fakat yılan? Hz. Âdem ile Havva’nın cennetten çıkarılmasına sebep olan, İslâm’a göre Şeytan’dır. Ancak burada İncil’deki yılan anlatısı betimleniyor ve köşeye kendini beğenmişliğin sembolü olan gösterişli bir tavuskuşu konuluyor. Bir melek ise şaşkınlıkla olanları izlemekte. Bu detay, Müslüman nakkaşın dünyasında dinlerarası inanç öğelerinin oldukça geçişken bir yapıda olduğunu düşündürür. Kalender Paşa Falnâmesi
Hz. Ali talihi Hz. Ali ölümünden sonra gerçek kişiliğinin ötesinde pek çok destana konu oldu. Bunlardan birkaçı ejderhalarla olan savaşını anlatır. Fâl-ı Kur’ân’daki bu tasvire göre de bir ejderhayla mücadele ediyor. Yüzü İran geleneğine göre örtülü çizilmiş. Fal kitaplarında Hz. Ali veya ona dair herhangi bir öykünün tasvirini çeken kişi talihlidir ve düşmanlarına üstün gelecektir (TSMK, H. 1702). Fâl-ı Kur’ân
Dabbetülarz Kıyamet yaklaşınca bir elinde Hz. Musa’nın asası, bir elinde de mühr-i Süleyman’la ortaya çıkıp inanmayanların burunlarını mühürleyeceğine inanılan bir yaratık: Dabbetülarz. Görünüşü çok farklı biçimlerde düşlenmiş olsa da, üzerinde ittifak edilen nokta onun çeşitli hayvanlardan uzuvlar taşıdığıdır. Paşa’ya göre bu falı çektiyseniz hâliniz fena! Gam ve eleme işarettir; niyetlerinizi bir süre bekletmeli ve sıkıca tövbe etmelisiniz. Bu gibi kötü fallarda Paşa, talihi değiştirmek için, Sünnî inanış içinde hayli yadırganabilecek öneriler verir: Türbe ve mescitlerde mum yakmak ve adak adamak gibi. Öneriler arasında köprü onarmak ve cinsel perhiz de var. Kalender Paşa Falnâmesi
İmam ve dev Şiî toplulukların önde geleni İmamiye’ye göre Hz. Ali ve onun hilafetini devam ettiren 11 imamı benimsemek bir iman konusu kabul edilir. Böylece imamlar da destanlara konu olur. Burada sekizinci imam Ali Rıza, su canavarını mızrağıyla öldürüp su insanlarını haylaz devin kötülüğünden kurtarıyor. Kalender Paşa’ya göre bu fal zafere işaret. Onun derlemesinde Safevî nakkaşların da çalıştığı tahmin edilmekte ve yüzünün örtülü çizilmesine bakılırsa, imam yüksek bir kutsal kişi olarak kabul görüyor. Kalender Paşa Falnâmesi
Hipokrat ve Simurg Burada Simurg’u ve üzerinde Doğulu kostümleriyle tıbbın babası Bukrât’ı (Hipokrat) görüyoruz. Büyük İskender de çoğu kez onun gibi giydirilir ve Doğu-İslâm dünyasınca benimsenir. Efsaneye göre Bukrât bu kuşun sırtında Kaf Dağı’nın ardına ilaç edinmeye gitmiştir ve bu fal her konuda hayra işarettir. Kalender Paşa Falnâmesi
14. yüzyılda, 1. Murad döneminde kurulan Yeniçeri Ocağı, 1826’da 2. Mahmud tarafından ilga edilinceye kadar dışarıya kapalı doğasıyla kendine has bir kültür oluşturdu. Bektaşilik, ahi kardeşliği ve savaşçı erlerin dayanışması, onlardan geriye benzersiz bir sözlü kültür mirası bıraktı: Argoları, jargonları ve sözlü ritüelleriyle Yeniçerilerin lügatına “imkân dâhilinde” bir bakış…
Dışarıya kapalı her topluluk gibi Yeniçeri ordusu da, muhtemelen ilk kurulduğu günden beri ‘kendi dili’ni üretmeye başlamıştı. Dışarıdan gizlemek istedikleri manaları, ortak dildeki bazı kelimelere mecaz yoluyla yükleyerek argolarını oluşturdular. Aralarındaki mesleki iletişimi kolaylaştırmak için de bir “jargon” yarattılar.
13. yüzyılda Selçuklu Anadolu’sunda kurulan ahi kardeşliği ve 15. yüzyılda resmen bağlandıkları Bektaşi tarikatı, bu kapalı grubu ortak dinî-ahlaki temellerle iyice kenetledi ve kuvvetle muhtemeldir ki kelimelerini de askerî bir renkte şekillendirdi. Böylece ocağın yıkıldığı 1826’dan sonra bile tulumbacı ve külhani üslubunda yaşayacak bir sözlü kültür mirası ortaya çıkmış oldu.
Bir misafirin gözünden 1657-58’de İsveç büyükelçisi olarak İstanbul’da bulunan Claes Ralamb böyle görmüş Yeniçerileri. Yeniçeri alayının en arkasında at üzerindeki yazıcıları betimlemiş (Stockholm Nordiska Müzesi).
Yeniçeriler, Eski ve Yeni Odalar adıyla bilinen kışlalarında imparatorluk başkentinin merkezini tutmaktaydı. Bu sebeple onlara dair herşey gibi kelimelerinin de kayda geçirilmesi ve bu kayıtların günümüze ulaşması mümkündü. Ancak 1826’daki isyan cebren ve kahren bastırıldığında, Sultan Mahmud, Bektaşilik de dahil olmak üzere Yeniçerilere dair her türlü hatıranın yokedilmesini istedi. Kışlalar top ateşine tutulurken Yeniçeriler eliyle üretilmiş pek çok evrak Ayasofya külhanlarında kül edildi. Günümüze onların lügatını okuyabileceğimiz birkaç kanunname ile edebiyata, tevârih ve seyahatnamelere yansıyan birtakım satırarası izler kaldı.
Tüfek, aslan, kudret
İtalyan ressam Jacopo Ligozzi tarafından 16. yüzyılda yapılmış bir Yeniçeri çizimi. Omzunda tüfeği, belinde eğri kılıcı ve ay-yıldızlı baltasıyla mağrur; pembe kaftanı ve küçürek yüzüyle zarif. Yanındaki aslan gücünü yansıtıyor ya da sadece bu çerinin padişahın hayvanlarıyla ilgilenen Samsoncular bölüğünden olduğu anlatılmak istenmiş (New York Metropolitan Sanat Müzesi).
Bir yeniçeri nasıl konuşur?
Yeniçerilerin sözlü kültürlerini elbette yine yazılı kaynaklardan öğreniyoruz. Günlük hayatta sık kullandıkları sözcüklerin ve genel anlamda konuşmadaki üsluplarının ne olduğu, konuşma diline yakın olarak kayda geçirilmiş bazı yazılı izlerden takip edilebiliyor.
Bektaşi kültürüne dâhil ve ehlibeyt sevgisine aşina olan Yeniçeriler, belki de Kerbela’dan gelen yakıcı hatıralar nedeniyle acı ve çileyi fazlasıyla önemsiyordu. Kavânîn-i Yeniçeryân, acemi oğlanların bela çekmeden kapıya çıkmaması gerektiğinden bahseder. Bu, onları türlü zorluklara alıştıran, kemale erdiren bir yoldur bir bakıma. Evvelden bir Yeniçeri olan Mimar Sinan da, 1587’de Sâi Çelebi’ye dikte ettiği Tezkiretü’l-bünyân’da şu dizeleri söyler:
Çorbacı
İsveç’in 17. yüzyılda İstanbul’da bulunan büyükelçisi Claes Ralamb tarafından bir çarşı ressamına sipariş edildiği düşünülen minyatürlerden. Ralamb Kıyafetnamesi diye de bilinir (İsveç Millî Kütüphanesi).
“Olup yeniçeri çektim cefâyı
Piyâde eyledim nice gazâyı
Bundan sonra da padişah uğruna zorluklara katlanmayı ateşe girmeye benzetir:
“Eskiden kuluyuz yeniçeriyiz
Yanar od’a girer semenderiyiz”
Gücü ellerinde tutmaları ve içinde yetişegeldikleri askerî kültür, onlara her zaman cevval bir eda katmış. Bu sebeple grup aidiyetlerinin ve egolarının yüksek olduğu, bunların da konuşmalara güç vurgusu olarak yansıdığı tahmin edilebilir. 16. yüzyılda yaşamış tarihçi Gelibolulu Âlî, kahvehanelerde toplanan Yeniçerilerin sabah akşam oturup gıybet etmelerinden, “Fülân zamanda ağa idim, fülân devletlûya kethüdâ [kâhya] idim” diye böbürlenmelerinden yakınır.
Yeniçeri selamı
Kollarını çaprazvârî usulde bağlayarak selam veren Yeniçeri.(Mahmud Şevket Paşa, Osmanlı Teşkilat ve Kıyafet-i Askeriyesi, İstanbul 1909).
Topkapı Sarayı arşivlerinde bulunan 16. yüzyıla ait bir mektupta ağalarının değiştirilmesini isteyen Yeniçeriler, Muhteşem Kanûnî’ye kim olduklarını hatırlatma gereği duyarlar: “Vallahilazim adımız Yeniçeridir… Vallahi fesâd ideriz, onat [iyice] âgâh ve haberdâr olasın…” Grup aidiyetleri ve yoldaşlıkları, Vezîriâzam Rüstem Paşa’ya yazdıkları aynı konulu diğer mektuplarına ise şöyle yansır: “Biz hod bir koyun sürüsüne benzer tayfayuz, birimize ne olursa cümlemizedür!”
Tabii rakiplerine karşı da küçümseyici idiler: Sekbân-ı Cedîd’i kuran ve kendilerini sindirmek isteyen Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa’yı tehdit ve aşağılamak için, 1808’in bir Ramazan günü Bâbıâli duvarlarına şu sözleri yazdılar: “Rumeli’nden geldi bir çıtak, bayram ertesi ya kılıç oynayacak ya bıçak!”(Çıtak, “düzgün konuşamayan Rumelili köylü” demekti).
Seğirdimler Yeniçeri mutfaklarında kullanılacak etleri taşıyan atların yanında yürüyen Yeniçeriler (Ahmed Cevad Paşa, Etat militaire ottoman depuis la fondation de l’Empire jusqu’à nos jours, Paris 1882).
Bağlı oldukları tarikat, Bektaşilik, İslâm öncesi Türk inanışlarını ve pek çok mahalli itikadı içinde harmanlayan, temel ibadetlerin yerine ayin ve erkânı koyan, esnek ve pratik bir yapıya sahipti. Tam da sonradan Müslüman olmuş ve bedenî yükleri oldukça fazla olan bu askerlere göre. Onların da her asker gibi karşılarında ölüm vardı ve inançları bununla başaçıkmalarında önemli bir yer tutuyordu. Savaşırken Allah’ın birliğini ikrar etmek bu yollardan biriydi. Evliya Çelebi’ye kulak verirsek, Yeniçeriler savaşırken: “Allah yektir yek! Alarka! Vura dura duta!” diye haykırırdı. Yoldaşların Ocağa kabul belgeleri demek olan sofa tezkirelerinde kayıtlı, son zamanlara ait şu sözler, bir ayin duası gibi hep bir ağızdan okunuyor olmalıydı:
“Müminiz kâlûbelâdan beri, Hakk’ın birliğini eyledik ikrâr; bu yola vermişiz seri, nebîmiz vardır Cenâb-ı Ahmed-i Muhtâr; ezelden beri mestâneleriz [mest olup kendinden geçenleriz], nûr-ı ilahîde pervâneleriz [ilahi ışığın etrafında dönen kelebekleriz], bir bölük bu cihanda divâneleriz, sayılmayız parmakla, tükenmeyiz kırmakla, taşramızdan sormakla, kimse bilmez hâlimiz. On iki imam, on iki tarik, cümlesine dedik belî [kabul], üçler, yediler, kırklar, nûr-ı Nebî, kerem-i Ali, pîrimiz sultanımız Hacı Bektaş-ı Velî…”
Tartışan Yeniçeriler 3. Ahmed’in oğulları için 1720’de tertip ettirdiği şenlikte Nakkaş Levnî’nin gözü, akrobasi oyunlarını boşverip aralarında tartışmaya koyulan birkaç geçimsiz Yeniçeriye takılmış (Surnâme-i Vehbî, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi).
17. asır saz şairi Kayıkçı Kul Mustafa’nın –ki kendisi de bir Ocaklıydı- Yeniçeri yoldaşlar arasında ezbere okunan şu iki dörtlüğü, hem inançlı hem güçlü hem de düşmanını hor gören cengâver resmini çok iyi betimler:
“Biz açınca Resûl’ün sancağını
Şehîd olan görür cennet bağını
Gâziler çekerler gazâ tığını
Mevlâ’nın arslanı Ali bizd’olur
Ölümüz dirimiz dönmez savaştan
Yüreğimiz pektir demirden taştan
Ne pervamız vardır şol karabaştan
Âlemin Rüstem-i Zâl’i bizd’olur”
PADİŞAHA TEHDİT GİBİ MEKTUP
Yeniçerilerden Kanûnî’ye: ‘Sen bir alay zâlime güvenip dizginleri salıvermişsin!’
Yeniçerilerin takriben 1558 civarında Kanûnî’ye gönderdikleri şikâyet mektubundan bir bölüm. Mektubun tonu, üslubu ve içeriği, Yeniçerilerin Kanûnî gibi bir padişah karşısında bile ne denli pervasız olduğunu gösteriyor:
Hâliya [hâlen] ağamız olan kimesnenin [Ahmed Ağa] elinden âciz ve fermânde [güçsüz] kaldık. Âl-i Osman peydâ olalu ve yeniçeri yeniçeri olalu böyle zâlim, böyle haramzâde müfsid, sûret uğrusu şeytan sofusu azyemez ağa ne gelmiştir ve ne gelecektir, bunun zamanında yeniçeri olmaktan gâvur olmak yeğdir. Devletlû padişah! Sen bunu adam sanursın; bu adam değildir, bu şeytan aleyhü’l-lâne[nin] kendüsidir. Hayf yazdık [yazıklandık] senin buna ittüğin îtikâda. Hâşâ ve kellâ bu senin terbiyende büyümüş ola. Yazuk değil midir? Ne hak bilür ne şeriat bilür, bir zâlim müfsiddir kanden [nerden] geldi? Evvelâ her kim bunu ortaya getürüp ağa olmasına sebep olduysa Tanrı rahmetinden mahrum ola…
Kuyumcu Kasım ki kendüye [kendisine] üsküfler ve kemerler işlemekte, bunca kulların var ki kimi atan ve deden kuludur, ol zamandan berü taş yasdanup [taşı yastık edinip] toprak döşenüp hizmette dururlar, anlara ancak müyesser [nasip] olmaz. Kuyumcu Kasım gibi kızı sohbette gidilikle [pezevenklikle] meşhûr iken ana sancak alıverirsin, gâfilsin!.. Bizim günâhımuz nedir ki bu Macar kâfiri ki dün gâvurdan gelmiş, henüz tomuz eti ağzında kokaduruyor, bize havâle idesin… Sen bir alay zâlime îtimâd idüp irhâ-i inân itmişsin [dizginleri salıvermişsin], anların ise eksükleri değildir, her kangisine varup hâlimizi ağlasavuz [ağlasak] ‘ben bilmezim ol ağanuzdur ol bilür’ deyü cevâb iderler. Ya biz hâlimizi kime ağlayalum?
Elhasıl sabır ve takat kalmadı, bıçak söküğe erdi, gayetle canumuz acıduğundan sana arzuhâl itdük. Ya bu zâlimi bizden gider, bizi bunun şerrinden halâs eyle [kurtar] yahut bir küllî [büyük] fesâd ideriz, nice cân telef olup nice Müslüman’ın rızkı zâyi ola, ırz ve nâmusa halel geldüğinden gayrı Hak katında dahi mes’ul olursun, vebâli boynuna. Elhasıl sözün doğrusunu söylerüz; senden dahi ve oğullarından dahi ve paşalarından dahi bîzar olduk [usandık]… Sultan [Şehzade] Mustafa ölmekten[se] biz kırılaydık. Senden sonra bu oğulların dahi senin yirüne gelüp anların zamânında böyle bir acemi gâvurdan gelmiş hudu südü bilmez oğlan gelüp ağa olup bize nâhak böyle ezâ ve cezâ idüp hor ve hâkir olsavuz [olsak] gerek. Hem âhır ömründür [ömrünün sonlarındasın], Allah’tan kork, bizim hâlimizi gör. Âdem kıtlığı değildir, bu haramzâdeyi üzerimizden gider, şerrin def eyle ve illâ olacağını biz dedik, sonra günâh bizden değildir… Vay bize, ne devletsüz başımız var imiş ki Sultan Mustafa gidüp biz kalmak! Bâri ol sağ imişse [olsaydı] iş bir türlü dahi [başka] olurdu.
Evvelâ bu bizüm çekdüğimiz nedür? Buna kim katlanur? Her gice odaya geldüğimizce koyun bıçağa gider gibi ardumuza bakup dururuz kim bu gice kimin berâtı gelür deyü… İlerü zaman yeniçerileri gibi şarapta, avratta ve oğlanda değilüz, kavga ve galebede değilüz, beş vakit namazımızda ve hayır duânızdayuz… Vallahilazim adımız yeniçeridir! Şâra [şehre] pazara çıkamazız. Bu ağanın zamânında şöyle hor ve hâkir olduk ki şârda ve pazarda at oğlanı bizi döğer oldu, korkumuzdan kimesneye söyleyemez olduk. Allah’tan revâ mıdır?.. Dahi durup bakmak olmaz, vallah, vallahi fesâd ideriz onat [iyice] âgâh ve haberdâr olasın. Sâyirlerde [sağda solda] şaraba yasağ idersin, sofu deyü îtimâd ittiğün ağa yalıda kaç meyhâne ihdâs etmiştir [kurmuştur], teftiş eylen göresiz”.
(Mektubun tamamı, İ. Hakkı Uzunçarşılı tarafından 1967’de, Belleten’de yayımlanmıştır. Topkapı Sarayı Arşivi, no. 5856)
REFERANS
Yeniçeriler üzerine temel kaynak eserler
L’ETAT MILITAIRE DE L’EMPIRE OTTOMAN
Yeniçeri teşkilatından bahseden en eski ve önemli kaynak, Kont Luigi Ferdinando Marsigli’nin eseridir. 1732’de Amsterdam’da büyük boyda basılan kitap iki cilttir, toplam 352 sayfadır; çok sayıda gravür, harita, plan ve cetvel içerir. 1737’de Petersburg’daki Fen İlimleri Akademisi Matbaası’nda tekrar basılan kitap Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 18. yüzyılın ilk çeyreğine kadar ordunun durumu ile ilgili detaylı bilgiler içerir. Eserin Tıpkı basımı 1972’de Avusturya’da yapılmıştır. Türkçe olarak ilk defa Genelkurmay Yayını olarak 1934’de Osmanlı İmparatorluğu’nun Zuhur ve Terakkisinden İnhitatı Zamanına Kadar Askerî Vaziyeti ismiyle yayımlanmıştır.
ÜSS-I ZAFER
Sahaflar Şeyhi-zade Esad Efendi tarafından kaleme alınan ve II. Mahmud’un emriyle devlet matbaasında bastırılan en önemli Türkçe kaynak. Ocağın bozuluşunu aktaran Esad Efendi, neden yeni bir ordu kurulması gerektiğini de ikna edici bir dille anlatmıştır. Kitapta teşkilatın kaldırılmasından sonra sürgüne gönderilen Bektaşi şeyhlerinin isimleri de verilmiştir. İlk baskısı 1828’de yapılan kitabın ikinci basımı 1876’dadır. Kitap Avrupa’da da ilgi uyandırmış ve 1833’de Paris’te Fransızca olarak yayımlanmıştır. 2005’te yeni harflerle yayımlanmıştır.
GÜLZÂR-I FÜTUHÂT
Yeniçeri Ocağı’nın son günleri ve kaldırılması ile ilgili önemli kaynaklardan biridir. Bir diğer ismi de, Risâle-i Ocağ-ı Mülgâ’dır. İstanbul kütüphanelerinde üç adet yazma nüshası olan eseri, 1834’te Mısır’da ölen Şirvanlı Fatih Efendi yazmıştır. Eser 2001’de yeni harflerle yayımlanmıştır.
TARIH-I ASKERÎ-I OSMANÎ
İki ciltlik önemli bir kaynaktır. 1882’de Erkân-ı Harbiye miralayı olan Ahmed Cevad Paşa tarafından kaleme alınmıştır. Birinci cildi metin; büyük boyda basılan ikinci cildi ise metni destekleyen taşbaskı çok sayıda tablo ve gravürü biraraya getiren bir albümdür.
KAPUKULU OCAKLARI
İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın iki ciltlik araştırması, Acemi ve Yeniçeri Ocakları hakkında en kapsamlı eserdir. 1943’te yayımlanmış, 1984 ve 1988’de iki baskı daha yapmıştır. Yayımlandığı tarihten bu yana aşılamamıştır.
YENIÇERILER
Reşad Ekrem Koçu tarafından kaleme alınan ve 1964’te bastırılan 336 sayfalık eser, günün okuyucusuna hitabeden okunaklı bir üslupla kaleme alınmış popüler bir metin olmakla birlikte zengin içeriğe sahiptir.
Türkler konar-göçer yaşam tarzıyla şekillenen mutfaklarını önce Çinlilerle, sonra İran ve Yakındoğu toplumlarıyla kurdukları temaslar sonucu sürekli geliştirdiler. Onların mütevazı yer sofraları, Küçük Asya arzında onlarca kültürle daha kaynaştı ve zenginleşti. En az aşçılar kadar mahir usta nakkaşlar, bu kültürü sonrakiler için fırça lisanına verdi.
Sultan II. Mehmed’e kadar olan Osmanlı padişahlarının sofra düzenleriyle ilgili çok az veri bulunuyor. Kanunnâme’sine bakılırsa İstanbul fatihi, ecdadının vezirler ve devlet adamlarıyla sofraya oturmaları âdetini büyük bir gururla terk etmiş: “…Cenâb-ı şerîfümle kimesne ta’âm yimek kânunum değildir, meğerki ehl ü ıyâlden (ailemden) ola…” Babası II. Murad’ın Edirne sarayında etli pirinç pilavı ve bir kupa içki/içecek ile yetindiği aktarılır. Topkapı Sarayı kuşhanesinde ise çeşitlerin 20’den aşağı olmadığı biliniyor.
Gelibolulu Âli (öl. 1600) Mevâidü’n-nefâis isimli eserinde Osmanlı kibarlarının uyması gereken birtakım sofra nizamını tespit eder: “Büyüklerin sofrasında ve başka yerlerde evsahibinden önce nimete uzanılmaz. Davetli, kendisine uzak, başkalarına yakın yemeklere el uzatamaz. Sofra hizmetlileri de düşünülür; sofra silip süpürülmez ki onlara da bir şeyler kalsın. Şerbet kâsesinin tamamını içip içmemek davetlinin bileceği iştir, ayıplanmazlar. Sarımsak, soğan yenilerek katiyen meclise çıkılmaz”.
Genelde çorba, pilav, kavurma, zerde ve envaiçeşit şerbetin keyifle tüketildiği malum. Ama sofra birkaç ehlikeyfin biraraya geldiği bir işret meclisinde kurulmuşsa: midye, yarım pişmiş kebap, ekşili çorba, köfte, lüfer, barbunya, sardalya, istiridye, fındık-fıstık, kavrulmuş badem, kuş etleri, balık yumurtası, havyar, pastırma, sucuk ve dahası olmazsa olmazlar arasındadır; ancak börek gibi yağlı yiyecekler bu sofraya pek yakıştırılmaz. Âşıkpaşazâde’ye (öl. 1484) göre, zengin ve fakirin bir arada bulunduğu düğün sofrasında koyun ve öküz eti yenilir.
Bir Osmanlı sofrasının mükemmel suretini şenlik sofraları etrafında görürüz ve yine minyatürlü Surnâme yazmaları, olabilecek en yakın görsel tanıklığı bize sunar.
Ortadaki tek bir kaba uzanan onlarca kaşık, günümüz kent kültürüyle birkaç yüzyıl öncesinin sofrası arasındaki uçuruma işaret ediyor, ama lokmaların küçük parçalar hâlinde ağıza götürülüşü birdenbire tanıdık geliyor.
Ulemaya ziyafet
Levnî’nin Vehbî Surnâmesi’ndeki sofra minyatürlerinden biri. III. Ahmed’in oğullarının sünneti için Okmeydanı’nda düzenlenen 1720 şenliklerinde, ileri gelenlerden pek çok âlim, ümera ve saray hizmetlisine çadırlar önünde sofra kurulmuştu. Bu minyatürde, yüksek dereceli kadılar görülüyor. Vehbî ziyafetleri: “Derya idi sofra, sahan kayık / Diller küreğiydi o kayıkların…” diyerek nazmetmiş (TSMK, III. Ahmed, 3593).
Bir kâseye 10 kaşık Osmanlı sofra kültürünün klasik görünümü. Çorba ya da hoşaf gibi sıvı gıdalar bulunan bu kâselere 10’ar kaşık birden giriyor, herkese ayrı bir kap çıkartılması âdetten değil, belki müsrifçe bulunuyor. Bu, sofradakileri birbirine daha da yaklaştıran bir şey belki ama bulaşıcı hastalıklar için de oldukça elverişli. Yine de Osmanlılar kaşığın ağızlarına temas eden kısmı ile müşterek kaplarına giren kısmını ayırmışlar, her iki yer için kaşığın farklı taraflarını kullanmayı âdet edinmişler.
Yemek yenilirken konuşulur Levnî ve takipçisi İbrahim’e bakılacak olursa sofra, çevresinde sohbetin her daim deveran ettiği bir kurumdu. Rengârenk giyimli figürlerin sürekli sohbet ve müzakere hâlinde oldukları görülüyor.
Uzat cânım Sofradaki bir yüksek dereceli kadı’nın arkadaki Zülüflü Baltacıdan şerbet kupasını alışı, bir fotoğraf dinamizminde yakalanmış. Çaşnigirler tarafından kurulan sofranın etrafında Sakalar ve Baltacılar daima hizmete hazır. Yemek sırasında hazmı kolaylaştırıcı şerbetler ve kahve, yemekten sonra ise gül suyu ve buhur ikram ediliyor. Aştan geriye kalanlar ise mutat üzere hizmetlilerin nasibi oluyor.
Aynı düğün, farklı fırça
Vehbî Surnâmesi’nin diğer bir nüshasındaki (III. Ahmed, 3594) minyatürler, Levnî ekolünden İbrahim adlı bir nakkaşa atfedilir. Onun fırçası bize Levnî’ninki kadar görkemli değilse bile daha Batılı ve yenilikçi bir form ile beraber, şenlik sofrasına dair yeni bilgiler sunar. Vehbî, eserinde sadece pilav, zerde, şerbet ve kahveyi zikretmiş; Levnî hoşaf, çorba ve pilavları resimlemiş. İbrahim ise sofraya balığı, tavuk/kuş etini, ayrı tabaklarda sunulan küçük yemişleri ekliyor ve bunların günümüz için bile kibar sayılabilecek bir eda ile yenilmesini betimliyor.
Paşa sofrası
Gelibolulu Âli’nin Nusretnâme’sinden bu minyatür İstanbul’da 1584’te resimlendi. Sahneye göre Lala Mustafa Paşa, iştahlı yeniçerilere ve ileri gelen rütbelilere İznik’te, çadırının hemen önünde ziyafet veriyor. İşte askerin gönlünü almanın yolunu bilen bir paşa! (Topkapı Sarayı).
Tasvir yasağı neticesinde gölge ve perspektiften feragat eden Osmanlı minyatürü, iki kapak arasında saklı kalmak kaydıyla, yine gizli ve saklı, çokça yasaklı olan kadını 18. yüzyılda ortaya çıkarır. Lâle Devri minyatür ustası Levnî Abdülcelil Çelebi’nin hünerli elleri ile kadın ilk defa bu kadar yakından, gerçekçi ve kıvrak çizgilerle betimlenir.
Hıristiyanlık ve Yahudilikte kadın, cennetten kovuluşun sorumlusuydu. İslâmiyet’le birlikte câhiliye devrinin katı uygulamalarından kurtarılmış, buna rağmen aşırı yorumlar neticesinde yeniden ağır kısıtlamalara maruz bırakılmıştı. Osmanlıların son büyük nakkaşı Levnî, 18. yüzyılda, dinî tasvir yasağının sınırları dahilinde olsa da yine yasaklarla pek ilintili olan Osmanlı kadınının muhteşem portrelerini çizmeyi başardı.
Eski Türklerin hareket hâlindeki zorlu yaşamı, kadınla erkeğin statüsünü hemen hemen eşitliyordu. Öyle ki bu durum 10. yüzyılda Orta Asya ülkelerine seyahat eden Abbâsî elçisi İbn Fadlan’ı fazlasıyla şaşırtmıştır. Yaygın kanaate göre, Türklerde kadının konumunun değişmesi, Müslüman olmaları ve İran/Bizans saray âdetleriyle tanışmalarının sonucudur.
15. yüzyılda Anadolu’nun doğusunda yazıya geçirilen, ancak içerisinde Eski Türk âdetlerinden pek çok iz barındıran Dede Korkut Kitabı’nda kadın, cenk eder, erkeğiyle at yarıştırır, sosyal hayatta daima ön planda yer alır. Buna rağmen 11. yüzyılda Karahanlı sarayının danışmanı Yusuf Has Hacib tarafından yazılan Kutadgu Bilig’de, kadını eve hapsetmek gerektiğinden bahsedilir. Osmanlıların imparatorluklarını sağlamlaştırdıktan sonra sıkı tuttukları bir öğüt.
Pek çok Osmanlı divan şairi, “aklı ve dini eksik” diye nitelemiş kadını; ancak has söz konusu olduğunda onu kendine yakın görmüş. Şeyhülislâm Kemalpaşazâde (öl. 1534) Yusuf ile Züleyha mesnevisinde kadına dair belki de en olumlu nazmı yazar: “İyisini diyemem içinde yoktur / Velâkin yavuzu gâyetle çoktur / İyisi bunların dahi iyidir / Amma denilemez ki iyisi işte budur”. Mihrî Hatun (öl. yk. 1512) ise divanında, “Bir akıllı ehil kadın, bin akılsız-yeteneksiz erkekten yeğdir” mealinde, bir cevap niteliğinde söyler şiirini. Bununla birlikte erken modern Osmanlı mahkeme kayıtlarında, kadınların haklarını aradıkları ve almayı da çoğu kez başardıkları görülür. Çokeşlilik ise Türk-Osmanlı kentlerinde sanıldığı kadar yaygın değildir.
Tasvir yasağı neticesinde gölge ve perspektiften feragat eden Osmanlı minyatürü, iki kapak arasında saklı kalmak kaydıyla, yine gizli ve saklı, çokça yasaklı olan kadını; önce 17. yüzyıl isimsiz çarşı ressamlarının ve 18. yüzyılda da Lâle Devri minyatür ustası Levnî Abdülcelil Çelebi’nin hünerli elleri ile ilk defa bu kadar yakından, gerçekçi ve kıvrak çizgilerde betimlemeyi başarır.
Kaçgöçü bırak, olanlara bak
Eski İstanbul’da Müslüman kadınlar aile dışından erkeklerle bir arada bulunmaz, onların bulunduğu yerlerden uzak dururlardı. Bu âdete “kaçgöç” denilmiş, evler de bu usulle haremlik-selamlık olarak ayrılmıştı. Ancak saraylı-reaya, zengin-fakir, kadın-erkek herkesi bir araya getiren bu gibi şenliklerde bütün bir şehir halkı aynı atmosferi soluyordu. Bu gibi bir beraberlik İntizâmî Surnâmesi’ndep (1582) de yer yer görülür. (Sultan III. Ahmed’in oğulları için 1720’de Okmeydanı’nda düzenlettiği sünnet şenliklerinden. Levnî, Sûrnâme-i Vehbî. Topkapı Sarayı Müzesi).
“Bir nesne göremeziz!”
Feraceleri ve yüzlerindeki yaşmakları ile resmedilmiş bu İstanbul kadınları, Okmeydanı’ndaki şenliklerde, Levnî’nin betimine göre erkeklerden ayrı, ama onlarla yan yana olarak bir denge gösterisini izliyordu. İşaret parmaklarını kaldırmış bazı kadınlar, birbirlerine oyundaki ilginçlikleri göstermekten çok, önlerindeki iri yarı askerlerin yüksek börklerinden şikâyet eder gibi duruyor.
Belirsiz bir yadırgama
Kadınların arkasında resmedilen bu çelebi görünüşlü, yavruağzı kaftanlı, ak sakallı adamın gözleri, karşıdaki gösteriye değil de daha sola doğru, kadınlara dikilmiş sanki. Belki bu figür, Levnî’nin düğünü takip ederken bu gibi durumlarda şahitlik etmiş olabileceği, memnuniyetsiz hasbinallahlar okuyan dini bütünleri temsil ediyordur.
“Osmanlı kadın”
Günümüzde “otoriter kadın” anlamında kullanılan bu mecaza en iyi karşılık gelebilecek Levnî portrelerinden biri bu. Tek dizini yere dayamış, ustalıkla yemenisini topluyor. Ellerindeki harekette iş bilir bir eda var. Örgülü saçları sırtına dökülüyor. Bitkisel desenli entarisinin altına pembe astarlı, sarı bir hırka giyinmiş. Parmak uçları koyu renk kınalanmış, altın küpesi, kemeri, yüzüğü ve bilezikleriyle oldukça gösterişli. Bürümcük iç entarisi gerdanını belli belirsiz örtmüş. Altındaki kilime bakılırsa bir iç mekân çizimi bu. (H2164 numaralı albüm, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi).
Raks eden kadın
Müzik ve dans bilgisi Osmanlı sarayında, cariyeler için öngörülen vazgeçilmez beceriler arasındaydı. Usta nakkaş burada kıvrak bir eda ile maharetini sergileyen genç bir rakkaseyi betimlemiş. Figürün nohudî entarisinde yine bir dekolte görülüyor. Giysisinin uçuşan kıvrımları izleyenlerde figürün gerçekten hareket ettiği duygusunu yaratıyor (H2164 numaralı albüm, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi).
Uzanan kadın Levnî’nin neredeyse şehevi sayılabilecek bir kadın çizimi. Örgülü saçlar, yavruağzı entari, kınalı eller ve ayaklar, çözülmüş altın tokalı bir kemer ve geniş dekoltesini hiç saklamayan iç bürümcük. Bu şirin sureti çizen Levnî, bir başka yerde şu şiiri söyler: “Sarf eyle bu yolda Levnîyâ varın / Mânend-i andelîb [bülbül misal] duyurma zârın / Bana bayram idi bir kerre yârın / Dokunsa dudağı dudağımıza.” (H2164 numaralı albüm, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi).
Çivi yazılı tabletler, papirüs tomarları ve nihayet iki kapak arasındaki kodeksler (ciltli kitaplar)… Bergamalılar ve Romalılardan sonra İslâm dünyasında iki kapak arasındaki ilk kitap, Kur’an ayetlerinin bir araya getirildiği Mushaf’tı ve belki de bu gerekçeyle Osmanlılarda her türlü kitaba bir muhabbet, yazılı-yazısız kâğıtlara hususi bir hürmet vardı.
Kaşgarlı Mahmud’a göre yazıya ve yazılı her şeye “bitik” denir. Bugün bildiğimiz anlamda kitaplarla tanışan ilk Türkler, Budist Uygurlardı. 11. yüzyılda Selçuklular, Nizamülmülk’ün girişimleriyle ilk medreseleri kurmaya başladıklarında bunları kitaplarla doldurmayı da düşündüler. Beylikler ve Anadolu Selçukîleri devrinde medreseler, içlerindeki İslâmî kitaplarla birlikte Anadolu’ya yayıldı.
Kütüphane-yi şâhâne 3. Murad, Has Oda’daki bahçeli kütüphanesinde. Kitapsever sultan, dedesi Kanûnî’nin aksine ciddi ve karmaşık konular yerine daha eğlenceli şeyler okuyup okutmayı seviyordu: Tarihten nadir ve tuhaf olaylar, astronomi, rüya tabirleri, egzotik ülkeler, hilkat garibeleri, büyülü ve esrarlı hadiseler ilgi alanları arasındaydı. Halvetî tarikatı mensubuydu ve gizemciliğe meyyaldi. Kendisi de oğlu Mehmed için düzenlettiği, 55 gün süren masalsı düğünleri divan kâtiplerinden İntizâmi’ye Surnâme adıyla yazdırmıştı. Ayrıca Hz. Peygamber’in hayatını konu alan bir minyatürlü Siyer-i Nebî de telif ettirdi (Mustafa el- Harirî’ye atfedilir, Cennâbi’nin Cevâhirü’l Garâib’inden, 1582. Harvard Sanat Müzeleri/ Artur M. Sackler Müzesi).
Selçukluların konar-göçer uç beyleri Osmanlılar, kuruluşları sırasında okuma yazma bilmiyordu ve kitapla da doğrusu pek işleri yoktu. Âşıkpaşazâde (öl. 1484), Osman Gazi’den bir köy almayı başaran dervişin mektup (yazılı belge) istemesi üzerine hükümdarın şöyle cevap verdiğini kaydeder: “Ben mektûbı yazabilür miyin ki benden mektûb istersin! Uşda bir kılıcım var, atamdan ve dedemden kalmışdur, anı saña vireyüm”. Neşrî’nin (öl. 1520) zikrettiği tereke kaydına göre padişahın malları arasında hiç kitap görülmez.
1331’de İznik’in fethiyle burada kurulan ilk Osmanlı medresesinin küçük de olsa bir kitaplığa sahip olduğu tahmin edilir. Yıldırım döneminde sayıları artan medreselerin ve camilerin kitaplıkları yavaş yavaş dolmaya başlar. 2. Murad’dan itibaren Osmanlı sarayında kitap yazdırma faaliyetleri de belirginleşir. İlk saray kütüphanesi Fâtih devrinde İstanbul’un fethinden sonra oluşturulmuş, sarayın ilk kütüphane binası olan Enderun kitaplığıysa 3. Ahmed döneminde (1703-1730) inşa edilmiştir. İlk müstakil vakıf kütüphanesi Divanyolu’nda, Fazıl Mustafa Paşa marifetiyle 1678’de kurulur. Kâtip Çelebi gibi pek çok âlim, atadan kalan mirası hiç göz kırpmadan yatıracak kadar düşkündü kitaba; böylelerinin odalarında yanan mum sabahlara kadar sönmezdi.
1. Selim en acele seferlere bile sırtı kitap dolu bineklerle çıkarmış. 2. Bayezid, oğlu Selim’e karşı siyasi mücadelesini kaybettiğinde, daha önce ondan Çorlu’da ganimet olarak aldığı kitapları iade ederek gönül almaya çalışmıştı. Tarihçi-Şeyhülislâm Hoca Sâdeddin (öl. 1599), “Nazarından kitap gitmez idi / Rağbeti hord u hâb [yemek ve uyku] itmez idi” diyor Selim için.
Yatay dizim, uzun ömür Osmanlılar çoğu minyatürde kitaplarını yan dizmeyi yeğler görünüyor. Bu usul, üst üste yığılan kitapları bir bakışta görmeyi ve altta kalanları kolayca alabilmeyi zorlaştırsa da, aralardaki boşluklara zararlı kurtçukların girmemesi ve ciltlerin kolay bozulmaması için ideal bir yoldu. Dikey bir istif tercihinin yerleşmesi herhâlde ciltçiliğin makinelerle yapıldığı 19. asırda gerçekleşmiş olmalıdır. Sultan’ın bu kitaplığı, onun hekimi Domenico Hierosolimitano’ya göre camla kaplıydı ve o Türk usulü oturduğu zaman müptelası olduğu bütün kitaplar bir uzanma mesafesinde kalıyordu. Esasen böyle ayrık dolaplar minyatürlerde nadiren karşımıza çıkar, genellikle gömme dolaplar tercih olunur.
3. Ahmed Bir diğer kitap dostu padişah da 3. Ahmed’di. Osmanlı minyatür sanatının son büyük ustası Levnî’yi himaye eden padişah, yine onun fırçasından bir kitabı okurken resmedilmiş (Kebir Musavver Silsilenâme, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi).
Kitap ayraçlarından önce Genel olarak nakkaşlara poz verilmediğini düşünsek de, Sultan burada bir an poz vermek için kitaptan başını kaldırdığında okuduğu yeri kaybetmemek için işaret parmağını kaldığı yere koymuş gibi görünüyor. Esasında ciltlere raptedilen ipler ya da mıklepler de bu vazifeyi görüyordu.
Sıradan insanın deneyimi Medrese öğrencileri bir hafta sonu tatilinde, kırda. Belki rahle başında okudukları ciddi eserlerden sıkılıp biraz şiir ya da düşsel şeyler okumak için rahat bir hâlde, yaslanarak, bacak bacak üstüne atarak okuyorlar. Soldaki figür sarığını çıkarıp dizine koyarak kitap okumak için uygun bir yükselti edinmiş, başındaki terlik takkesiyle oldukça rahat. Ciddi ve dinî eserlerin bu gibi rahat pozisyonlarda okunamayacağı, ancak Şehnâme gibi popüler kurgu eserlerin daha rahat vaziyette okunabileceği düşünülür (1. Ahmed Albümü, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi).
Kanunî huzurunda kitap tanıtımı Sultan Süleyman, İbrahim Paşa Sarayı’nda âlimlerle toplantıda. Bilgelerden biri bir kilim üzerine dizdiği kitapları tanıtıyor, belki haklarında uzunca değerlendirmeler gerçekleşiyor. Kudretli padişah, Büyük İskender tarihi, İbn-i Sina, Arap filozofları ve Osmanlı tarihçilerinin eserlerini okumaya düşkündü. Yemek yerken bu tür kitapları yüksek sesle okuttuğu rivayet edilir. Paşalar arasında da kitap okutma âdeti yaygın olmalıydı. Peçevî (öl. 1649), onun paşalarından Sokollu’nun Osmanlı Hanedan Tarihi’nden 1. Murad’ın Kosova’daki şehadeti bölümünü okuttuğunu, kendisinin de böyle şehit olmak için dua ettiğini ve ertesi gün benzer bir suikasta kurban gittiğini (1579) anlatır (Hünernâme, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi).
Eski çağlardan beri şaman, rahip yahut büyücü-şifacılar, yanılsama yoluyla insanları tabiatüstü güçlere sahip olduklarına ikna ettiler. Amaçları çoğu kez, mensubu oldukları topluluk içinde üstün bir konum kazanmaktı. Fakat daha iddiasız olanlar, bu işi seyirlik bir oyun olarak icra eden ustalar da oldu: Hokkabazlar, göz bağcılar, tasbazlar…
Hokkabaz, “hokka ile oynayan” demektir. İnsanın -mecazen- gözünü bağlayıp söz ve el çabukluğuyla aklın almadığı türlü numaralar sergileyenler… Güya var olanı yok, yok olanı var edenler… Nesneleri yerçekimine karşı yürütüp havada asılı tutanlar… Hırpani hırkalarının altından kap kacaklar, âlâ yemekler zuhur ettirenler… Velhasıl konuşkan, neşeli ve bazen de dervişmeşrep tipler… Hepsi Osmanlı toplumunun eğlence kültüründe aşina olduğu güleç yüzlerdi.
Metin And, eski Türk seyirlik oyunları içinde en ilginci olarak yorumluyor bu sanatı; zira bu sanatın çevresinde drama vardır: Oyunun başında usta ile yamak arasında, Karagöz-Hacivat örneği güldürücü bir orta oyunu sergilenir.
Kökeni binlerce yıl geriye giden bu oyun, eski Yunan ve Roma’da da biliniyordu. Türkiye’ye, 15. asrın sonlarında Portekiz ve İspanya’dan kaçan Yahudiler eliyle getirilmişti. Anlaşılan o ki Türk ustalar da bu oyunu çok sevdiler ve öğrendiler, şaşkınlık veren numaralarıyla izleyenleri büyülediler. Hokkabazlar, III. Murad’ın 1582’de Atmeydanı’nda ve III. Ahmed’in 1720’de Okmeydanı’nda oğullarının sünneti şerefine tertip ettikleri düğünler için hüner sahnesindeki yerlerini almışlardı. Ne şans ki, büyük minyatür ustaları Nakkaş Osman ve Levnî’nin eliyle, düğün kitaplarının yaprakları arasındaki yerlerini de alabildiler.
Hokkabazlar Atmeydanı’nda
III. Murad’ın, oğulları için 1582’de düzenlediği sünnet düğününde, hokkabazlar ve onları izleyen kalabalık görünüyor. İntizâmî Surnâmesi’nin sayfaları arasına Osman tarafından nakşedilmiş bu resim.
Hokus pokus
Sahneye yumurta gösterisi yapan bir hokkabaz çıktı. Dik tuttuğu bir çubuğun üzerine koyduğu yumurtaları aşağıdan yukarı doğru yürüttü. “Hokus pokus” yerine, “Çi var çi yok!” (ne var ne de yok) diye bağırdı ve yumurtalar bir çiy tanesi gibi havaya kalktı. Bir süre havada asılı kalan yumurta ileri fırladı ve bir ok atımı mesafedeki bir hokkanın içine girdi. Daha sonra adam hokkayı ters çevirip yumurtayı altına sakladı ve açtı: Yumurta kaybolmuştu. Başka numaralar da sergiledi: Bir heybeden bir sürü darı akıttı. Bir mendile birkaç filoriyi sarmalayıp karşısındakine verdi, bir çubukla dokunduktan sonra mendil açıldı, paralar yok olmuştu. Ensesine vurup ağzından elek dolusu para kustu. “Kendim bu sanatın inceliklerini bir bir kavrayıp felekteki Başak burcunu hayrette koymuşum” diye övünmeyi de ihmal etmedi.
Gözden sürmeyi çekenler Hokkabazlar altını boş gösterdikleri tahta hokkadan top çıkartmak ya da top konulan hokkadaki topu kaybetmekte o kadar mahirdiler ve o kadar eli çabuk idiler ki, âdeta “gözden sürmeyi çekiyorlardı”. Bunların çoklukla “enbân” denilen, toplarını gizlice taşıdıkları torbaları ya da cepleri bulunurdu. Her hokkabazın yanındaki bir yamak da elindeki tefi aralıksız çalarak dikkatleri dağıtıyordu.
İsmiyle müsemma
1720 şenliğinde, ünlü gösteri ustası Hacı Şahin, elleri ve kolları sıkıca bağlanarak içi iyice araştırılmış bir sepetin içine konuldu ve direğe çekildi. Tepedeyken bağlarından kurtulmayı başardı; yetmezmiş gibi, nereden bulduysa bir ibrik ile fincan çıkarıp kahve pişirdi. İki fincan keyif kahvesi içtikten sonra birazını aşağı döküp kahvenin sıcak olduğunu ispatladı. Sultana, şehzadelere ve Osmanoğulları’na dua ettikten sonra kolayca aşağı süzüldü ve sultanın huzurunda hilat giyip sadrazamdan bolca bahşiş aldı. “Hacı Şahin nam bir Mısrî acep şahinlik etti / Ne denli yüksek uçsa ona yakışır” diye övdü Vehbî onu dizelerinde.
Sepetten kurtulma oyunu
III. Ahmed’in 1720’de oğulları için tertip ettirdiği sünnet şenliğinde, zamanın ünlü gösteri sanatçıları Mısırlı Hacı Şahin ile yamağı Hacı Mehmed bir sepet numarası yapmak üzereler. Minyatürün görünmeyen kısmında mehter çalınıyor ve halk kalabalığı, önlerinde bir hat oluşturan yeniçerilerin ardından oyunu izliyor. Vehbî Surnâmesi içindeki Levnî çizimi.
Üfürükçüleri bile şaşırtan sihir
Hacı Şahin ve yamağı Mehmed, gözleri, el ve ayakları sıkıca bağlandıktan sonra iki ayrı sepete konuldular. Şahin sarı, Mehmed yeşil sepete sokuldu, sepetler iyice bağlandıktan sonra sarılıp üzerleri dikildi. Her iki sepet de çadırın içine konuldu, çadırın etrafı herhangi bir hile yapılmaması için çavuş ve hademeler tarafından tutuldu. On beş dakika sonra içeriden seslendiler, çadır kaldırıldı: İkisi de bağlarından kurtulmuş, Şahin’in konulduğu sarı sepetten Mehmed, diğerinin konulduğu yeşil sepetten ise Şahin çıkmıştı. Sepetlerin üzerindeki dikişleri herkes inceledi, tek bir çözülme emaresi yoktu. Gözcüler ne bir ses ne de bir kıpırtı duymuşlardı. Doğrusu bu oyun Hârut’un –ki bir melektir- bile beğeneceği, düğüme üfüren büyücüleri bile hayrette bırakan bir oyun olmuştu, Vehbî’nin satırlarında.
“Kesin ip var!”
İleri gelenlerden iki kişi, muhtemel hilenin ne olabileceğini tartışıyor.
Yılan, dünya üzerindeki çeşitli kültürlerde ölümsüzlük ve yenilenmenin, verimlilik ve doğurganlığın, gizem ve hikmetin simgesi olagelmiş; aynı zamanda sinsilik, şehvet ve kötülüğün de. Zerdüştlük dışındaki pek çok inanış bu gizemli yaratığa saygı duymuş ve hatta bazıları ona tapınmış. Çokları onunla arasına bir mesafe koyarken, bir kısmı da eğlence yahut şifa için onunla sarmaş dolaş olmuş.
Eski Mezopotamya’da Tanrıça tasvirlerinde görülen yılan, ölenlerin ruhlarına giren bir ata olarak onanır. Roma, Çin, Avustralya ve Endonezya mitlerinde asaleti, Sümer’de ve Kenanlı toplumlarda hayatın kaynağını/yaratıcıyı, eski Mısır’da ve yine Çin’de hâkimiyeti sembolize eder. Çoğu antik kültürde ev, mabet ve mezarların koruyucusu olarak hürmet görür.
Zehrinin bir panzehir gibi kullanılabiliyor oluşu Sümer, Mısır, Yunan ve Türk kültürlerinde makbul görülen bir hayvan kılmış onu. Ayrıca bu kültürlerde yılan, sonsuzluk simgesi “hayat ağacı”nın köklerinden çıkar ve ona ait sırları bilir. Bu sebeple Şamanlar, onun etinden yiyenin geleceğin sırlarına erişeceğine inanmışlar. Eski Mısır’ın sağlık merkezi olan Teb kentinin totemi bir yılandı ve bugün Arap ve Türk dillerinde bulunan “tıp” kelimesi, kökenini buradan alıyor. Yine, günümüz tıbbının simgesi olan, bir asaya sarılmış çift yılan sembolü, Sümer’e ve eski Yunan’daki Tıp Tanrısı Asklepius’a dayanıyor.
Yahudi ve Hıristiyan geleneklerinde insanın cennetten kovulmasına sebep olan şeytanın yerine yılan sahneye çıkar ve bilgi ve şehvet kavramlarıyla özdeşleşir. İslâmiyet’te şeytanla eşitlenmese de nefsin kötücül dürtülerini temsil eder ve böylece “zararlı” kategorisine dâhil olur. Hatta bazı İslâmî yorumlar, gizemli hâli dolayısıyla bu yaratığı “cinlerden bir taife” diye betimlemiş. Bunun yanında bazı hadisler, yılanların öldürülmesi gerektiğini, ancak ev yılanlarına dokunulmamasını salık vermekte. 13. yüzyılda Anadolu’da yaşayan ahi teşkilatının piri Ahi Evran -ki adı da yılan anlamına gelir- bir debbağ ustasıydı ve çeşitli amaçlarla yılan yetiştiriyordu.
Osmanlılar yılanları zehrinden dolayı itici bulup “soğuk yüzlü” olarak anmışlar, ama hiç şüphesiz Evliya Çelebi gibi pek çokları da yılan zehrinden ya da etinden yapılma ilaçların (tiryâk-ı fâruk) nice dertlere deva olduklarını anlatmışlar ve bu yaratıkları eğlencelerinin bir parçası olarak görmekten, öyle görünüyor ki, büyük memnuniyet duymuşlar.
Şenlikte yılancılar
Sultan III. Murad’ın şehzâdesi III. Mehmed’in 1582’deki sünnet düğünü, Atmeydanı (bugünkü Sultanahmet). Padişah, gösterileri İbrahim Paşa Sarayı Divanhânesi’nden takip ediyor. Surnâme yazarı İntizâmî’nin anlatımına göre “maharetli yalancılar olan yılancılar” gösteri alanına girer. Tatlı dil ile yılanı ininden çıkartıp zehir ve tiryâk (ilaç/panzehir) pazarlamaya girişirler: “Bu sanata yalan sığmaz, bu (gördükleriniz) yılan ayağıdır, herkesin kârı değildir” derler. Güya, seferde ve hazarda bu “Peygamber tiryâkı”nı yanında bulundurmak sünnet olup yetmiş derde devadır (Nakkaş Osman, İntizâmî Surnâmesi, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Hazine Bölümü. Farklı anlardaki olaylar tek bir an gibi resmedilmiştir).
Bronz yılanlar
Sahnenin (Atmeydanı’nın) o anki gösteriyle güzel bir uyum sergileyen değişmez dekoru: Yılanlı Sütun. Şehri yılan ve benzeri haşerelerden koruduğuna inanılan bu tılsımlardan birinin alt çenesi Hünernâme’de tasvir edildiği üzere, Fatih Sultan Mehmed tarafından topuz atılarak kırılır ve şehri gerçekten de haşerelerin bastığı rivayet olunur. Silahtar Tarihi’ne göre 1700 yılı akşamı yılanların başı kendiliğinden düşüp kopacaktır.
Yılanbazın zor anları Sonra üstat, fıçının içine girip “ol sovuk yüzlü zehir ıssı (sahibi)” yılanlarla sarmaş dolaş olur. Görenler “âyâ bu ne hâletdür, ne it cânlu sûret-i insânda hayvânlar olur imiş” diye şaşkınlık dile getirirler. Birkaç tulumcu “bu asıl harîfün sûretini itler depsün” diyerek, belki biraz oyun olsun diye, fıçıyı kapatıp birkaç tekme ile yuvarlarlar, ortalık karışır. İçeriden bağrış çağrış, küfür kıyamet…
Yılan üstadı soyunur Yılancıların hünerli üstadı, siyah renkli, zehirli, ejder gibi, heybetli yılanları kucak kucak alıp seyir yerine götürür. Büyük bir fıçı getirilir. Üstat, engerekleri fıçıya tutam tutam koyar ve bir peştamal kuşanıp, bütün elbiselerini soyunup bir kenara bırakır.
Zehrin zararı yoktur
Fıçı tekrar açılır, üstat çıkar, yılanları tekrar kuşanır ve “hayli zuhûra getürdüm” diye kurumlanır, tiryâklarını över: “Yiyüp bir pâre sokdurdı zebânın / Didi var mı görün zehrün ziyânın” (Yiyip bir parça dilini sokturdu / Dedi görün var mıymış zehrin zararı).
Hem maharet hem ticaret
Yılanlar tekrar kutusuna konunca halk tiryâk satın alabilmek için yılanbazların başlarına üşüşür. Bu kâseler muhtemelen yoğun ilgi gösterilen tiryâkları muhafaza ediyor. Yılanbazlar padişaha dua edip onu öven bir de şiirle gösteriyi tamamladılar.
Levnî’nin yılanları
III. Ahmed’in dört şehzâdesinin 1720’deki sünnet düğününde de yılanlar eğlencelerin önemli bir parçasıydı (Levnî, Vehbî Surnâmesi, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, III. Ahmed Bölümü).
Tiryakilere soğuk bir sürpriz Tütün tiryakilerinin geçişi sırasında Sadrazam İbrahim Paşa onların üzerine altın saçtırır. Herkes yere eğildiği bir sırada ortalığa salınan yılanlar tiryakilerin iyice korkmasına sebep olup eğlencedeki şamata ve kahkahayı ikiye katlar.
İktidar sahiplerinin cömertliklerini göstermek için para saçmaları, Türk tarihinde sıkılıkla görülen bir gelenek. “Hân-ı yağma” veya “çanak yağması” adıyla tertiplenen para saçıları (nisâr) ve detaylardaki minyatür tarih…
Yağma (talan ve çapul), her ne kadar savaşın kaçınılmaz evrensel sonuçlarından biri olmuşsa da, özellikle Türk akın savaşı için en önde gelen bir gelir kaynağıydı. Ancak yağmanın, bir ev sahibinin ya da devlet büyüğünün kendi malından, dostlarına yönelik olarak yaptırdığı daha barışçıl bir türü de vardı: En eskisi Kuzey Amerika yerlileri arasında yapıldığı sanılan bu tarz yağmalar “Potlaç” adıyla biliniyor. Türkçe literatürde Dîvânü Lugâti’t-Türk’ün sayfaları “kençliyü” adıyla yer veriyor bu olguya; Dede Korkut Kitabı’nda ise Salur Kazan’ın kendi evini Oğuzlara yağmalattığı bir öyküde geçiyor.
Farsçada “hân-ı yağma” adını alan, yemekten sonra takımların yağmalanması âdeti, Osmanlılarda daha çok “çanak yağması” adıyla yaşamış, padişahlar cömertliklerini göstermek için para saçıları (nisâr) tertiplemiş. Anadolu’nun bazı bölgelerinde hâlâ, düğün yemeklerinde, düğün evinin ya da sofrasının yağmalaması gibi âdetler yaşıyor. Eli açıklık göstergesi ve bolluk algısı ortaya koyan bu tür yağmalar çoğu kez ihtiyaç sebebiyle değil bir eğlence ve gösteri amacıyla yapılmakta ve insanları birbirine yakınlaştırmakta. Bugün, kökeninin tarihî bir geleneğe dayandığına inanılan mesir macunu festivalleri, siyasilerin halkla teması arttırmak için kalabalığa saçtıkları armağanlar ve büyük kuruluşların uyguladığı türlü promosyonlar, tarihteki bu “barışçıl” yağmalardan daha farklı bir görüntü ortaya çıkarmıyor. Belirli bir mekân ve zaman ayırt etmeksizin yaşayabilen, muayyen bir kültürel devamlılık sebebiyle mi, basit bir insani dürtü olarak mı süregeldiği açıkça anlaşılamayan yağma kültürüne Osmanlı minyatürlerinin renkleri arasından bakış…
‘Akçesiz kimse kanatsız kuştur’
Sultan III. Murad’ın şehzâdesi III. Mehmed’in 1582’deki sünnet düğünü. Padişah, Atmeydanı’ndaki (bugünkü Sultanahmet) İbrahim Paşa Sarayı Divanhânesi’nde, gösterileri izlediği şahnişinde doğrularak meydandaki ahaliye altın ve gümüş saçıyor (Nakkaş Osman, İntizâmî Surnâmesi, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Hazine Bölümü).
Surnâme yazarı İntizâmî olayı şöyle anlatmakta (özetle): “Padişah ihsanda bulunarak kese kese filorileri dört tarafa sağanak yağmur gibi saçmaya başladı. Bu yağmada bulunmayanlar pişman oldu. Kimileri tam ayar akçeleri etekle getirdi. Para kapışmak için herkes birbirine girdi, hayhuydan yer gök inledi. Halkın bazısı sarığını havaya doğru tuttu, bazısı da bu arada takkesini çaldırdı. Nazik çelebiler nezaket gereği sadece elbiselerini yere serip çokça topladılar. Atmeydanı sanki bir denizdi” (Bu ifadelere yabancı tanıklıklar da katılınca her para saçımında bir-iki kişinin ezilerek öldüğü anlaşılıyor).
Ve bir şiir ekler: “Akçesiz kimse mürg-i perdür (kanatsız kuştur) / Kişiye kol kanat hemân (yalnız) akçe // Dediler akçe rûh-i sânîdir (ikinci bir ruhtur) / Ehl-i dünyâ katında cân akçe.”
Pay almak için yere eğilenler Yağmadan payını alabilmek için yere eğilenlerden biri. “Bazısının kafes deliğine baka baka gözleri halka halka olup oyulmuş, bazısı iş budur diye Tatar gibi yağmaya koyulmuş” diyor İntizâmî.
Sarığı kaptıranlar Bazıları da sarığını –havadan saçılan altınları yakalayabilmek için çıkardığından- kaybediyor ya da çaldırıyor, başı kabak kalıveriyordu. Bu vesileyle sarığın altındaki bir tutam ecel perçemi de açığa çıkıyor. “Uyuma saçılınca sîm ile zer (altınla gümüş) / Pulunu akçe etti mâhîler (balıklar)” (İntizâmî).
İtişmeler, kavgalar Kapışma esnasında itişmeler kavgaya dönüşüyordu. Bazıları dışarıdan yardımcılar bile getirmişti. “Akçe arzusuyla gözlerini kararttılar ve filori ümidiyle nice sikke suretliler benizlerini sararttılar… Çoğu o izdihamda kötü talihle elinden akçesini aldırıp boş kese gibi ağzı açık bakakaldı” (İntizâmî).
III. Murad para saçıyor
Sultan III. Murad, İbrahim Paşa Divanhânesi’nde şenlikler boyunca ilk kez altın ve gümüş saçmak için ayağa kalkıyor. Ve halk İntizâmî’nin deyimiyle, “belli başlı kelle heriflerin başları enseye gelip, akçe arzusuyla gözleri havada ve ‘yâ nasîb’ diyerek sarıklarını dua eder gibi havaya açmış” beklemedeler.
Yeniçerisiz olmaz
Kavga ve akça olur da yeniçerisiz olur mu? Belli ki bu yağma tertibi belirli bir zümreye mahsus değildir.
İnsan başının gövdesinden ayrılması, tarih boyunca farklı amaçlarla gerçekleştirildi: Aşağılayarak cezalandırmak, ibret vermek, düşmanlara korku salmak, ganimet paylaşımında delil olarak kullanmak, kahramanlığı ispat etmek, birine tehdit mesajı ya da sadakat göstergesi niyetine göndermek bunlardan bazılarıydı. Baş alma geleneğinin Osmanlılarda da zengin bir geçmişi vardı. İmparatorluk tarihi boyunca nice kelleler vuruldu, nice kafalar uçuruldu.
Nîzen (mızrak) üzre kana müstagrak (bulanmış) adûnun kellesi Benzer ol mevzûn nihâle (ahenkli fidana) kim ucunda var gül. Hayâlî
Konuşan, düşünen, hüküm veren; duyan, koku alan ve gören: Tüm bedenin ve ruhun başlı başına tezahürü. Eflatun’a göre yuvarlak biçimiyle âdeta bir küçük kâinat. İnsanın en yukarıdaki, en muhterem kısmı, yerinden edildiğinde ona en aşağılık bir son yarattığına inanılan; baş, ser, kafa yahut kelle… Arkeolojik kazılar sayesinde, en azından Neolitik dönemden beri dünyanın çeşitli bölgelerinde insan başının bir kült haline gelmiş olduğu biliniyor.
Keltler ve İrlandalılar, savaşta mağlup ettikleri düşmanlarının başlarını atlarına asıp evlerine götürüyor, özel bir tahnit yoluyla kahramanlıklarının göstergesi olarak muhafaza ediyorlardı. Herodot’un (MÖ 484- 425?) Histories’deki dördüncü bölümde yazdığına göre; Skyth (İskit) halkı savaş meydanında öldürdüğü ilk düşmanının kanını bir kupaya koyup içiyor, aldığı tüm düşman kellelerini kralına götürüyordu. Zira ganimetten pay alabilmenin tek yolu savaşta alınan kelleleri hükümdara göstermekti. Düşmanının kafa derisini yüzen bir Skyth onu atının dizginlerine asar ve bu deri parçalarının çokluğuna göre şan alırdı. Ayrıca nefret ettikleri şahsi düşmanlarının kafataslarını öküz derisi ve altınla kaplayarak evlerinde şarap kupası olarak kullanıyorlardı. Özel konuklarına bu kafataslarının hikâyesini anlatmak onlar için ayrı bir övünçtü. Çin tarihçisi Sima Qian’ın (öl. MÖ 86) kayıtlarına göre, savaştan düşman kellesi ile dönen Hun askerleri birer kupa şarapla taltif edilir ve kazandıkları ganimetleri ellerinde tutmalarına izin verilirdi.
Sigetvar komutanının kellesi sırığın ucunda Sigetvar müdafilerinin komutanı Zrinski’nin başı bir sırık üzerine geçirilmiş teşhir ediliyor. Zafernâme, Chester Beatty Library. Düşman komutanlarını bu şekilde sergilemek ve düşmana göstererek maneviyatlarını bozmak sık kullanılan bir yoldu.
Roma’da baş kesme, soylulara uygulanan bir infaz yöntemiydi ve başların bir sütun üzerinde sergilenmesi âdeti mevcuttu. Ünlü devlet adamı ve hatip Cicero’nun MÖ 43’te gelen sonu böyle oldu. Bizans’ta -Attila’nın 469’da mağlup edilen oğlu Dengizik’inki gibi- hasımların başları zafer nişanesi olarak mızrak ucuna takılıp şehirde dolaştırılıyor, Hipodrom’da teşhir ediliyordu. Benzer bir davranışı II. Kılıçarslan, Miryakefalon’da gerçekleştirmişti. Sultan, Bizans komutanlarından Andronikos Vatatzes’in kesik başını bir mızrak ucunda düşman saflarına göstererek Bizanslıların maneviyatını bozdu (1176).
Dinler arasında bu konudaki en açık hükme sahip olan İslâmiyet’tir: Savaşta, inkâr edenlerin boyunlarının vurulması, sağ kalanların esir alınıp karşılıksız olarak ya da fidyeye mukabil salıverilmeleri buyrulmuştur (Muhammed/4). Bununla birlikte –kan dökmeyi men eden itikatlar hariç tutulursa- tüm din yorumlarının bu uygulamaya bir şekilde cevaz verdikleri görülür.
İslamî dönem Türk literatüründe bazı baş kesme anlatıları yer almaktadır: “Yaşnat kılıç başı üze qaqqıl yar-a” (kılıcının ışıldamasını sağla, kafası kopacaktır) (Dîvânü Lugâti’t-Türk); “Ozınçı başın kes ay ersig akı” (iftiracının başını kes ey açık elli) (Kutadgu Bilig, b. 4213); “Ol zamanda bir oğlan baş kesmese, kan dökmese ad komazlar idi” (Dede Korkut Kitabı). Bu kültür Türkçeye bazı deyim ve atasözleri ile de yansır: Başından korkmak (canından kaygı duymak), başını istemek, başını ortaya koymak (ölümü göze almak), başını uçurmak, başı için (ant ve yakarma sözü), baş eldeyken (sağken), baş verip taş vermemek (canı pahasına savunmak), kelle koşturmak/götürmek (gereğinden çok acele etmek), kelle koltukta gezmek (ölümü göze almak), kelle kulak yerinde (gösterişli), kelle sağ olsun da külah bulunur, ser verip sır vermemek…
Osmanlılarda kelle almanın geçmişi
Kahramanlık göstergesi ve düşmana korku salmak için yapılan baş kesme uygulamaları: Osmanlı askerî ve siyasi kültüründe, çarpışmada öldürülen düşmanın kellesini almak bir kahramanlık göstergesi olarak yorumlanıyordu. Yine savaş meydanlarında düşman kafalarından tepeler yapmak, mühim bir düşmanın başını mızrağa takıp hasımlara göstermek ve hatta bazen kafataslarından kuleler yapmak, yıldırıcı önlemler arasında sayılırdı.
Macar Kralı Vladislas, II. Murad’ın tahtından feragat edip yerini 12 yaşındaki oğlu II. Mehmed’e devretmesinden sonra, Haçlıların da teşvikiyle Segedin Antlaşması’nı ve bir rivayete göre de ettiği dinî yemini bozdu. Bunun üzerine Murad yeniden ordusunun başına geçmek zorunda kaldı. Haçlılar öncülüğünde savaşa giren kral, 500 süvarisiyle yeniçeriler tarafından bir çember içine korunan II. Murad’ın bulunduğu merkeze saldırmak istemiş, ordugah çevresindeki hendeği göremeyip çarpışma esnasında buraya düşmüştü. Yakalanan kralın akıbeti, başının kesilmesi oldu. Osmanlılar, Macar Kralının başını bir mızrağa geçirdiler. Belki de bununla, kendilerine verilen yeminleri bozanların akıbetini düşmanlarına göstermek istemişlerdi. Her hâlükârda bu hareket Haçlı birliğinin moralini bozdu ve zaferi Osmanlılar kazandılar. Kralın bal dolu bir kapta Bursa’ya gönderilen başı, şehirde donanma atmosferi içerisinde sergilendi.
Getir başı al maaşı
Kanuni’nin 1566’daki son saferinin ardından Sokullu Mehmed Paşa huzurunda düşmandan kelle getiren askerlere bahşiş ve tımar dağıtılıyor. Minyatürde yazanlar: “Pâdişâh-ı Firdevs-penâh [cennet koruyucusu padişah] intikal itdükten sonra kal’anun fethi müyesser olub, guzât-ı İslâm başlar kesüb, vezîr-i isâbet tedbir [isabetli tedbir sahibi vezir] libâs-ı fâhir ile [iftihar elbisesiyle] istimâlet [gönül almak] içün dîvan kurub baş getürenleri tezkire itdüğidür.” Feridun Ahmed, Nüzhetü’-Ahbâr, TSM.
1453’te yeni payitahtlarını ele geçiren Osmanlılar, savaş harabeleri arasında son Bizans İmparatoru XI. Konstantin’in kayserlere mahsus çizmelerinden tanıdıkları cesedini buldular. Kesilip tahnit edilen başın Osmanlı fethini duyuran fetihnâmelerle birlikte Diyâr-ı Rûm’da gezdirildiği, imparatorun ölümüyle ilgili söylenegelmiş çeşitli rivayetler arasındadır.
Evliya Çelebi (ö. 1684) Seyahatnâme’de baş kesme kültürünün kahramanlık ve övünç duygularıyla ilişkisine dair fikir veren bazı hikayeler anlatır. Mesela üçüncü ciltte yer alan “Dedikoducu tiryakilerin boş sözleri” başlıklı hikâyede, afyonkeşlerden bir güruh Üsküdar’daki Karaca Ahmed Sultan Tekkesi ve Miskinler Tekkesi civarındaki mezarlıklarda kümelenip çeşitli eğlenceler düzenlemektedir. 1649’daki Celalî isyanını bastırmaya giden Osmanlı kuvvetlerinin geçişi sırasında bu “riyakârlardan” biri askerlere hitaben “Ağa uğurlar olsun ve gazanız kutlu olsun” der. “Bolay kim evine oğlanınla bir baş göndereydin”. Bir diğer kafadar, “Ağa sen bunun sözüne bakma ve kendini tehlikeye atma” diye atılır. “Bu cenk yerinde baş çok olacaktır. Bir baş satın alup, ehline geçüp bir baş ile var”. Bu söz, düşmandan alınan başların satılığa çıkarılabildiğini ve “kahramanlığın” bir raddede satın alınabilir olduğunu düşündürür.
Baş vermeye mahsus saç stili Falnâme, TSM. Alman Seyyah Salomon Schweigger’in 1578- 81 arasında İstanbul’a yaptığı seyahatini anlattığı, Türkçeye Sultanlar Kentine Yolculuk adıyla çevrilen eserinde yazdığına göre; Türklerin hemen hepsi kafalarını kazıtmakta, tepede orta parmak kalınlığında bir tutam saç bırakmaktadır. Sebebini sorduğunda kendisine yapılan açıklama şöyledir: “Savaşçı hasmına yenildiğinde kafasının kesilmesine sıra geldiği zaman düşmanın eli, ekmek yediği ağzına girip kirletmesin, bunun yerine başını bir parça perçeminden tutup atsın.”
Ganimet, ödül ve tımar yükseltmeleri için delil olarak alınan kelleler: En sık görülen olgulardan biri de –tıpkı İskitler ve Hunlar gibi- savaşta alınan kellelerin ganimet paylaşımında ve tımar tevcihleri ile yükseltmelerinde bir delil olarak kullanılmasıydı. Gaziler, aldıkları kelle miktarı ile deftere kaydediliyordu. Bu uygulama, savaşçıları teşvik için bir zorunluluk olarak görülmüştü. Özellikle padişahın katılmadığı seferlerden dönen cengaverler, payitahta beraberlerinde binlerce düşman başı ile geliyor, bu başlar zaferin nişanesi olarak sultana sunulup gerekli tevcihler yapıldıktan sonra denize dökülüyordu. Bazen kelle yerine kulak veya şapka alındığı ve bunların denize döküldüğü de vâkiydi. Bir de “dil almak” vardı ki, bu “sorgulanmak üzere tutsak almak” demekti.
Osmanlı arşivlerinde konuyla ilgili en eski belgelerden biri 6 Nisan 1556 tarihli olup “Segir Kalesi altında pusu kurarak baş ve bir diri getiren Selim’e terakki [yükseltme] verilmesi” hakkındadır. 17 Eylül 1739 tarihli hesap defteri, Hotin’de yaralanan, dil ve kelle getirenlere “mutad-ı kadim [eski âdetler] üzere” verilen inam ve bahşişleri kaydeder. Belgrad Muhafızı Mustafa Paşa’dan başkente gönderilen 3 Mart 1807 tarihli arzda, “Askeri teşvik için kelle ve dil getirenlere elli kuruş verileceğinin ilan olunmasının Fethülislam’ın alınmasında güçlü bir vesile” olduğundan bahsedilir. 10 Ekim 1821 tarihli belge, “Askeri harbe teşvik için kelle getirenlere bahşiş verilmek muktezi [gerekli]” olduğundan söz eder. 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başlarına ait başka belgelerden; dil ve kelle getiren askerlere hil’at giydirildiği, başlarına gümüş çelenk takıldığı, on bin zer-i mahbub (adedi 5 kuruş değerinde altın para) dağıtıldığı, bir askerin yevmiyesine 34 akçe zam yapıldığı ve bir nefer için 25 ila 600 kuruş arasında ödül verilebildiği anlaşılmaktadır.
Düşmanı hor görme Fâtih Sultan Mehmed, 1473’te Otlukbeli Savaşı’nda yenilgiye uğrattığı Uzun Hasan’ın bir şehzâdesini esir almış, diğerini ise savaşta öldürmüştü. Atının ayakları altına aşağılanırcasına atılan bu taçlı baş muhtemelen öldürülen şehzâdeye ait. Hünernâme, TSM.
Savaşta baş kesme uygulamalarına son verilmesi, 1828 Osmanlı-Rus Savaşı’na rastlar. İngiliz seyyah Charles Macfarlane (öl. 1858), Constantinople in 1828 adlı eserinde sürece dair tanıklığına yer vermiştir. Yazdıklarına göre Sultan II. Mahmud, eşiğine kesik kulak ve kelle gönderilmesinden rahatsızlık duyuyor, tutsakların diri olarak getirilmesini, aksini yapanların idam edileceğini buyuruyordu. Seyyah, bu kararın onu medeni Avrupa hükümdarları sınıfına soktuğu fikrindedir.
Yine de bir milletin kadim geleneklerinden bir fermanla vazgeçmesi beklenemezdi. Cevval askerler sadece böbürlenmek yahut sırf keyifleri için, başkentten bir talep olmamasına rağmen kulak veya baş kesmeye devam ettiler. Seyyahın İstanbul’da tanıştığı ihtiyar bir Türk çubukçu, Müslüman ülkesine saldıran gâvurların böylece korunmasını günah olarak yorumluyor, “Ne âlâ!” diyordu; “Artık fırsat buldukça pezevenklerin kellesini kesemeyeceğiz, Peygamber’in cevaz verdiği üzere onları köle yapamayacağız… İstanbul’a geldiklerinde Sultan onları sarayında ağırlayacak, kebap ve pilavla besleyecekmiş!” Gezginin aktardığına göre çubukçu ve arkadaşı yeni buyruk çıkalı beri savaşa gitmenin keyfi kalmadığından ve bu emri ilk fırsatta çiğneyeceklerinden dem vurmuşlar. Sultanın bu kararı sadece savaşlar için geçerli olsa da, genel anlamda bu tarihten itibaren baş veya kulak kesme vakalarında tedricî bir azalma olduğu düşünülebilir. Bu tür vakaların tüm dünyada nihaî olarak reddedilmesi için İnsan Hakları Evrensel Beyannâmesi’ni (1948) beklemek gerekecekti.
Sadakat göstergesi olarak gönderilen kesik başlar: Padişah bir paşa ya da şehzadesinin emrinde bulunan, hoşlanmadığı bir kulunun kellesini isterse, bu, paşa yahut şehzade için büyük bir sadakat sınavı sayılırdı. Bitlis Hâkimi Şeref Han’ın (ö. 1604) Tevârîh’inde yazdığına göre, hissesi sultan tarafından başkasına devredilen Budak Bey taht çekişmeleri esnasında Şehzâde Bayezid’in tarafını tutmuş, ondan hoşlanmayan padişah, oğlundan bu adamın başını istemişti. Bayezid de babasının bu isteğini yerine getirerek sadakatini ıspatladı. Kapıkulları da zaman zaman sultandan vezir kelleleri ister, benzer bir imtihana hükümdarın kendisini tâbi tutardı.
Kelle piramitleri Savaşlarda alınan galibiyetin bir nişanesi olarak, geride kalan düşmanların yüreğine korku salmak için düşman kelleleri küçük tepecikler halinde bir araya getiriliyordu. Ön planda 1389’daki I. Kosova Savaşı sonrasında I. Murad’ı hançerleyen Miloş Obiliç’in linç edilmesi tasvir edilmekte. Hünernâme, TSM. Ahmet Yaşar Ocak’ın aktardığı Balkan Hristiyan folkloruna ait bir efsaneye göre, padişahı öldürdükten sonra başı vurulan Miloş eğilip başını yerden aldı ve bugün mezarının bulunduğu Salabanya’ya kadar uçarak geldi.
Tehdit olarak gönderilen başlar: Mühim bir düşmanın başını ele geçiren hükümdar, onu hasmının müttefiki olan bir başka düşmanına gönderirse, bu bir tehdit olarak anlaşılırdı. Mesela Yavuz Sultan Selim, Memlûklerle arasında sürekli bir çekişme konusu hâline gelen, aynı zamanda anne tarafından dedesi olan Dulkadıroğlu Beyliği Hükümdarı Alaüddevle Bozkurt Bey’i 1515’te yenilgiye uğrattı. Savaş meydanında öldürülen dedesinin kesik başını Memlûk Sultanı Kansu Gavri’ye gönderdi. 1510’da Şah İsmail benzer bir biçimde, Merv yakınlarındaki bir savaşta mağlup ettiği Sünnî Özbek Hanı Şeybek’in başını yüzdürüp, derisini samanla doldurtmuş ve bir meydan okuma/ tehdit nişanesi olarak II. Bayezid’e göndermişti. Safevi çağı tarihçilerinden Hasan Rumlu’nun (öl. 1577) Ahsenü’t-Tevârîh’te yazdığına göre; Şeybek Han’ın kafatası –İskitlerin yaptığına benzer biçimde- altınla kaplandı ve şahın meclisinde şarap kadehi oldu.
Asayişi temin için, yüz kızartıcı yahut politik suçlara yönelik baş keserek yapılan infazlar: Hanedan üyeleri hariç, herhangi bir statü farkı gözetmeksizin yaygın bir biçimde, esnek kurallar çerçevesinde uygulanırdı. Buna “siyaset” de denir. Ricalden bazıları için boğma şeklinde gerçekleşen idamlardan sonra bile başların kesilip padişaha sunulması sözkonusuydu. Bu “mühim” başlar, Roma uygulamalarını andırır biçimde, 18. yüzyıl itibarıyla sarayın birinci avlusunda bulunan ibret taşında veya önemli bir meydanda, yükselebilecek muhtemel itirazlara cevap niteliği taşıyan bir yafta beraberinde, üç gün gibi bir süre boyunca sergilenirdi. Teşhir edilecek baş, kıl torbalar içinde balda bekletilir yahut tuzlanırdı.
Kafa derisinin saç ve sakallarla birlikte yüzülüp içinin pamuk ya da samanla doldurulduğu da vakiydi. Mühim başlar gümüş bir tepsi içinde, daha önemsizleri bir tahta üzerinde teşhir edilirdi.
Baş kesme cezasına çarptırılacak olan mahkum önce iç donuna kadar soyulur, kesme işlemi pala veya kılıçla yapılırdı. Müslüman suçlular öldürüldükten sonra sırtüstü yatırılır, başları koltukları altına konur; gayrimüslim hükümlülerse yüzükoyun yatırılıp kafaları gerilerine bırakılırdı. Başları vurulan bedenler –eğer aileleri cenazeyi satın almazsa- çoğu kez denize atılırdı. Ekseriyetle kapıcılar kethüdasının başını çektiği cellatlar, işlerini bir çırpıda bitirebilmek için havaya attıkları meyveleri tek hamlede kesmeye çalışarak talim ederlerdi. Sarayın ilk avlusu içinde yer alan cellat çeşmesi, adını kanlı kılıçlarını burada yıkayan infazcılardan almıştı.
Tepedelenli’nin kellesi
II. Mahmud’un huzurunda Osmanlılara karşı bir bağımsızlık isyanı başlatan Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa, 1822’de Hurşid Paşa’nın girişimleri neticesinde öldürüldü. Kesilen başı İstanbul’a gönderildi. Peter Johann Nepomuk, 1860, New York Halk Ktp.
Paul-Henri Stahl’ın tarihte baş kesme uygulamalarına dair Histoire de la décapitation başlıklı araştırmasına göre Osmanlılar, bir infaz yöntemi olarak kafa kesmeyi İranlılar ve Moğollardan almış olmalıdır. Yine ona göre bu uygulamayı kabul eden Avrupalılar, olsa olsa Osmanlılara karşı bir kısas olarak veya onları taklitle bu uygulamaları benimsemiştir.
Politik suçlar veya hükümdara itaatsizlik, kaçınılmaz olarak başın gövdeden ayrılmasıyla sonuçlanıyordu. Osmanlıların dehşetengiz düşmanı Eflak Prensi III. Vlad (Kazıklı Voyvoda), Fatih’e olan bağlılığını reddedip aslında bir vampir olduğu söylentilerine yol açacak kadar kanlı uygulamalara girişmişti. Osmanlı akıncıları uzun uğraşlar sonucunda onu bir baskınla yakalamayı başardılar. Kesilen başı 1476’da Fatih’in huzuruna gönderildi.
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa
Sadrazamlar arasında politik bir suç nedeniyle başı gövdesinden ayrılmış en meşhur isim belki de Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’dır. Osmanlı ordusunun hedefi Yanık ve Komoron kaleleri iken paşa, Padişah IV. Mehmed’in de rızasını almadan 1683’te Viyana’yı kuşattı. Yaşanan ağır bozgun sadrazamın sonu oldu. Bir süre daha geri çekilmelerin yönetilebilmesi için hayatta bırakılan Merzifonlu, Belgrad’da gelen idam hükmünü sükunetle karşılamış, abdest alıp namaz kılmış ve başını ipe tevekkülle uzatmıştı. Boğularak infaz edildikten sonra yüzülen kafa derisi doldurulup İstanbul’a gönderildi. Vücudu Bel- grad’da, kafa derisi padişahın görmesinin ardından Edirne’de gömüldü. Asıl mezarda kaldığı düşünülen kafatası 1688’de Belgrad’ın ele geçirilmesi sonrasında Cizvit keşişleri tarafından çalındı ve Viyana silah deposuna kondu. Bir süre Viyana Şehir Müzesi’nde teşhir edildikten sonra etik tartışmalar neticesinde depoya kaldırıldı. Bu dönemde çalınan Türk kafatasları, Haçlı zaferinin hatırası olarak pazarlanmış, tılsım olarak kullanılmış, kale temellerine karılmış ve “Türkenpopanz” denilen Türk kemik koleksiyonları ortaya çıkmıştı.
Aynı akıbete maruz kalan ilginç isimlerden biri de Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa’ydı (1822). Kesilen başının İstanbul’a gönderilmesi padişahı hoşnut etti. Bir süre ayrıntılı bir yafta metni beraberinde teşhir edilen kesik baş, Tepedelenli’nin eski dostları tarafından satın alınıp Silivrikapı dışındaki mezarlığa gömüldü. Mezar taşına şöyle yazdılar: “Burada Tepedelenli Ali Paşa’nın başı yatıyor. Yanya valisiydi, elli yıldan fazla Arnavutluk’un bağımsızlığı için çalıştı”.
Osmanlılar bu yaftaları sergileme süresi bittiğinde başla birlikte imha ediyor, dolayısıyla bunlar arşivlerde saklanmıyordu. Ancak Ali Paşa’nın yaftasını İngiltere Elçiliği Kilisesi rahibi Robert Walsh bir yeniçeri vasıtasıyla satın aldı ve 1828’de Voyage en Turquie et à Constantinople isimli eserinde tıpkıbasım olarak yayımladı. Yafta metnine göre Ali Paşa, sarayın bütün uyarılarına rağmen bütün insani ve dinî kanunların aleyhine olarak ihanet edip ölümü hak etmişti.
Kurallar ve kuralsızlıklar
Baş kesme cezaları her zaman belirli bir kurala bağlı olarak uygulanmıyordu. 1517’de Yavuz Sultan Selim, Mısır’ın idaresiyle ilgili bir tartışma sonucunda sözlerine sinirlendiği Veziriazam Yunus Paşa’nın boynunu bir anlık emriyle vurdurmuştu. Gelibolulu Mustafa Âli’nin (öl. 1600) Künhü’l-Ahbâr’daki dördüncü rükünde anlattığı bir vaka, bu olgunun en kesif örnekleri arasında anılmaya değer: Rivayete göre 24 Şubat 1528 gecesi Sultan Selim Camii yakınında bir Müslüman’ın evi basılmış, tekmil ev halkı katledilmişti. Ne kadar araştırılıp soruşturulsa da suçlulara dair bir ize rastlanamadı. Daha sonra “Padişahın gazabı parlak ateş şeklinde kıvılcımlar saçar” denerek, İstanbul’da odun yarma işinde çalışan, suç işleme potansiyeli taşıdığı düşünülen çoğu Arnavut asıllı 800’den ziyade insan, çarşı-pazarda ve işlek yollarda boyunları vurulmak suretiyle katledildi; ululara ve küçüklere dehşet salındı. İyi hâli görülüp salıverilenlerse şehri terk etti, bir süre İstanbul’da böyle suçlar işlenmedi. Gelibolulu’ya göre bu adamların “bi-hasebi’ş-şer [şer’an] katillerin icâb ider hâl yoğidi, ammâ nizâm-ı hâl-i âlem ve intizâm-ı ahvâl-i benî âdem içün” katledildiler. 3 Kasım 1839’da ilan edilen Gülhane Hatt-ı Hümâyunu (Tanzimat Fermanı) ile ilk kez “hiç kimse için yargılanmadan ölüm cezası verilemeyeceği” karara bağlanacaktı.
Macar komutanının kellesi vuruluyor Osmanlılara verdiği ahdi ve Segedin Antlaşması’nı bozan Macar Kralı’nın kesik başı Bursa’da bir bayram havasında teşhir edilmişti. Bu minyatürde ise yeniçerilerin bu sahneden etkilendikleri görülüyor. Ya da en azından tasviri yapan nakkaş için baş kesme hadisesi dehşet verici bir şeydi ve bu görüntüyü böyle hayal etti. Hünernâme, TSM.
Osmanlılar ve baş vermek
Osmanlılar, hasımlarının başlarını koparmakta azimli oldukları kadar, kendi başlarını da kutsal saydıkları değerler uğruna feda etmede oldukça cömert görünürler. Hıristiyan öğretisindeki Hz. Yahya’nın başının kesilmesi anlatısı, bu peygambere de iman eden Müslümanlar tarafından saygı görmüş olmalıdır. Kerbela’da Hz. Hüseyin’in şehit olup başının kesilmesi de bu olayla benzeştirilir. Belki de bunların ve bazı tarih öncesi kültlerin etkisiyle, Anadolu’ya yapılan ilk İslâm akınları sırasında kesik baş destan ve efsaneleri Müslümanlar arasında anlatılmaya başlanmış, bunlar daha sonra Anadolu ve Balkanlar’daki Müslüman Türkler arasında da revaç bulmuştur. Konuşan kafalar, başı koptuğu halde kellesini koltuğuna alıp savaşmaya devam eden savaşçı bedenleri… Bütün bunlar Ahmet Yaşar Ocak’ın Türk Folklorunda Kesik Baş başlıklı monografisinde belirttiğine göre, önce Anadolu Hıristiyan folklorundan Türkler’e ve 14-15. yüzyıllarda da geliştirilmiş biçimde tekrar Hıristiyanlara geçmiştir.
Osmanlı tarih yazarı İbrahim Peçevî’nin (öl. 1649) Târîh’inde Macaristan’daki Grijgal Kalesi kadısının ağzından “Gazilerin kerametleri” başlığıyla aktardığı destana göre, Osmanlı kalesi düşman kuvvetleri tarafından çevrilmiştir. Bir huruç harekâtı düzenleyerek düşmanı şaşırtmak isteyen Osmanlı müdafileri arasında Deli Mehmed namında bir cengâver vardır. Bu savaşçının başı bir düşman süvarisinin darbesiyle kopar; atlı başı alıp götürmek üzereyken Mehmed’in arkadaşı Deli Hüsrev seslenir: “Deli Hüsrev görüb haykırdı didi/ Ne yatarsın başın aldı gitdi/ Revâdır cânı virdin kıyma başa/ Aceb hal oldu vü özge temâşâ/ İşit bu hikmeti, bu sırrı vü râzı/ Kesük başlu şehîd olan ol gâzî/ Hemân fevri yerinden durdı geldi/ Eliyle ol lâ’îni urdu çaldı…” Peçevî’nin rivayetine bakılırsa isimsiz kadı, bu gördüklerinin gerçek olduğunu yeminlerle kaydediyor.
Kelle getirene verilen ihsanın belgesi
Kavşan’dan (Cauşeni) Boğdan vilayetine hareket eden Kırım hanına karavula gidip düşmandan dil ve kelle gatirenlere ihsan olunmak üzere ordu hazinesinden on bin aded zer-i mahbub irsali. 25 Nisan 1770 (BOA. AE.SMST. III/13-814).
17. yüzyıl saz şairi Kayıkçı Kul Mustafa’nın nazma getirdiği destanda da Genç Osman adlı bir genç IV. Murad’ın Bağdat seferi için gönüllüler arasına girmek ister. Önce reddedilir, sonra muradına erdiğinde şehir surları önünde kahramanca çarpışır ve düşman kılıcıyla başı uçurulduğu hâlde savaşmaya devam eder: “Bağdad’ın kapısın Genç Osman açdı/ Gören kâfirlerin tedbiri şaşdı/ Kelle koltuğunda üç gün savaşdı/ Şehidlere serdar oldu Genç Osman”.
Alman Seyyah Salomon Schweigger’in 1578-81 arasında İstanbul’a yaptığı seyahatini anlattığı, Türkçeye Sultanlar Kentine Yolculuk adıyla çevrilen eserinde yazdığına göre; Türklerin hemen hepsi kafalarını kazıtmakta, tepede orta parmak kalınlığında bir tutam saç bırakmaktadır. Sebebini sorduğunda kendisine yapılan açıklama şöyledir: “Savaşçı hasmına yenildiğinde kafasının kesilmesine sıra geldiği zaman düşmanın eli, ekmek yediği ağızlarına girip murdar etmeye, bunun yerine bir parça perçeminden tutup ata”. Bahsedilen saç stilinin Osmanlı minyatürlerinde börksüz-sarıksız resmedilmiş bazı figürler arasında da oldukça yaygın olduğu görülür. Bu saç stili bile tek “başına”, Türklerin başlarını her an padişahları ve dinleri uğruna feda etmeye hazır olduklarının bir ilanı gibidir.
Bugün için ne kadar dehşet verici olsa da, tarihte başın gövdeden ayrılması hadiseleri, hangi amaçla yapılıyor olursa olsun, gündelik bir durum sayılırdı. Şiddetin sıradanlığı elbette korku ve dehşeti tamamen ortadan kaldırmıyor, tam aksine halka açık infaz ve teşhirler bizatihi bu korkuyu kışkırtmaya yönelik olup “ibret-i âlem” için yapılıyordu. Yine de bir şekilde, savaş arabaları insan kafalarıyla dolu halde ülkelerine dönerken, muhtemeldir ki, şehir takları altında sevinç tezahüratlarıyla karşılanıyordu.
Sancak dikmek, baş kesmek
Sigetvar’ın alınması sırasında bir baş kesme sahnesinden detay. Feridun Ahmed, Nüzhetü’l-Ahbâr, TSM. Bir müdafinin en son görmek isteyeceği şey, savunduğu surlara düşman sancaklarının dikilmesiydi, ama daha da kötü ve yıpratıcı olanı orada silah arkadaşlarının kesik başlarını görmekti.
GELİBOLULU ÂLİ’NİN KALEMİNDEN
Çoğu Arnavut 800’den fazla kelle
“24 Şubat 1528 gecesi İstanbul merkezinde Sultan Selim Han Camii yakınında gece ile bir Müslüman’ın evi basıldı. Ev halkının evladı ve hizmetkârları topluca katledildi. Bu meselenin halli mümkün olmadı. Her ne kadar dikkat sarf edildi, akıl ve kalple düşünüldü ise de bu konuda bir ipucu bulunamadı. İşin sonunda padişahın gazabı parlak ateş şeklinde kıvılcımlar saçtı. Korunmuş İstanbul şehrinde, odun yarmak bahanesiyle sokaklarda dolaşıp duran işsiz güçsüz, hain ve müfsit kötü işlilerin -ki çoğu Arnavut adındaki inatçı kavme mensuptu- hıyanet ve hilelerinin o tür kötülükler göstermesi mümkündü. Kapılara tembih olunup, mahalleler teftiş edilip araştırıldı. 800’den fazla adamın çarşılarda ve insanların kullandığı yollarda boyunları vuruldu. Ululara ve küçüklere dehşet salınıp hıyanet erbabından geriye kalanlardan doğruluk eseri gösterenler uğursuz yollarından tövbe ettiler ve nicesi kalmayı kaçmaya değişip Yüce Payitaht’tan el ayak çekip gittiler. Ondan sonra o türde bir hâl ortaya çıkmadı. Yaramaz ve serseri takımından bir zaman daha kötülük, fenalık ve ahlaksızlık görülmedi. Her ne kadar şeriat dolayısıyla katillerini icap eden bir hâl yok idiyse de âlemin nizamı ve âdemoğlunun intizamı için [yapıldı]. Denilir ki o gibilerin nüfusu İstanbul sakinlerininkinden fazlaydı” (Sadeleştirilmiştir).
Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü’l-Ahbâr, IV. Rükn, TTK Ktp., nr. Y/546, s. 288b.
EVLİYA ÇELEBİ’NİN KALEMİNDEN
Hacet giderirken saldıran düşmanın sonu
“Bu hakirin bir macerasıdır ki, her ne kadar edep dışı ise de mazur buyrulup af eteği ile örtülüversin. Bu cenkten (Seykel) sonra hacetimi gidermek için etrafta insan yok diye bir gizli köşede şalvarın ucuna yol buldurup etek toplayıp tek başıma edebde ihtiyacımı giderirken üst tarafımdan ağaçlık içinden bir çatırtı-patırtı koptu.
‘Âyâ bu da ne ola?’ derken hemen başım ucundaki bir alçacık kayadan bir kâfir kendini can havliyle üstüme atıp hakir larkıdak necasetimin üstüne otura vardım. Atım dahi ürküp elimden alarka durdu.
Bu kere aklım başımdan gidip küffâr ile alt üste gelip çakşır don ve uçkur ayak bağı gibi ayağıma dolaşıp üstüm başım bok olup boklu şehit olayazdım.
Allah’a hamd olsun aklım başıma gelip kefere ile Güreşçi Mahmud Pir Veli gibi güreşirken mertlerin himmeti, kefere elime gele düştü.
Hemen hakir dal-hançer olup keferenin bir hançer boynuna ve göğsü üzeri memesine birkaç kere hançer vurup keferenin kellesini keserken üstüm pislik ile boyanmış iken bu kere kızıl kana bulandım.
İster istemez kendimi bokluca gazi görüp güldüm ve üstümün başımın necasetini hançerimle sildim ve sonra uçkurumu bağladım.
Onu gördüm ki başımın ucunda kaya üstünden bir yayan yiğit soluyarak, ‘Benim biraderim, o kestiğin kâfiri biz dağlarda kovalarken can havliyle kendini atıp kellesini sen kestin, ama kellesi benimdir’ deyince hakirin dahi uçkurum elimde iken,
‘Ala şu kelleyi’ deyip bizimle doğmuş küçük biraderimi gösterdiğimde,
‘Bre edepsiz âdem’ diye herif kelleden ümidi kesip gidince hemen küffarın o necasetli gümüş düğmeli dolamasını ve çakşırını çıkarırken kemerinde yüz beş Ungurus altını ve bir yüzük ve kırk talar kuruş bulundu.
Bu elbiseleri heybeme koyup, derhâl Hamîs nam atıma binip, kelleyi İsmail Paşa önüne bırakıp, ‘Daima din düşmanlarının devletsiz kelleleri böyle yuvarlansın’ deyip, el öpüp huzurunda durdum.
Yanımda duran halk necaset kokusundan kaçtılar.
İsmail Paşa ‘Evliya’m ne acep bok kokarsın!’ deyince,
‘Hiç sorma sultanım başıma gelen ahvâli’ diye başıma gelen macerayı bir bir anlattım.
Cümle ağalar o fetih kutlamasında hakire güle güle bî-hoş oldular.
İsmail Paşa dahi çok hoşlanıp hakire elli altın ve başıma bir gümüş çelenk ihsan eyleyip şenlik içinde şenlik yaşadım.
Bu mahalde İsmail Paşa otağı önüne Seykel kâfirinden iki bin yedi yüz kelle ve bin kırk esir gelip tüm esirleri sahiplerine ihsan edip her bir gaziye derecelerine göre bağışlarda bulundu.
Ardından fethedilen taburda yollar açılıp tüm gazilerle Seykel diyarına yollandı”.
1510’da hastalığı iyice artan II. Bayezid, büyük oğlu Ahmed’i veliaht tayin etti. Bunun üzerine Şehzâde Selim, babası II. Bayezid’e karşı isyan bayrağını açtı. Bayezid devrildi, Dimetoka yolundayken şaibeli bir şekilde öldü, kardeş ve yeğenler birer birer ortadan kaldırıldı… Bu netameli konu, dönemin müverrihleri tarafından büyük bir “titizlikle” işlendi, zira eserlerin muhatapları da mücadelenin tarafları da Osmanlı hanedanının mensuplarıydı. Dönem metinlerinde konuya dair inkâr, çarpıtma ve dokundurmalar…
Bizde 15. yüzyılda II. Murad devrinde başlayan Osmanlı dönemine mahsus tarih yazma geleneği, I. Selim’le birlikte yeni bir evreye girmişti. Artık yalnızca tek bir padişaha hasredilmiş tarihçelerin yazıldığı yeni bir dönem başlıyordu. Önce Selimnâme’ler ve sonra da Süleymannâme’ler yazıldı; tarihçilikte asıl mühim olanın “padişahın zatı” olduğu anlayışı bir adım öne çıktı. Devam edegelen Tevârih-i Âl-i Osmân (Osmanlı Hanedanı Tarihi) geleneği ise, yine bu büyük imparatorlar çağının görkemine ayak uydurdu, “ulu padişah” her şeyden önde tutuldu.
Yeni bir tarihyazım geleneğine bizzat adını veren Yavuz Sultan Selim’in siyasi macerası, 1487’de Trabzon’da başlamıştı. Tam 24 yıl burada valilik yapan Şehzâde, babasının iyice yaşlanıp büyük kardeşi Ahmed’i saltanata namzet göstermesiyle, 1510’da taht mücadelesine atıldı. Önce İstanbul’a yakın bir yerden sancak istedi. Talebi reddedildiğinde isyan fitiline ilk kıvılcımı çoktan çakmış, padişahın izni olmadan sancağını terkedip oğlu Süleyman’ı görme bahanesiyle Kefe’ye geçmişti.
30 bine yakın askerle Rumeli’nde at koşturmaya başladığında talebi ciddiye alındı. 1511’de Edirne yakınlarındaki Çukurçayırı mevkiinde babasına yaklaştı. Kendisine Semendire sancağı verildi; Macarlar’a karşı gaza etmesi için izin çıktı. II. Bayezid, hayatta olduğu müddetçe yerine kimseyi padişah tayin etmeyeceğine dair bir ahitnâme imzaladı. Ancak o daha İstanbul’a dönerken Ahmed’in tahta çıkarılacağı yönündeki haberler, Selim’in askerleriyle birlikte tekrar babası üzerine yürümesine sebep oldu. Çorlu’da çıkan savaşta ağır bir yenilgi alan Selim, Karabulut adlı çıplak atı ve Ferhad Paşa’nın cesur müdafaası sayesinde canını Ahyolu iskelesine atmayı başardı, tekrar Kefe’ye geçti.
Bu hezimet üzerine Ahmed’in tahta oturmasına kesin gözüyle bakılırken herşey birden tersine döndü. Üsküdar’a kadar gelen Ahmed şehre alınmamış, Yeniçeriler ayaklanarak Selim’i başlarında görmek istediklerini haykırmıştı. Kısa süre sonra –çoğu kez olduğu gibi- Kapıkullarının istediği oldu. II. Bayezid herşeyden el çekip Dimetoka’ya doğru yola çıktı ve seyahat esnasında şüpheli bir şekilde öldü.
‘Gayret oku hedef-i maksuda isabet etti’
Selim’in bir aynaya ok atışını tasvir eden bu minyatür Hünernâme’de yer alır. Ayna kısmına eklediğimiz Şükrî Selimnâme’sine ait bir II. Bayezid minyatürü ile, Selim’in babası ile olan mücadelesi sembolize edilmekte. Gelibolulu Mustafa, Selim’in tahta çıkmasıyla ilgili şunları yazıyor: “Ol hazretin gayret oku kemân-ı tedbirden [tedbir yayından] hedef-i maksuda [istenen hedefe] isâbet etti.”
Selim’in meşruiyeti
“Kral çıplak” diyebilmenin bir maharet olduğu evrensel bir olgu ise de, Türkler’de bunun apayrı bir mesele teşkil ettiği söylenebilir. Lidere karşı takınılacak tutum İslâm öncesinde “kut anlayışı” ile belirlenmiş, hükümdarlar tarih boyunca tâbileri üzerinde sıkı bir itaat telkin etmeyi çoğu kez başarmışlardı. “Büyük mutluluk, uğur, Allah’ın lütfu, devlet idaresinin kudret ve salahiyeti, bu kudreti haiz olan şahsın kutsal sayılan şevketi” şeklinde tanımlanan bu kültür, hükümdarlık hakkını, elinde bulunduran erk için her daim meşru kılıyordu. Vakta ki hükümdara bir muhalif baş kalkar, o baş kesilir; şayet galip olup halka baş olmayı başarırsa bu “kendisine Tanrı tarafından kut verildiğine” yorulup yine meşru ve haklı olarak kabul edilir. Bu siyasi kültür, İslâmiyet’le birlikte “Tanrı’nın temsilcisi halife” sıfatı ve “zıllullah-i fi’l-arz” gibi ilahi saygı sözleriyle perçinlenir.
Dönemi ele alan Osmanlı tarihlerinde Sultan Selim, bu isyanında elbette pekçok yönden haklıydı. Zira başarılı olmuştu ve yazılan tarihler bu zaferin neticesinde kaleme alınmıştı. Mesela, Selim’in isyanının sonuna kadar gelip müellifinin ölmesi, yani isyanın akıbetini görememesi sonucu yarım kalan bir tarih elimizde olsaydı, statükonun yazdırdığı Selimnâmeler ile arada oluşan farkları –belki de benzerlikleri- karşılaştırabilirdik. Ancak şu an için en önemli mukayese imkânını, tarihe söz söyleme gayesi gütmeyen, devletin gündelik işleyişiyle ilgili birtakım izlerden ibaret olan arşiv belgeleri sunmaktadır. Osmanlı müverrihlerinin duygusal ve politik saiklerle ele aldıkları konular, orada pek çok kez soğuk ve yalın manzaralara dönüşür.
Kutsallık meselesi
Kutsal bir padişaha -ki halifeliğin devralınmasından önce bile kendilerini halife olarak tanımlamaktalardı- isyan etmek, elbette bir başka “kutsal gaye” ile mümkün olabilirdi. Şehzâde Selim, bu kutsiyeti gazada buldu. Trabzon sancağındaki valiliğinden beri Gürcüler ve Safeviler’e karşı etkili harekâtlar düzenleyen şehzâdeye merkezden şu uyarı yapılmaktaydı: “Çevrendeki düşmanlarla, ister Kızılbaş isterse Gürcü olsun, sulh ve iyi geçim üzere ol, düşman çoğaltmaya rızamız yoktur” (Kemalpaşazâde, Hoca Sadeddin).
Devlet-i Aliyye’nin temel motivasyonu demek olan gazanın sahiplenicisi sıfatıyla Selim, mülayim babası aleyhinde şöyle konuşmaktaydı: “Saltanat bozuldu, varisi olduğumuz mülk yaşlı babamın gaflet ve ihmaliyle zeval buldu” (Gelibolulu Âlî). Kanunî’nin veziriazamı Lutfi Paşa’ya (öl. 1563) göre, Selim babasına haberci gönderip “Din-i İslâm’ın gayretin elden koyub ihmal eyledin, cihad kapusun muattal [atıl] eyledin…” suçlamasında bulunur ve şöyle der: “Rumili’nde küffar-ı bed-kirdâra [kötü işli kâfirlere] yakın uçlarda sancak vir ki varub kâfirle mücahede [cihat] ve mukatele ideyim”.
Elbette şehzâdenin bu talebini, başkente yakın olmak ve babası ölür ölmez tahta kardeşlerinden önce oturabilmek için sunduğu söylenemez; niyeti babasının elini öpmek, sıla-yı rahim sevabı kazanmak, hasta babasının yapamadığı gazayı sürdürüp İslâm sancaklarını yükseltmek, dinen sakıncalı Kızılbaşlar’a karşı önlem almak ve nizam-ı âlemi tesis etmektir (İdris-i Bitlisî, Sadeddin, Kemalpaşazâde, vd.).
Selim’in Cülusu
Hünernâme, TSM. “Zamanın sahipkıranı Sultan Selim Han, mübarek babası Sultan Bayezid Han ile mücadele esnasında mağlup olup, basılıp, firar yolunu tutmuşken, erkânının çoğu savaşta kılıç yiyip gitmişken Tatar diyarının uçlarından ve Bulgar ovalarının serhaddinden demir gagalı şahin gibi saltanat avının saadetine doğru kanat vurup geldi, erişti” (Kemalpaşazâde).
Kut, tüm hanedan üyelerini teşmil edebilse de, halen başta onu tek başına elinde tutan meşru bir hükümdar vardır. Müverrihlerimiz bu meseleyi Selim’in babasında olmayan cihat ve gaza kabiliyeti ile çözer; ona Tanrı’nın temsilcisi olarak bir tahtta atıl oturmaktan daha kutsal bir vaziyet verirler. Elbette şehzâdenin kendinden büyük kardeşlerinin bulunması ve kanun-ı kadimin de en büyük kardeşe ikbal göstermesi sorunları, yine bu yolla çözülecektir. Bayezid’in veliahdı Ahmed, Amasya’da sancak beyi iken meydana gelen Kızılbaş isyanlarını bastırmada başarısız olur. Yavuz’un şark politikasındaki danışmanı İdris-i Bitlisî (öl. 1520), “Hiç iyiliğe el atmamış Ahmed’e insan nasıl umut bağlar?” diye sorar. Yine Selim’in Anadolu kazaskeri Kemalpaşazâde (öl. 1534), Ahmed’i saltanat hedefine ulaşmak için “Kızılbaş’a teveccüh göstermekle” suçlar. Olayları Selim’in veziri Piri Paşa’dan nakleden Kanunî’nin nişancısı Celalzâde (öl. 1567), son derece sevimsiz bir Ahmed portresi çizer: Yeme içme ve kadın düşkünü, zekâsı noksan, adaletsiz, kişiliği zayıf… En zavallı kişi bile onu saltanata layık görmez. Bayezid merhametinden ve Ahmed taraftarı vezirlerinden dolayı ona teveccüh eder. Yeniçeriler onun İstanbul’daki adamını şöyle azarlar: “Bu ocak erenler mekânı, pehlivanlar ocağıdır. Buradaki gaziler Hazret-i Muhammed’in getirdiği dinin kaideleriyle yönetilir. Bizim kendisini kabul etmemiz imkânsızdır.” Şeyhülislam Hoca Sadeddin’in (öl. 1599) anlatısında kapıkulları, “Allah’ın emaneti olan saltanat hazinesinin anahtarı gaflet köşesinde yatan birine teslim edilirse bu Osmanlı’yı yıkmak olur” derler. Ve dahi Selim’e katılanlar ona, ata ve ecdadının törelerini canlandırdığı ve dinin gereklerine uyduğu için katılmıştır. Böylece Ahmed’in önüne dinî bir set de çekilmiş olur.
Selim tahta geçtiğinde bu kez “kut” onundur. Hadidî (öl. 1531) durumu şöyle nazma getirir: “Kime dilerse virür mülki Allah/ Ne olur [neye yarar] rây-ı vezir [vezirlerin reyi] ve himmet-i şâh [şahın kayırması]”. Aynı ilanı Celalzâde, Ahmed taraftarı vezirlerin dilinden Bayezid’e sunar: “Padişahım, saltanat sizin ve bizim ittifakımızla olmazmış. Takdir Hakk’ındır”.
Selim’in masumiyeti
Selim bu olay vesilesiyle pek çok kez “selîm” (doğru, noksansız, sağlam) ismiyle ve nadiren de “yavuz” (fena, yaman, çetin) lakabıyla müsemma olacak biçimde tasvir edilmiştir. Babası ve kardeşleri ile olan mücadelesinde dinî yönden meşrulaştırıldıktan sonra, onun saltanat örf ve âdetlerine uyan, iyi niyetli, yumuşak kalpli ve barışçıl olduğu vurgulanır. Sancağını terkedip gelmedeki tek amacı babasının elini öpmek, babasıyla arasına giren nifakçı vezirleri aşıp meseleyi sulh ile çözmektir! Şükrî-i Bitlisî (öl. 1531), Selim’in itaatkârlığını onun dilinden şöyle nazma döker: “Yüz sürüp uş vardum ol dergâha men/ Bendeyem çün cân u dilden şâha men”. Niyeti babası ve paşalarla sohbet etmektir ama vezirler buna inanmaz. Kemalpaşazâde’de Selim o kadar ince kalplidir ki, Çukurçayırı’nda babasının at arabasını uzaktan görünce gözyaşlarını tutamaz. Lutfi’ye göre Selim, baba vasiyeti tutup kardeşiyle iyi geçinirken Ahmed durumu bozmuştur.
Müverrihlerimize bakılırsa Bayezid ve Selim arasındaki gerilimin ana sebebi, gözleri kendi çıkarlarından başka bir şey görmeyen vezirler ve beylerdir. Padişahın yakınında bulunan bu paşalar, emeklilik hayalleri kurar (Kemal), makamlarının teminatı için Ahmed’i kollar (İdris), devlet sırlarını onunla paylaşır (Sadeddin), Selim’i babasına kötüler, aralarını bozarlar (Celal). Selim’in süratini asiliğe, cüretini düşmanlığa yorarlar (Şükrî, Sadeddin, Kemal). Sultan Bayezid ilerleyen nikris/gut hastalığının da etkisiyle tam bir acz içinde vezirlerine teslim olmuş durumdadır (Kemal). Hemen tüm vezirler, Selim’i uzaklaştırdıktan sonra Ahmed’e biat etmek ve Selim’i bastırmak niyetindedirler. Ona Semendire gibi uzak bir sancak verirler ki adamlarının bağlılığı ve umutları azalsın. Bayezid, Selim’in ordusunu görüp savaş meydanından uzaklaşmak istediğinde vezirler bunun korkaklık olarak yorumlanacağını söyleyip müsaade etmez, fırsat eldeyken saldırmanın uygun olacağını, yoksa Ahmed’in hakkını yitireceğini ve saltanat yüzüğünün elden gideceğini söylerler (Kemal, Sadeddin, Celal). Askeri galeyana getirmek için padişahın “Beni sevip yolumda sadık olan cenk etsin. Saltanatımın eteğindeki bu utanç verici dikeni temizlesin” dediğini uydururlar (Sadeddin). Bayezid’e ise oğlu için dua etmek kalır (Kemal, Celal).
Baba-oğul savaşı
Şükrî’nin Selimnâme’sinde Çorlu Savaşı. Şükrî olayı şöyle nazmeder: “Coştu iki derya meseldeki gibi/ Ecel kan döktü iki denizin birleştiği yere/ Kös feryat etti, nefir bağırdı/ Cengin sedası göklere aktı/ Savaş aletleri bir yere toplandı/ Gürz, ok mızrak ve tüfenk…”
Arabozucu vezirler her iki tarafı da kolayca kandırır. Baba-oğul anlaşıp biri sancağına, öbürü taht kentine gidecekken; “Münafık hile-ger bir Şah’a hem dem/ Heman Sultan Selim’e salar âdem/ Ki ‘Gel tahtı sana ısmarladı Şah’/ Didi ‘Sultan Selim’i idin âgâh (…) Didi Han Bayezid’e ‘irdi leşker’/ ‘Ki Şah’ın leşgerini basmag ister’/ Nifak ehlini gör âlemde neyler/ Öz oğlına atasın düşmen eyler” (Hadidî). Sadeddin’e göre vezirler, Selim’in isyan ettiği fikriyle Bayezid’i kandırır.
Selim’in babasına isyan ettiği tezine karşı Celalzâde’nin öfkesi dikkati çekicidir. Bu tezi öne sürenleri -en hafif deyimle- cahillik ve olayların içyüzünü bilmemekle suçlar. Kendisi olan bitenin “doğrusunu” Yavuz’un veziri Piri Paşa’dan dinlemiştir. Daha eserinin başında bu konuyu ele alırken “Bu kaziye Diyar-ı Rûm’da son derece meşhur, insanların dilinde malum ve mezkûrdur ve bazı ileri gelenlerin kitaplarında yazılmıştır” der ve devam eder: “Merhum Sultan Selim Han, atası Sultan Bayezid Han ile Çorlu Sahrası’nda cenk edip, o çarpışmada hezimete uğrayıp mağlup oldu derler. Hâşâ ve kellâ!” Celalzâde’ye göre savaş birkaç fesatçının yüzünden çıkmıştı, cahil halk da bunu Selim’e isnat etti… Oysa o “Ataya kılıç çekmedi, şeriata karşı gelmedi”. Sonuçta bu anlatıya göre Selim bu savaştan –isyan olmasın diye- uzaklaşmış, beladan kurtulmuştur. İstese savaşı kazanabilecek güce sahiptir. Selim’in bu savaşı istemediğinin delili, burada hiçbir namlı kişinin ölmemiş olmasıdır. Celalzâde, okurundan bu iddialara rağbet göstermemesini istirham eder: “Ko billâh sâmi’ân çûnuçerâyı!” (Allah için kulaktan dolma neden-niçinleri/dedikoduyu bırak!).
II. Bayezid aczini itiraf ediyor
Padişah, vezirleri ile birlikte saltanatın devri meselesini tartışıyor. Selimnâme (Şükrî), TSM. Şükrî’nin minyatürdeki şiiri şöyle: “Gitti benden güç ve cüretle kuvvet/ Ruh kuşumda kalmamıştır ahenk/ Çimenlerimin yerini yasemin aldı/ Artık bu zeminde gül ve sümbül bitmez/ Kim arzusuna erişmiş ki dünyada ben erişem/ Bu fâni dünyada kim kalmış ki ben kalam.”
Selim’in Edirne’ye geldiğini bizzat gören İdris-i Bitlisî ise onun “cahillerden yüz çevir” hükmü gereği geri dönüp gidecekken akıbetsiz güruhun (vezirlerin) fırsat vermeyip peşine düştüklerini anlatır: “Yetişip aman vermediler, 4-5 bin kişi esir edip öldürdüler. Takip eden bazıları -hürmetlerinden dolayı- onu yakalayamadılar”.
Şükrî’nin Selim’i konuşturduğu beyitlerde Bayezid, oğluna kin tutar ve Selim’in iyi niyetine karşılık gurur gösterir. Selim’de savaş hevesi yokken babası çıkıp onunla savaşır. Şükrî savaşın çıkış sebebini savaş alanının darlığına dayandırır: “Eylemezdim men cihandâr ile ceng/ Bais [sebep] oldı cenge ol sahrâ-yı teng [dar sahra].” Selim, Tatar hanının kendisine asker verme teklifini de reddetmiş, niyetinin savaşmak olmadığını ve hem fazlasıyla askerinin bulunduğunu söylemiştir. Hadidî onun niyetini “Yoğidi kini gönli sâfî ruşen [aydınlık]/ Kılıç kuşanmadı, geymedi cevşen [zırh]” diyerek anlatır. Kemalpaşazâde’ye göre Selim, askerine karşıdan gösterilecek tavrı sessizce beklemelerini buyurur. Aniden üzerine gelen hücum karşısında “Zulmü başlatan en zalimdir” diyerek işini Hakk’a bırakır. Gelibolulu’ya (öl. 1600) göre Selim; “taç ve taht, huzur ve rahat istemezdi. Savaşı zikir ve fikir etmezdi. Cenk zuhura getiren müfsitler oldu”.
Hoca Sadeddin’in anlatısında Selim, “Vezirlerin kapattıkları kapıların görüşmeye engel olduğunu anlayıp babasının tutulmuş güneş gibi olduğunu” görmüştür. “Savaşmak amacıyla gelmedi ki savaşa, işi de yoluna koymamıştı ki dönüp gide”. Şehzâde, askerini kimseye saldırmamaları yolunda sıkı sıkıya tembihler, ancak karşı tarafın kara bulut gibi hücumunu görünce karşılık verirler. Selim savaşı ağırdan alarak babasının yanına bir yol bulup varmaya, sulh sağlamaya çalışır ama başaramaz. Şaşkın ve yol bulamaz halde kalıp “Burada bahtımı umarken bela zehrini içtim, yüz düşmana karşı bir dost vardı o da vefasız çıktı” diye yakınır.
Bayezid’a eleştiri, Selim’e dokundurma
II. Bayezid, ölümünden sonraki dönemde eser veren müverrihler tarafından, gazayı elden bırakması, yaşlandıkça vezirlerine teslim olması ve Selim’e verdiği ahdi bozması gibi sebeplerle -belirli bir saygı dâhilinde- eleştirilir ya da menfi resmedilir. Kemalpaşazâde’nin bir anlatısında Ahmed, hac bahanesiyle Memlûk ülkesine giden Korkud’u ve izinsizce Rumeli’ne geçen Selim’i uslandırmak için babasından izin ister. Bayezid buna rıza göstermeyip şu cevabı gönderir: “… Biz senin karındaşlarını itibar göstererek gaflet tuzağına düşürmek fikrindeyiz. İnşallah yakında umduğumuz kolaylıkla gerçekleşecektir”.
Lutfi Paşa, padişahın Selim’i nihayet İstanbul’a davet etmesini anlatırken “… ihtiram ile İslambol’a getürüb, günahından geçüb, tayyıb hatırla padişahlığı virüp…” ifadelerini kullanır. Hoca Sadeddin’e göre padişah, vezirlerin etkisiyle oğluna karşı savaşa niyetlenerek “devlet ve ikbale hakkı olan” Şehzâde Selim üzerine “kin ve hışımla asker çekip gönül tarlasına hınç tohumları eker”. Selim’in elçisi “Biz bu kadar saygıyla gelmişken, savaşmak için gelmemişken otağınızdan kovulmamıza neden nedir?” diye sorunca II. Bayezid sararıp hicap gözyaşları döker. Verilen ahdin tutulmaması Selim’in gönderdiği bir habere mealen şöyle yansır: “Vefa gayza geldi, gadr [zulüm] köpürüp patladı/ İş ile söz arasında düşülen döneklikten”. Şehzâde, babasından ümidi kesmiştir. “Padişah, Allah rızası yolunda olup bunca zaman zahitlik ve salahla adaleti ilke edinmişken, ömrünün sonlarında garazkârların sözleriyle boş yere kan dökenlerin yoluna ayak basıp sakındığı ve kaçındığı akıbete” uğramıştır. Kemalpaşazâde’de Selim, babasının kötü işli vezirlerin tahrikiyle ortaya çıkan “sitemkârlığını” (zalimliğini) görüp “bela girdabından selamet kenarına” çıkar. Gelibolulu Âlî, Selim’i konuşturarak Bayezid’in ihmali ile devletin zeval bulduğunu söyler. Padişah o haldedir ki, Şah İsmail’in hareketleri karşısında tereddütte kalmakta ve Rûm halkı Şah İsmail’in ülkeyi işgal edeceğinden korkmaktadır. Anonim Tevârîh-i Âl-i Osmân’a (16. yy.) göre Bayezid ile İsmail’in arası o kadar iyidir ki, Safevi hükümdarı, Şahkulu isyanından sonra yanına dönen müritlerine kızarak “ahret babası” Bayezid’in adamlarını öldürme iznini kimden aldıklarını sorar.
Selim eğlence meclisinde
Şükrî Selimnâme’sinde Sultan Selim bir eğlence meclisinde tasvir ediliyor. “Geh ayş u işret, geh sayd u şikâr itdi… Rezmde (savaşta) Rüstem idi, bemzde (eğlencede) Cem” (Kemalpaşazâde).
Müverrihler, Selim’in de, özellikle sertliğinden ileri gelen bazı olumsuz sayılabilecek hasletlerine ucundan kıyısından da olsa değinirler. Şükrî ve Sadeddin’e göre Selim tahta geçince divanını toplar ve hazıruna der ki: “Tünd ü tîzem belki hûn-rîzem…”, yani “Haşin ve çeviğim belki kan dökücüyüm…” Bayezid’in tahtı oğluna devrederken söylediği vasiyetleri arasında, “Nahak yere öldürme” ve “Kardeşlerine dokunma” sözlerinin yer alması (Anonim, Sadeddin) belki bu yüzdendir. Kemalpaşazâde, Selim’in cülusundan sonra Arap diyarına kaçan Ahmed’e vezirlerin dilinden şunu yazar: “Olalı bu şahs [Selim] Rûm’a padişah/ Niceler kanını döktü bî-günah”.
Şükrî, “kin ve gazap dolu” Bayezid’in dilinden şunları terennüm eder: “Kim edeb terk itmiş aslınca Selim/ Gör ne küstah olmış ol bî-havf u bîm [korkusuzca]”. Yine ona göre ilk olarak Selim, Ahmed’in elindeki bir sancağı oğluna istemiştir. Kemalpaşazâde’ye göre Ahmed’in devlet kapısında her an adamlarının bulunması Selim ve diğerleri için “mucib-i ihanet” (ihanet gerekçesi) olur ve Rumeli’nden sancak talep etmesi -vezirlere göre- kanun-ı kadime aykırıdır. Selim, Ahmed ile mücadelesinde, karşı tarafa meyleden bazı kötü kimseleri para ile tarafına çeker ve Ahmed’in benzer şekilde taraftar toplamasına mani olur. Bursa’da ikisi henüz büluğa bile ermemiş toplam beş şehzade, amcaları olan Selim’in emriyle boğdurulur. Gelibolulu’ya göre ulema, babasına asi olduğu gerekçesiyle Şehzade Selim hakkında “kanı helaldir” hükmü verir. Anonim’de Selim’in yenilgisi hiç de hafifletilmez: “Bir miktar ceng olduktan sonra sınup cemi ashabın [bütün adamlarını] ve hazinesin koyup kaçtı”.
Tahtın teslimi ve meselenin tatlıya bağlanması
Hoca Sadeddin’in anlatısında, Selim’den gelen bir kapıkulu onun adaletini padişaha anlatınca Bayezid duygulanıp ağlamış, taç ve tahtı ona verme düşüncesi gönlüne çok erkenden yerleşmiştir. Fakat yine vezirler onun bu fikrini değiştirir.
Hemen hemen tüm kronikler, Bayezid’in saltanatı Selim’e “gönül rızasıyla” verdiği yönünde birleşirler. Elbette Yeniçeri isyanın bu “gönüllülüğe” etkisini yadsıyamazlar. Bayezid tacı bizzat Selim’in başına takar, Selim babasına hürmet edip tahtının ayağını öper, sarılır ağlaşırlar, Bayezid vasiyet ve nasihatlerini sunar, vesaire…
Ender olarak Anonim ve Celalzâde’de padişahın tahtını terketmemek için direndiği görülür. Vezirler divana girip yeniçerilerin Selim’le ilgili taleplerini dile getirdiklerinde sultan, “Mademki sıhhat dairesi içindeyim, kimesneye saltanat virmezem” der. Paşalar şöyle cevap verir: “Padişahım, kadimden nimetinizle yetişmiş bendeleriz. Şimdi çıkıp Yeniçerilere bu cevabı verince o anda bu kullarınızı kanlı kılıçla öldürürler. Kanımız devletli padişaha helal olsun. Bizi buracıkta öldür ama bizim bu sözleri çıkıp onlara söylemeye takatimiz yoktur”. Bunun üzerine paşalar ağlamaya başlar, Bayezid de dayanamayıp gözyaşı döker, “bi’z-zarûrî” (mecburen) saltanat dizginini Selim’e teslim eder.
Anonim’de de buna benzer bir anlatı vardır: Bayezid vezirlerine, isyancıların kendisini öldürüp öldürmeyeceğini sorar, onlar da “katletmezler ama mızrak ucuyla kaftanınızdan çekip indiriverirler” şeklinde bir cevap verir. Buna rağmen Bayezid’in, tahtı “canıgönülden” teslim ettiği de yazılır. Selim de zaten İstanbul’a davet edildiğinde, istemediği halde gerçekleşen Çorlu Savaşı nedeniyle özürlerini sunmuştur (Kemal, Sadeddin).
Yavuz Sultan Selim avda Nakkaş Osman, Hünernâme, TSM. “Sultan Selim Edirne taraflarına göçtü. O diyarın kenarları avlanmaya müsait olduğundan oraları çok severdi. O kışı orada geçirdi, bazen yiyip içti, bazen avlandı” (Kemalpaşazâde).
II. Bayezid’in şüpheli ölümü
Osmanlı tarihinde görülen bu “nevâdir-i ahvâlden” (ender vakalardan) sonra II. Bayezid, kalan ömrünü ibadet ve okumakla geçirmek için bir miktar tahsisatla Dimetoka’ya gitmek istediğini bildirmişti. Selim, babasını bu yolculuğa çıkarken iki menzil kadar uğurladı. Bir süre sonra ise saraya II. Bayezid’in ölüm haberi ulaştı. Hemen tüm kronikler bu konuda sabık padişahın hastalığının arttığını ve ansızın öldüğünü söylemekte, “eceli erişti” deyiverip bahsi kapatmaktadır. Yalnız Keşfî Mehmed (öl. 1525), Bayezid’in ölümü esnasında delirme emareleri gösterdiğini yazar. Bu bilgi konuyu inceleyenlere zehirlenme ihtimalini düşündürmüştür.
Daha geç dönemlerde Hazerfen Hüseyin Efendi (öl. 1691) tarafından yazılan Tenkîhu’t-Tevârîh adlı eserde, Bayezid’in Selim’den gelen ecel şerbetini bile bile içtiği yazılıdır. Ahmed’in Memlûk sultanına yazdığı bir mektupta ise, “babasını Selim’in öldürttüğüne dair halk arasında söylentilerin dolaştığından” bahsedilmiştir (TSMA, nr. 3062’den nakleden Uzunçarşılı). Şehabettin Tekindağ’ın aktardığına göre, II. Bayezid’in Dimetoka’ya gitmek üzere yola çıkan maiyetinde bulunan Cenovalı Giovan Antonio Menavino (Della Vita et Legge Turchesca) ve diğer bazı Batılı kaynaklar, sabık padişahın bir Yahudi doktor eliyle Sultan Selim tarafından zehirlendiğini kaydetmektedir (“Bayezid’in Ölümü Meselesi”, TD, Mart 1970, 24). Eğer bu ihtimal doğru ise Selim, Osmanlı tarihinde ilk ve tek olarak bir baba katli (parricide) gerçekleştirmiş bulunmaktadır. Topkapı Sarayı’nda bulunan ve II. Bayezid’e atfedilen Firaknâme’de yazılanlar, devrik padişahın muktedir oğluyla olan bütün macerasını özetler gibidir: “Kaçan ana riayet itmedüm ben/ Oğıl idi hıyanet itmedüm ben/ Bu beylikten feraget itmedüm ben/ Görün beyler bana nitti Selim Şah!/ Ben anı halüme haldaş bilirdüm/ Bunun gibi deme yoldaş bilürdüm/ Oğıl değil anı kardeş bilürdüm/ Görün beyler bana nitti Selim Şah!” (TSMA, nr. 8525’ten nakleden Tansel, Yavuz, 2016).
II. Bayezid ve I. Selim
Miftah-ı Cifrü’l-Câmi’den detay, TSM. II. Bayezid, oğlu Selim’i tahta uygun görmüyor, şehzâdeliğinde görülmeye başlayan savaşçılığını, “Düşmanlarımızı arttırmana rızamız yoktur” diyerek dizginlemeye çalışıyordu.
Müverrihler tarafından çoğu kez, “hükümdarların hayat ve eserlerinin unutulmaması için” yazılıp kaydedildiği söylenen tarihler, siyasi çekişmeler sözkonusu olduğunda yalın bir hatırlatma faaliyetinden uzaklaşarak muktedirin övgüsü, mağlup/ muhalifin yergisine dönüşmüştür. Bu yönüyle tarih, hatırlatıcı olmaktan çok yönlendirici bir nitelik kazanır. Hükümdarın meşruiyet ve haklılığı ispat ve tarihte “hayırla anılacak” hatırası temin edilmeye çalışılır.
Yavuz Sultan Selim’i ve onun dramatik kavgalarını hikâye eden tüm bu anlatılar, çağının ürünü olan zihinlerden, zamanlarının kendine özgü şartlarından doğdu. Bu metinlere bugünün penceresinden bakıldığında en iyi görülebilecek şey, belki de hükümdarların gelip geçtiği, fakat tarihin öznel ve araçsal olmaya yatkın doğasının her daim hükümferma olduğudur.
“… Cesur şehzade, devletli Selim Han, 1511 senesi hududunda devlet kapısına doğru yola çıkmış, ‘Kadim saltanat hilati çekiştirilmiş, ele geçirilmeye çalışılmaktadır’ diye başşehir Edirne’ye yönelmişti. ‘Gelmeyesin’ diye dostane emirler gönderildi. Asla o sözleri dikkate almadı. Daha sonra ulema, babasına asi olduğu ve [hareketlerinin] kanının helal olması yolunda gerçekleştiği üzerinde ittifak eylediler. Hatta fetva suretleri yazıp, mühürleyip gönderdiler. Hâlâ ki bildiğinden dönmedi. ‘Saltanat işleri bozulmuştur ve varisi olduğumuz mülk yaşlı babamın gaflet ve ihmali ile zeval bulmak mertebelerine varmıştır. Elbette benim kendileriyle mülakat etmem lazımdır.’ diye konuşurdu. On bin miktarı adamla bu sene Haziran sonlarında başşehir Edirne’ye yöneldi…” (Sadeleştirilmiştir).
(Gelibolulu Âlî, Künhü’l-Ahbâr, IV. Rükn, TTK, 199b).
İsyanın kronolojisi
Mart 1511 Trabzon valisi Şehzâde Selim, Rumeli sancaklarından birinin kendisine verilmesini istedi. Talebi kabul görmeyince oğlu Süleyman’ı görmek bahanesiyle Karadeniz’den Kefe’ye geçti.
9 Nisan 1511 Teke Kızılbaşları Şahkulu önderliğinde isyan etti. Karagöz Paşa öncülüğündeki Osmanlı kuvvetlerini dağıttılar. Hadım Ali Paşa ile Şehzâde Ahmed, Şahkulu isyanını bastırmakla görevlendirildi.
Haziran 1511 Rumeli üzerinden Edirne’ye gelen Selim, Çukurçayırı mevkiinde babası II. Bayezid’le karşılaştı. Elçiler aracılığıyla bir ahitnâme imzalandı. Buna göre II. Bayezid hayatta kaldığı müddetçe kimseyi veliaht göstermeyecek, Semendire sancağı da Selim’e verilecekti. İstanbul’a dönen II. Bayezid’in Ahmed’i tahta çıkaracağı söylentisi üzerine Selim ve askerleri Semendire yolundan geri dönüp Edirne’ye girdiler. Şehzade, bir an önce sancağına dönmesi yönündeki uyarılara kulak asmadı.
Temmuz 1511 Hadım Ali Paşa, Şahkulu isyanı sırasında öldürüldü. Ahmed isyanı bastırmada başarısız oldu.
3 Ağustos 1511 Selim ve II. Bayezid Çorlu’da tekrar karşı karşıya geldi. Yapılan savaşta yenilen Selim, Karabulut adlı seçme atı sayesinde kaçabildi. Karadeniz sahilinden bir gemiyle Kefe’ye döndü.
21 Ağustos 1511 İstanbul’a davet edilen Şehzade Ahmed’in Maltepe’ye kadar gelmesi üzerine Selim taraftarı Yeniçeriler isyan etti, Ahmed yanlısı vezirlerin evleri basılıp yağmalandı. Padişah, beş paşanın azledilmesine mecbur edildi. Şehzâde Korkud, Yeniçeriler tarafından sevildiği için bazı paşalarca İstanbul’a davet edildi. Yeniçeri odalarına sığınan Korkud’a hürmet gösterilse de meyil gösterilmedi.
6 Mart 1512 İstanbul’a giremeyen Ahmed, Anadolu’yu elegeçirmeye çalıştı. Bu sırada patlak veren Nur Ali Halife önderliğindeki Kızılbaş isyanına da engel olamadı. Yeniçeriler saray önünde toplanıp Selim’i liderleri olarak görmek istediklerini beyan ettiler. Bunun üzerine II. Bayezid, Selim’i serasker olarak İstanbul’a davet etmek zorunda kaldı.
19 Nisan 1512 Şehzade Selim Rumeli üzerinden yola çıkıp İstanbul’a geldi ve otağını Yenibahçe’de kurdu.
24 Nisan 1512 Ömrünün sonuna kadar tahtında kalmak niyetinde olan II. Bayezid, yeniçerilerin baskısı sonucu saltanatı Selim’e terk etmek zorunda bırakıldı.
23 Mayıs 1512 II. Bayezid İstanbul’dan Dimetoka’ya doğru yola çıktı.
26 Mayıs 1512 II. Bayezid Dimetoka’ya varmadan Çorlu yakınlarında vefat etti.
16 Aralık 1512 Selim yeğeni olan beş şehzâdeyi Bursa’da katlettirdi.
13 Mart 1513 Şehzâde Korkud saklandığı Teke bölgesinde yakalanıp idam edildi.
24 Nisan 1513 Selim ve Ahmed’in orduları Yenişehir Ovası’nda karşı karşıya geldi. Esir edilen Ahmed yay kirişi ile boğduruldu.