Yazar: Emre Taş

  • UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında

    UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında

    Uyku, dış uyaranlara karşı bilincin uyuştuğu, tepki gücünün zayıfladığı, etkinliklerin büyük ölçüde azaldığı dinlenme durumu. Osmanlılara göre gaflet/ aymazlık hâli veya gece ibadetine bedeni hazırlayan tatlı bir öğle şekerlemesi (kaylûle) yahut da rüya kapısına aralanan, sıradan kulların bile ilahi vahye kendini yakın hissedebildiği o kutsal an.

    İlk insanların; düşlerde gezip dolaşan ruhlarının uyandıklarında bedenlerine döndüğü, öldüklerinde ise bu ruhun ahirete gideceği inancına ulaştıkları düşünülür. Müslüman düşünür Gazâlî’ye (öl. 1111) göre; rüyalar uyanıncaya değin gerçektir; uyanınca onların asılsızlığı anlaşılır. Dünya da belki böyledir ona göre: Ölümle uyanılan bol düşlü bir uyku. 16. yüzyılda yaşadığın inanılan Anadolu halk şairi Pir Sultan Abdal’a göre ise varoluş bir uyanma hâline benzer: “Uyur idik uyardılar, diriye saydılar bizi…”

    İslâm’da da ölüm, kulun yeniden diriltileceği ana değin süren deliksiz bir uykudur; uyku da ölümün bir küçük örneği. Hz. Muhammed’in Mirac’a yükselişi, uyku ile uyanıklık arasında olur (Evliya Çelebi de peygamberi gördüğü, seyahatine başladığı meşhur rüyasını uyku ile uyanıklık arasında görür). 10. yüzyılda Basra’da oluşan felsefe topluluğu İhvân-ı Safâ, peygamberlerin çoğunun uykuda vahiy aldığına inanır.

    UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında
    Gaflet uykusu Bağdatlı sufi nakkaşların Mevlevi okurlar için resmettiği bu kıssada Şeytan, Hz. Ömer’i bir camiye götürür ve orada gaflet içinde uyuklayan adamı değil de ayakta Tanrı aşkıyla kendini zikre kaptırmış olanı düşman bellediğini söyler. Hisse, açık ki uykunun şeytanın sevdiği bir eylem oluşudur (Sevâkıb-ı Menâkıb Tercümesi, 1590’lar. New York Morgan Ktp., MS. M. 466).

    Hadis hâfızı İbn Mâce’ye (öl. 887) göre, annesi Hz. Süleyman’a geceleri çok fazla uyumamayı salık vermiş; böyle yapmak kişinin öteki dünyasını yoksullaştırırmış. Böyle bir naklin sonucu olsa gerek, tasavvufta az uyumak nefis terbiyesi ve Allah korkusunun şartlarındandır. Birçok İslâmi yorumda uyku, Allah’ın huzurunda bulunmayı unutturur ve bu yönüyle edep dışıdır, hatta hadis âlimi Kuşeyrî’ye göre (öl. 1072) “uykuda hayır bulunsaydı cennette de uyku olurdu”.

    Baba İlyas’ın torunu mutasavvıf-şair Âşık Paşa (öl. 1332) uykuyu akılsız insana yakıştırmış: “Kimde o [akıl] yoksa olur hayvan kulu / Gönlü dolu hırs ve gözü uykulu”. Belki bu nedenle, tarihçi Hoca Saâdettin’in tarihçesinde Yavuz Sultan Selim “yemeye ve uykuya rağbet etmez, göz ucundan kitap gitmez” akıllı bir hükümdar olarak betimlenir. Şeyhine gönderdiği rüya mektupları sonradan kitaplaştırılan 3. Murad’ın (1574- 1595) bir güftesi “uyan ey gözlerim gafletten uyan” der. 1640’larda benzer şekilde düşlerini mektupla şeyhine yorduran Asiye Hatun, uykularını kısaca “bir gece gafletteyken” diye anlatır; belli ki onun lügatında uyku ile gaflet yakından öte eş anlamlıdır. Balat Ferruh Kethüda Dergâhı’nın şeyhi Seyid Hasan (öl. 1688) Sohbetnâme adlı güncesinde, uykularını bile kaydeder. Komşu dükkanda çekilen temiz bir uyku onun için kayda değerdir; bir yerde “Uyvar Kalesi’nin fetih kutlamalarına başlandı ama ben valide kadında uyudum” yazar.

    UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında
    Kutsal uyku Aynı Bağdatlı nakkaşlar, bu kez Mevlana’nın sevgili halefi Hüsameddin Çelebi’nin (öl. 1284) uykudaki düşünü resmetmiş. Mesnevi’nin yazılmasına vesile olmasıyla tanınan bu zat, ender çizilen bu rüya betiminde Hz. Muhammed’i Mesnevi okurken görür. Bu muhakkak Mesnevi’nin meşruluğu ve onanması için önemli bir sahneydi ve kitabı Kur’ân ile yakın bir yerde konumlandırma isteğinin göstergesiydi. Rüyaya ve sonra Tanrısal iletiye imkan veren bu uyku, şüphesiz aymazlık/gaflet uykusundan başka bir uyku (Sevâkıb-ı Menâkıb Tercümesi).
    UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında
    Uykuya iltica Hemen tüm kutsal kitapların anlattığı Ashâb-ı Kehf kıssasına göre 7 adam, zalim putperest bir hükümdarın cefasından mağaraya sığınır ve kötü zamanların geçeceği güne değin sürecek, yüzlerce yıllık bir uykuya dalar. Kıssa ve tasviri, insanoğlunun kötü zamanlarında uykuya sığınma eğiliminin kadim bir hatırası gibi. Anlatı aynı zamanda ölümden sonra dirilişe emsal sayılır (Fâl-ı Kur’ân, 17. yy., TSMK H. 1702).
    UYKU: Vahiy, ilham ve aymazlık arasında
     Uykunun masumiyeti Atâî’nin (öl. 1635), bir kısmı İstanbul hayatından esinlenen Hamse öykülerine 18. yüzyılda yapılmış bu tasvirde, bir hırsız uyuyan arkadaşının kemerini çalmak niyetinde. Ancak kemer diye yanlışlıkla tuttuğu yılan ona acı dersini veriyor. Hikayenin anlatıcısına göre uyumak ilahi adaletle korunan masumane bir eyleme benzer; kişiyi kulluktan uzak tutan bir aymazlık hâli değil. Belki uykunun bu daha dünyevi yorumu, büyük fetihler devrinin geride kalmasının ve ideal insanı/mümini tesis etme gayretini bir miktar boşlamanın bir sonucudur (Hamse-yi Atâî, 1721. Walters Sanat Müzesi, W. 666).
  • Yemen’den geldi, İstanbul’dan yayıldı…

    16. yüzyıl ortalarında İstanbul’da açılmaya başlayan kahvehaneler, 4. Murat devrindeki yasaklardan sonra 17. yüzyıl ortalarında artık şehir dokusunun ayrılmaz bir parçası oldu.

    “Ehl-i irfân arasında bir ziyâfet büsbütün

    İki fincân kahve ilen bir tutam keskin tütün!”

    İlkin Etiyopya’da bir yiyecek çe­şidiydi. 15. yüzyılın başlarında Yemen’de içecek olarak nam sal­dı. Damaklardaki sert tadı ve kan­da yarattığı sihirli tesir, gece-gün­düz ibadet için yanıp tutuşan dün­yayı boşvermişleri dinç tutuyordu. 16. yüzyıl’da Mekke’ye ve Kahire’ye, ardından dünyaya adını duyuracağı şehre, İstanbul’a vardı.

    Kâtip Çelebi’ye göre kente ilk kahve 1543’te indirildi. Tarihçi Âlî’ye göre 1553’te, Peçevî’ye göre ise 1555’te kahvehaneler açıldı. Kah­ve hakkında bin türlü söylenti çıktı. Müftüler fetva yazdılar: İbadetin par­çası olduğu, kulluk etmek için adamı diri tuttuğu da söylendi; kahve içilen yerlerde gıybet, kumar ve açık-saçık sözlerin gırla gittiği ve kahvenin sap­kınların içeceği olduğu da…

    Şeyhülislam Ebüssuud Efendi’ye göre (öl. 1574) kahvehanelerde insan­ların toplanarak tavla ve satranç oy­namaları ve boş sohbet, onları ibadet­lerinden alıkoyuyordu. 1592’de fetva veren Şeyhülislam Bostanzâde Meh­med Efendi lehte rey bildirdi, kahve­nin faydalarını şiirinde saymakla biti­remedi. Ancak yine de kahveye yöne­len şüpheci bakış, gümrük vergisinin iki katına çıkarılmasına yol açmıştı.

    1565’te ilk kahvehane yasakların­dan biri Eyüp’te uygulandı. 1568’de Suriçi İstanbul’da ve Galata’da kah­vehaneler kapatıldı. Kahvenin ve müttefiki tütünün en haşin düş­manı 4. Murat’tı. 1633’te Cibali’den tüm İstanbul’a yayılan dehşet verici bir yangın padişahın sabrını taşır­dı. Sözlerine çok itimat ettiği Kadı­zade Mehmed Efendi, Şeyhülislam Ahizâde Hüseyin’den de fetva alarak tütünü en fena bid’at olarak vasıfla­dı. Sadece Eyüp’te 120 kahvehane Yeniçeri balyozunun altında kaldı. 4. Mehmet’in saltanatının (1648-1687) ilk yıllarında yasakların kaldırılma­sı, Kâtip Çelebi ve Solakzâde’ye derin bir nefes aldırmıştı; hadiseyi sevinç­le karşıladılar. Zira kimilerine göre kahvehaneler ilim erbabının toplan­dığı yerlerdi. 1720 şenliğini anlatan Şair Vehbi şöyle demişti: “Ehl-i irfân arasında bir ziyâfet büsbütün / İki fincân kahve ilen bir tutam keskin tütün!”

    Kahve 17. yüzyılda meşruluğu­nu ispatladı, devlet erkânının resmî toplantılarında da ikram edilir oldu. Venedik’te ilk kahvehane 1615’te açıl­mıştı. 1650’de Londra’da, 1651’de Vi­yana’da ve 1669’da Paris’te ilk kahve­haneler açıldı.

    İstanbul’da kahvehane Bu İstanbul menşeli albüm yaprağı muhtemelen şehrin bir kahvehanesini betimliyor. Bütün bir 17. yüzyıl erkek yaşamının hülasası tek tabakada. Minyatürün seçkin bir İstanbullu için üretildiği düşünülür. Hıncahınç dolu kahvehane sahnesine dahil olmak isteyen kapı ağzındaki hevesli müşteriler görevli tarafından içeri alınmıyor. Kahveci pürtelaş fincanlarını doldurmakta. Sarı kuşaklı çırak, bahşiş koparma gayesiyle büyüklerin ellerini öpüyor, kimisi sohbette, kimisi bir kitapçıktan şiirler okuyor. Bir Mevlevi, şiirini hemen o anda yazıyor veya duyduklarını kayda alıyor. Ellerde yelpazeler, içerisi mangal ateşi ve kalabalıktan dolayı hayli sıcak. Kadın
    dansçı oynatmak mümkün olmadığından bir köçek orta yerde zil çalıp oynuyor; bir küçük saz heyeti ona eşlik etmekte. Mangala, tavla oynayan ve onları seyreden eğlence ehli, hayli hararetli; bir oyuncu çiçekli çelebi sarığından usanmış, terlik takkesiyle oturuyor. Siyah tenli adam belki bir şeyler satıyor, belki de bir meddah; menkıbeler anlatıyor. Sol köşede bir ihtiyara “uyku derdinin devasıdır” diye kahve koklatılıyor (Nakkaş bilinmiyor, yk. 1620, Dublin Chester Beatty Kütüphanesi, Turkish collection, T 439.9)
  • Ölüm Cezasının İnfazı: Baş kesme, sallandırma, kazığa oturtma ve çengel

    Ölüm Cezasının İnfazı: Baş kesme, sallandırma, kazığa oturtma ve çengel

    Osmanlılar, hemen bütün toplumlar gibi belirli idam usullerini suçları önlemek (nizâm-ı âlem) ve toplum vicdanını rahatlatmak gibi amaçlarla kullandı. Osmanlılar idam kararlarında genellikle İslâm şeriatına uydular ve bu konuda ayrıntılı düzenlemeler yapmadılar. Türkiye’de idam cezası 2004’te kaldırıldı.

    Muhtemelen insanlık tarihinin başından beri, potansiyel suçluların gözünü korkutmak için idam cezaları uygulanageldi. Hammurabi’nin kanunlarına göre adam öldürmek, kadının zina yapması, ensest ilişkiler, büyü ve hırsızlık ölüm cezasını gerektiriyordu. Eski Yunan’da casusluk, dinî tahkir, cumhuriyeti yıkma teşebbüsleri idam cezasına çarptırılan suçlardı. Cezalar zehir, uçurumdan atmak, baş kesmek ve taşlamak gibi yöntemlerle infaz ediliyordu. Roma’da ise vatana ihanet ve şerefe saldıran hicivler katl sebebiydi. İnfazın yürütümü halk eliyle olurdu; sonraları profesyonel cellatlar çıkacaktı.

    Engizisyon Avrupa’da 17. yüzyıla kadar yakma ve kemik kırma yoluyla ölüm cezalarını yürüttü. Daha sonra Hümanizmin tesiriyle, hızlı idam yöntemleri öne çıkmaya başladı. Boyun vurma ve ipte asma gibi…

    Eski Türklerde ise töre ne derse oydu. Göktürklerde hırsızlar ve ordu kaçkınları, Cengiz Yasası’nda zina, livata, yalan, sihir ve suya kül dökmek/işemek ölümle cezalandırılıyordu. Hükümdar ailesinin kanını dökmek uğursuz sayıldığından, bunların siyaseten idamı kementle boğarak gerçekleştirilirdi.

    İslâm’da haksız yere insan öldürmenin cezası kısasa tâbi; ancak maktul yakınının katili affetmesi ile ıslah kapısı açık. Dinden dönmek, livata, yeryüzünde fesat ölümle cezalandırılırdı. Ateşte yakmak ve uzuvları kesmek gibi yöntemler Peygamber sözüyle yasaklanmıştı.

    Ölüm Cezasının İnfazı
    Çengele asmak Tahta kuleye makaralarla ipler yerleştirilir. Çırılçıplak soyulan mahkûm elleri bağlı şekilde kulenin en üst noktasına çekilir ve aniden bırakılarak az aşağıda konumlanan çengellere saplanır. Hızlı bir ölüm vadetmeyen bu kulelerde genellikle toplum düzenini bozan isyancılar ve korsanlar cezalandırılırdı. Hükümlünün uzun süre can çekişmesinin halka seyrettirilmesi, caydırılmak istenen suçun devleti ne denli rahatsız ettiğini gösteriyordu. Bu sahnede Nakkaş Osman, “Şehzâde Mustafa yaşıyor” diyerek isyan eden Celâlilerin asılmasını betimliyor. Galiba Kanunî’yi en çok rahatsız eden -belki de korkutan- şey Mustafa’nın bir türlü peşini bırakmayan gölgesiydi. (Lokman, Hünernâme II, res. Osman, 1588. TSMK H. 1524).

    Osmanlılar idam kararlarında genellikle İslâm şeriatına uydular ve bu konuda ayrıntılı düzenlemeler yapmadılar. Padişahın emirlerine karşı girişilen toplumsal düzeni bozucu isyanlar kati ölümle cezalandırılırdı. Bazen de Fâtih Kanunnâmesi’nde kardeşlere yönelik olduğu gibi “nizâm-ı âlem için”; somut olarak suç daha ortaya çıkmadan katl gerçekleştirilmiştir. Siyaseten katli vacip görülenler kellesi alınarak veya boğularak öldürülür; diğer idamlıklar asılır, ikiye biçilir, -nadiren de olsa- taşlanırdı. Devlet aleyhine çalışan korsanlar ve yol kesiciler daima çengele vurulmak veya kazığa oturtulmak gibi ibret verici yöntemlerle öldürülmüşlerdir. 4. Murat’ın hattını taklit ederek çıkar devşirmeye çalışan bir bostancının derisi yüzülmüştür. 16. yüzyılda yaşayan Gelibolulu Âli’ye göre 1528’de Sultan Selim Camii yakınında işlenen faili meçhul bir cinayet sonucu halk galeyana gelmiş; suç işleme potansiyeli görülen 800’e yakın Arnavut işçi “toplumu rahatlatmak adına” öldürülmüş veya şehirden sürülmüştür. Âlî, “şeriata göre katllerini icap eder hâl yok idi” demiş ve “nizâm-ı âlem için yapıldı” şerhini eklemiş.

    2. Mahmut zamanında çıkarılan 1838 Kanunnâmesi’yle idam, devlet memurlarına yönelik olarak sınırlandırıldı. 1840 Ceza Kanunnâmesi’nde sadece vatana (padişaha) ihanet, isyan ve cinayet suçları ölüm cezasına müstahak görülüyor, padişahın idam konusundaki yetkisi sınırlandırılıyordu. Türkiye’de son idam 1984’te uygulandı ve 2004’te yasalardaki tüm idam istisnaları kaldırıldı.

    Ölüm Cezasının İnfazı
    Kazığa oturtma
    Toplum düzenini bozanlara uygulanan bu dehşetli ölüm cezası, makattan ağıza veya omuza omuza kadar bir kazığın iç organları zedelemeden çakılması suretiyle yapılır ve canlı kalan bedenin acı içindeki teşhiriyle gizli suçların önlenmesi amaçlanır. 17. yüzyılda Türkiye’ye gelen Fransız seyyah Thevenot’a göre bu, nadiren verilen bir cezaymış. Yine aynı asrın İsveç elçisi Claes Ralamb’ın  serbest Türk ressamlara sipariş ettiği kıyafetnameye göre bir cellat kazığıyla birlikte böyle görünüyordu. 15. yüzyılda görülmeye başlanan Osmanlı cellatlar sınıfı, 19. yüzyılda, Sultan Abdülmecid zamanında kaldırıldı (Ralamb Kıyafetnâmesi, 17.yy İsveç Ulusal Ktp. Râl. 8:o nr 10).
    Ölüm Cezasının İnfazı
    Asarak öldürme İran milli destanı Şahnâme’nin 17. yüzyıla ait bu Türkçe yorumunda, hikayeyi Osmanlı dünyasında geçiyormuş gibi nakşeden Türk ressamı Nakşî, İskender’in Dârâ’nın katillerini asmasını bir çengel kulesinde resmetmeyi seçmiş ve mahkumların oka tutulduğunu betimlemiş. Daha eski nüshalarda görülmeyen bu detaylar, Osmanlı kültürünün etkileri olmalıdır. Çengel cezasının istisnai bir ceza olduğu düşünülse de sahnedeki asma cezasında bile kullanılan kulenin çengelli olması, bu cezanın sanıldığından da yaygın olabileceğini düşündürür. Oka tutma ise yayı ile yatıp kalkan Eski Türklerden gelen bir idam usulü olsa gerek; nitekim Evliya Çelebi, Okmeydanı’nda talim yapan askerlerin bazen suçluları hedef tahtası yaptıklarını yazar (Türkçe Şehnâme, çev. Şerifî, res. Nakşî, 1620. New York Halk Ktp., Spencer Coll. Turk. Ms.1.)
    Ölüm Cezasının İnfazı
    Baş kesme Osmanlılarda en yaygın islam usulü olan baş kesmenin eski Türk ve İran tarihinden geldiği kadar dinî bir kökeni de vardı. Peygamber’in hayatını Türkçe anlatan 16. yüzyıla ait Siyer-i Nebî’de, İslâm’a yazıp söylediği şarkılarla hakaret eden ve Bedir’de Müslümanlara karşı savaşan Nadr b. şarkılarla hakaret eden ve Bedir’de Müslümanlara karşı savaşan Nadr b. Hâris’in Peygamber huzurunda, Hz. Ali tarafından zülfikâr kılıçla idam edilmesi (624) resmediliyor (Erzurumlu Darîr, Siyer-i Nebî, c. IV, res. Nakkaş Hasan, 1594. Kopenhag David Müzesi, 5/1985).
    Ölüm Cezasının İnfazı
    File ezdirme
    Bu minyatürde Belgrad’daki savaş esirlerini fillere ezdiren Kanunî, düşmanlarına istisnai bir ceza vermiş olsa bile, cezalandırmanın hükümdarın o anki ruh hâline  ne denli bağlı olabildiğini ve sabit bir uygulamanın her zaman bulunmadığını gösteriyor bize (Arifî, Süleymannâme, res. ?, 1558. TSMK H. 1517).
  • Temizlik imanın yarısı Osmanlı olmanın nişanı

    Temizlik imanın yarısı Osmanlı olmanın nişanı

    Avrupalının temizlik konusundaki genel zaafı, Türk-Osmanlı kültürünü parlak gösterir. Gerçekten Doğulu, evini ve bedenini Batılıya kıyasla çok daha temiz tutar; ancak dün olduğu gibi bugün de çevresi konusunda pek duyarlı görünmez. İlginç bir ayrıntı da, taharet sırasında kağıt değil sadece su, taş ve bez kullanılmasıdır. Zira kağıt Osmanlı toplumunda bir ilim malzemesidir!

    Pierre Belon, Paulo Giovio ve Richer gibi 16. yüzyılda Osmanlı topraklarına gelen seyyahlar Türklerin temizliklerinden hayranlıkla bahsederler. Roma’dan sonra Ortaçağ Avrupa’sında her şey gibi temizlik ve toplum sağlığı önlemleri de gerilemişti. Aynı yüzyılda bir Türk hamamına konuk olan Alman vaiz Salomon Schweigger, Türklerin kafalarında bıraktıkları bir tutam perçemi, “öldüğümüz zaman kâfirlerin elleri ağzımıza girip kirletmesin, perçemimizden tutarak kellemizi atsınlar” diye gerekçelendirdiklerini hayretle kaydetmişti. 

    Gelgelelim evlerini, saraylarını ve bedenlerini pirüpak tutan Türklerin ülkesinde, sokaklar o kadar da iç açıcı değildi. Fatih Sultan Mehmed ve birçok vakıf, yerlerdeki tükürükleri kireç ve kül ile kapatsınlar diye görevliler tayin etmişti. Kanunî Sultan Süleyman, 1539’da bir kanunname çıkarmak ihtiyacı hissetmiş; ev ve dükkanların temiz tutulması, çamaşır sularının yollara dökülmemesi gibi birkaç kesin hüküm ortaya koymuştu. 

    Eski Türklerde bir çeşit su kültü vardı; suyu kirletmemek için sık yıkanılmazdı; bu da ancak kendine özgü bir temizlik anlayışını mümkün kılıyordu. Taş ile taharetlenmek uzun süre geçerli bir temizlenme yolu sayılmıştı. Cengiz Yasası’na göre elbiseler, giyenin üzerinde paralanmadan değiştirilmezdi. Yerleşik hayat su kullanımını belki daha da mümkün hâle getirdi. İslâmiyet suyla temizlenmeyi sıkı sıkıya buyurdu: Çeşitli ayetler, maddi ve manevi temizliğe vurgu yapıyordu; bir hadis-i şerif, temizliği inancın yarısına eş tutuyordu. 

    Roma medeniyeti ile karşılaşma, Türk yurtlarında yeni tür hamamları yarattı. Hayrat kültürü sayesinde her köşe başını bir çeşme tuttu; büyük bir su medeniyeti doğdu. Kanalizasyona bağlanan Mezopotamya kökenli çömelmeli tuvaletler, Müslüman taharetlenme anlayışıyla da uyumluydu ve önce Bizans sonra da Osmanlı fetihleriyle yaygınlaşarak Avrupa’da “alla Turca” adıyla meşhur oldu. “Bokçu” da denilen lağımcılar kanalizasyonlar kazarak şehri pak tutuyor, ordunun geçtiği yerlere çukurlar açıp sonra kapatıyor, çöplük subaşısı “çöp çıkaran, çöp çıkaran!” nidalarıyla İstanbul sokaklarını dolaşıyordu.

    Tüm bunlara rağmen 18. yüzyılda isimsiz bir İstanbullu yazar, besbelli ki iç dökmek amacıyla kaleme aldığı Risale-yi Garibe’de; yere tükürenlere, helada basamağa pisleyenlere, elini yıkamadan hamur yoğuranlara galiz küfürler ve katı beddualar sıralamıştı. Seyyah-ı Âlem Evliya Çelebi, Viyana’da şahit olduğu bir beyin ameliyatında aksırıp hastaya rüzgâr (mikrop?) bulaştırmamak için ağzını ve burnunu bir mendille kapatacak kadar kibardı. 18. yüzyılda ölenlerin üzerinden/evinden çıkan mal ve eşyaların kayıtlarında sabun, lif, leğen, ibrik, havlu gibi temizlik malzemeleri görülmesi olağandı.

    ‘Murdar kefere’ Osmanlılara göre bir Batılı, temizliğinden her daim şüphe edilen bir kimseydi. Fransa Kralı 14. Louis’nin sağlık güncesine göre kral, 1647-1711 arasında sadece bir kez yıkanmıştı. 15-16. yüzyıllarda Avrupa’da yeni yeni canlanan yıkanma âdeti fıçılara girmekten ibaretti. Hamamları ve kanalizasyon ağları kurulu olan, akan sularda yıkanan Osmanlılar için bu durum bir tepeden bakma tavrını doğurmuş olmalı ki, çarşı ressamları tarafından betimlenen bu sahnede sadrazam huzuruna çıkacak Venedik elçisi görevliler tarafından tütsülenmekte, kötü kokulardan arındırılmaktadır (Taeschner Albümü, 1640-60 dolayları, Hannover 1925).

    Abdesthane

    İran-Safevi sarayı tarafından Osmanlı sarayına armağan edilen bir yazmadan alınan bu minyatür, oldukça ender bir abdesthane ayrıntısını içeriyor. Bir hükümdarın tekne gezintisini betimleyen minyatürün sol alt köşesinde def-i hâcet eden bir Doğulunun 16. yüzyıldaki görünüşü var: Etekler özenle toparlanmış ve Avrupalıların aksine çömelme duruşu hâkim. Taharet imkanları hakkında burada bir bilgi yok, ancak başka kaynaklardan biliyoruz ki kâğıtla temizlenmek -bir ilim malzemesi olduğu için- oldukça sakınılan bir durumdu. Temizlikte çoğu zaman sadece su, bazense sabun, taş ve bez parçaları kullanılıyordu. Tuvalette uzun kalmak, pislikle teması artıracağı için hiç hoş karşılanmazdı (Külliyât-ı Sadî, 1570-75, TSMK H. 740).

    Mıntıka temizliği 

    3. Murat’ın, oğlu Mehmet adına düzenlediği sünnet şenliğinde, Atmeydanı’nda hummalı bir temizlik. Evini ve bedenini temiz tutmaya özen gösteren Osmanlı halkı, dış mekanın temizliği konusunda o kadar da hassas olmadığından, birçok görevli bu işi üstlenmişti. Süpürgecilerin yanında, ellerindeki deri torbalarla yere su döken görevliler görülüyor (İntizâmî Surnâmesi, 1582, res. Nakkaş Osman, TSMK H. 1344).

    Havuzlu hamam Hamama gitmek Osmanlı tabiplerine göre sağlık için elzem değilse bile gerekli bir eylemdi. Burada sadece yıkanılmaz, saç ve vücut tıraşları da yapılırdı. Buhari’nin derlediği bir hadiste sünnet olmak, kasıkları tıraş etmek, tırnakları kesmek, koltuk altlarını almak, bıyıkları kısaltmak peygamberlerin geleneklerinden sayılıyordu. Burada sahnenin sağ altında, saçını kazıtan bir genç görülüyor. 17. yüzyıla ait bu betimde, klasik Türk hamamının yerine, oldukça kalabalık bir erkek grubunun aynı anda kullandığı havuz görülüyor. Osmanlı ülkesinde böylesi bir havuzlu hamamı ilkin 16. yüzyılda Beşiktaş’ta Deli Birader lakaplı bir şair kurmuştu; ancak yoğun rağbetten dolayı kıskançlığa uğramış ve hasımların eşcinsel fuhuş iddiaları nedeniyle yıkılmıştı (1. Ahmed Albümü, 17. yüzyıl, TSMK B. 408).
  • Batılı seyyahın merakı ‘çarşı ressamı’nın sanatı

    Batılı seyyahın merakı ‘çarşı ressamı’nın sanatı

    17. yüzyılda, kitap resimlerinden bağımsız olarak kıyafet albümleri için çizimler yapan bağımsız “çarşı ressamları” ortaya çıktı. Batılı seyyahlar ya da görev için İstanbul’da bulunan elçiler, dükkanlarında oturan bu esnaf-nakkaşlara Osmanlı halkını ve yöneticilerini betimleyen resimler sipariş ediyordu.

    Osmanlılar, Matrakçı Nasuh dışında, bir seyahatte gördüklerini resmeden bir sanatçı yetiştirmediler. Ancak İstanbullu “çarşı ressamları” var ki, onlar Batılı seyyahlar için Osmanlı insanını baştan ayağa betimlemişti.

    İlk defa 1985’te Metin And’ın kullandığı “çarşı ressamları” tabiri, saray için çalışmayan bağımsız halk ressamlarını ifade eder. Bunların çizdikleri şeyler ya el altından satılan açık-saçık resimler ya da halk destanları ve Batılı müşterilerin ısmarladıkları kıyafet albümü çizimleriydi. Oldukça sade ve öz betimler yaratmaya çalışan bu nakkaşların eserleri, Viyana, Paris, Londra, Berlin, Stockholm, Venedik ve Varşova kütüphanelerine kadar yayıldı.

    1616’da Turkey Company adına İstanbul’da bulunan Peter Mundy, burada çizdirdiği bir kıyafet albümünü Londra’ya götürdü ve seyahat notlarında bu çizimlerin sanat değeri açısından çok yüce eserler olmasalar da bizzat Türkler tarafından çizildiğini ve konuyla ilgili tatmin edici nitelikte olduklarını kaydetti. Anlaşılıyor ki Batı’da Türklerin dış görünüşlerine ve yaşantılarına dair büyük bir merak sözkonusuydu ve görsel belgelerin bizzat Türkler tarafından ortaya konmaları, önemli bir kaynak değerini ifade ediyordu. Diğer bir yanıyla bu muhteşem görsel kaynaklar, sarayın ısmarladığı tarihçeler ve onların resimleri gibi sadece hükümdara odaklanmıyordu; hamalından aşçısına, ekmekçisinden karakullukçusuna kadar tüm tebaayı resmediyordu.

    1686-1688 arasında İstanbul’da bulunan Fransız diplomat Pierre Girardin, bir saray nakkaşı olarak bilinen Hüseyin İstanbulî’ye -veya onu taklit eden bir serbest nakkaşa- Osmanlı Sultanı 2. Süleyman’ın ve tebaasının tasvirlerini yaptırmış, efendisi Güneş Kral 14. Louis’ye görsel bir rapor olarak sunmuştu (Bazen bu tanıtım faaliyeti padişahın bizzat kendisi tarafından da yapılmıştır; Sultan 1. Abdülhamid (1774-1789) Prusya elçisi General Diez için benzer bir albüm ısmarlamış ve belki bu yolla başarısız imajını tazelemeyi amaçlamıştır).

    Bu eserlerin hemen hiçbiri -yabancılar için üretildiklerinden- bugün Türkiye’de bulunmuyor. Ama bana kalırsa en büyük şanssızlığımız bu değil. 1720’deki devasa Okmeydanı-Haliç sünnet şenliğinin önde gelen isimlerinden Dârüssaâde Ağası Hacı Beşir Ağa, 1715’te Kahire’deyken haberdar olduğu Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi’ni 1742’de Mısır’dan İstanbul’a getirtmişti. Şenlikleri resmeden saray nakkaşı Levnî Abdülcelil Çelebi’ye kitaptan bahsedip onu bu külliyatı resmetmeye teşvik etseydi, ortaya nasıl bir musavver dünya panoraması çıkardı acaba! Ne yazık ki bu tarihî kesişim bizi böyle bir hediyeden mahrum bırakmış ve neyse ki Levnî minyatürlerinin yıldız ismi Hacı Beşir Ağa, bize resimsiz de olsa “Âlem Seyyahı”nın yaldızlı sözcüklerini ulaştırmış.

    Gezgin derviş

    Görevi nedeniyle İstanbul’a seyahat eden Pierre Girardin, Türk nakkaşa sipariş ettiği kıyafetnâmede başka seyyahları da görmek istemiş olsa gerek ki albümde pek çok derviş-seyyah tipi yer alıyor. Dervişler nefislerini terbiye etmek ve Tanrı’nın hikmetlerini keşfetmek için seyahatlere çıkarlar, geceleri tekke, mağara veya harabelerde kalırlardı. “Örümcek Dede dervişi” notunu taşıyan minyatürdeki bu figür, elindeki bohça ve asasıyla seyahat hâlinde (Figures Naturelles de Turquie, res. Hüseyin İstanbulî [?], 1688. Fransa Ulusal Ktp., N. Od. 7).

    1
    2

    Tuhaf bir seyyah

    Burada farklı bir seyyah türü olarak gösterilen bu adam biraz tekinsiz bir derviş olmalı ki Girardin buna, “ne Allah ne şeytan tanırlar, dünyanın en azılı suçlularıdır” diye kayıt düşmüş. Elindeki keseye bakılırsa gezgin derviş, el uzatmış, cerre çıkan medreseliler gibi, belki bir yol arası dileniyor (Figures Naturelles de Turquie).

    Yolların nakkaşı

    Matrakçı Nasuh, Kanunî Sultan Süleyman’ın 1533-1536 arasında çıktığı İran seferindeki yol güzergâhını görmüş, şöyle bir gözünü kapadıktan sonra aklında kalan imgeleri -buradaki örnekte Eskişehir’i- fiziksel gerçekliğe uymadan ama her şeyi iki boyut üzerinde yerli yerine koyarak resmetmişti. Bu resimler onu, bir seyahati bizzat görüp betimleyen tek Türk nakkaşı yapıyor. Ne var ki bu büyük usta, kâğıdına insan çizmiyordu. (Beyân-ı Menâzil, İstanbul Üni. Ktp., TY 5964).

    3
    4

    İşlerin içyüzü

    Vezir Kalender Paşa, 1616’da derleyip 1. Ahmed’e sunduğu Falnâme’nin hemen başında Şeyh Sadî’nin (Şirazî, öl. 1292) portresine ve garip bir öyküsüne yer veriyor. İşlerin içyüzünü anlamakla ilgili bu tuhaf öyküye göre, gezgin şeyh ruhban kılığında Çin’e seyahat eder. Bir tapınakta, ellerini kaldırabilen bir puta tapınılmaktadır. Gizlice orada kalır ve herkes dağıldığında putun altından numaracı bir keşişin çıktığını görür. Keşişi öldürür, sırrı ifşa eder. Tapınağın inananları oradan yüz çevirirler. Belki de derleyici bu seyahat öyküsünü anlatarak, bir fal kitabına başlamadan önce okurlarını batıl inanışlara karşı uyanık tutmayı hedefliyordu (Falnâme, res. Nakşî, TSMK, H. 1703).

  • Siyah efendiler

    Siyah efendiler

    Siyah tenliler, Osmanlı coğrafyasının pek çok yerinde varlıklarını sessiz sedasız sürdürmüşlerdi. Ancak bazıları, imparatorluğun görsel kayıtçılarının bile dikkatini çekecek kadar şaşaalı bir yaşam sürdüler. Topkapı Sarayı’nın padişahın evi demek olan Dârüssaâde bölümünü yönettiler ve köle kökenli olmalarına rağmen veziriazamlarla yarışacak kadar büyük bir iktidara eriştiler. 

    Padişahın evinde, onun kadınlarıyla bir arada yaşayan kara hadımlar, genç yaşta Habeşistan (Etiyopya) başta olmak üzere Afrika’nın çeşitli yerlerinden toplanır; Mısır’da Kıptî rahiplerin eliyle geçirdikleri bir dizi operasyon sonucu cinsel güdülerinden koparılmış olarak İstanbul’a yollanırdı. Aslında İslâm’ın yasak ettiği bu uygulamanın kökenleri Emevî, Bizans, İran ve Roma saraylarına dayanıyordu. Veziriazam Şehid Ali Paşa (öl. 1716) zamanında Mısır’a yazılan bir ferman Habeşistanlıların kısırlaştırılmasını engellemeye çalışsa da kâr etmedi; uygulama ancak Sultan Abdülmecid döneminde (1839-1861) durdurulabildi. 

    Siyah kölelerin Osmanlı sarayında istihdam edilmesi Fâtih Sultan Mehmed’in iktidarının başlarına rastlar. Önceleri -yine hadım edilmiş- Ak Ağaların idare ettiği Bâbüsaâde (Mutluluk Kapısı) birimi tüm Harem’i yönetiyorken, 1574’te Habeşistanlı Mehmed Ağa, Dârüssaâde’nin (Mutluluk Yeri) ayrı bir birim hâline getirilmesini sağlayıp ağalığını üstlendi. 1586-87’de de Evkâf-ı Haremeyn nezareti (kutsal topraklardaki vakıflarının yönetimi) görevini Ak Hadımların elinden aldı. Böylelikle 150 yıllık nüfuzlarını da onlardan çalıyordu. 1623-1922 arasında sarayın yönetimi siyah ağaların elinde kaldı. Mutluluk Yeri’nde toplam 21 Ak Ağaya karşılık, 77 Kara Ağa görev yaptı. 

    Tüm sultan ve vezir vakıflarını yönetmeleri ve padişahla her an görüşebilme imtiyazının getirdiği hediye akışı, servetlerine servet kattı. 17-18. yüzyıllarda iktidarları öyle bir seviyeye erişmişti ki, vezir tayin ve azillerinde ağızlarına bakılır, sultanın gazabına uğrayan kabahatli vezirler Kara Ağaların ocağına düşer olmuştu.

    Bu devasa güç, Ak Hadımlar başta olmak üzere Veziriazam İpşir Mustafa Paşa (öl. 1655) gibilerin tepkisini çekti. 17. yüzyılda Dârüssaâde ağasının emrinde çalışan Eski-Saray Baltacıları ocağından Derviş Abdullah öylesine hınçlanmıştı ki, Risâle-yi Teberdariye adında bir kitapçık yazıp kara hadımların Nuh Peygamber’den 1742’ye kadar süren “kötülükleri”ni anlattı. Ona göre kara hadımların erkeklik güdüleri gizliden gizliye sürüyor, birçok cariye gönüllerini beyazlar erkeklere değil, onlara kaptırıyordu. Eserin yazıldığı dönemin Dârüssaâde ağası Hacı Beşir Ağa (öl. 1746), Sultan 1. Mahmud üzerinde büyük bir nüfuza sahipti ve bu güç hâliyle kıskanılıyordu. 

    Kara Ağaların büyük iktidarları 1839’da Tanzimat’ın ilanıyla zayıfladı; yetkilerinin çoğu artık ellerinden alınmıştı. 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanıyla 2. ve 3. derece memur hâline düşürüldüler. İlber Ortaylı bir yazısında, 1950’lerde sarayı gezdiğini ve burada hâlâ siyah memurların çalıştığını aktarır.

    Siyah efendiler
    Siyah iktidar 1574-1590 arasında Dârüssaâde ağalığı yapan Habeşistanlı Mehmed Ağa, yazımını ve resimlenmesini himaye ettiği 3. Murad dönemi tarih kitabında kendisini bir kahraman olarak sunuyor. 1579’da suikasta kurban giden Sokollu Mehmed Paşa’nın katillerini araştırması ve sonunda teslim alması tarihçenin önemli bir sahnesini teşkil ediyor. Sanat tarihçisi Emine Fetvacı’ya göre bu sahneler, Ağa’nın saray tarih anlatımına katılımı ve kendisine yönelen eleştirilere karşı bir savunu niteliğinde (Lokman, Şehinşahnâme-yi Sultan Murad-ı Sâlis, res. Osman, 1581. İstanbul Üni. Ktp., F. 1404).
    Siyah efendiler
    At üstünde 1717-1746 döneminin meşhur Dârüssaâde Ağası Hacı Beşir Ağa, 1720 sünnet şenliğinin önde gelen simalarından. Gayrimüslimlerin şehir içinde ata binemediği imparatorlukta, bir siyah hadım Okmeydanı’nda, at üzerinde arz-ı endam ediyor. 1746’da öldüğünde arkasında büyük bir servet, hayır eserleri ve yüzlerce yazma eser bıraktı. Bu yazmalardan birisi 1742’de Mısır’dan getirttiği Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nin müellif nüshasıydı (Vehbî, Surnâme, res. Levnî, 1720-28. TSMK A. 3593).
    Siyah efendiler
    Padişahın hemen arkasında Kara hadımlar sarayın idaresinden sorumluydu. Kadınlar ve devlet adamları arasında sultanın habercisi konumundaydılar. Minyatürlerde hemen her seferinde padişahın arkasında yer alan beyaz silahtarların yerini artık siyah hadım ağaları almıştı. Kayıtlara göre yeme-içmeye düşkün, dedikoduya meraklı ve kendilerinden düşük mevkilerde olanlara karşı da aşağılayıcıydılar. Bu detayda 1720 şenliğinde Sultan 3. Ahmed’in arkasında tüm gururuyla izleyiciye bakan bir siyah hadım görülüyor (Surnâme).
    Siyah efendiler
    Sünbül Ali 2. Osman döneminin (1618-1622) ünlü kazaskeri “Sünbül” lakaplı Ali bin Abdürrauf el-Habeşî… Adından anlaşılacağı gibi Etiyopyalıydı ve alışılmadık bir biçimde ilmiye sınıfına girip kadılığa yükselmişti. Sünbül Ali, şöhretini biraz da Genç Osman’ın öldürülmesiyle suçlananlar arasında bulunmasına borçluydu. Bu resmini, o dönemin bir Avrupalı seyyahı çarşı ressamlarına çizdirmişti (Albüm, 1620 dolayları. British Museum, 1928.3.23.0.46).
  • Evden çalışan kadı ve şeyhülislâm

    Evden çalışan kadı ve şeyhülislâm

    Osmanlı Türklerinde ev, korunan, gözetilen, mahrem bir mekân. Yani Harem. Çevresi yüksek duvarlarla örülü. Kadın evle o kadar özdeşleştirilmiş ki ev bazen “kadın” anlamına geliyor. Bir-iki kadı efendinin de olsa evinin hâlleri ve ev hâlleri Osmanlıları muhayyilemizde birer kavram olmaktan çıkarıp insanlaştırıyor.

    Bundan yaklaşık 9 bin yıl önce Neolitik Çağ’ı yaşayan Ön Asya halkları, sığındıkları mağaraları terkederek kerpiç evlerinin damlarını çatmaya başlamış; toprağı sürmeyi, hayvanları ehlileştirmeyi bellemişti. Her daim evi sırtında olanlar içinse yegane sığınak çadırlardı. Ahd-i Atik ve Kur’an, çadırı ev sayıyordu.

    Konar-göçer Türkler de bozkırın ortasında ve gece ayazında ailelerini keçe çadırlar içinde kolladılar. Öküz arabalarının üzerine bile kurulabilen ve “topak ev” denen yuvarlak çadırlarıyla kerpiç Çin evlerini yarıştırıyor, kendi konutlarını üstün görüyorlardı. Bu çadırlar kimilerine göre kubbeli mimari yapılara kaynaklık edecekti.

    Evden çalışan kadı ve şeyhülislâm
    Temassız fetva verilir
    Tüm Osmanlı kadıları, şehri denetleme gibi görevleri sayılmazsa evden çalışırdı; kadı konakları aynı zamanda mahkeme salonuydu ve
    davası olanlar müftü efendinin sofasında toplanmalıydı. Yavuz Selim devrinin başı dik şeyhülislamı Zenbilli Ali Efendi, kendisine sorulan fetvaları evinin penceresinden sarkıttığı bir zenbil (sepet) yoluyla “temassız” kabul ederdi. Kadı’nın evini belirli bir derinlik algısıyla resmeden nakkaş, gelenekten kopuk bir sanatçı olarak kabul ediliyor (Mehmed Hâkî, Tercüme-i Şekâiku’n-nu‘mâniyye, resim: Nakşî, 17. yüzyıl, TSMK H. 1263).(Mehmed Hâkî, Tercüme-i Şekâiku’n-nu‘mâniyye, resim: Nakşî, 17. yüzyıl, TSMK H. 1263).

    Türk dili “ev” kelimesiyle kurduğu yapılarla, kültüründeki bakışı bize sezdirir: “Ev-bark” denilince hem yaşanılan yer hem de içinde yaşayan aile fertleri ifade edilir. “Gece” anlamına gelen “tün” kelimesi ile “tünemek” fiili oluşturulur ki bu da “gecelemek/konaklamak” manasındadır. “Ev basmak” (uzun zaman evde kalıp bunalmak), “ev bekçiliği etmek” (bir engel yüzünden evden çıkamamak), “eve barka sığmamak” (bir üzüntü nedeniyle evde bunalmak), “evim evim sen bilirsin hâlim” (ancak evimde rahat edebilirim), “evim nerede köyüm orada” (evimin bulunduğu yere aitim)… Liste uzar gider.

    Cahiliye döneminde Araplar, başlarına gelen uğursuzlukları evlerinden bilirlermiş. Mekkeliler bir zorlukla karşılaştıklarında veya yolculuktan döndüklerinde eve kapılarından değil diğer girişlerden girerlermiş. Bu da birtakım karışıklıklara yol açmış ve İslâm bu âdetleri yasaklamış. Kur’an’da, evlere girerken izin isteme şartı koşulur ve evler “Allah’ın bahşettiği huzur bulma ve dinlenme yeri” olarak tanımlanır (Nahl-16/80).

    11. yüzyılda yazılan mevcut en eski Türk sözlüğü Dîvânü Lügâti’t-Türk’e göre kapı çalma (veya çadır kanadına hafifçe vurma) âdeti ve mutfak, yatak odası ve oturma odası gibi bölümler Müslüman Türklerin ev tasavvurlarına dahildi. Kapı üzerlerine “yâ hâfız” (koruyan/kâfirleri alçaltan Allah) levhası ve kurban edilen hayvanların boynuzunun asılması görenek hâlini almıştı.

    Geleneksel Türk evi, mimari özellikleri bir yana, kültürel olarak içe dönük bir yapıdaydı. Kadının yoğun çalışma alanını oluşturan alt kat ve avlu, yüksek duvarlarla çevrelenmişti. Avluya bakan geniş sofaya ise halk ağzında “hayat” (Arapça “hiyat/duvar”) adı verilirdi ve yaşam çoğunlukla burada akardı. İstanbul evleri de meşhur Haremlik-Selamlık bölümleriyle ikiye ayrılıyordu.

    Hareketli bir yaşamı tüm kültürel kodlarında taşıyan bir Türk için yerleşik düzende bile evde tıkılmak muhakkak ki kolay değildir. Busbecq gibi 16. yüzyılın görgü tanıkları, salgın hastalıklar gibi durumlarda Türklerin hastalarla sağlıklı insanları ayırmak gibi önlemler konusunda çok da istekli davranmadıklarını ve epey kaderci olduklarını kaydeder. Ancak imkanı olanların hastalığın çıktığı yerden başka bir yöredeki evlerine ya da akrabalarına kaçtığını ve bu hareketin doğruluğunu onamak için fetvalar istendiğini de biliyoruz.

    Evden çalışan kadı ve şeyhülislâm
    Kadı evi Kadı ve sonra şeyhülislam olan Ahizâde Hüseyin Efendi’nin (öl. 1634) evi. Şair Nevîzâde Atâî, Heft Han adlı eserini efendisi Hüseyin’e okuyor. Sahneyi 18 yüzyılda resmeden isimsiz nakkaş, müftü efendiyi ev hâliyle düşlemiş gibi: Müftü’nün kucağında kırmızı bir battaniye, sağa sola dağılmış kitaplar ve sedir üstünde bir de hokka. Şömine önündeki vazo ise nakkaşın dönemindeki ev dekorasyonunda Batı etkisine yorulabilir. (Hamse-i Atâî, Baltimore Walters Sanat Müzesi, W.666).
    Evden çalışan kadı ve şeyhülislâm
    Kadına daimi karantina
    Fatımî ve Memlûk hükümdarlıkları zamanında (11. ve 15 yüzyıllar) kuraklık ve salgın hastalıklar kadınların dışarıda serbestçe dolaşmasına bağlanmış ve kadınlara sokağa çıkmak yasaklanmıştı. 11 yüzyılda Kutadgu Bilig’i yazan Karahanlı Yusuf Has Hâcib, 1303 numaralı beytinde “Dişiyi başıboş bırakma, kapını kapalı tut / Her türlü densizlik dişiden gelir” der. 1688 tarihli Türk Kıyafet Albümü’nde yer alan bu minyatürde bir adam, evinin penceresinden bakan karısına tambur çalıyor. Erkek dış mekânla, kadın evin içiyle özdeşleşiyor (Figures Naturelles de Turquie, resim: Hüseyin İstanbulî’ye atfedilir, 1688, Bibliothèque Nationale de France, N.Od.7).
    Evden çalışan kadı ve şeyhülislâm
    Sarık düştü takke göründü
    Kadı, müderris ve divan şairi Kılıççızâde İshak Çelebi (öl. 1537) minyatürlerde ender görülen bir hâlde, ev hâlinde resmedilmiş. Sarıksız görülmek Osmanlılar için pek istenir bir şey değildi, Evliya Çelebi sarığını tutup çıkarmak isteyen meraklı bir Afrika yerlisine epey sıkı direnmişti. Ama burada isimsiz nakkaş, İshak Çelebi’yi sarıksız, ev hâliyle düşlüyor ve sarığın altında teri çeken terlik takke (arakiye) görülüveriyor (Âşık Çelebi, Meşâirü’ş-şuarâ, Millet Ktp., Ali Emîrî, Tarih 77.2).
  • Osmanlılar ve ‘dilsiz canlar’

    Osmanlılar ve ‘dilsiz canlar’

    Nakkaşların öykü anlatma becerileri ve gözlem yetenekleri sayesinde insan-hayvan ilişkisinin Osmanlı Türklerindeki tezahürleri görsel birkaç anlatıma bürünür. Elimizdeki bu oldukça az sayıda belge, Osmanlılardaki hayvan algısını, düşüncesini ortaya koyan renkli deliller niteliğinde.

    Hayvan. Anlamı: Canlı/diri. Arapça kökenli kelime aslında insanları da tanımlıyor. Hayvanlar, ta kadim kültürlerden beri tabiatla insan arasında bir aracı ve dinî anlamları olan gizemli yaratıklardı. Eski Türklerin kozmoloji anlayışında insan hayvana, hayvan insana dönüşebiliyor veya hayvanlar ademoğlunu sırtına alıp başka âlemlere götürebiliyordu. Müslüman olduktan sonra bile hayvanla insan arasındaki böyle bir iletişime iman edenler vardı: 1240’ta Selçuklu sultanına isyan eden Baba İlyas -müritlerine göre- öldürülememiş, atına binip gökyüzüne çekilmişti.

    İslâm, insanla hayvanın arasındaki farkı tespit ediyor; insanı üstün tutmakla birlikte hayvanın da birtakım haklarını ortaya koyuyordu. Animizm temelinde hayvanlara dinî bir saygı besleyen Türkler, Müslüman olduktan sonra, Mevlid metinlerinde cisimleşen bir hayvan sevgisini dinlerinden bellemiş, Peygamber’in hayvan sevgisini dinî toplantılarında yâd edegelmişler.

    Kimi Osmanlı hükümdarları, başta 2. Bayezid olmak üzere kati kanunnameler çıkarmış, binek hayvanlarına aşırı yük yüklenmesini yasaklamıştı. Bazen de semerlere binicinin oturmasını engelleyen çiviler çakılması gibi önemli tedbirler alındı. Saray, başlı başına hayvanlara evsahipliği yapan bir yerdi. Kimi zaman doğasından koparılan filler, gergedanlar, parslar saraya Doğu hükümdarlarından hediye olarak geliyor; kimi zamansa insanla güçlü bir iletişim ve belki de çıkar ilişkisi kurmayı öğrenen şahinler, tazılar ve atlar ortalıkta cevelan ediyor.

    Osmanlılar, yırtıcı hayvanları evcilleştirmede ustaydılar. Yeniçeri sınıfının kimi ortaları av köpeklerinin ehlileştirilmesi ve bakımından sorumluydu; bunlara zağarcılar, saksoncular ve turnacılar denilmişti. Bir de yabani kuşların av güdülerini kendi çıkarları için kullanmayı bilen, kuş eğiticisi şikâr ağaları vardı. Hayvanlar onlara göre “dilsiz ama can sahibi” idiler. 16. yüzyılda İstanbul’a gelen Dernschwam ve Villalon gibi seyyahlar, Türklerin hayvanlara merhametini aşırı bile bulmuşlar. Öyle ki sokaklarda hayvanlara verilmek üzere et satan mancacılar bile varmış. Sonraları sokak hayvanlarını besleme vakıfları da kurulmuş.

    Sıradan Osmanlıların evlerindeki hayvanlarla ilişkileri tam olarak nasıldı, kestirmek zor. Ancak minyatürlere yansımış birkaç detay, saraylı veya kendi hâlinde yaşayan Osmanlı insanının hayvanlarla temasını göstermesi bakımından oldukça ilgi çekici.

    Ekran-Resmi-2020-10-30-16.35.25

    Merhamet dersi

    2. Bayezid (Velî) bir ceylanı vurmak ister ama nefsiyle mücadele etmesi için ona avlanmayı yasaklayan hocası Molla Seyyid İbrahim, bir geyiğin üzerinde belirerek diğer geyiklerle beraber bir tilkiyi ondan kaçırır. Hünkârın binek hayvanlarını koruyan kanunnamesini bu derse mi borçluyuz dersiniz? (Mehmed Hâkî, Tercüme-i Şekâiku’n-numâniyye, res. Nakşî Bey, TSMK H. 1263).

    Ekran-Resmi-2020-10-30-16.35.36

    Av köpekleri

    Yıldırım Bayezid avda. Av kuşları, atlar ve köpekler, Yeniçeri ortalarıyla beraber tam bir uyum içinde. Derin merhamet öğretisinin yanında av, acımasız savaşlar için bir taktik provadır. Avlanmak Osmanlı ülkesinde padişaha mahsus veya onun iznine bağlıydı. (Lokman, Hünernâme I, res. Osman, TSMK H. 1523)

    Ekran-Resmi-2020-10-30-16.35.50

    Kediler eğitilebilir mi?

    Antik Mısır’ın kült hayvanı kedi, temizlik, egoizm, şehvet ve özgürlüğü simgeliyordu. Özgürlük imgesi bu canlıyla öyle özdeşleşmiştir ki onların söz dinlemez mahluklar olduklarına inanılır. Ancak her nasıl olduysa birkaç Osmanlı, bu hayvanlara akrobasi hareketleri öğretmeyi başarabilmiş. 1582 Atmeydanı düğününde Arap bir adam dualar ettikten sonra aslan kıyafetli bir kedi getirir. Sonra ona bir işaret yapıp ipi sarsınca hayvan teraziyi alıp ip üzerinde yürümeye başlar (İntizâmî Surnâmesi, res. Osman, TSMK H. 1344).

    Kedi ve fare

    Ekran-Resmi-2020-10-30-16.36.01

    Nevîzâde Atâî’nin (öl. 1635) anlattığı öğüt verici masalsı öykülerden birinin minyatüründe çevik bir kedinin bir fareyi kaptığı görülür. Olayın perspektif denemesi içeren minyatürü 18. yüzyıldan belirsiz bir nakkaşa ait. Hikayeye göre Mısır sultanı, Şam valisinin âşık olduğu cariyeyi ondan ister. Ancak cariye onu Mısır’a götürmekle görevli pehlivana tutulur. Yolda pehlivan, konak yerine saldıran bir aslanı öldürür. Mısır sultanı cariyeye sahip olacağı sırada damdan düşen bir fare sultanın ödünü koparır. Cariye, pehlivanın aslandan korkmadığını, sultanınsa bir fareden bile korktuğunu söyler. Sultan pişman olur, tövbe eder. Bu hikâyeye nakkaşın eklediği kedi, bu hayvanın evlerin ayrılmaz bir parçası olarak görüldüğünün işareti olsa gerek (Atâî, Hamse, TİEM 1969).

  • Mahrem olanın tasviri

    Mahrem olanın tasviri

    Osmanlı saray nakkaşları, mensup oldukları sarayın Harem dairesini gözleyip tasvir etmeyi akıllarından bile geçirmemiş gibidir. Burası “mahrem/korunan” bir alandı ve saraylı kadınların tasvirine dair günümüze çok az minyatür ulaştı. Levnî Abdülcelil Çelebi bunların kurgusal versiyonlarını çizmiş. Ancak sokak minyatürcüleri için Harem’i görmek hayal dahi değildi; içini düşlemek ise serbestti.

    Harem kelimesi, Akkadca “örtmek, gizlemek, tecrit etmek” manasına gelen “haramu”dan geliyor. Arapçada “korunan, mukaddes, saygın” anlamları kazanmış. Batılı elçilerin ve onların anlattıklarına dayanan oryantalistlerin Harem tasvirlerinin tamamına yakını hayal ve fantezi olarak anılıyor. Osmanlı minyatürü ise bütün detaylardan soyunmuş bilindik gerçekçiliğiyle, kaçamak bir bakışla da olsa Harem’e bakmayı başarabilmiş. Elbette daha çok sokakta çizim yapan minyatür ustalarının, yani çarşı ressamlarının eliyle.

    Çarşı ressamları, Metin And’ın tanımlamasıyla, atölyeleri ve müşterileri sarayın dışında bulunan, sipariş üzerine çizim yaparak herhangi bir metne dayanmayan tasvirler üreten insanlardı ve ilkin 17. yüzyılda görünmüşlerdi. Saray nakkaşlarından ayrıldıkları temel nokta, daha yalın olmaları ve tarih, savaşlar gibi alışılmış konuların yerine gündelik hayata odaklanmalarıydı. Bunun dışında elbette ortak bir İslâmi tasvir kültürünü paylaşıyorlardı. Meraklı Batılı ziyaretçiler hem görmediklerini görebilmek hem de tanık olduklarının hatırasını saklamak için bu çarşı ressamlarına padişahı, kadınları, sokak satıcılarını ve tabii “masalsı” Haremi tasvir ettirdiler. Onlar da muhakkak ki, girilmesi ve bakılması yasak olan bu mekânı ve insanlarını hayalî veya işittiklerine dayanarak betimlediler. Belki bazılarının geveze Harem Ağası dostları vardı, kim bilir? Saray nakkaşlarının çoğu, böyle bir fikre “haşa ve kella” diyecek adamlar olsalar da birkaçı padişahı kadınıyla birlikte çizmeye cesaret edebilmiştir.

    Çarşıdan Harem Metin And’ın Venedik Albümü’nden yayımladığı bu betimlemede Sultan 4. Murad, Harem-i Hümâyun’una giriyor. Yanında Kara ve Ak Hadımağaları var, karşısında cariyeler müzikli bir karşılama sergiliyor. Osmanlı Hareminin büyük bir eğitim kurumu olduğu ve burada çeşitli sanatların öğretildiği malum. Bu isimsiz 17. yüzyıl çarşı ressamı da kendi iddiasız sanatıyla bu anı resmederken, yerli bir elden Harem’in mahrem görüntüsünü resim diline getiren eşsiz kayıtçılardan biri oluyor.
    Yakın mesafe Osmanlı sultanını Haremi’ne aldığı biriyle resmetmek cesaret işi. Hele ki bir saray nakkaşıysanız. Bu 17. yüzyıl nakkaşı, çarşı ressamlarının eksiltmeci yaklaşımını benimsiyor olsa da bir tarih kitabını, Hoca Sâdeddin Efendi’nin Tâcü’t- tevârîh’ini betimlemiş. Sahneye göre Yavuz Sultan Selim, Çaldıran’da esir ettiği Şah İsmail’in karısı Taçlı Hatun’u karşısına almış, konuşuyor. Daha sonra bu hanımı veziri Cafer’e verecek. İşin tarihî tarafı bir yana, bir Osmanlı saray tarihinin betimleyicisi bu isimsiz nakkaşın, padişahı bir kadınla bu kadar yakın resmeden bir-iki nadir nakkaştan biri olduğu kesin (Fransa Ulusal Kütüphanesi, Supplément turc 524).
  • Halk bir ‘sürü’dür, hükümdar ise ‘çoban’

    Halk bir ‘sürü’dür, hükümdar ise ‘çoban’

    Reâyâ, “koyun” veya “sığır sürüsü” anlamına gelen “raiyyet” kelimesinin çoğulu. İslâm dünyasında kısaca “vergi vermekle mükellef yönetilen sınıf” anlamına gelmiş. Osmanlılarda kılıç ehli (seyfiye), bilginler (ulema) ve kalem ehlinin dışında kalan geniş tabakayı ifade ediyor. Bu topluluk hem gözetilmeli hem de gözetlenmeliydi.

    Reâyâ kelimesinin Arapçadaki kökü olan “raâ” fiili, “sürüleri otlatmak” manasında, genel olarak “birinin çıkarlarını gözetmek, birini gütmek, birine mukayyet olmak” anlamlarına geliyor. Burada hükümdar, daima sürüsünü gözeten/gözetleyen uyanık bir çobandır. Öyle ki bunu Halife’nin dilinden Mehmed Âkif nazma getirmiş: “Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu/Gelir de adl-i ilahî sorar Ömer’den onu!”

    Prof. Dr. Mehmet Öz’e göre reâyâ kavramının kökenleri 3.-7. yüzyıllarda İran’da hüküm süren Sâsânîlere dayanıyor. 11. yüzyılda bu ülkenin egemenliğini ellerine alan Selçuklu Türkleri de bu sınıflandırmayı benimsemiş. Zamanın büyük veziri Nizâmülmülk, Siyasetnâme’sinde devletli okurlarını reâyânın zulme uğratılmaması konusunda uyarıyor ve gerektiğinde yönetilenlerin şikâyet için divana çıkabilme haklarının olduğunu hatırlatıyor. Ona göre bu, adaleti sağlayacak ve padişahı ahiret azabından koruyacaktır. Bu anlayış Osmanlılara da devam eder. 17. yüzyılda bozulan düzenin nasıl onarılacağı konusunda bir Risâle yazan Koçi Bey, “Âlemlerin Rabbi’nin emaneti olan reâyânın durumuna özen göstermek”ten bahseder. Ancak her iki Türk hanedanı zamanında da, taşradaki reâyâya zulmedilmemesi uyarısında bulunan padişah buyruklarına rağmen birçok acı hadise yaşanmış, kayda geçmiştir.

    Prof. Dr. Süreyya Faruki, askerî sınıfla reâyâ arasındaki farklılığın keskinliğini hatırlatır: Reâyâ pek de rahat edemeyip kapıkullarına saldırıyordu; öyle ki 17. yüzyılda düzenli birliklere alınmak isteyen levendler ciddi isyanlar çıkarmıştı. Mehmet Öz diğer marifetlerini; mal yazımından kaçmak, üretimi az göstermek ve otorite boşluğunda münferit isyanlar çıkarmak olarak açıklıyor.

    Özellikle uzun süren savaşlar ve ağır vergilendirmeler sonrasında padişah, büyük bir şenlik düzenlerdi ki halk “kurtlarını döksün”, padişaha hediyeler sunarak ona bağlılığını yenilesin ve tüm toprak kayıplarına rağmen hâlâ büyük bir devlet olunduğunu hissetsin. Yasaklar şenlik süresince kısmen kaldırılsın; reâyâ oyunların içine kabul edilsin; büyük yöneticilerinden sonra da olsa, şenliğin son günü onlara da güzel bir ziyafet çekilsin. Padişah bir de üstüne kap kacağı yağmalatsın ki, düzensizliğin yalnız kendisi emir verdiğinde vuku bulabileceğini sezdirsin. Böyle açıklıyor şenlikleri ve yönetici-yönetilen ilişkisini tarihçi Stefanos Yerasimos.

    Reâyâ kavramı, 1839 Tanzimat Fermanı’yla resmen ve hukuken ortadan kalktı. Vergi yükümlülüğü yönetici-yönetilen ayrımından koparıldı; can-mal güvenliği, vergi ve askerlik konuları bundan böyle Müslüman-gayrimüslim farkı gözetilmeden uygulanacaktı. Yine de kültürümüzde yöneticinin bir çoban olduğu anlayışı tarihsel yerini koruyor; nakkaşların yönetilenlerle yönetenleri birarada resmeden eşsiz nakışları da öyle.

    Reâyâdan biri

    Sade giyimiyle bir hamal, 17. yüzyılda İstanbul’a gelen İsveç Elçisi Ralamb’ın siparişinde adı-sanı belirsiz bir çarşı ressamı tarafından böyle resmedilmiş. Hükümdarlara ve saraylılara da yer veren bu Kıyafetnâme, halktan, vergi ödeyen birilerine tam sayfa ayıran eşsiz elyazmalarından [Ralamb Kıyafetnâmesi, İsveç Ulusal Kütüphanesi, Shelfmark: Rål. 8:o nr 10].

    Hünkâra arzuhâl

    Kanunî’nin torunu 3. Murad saraydan Cuma namazına çıkmış; reâyâdan kimseler ellerindeki dilekçeleri Sultan’a uzatıyor. Gönüllü yazılmak isteyenler; asker sınıfına geçmeyi umanlar veya en azından yerli yerinde reâyâ kalıp ordunun geri hizmetine alınarak kimi vergilerden bağışlanmak isteyenler; belki mesela Konya’dan gelip filan köyün tımarlısının aldığı keyfî vergilerden bıkkınlıkla şikâyet edenler… Bu karedeler mi emin değiliz; ancak arşivlerde, kroniklerde kayıtlılar [Dîvân-ı Nâdirî, TSMK, H. 889].

    Aradaki sınır 3. Murad’ın oğlu 3. Mehmed 1596’da Macaristan’daki Eğri’nin fethinden dönüşünde sarayına gidiyor; reâyâ iki yanında. Kimi görevliler rengarenk kumaşlardan bariyerler yaparak yönetilenin yönetene haddinden fazla yaklaşmasını önlüyor. Meşhur rivâyete göre Fâtih Sultan Mehmed de Divân-ı Hümâyun’a omzunda bir koyunla dalıverip “Devletlü hünkâr kangınızdır şikâyetüm var!” diyen bir Türk raiyyet yüzünden oturumları kafesten takip yolunu seçmişti [Eğri Fetihnâmesi, TSMK, A1609].
    Yukarıdan bakış 3. Murad, hiyerarşik yapıyı temsil eden bir yerden, İbrahim Paşa Sarayı’nın seyir köşkünden, 1582 Atmeydanı şenliklerinde tebaasını izliyor. Okçular meydanda yay kurma konusunda hüner arz eder; diğer devletlüler protokoldeki yerlerinde otururken reâyâ meydanda ve ayakta. Fakat kadın-erkek karışık seyretmekteler, zira şenlik tüm kuralların geçici bir süreliğine unutulduğu bir ara dünyadır [İntizâmî Surnâmesi, res. Osman, TSMK, H. 1344].
    Reâyâ ile hemzemin Bu kez Okmeydanı, 1720. Sultan 3. Ahmed ve Sadrazam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa huzurunda bir mızrak oyunu sergileniyor. Yeniçeriler reâyâ çocuklarının ellerinden tutmuş, padişahın giydirdiği, yedirip doyurduğu 500’e yakın çocuk kalabalığı hayatlarının en büyülü anlarını yaşarken, yönetilenlerin geri kalanı en arkada, kadınlı erkekli gösterileri izliyor. Şair Vehbî, şenlikte toplumun şirazesinin çözüldüğünden sözetmiş. İki yıl önce Belgrad’ı kaybeden mahcup Padişah bu kez yerde, halkıyla aynı seviyede oturmuş; onlara pek yakın değil ise bile aynı seviyede [Vehbî Surnâmesi, res. Levnî, TSMK, A. 3593].