Yazar: Emre Taş

  • İntikam: Tanrı’nın adını kötülük için kullanma

    Doğu ve Batı kültürlerinde çeşitli din ve öğretiler kindarlık hislerini törpüleyerek uyumlu birer toplum yaratmayı hedeflemişti. Ancak yasa koyucular Tanrı’ya dayanarak birbirlerinden intikam almayı sürdürdüler ve bu ayrıcalığa yalnız kendilerinin sahip olduğunu ileri sürdüler. Öç almanın Osmanlı minyatüründeki tezahürleri.

    Nemesis, Yunan mitoloji­sinde fena işler yapan­ları cezalandırarak on­lardan öcünü alan İntikam Tan­rıçası olarak betimlenir. Eski ve Yeni Ahit’te intikam Tanrı’ya mahsustur ve ona terkedilme­lidir. İnsana düşen şey, aç düş­manına aş, susuz hasmına su vermek ve onu iyilikle karşılayıp utandırarak altetmektir (Roma­lılar 12:19). Kur’an’da yaratıcının bir ismi de “intikam alan” anla­mındaki Müntakim’dir (Secde 32:22). Tanrı neredeyse tüm ki­tabi dinlerde intikamı tekelinde tutar ve emirlerinden yüz çevi­ren kavimlere öç alıcı gazabını yöneltir.

    Buhârî’ye göre Hz. Ayşe, Hz. Muhammed’in hiç kimseden şahsıyla ilgili bir intikam alma­dığını söylemiş ve Allah’ın yasa­larını çiğneyenleri yine sadece Allah için cezalandırdığını ri­vayet etmiş. Nitekim yazıp söy­lediği şarkılarla inanca hakaret eden ve Bedir’de Müslümanla­ra karşı savaşan Nadr b. Hâris, Peygamber’in huzurunda Hz. Ali tarafından zülfikâr marife­tiyle başından edilmiş, tanrısal intikam yerine getirilmiştir. Bu­nun yanında Peygamber, 632’de­ki Veda Hutbesi’nde Cahili­ye’den kalma bütün kan davala­rını iptal ettiğini açıklamıştır.

    Zıbıkla intikam

    Üsküp’te bir kadın, hoşlandığı diğer bir kadından sevgisine karşılık bulamayınca adına zıbık denen ağaçtan bir keyif aletini sevdiğinin camından evine atmış. Bu onu kötülemek için bir intikam hareketi veya bir etkileme hamlesi miydi bilinmez, aleti gören kadın telaş edip onu kadı efendiye götürmüş. Kadı aleti alıp sallayarak bu işi yapan ve kadıncağızın derdini depreştiren her kimse onun başını gene bu tahtayla yaracağını söylemiş. Bu kadının mahkemeyi terketmesinden sonra içeri bir baba, damadı ve kızı girmiş. Baba, damadının kocalık görevini yapmadığını söyleyip kadıdan çifti boşamasını talep etmekteymiş. Kadı, taraflara ilişkilerini düzeltmek için 1 yıl mühlet verdiği hâlde kararı beğenmeyen baba, “bu adamın hiçbir şeyi yok, söyle bakalım kitaba göre ne kadar gereklidir?” diye sormuş. Tepesi atan kadı az önceki koca zıbığı gösterip “aha bu kadar” demiş. Kime niyet kime kısmet, intikam alınmış (Nevizâde Atâî, Hamse, res ?, yk. 1690, Türk-İslâm Eserleri Müzesi, 1969).

    Peygamber’in Tanrı adına intikam alma görevini, onun ha­lefleri olmaya gönüllü pek çok Müslüman hükümdar devra­lır. Karahanlı sarayının danış­manı Yusuf Has Hâcib, 1070’te tamamladığı Kutadgu Bilig’de kişinin intikamdan sakınma­sı gerektiğini, ülkelerin kılıçla ele geçirilebileceğini ancak kin ve intikamla yönetilemeyeceği­ni bildirirken; iyi bir komutanın hasmına karşı “yaban sığırı ve deve aygırı gibi kinci ve öç alı­cı olması gerektiğini” kaydeder. Kul eliyle alınan Tanrısal inti­kam olgusuyla anonim bir Türk­çe dörtlükte karşılaşırız:

    “Cümle eşya Hâlik’indir kul eliyle işlenir

    Emr-i Bârî olmayınca sanma bir çöp deprenir

    Hakk intikamını yine kul eliyle alır

    Ledün ilmi bilmeyen bunu kul yaptı sanır”

    Edirneli katip Oruç Bey (öl. yaklaşık 1503), Osmanlı sul­tanlarını “dinsizlerden intikam alanlar ve kimsesizleri sevenler” diye takdim eder. Osmanlılar, tanrısal intikam yetkisinin vâ­risleri oldukları fikriyle hasım­larına karşı nadiren merhamet gösterdi. 1444’te Macar Kralı Vladislas, Segedin Antlaşması’nı ve dinî yeminlerini bozup bir Haçlı ordusunun başında sefere çıktı. Bunun üzerine Murad, ter­kettiği tahtına yeniden oturup ordusunun başına geçti ve Kral’ı Varna’da yenerek intikamını al­dı: Kral’ın kesik başı şehir şehir dolaştırıldı; ahdini bozanlardan alınan bu destansı öç bütün düş­manlara da ibret sayıldı.

    ‘Tanrısal’ intikam

    Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa, 1571’de Magosa Kalesi’ni teslim
    alırken daha önce Müslüman esirleri katleden Venedik komutanı Antonio Bragadino’yu türlü
    eziyetlere tâbi tuttuktan sonra derisini yüzdürüp bir direğe astırmıştı (Lokman, Şehname-i
    Selim Han, res. Osman ve Ali, 1581, TSMK A. 3595).

    2. Mehmed, 3. Vlad Dra­kul’un vampirâne katliamları­nın intikamını 15 sene sonra 1476’da alabilmişti. İspanyol seyyah Pero Tafur, 1437-38 göz­lemlerini aktardığı ve 1453-57 arasında kaleme alındığı dü­şünülen Seyahatnâme’sinde “Grekleri köle edinen ve Kons­tantinopolis’i alan Türkler Tru­va’nın intikamını aldığını” ifade ediyordu. Âşıkpaşazâde’ye göre ise, Rum Mehmed Paşa, Kon­ya’dan başkente doğru yapılması planlanan göç ettirme organi­zasyonunu kötüye kullanmış ve Müslümanları yerlerinden ede­rek kendince İstanbul’un düşü­rülmesinin intikamını almıştı.

    Osmanlı kanunlarında, şah­si intikam peşinde koşanlar, cezaya müstahak eşkıyadan sayılırdı. Kimi kişisel intikam vakaları bazen büyüyüp devlet arşivine yansıyordu. Mesela 31 Aralık 1599 tarihli bir şikayet mektubuna göre, Avlonyalı bir adam, babasından para isteyen ve umduğunu bulamayan Yor­gi namında birinden yakınıyor, Yorgi’nin intikam için evleri­ni yağmalayıp annesini dövdü­ğünü bildiriyordu. 8 Mart 1727 tarihli bir divan-ı hümayun tu­tanağına göre, Akçahisar/Ti­ran kasabasından Bayram Duka adlı bir eşkıya ahali tarafından devlete şikayet edilmiş, Üsküp’e sürülmüş; fakat bir punduna ge­tirip geri dönerek başına topla­dığı başka şakilerle birlikte ma­hallelinin bir kısmını öldürüp mallarını gasp ederek kendince öç almıştı.

    Sözle intikam

    Tüm intikamlar kılıçla ve Tanrı adı için alınmazdı. Bazen sırnaşık bir budalaya had bildirmek de kallavi bir öç alış sayılırdı. Nevizâde Atâî’nin (öl. 1635) hikâye ettiğine göre, bilge bir şahıs olan Üsküp Müftüsü Pir Muhammed Çelebi’ye ukalanın biri şurada burada çamur atıp durmaktaymış. Ukala, kıymetli insanların bulunduğu bir mecliste Müftü’ye yine “laf çakmış”: Yazdığı bir fetvada “kötek” kelimesini (kef-vav-te-kef) vav harfi eksik olarak yazdığını söyleyerek “kötek kelimesi nasıl yazılır?” diye efendiye sual etmiş. Müftü de aynı harflerle yazılan (kef-vav-te-kef) bir başka kelimeyle karşılık vermiş: “G..ün gibi yazılır!”. Cevap şehirde dilden dile dolaşmaya başlayınca hadsiz adam dersini ve Müftü de intikamını almış olmuş (Nevizâde Atâî, Hamse, res ?, tarihsiz, Free Library of Philadelphia O. 97).

  • Sultan ‘Kafes’te özgür dünya dışarıda hapis…

    Osmanlı zindanları azılı katillere, siyasi tutuklulara, yanlış anlaşılmış mazlumlara evsahipliği yaptı. Biçarelere su ve ekmek dışında bir şey verilmez, kadı efendinin yoklamasında pişman görünenler veya padişahın yüce affına mazhar olanlar paçayı kurtarırdı. Buna mukabil, Divan toplantısını “kafes’ arkasından izleyen padişah yegane özgür ve korunaklı insandı; zira dış dünyayı tümüyle hapsetmişti.

    Milattan önce 10 binler­de, Akdeniz’in doğu kıyılarında başlayan yerleşikleşme, beraberinde yeni hukuki uygulamaları da getirdi. İnsanlığın ilk yargı örgütlenme­leri, cezaları kanla ya da sürgün­le değil, suçlunun ıslah edilmesi ve diğerlerinin suçtan korunma­sı amacıyla hapis yoluyla ver­meye başlamıştı. Kutsal kitap­lar eski Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinin hapishane ku­rumlarından sözederken, pey­gamber ve azizlerin yolunun bu­ralardan çokça geçtiğini bildirir. Roma dönemine gelince, daha çok kölelere reva görülen ha­pis cezalarında genellikle onla­rın işgücünden faydalanmanın amaçlandığı görülür.

    Tutuklama ve zindana atma, bir uygulama olarak Kur’an’da ne önerilmiş ne de yasaklanmış­tır; fakihler sonraki dönemlerde bu yaptırım yönteminin gerek­li ve meşru olduğunu Peygam­ber’in uygulamalarına bakarak tespit etmişlerdi. Ancak bu ör­nekler oldukça kısıtlı cezalan­dırmalar biçimindeydi ve Müs­lüman dünyada ilk kurumlaşmış hapishaneler, adaletiyle nam salan Halife Ömer devrinde or­taya çıktı.

    İlk Osmanlılar ise göçer yö­rüklerdi; kabahat işleyenleri ko­yacak bazı çadırlar tayin etmiş olsalar bile uzun vadeli tutuklu­luk uygulama imkanları yoktu. Devletin yerleşik tarzda teşkilat­lanmasıyla, bu tür cezalar yürür­lüğe girdi. Kanunnameler, kılıç ehlinin bir kimseyi zindana ata­bilmesi için kadı efendilerin ver­diği “hüccet-i şeriyye” denen ev­rakı zorunlu kılıyordu. Deniz sa­vaşlarının yoğunlaştığı 16. yüzyıl ve sonrasında, hapis cezaları genellikle kürek cezasına çev­rilmişti. Şeyhülislam Ebussuud Efendi (öl.1574) kendisinden is­tenen fetvalarda pek çok tecavüz ve katil vakasının habs-i medid (uzun hapis) ile cezalandırılaca­ğını bildirmiş, bu sürenin kadı efendinin takdirine bağlı oldu­ğunu ilave etmiştir. Ancak kadı, tövbesini ve yürekten pişmanlı­ğını görünce suçluyu salıveriyor­du. Bunun yanında Müslüman bir çalgıcının kafirlere kopuz çalması da şiddetli tazir (azarla­ma) türünden bir ceza olarak ha­pis gerektiriyordu!

    Şeyh Bedreddin

    Osmanlı tarihinin namlı siyasi tutuklularından biri Simavna Kadısı
    Oğlu Şeyh Bedreddin’di. Şehzadelerarası mücadeleden payını alan Şeyh Bedreddin, 1413’te
    İznik’e sürülerek hapse atılmıştı. Ardından 1416’da Selçuklu soyundan geldiğini iddia ederek
    doğrudan Osmanlı tahtını hedef alan bir hareketin manevi lideri olmuş, 1420’de idam edilmişti. Ancak Osmanlı âlimlerini ele alan Şakaik-i Numaniye yazarı Taşköprizâde’ye göre onun siyasi hiçbir beklentisi yoktu ve şeyhin saltanat peşinde koştuğu tamamen arabozucuların uydurmasıydı. Ressam Nakşî Ahmed, onun hayatının özetini vermek için İznik’teki hücresinden dışarı bakarkenki mahzun hâlini resmetmeyi seçmiş (Tercüme-yi Şakaik-i Numaniyye, 1558-1567, res. Nakşî, TSMK H. 1263).

    Osmanlı dünyasının en meş­hur tutuklularından biri, devleti etkisi altına alan Kadızadelileri ve onların güdümündeki dev­let adamlarını eleştirdiği için Limni’de hapsedilen Niyaz-ı Mısrî’ydi (öl. 1694). Bu meşhur siyasi tutuklu, zindanda yaşa­dıklarını hatıralarında yazmış, hücresine yılan bırakıldığını ve geceleri tecavüze uğramaktan korktuğunu kaydederek Osman­lı hanedanına veryansın etmişti.

    İmparatorluk meşhur tu­tuklulara evsahipliği yaptığı ka­dar namlı zindanlara da sahipti. Bunlardan ikisi yağ ve pas için­deki Kasımpaşa Tersane Zin­danı ve “Kara Kule” diye anılan rutubetli Rumeli Hisarı’ydı; bu iki mekân 1591-1596’da İstan­bul’da bulunan ve siyasi birta­kım oyunlarla kendini zindanda bulan Avusturya elçilik heyetine de “ev sahipliği” yapmıştı. Bun­lardan Friedrich Seidel, Türkçe­ye Sultanın Zindanında adıyla çevrilen hatıralarında, hüküm­lülere günde 2 tayın ekmek ve 1 testi su verildiğini, geri kalan ihtiyaçlarını almaları için ayak­larında zincirlerle çarşı-pazara çıkabildiklerini yazar. Kireç ve kereste taşıyarak mahkumiyet­lerini dolduran esir/tutuklulara gardiyan çavuş her gece yokla­ma aldırır, mumları söndürür­ken hürriyet dileklerinde bulu­nurmuş.

    Diğer bir siyasi tutuklu uğ­rağı ise şöhretli Yedikule Zin­danı’ydı. Baba Cafer ise Yemiş İskelesi’nde konumlanıyor, adı­nı hemen dibindeki eski Müs­lüman büyüklerinden birinin türbesinden alıyordu. Bura­da zıvanadan çıkan Yeniçeri­ler, borcunu ödemeyen tacirler, fena cürümler işleyen kadın­lar ve hatta gayrimüslimler için yer vardı; mahkumlar nafakala­rını hayırseverlerin gönlünden kopanlardan sağlardı. Buradaki tutuklular bazen padişahın iyi gününe denk gelir, oğullarının sünneti veya mübarek bayramın yüzü suyu hürmetine salıverilir­lerdi. Kilitlerini kıran eller, ba­zen de kendilerine ayaktaş ara­yan gözü dönmüş asiler olurdu. Osmanlı Devleti’nde hapis ce­zalarının standart ve işlevsel bir düzene konulması ancak 1851 ve 1858 tarihli Tanzimat kanun­ları ile mümkün oldu.

    Dış dünya hapiste

    Babası 1. Ahmed’in getirdiği ekber erşed sistemiyle tutukluluk hâlinde (kafeste) büyüyen ilk kuşaktan olan Genç Osman, büyük atası Fatih’in getirdiği divan-ı hümayun kafesi ardında divan toplantısını izliyor. Solakzâde’ye (öl. 1658) göre Fatih
    bir gün divana münasebetsiz bir çobanın dalmasıyla bu uygulamayı başlatmıştı. Kafesteki parmaklıklar bu hâliyle bir nevi “dış dünyayı tümüyle hapsetme” ve padişahı ayaktakımının işlediği “kendinibilmezlik cürmü”nden korumayı amaçlıyor (Memorie Turche, 1640-60 dolayları; çarşı ressamlarına atfedilir; Museo Civico Correr, Ms Cicogna, 1971).

  • Felaketten sağ çıkmak için duayı takiben ‘eylem’ şart

    Osmanlı toplumunda musibet, kaynağını Tanrısal iradeden alır. Ondan kurtulmanın yolu Hakk’a sığınmak, ruh ve pirlerden medet ummak, adaklar adamak olduğu kadar bazen acımasızlığa varabilen maddi tedbirlerdir. Konyalı Kürt Kadı, Evliya Çelebi ve Tahir-Tayyib kafadarların hikayeleriyle felaketten sağ kurtulmak için izlenen yollar, geliştirilen metotlar…

    Afet kelimesi, sözlükte, isabet ettiği şeyin fay­dalarını ortadan kaldı­ran durum, beklenmedik anda ortaya çıkan bela, musibet ve yıkım olarak adlandırılır. İs­lâm ve Hıristiyan teolojisinde kaynağını ilahi iradeden alır ve bazen kulların kabahatleri­nin bir sonucu olarak belirir. Kur’an’da insanların musibet­lerle sınandığı belirtilmiştir; Allah’a ait olduğunu ve ona döneceğini ikrar eden mü­minler mükafatlandırılır ve felaketler çoğunlukla kulla­rın yaptıkları yüzünden başa gelir. İlk İslâm filozofu Yakub b. İshak el-Kindî’ye (öl. 866?) göre musibetler hayatın doğal bir parçasıdır; kaçınılmaz ve gerçektirler. Musibetlerin ol­mamasını istemek tabiattaki oluşma-bozulma kanununun ortadan kalkmasını dilemek olur ki bu da ihtimal dışıdır.

    Büyük seyyah Evliya Çele­bi, Seyahatnâme’sinin 2. cil­dinde anlattığına göre, büyük bir felaketin hayatta kalanıy­dı. Evliya, 1640 Mayıs’ında Kırım’daki seyahatinden dön­mek üzere Ucalı Sefer Reis’in gemisine 350 yolcuyla beraber bindi. Ancak Karadeniz orta­sında büyük bir fırtına başgös­terdi ve gemi günlerce ora­ya buraya savruldu. Korkuyu yenip fazlalık eşyaları dışarı atmaya, geminin bazı direkle­rini kesmeye koyuldular. Yol­cular gâh kusmada, gâh tövbe istiğfar edip sadaka ve adaklar adamadaydı. Yorgunluktan bi­rer köşeye sinen gemiciler ve yolculara Seyyah, “Ey Allah’ın kulları” diye seslendi ve onları İhlas suresi okuyarak kurtuluş duası etmeye çağırdı.

    Afetten koruyan pir

    13. yüzyılda Mevlevi kaynaklarınca yazılan bir rivayete göre, Konya’dan Kürt bir kadı ticaret için deniz yoluyla İskenderiye’ye giderken gemisi girdaba tutuldu. Herkes kendi pirine adak adayıp kurtuluş dilemekteydi. Kadı da “Yâ Mevlana sen yetiş” diye yakardı ve o anda hazret peyda oldu (Sevâkıb-ı Menâkıb Tercümesi, minyatür Bağdatlı sufi nakkaşlara atfedilir, 16. yy. sonları, TSMK R. 1479).

    Yakarış sonrası deniz bi­raz sakinleşse de sonra tekrar kudurdu, geminin direği san­ki göklere değiyordu; dümen iğneciği kırılıp denize düşün­ce herkes birbirinden helallik almaya baktı. Nihayet büyük bir sağanak vurup gemiyi iki­ye böldü; herkes tutunabildi­ği şeye tutunup denize atladı. Evliya bu sırada Yasin oku­yordu, işini Allah’a ısmarlayıp kelime-i şehadeti diline dola­dı. O sırada 8 kâfir bir sanda­lı indirip kaçmayı başarmıştı. Evliya ve 7 adamı da bu sanda­la sığındı. Ancak diğerleri pek konuksever değildi; Evliya’nın dostu Ramazan Çelebi’yi han­çerle yaraladılar. Dalgalar ara­sındaki küçük çarpışmadan Evliya ve adamları galip çıktı.

    Sandala ulaşmaya çalışan Kıssahan Emir Çelebi’yi ve Kadı Ali Efendi’yi kolundan tutup yukarı aldılar ama kalabalık bir köle grubunu ağırlık ya­pacakları gerekçesiyle yanaştırma­yıp kılıçla sandaldan uzaklaştırdılar. Bir yandan kavuklarıyla sandala do­lan suları tahliye etmeye çalışıyorlar­dı. Bir gün bir gece aç biilaç gittikten sonra Emir Çelebi ve Ali Efendi zatül­cenbe (akciğer zarı iltihabı) yakalanıp öldü; bedenleri denize koyuverildi.

    Aşk ile kurtuluş:  Gizemli bir girdap Şair Nevîzâde Atâî’nin (öl. 1635) Hamse’sinde yer alan bir hikayeye göre bir zamanlar İstanbul’da Tahir ve Tayyib adında iyi eğitimli iki genç yaşardı. Varlıklı babalarını kaybeden gençler birden mirasyedi oldular; nerede akşam orada sabah, şuhlarla düşüp kalkar, har vurup harman savururlardı. Nihayetinde meteliksiz kalıp umudu Mısır’a varmakta buldular. Akdeniz’de gemileri fırtınaya yakalandı ve kayalara vurup parçalandı. İki kafadar bir tahta parçasına tutunup canlarından ümidi kestikleri sırada büyük bir kâfir savaş gemisine denk geldiler; ölümden korkup köle olmaya razı oldular. Gemideki beyzadelerden Sir Cano Tahir’i, Sir Con isminde olansa Tayyib’i buyruğu altına aldı. Bunlar iyi kalpli adamlardı ve gençler efendileriyle gönül ilişkisi yaşamaya başladı. 4 adam bağ ve bahçelerde iyi hoş geçinirken fesatçılar araya girip beyzadeleri zindana attırdı ve gençlerin boynunu vurdurmak istedi. Neyse ki halk araya girip kafadarların cezalarını kürek cezasına tahvil ettirdi. Gençlerin konuldukları gemi bir gün Türkler tarafından ele geçirildi ve kurtuldular. Bu sırada zindandaki beyzadeler kutlu bir rüya sonrası Müslüman olmuş, zincirlerinin kırılıp kafeslerinin açıldığını görerek bir sandala atlamıştı. Rastgele kürek çekerken âşıklarının bulunduğu gemiye denk geldiler. Düşman sanılıp vurulacakları an tutkunlar birbirini tanıdı ve kavuştular. Mesud ve Mahmud adını alan kâfirler sevgilileriyle beraber İstanbul’da mutlu mesut yaşadılar. Yazara göre asıl sevgi kadınlara karşı değil cinsel arzudan uzak olmak kaydıyla güzel civanlara duyulmalıdır ve bu hikayede de bir düşman eliyle bile olsa kahramanları felaketten kurtaran şey, aşkın gizemli girdabıdır (Nevîzâde Atâî, Hamse, 1721. Walters Sanat Müz., W. 666).

    Sonunda büyük bir dalga sandalı da alaşağı etti. Yüzmede usta Evliya, ziyaret ettiği kabirlerde yatan uluların ruhlarından medet dileyip rastgeldi­ği bir çam gövdesine yılan gibi sarıldı. Yoldaşlarını yitirmişti. Birazdan ağaç gövdesine beş kölenin de tutunduğu­nu görünce asabı bozuldu; “nasıl et­sem de şunlardan kurtulsam” diye dü­şünmeye başladı. Kölelerden biri o sı­rada suya kapıldı. Neyse ki hava biraz ısınmaya başlamıştı; deniz duruldu; 3 günün sonunda nihayet kara göründü. Silistre kıyılarına yarı ölü varan Evli­ya ve yeni kölelerine bölge halkı yar­dım elini uzattı. Afetzede Seyyah tüm kışı hasta geçirecek ve İstanbul’a var­dığında Eyüp Sultan türbesine gidip hatim okuyarak hak yoluna kurban kesecekti.

    Evliya’nın öyküsü ne kadar ger­çektir bilinmez ama, hayatta kalmak için başvurduğu yollar hem maddi hem manevi türdendir. Allah’a yaka­rışta bulunmuş, ruhlardan medet um­muş, kalabalığı duaya çağırıp toplulu­ğun moralini diri tutmaya çalışmıştır. Sığındıkları sandala köleleri ağırlık olacakları gerekçesiyle yanaştırma­yıp kovmaları ise acımasızlığa varan maddi bir çözümdü. Hayatta kalma şükrünü yaşamak için Seyyah gene kutsal bir mekan aramış ve soluğu Eyüp Sultan türbesinde almıştır. So­nuçta diğer vakalarla birlikte düşü­nüldüğünde, Osmanlıların afetleri ila­hi iradeden bağımsız düşünmedikleri ve kurtuluşu hem maddi hem manevi olgulara bağladıkları söylenebilir.

  • ‘Ekende yok biçende yok yiyende ortak Osmanlı!’

    Ekmek ne kadar aziz ise, buğdayı ekip biçen de o denli uluydu. Ancak onlar da padişahın kuluydu! İmparatorluk ekonomisini sırtlarında taşıyan bu insanlar, ağır ve çeşitli vergilerle başederek geçimlerini sağlamak zorundaydı. Osmanlı köylüsü genel olarak ürettiklerinin yüzde 50’sini vergi olarak ödüyordu.

    Bir çift öküzün sürebildiği alana çiftlik, bu işi yapana ise çiftçi denir. Tarımın binlerce yıl ön­ce doğduğu topraklar üzerinde kuru­lan ve yayılan Osmanlı İmparatorlu­ğu’nda, çiftçilik tarihin her dönemin­de ve arzın her köşesinde olduğu gibi meşakkatli ve emek isteyen bir işti.

    Reaya denen yönetilenler sınıfının en kıdemli kademesi, ekonomik yapı­da esas üretimin çekirdeğini oluşturan çiftçilerdi. Bir yandan doğal afetlerle sarsılıp yağmuru gözleyen, öte yandan bir çift öküzünün hastalığıyla tasala­nan eşkıya ve vurguncudan canı bezen ekinciler ehli; bir de her hasat vakti ka­pısına dayanan tımarlı sipahi alacak­lısıyla cebelleşmek zorunda kalırdı. Mahsulün en az 10’da 1’ini ayni olarak sipahiye veren köylü aynı zamanda “çift resmi” adıyla toprakların kullanı­mına karşılık 6 ila 25 akça arasında de­ğişen bir vergi öderdi; bu miktarı belir­leyen unsurlar toprağın verimi, yüküm­lünün medeni hâli ve maddi kudretiydi. 16. yüzyılın ortasında, Anadolu’da ırgat günlüğünün yaklaşık 5-6 akçe, bir ko­yunun 50-60 akçe olması bize bir fikir verebilir.

    Çiftçiden alınan bununla da sınırlı değildi. İster şehirli ister köylü olsun, padişah hazretleri kendilerine olağa­nüstü hâl vergisi (avarız) tayin ediyor ise ahalinin vay hâline! Osmanlı sos­yo-ekonomik tarihi araştırmacısı Mus­tafa Akdağ’a göre Osmanlı köylüsü ge­nel olarak ürettiklerinin %50’sini vergi olarak ödüyordu. Aynı alanda çalışan Mehmet Öz, 16. yüzyılda Ordu ve Ada­na’da, üretimin %20-29’u oranında bir ödeme yapıldığını tahmin etmiştir.

    Çiftçinin yaşadığı yörede stratejik köprü ve geçitler varsa bunların ona­rımı da devlet hizmeti olarak çiftçiye düşerdi. Buna karşılık ekinci, modern zamanlara kadar askerlik yapmaya mecbur tutulmamış, eşkıya ve vurgun­cudan korunmaya çalışılmıştır. Taşra­daki sipahilerden şikayet eden çiftçi mektupları genelde İstanbul’a süratle ulaşıyor ve divan-ı hümayunun günde­mine alınıyordu.

    Osmanlı devlet anlayışına göre devlet güçlü bir orduya, ordu dolu bir hazineye, hazine refaha kavuşmuş bir halka, halkın refahı ise adalete bağlıy­dı. Köylü toprağını ekmek zorundaydı; aksi hâlde devlet bünyesinin en önem­li organı çalışmaz, maraz doğardı ve çiftçi “çiftbozan” denen bir cezaya tabi tutulurdu. Yerini değiştirdiği taktirde ise her nereye taşınmış olursa olsun, tımar sayımı yapıldığı anda kaydedilen sipahisine vergilerini ödemeye devam ederdi.

    Topluca terk hâlleri ise devletin en korktuğu şeydi. Eşkinci (sipahi askeri) yazılıp sefere giden, kelle alıp sancak diken bir çiftçi reaya sınıfından çıkarı­lıp asker (yönetenler) sınıfına geçebi­lir; medrese tahsil edip mürekkep yala­yan bir ekinci çocuğu ilmiye sınıfında iyi yerlere yükselebilirdi.

    Gökteki çiftçi

    Bir astroloji kitabında başak burcu, bir çiftçiye benzetiliyor. Adam bir elinde orak tutarken diğer eliyle kavradığı buğdayı başağından ustaca ayırıyor (Metâlîü’s-saâde, çev. Muhammed el-Sûdî, res. Nakkaş Osman, 1582. Fransa Ulusal Ktp., Suppl. turc. 242.).

    Yerdeki çiftçi


    1720 Okmeydanı sünnet
    şenliklerinde geçiş yapan
    ekinciler en altta. Şair
    Vehbi’ye göre bunların kaderi
    değirmenciler ve ekmekçilerle
    birbirine bağlanmıştır ve
    geçişlerini de birlikte yaparlar.
    Ekinci eker-biçer, değirmenci
    öğütür, fırıncı ekmeğe
    dönüştürür. Tohumlarını saçarak
    bir çift öküzleriyle ortaya
    çıkan çiftçiler, mesleklerinin
    piri saydıkları padişah için dua
    ederek ve ona hediyelerini
    sunarak meydandan geçip
    giderler (Surnâme-yi Vehbî, res.
    Levnî, 1720-28. TSMK A., 3593).

  • ‘3 harfliler’i betimleyen cesur nakkaşlarımız vardı

    Cin inanışları Antik Yunan’dan Çin’e, Romalılardan Osmanlılara kadar pek çok toplumda kendisine yer edindi. Kimine göre dumansız ateşten türetildiler, kimine göre sürüngenlerin suretine bürünmüşlerdi. Ancak Osmanlı nakkaşları sürekli anlatılan ama neye benzedikleri bir türlü malum olmayan bu varlıkları tasavvur edip betimlediler.

    Gûl, ifrit, peri, dev yahut cin. Hep­si, gözle görülmeyen yaratıkla­ra külliyen verilmiş birer isimdi. Kimilerine göre cin adı Latince “genius”­dan geliyordu. Çoğulu “cân”, tekili “cin­ni”. Hep tekinsiz bir mânâsı vardı, çünkü şeytan ya da melek gibi hangi safta ol­dukları aşikar bir tür değildi.

    Eski Asurlular ve Bâbilliler kötü ruhlara ve cinlere inanırdı; kendisine yeterince takdim sunulmayan, ayin ya­pılmayan ruhlar geri döner ve insanla­ra tıpkı cinler gibi musallat olurdu. Eski Mısırlıların inanışlarında cinler yabani hayvanların, özellikle yılan ve kerten­kelelerin, bazen de insanların suretine bürünürdü ve Re’ye hasımlık ederlerdi. Antik dünyanın hemen tümünde delilik, cinnet, sara gibi hastalıkların sebebi sa­yılmış ve kâbuslar onlardan bilinmişti. Eski Yunan’da cine yakın “daimon” de­nen bir tür düşük dereceli Tanrılık sıfatı vardı ve bunlar iyisi de kötüsü de mevcut varlıklardı. Yeri gelir malı mülkü korur, yeri gelir insana bela olurlardı. Çin ina­nışlarında mezarları ve yol kavşaklarını mesken tutan cinler cehennemde ölüleri tekrar tekrar öldürür, göklerde süzülür, ata ruhlarıyla iletişime aracılık ederdi.

    Periler toplantısı Cinler-periler, cenneti andıran bir yerde çalıp oynamaktalar. Fal amacıyla oluşturulan kitaptan bu falı çeken kişi devlet kapılarının yüzüne açılacağıyla müjdeleniyor. Minyatür, kendi bağlamı içerisinde olumlu bir cin algısına işaret etmektedir (Kalender Paşa, Falnâme, res. ?, 1614-16, TSMK H. 1703).

    Türklerin İslâm öncesi inanışlarına göre dünya ruhlarla dopdoluydu; dağ­lar, göller ve ırmaklar nefes alıp verirdi. Bu ruhlar iyi ve kötü olmak üzere ikiye ayrılmıştı: İyiliğin hamisi Ülgen’in em­rindekiler iyi huylu, yeraltında oturan Erlik’in hizmetindekiler fena tabiatlıydı. Kötü ruhlar arasında daima çatışma ya­şanırdı ve hastalıklar onlardan doğardı. Şamanlar daima bu ruhları/cinleri illetli bedenlerden uzaklaştırmaya çalışır, cine güçleri yetmediğinde canlarını yitirirler­di. 921’de İdil Bulgar Hanlığı’na gönderi­len Abbasi elçisi İbn Fadlan, Türk ülke­lerinde birbirleriyle çarpışan mümin ve kâfir cin orduları gördüğünü hayretler ederek Seyahatnâme’sine kaydetmişti.

    Hıristiyanlıktaki cin inanışı Yahudi­lik, Maniheizm ve gnostisizmin bir karı­şımıydı. Yeni Ahit’in ilk biçiminde cinler şeytani tabiatlı ruhlar olarak tanımlan­mıştı. Cahiliye Dönemi’nin Arap toplu­munda kimi zaman yeryüzündeki Tanrı­lar sayılarak bunlara tapınılırdı.

    Kur’an’da 40’tan fazla yerde değini­len cinler de insanlar gibi Allah’a kulluk etsin diye ateşten yaratılmış varlıklardır. Onlara da peygamber gönderilmiş, kimi iman etmiş kimi kâfir olmuştur. Çeşit­li İslâmi inanışlara göre kısa zamanda uzun mesafeleri katedebilir, gaip derece­sinde olmayan her şeyi bilebilir, evlenip çoğalırlardı. Şeytan’ın hizmetine girebil­dikleri gibi insanın da hizmetine girebi­lirler; hatta ilmü’l-azâim denilen tılsım ilmi bu amaca matuftur. İbn Sina onları türlü şekillere girebilen şeffaf tabiatlı ve konuşan latif canlılar olarak tanımlar.

    Osmanlılarda cin çağırmak acayip ve garip ilimler arasında sayılırdı. Bu alan­da Uzun Firdevsî’nin 1488’de 2. Bayezid için yazdığı Dâvetnâme en bilinenidir. Kanunî’nin Şeyhülislamı Kemalpaşazâ­de cinlere bile fetva veren bir âlim olarak tanınıyordu; lakabı “müftiü’s-sekaleyn” (insanların ve cinlerin müftüsü) idi. Ev­liya Çelebi Seyahatname’sinde cinlere hükmeden Süleyman Peygamber’den sıkça bahseder ve Kemalpaşazâde’nin Edirne’deki bir medrese odasını can alıcı cinlerden nasıl kurtardığını anlatır.

    Uyurken basan ağırlık Ebussuud Efendi’nin öğrencisi Mehmed Suudî tarafından Sultan Murad için 1582’de yazılan bir astroloji ve fal kitabında yer alan bu minyatür Nakkaş Osman’ın eseridir. Tasvir, “insanı uyurken basan ağırlık tılsımı” başlığıyla sunuluyor. Osmanlı-İslâm dünyasında pek çok hastalık cinlere bağlandığı gibi karabasan kabusları da bu göze erişmez varlıklarla ilişkilendirilmiş olmalıdır. Osman bu eserde pek çok acayip ve garip melek suretine ve iblise de yer veriyor (Suudî, Metâliü’s-saâde, res. Osman, 1582, Fransa Ulusal Ktp. Supplément turc 242).
  • Roket var, otomat var alkış alan bahşişi kapar

    Osmanlı şenliklerinin minyatürlü ve yazılı betimleri, bize Osmanlı evreninin mekanik ilmi açısından oldukça renkli ve gelişmiş bir görünüme sahip olduğunu düşündürecek veriler sunuyor. Bu teknolojik üretkenlik, savaşta ve günlük hayatta şölenlerde olduğu kadar sık görülmemiş. Hayret, alkış ve bahşişin teknolojiyi saman alevi gibi de olsa parlattığı anlar…

    Sonradan Abbasi hizmetine giren eski bir yol kesici Musa b. Şakir ve oğullarının İslâm dünyasının 9. yüzyıldaki ilm-i hiyel (hileler ilmi) ön­cüleri olduğu bilinir. Ancak “hile” keli­mesi bugün bildiğimiz manasıyla mad­rabazlığa, vurgunculuğa ve mızıkçılığa değil; bir sorunu çözmek için kolay yol­dan çözüm bulmaya işaret ediyordu o dönemde. Artuklu sarayının başmühen­disi İsmail Rezzaz el-Cezerî, bu ilmin Türk tarihinde bilinen ilk örneği Kitâb fî Marifeti’l-hiyel’i 1205’te yazıp resimle­miş; bugünkü robotların atası olan, işret meclislerinde içki sunan ve hayatı ko­laylaştıran otomatların teknik çizimleri­ni yayımlamıştı! Osmanlılar bu öncü­lerin kitaplarını saray kütüphanelerin­de muhafaza ettiler. Gelgelelim teşvik ettikleri atılımlar, eğlence âlemlerinde sınırlı kalmış gibi görünür.

    Osmanlı gökbilimci Takiyyüddin er-Râsıd’ın meşhur gözlemevi, 1580’de Şeyhülislam Kadızâde Ahmed’in fetva­sıyla ülkeyi felakete sürükleyeceği öne sürülerek yıktırılmıştı. 17. yüzyılda Ev­liya Çelebi’den adını duyduğumuz He­zarfen Ahmed Çelebi, bizzat geliştirdiği kanatlarıyla Galata’dan Üsküdar’a kadar kuş gibi süzülüverdi. Padişah 4. Murad onu önce bir kese altınla ödüllendirdi, sonra da “bu adam pek korkulasıdır” de­yip müebbeten Cezayir’e sürgün etti.

    Gene Evliya’nın ahbabı Lagârî Ha­san Çelebi, 4. Murad’ın kızının doğum şenliğinde kendi icadı olan yedi kollu bir fişekle Sarayburnu önlerinden göğe yükselmiş, suya başarılı bir iniş yaptık­tan sonra Padişah’a İsa Nebi’nin selam­larını iletmişti. Bu muzip sivrizeka, 1 ke­se altını ve 70 akçe gelirli sipahilik mev­kiini kaptı. Onun akıbeti Hezarfen’den iyi görülüyorsa, bunu olağanüstü ku­ralların geçerli olduğu şenlik ortamına borçlu olsa gerek. Yine de mucidin her nedense hayatını Kırım’da tamamladı­ğı yazılıyor ve başka çalışmalarından iz bulunmuyor.

    Korkunç otomat – 1582 Murad’ın, oğlu Mehmed için tertip ettirdiği 1582 sünnet şenliklerinde ses çıkarıp hareket ettiği kaydedilen bir otomat-heykel. Öylesine korkunç bulunmuş olmalı ki üzeri karalanmış (İntizami Surnamesi, res. Nakkaş Osman, TSMK H. 1344).

    Benzer şekilde 3. Ahmed’in oğulla­rının sünneti şerefine Okmeydanı ve Haliç’te düzenlenen 1720 şenliklerinde, Emekli Tersane Mimarı İbrahim Efen­di timsah görünümlü korkunç denizal­tısıyla sahneye çıkıyor. Şair Vehbî ve Mehmed Hazîn surname eserlerinde Mimar İbrahim’den ve icadından söze­diyor; ancak şenlik otomatlarına dikkat kesilen usta nakkaş Levnî, işi bu kez aceleye getirerek denizaltıya değinme­den şenliği sona erdiren geçit alaylarına odaklanıyor.

    Vehbî’nin yazdığına göre timsah, Haliç’in dibinden baş gösterip ortaya çıktı ve yüzerek aheste aheste padişah ve sadrazamın bulunduğu sahile ulaştı. Yarım saat yüzüp dolaştıktan ve seyir­cilerin gözlerini hayretten fal taşına çe­virdikten sonra denize daldı ve herkese “balık battı” dedirtip güm oldu! Ancak bu kadar sanat göstermek halkın hayreti için yeter görülmedi. Mimar İbrahim’in güvenilmez oyunları güçbeğenir Sadra­zam tarafından seyre şayan bulunmadı. Sadrazam başını çevirdi ve iltifat bakış­larını “cıva gibi oynak kalçalı” rakkas­lara döndürmeyi yeğledi. Nihayet 1 saat sonra timsah su altından yeniden çıktı, padişahın önünde ağzını açarak hüne­rini sergiledi; kıyıya varınca içinden 5 neşeli adam fırlayıp baş ve omuzların­da tabla tabla pilav ve zerdeleri teşhir etti. Mimar aletin etra­fını sıkıca kalafatlamış; yüzeye çıkmak ve dibe dalmak için bu­curgatlara bağlı caraskal aletle­ri üretmiş; suyun altında nefes alabilmek adına beş-on kamış kullanmıştı. Hikayenin sonunda mimar ve adamları maharetleri dolayısıyla sadrazam tarafından ödüllendiriliyor ve cin gibi bir adam daha bahşişini kapıp tari­hin karanlığına karışıyor. Des­teklendiği kadar kendisinden korkulan hiyel ilmi, mevzubahis eğlence olduğunda rengarenk şekillere bürünüyor ve sürekli bir belirip bir kayboluyor!

    Mekanik koçlar – 1720 1720 şenliğinde Acem görünüşlü kuklalar ve toslaşan mekanik koçlar. Şair Vehbî’ye göre “irikıyım iki düzme adam, bayram kuklası kılığında, ince kuzu derisinden çehrelerle hileci devler suretinde oyunlar oynadı, sandalların üzerinde şenlenerek geçtiler, etrafa fişekler saçtılar ve sadrazamdan bahşişler aldılar”. Bunlardan başka ağzından fişekler çıkaran ve hareket eden 7 başlı bir ejder; hoplayan, zıplayan, raks eden insansı otomatlar; yürüyen mekanik devekuşları çekti nakkaşın dikkatini… Belki de en önemlisi, Levnî’nin siparişini yetiştirmek için çizmeyi atladığı, bu minyatürün de sahnesini teşkil eden Haliç’in kıyısındaki bir timsahdenizaltı gösterisiydi (Vehbî Surnâmesi, res. Levnî, TSMK A. 3593).
  • Osmanlı dünyasında ‘öteki’nin tasvir edilmesi

    Osmanlı dünyasında ‘öteki’nin tasvir edilmesi

    1856 Islahat Fermanı öncesinde Osmanlı toplumunu oluşturan unsurlar, modern anlamda eşitlikçi bir politika ile tanımlanmıyordu. Millet-i hâkime (yöneten millet) ile millet-i mahkûme (yönetilen millet) sözkonusuydu ve bu unsurlar da kendi içlerinde Rum, Yahudi ve Ermeni başta olmak üzere ayrılmıştı. Ancak Osmanlı toplumunda esas toplumsal ayrım, belirgin biçimde din esasına dayanmayan yönetilen ve yöneten ayrımıydı. 

    Osmanlılar, genel anlamda İslâm hukuku ile yönetiliyor ve esas unsur olarak kabul ettikleri Müslümanlar dışındakileri bu hukuka göre tasnif ediyordu. “Zımmi” diye adlandırılan gayrimüslimler “korunuyor”, cizye denilen özel bir askerlik vergisi ödüyor ve millet sistemi dahilinde aile hukuklarını kendi cemaatleri içerisinde görüşüyorlardı. Bu düzen büyük ölçüde İstanbul’un fethinden sonra 2. Mehmed tarafından kurulmuştu. Büyük ve ideal bir “ahenk” nizamı demek olmasa da bu eninde sonunda bir “düzen”di ve Sultan Yavuz Selim gibi başına buyrukların değiştirme girişimlerine karşı Zenbilli Ali gibi müdafiiler eliyle korunması bilinmişti. 

    Osmanlı dünyasında subaşı denilen asayiş görevlisi, evleri kafasına estiği gibi basıp denetleyemediği gibi, gayrimüslimlerin ibadethanelerini de bu şekilde teftiş edemezdi. Kadı hükmü elzemdi. Hz. İsa’ya ve Hz. Musa’ya inananların yeni ibadethane yapmaları, çan çalmaları, sokak ortasında ayin tertip etmeleri yasaktı; ancak zaten varolan mabetlerine de kimse el süremezdi. Çan çalmayı arzu eden ehlikitap, isterse tahtadan bir çan çalabilirdi. 

     Yahudi hekim 3. Murad döneminin müftüsü Molla Abdülkerim, Yahudilerin gösterişli biçimde sarık sarınmalarından Müslümanların rencide olduğunu söylemiş ve padişahtan durumu yasaklayan bir emirname almıştı. Molla, sokakta durumdan habersiz dolaşan bir Yahudi hekimi tam da şikayet ettiği biçimde bulunca sille-tokat atından indirip teşhir ettirdi (Lokman, Şehinşahnâme, res. Osman, 1581, İstanbul Üni. Ktp., F.Y. 1404). 

    Kendi cemaatleri içerisinde özel davalarını gören gayrimüslimler, miras, cinayet, hırsızlık gibi meselelerde herkes gibi kadı divanına tâbiydi. Ancak bazılarının aile hukukunu da kadı mahkemelerine taşıdıklarını görürüz. Özellikle boşanma davalarında Hıristiyan hukukunun katı kuralları, bu cemaati eliçabuk kadıların huzuruna itmişti. 

    Düzenlemeler ibadetlerle de sınırlı değildi. 16. yüzyılda yazılan Ebussuud fetvalarına göre Müslüman olmayanlar yakalı kaftanlar, kürkler, ince tülbentler giyinemez, sarık sarınamaz, yüksek ve gösterişli evler yapamaz, şehir içinde ata binemezlerdi. Öte yandan en büyük ayrıcalıkları, içki satımı ve tüketimi yönünden çoğu zaman serbest olmalarıydı. Bunun yanında tımar defterlerine kaydedildiğine göre; pek çok Balkan hududunda at koşturup asayişi sağlayan, vergi toplayıp asker besleyen ve çağrıldığında orduya katılan tımarlı sipahilerin önemli bir kısmı Hıristiyanlardan oluşuyordu. Aslında Osmanlılar için sınırları en belirgin toplumsal ayrım burasıydı; reaya ve beraya, yani yöneten ve yönetilen. Yönetici sınıfına girmeye çalışan bir reaya, Koçi Bey gibilerine göre Müslüman olsa bile “ecnebi” (yabancı) sayılırdı. 

    1856’da Avrupalıların baskısı altında Islahat Fermanı’nı ilan eden Osmanlılar, Müslüman olanlarla olmayanları birbirine eşit saydı ve din özgürlüğünü hukuki güvence altına aldı. Ancak kimilerine göre bu da tam bir ideal düzeni ifade etmiyordu. Öyle ki Rum cemaati “hâkim millet” olan Müslümanların üstünlüğüne razı olduklarını, ancak Ermeni ve Yahudilerle bir tutulmayı asla kabul etmeyeceklerini dile getirdiler; askerlik yükümlülüğünden ve diğer pek çok “eşitlikçi” uygulamadan pek de memnun kalmadılar. 

    Sarıklı Ermeni rahip Ermeni Rahip. 1686-1688 arasında İstanbul’da bulunan Fransız diplomat Pierre Girardin, bir saray nakkaşı olarak bilinen Hüseyin İstanbulî’ye -veya onu taklit eden bir serbest nakkaşa- Osmanlı Sultanı 2. Süleyman’ın ve tebaasının tasvirlerini yaptırmış, efendisi Güneş Kral 14. Louis’ye görsel bir rapor olarak sunmuştu. Girardin, Türk nakkaşa sipariş ettiği kıyafetnâmede toplumun Müslüman olmayan unsurlarını da görmek istemiş olmalı. Burada yer alan tam yaprak çizimde, bir Ermeni rahibi görülüyor. Albümün diğer figürleriyle eşit ölçekte resmedilen bu figür, kendi usulünce bir sarık sarınıyor. Dönemin “moda”sı olarak düşünülebilecek bu başlık, çizimin çağdaşı Evliya Çelebi’ye göre Müslümanların kefeni olarak başlarında taşıdıkları dinî bir işaretleyiciydi. (Figures Naturelles de Turquie, res. Hüseyin İstanbulî [?], 1688. Fransa Ulusal Ktp., N. Od. 7.). 
  • ‘Yeniçeriye sakal yasak’ dense de, istisnalar var

    ‘Yeniçeriye sakal yasak’ dense de, istisnalar var

    Ahmed Cevad Paşa’nın 1882’de düştüğü kayıt, Yeniçerilerin sakal bırakmalarının külliyen yasak olduğunu bildirir. Konuyla ilgili en meşhur malumat bu olsa da, 16. ve 18. yüzyıllarda çizilen minyatürler, Yeniçerilerin sakallı olma durumlarının koşul ve istisnaları üzerinde biraz durmayı gerektiriyor. 

    Genelde İslâm’da sakalın tamamıyla tıraş edilmesi hoş karşılanmaz. Sakalın doğasına uygun olarak uzatılıp uygun biçimde kısaltılması peygamberin davranışları arasında zikredilir. Tıraş olmak kimi zaman uzlete çekilmenin, yas tutmanın, bir tarikata katılmanın, hacı olmanın ve yeni bir hayata başlamanın göstergesidir; bazen de kabahatli erkeklerin ceza olsun diye sakalları kesilir. Nitekim Âşıkpaşazâde 1481’de tamamladığı tarihinde, eski sanatlı tarakları ve heybetli sakalları özlemle yâdederken sakal kesmenin önceleri padişahlar tarafından verilen bir ceza olduğunu anımsatır; onun devrindeki yeniyetmelerse Avrupalılardan gördükleri “sakal kırma âdeti”ni benimsemiştir. 

    Yeniçeriler konusunda Türkiye’deki ilk monografi olma özelliği taşıyan Ahmed Cevad Paşa’nın 1882 tarihli Târîh-i Askerî-i Osmânî adlı eserinde, “Yeniçerilerin sakal salıvermemeleri”nin ocağın 10. Kanunu olduğu yazılıdır. Ancak 1582 ve 1720 şenlik kitaplarında -pek çok bıyıklı olanın yanısıra- sakallı Yeniçeriler de bize göz kırpar. 

    1582 Sultan 3. Murad’ın, oğlu Mehmed adına düzenlediği sünnet şenliğinde, Atmeydanı’ndaki bir hokkabaz gösterisini seyreden Yeniçeriler. Gösteriyi bir maymunun yanında veya arkasında seyreden bu askerlerin içinde hem köse hem sakallı olanlar var (İntizamî Surnâmesi, res. Nakkaş Osman, 1582, TSMK H. 1344).
     

    Minyatürleri arşiv de destekliyor. 21 Ağustos 1593 tarihli divan-ı hümayun tutanağı, Batum civarında bir mahkemeyi basan Suhte Mustafa adlı bir kişinin bir Yeniçerinin sakalını yolduğunu bildirir. 1718-19 tarihli Galata Şeriyye Sicilleri’nde bulunan Ahmed Beşe b. Ali b. Abdullah adlı Yeniçerinin terekesinden bir incili tarak çıkmıştır ki onun sakallı olma ihtimalini akla getirir. Muhtemelen Ahmed Beşe de birçok Yeniçeri gibi börk altında terlemesin diye saçlarını kazıtıyor, belki perçem bırakıyor, incili tarağı ise esasen sakalını taramak için kullanıyordu. 5 Şubat 1733 tarihli Karaman Ereğlisi kadısı ve ocak ağalarına yazılan bir hükümde, seferden kaytarmak isteyen Yeniçerilerin yeşil sarık sarınıp sakal bıraktıkları söyleniyor ve görüldükleri yerde cezalandırılmaları buyuruluyordu. Demek ki Yeniçeriler için sakal bırakmanın bir sınırı vardı. 

    1720 Sultan 3. Ahmed’in oğullarının sünneti şerefine tertip edilen Okmeydanı eğlencelerinde sivil halk arasındaki Yeniçeriler. Sol alt köşede gördüğümüz, gösteri direğinin hemen dibinde duran ve dans edenleri izleyerek fısıldaşan üç keçeli arasında gür sakallı olanı hemen göze çarpar. Sefer düzeninde olmayıp törensel barış ortamında bulunan bu Yeniçeri, besbelli sakal bırakma hakkını kışlada uzun bir süre ayak işleri yaptıktan sonra söke söke kazanmıştı. Kavânîn-i Yeniçeriyân’daki tarife göre; bir ziyafette dualar eşliğinde başına sade arakiye üzerine tülbent sarınmış, ocaktaki büyüklerine bir besili koyun ikram etmiş ve ardından “eski” sıfatını kazanarak sakal bırakma ayrıcalığına kavuşmuştu (Vehbî Surnâmesi, Damad İbrahim Paşa nüshası, res. Nakkaş İbrahim, 1720’ler, TSMK A. 3594). 

    Bu husustaki ayrıntıları anlamak için imdadımıza 1606’da isimsiz bir Yeniçeri korucusu tarafından yazılan Kavânîn-i Yeniçeriyân yetişiyor. Kitaba göre kapuya çıkan, yani resmen acemi ocağından Yeniçeriliğe atanan çömezler bir süre odalarda kara kullukçu, pabuççu, kandilci vs. olarak çalıştıktan sonra “eski” sıfatı kazanıyor; bir törenle başlarına sarık sarınıp sakal bırakmalarına izin veriliyordu. Anlaşılan o ki sakal rütbenin simgesiydi ve minyatürlerde gördüğümüz sakallı Yeniçeriler bu kıdemli Yeniçerilerdi. Bu sakalların hastalığa sebep olmaması için kısaltılması ve âlimlerle ahirete odaklanmış kişilerinki gibi bağıra kadar sarkmaması önemli bir noktaydı. 

  • Sakın açma o sayfayı ürkütürsün ‘vak-vak’ları

     İslâmi literatürde Vakvak Ağacı, fethedilecek yeni toprakların cazibesinin bir örneği ve iktidar hırsının tehlike nişaneleri olarak sembolleşti. Osmanlılar 16. yüzyılda hâlâ Akdeniz’de fetihlere girişebilirken ağacın olumlu; 17. yüzyıldan itibaren askerî başarısızlık ve iç karışıklıklar tesiriyle ağacın uyarıcı yanlarını gördüler. 1616 tarihli Falnâme’den rastgele bir sayfayı açarak bu minyatüre denk gelen kişiyi, büyük bir gönül sıkıntısı ve gam beklemekteydi.

    İran destanı Şehnâme’deki (11. yüz­yıl) bir öyküye göre, Büyük İsken­der uzak diyarlarda kadın ve erkek başlı meyvelere sahip bir konuşan ağaca rastlamış. Ağaç ona taht sevdası yüzün­den yaban illerde öleceğini söylemiş ve sonunda da kehanet gerçekleşmiş. Bu anlatımda meyvelerin bolluğu yokluk ve vebaya; ağaçtan yükselen sesler de fitne ve fesada yorulmuştur. Fetihlerin durdu­ğu, devletin iç meselelerine yöneldiği bu çağda, Vakvak Ağacı yeni fırsatların işa­reti olmaktan çok tehlikelerin uyarıcısı­dır ve efsanevi anlatımla uyumludur.

    1521’de yazılan Şükrî Selimnâme­si’nde de, Memlûk kadınlarının Osmanlı savaşçılarına saraydan davetkar biçimde el salladığı bir minyatür vardı. Minya­türde işlenen ve tarihi 8. yüzyıla kadar giden Çin veya Hint efsanesine göre; Vakvak Ağacı’nda biten/yetişen çıplak kadınlar bir süre sonra “vak vak” sesleri çıkartarak düşer ve adaya gelenler ölme­den önce onlarla çiftleşirler. Binbir Gece Masalları’nda ise aynı ağaç mücevher­lerle dolu olarak tasvir edilir.

    Tarîh-i Hind-i Garbî’de, yemişleri cariyelerden oluşan
    Vakvak Ağacı. Başlangıçta Amerika kıtasının Hindistan’la karıştırılması, buranın Yeni Dünya olduğunun farkında olan Osmanlıları efsaneler yönünden etkilemiş olmalı ki Hint menşeli bir efsane bu kitaba Amerika’nın cazibesinin bir sembolü olarak girmişti (Mehmed Suudî,
    Tarih-i Hind-i Garbî, TSMK R. 1488).

    Mehmed Suudî Efendi’nin 3. Mu­rad’a 1583’te sunduğu Tarîh-i Hind-i Garbî adlı eser, Osmanlı sultanı Yeni Dünya’yı keşfe ve buranın zenginlikle­rini İstanbul’a akıtmaya çağrılıyordu. Vakvak Ağacı minyatüründe, ağacın ye­mişleri çıplak cariyeler olarak resmedil­mişti.

    1616’da Kalender Paşa’nın Sultan 1. Ahmed’e sunduğu Falnâme’de yer alan Vakvak Ağacı, yemişleri envaiçeşit mah­lukatın başlarından oluşan acayip ve garip bir ağaçtır. Kitaptan rastgele bir sayfayı açarak bu minyatüre rastgelen kişiyi, büyük bir gönül sıkıntısı bekle­mektedir. Fal sahibi tövbe etmeli ve iba­detlerini sektirmemelidir.

    Vakvak Ağacı kimi efsanelere göre Çin etrafındaki Vakvak Adası’nda bu­lunuyordu. Osmanlılar için ise Girit’te 10 yılı aşan savaş, payitahtın kalbinde­ki Sultanahmet Meydanı’nda meyvele­ri kanlı cesetlerden oluşan bir Vakvak Ağacı’nı yeşertmişti. 1656’da devletten 9 taksit alacaklı Yeniçeriler, Kapıkulu si­pahilerini de ayartarak büyük bir isyan başlattı. Padişah 4. Mehmed’i bir “ayak divanı”na zorlayıp, durumlarından me­sul tuttukları 30’dan fazla saray ağasının kellesini istediler. Asiler saray dışında yakaladıkları birçok devlet adamını kat­ledip başlarını Sultanahmet Meydanı’n­daki ağaçlara astı. Solgun ölülerden olu­şan yemişleriyle bu ağaçlar, efsaneyi bi­len İstanbullulara meşhur büyülü ağacı anımsattı ve hadiseye “Vaka-yi Vakvaki­ye” adı yakıştırıldı.

    İskender’den sonra bu ağacın tekin­siz kehanetlerine uğrayanlar Osmanlı­lar olmuştu. Girit büyük kayıplarla an­cak 1669’da fethedebildi. Yeniçerilerin kanlı isyanları ise ancak 170 sene sonra, 1826’da son bulacaktı.

    İskendernâme’ye göre Büyük İskender, Vakvak Adası’na gider. Buradaki kraliçenin 6 bin kadından oluşan bir ordusu vardır. Sahnede İskender’e Hızır Aleyhisselam eşlik ediyor. Buradaki ağacın insan, fil, boğa, cin, tavşan, kaplan ve başka mitolojik varlıkların başlarından oluşan yemişleri vak-vak sesleri çıkarmaktadır. Sahne, büyük bir fatih arketipi olarak İskender’in uzak diyarlarla olan ülfetine gönderme yapar. Falnâme’de anlatılmayan ama Şehnâme’de yer alan öyküye göre, ağaç İskender’i tahtını bırakmaya davet etmiş, yaban ellerde ölüp gideceği hususunda uyarmıştı.

    Falnâme’de özetle şöyle denilmektedir: “Ey fal sahibi bil ve haberdar ol! Bu fal gönül sıkıntısı, hüzün ve gama işarettir. Sefer için bu falı açtınsa bil ki iyi değildir. Alım satım, ortaklık içinse, bekleyip düşünmek daha hayırlıdır. Nasihat alıp danış ve birkaç gün sabret; küçük-büyük günahlardan tövbe edip ibadetle meşgul olasın ki talihinden uğursuzluk kalksın. Kâbe’ye, Medine’ye, Kerbela şehitlerini ziyarete niyet ettinse bahane üretmeksizin yönel. Sadaka ve hayratta kusur etme ki muradına eresin”. (Kalender Paşa, Falnâme, 1616, res. Nakşî, Nakkaş Hasan ve bazı Safevî nakkaşlar, TSMK H. 1703).

  • Üsküdar sapığına acı bir ders veren kadın

    Üsküdar sapığına acı bir ders veren kadın

    Osmanlı mahallesinde tüm fertler, birbirlerine kefalet yoluyla bağlı bir bütünün ayrılmaz parçalarıydılar. Mahalledeki faili belirsiz bir suç tüm ahalinin üzerine kalıyor, böyle bir durumun yaşanmaması adına eli sopalı mahalleli, çoğu defa mahkemeye bile gerek kalmadan adaleti sağlıyordu. Kimi zaman da bizzat kadınlar bu işi üstleniyordu. 

     Mahalle ve mahremiyet, Osmanlı dünyası için iki anahtar kavram. Mahalleli sürekli birbirini gözleyen, gözetleyen ve gözeten bir çekirdek yapının mensubuydu. Herkes birbirini tanır; semte gelen gizemli bir yabancı derhal dikkati çeker; mala, cana ve ırza göz diken birkaç eşkıya, divan kayıtlarına da yansıdığı üzere, köylü tarafından tespit, takip ve tenkil edilir. 

    Kadınların ev işlerini gördükleri avluların duvarları pek yüksek olsa da, içeride yaşanabilecek olası bir “ahlaksızlık” mahallelinin olaya müdahalesini getirebilir. Ev basılır veya bazı kadı sicillerine yansıdığı şekilde, kapılara boynuz benzeri işaretler asılır. Ancak sokakların güvenliğinden sorumlu bir subaşı dahi, fena işler yaptığı mahallece bilinen kötü namlı bir kadının evine mahkeme izni olmaksızın giremez! 

    ‘Kuşu İpli’ye dayak Üsküdar’da “Kuşu İpli” diye nam salan sapık. Anlatıma göre nakışçı kızların çalıştığı alana çitlerin arasından mahrem yerlerini göstermiş. Kızlar iğne ile kendisini uslandırmış! Yetmemiş bir de mahalleliden dayak yemiş. Hem kendisinin hem de başkalarının mahremiyet sınırlarını aşmak ona pahalıya mâlolmuştur. Burada sahnenin biraz sonraki anları, başka bir nüshadan ve başka bir açıdan veriliyor (Hamse, TİEM, 1969). 

    Nevîzâde Atâî’nin (1583-1635) Hamse şiirlerine 18. yüzyılda çizilen, kimi İstanbul hayatını konu edinen minyatürler, Osmanlı mahremiyetinin yeni bir resmini toplumsal gerçekçi bir yaklaşımla ortaya koyar. Olaylar ders veren, kahramanlık anılarını betimleyen bir üsluptan uzakta, alaycı bir mizah duygusuyla ele alınır ve çoğunlukla “toplumdaki kötülükler” hedefe konur. Bu yeni tarzın müşterileri saraylı muktedirlerden ziyade, yeni bir mirasyedi-zengin tipidir. Sanat tarihçisi Tülay Artan’a göre neredeyse “yalnızca yasak ve mahrem olanın, mahrum olunanın hikayesi”ni anlatır bu minyatürler. 

    Atâî’nin anlatımı ve minyatür, bize bir mahalle iç disiplininin elbirliğiyle nasıl sağlandığını gösteriyor. Yaşayıp yaşamadığı belli olmayan, belki de yalnızca bir tipi temsil eden “Kuşu İpl”i ise hem kadınlar eliyle acı dersini alıyor hem erkeklerden sopa yiyor; üstüne bir de sanatçılar tarafından yazılı ve görsel olarak “ifşa” edilerek cezasını tamamlıyor. Aslında tüm gizil Kuşu İpli’lere de bir gözdağı verilmiş oluyor. 

    ‘Yılanı tutup iğneledi’  Hamse hikayelerinden birinde Üsküdar’a gelmiş “Kuşu İpli” [işaret 1] diye tanınan bir sapık vardır. Atâî şöyle anlatıyor: “Bir yüzü kara başıboş köpek, zampara gece kuşu Üsküdar’a yerleşmişti. Kadınları keşif için daima perdelere yapışırdı. Nerede bir harem duvarı görse bir yarık arar, bulunca da yılan gibi akardı. Bir gün derbeder hâlde şehrin tenha bir yolunda giderken tahta çevre [2] arasından mum sıfatlı bir iki ay yüzlü nakışçı kızı [3] gördü. O alçak bunu görünce o tahtanın ağaçkakanı oldu.  “Kızların biri dedi be bak / Kimin ola bu kınalı parmak? // Birisi dedi acaba baykuş mu? / Yoksa bir ucu kızıl mum mu? // Biri dedi a kız o mum değil / Parmak olduğu da malum değil. // Ne kuşu olduğunu bilmem ama / Bir tüyü bitmemiş yavru gibidir mesela. // Kimi der bari bir oyun edelim / Alalım kukla edip oynatalım. // Kimi der görünce oynar her zaman / Kör yılandır ben ona yapışamam. // İçlerinden biri arif idi / Yani bu kuş diline vâkıf idi”.  “Anlamazdan geldi. Ona yapışmaya ne varmış dedi. Elindeki iğneye ipliği geçirdi. O yılanı tutup iğneledi. Sapık herif gördü ki çekse kurtaramaz, keskin ibrişim onu ikiye böler. Bin dert ile figan etti, iğnenin her yeri kana boyandı. Mahallenin zarifleri [4] bunu duyup geldiler. Sonra Allah yarattı demeden üstüne üşüştüler. Kız feryadın uzadığını görüp onun kuşça canını azat etti. O dem iğne yemişe döndü köpek, ipini sürüyerek gitti. Bu husus işte bu ifşaya sebep oldu” (Hamse-yi Atâî, 1721, res. ?, Baltimore Walters Sanat Müzesi W. 666).