Yazar: Emre Taş

  • Osmanlı-İslâm geleneğinde burçlar, fallar ve etkileri…

    Burçlar; karakteri, ruh hâllerini, meslekleri belirleyen bir ölçüt olarak çok eskiden beri insan neslinin hafızasında. Önceleri gökbilim ile karıştırılan yıldız falı-ilmi, günümüzde kimileri için evreni anlamakta hâlâ geçerli bir rehber, kimileri içinse safi safsata. Bugünü anlamaktaki rolü tartışılsa da geçmişte savaş zamanlarının, alım satımların, kritik kararların yıldızlar rehberliğinde alındığı hatırlandığında burçlar/gezegenler, tarihi anlamak için epeyce önemli.

    Burçlarla ilgili ilk bilgilere Sümer (MÖ 4000-2000) çiviyazılı tabletlerinde muğlak biçimde rastlanır. Asurlulara (MÖ 2025-MÖ 612) ait Musul yakınlarındaki Ninova Kral Kütüphanesi’nde bulunan metinler, Tanrı Marduk’un yörüngeyi nasıl 12 burca ayırdığını anlatır. Mezopotamya geleneğinde gök cisimleri tanrı sayılmış ve insanlar hangi burcun altında doğarlarsa o burcun tanrısının etki ve himayesinde olduklarına inanılmıştı. Bu inanış Yahudi-İbrani geleneğine, Hıristiyanlığa ve İslâm literatürüne de az-çok değişerek sızdı. Antik Yunan’da burçlar, günümüzde bildiğimiz hayvan adlarıyla anılmaya başlarken Roma’da 12’li burç sistemi yerleşti. Budizm’de Nakşara adında 28 tanrısal burç ve Çin geleneğinde Siu denilen 28 burç bulunuyordu.

    11. yüzyıla kadar İslâm dünyasında astroloji (yıldız falı-ilmi) ile astronomi (gökbilim) birbirine karış(tırıl)mıştı. Astroloji, matematik gibi fennî bir bilim olarak görülüyordu. İslâm felsefesine yöntem kazandıran filozoflardan Fârâbî et-Türkî (öl. 950) ve bazı başka âlim ve düşünürler buna itiraz edip yıldız falının uydurma olduğunu ileri sürdüler. Eşarî âlimi Fahreddin er-Râzî (öl. 1210), burçları gezegenlerin katettikleri basamaklar olarak yorumladı. Burçlar ve gezegenlerin insanlar üzerindeki etkisini inceleyen astroloji (yıldız falı-ilmi), Allah’ın iradesi dışında bir iradeye yer vermesi ve kahin-müneccimlerin geleceği bilme iddiaları sebebiyle inançla örtüşmediği söylenerek eleştirildi.

    Zodyak halkası

    Vezir Kalender Paşa tarafından 1614-16 arasında Sultan 1. Ahmet’e sunulan fal kitabında burçlar kuşağı. Kitapta bu sayfayı açtıysanız uğursuzluğun kıyısındasınız; gene de gönlünüzü hoş tutun, saadet uğursuzluğa üstün gelecek. Dışta 12 burç, içte 7 gezegen/yıldız yer alıyor. Saat yönünde, yukarıdan aşağıya: (Dış halka) Terazi/ Mizan, Başak/Sünbüle, Aslan/Esed, Yengeç/Seretân, İkizler/Cevzâ, Boğa/Sevr, Koç/Hamel, Balık/Hût, Kova/ Delv, Oğlak/Cedî, Yay/Kavs, Akrep. (İç halka) Güneş/ Şems, Venüs/Zühre, Merkür/ Utârid, Ay/Kamer, Jüpiter/ Müşterî, Mars/Merih. (En içte) Satürn/Zuhal (Kalender Paşa, Falnâme, res. ?, 1614-16. TSMK, H. 1703.)

    İskenderiyeli Yunan gökbilimci Batlamyus’dan (öl. yaklaşık 170) esinlenen Müslüman gökbilimciler Abdurrahman es-Sûfî (öl. 986) ve Bîrûnî (öl. yk. 1060), burçlar gökünü fizikötesi âlemle fizikî âlemi birleştiren bir kuşak gibi tahayyül ettiler. Varlığın zaman, mekan ve sayı ölçüleri içinde belirmesi düşüncesi, göklerin yerküreye etki ettiği eski pagan inanışıyla birleşti. Böylece burçlar yön ve zaman ölçümünden tutun da, tabiat olaylarının oluşmasına, buradan da henüz gerçekleşmemiş olayların tahminine kadar birçok konuyu açıklayan semavi dayanaklar hâline geldi.

    Dört unsur (ateş, su, toprak, hava) ve dört ahlât ile (kan, balgam, kara safra ve sarı safra) ilişki içinde olan, kainatın küçük bir numunesi sayılan insan da göksel etkilere açıktı; organları, salgıları ve yapısı gök cisimleriyle ilişkiye geçebilirdi. Ünlü Endülüslü sufi Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin (öl. 1240) vahdet temelli yorumlarıyla 7 göğün her birinde 1 peygamberin ruhaniyetinin bulunduğu düşüncesi ve Hz. Muhammed’in miracıyla ilgili anlatılar harmanlandı.

    7 gezegenden (bugünkü bilgilerimizden biraz farklı olarak: Güneş, Ay, Satürn, Jüpiter, Mars, Venüs, Merkür) meslek ve sanatların doğduğuna inanıldı. 12 burç ve bunların yedi gezegenle ilişkisine göre minyatürlü meslek çizelgeleri oluşturulmuştu. Bunların ilk örneği Kuzey Irak’ta hüküm sürmüş Moğol kökenli Celâyirliler zamanında hazırlanan 1399 tarihli Kitâbü’l Bülhân’dır (Şaşılacak Şeyler Kitabı). 16. yüzyılın sonlarında Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi’nin öğrencisi Mehmed es-Suûdî tarafından yazılan Metâliü’s-saâde ve Menâbiü’s-siyâde (Mutluluğun Ufku ve Efendiliğin Kaynağı) ise Sultan 3. Murat’ın kızı Fatma Sultan için yazılmıştı.

    image-139
    Burç-meslek tablosu Eski Osmanlı-İslâm astroloji görüşüne göre, burcunuzu etkileyen gezegenler hangileriyse (yukarıdaki tabloda) o meslek sizin için uygun görülüyordu. (Mehmed es-Suûdî, Metâliü’s-saâde ve Menâbiü’s-siyâde, res. Nakkaş Osman, 1582. Fransa Ulusal Kütüphanesi, Supplément turc 242.)

    Yıldız falı-ilmine göre gezegenler, meslekî eğilimleri belirler. Bir burcun evi (beyti) ve şerefi (yükselişi) olan gezegenler onu en çok etkileyen gezegenlerdir.

    Bu gezegenlerden Satürn/ Zuhal, eski gök anlayışına göre dünyaya en uzak gezegen sayılır; gam verir ve “büyük uğursuzluk” diye anılır; etkilediği burçlarda doğanları korkaklık, cehalet, yalancılık gibi olumsuz özelliklerle nitelese de başarı ve düzeni getirdiğine inanılır.

    Jüpiter/Müşterî çok uğurludur, erdemlerin ve gerçek aşkın kaynağı sayılır; barışı, dinginliği, sevgiyi, hak ve merhameti simgeler; etkisi altında doğanlar umutlu, şen, hayırseverdir.

    Mars/Merih de uğursuz gezegenler arasındadır, “felek celladı” diye tanınır; baskı, yengi, savaş ve hamiyetle ilişkilidir; etkisindekiler öfkeli, gözüpek, kavgacı ve tehlikeli tiplerdir; öte yandan güvenilir ve cömert olurlar.

    Güneş/Şems güç, baskınlık, namus, öfke, ar, acıma ve incelikle anılır; etkisindekiler zeki, güçlü, sanatkar, gösterişseverdir.

    Venüs/Zühre dişi bir çalgıcı olarak düşlenmiştir, “Çobanyıldızı” olarak da bilinir; ılımlı, uyumlu, sevgi dolu insanı simgeler; eğlence, neşe ve sevgiye etkisi vardır; müziğe, hayalî işlere, ince isteklere, şehvete egemendir; etkisindekiler aklından çok duygularını kullanır.

    Merkür/Utârid ile ilgili kişiler uyumlu, uysal, sanatkar, vefasız, hileci ve neşelidir.

    Ay/Kamer dünyaya en yakın gezegen sayılır, birinci kat gökte oturur; zayıflık, dedikoduculuk, iyilik, erdem, hareket ile ilişkilendirilir; etkisindekiler sebatsız ve hayalcidir.

  • En heybetli kara canlısı: Geçmişin savaş makinası

    Kudret, korku ve kin tutuculukla özdeşleşen filler Afrika-Avrasya dünyasının en sembolik hayvanlarından biriydi. Ağır hareketi, güçlü yapısı ve kendi âlemi içindeki rakipsizliğiyle insanları kıskandırıyordu. Sonunda insan ona sahip oldu. Bozkırda at üstünde oradan oraya hareket eden ve yerleşecek yeni yurtlar arayan hızlı-aceleci Türkler ve Moğollar için pek kullanışlı sayılmazlardı.

    Latince elephas’tan Batı dillerine, Akkadca pîru’dan Arapçaya ve oradan Türkçe gibi başka kimi Doğu dillerine “fil” diye geçen hortumlu yaratığın evrimsel kökleri 56 milyon yıl öncesine uzanır. Mamutlar kadar şanssız olmayan türler varlığını sürdürdü ve insanlarla ilişki kurmaya başladıktan sonra devasa cüsseleriyle dikkatleri çektiler. Karada onlardan büyüğü yoktu, hayvanlar âleminde onlara yan gözle bakacak bir rakipleri de bulunmuyordu. Bu yürüyen kulelerin tek korktuğu şey, kulaklarına girip rahatsızlık veren küçük orman fareleriydi.

    Asya ve Afrika fili olarak iki ana gruba ayrılan bu familyanın birincisi 7.5 ton ve 3-4 metre, ikinci tür olanı 5 ton ağırlığında ve ortalama 3 metredir. Asya fili zeki, sadık, uysal ve son derece kinci olmasıyla tanınır. 60-70 yıl yaşar, dişiler 7 senede bir doğurur ve 2 yıl kadar yavrularını emzirir. Sadece yeni doğanlarla değil, ölüleriyle bile onları yoklayarak ilgilenirler. Bu özellikleri filleri insana ve insansı maymunlara yaklaştırır; onlarda kendisi dışında bir başkasının zihin sahibi olduğunu kavrama becerisi bulunduğunu düşündürür. Omuz ve kalçaları dışında eklemleri olmadığı için ayakta uyurlar; yan düşerlerse ancak türdeşlerinin yardımıyla ayağa kalkabilirler. Bu açıdan sosyal varlıklardır, yardımlaşırlar. Büyük fil grupları anaerkildir ve yavrular grup üyeleri tarafından ortaklaşa bakılır.

    Travmadan terapiye

    Belgrad’daki savaş esirlerini fillere ezdiren Kanunî Sultan Süleyman, düşmanlarına istisnai bir ceza veriyor. İki Hintli sürücü tarafından idare edilen fil, muhtemelen saraya Babürlüler veya Safevilerden armağan gelmiş. Bir Timurlunun ya da Osmanlılara karşı Timur imgesine sığınan bir devletin gönderdiği fil, ona büyük büyük dedesi Yıldırım’ın meşhur yenilgisini hatırlatabilirdi ama, o acı hatırayı tersine çevirip dünyaya “sahipkıran”ın kim olduğunu göstermeye çalışıyor gibi (Arifî, Süleymannâme, res. ?, 1558. TSMK H. 1517).

    İnsan türünün çoğalıp ora­ya-buraya yayılmasıyla bu iri gövdeli mahlukatın göç yolları da işgal edilmiş oldu. İnsanla­rın tarlaları dev ayaklar tara­fından ezilince fillerle insanlar çatıştılar. Ancak kimi sivri ze­kalılar rakip kabilelere karşı bu görkemden faydalanmak istedi: Derin çukurlar açtılar ve içine sebze-meyve doldurup fille­rin buraya düşmesini bekledi­ler. Fil düşünce farklı renklerde kıyafetler giyinen üç-dört kişi uzun sopalarla acımasızca tuza­ğa düşeni dövdü. Beyaz giyimli bir başka insan ortaya çıkıp bu renkli giyenleri kovalayınca fi­lin gözüne dost göründü ve bu bakıcı hileyle onun sırtına bin­meyi başardı.

    Hinduizmin tanrılarından Ganeşa’nın fil başlı olmasının, Buda’nın insan formuna bürün­meden önce fil olduğu inancına dayandığı söylenir. Kuran’da fil­lerle Kâbe’yi saran Ebrehe’nin ordusuna karşı gönderilen Eba­bil kuşlarından bahsedilir. Fil etinin yenmesi Müslüman mez­heplerin çoğunda haram ya da mekruh olarak nitelenmiştir. Dişinin kullanılması konusun­da çeşitli görüşler vardır (günü­müzde Afrika’nın bazı bölgele­rinde kontrolsüz fildişi avcılığı nedeniyle bazı filler evrimleşe­rek diş çıkarmamaya başladı).

    Bir zamanlarki satrancı icat eden isimsiz Hintli ya da Hint­liler, buraya savaş elemanlarını temsilen atı ve fili eklemişler. 6. yüzyıla dayanan Hint köken­li Kelile ve Dimne masalla­rı arasında yer alan tarlakuşu öyküsünde fil, zalim hükümda­rı ve onun ettiklerinin yanına kalmayacağını simgeler: Yuvası fil tarafından ezilen tarlakuşu, türdeşleriyle gagabirliği edip filin gözlerini oyar; kurbağalar uçurum kenarında vıraklayarak kör filin suya yaklaştığını san­masına yol açar; fil uçurumdan düşüp ölür.

    Gel zaman git zaman bu ma­sal yaratıkları kibirli hüküm­darların gösteriş ve korku tim­saline dönüşür. Büyük İskender, Pers hükümdar 3. Daryüs’ün ordusunda filler bulunduğunu görünce bir hile düşünmüştü. Samanlara gizlediği askerle­ri aniden dışarı çıkıp bağırınca korkan filler arkadan kendileri­ni takip eden piyadeleri ezmiş ve İskender’e zaferi getirmiş­ti. Bu olayı, bir savaşta deve­leri önden gönderip korun­mayı amaçlayan 1. Murad’a karşı usta savaşçı Evrenos Bey hatırlatmış, sultanı fik­rinden döndürmüştür. Taberî (öl. 923), Araplarla Sasanîler arasındaki 635 tarihli Kadisi­ye Savaşı’nda İran ordusun­da 30 filin bulunduğunu ve ilk korkularını atlatan Arapların fillerin gözlerini hançerlediği­ni söyler. Kartacalı Hannibal (öl. MÖ 183), Avrupa tarihinde ilk ve son defa savaş fili kulla­nandır.

    Rüstem ve fil Zaloğlu Rüstem, bakıcısını ayaklar altına alan öfkeli beyaz bir fili öldürmek için bir kapıdan çıkar. Herkesi dehşete düşüren bu dev hayvanla savaşmak Rüstem gibi bir kahramanın yürekliliğini vurgular (Şehnâme-i Türkî, çev. Şerifî, res. Nakşî, 1620. New York Halk Ktp., Spencer Kol. Turk. Ms. 1.)

    En çok savaş fili kullanan İslâm devleti ise Gazneliler idi. Gazne yakınlarındaki geçit törenine “Sultan Mahmud’un 1.300 teçhizatlı fili katılmış” derler. Büyük Selçuklu Sultanı Sencer 1119’da yeğeni Mah­mud’la yaptığı Sâve Savaşı’nda 40 fil kullanır. Harizmşah Ala­addin Muhammed bir vakit­ler ganimet olarak eline geçen filleri 1220’deki Semerkand savunmasında Moğollara karşı harekete geçirir ama başarılı olamaz. Harekete ve hıza düş­kün Cengiz Han, eline geçen hantal filleri beslemeyi uygun görmeyip bozkıra salıvermiş­tir. Onun soyuna damat olan Timur ise 1402 Ankara Sava­şı’nda 30’dan fazla fil kullanır.

    Anadolu’da yetişmeyen bu hayvanlar Osmanlılar üzerin­de büyük bir korku-travma oluşturmuş olmalıdır. Sela­nikî’ye (öl. 1600) göre Osmanlı sarayı ahırlarında İran şahla­rının hediyesi filler vardı. Bu filler şüphesiz olası bir savaşta sivri dişleri İran memleketine döndürülsün diye gönderilme­mişti. Hem şahın görkemini ve cömertliğini simgeliyor hem de Şah İsmail’in Selim’e ken­disini “doğudaki Timurvârî güç” olarak sunduğu imajını taze tutuyordu.

  • ‘Dilencinin torbası dolmaz’ ama ‘isteyene sual olunmaz’

    ‘Dilencinin torbası dolmaz’ ama ‘isteyene sual olunmaz’

    Horlanan, aşağı görülen, kendisinden usanılan; öte yandan gerçekten ihtiyaç sahibi olduğu bilindiğinde vicdani bir itkiyle el uzatılan toplumsal sınıf. Osmanlı döneminde kethüdaları, şeyhleri ve beslendikleri bir vakıfları dahi olmuş. Kimi zaman menedilmişler, kimi zaman kollanmışlar. Yüzlerce yıl sokaklarda aynı narayı vurmuşlar: Allah rızası için…

     Türkçedeki iki atasözü, di­lenciliğin kültürdeki al­gılanışını iyi açıklar:

    “Dilenci bir (tek) olsa şeker­le besleyeyim” ve “Dilencinin torbası dolmaz”. Çokluk, suisti­mal ve sınırsız istekler. Bunal­tan bir yalvarış hâli.

    Ortaçağ İslâm dünyasında dilencilere “benû sâsân” denirdi ki, dilenci, dolandırıcı ve şarla­tan anlamlarının hepsini birden karşılıyordu. Peygamber, yeni Müslüman olacaklardan dilen­cilik yapmayacaklarına dair söz alıyor, en iyi kazancın alın te­riyle elde edildiğini vurguluyor­du (Müslim, Zekât, 108). Kuran, dilenciliği insan haysiyetiyle ya­kıştırmıyordu; Allah nasılsa her kula rızkını yazmıştı ve başka kullara el açmak yakışıksız bir işti. Ancak burada onurlu bir fa­kirlik övülmüş, Müslüman zen­ginlerin mallarında ihtiyaç sa­hibi dilencilerin belirli bir hakkı olduğu saptanmış (ez-Zâriyât, 19) ve “isteyeni azarlama” denil­miştir (ed-Duhâ 10). Bu sebep­ledir ki Osmanlı Türkçesinde “Sâile (isteyene) sual olunmaz” diye bir tabir de türemiştir.

    2
    Dilenciler esnafı
    3. Murat’ın oğlu için tertip ettirdiği 1582 Atmeydanı sünnet şenliklerinde sakatlar ve dilenciler. Dilenciler bu tarihlerde başlarında denetleyicileri olan bir kuruma sahipti ve devlet Şehzadebaşı’nda onlara bir vakıf tayin etmişti. İmparatorluğun tüm görkeminin ve esnaf ustalıklarının sergilendiği bu Surnâme’de dilenciler de ansızın belirip zıtlık oluşturarak önceki ve sonraki sahnelerin görkemini arttıran bir unsur gibi kullanılmış (İntizâmî, Surnâme-yi Hümayun, res. Osman, TSMK H. 1344).

    Kimi Sûfî gruplar ise dilen­meyi nefsi terbiye etmek ve kib­ri kırmak için uygulamış, tale­belere de bir ödev kılmışlardı. Farsça kökenli “derviş” kelimesi dilenci sözcüğüyle eşanlamlıdır. Tekke mensubu kimi dervişler, ellerindeki Hindistan cevizi ve­ya abanozdan mamul, omuzla­rına astıkları keşkül-i fukara ile dilenirler, bunlara para veya hu­bubat koyarlardı.

     Temelde dilenci olmayan ama işi oraya vardıran grup­lar da türemişti. Kutsal aylarda “cerre çıkan” medrese talebesi köylerde ders veriyor, karşılı­ğında halktan para istiyorlardı. Bu talepler kimi zaman bunaltı­cı ısrarlara dönüşüyordu. Mis­kinler ise “hiç veya yeteri kadarmalı olmayan kimse, zelil, zayıf” diye tanımlanıyor ve bunlara ayrıcalıklı davranılıyordu; ihti­yaç içinde oldukları her hâlle­rinden belliydi. Osmanlı Türk­çesinde “Eri sözünden, esbabı yüzünden, dilenciyi gözünden, tavşanı izinden, avradı kızından, kızı bezinden belle” diye bir de­yiş de türemiştir. Yine Kuran’da da miskinlerin gözetilmeleri bu­yuruluyordu (Bakara, 83). Sel­çukluların cüzzam hastalarını tecrit ettikleri yerlere “miskin­ler tekkesi” adı verilmişti.

    Daha çok Yeniçeriliğin or­tadan kaldırılmasından sonra görülen “goygoycular” taifesi ise başka bir âlemdi. Anadolu’dan gelme ve çeşitli engelleri olan “goygoycular” Muharrem ayı­nın başlamasıyla birlikte ken­dilerine vakfedilen Şehzâdeba­şı Tabhâne’deki yuvalarından İstanbul sokaklarına dağılıyor, Kerbela hadisesinin yasını tutu­yor, “hey kaygulu canım (goygoy canım)” diyerek İstanbul sokak­larını inletiyordu. Okudukla­rı gazellere karşılık hububat ve hediyeler topluyor, bunları hey­belerine güzelce diziyor, sonra da aşure yapıp halka dağıtıyor­lardı. Galiba en gönlü bol dilen­ci takımıydılar.

    1
    Dilenci tek olsa…
    Muhtemelen Venedik balyosu veya buraya bağlı bir çalışan tarafından 17. yüzyılda, serbest Türk nakkaşlarına ısmarlanan bir minyatür albümü, İmparatorluk simalarını tek bir albümde özetlemeye çalışmaktaydı. Albüm, satın alma yoluyla Alman şarkiyatçı Franz Taeschner’in eline geçti ve 1925’te Alt-stambuler hof-und volksleben (Eski İstanbul Saray ve Halk Yaşamı) adıyla çoğu siyah-beyaz olarak yayımlandı. Eserin orijinali ne yazık ki 2. Dünya Savaşı sırasında kayboldu ve çoğu resmin gerçek rengini bilmiyoruz. Eserde, Osmanlı toplumuna dair büyük merak taşıyan sipariş sahipleri için 1 sayfa da bir dilencinin bir beyefendiye el açtığı sahneye ayrılmıştır. Burada sosyal konumu kadar büyük çizilen bey, tüm soğukkanlılığı ve merhametiyle dilenciye bakıyor ve iki elini de asasına dayadığına göre pek de pamuk elleri cebe atacak gibi değil. Belki İstanbul halkının bakışını özetleyecek biçimde “dilenci tek olsa şekerle besleyeyim be kuzum” diyor (İstanbul Saray ve Halk Yaşamı, çarşı ressamları, 1648- 87, haz. F. Taeschner, Alt-stambuler hof-und volksleben ein türkisches miniaturenalbum aus dem 17. Jahrhundert, c. I, Hannover 1925, res. no. 20. Renklendiren: Enes Söl).

    Devlet arşivlerinde bulunan 28 Mayıs 1568 tarihli bir belge­de Gülsuyucu oğlu gibi “haşe­re dilenci grupları”nın cena­ze sahiplerini taciz ettikleri ve bunların engellenmesi buyuru­luyordu. Kadılara bağlı subaşı­lar “dilenci başbuğu” oluyor ve dilenmeye uygun olanlarla ol­mayanları ayıklıyordu. 1574’te Divan-ı Hümayun, payitahta yönelen dilenci akınını, Arap fa­kirlerinin ve dervişlerin hücu­munu önlenmeye çalıştı; çünkü bu sıralar şehirde nüfus yoğun­luğu ve beslenme sıkıntısı vardı. 4 Temmuz 1736 tarihli bir def­ter, Üsküdar, Galata, Suriçi ve Boğaziçi’ndeki dilencilerin sıkı bir kaydını içeriyordu. 20 Eylül 1789 tarihli evrak ise, yaralı di­lencilerin meskenlere yollan­masını, kazanca gücü yetenlerin dilencilikten menedilmesini uy­gun görmüştü.

    Avusturya elçisi sıfatıyla 1554 ve 1556’da İstanbul’a ge­len Busbecq, dilencilerin İstan­bul’da kutsal haklara sahip ol­duklarını ve kimisinin kölele­re malik olduğunu yazar! Onun kaydına göre, insanları yağ kan­dili, limon veya nar satın almaya zorlayan Arap dilenciler vardır. Busbecq, Türklerin sokak kö­peklerini mahallenin malı sayıp ilgiyle beslediğini, dilencilere ise “Allah onlara akıl (kazanma imkânı) verdiği için” o kadar da acımadıklarını yazar.

    Evliya Çelebi 17. yüzyılda dilenci esnafının iyice kurum­sallaştığını haber verir. 7.000 neferlik bu sınıf sancak açarak gezer; sadaka ile ilgili ayetleri okuyarak inananların gönülle­rini celbetmeyi dener; bilhassa gazadan ganimetle dönen ga­zileri sıkıştırıp “Şey’ullah” (Al­lah rızası için) sözü eşliğinde el açardı.

  • Ada, deniz neme lazım, ben iyisi mi karada kalayım

    Ada fetihlerinin pahalıya malolması, 1565 Malta kuşatmasında Osmanlı deniz ilerleyişinin durması, Yeni Dünya keşiflerinde varlık gösterilememesi gibi olgular Osmanlıların denizler ve uzak ülkelerle başının hoş olmadığını gösterir. Bir yerde gerçekten de “imparatorluk doğal sınırlarına ulaşmış”tır. İslâm dünyasındaki ada/deniz öyküleri ise Türkçede erken bir romana ve görsel sanat üretimine ilham olabilecekken bu fırsat değerlendirilememiştir.

    Uzak sözcüğü, uzunluk sözcüğüyle ilintili ve ikisi de “uz” kökünden türüyor; “yırak” ve “yıramak” sözcükleri de dilimizde zamanla “ırak” sözcüğüne evrilmiş. Kara­coğlan aşkını anlatırken, “Iraktır yollarım dolandım geldim / Tat­lıdır dillerin eğlendim kaldım” diyor. Yunus Emre, “Haktan ge­len şerbeti / İçtik elhamdülillah / Şol kudret denizini / Geçtik el­hamdülillah / Şol karşıki dağları / Meşeleri bağları / Sağlık safa­lık ile / Aştık elhamdülillah” di­yerek Rum diyarlarına varmala­rına şükrediyor.

    1070’lerde namdar Selçuklu Beyi Afşin’in önü alınmaz akın­larını ancak Boğaz suları dur­durmuştu. 1086’da Antakya’yı fethedip Akdeniz’e ulaşan Bü­yük Selçuklu Sultanı Melikşah, kılıcını denize çalıp dünyanın sonuna ulaştığı yolunda naralar atıyordu. Çeşitli Beylikler deni­zi aşıp Balkan diyarlarına akın etmeyi denese de denizi nihai biçimde aşanlar Osmanoğulla­rı oldu. Göçebe bir topluluk için uzaklar şüphesiz erişilmez değil­di; ancak iş denizaşırı toprakla­ra erişmek olunca, ayağını yağız yere sağlam basmaya alışmış gö­çerler tereddüt ediyordu. 1354’te Trakya’da yaşanan “Tanrı vergi­si” deprem kaleleri sarsınca, Or­han’ın kardeşi Süleyman, Lapse­ki’de yaptırdığı gemilerle karşıya geçerek Gelibolu’yu kolayca aldı.

    Leğenden uzaklara Osmanlı Enderunu’nun en çok okunan hikayelerinden “Kırk Vezir Hikâyeleri” içiçe geçen öykü yapısıyla “Binbir Gece Masalları”nı andırır ve Hint, İran, Arap öykülerinin özelliklerini taşır. Hikayelerden birine göre Mısır şahı, Hz. Peygamber’in yedi kat semaya ve ötesine gidip geri döndüğü hâlde yatağının hâlâ sıcak olmasına akıl erdiremez. Kerametleriyle ünlü bir şeyh, şahın huzuruna gelir ve ona benzer bir ötelere/ uzaklara gitme deneyimi yaşatır. Kafasını bir leğen dolusu suya daldıran şah, kendisini bir denizin içinde bulur. Ulaştığı bilinmez diyarda bir hayat kurar. Sahnede de evleneceği kadını, kadınlar hamamı önünde aramaktadır. 7 yıl sonra yine şeyhin kerametiyle geri dönen şah, kafasını soktuğu leğenden henüz kaldırmıştır (“Kırk Vezir Hikayeleri”, Anonim, res. ?., 1586- 87. İsveç Uppsala Üni. Ktp., O Vet. 38.)

    Enderun’da 16. yüzyılda oku­tulan “Kırk Vezir Hikâyeleri”n­den birine göre, Miraç hadisesi­ne inanmayan bir Mısır hüküm­darına karşı bir şeyh huzura gelerek şahtan kafasını su dolu bir leğene sokmasını ister. Kafa­sını leğene sokup kaldıran şah, dağ kenarındaki bir denizdedir! Bir bezirgana gemisinin battığını söyleyerek ondan yardım ister, bu uzak ülkede bir aile kurar ve 7 yıl sonra gene şeyhin kerametiy­le geri getirilir; başını, daldırdığı leğenden henüz kaldırmıştır.

    İslâm dünyasında uzak ülke ve ada maceraları içeren hika­yeler İbn Sina (öl. 1037) ve En­dülüslü filozof İbn Tufeyl’in (öl. 1185) aynı adla yazdıkları sem­bolik “Hay bin Yakzan” öykü­süne kadar uzanır. İbn Sina’nın hikayesine göre deneyimli bir seyyah olan Hay bin Yakzan ken­disine danışan bir grup insana dünyayı tanıtır: Cihanın doğu ve batısında yer alan son iki bölge­nin sınırlarının ötesine geçebi­len arınmış ve mahir seyyahlar ancak uzakları görebilir. Daha uç noktalar insanların gireme­diği uçsuz bucaksız memleket­ler olup burada ruhani varlık­lar oturmaktadır. İbn Tufeyl’in öyküsünde ise uzak bir adada topraktan mayalanarak kendi kendine doğan Hay bin Yakzan isimli oğlan, doğayı ve gökyüzü­nü gözlemleyerek Tanrı’nın var­lığı ve birliği fikrine ulaşır; daha sonra tesadüfen adaya ulaşan Absal adındaki Müslümanla ta­nıştığında fikir ve inançlarının büyük ölçüde örtüştüğünü gö­rür. Biraz da abartıyla ilk felsefi roman ve “robinsonad” olarak değerlendirilen bu öykü, Tan­pınar’ın deyimiyle “Müslüman âleminin tek romanı”dır. Ancak Osmanlılar bu roman nüvesini değerlendirme fırsatına erişe­memiştir; zira bu eğitici, basit ama bir yandan ilham verici öy­küyle ancak imparatorluğun son yıllarında tanışabilmişlerdir.

    Her iki öyküye de kaynak­lık eden ve 9. yüzyılda Huneyn bin İshak (öl. 873) tarafından Yunancadan Arapçaya çevri­len Salaman ve Absal öyküsün­de ise iki âşıkın deniz ötesindeki uzak diyarlara kaçışını okuruz. Kadınlardan hoşlanmayan bir kral, büyü yoluyla sperminden bir bebek ürettirir. Bu bebek Sa­laman adındadır ve Absal isimli genç sütannesine âşık olmuş­tur. İki âşık, kraldan kaçmak için Mağrip denizinin arkasına kaçar fakat bir büyülü ayna yahut flüt yoluyla kral, oğlunun ve kadının yerini bulur, onları ayırır. Kadın ve oğlan elele kendilerini denize atarlar; Absal boğulur, Salaman ise kralın büyüsüyle kurtulur.

    Balık adam Ebussud’un öğrencisi Mehmed Suudi, Amerika kıtasına karşı geç kalan Osmanlıları 1583’te yazdığı kitapla şöyle bir dürtmeyi denemişti. Eserinde Amerika kıtasının keşfi, bitki örtüsü, hayvanları ve insanlarından bahseder, “İslâm güneşinin ışıklarının ve şeriat ayının parıltılarının, inançsızlık karanlığı ile dolu diğer adalar ve bölgelere de yayılması” için Allah’a yakarır. Sahnede biraz duyumlara dayalı olarak düşlenmiş bir balık adamın yerlilerle mücadelesi resmediliyor. Suudi, Avrupalıların Amerika, Hindistan ve Hürmüz’e yerleştiklerini, İslâm ülkelerini sıkıştırıp ticaretlerine zarar verdiklerini, Süveyş’te kurulacak bir donanma ile Avrupalıları Hint denizlerinden uzaklaştırmanın mümkün olacağını ve Süveyş Kanalı’nın açılması halinde bölgedeki ticari ürünlerin Osmanlı topraklarına getirilebileceğini söylemiştir! (Mehmed Suudi Efendi, Tarih-i Hind-i Garbi veya Hadis-i Nev, res. ?, 1583. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Revan 1488).

    Bilindiği kadarıyla tüm bu öykülerden pek azı Osmanlı sa­rayında okundu. Barbaros Hay­reddin Paşa (öl. 1546) ve başka birkaç ünlü kaptanın macera ve fetihleri sayılmazsa Osmanlıla­rın adalar ve denizaşırı ülkeler­le başı hoş olmadı. Rodos, Kıbrıs ve Girit pahalıya malolan kanlı ve uzun savaşlarla ele geçiril­di; Malta alınamadı. Hint deniz seferlerinde şansı yaver gitme­yen, bu yüzden başından olan Pîrî Reis (öl. 1553); Amerika kıtasındaki gariplikleri, kütüp­hane araştırmaları yaparak ve Kolomb’un bir adamından dinle­yerek incelemiş, Yeni Dünya’nın başarılı bir haritasını çıkarmıştı.

    Uzak deniz öyküleri 3. Murat gibi dünyanın tuhaf varoluşları hakkında merak sahibi sultanla­rın da ilgisini çekti. Ebussuud’un öğrencisi coğrafyacı ve şair Mehmed Suudi Efendi (öl. 1591) tarafından, devletçe yeni kıtada varlık gösterilmesini özendir­mek amacıyla yazılıp 3. Murat’a sunulan Tarih-i Hind-i Garbî/ Hadis-i Nev (Batı Hint Tarihi) adlı kitap en güzel örnektir. Bu kitapta yeni kıta, türlü tuhaflık­ları ve büyük ölçüde başarıyla aktarılan Portekizce-İspanyolca yer adlarıyla tanıtılıyor; efsanevi vakvak ağacına ve balık adamla­ra, Avratburnu ve Kazlimanı gibi yeni türetilmiş Türkçe yer adla­rına yer veriliyordu.

    Suudi’nin eseri ciddiye alın­mış ve gerekli şartlar oluşmuş olsaydı, Yeni Dünya’da sözgelimi Gümüşderesi adlı bir yer varo­labilir, ada ve deniz öyküleri bi­linmiş olsa 18. yüzyılda yazılan Robinson Crusoe’ya denk bir ma­cera romanı çok evvel Türk ede­biyatında yazılabilirdi. İşleri me­tinleri görselleştirmek olan nak­kaş ustalar ise resimlemek için daha fazla malzeme bulabilirler, görsel belleğimiz daha fazla kay­nağa sahip olabilirdi. Olmadı.

  • Cüceler – dilsizler ve iktidarı belirgin kılmak…

    Maskara, muktedir, muhalif… Osmanlı sarayının küçük ve işitmez mensupları… Cüceler ve dilsizler bedensel farklılıklarıyla tarihin her döneminde ilgi çekti. Osmanlı sarayında da padişahın “kutlu” ve “mükemmel” vücudunu kendi noksanlıklarıyla daha da görünür kılıyorlardı. Kimi zaman bir gösteri/eğlence unsuru kimi zaman da derin siyasi ayak oyunlarının, rüşvet zenginliğinin ve meşum cinayetlerin sessiz failleri oldular.

     Cücelik (dwarfizm) ka­lıtsal bir hastalık ola­rak kabul edilir ve bir­kaç yıl önce Türkiye’nin de aralarına katıldığı pek çok ül­ke, bunu bir engellilik duru­mu sayıyor. Kalıtıma dayalı cücelikte zeka normal görü­lürken, metabolizma kaynaklı olanlarda durum değişebiliyor. Bu yapıdaki bireylerin boyla­rı 45 cm ila 1 metre arasında kalıyor.

    Günümüzde hâlâ parmakla gösterilen, garipsenen, gülü­nen, gizemli bulunan, vb. yön­leriyle tarihsel algısını koru­yor cücelik. Yunan, Cermen, İskandinav mitlerinde, Türk masallarında, Mısır’daki an­tik kaynaklarda konumları­nı alıyorlar; fantastik roman­lar ve sinema-TV yapımların­da maharetleriyle arz-ı endam ediyorlar. Roma imparatorla­rı da bu şaşılası insanlara ka­pılarını kolayca açmış. Nadir görüldükleri için değerleri öyle artmış ki bir zaman epey pahalıya alınıp-satılmışlar! Rönesans’ta popülerlikleri ar­tıyor. Osmanlı sarayında haş­metli padişahın önünde takla­lar atıp onu güldürüyor, başka türlü taklalarla iktidarlarını kuruyorlar. Has oda, hazine, kiler ve seferli odalarında yer­leri hazır.

    Satvetli cüceler

    3. Murat’ın oğlunun sünneti şerefine Atmeydanı’nda düzenlenen 1582 düğününü şair İntizamî kaleme almış, Nakkaş Osman betimlemişti. 500’e yakın tabaka minyatürü içeren bu kitabın hazırlanmasına önayak olan iki adamı kitabın hemen başlarında karşılıklı otururken görüyoruz: Siyah tenli Darüssade Ağası Mehmet ve Cüce Zeyrek Ağa. Zeyrek Ağa’nın sonraki dönemde adı yolsuzluklara karışacak ve saraydan kovularak memleketi Malatya’ya dönecektir. Zeyrek Ağa aynı zamanda Adıyaman Besni’de kendi adıyla anılan camii ve vakfın kurucusudur (İntizamî Surnâmesi, res. Osman, 1582. TSMK H. 1344).

    Osmanlı sarayındaki cüce­lerin 2. Murat ve Fatih’ten beri varlıkları bilinir. Hatta Anonim Tevarih’te anlatılana göre, Yıl­dırım Bayezid’in (1389-1403) rüşvetçi kadıları yakmak iste­mesini muhtemelen bir cüce olan “Maskara Arap” engel­ler; padişaha “Bu adamları ya­karsanız keşişleri kadı eder­siniz artık” der. Cüce, padişah kızgın olduğunda bile ona söz söyleyebilecek kişidir. Zübede­tü’t-Tevarih’e göre (1610-15) 1. Ahmed’in huzurunda namazı uzattığı için imamı kötüleyen bir cüce, padişah tarafından paylanır: “Benim huzurumda saatlerce durursun, Allah hu­zurunda durmaktan ne zarar olur” der. Yine bu kaynağa göre bir soytarı (cüce/dilsiz) 1. Ah­med’in bir talebini öyle onur kırıcı bulur ki yerine getirmeyi reddeder; padişah da sonradan onun bu “muhalefetini” yüzüne vurup bir mecliste cüceyi utan­dırır. Aralarında kütüphane ça­lışanı olan okumuş yazmışlar da vardır, Harem’le sultan ara­sında haberleşmeyi sağlayan hadımlar da.

    3. Murad (1574-1595) sefe­re çıkmayı terkeden bir sultan olarak bilinir. Sarayda geçiri­len zamanın artması, sultanı eğlendirecek yeni bir sınıfın oluşmasını sağlamıştır. Saray­daki cüce sayısı artar da artar; “boyu kısa eli uzun” birtakım iktidar sahibi cüce peyda olur, padişahın nedimi (sohbet dos­tu) olurlar. Cücelere hıncıy­la bilinen Selanikî Efendi’ye (öl. 1600) göre cüceler, 3. Mu­rad’ın saraydan dışarı çıkma­sını önlemiş, onun tahtını yi­tirme konusundaki evhamı­nı körüklemiştir. Bu dönemin devletlü cüceleri Cühud Cüce, Zeyrek Ağa ve Nasuh Ağa, bu dönemde ve sonraki padişah 3. Mehmed döneminde sa­raydan sürgün edileceklerdir. Zira rüşvet ve yolsuzlukları, padişaha ulaşmak isteyenler­den aldıkları akçaların haberi ayyuka çıkar; teklifsiz tavırla­rı hadsizlik olarak yorumlanır; bir yerlere getirdikleri dost ve akrabaları mevkilerinden birer ikişer indirilir; mal ve mülklerine el konulur. Cüce­ler saltanatı bu fetretten sonra Sultan İbrahim (1640-48) ve 4. Mehmed (1648-87) döne­minde yeniden eskisi kadar ol­masa da güç kazanacaktır.

    Cüce ve dilsiz İsveç elçisi Claes Ralamb’ın İstanbul’da bir çarşı ressamına sipariş ettiği, Osmanlı insanının görünümlerini içeren kıyafet kitabından. Bir seyyahsanız bu iki grubu gözardı edemezdiniz. Ralamb belki daha önce Avrupa’da cüce görmüştü ama saray ve çevresinde dilsiz istihdamı onun için de yeni bir şey olmalıydı. Buradaki dilsiz, sarayda padişahın da bildiği ve tanrısal-törensel sessizliği sağlayan işaret diliyle bir şeyler anlatıyor. Başka seyyahlarca denilen o ki bu dille bir destanı bile anlatabilirler! (Ralamb Kıyafetnâmesi, 17. yüzyıl, res.?, İsveç Ulusal Ktp., Ral. 8:o nr 10).

    Mustafa Âlî (öl. 1600), Se­lanikî ve Koçi Bey’in (öl. 1650) öfkeli kaleminden nasibini alan cüceler ve dilsizler, pa­dişaha sunulan layihalarda şeytanlaştırılır; kötü gidişatın günah keçisi olur; ellerinde­ki timar ve zeametler “kılıca kadir olmadıkları” gerekçesiy­le nahak görülürdü. Dilsizler zaten “güvenilmezdir”; şeriata göre tam ehil kişiler sayılsalar da işaret dilini bilmeyenlere yabansı gelirler; “şeytanla ko­nuşurlar” âdeta. Saraydan giz­li bilgi çıkmaması için uygun bulunan bu işitmez-konuşmaz kişiler de hünkar sohbetinin ve onun etrafındaki Tanrısal sessizliğin vazgeçilmez un­surları hâline gelmiştir. Kirli cinayetler, feryatları duyma­dıkları için kalpleri de öyle he­men yumuşamayan bu adam­lar eliyle işlenir.

    Konu hakkında kapsamlı bir tez yazan Ezgi Dikici’ye gö­re, bu iki sınıf sarayda önemli yer tutar. Statü sembolüdürler. Sarayda soytarı bulunması, hükümdarın herkesten farklı ve olağanüstü kutlu niteliğiy­le ilgilidir. Başka araştırma­cılardan çeşitli görüşleri de aktarır yazar: Bu iki sınıf hü­kümdarı nazardan korur; Eski Mısır’dan beri cüceler olum­lu ruhani anlamlar çağrıştı­rırlar; padişahın biricikliği ve üstünlüğü, çevresindeki cüce­ler ve kendisi arasındaki zıtlık sayesinde enikonu vurgulanır. Deforme bedenlere duyulan merak duygusu da onları sa­raylarda tutmuştur. Koçi Bey’e göre cücelere ve dilsizlere pa­ra vermek iyidir, çünkü onlar fukaradırlar. Anlaşılan, saray­daki varlıklarının bir hayır yönü de vardır. Çalışarak ha­yatlarını kazanmaları zordur. Saray dışındaki cücelere de zaman zaman maaş bağlanır.

    Maskara cüceler

    3. Mehmet dövüşen cücelerini izliyor. Saraydaki cücelerin rüşvet ağlarının üzerine giden Sultan Mehmet zamanında cüce eğlencelerinin iyice suyu çıkmış gibi görünüyor. Kitap hamisi cücelerden ele ensecilere, rüşvet yiyenlerden apolitik olanlara doğru bir geçiş (Nadirî Divanı, 17. yy., res. ?, TSMK H. 889).

  • Araplar: Bir o kadar necip ve bir o kadar da garip…

    Osmanlılarda milliyetçilik ve modernleşme öncesinde İslâm kimliği hakimdi. Türkî, İranî ve Rûmî özellikler bunu takiben diziliyordu. Yine de dönemin kaynaklarında etnik bilincin her zaman olageldiği nakledildi. Bu dönemin metinlerinde Araplar her ne kadar “öteki” değilseler de bir “başka” idiler, dinin içlerinden çıkması nedeniyle özel bir yerleri vardı.

    İslâm ve semavi kainat tarih algısında Hazreti Âdem’in soyu, üçüncü oğlu Şit üzerinden yürümüş; onun torunlarından Nuh, Tufan sonrasında hayatta kalan in­san neslinin atası sayılmıştır. Belli başlı kavimler de onun oğulları sulbünden gelmiştir. Hadis nakleden Tirmizî’ye (öl. 892) göre Muhammed pey­gamber; Nuh’un oğullarından Yafes’in Rûm’un; Hâm’ın Ha­beş’in; Sâm’ın ise Arapların atası olduğunu söylemiş.

    1476-81 arasına tarihlenen Âşıkpaşazâde’nin Tevârih-i Âl-i Osmân’ında, Osman Ga­zi’nin ve Türklerin nesli Yafes’e kadar silsile hâlinde sırala­nır. Kanunî zamanında (1520- 1566) yaşadığı bilinen Der­viş Mehmed de Sübhatü’l-ah­bâr adlı soyağaçları kitabında Türkleri-Osmanlıları Yafes’e bağlar; Arapları Sâm’dan alıp Peygamber’e ve torunlarına değin sıra sıra indirir. 1465’te Düsturnâme’yi yazan şair En­verî, diğer Tevârîh-i Âl-i Os­mân kitaplarından farklı olarak Osmanlıları Oğuz-Arap (Sey­yid) alaşımı bir hanedan olarak resmetmek ister.

    Türk ve Arap atalar

    Derviş Mehmed’in büyük şahsiyetlerin soyağaçlarını anlattığı kitabı, 17. yüzyılda Hüseyin İstanbulî tarafından resimli bir anlatıma kavuşturulmuştur. 2. Viyana savaşında Habsburg generali Eugene’in eline düşen bu eser, Nuh’un oğlu Sam’ın soyundan inen Arapları merkezî konuma yerleştirir. Yefes’in oğulları ise kıyıdan kıyıdan sessizce iner, sıra Osmanlıların devrine gelince bu kol ancak merkezîleşir. Silsile, Osmanlıları Âdem’e kadar uzanan dünya tarihine bağlar, bir yandan Araplar ve Farslarla olan soy farklılıklarını ortaya koyar (Derviş Mehmed, Subhatü’l-ahbâr, res. Hüseyin İstanbulî, 1674. Avusturya Ulusal Ktp., COD. AF. 50.)

    1456-59 arasında Behcetü’t- tevârîh’i yazan Amasyalı Kadı Şükrullah, Osmanlı tarihini alışıldık biçimde bir kainat tarihi içinde ele alır, Türk boy­larının ne kadar geniş olduğunu söyledikten sonra 8. makalesin­de sözü Araplara getirir: “Yüce Allah Arabı seçkin olarak yarat­mıştır. Övülmüş ahlak ve beğe­nilmiş kahramanlıkla donatmış, şerefle meşhur etmiştir. Hangi şeref övgüsü kainatın efendisi­nin kendilerinden çıkmasıyla, onlara gönderilmiş olmasıyla, Kuran’ın onların diliyle indiril­mesiyle kıyaslanabilir?”

    Barbaros Hayreddin Paşa (öl. 1546) ise Gazavât’ında Af­rika’daki faaliyetleri sırasında Araplarla yaşadığı tatlı-tatsız anılarını aktarır, yer yer ita­atsizliklerinden şikayetlenir. 18. yüzyılda İstanbullu isim­siz muzip bir yazar tarafından kaleme alınan Risale-yi Garî­be’de “üçü biraraya gelince şa­matadan ortalığı kapatan Fel­lahlar’dan (Araplar)” yakınılır; şehre sonradan yerleşip düz­gün Türkçe konuşamayan tüm yabancılar alay konusu edilir.

    Arap öncüler

    Osmanlılar tarafından İstanbul’un fethinin kutsal öncüsü sayılan Ebu Eyyub (Eyüp Sultan) Peygamber’in devesinin evinin önüne oturmasıyla onu ağırlama hakkını kazanıyor. Eyüp Sultan İstanbul’u kuşatan Emevî ordusu içinde yer aldı ve 669’da öldüğünde surların yakınında gömüldü. Kabri fetih sonrasında sultan tarafından yeniden ortaya çıkarıldı ve üzerine bir türbe yapıldı. 1. Ahmed’den itibaren Osmanlı padişahları tahta çıkacakları vakit onun türbesinde kılıç kuşanmayı âdet edindi. Bu ilk kuşatmaya katılan pek çok Arap komutan ve askerin etrafında inanç merkezleri oluştu (Erzurumlu Darîr, Siyer-i Nebî, c. III, res. Nakkaş Hasan, 1594-95. New York Halk Ktp., Spencer Kol., Turk. ms. 3.)

    Folklor araştırmacısı Per­tev Naili Boratav’ın derlediği Nasreddin Hoca fıkralarının 16. yüzyıla dayanan en eski elyazmalarında Hoca, yanına İmad’ı alıp Arabistan’a elçili­ğe gider; Arap ileri gelenlerin verdiği ziyafette yelleniverir! İmad ziyafet sonrası Hoca’ya “bizi utandırdın” diye çıkışır. Hoca ise “Hay İmad, Türkçe fevvareyi ve osuruğu Arap ta­ifesi ne bilirler” der. Osmanlı dönemine uzanan Türkçe bir yemin sözü “Arap olayım” şek­lindedir. Bu söz biraz yan an­lamıyla “kara tenli” olmak an­lamı da taşır.

    Tarihçi Taner Timur’un Osmanlı Kimliği’nde yazdığı­na göre Osmanlılar Yafes’ten geldiklerini -özellikle mo­dernleşme dönemindeki yeni kimlik arayışlarında- kabul et­mekle, kendilerini beyaz ırka, Batı’yı yaratan Musevi-Hıris­tiyan kutsal tarihine, öte yan­dan da Moğollara ve Doğulu ırklara bağlamaktadır.

    Kendi hâlinde bir Arap

    Pierre de Girardin’in, 2. Süleyman dönemindeki Osmanlı toplumunu 14. Louis’ye tanıtmak için İstanbul’da çarşı ressamlarına çizdirdiği minyatürlerden
    birinde bir Arap erkek. Kıyafetindeki yerel renkler dışında diğer figürlerden belirgin bir
    farkı yok (Figures Naturelles de Turquie, res. Hüseyin İstanbulî [?], 1688. Fransa Ulusal Ktp.,
    N. Od. 7).

    Milliyetçilik öncesi ve mo­dern öncesi çağlarda Osmanlı­lar kendilerinin Türk oldukla­rının, Arapların ise bir “baş­ka” kavim olduğunun elbette farkındaydı. Ancak referans kimlik İslâm olduğu için et­nik kimlikler sadece kavimle­rin “birbirini tanıması” olanağı sayılıyordu, yine İslâmi bir yo­rumla.

    Araplar, modern önce­si Osmanlılar için hem necip hem de Rûm diyarının halkı ile belirgin farklılıkları oldu­ğu kabul edilen; Nûh’un baş­ka bir oğlunun soyundan inen ancak yanında sırların Türkçe konuşulabileceği; kalabalık ve gürültülü çemberler oluştur­dukları zaman garipsenen in­sanlardır. Yine de bir İstan­bullu çarşı ressamının gözün­de Arap, yoldan geçen alışıldık tipler arasında yer alan “her­hangi biri”dir.

    Arap eğlence esnafı

    3. Ahmed’in oğulları için tertip ettirdiği 1720 Haliç-Okmeydanı şenliklerine Mısır’dan katılan Arap canbaz Hacı Şahin ve ekibi, gösteri boyunca oldukça takdir toplamışlardı. 3. Murad’ın düzenlediği 1582 şenliklerinde de kedi oynatıcısı bir Arap ortaya çıkmış, söz dinlemez kedileri ipte yürütmüştü (Vehbî, Surnâme, res.
    Levnî, 1720-28. TSMK A. 3593).

  • Aile: Çekirdekten meyveye babadan anneye ve dinlere…

    Osmanlı toplumunda aile kurmak bir statü meselesiydi, bekar olana pek hoş bakılmazdı. Bazen de aile bir ayakbağıydı. Nakkaşlar bu mahrem alanı pek merakla incelemediler. Öyle ya, Ebussuud’a gelen fetvalardan bir kısmı, ailenin yaşadığı alanı görebilecek durumdaki minarelerden bile şikayetçiydi. Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta aile içi iktidar ilişkilerinin yansıması.

    Aile adı verilen kurumun insanlık tarihi kadar eski olduğu bilinir; kimi hay­van türlerinde bile bu yapının varolduğu da. Günümüzde aile tipleri ataerkil-anaerkil, çok ev­li-tek evli, içten evlenen-dışar­dan evlenen gibi kategorilere ay­rılmış ve sosyal olarak toplumun en küçük parçası sayılmıştır. Dinler ise aile yapılarını belirle­yen en büyük etken olagelmiştir.

    Aile, insanlık tarihi boyun­ca genellikle ataerkildir; Yahu­diliğin çok eski zamanlarında, Hititlerde ve Yakutlar gibi bazı Türkî topluluklarda ise anaer­kil yapılar kaydedilmiştir. Yahu­dilikte aile, sadece sosyal değil aynı zamanda dinî bir topluluk­tu. Atalar kültü ailenin ibadetiy­di, baba ise eş/eşler ve çocuklara ibadet esnasında öncülük eden rahip gibi davranıyordu. Sanıla­nın aksine Yahudi toplumu, tari­hinin çok eski bir dönemindeki kısa süre sayılmazsa, pederşahi/ ataerkil bir toplumdu. Bekar kal­mak, aile kurmamak büyük gü­nah olup bir kültün yokolması­na bile bile sebep olmak anlamı taşıyordu. Havva’nın cennetteki “itaatsizliği” ve erkeğini “yanılt­ması”, dünyada da kadının peşin bir suçlulukla algılanmasına yo­laçmıştır. Kadın, evlilik akdinin yalnızca konusu durumunda­dır. İbranice “baal” kelimesi hem koca hem mal sahibi anlamına gelir. 10 Emir’de kadın; ev, köle, cariye, öküz ve eşekle birlikte ko­canın malları arasında zikredilir (Exodus/Çıkış, 20/17). Evlenme sırasında kadının ailesine “mo­har” denen bir para/mal verilir. Boşanmak meşru olduğundan aşırılaşmıştır.

    Bir Ermeni aile

    Gayrimüslim topluluklar Osmanlı Devleti’nde kendi aile hukuklarına tâbilerdi. Cemaat liderleri aile mahkemelerini görürdü. Ancak dilerlerse şerî mahkemelere başvurabilirlerdi. Osmanlı kadı sicilleri, pek çok gayrimüslim ailenin boşanma davalarında hızlı olması ve bu konuda ortayolu tutması nedeniyle şerî mahkemeleri tercih ettiklerini bildiriyor. Bu minyatür ise, devletin farklı yüzlerini merak eden bir seyyah tarafından bir çarşı ressamına ısmarlanmış; küçük bir Ermeni aileyi fertleriyle betimliyor (Costumes Turcs, res. ?, 1720. Fransa Ulusal Ktp. Od. 6).

    Hıristiyanlıkta da dinî bir kurum sayılan aile, Yahudili­ğin aksine sıkı sıkıya korun­ması gereken bir kurum sayıl­mış, boşanmalar katı biçimde yasaklanmıştır. Evlilik akdiyle birlikte karı ve koca ebediyen birbirine bağlı bir bütün hâli­ne gelmiştir (Markos, 10/8-12). Mormonlar gibi dinî guruplar sayılmazsa, İsa ümmeti içinde tekeşlilik esastır.

    Roma’da aile, dinî vasfını korusa da sosyal ve iktisadi ta­raflarıyla öne çıkar. Erkek vası­tasıyla sağlanan kan hısımlığına dayanır. Kadın evlendiği anda, babasının ailesiyle olan ilişki­sini koparmıştır. Peter familias denen aile reisi (baba) aynı za­manda ailenin rahibidir. Çocuk­larını isterse öldürebilir, sata­bilir. Roma hukukunda ailenin yaşadığı evin dokunulmazlığı düsturlaşır. Tek evlilik esastır.

    İslâm öncesi Araplar arasın­da aile, güçlü kabile yapısı ara­sında silikleşir, onun doğal bir uzantısıdır; hatta kabile, geniş­çe bir aile görünümündedir. Ak­rabalık erkek akrabalar yoluyla kurulur (asabe). Pederşahidir. Kız çocuklar utanç kaynağı ve ailenin kısıtlı imkanlarını koru­mak için feda edilebilen unsur­lardır. Aynı zamanda bu dönem Arap toplumunda nikahsız ya­şamak, süreli nikah, eş takası (nikah-ı bedel) gibi uygulama­lar görülmektedir. Hatta asil bir erkeğe eşini vererek ondan asil evlat edinmek makbuldür (ni­kah-ı makt). Çocuğun velisi onu öldürebilir, rehin verebilir, hu­kuki haklarından mahrum bı­rakabilir. Bu dönemde evlatlık kurumu güçlüdür; soydan gelen evlattan ayrılmayan bu çocuk­larla evlenmek yasaktır.

    Aile sahibinin ahvali

    Her nasılsa 3. Murad’ın kızı Fatma Sultan için yapılmış bir fal-astroloji tercümesi içinde çizilen bu tasvir, “ehl-i iyâl olan kimesnenin şeklidir” başlığıyla sunuluyor. İyâl/ ayâl, eş ve bakmakla yükümlü olunan çocuklar demek. Burada kadınların üzerine binen yükü, çocuk bakmanın perişanlığını vurgulamak istermiş gibi Nakkaş Osman. Deli Birader, Gamları Def Eden Kitap’ında evlenmeyen adama “it mi adam mı?” diye sorulacağını söylemekle beraber, bir azizin şu görüşünü kaydeder: “Bütünken iki parça olmak isterseniz evlenin. Kişi tek başınayken dilediği yere gider, istediğini yapar. Evlenip bir avrat alsa ne onu bir yere koyup gidebilir ne ona danışmadan iş edebilir. Çocukları oldukça üçe dörde bölünür. Vay biri düşüp ölürse durduk yere tam iken eksik olursun” (Metâlîü’l-saâde, çev. Muhammed el-Sûdî, res. Nakkaş Osman, 1582. Fransa Ulusal Ktp., Suppl. turc. 242.)

    Eski Türkler de ataerkil bir toplumdur ancak onların pe­derşahi değil pederî (atacıl) ol­dukları söylenir. Baba, çocukları ve eş/eşleri üzerinde mülki hak sahibi değildir. Kadının ailesine evlilik öncesi “kalın” denen bir para verilir. Türklerde eşi ölen yengeyle evlenmek (Yahudilik­teki gibi) meşru ve koruyucu bir önlem olarak görülmüştür.

    İslâm’da aile dinî bir kurum olarak görülmez ancak yine de dinen aile kurmak teşvik edil­miştir. Ataerkil bir aile tesis eder İslâm; ancak babaya aile fertleri üzerinde mülki haklar tanımaz, çocukları öldürmek yasak edilir (İsrâ 17/31). Hav­va’ya ve hemcinslerine sorum­luluk yüklenmemiş, Adem’i aldatanın eşi değil şeytan ol­duğu bildirilmiştir (Bakara 2/36). Hatta kimi zaman suçlu Adem’dir (Taha 20/115). Kadın, kocası karşısında iktisaden ba­ğımsızdır, malını dilediği gibi tasarruf eder. Bir yandan erkek, kadınla kimi konularda eşit gi­bi konumlanırken bir yandan eşinden üstün tutulur (Bakara 2/228). Evlilikte “mihr” deni­len bir mal/para kadına ödenir, ailesine değil. Kadın bunu iste­diği gibi kullanır. Yine de kadın kocasına itaat etmekle yüküm­lüdür; zevce boyun eğmezse önce yatakları ayırmak, sonra da dövmek erkeğe tavsiye edil­miştir (Nisa 4/34). Erkek ehl-i kitap olan kadınlarla, kadın sa­dece Müslüman erkeklerle ev­lenebilir. Erkek dörde kadar eş alabilse de, yeğ olanın daha adil bir koca olabilmek için bir eşle veya cariye ile yetinmek olduğu vurgulanır (Nisa 4/3). Boşan­mada Yahudilik ve Hıristiyan­lığın ortayolu bulunur. Boşan­mak, helallerin en kötüsü ola­rak yorumlanır. Erkek kadına göre hukuken boşanmada daha serbesttir; karşılığında da kimi mali sorumlulukların altına gi­rer. Kadın ancak belirli sebepler doğduğunda kocasıyla boşana­bilir; tabii onun da rızasıyla.

    Osmanlı toplumunda da İs­lâm’ın tanımladığı aile yapısı geçerli olmuştu. Aile genellikle dindaş taraflar arasında kuru­lurdu ve yaşantısını yine dinda­şı olduğu mahallenin yapısına göre düzenlerdi. Kimi Osman­lı aydınları aile kurumunu kut­sasa da kimileri de bir ayakba­ğı olarak görmüştür. Yavuz’un kardeşi Korkut’a nedim olan Şair Deli Birader (öl. 1535), Gamla­rı Def Eden Kitap’ında evliliği, fertlerinin ölümleriyle yeni acı­lara sebep olacak bir potansiyel tehlike gibi görür. Evliya Çelebi (öl. 1684) “nice aile evinden ay­rılıp ana-baba-kardeş kahrından kurtulup seyyah olurum?” der durur.

  • Babanı öldür anneyi al oğlunu öldür iktidarı çal

    Antik Yunan tragedyası Kral Oidipus ile Doğu destanı Şehnâme’de geçen Rüstem ile Sührab hikayesi, baba ile oğulun birbirlerini bilmeden öldürmelerini konu alır. Osmanlı tarihinde de babayı ve oğlu bile isteye öldürmek, tarihsel metinler ve minyatürlerin en trajik sahnelerini oluşturur. Kim Doğu, kim Batı, kim bireysel arayışlara meyyal ve kim itaatkar, birbirine karışacaktır.

    Sigmund Freud, 1890’lar­da psikanaliz yöntemini geliştirdi ve anne mer­kezli, cinsel içerikli bir ba­ba-oğul rekabetini öne süre­rek Oidipal Çatışma (Oidipus Kompleksi) kuramını oluştur­du. Burada atıf yapılan Oidi­pus karakteri, Sofokles’in MÖ 429-425’de yazdığı tragedya­nın kahramanıydı; bir kehanet sebebiyle, alınan tüm tedbir­lere rağmen babasını bilme­den öldürmüş ve gene bilme­den annesiyle evlenerek dört çocuk yapmıştı. Tersinden bir anlatıyı Doğu destanı Şehnâ­me’de (1010) Firdevsî anlatır: İran kahramanı Rüstem, Tu­ranlı bir kadından doğan ve hiç tanımadığı oğlu Sührab’ı savaş meydanında öldürür ve oğlanın son sözleri acı haki­kati kahramana açıklar. Bu iki büyük anlatı, Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın (2016) ro­manını yazarken en çok etki­lendiği anlatılar olmuş ve ya­zar, ele almayı çok sevdiği Do­ğu-Batı ikilemini bu iki hikaye üzerinden yeniden irdelemiş­tir: Ona göre Batı, babasını öl­düren oğullara; Doğu ise oğlu­nu öldüren babalara yakındır. Batı böylece daha bireyci ve arayış içinde, Doğu ise hiye­rarşik ve gelenekseldir.

    Baba bedduası ve …

    Sultan Süleyman’ın Hürrem’den doğan oğlu Bayezid, Kütahya’dan alınıp İstanbul’a uzak olan Amasya’ya sancağa yollanınca isyan etti. Ana-baba bir kardeşi Selim ile 1559’da Konya yakınlarında yaptığı savaşı kaybedip Safevîlere sığındı. Bunun üzerine Süleyman secdelere kapanıp oğlu için beddua etti. Bayezid’in annesi ve kardeşlerinden ayrı düşüp yetim kaldığını söylediği özür mektupları fayda vermedi. Neticede Süleyman 3 yıl sonra Safevîlerle anlaşarak oğlunu teslim alacak ve hemen boğduracaktı (Lokman, Hünernâme II, res. Osman, 1588, TSMK H. 1524, 212a).

    Yine Şehnâme’de anlatı­lan ama esas olarak Nizâmî-yi Gencevî’nin (öl. 1214) ölüm­süzleştirdiği Hüsrev ile Şirin hikayesinde Hüsrev, binbir be­la ve maceradan sonra Şirin’e kavuşmuş; ancak tahtına ve ka­rısına göz koyan oğlu Şiruye ta­rafından öldürülmüştür. Yunan kökenli bir Doğu masalı olan Salâmân ile Absâl ise Molla Ca­mi tarafından yazılıp Osman­lı şairi Lamiî Çelebi (öl. 1532) tarafından Türkçeye çevril­miştir: Hikayeye göre kadınlar­dan hoşlanmayan bir kral sihir ile bir bebek dünyaya getirir. Salâmân adını verdiği bebeği Absâl adındaki genç bir kadı­na sütannelik için verir. Ancak büyüyen genç ile sütanne ara­sında bir aşk filizlenir. Kral ne denli bu gayrimeşru aşka engel olmak istese de başaramaz ve oğlunu kıskanır. İki âşık ateşe atlar ve oğlan babasının dua­sıyla kurtulur, Salâmân başka bir kadına âşık edilir. Hüsrev ile Şirin’de oldukça sinsi bi­çimde ortaya çıkan ve arzuları­nı düzene dayatan bir oğul gö­rünür; Batı kökenli Salâmân ile Absâl öyküsünde ise baba, oğlu üzerindeki otoriteyi, onu âdeta iğdiş ederek kurar: Kim Doğu, kim Batı, kim bireysel arayışla­ra meyyal ve kim itaatkar, bir­birine karışır.

    Rüstem, Sührab’ı öldürür

    Rüstem’in Turan ülkesinde soylu bir kadından doğan, hiç tanımadığı bir oğlu vardır. Sührab isimli bu oğlan büyüyüp babası ile ittifak etmek ister: Kendisi Doğu’yu yönetecek; babası Rüstem ise İran şahı olarak Batı’ya hükmedecektir. Ancak Turan Şahı Afrasyab’ın bir hilesi neticesinde birbirini tanıyamayan baba-oğul meydanda savaşmış, Rüstem de oğlunu öldürmüştür. Sührab can verirken oğlu olduğunu Rüstem’e söyleyince, Rüstem gözyaşlarına boğulur (Şehnâme-i Türkî, çev. Şerifî, res. Nakşî, 1620. New York Halk Ktp., Spencer Kol. Turk. Ms. 1.)

    Büyük Batı ve Doğu an­latıları olan Kral Oidipus ve Şehnâme (Rüstem ile Sührab), baba ile oğulun birbirlerini bilmeden öldürmelerini anla­tır. Bu ve benzer öyküleri oku­yarak ve dinleyerek yetişen Osmanlı padişahları arasında da birbirini öldüren babalar ve oğullar ortaya çıkmıştır. Me­sela Yavuz Sultan Selim sava­şıp yenemediği babasını, Yeni­çerilerin desteğini kazanınca Dimetoka yolunda zehirle­yerek öldürür. Süleyman ise oğulları Mustafa ve Bayezid’i boğdurmuştur. Yavuz ve Mus­tafa, anneleriyle beraber san­cak şehirlerine sürülmüş ço­cuklardı; belki de içten içe geri dönüp kendilerinin iktidardan uzaklaştırılmasının hesabını sormak istiyorlardı, kim bilir…

    Selim’i Oidipus’tan, Sü­leyman’ı Rüstem’den ayıran temel nokta ise destan kah­ramanlarının bilmeden, pa­dişahların ise bile isteye öl­dürmeleriydi.

    Kanunî ve Mustafa

    Kanunî’nin Mahidevran Sultan’dan doğan oğlu Mustafa, Saruhan (Manisa) sancakbeyi iken ve saltanatın en büyük vârisi konumundayken Hürrem’in müdahalesiyle İstanbul’a daha uzak olan Amasya’ya gönderildi. Babasının hastalığı sırasında Erzurum Beylerbeyi Ayas Paşa’ya haber gönderen şehzade, hakkı olan taht için kendisini desteklemesini istedi. Rüstem Paşa bunu padişaha haber verdi ve Safevîlerle şehzade arasında sahte yazışmalar tertip ederek bunları isyana delil gösterdi. Süleyman ve Mustafa, Konya Ereğlisi yakınlarındaki ordugahta biraraya gelmek üzere anlaştılar. 6 Ekim 1553 günü Şehzade tüm uyarılara rağmen babasının çadırına girdi ve cellatlar tarafından boğuldu. Cesedi ordu halkı önünde böyle sergilendi (Lokman, Hünernâme II, res. Osman, 1588, TSMK H. 1524, 168b).

  • Köylü ve isyan mecburiyeti: ‘Celâlîyim, Celâlîsin, Celâlî’

    Bozoklu Şeyh Celâl, 1519’da Tokat’ta Safevî desteği ve mezhep gayesiyle ayaklandı. Kendisinden sonraki her nevi halk katılımlı isyan; ister mezhep ister geçim davasıyla ortaya çıkmış olsun, onun adıyla anıldı: Celâlî. Küresel kuraklık, nüfus artışı, yerel beylerin baskısı, eşkıyalık, coğrafi keşiflerin getirdiği ekonomik güçlükler derken, olan sıradan insana olmuş; çileden çıkıp gemi azıya alan çiftçi, şehirli yahut göçer evli, tüfeği elinde bulmuştu.  

    Yavuz Sultan Selim hâtı­rasına 1530’da bir tarih kaleme alan ve bunu Sü­leyman’a sunan Bitlisli Şükrî, âlemde düşmandan hiçbir eser yokken ve memleket emniyet içindeyken korkusuz bir adamın ortaya çıkıp kıyamet alameti gibi bir fesadı ülkeye yaydığını söy­ler. Bozoklu Şeyh Celâl namıy­la tanınan bu adam, 1519’da To­kat’ta Safevî desteği ve mezhep gayesiyle ayaklanmış, Mehdici hareketi kısa sürede sert biçim­de bastırılmıştı. Yine de kendi­sinden sonraki her nevi halk ka­tılımlı isyan; ister mezhep ister geçim davasıyla ortaya çıkmış olsun, onun adıyla anılmıştır: Celâlî.

    Osmanlı uleması bu gibi ayaklanmaları “hurûc ale’s-sul­tan” (meşru sultana başkaldı­rı) olarak tanımladı ve asilerin katledilmelerinin uygun oldu­ğunu söyledi. Ebussuud Efen­di fetvalarına göre, kafirlerden farklı olarak bunların ailelerine ve mallarına dokunulamıyor­du. Ancak isyan eden Kızılbaşlar için daha sert tedbirler düşü­nülmüştü. Celâl’den biraz önce, 1511’de Teke’de saltanat iddia­sıyla ortaya çıkıp Anadolu’yu ka­sıp kavuran Şahkulu Baba Tekeli ayaklanması bu fetvaların doğu­şuna sebep olmuştu.

    Esasında, ister Bayezid gibi bir şehzadenin babasına karşı hareketi, ister Safevi destekli bir halifenin isyanı olsun; halk için değişen pek bir şey yoktu. Her şekilde, devlete karşı toplanan büyük kalabalıkların beslenmesi zorunluydu ve şehirler ile köyler büyük kalabalıkları doyurmak adına yağma ediliyordu. Sıradan insanlar, kaçmak veya bu hare­ketlere bizzat katılmak arasında sıkışıp kalmıştı.

    Suç ve cezası

    1526’da Orta Anadolu’da Safevî etkisiyle bayrak açan Kalender Şah namındaki bir adam, Hacı Bektaş soyundan geldiğini söyleyerek, ekonomik düzenlemelerden rahatsız olan bir kalabalığı etrafında topladı. Pek çok Osmanlı paşasını öldürdükten sonra 1527’de Elbistan’da Makbul İbrahim Paşa tarafından yenilip öldürüldü. Bu minyatür, saray çevresine Osmanlılara isyan etmenin ne demek olduğunu öncesi ve sonrasıyla anlatmak istemiş gibi (Arifî, Süleymannâme, res.?, 1558, TSMK H. 1517).

    Ekonomik nedenleri daha belirgin olan isyanlar, 1590-1610 arasında görülenlerdi. 17. yüzyıl başında yaşanan ve Küçük Buzul Çağı olarak tanımlanan sert kıt­lık dönemi ve nüfus patlaması, beslenemeyen kitleleri genişlet­ti. Üstelik bu dönemde Avru­pa ülkeleri Yeni Dünya’dan yeni kaynaklar elde etmiş ve keşifler­le ticaret yollarını Osmanlı top­ taşımış­lardı. Osmanlı ekonomisi büyük kayıplar verdi ve artan enflasyon neticesinde çarşı-pazar çürük akçe denilen madenî değeri dü­şürülmüş paralarla doldu. 1585- 95 arasında 20 ila 50 akçeye alı­nabilen buğdayın kilesi (yaklaşık 25.6 kg), 1608’e gelindiğinde 320 akçeyi buluyordu. Köylüler çift­lerini bozup yerlerini-yurtlarını terkederek daha güvenli gördük­leri şehirlere göçtüler; köyler ha­rabeye döndü.

    Büyük Celâlîlerden Karaya­zıcı Abdülhalim, eskiden Subaşı iken isyan edip Urfa’yı işgal etti. Öldürüldükten sonra yerine ge­çen kardeşi Deli Hasan, ancak Osmanlı Devleti’nin kendisine Bosna Beylerbeyliğini vermesi suretiyle durdurulabildi. 1607’de Kuyucu Murad Paşa, meşhur kanlı tedbirleriyle Celalî isyanla­rı silsilesini sona erdirdi.

    1620’de 2. Osman’a sunul­duğu düşünülen ıslahat layiha­sı Kitâb-ı Müstetâb’da anonim yazar şöyle haykırır hükümda­ra: “Âşikâre bey iderler (satar­lar) kahbe-zenler mansıbı/Niçe kopmasun Celâlî nice olmasun kıtâl”. Zaman zaman Anado­lu’ya gönderilen adaletnameler ile yerel yöneticiler dizginlen­meye çalışılmış, reaya korunma­ya çalışılmış ise de bunun tam bir başarı elde ettiği söylenemez. Aksine, teşkilat becerisi yüksek, ancak mansıp yüzünden devlete küsen beylerin isyan edip Celâlî olması, bu hareketleri güçlendi­ren sebeplerden biriydi.

    4. Murad 1623’te sıkı bir yö­netim uyguladı ve bu sükûnet or­tamını büyük ölçüde korudu. Tek istisna, 2. Osman’ın kanını dava ederek ayaklanan ve Celâlî artık­larını etrafında toplayan Erzu­rum Beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa’ydı. Hükümet artık Celâlî ismini bir yafta olarak kullan­maya başlamıştı. Mesela Sultan İbrahim, Sivas Valisi Varvar Ali Paşa’dan İpşir Paşa’nın orada bu­lunan karısı Perihan’ı huzuruna getirmesini istemiş; Paşa bu mü­nasebetsiz talebi reddetmiş; is­yan bayrağını açınca da kendisi­ne Celâlî denmişti (1648).

    Çoluk-çocuk isyan

    Bozoklu Şeyh Celâl ayaklanmasının Osmanlı paşası Şehsuvaroğlu Ali Bey tarafından bastırılması. Bitlisli Şükrî’nin yazdığı Selimnâme’nde yer alan minyatür, Osmanlı saray nakkaşhanesinin pek yeğlemediği biçimde, bir halk hareketini ilk defa betimliyor. Kadınlar ve çocuklar asiler safında; bir çocuk elindeki demir çubuğu Osmanlı alaylarına doğru sallıyor. “Tığdan (kılıçtan) geçti er ü avrat tamam/Kalmadı kimse adûdan (düşmandan) vesselam”. Onun bu alışılmadık yaklaşımını, merkezî söyleme çeperden/ taşradan katılmasına borçluyuz (Şükrî-yi Bitlisî, Selimnâme, res. Pir Ahmed, 1530, TSMK H. 1597-98).

    Fâtih ile başlayan merkezi­yetçi idare anlayışı, toprakların biteviye genişlemesi karşısında sürdürülmesi zor bir sisteme dö­nüşmüştü. Kanunî Batı’ya odak­lanmış, devletin ilgisi Rumeli’ne yoğunlaşmış, Anadolu ilgisiz kal­mıştı. Küresel kuraklık, nüfus ar­tışı, yerel beylerin baskısı, eşkı­yalık, coğrafi keşiflerin getirdiği ekonomik güçlükler derken, olan sıradan insana olmuş; çileden çı­kıp gemi azıya alan çiftçi, şehir­li yahut göçer evli, tüfeği elinde bulmuştu.

    Kemalpaşazâde gibi pek çok Osmanlı merkez tarih yazarı, Selçukluları Gaznelilere isyan eden asiler olarak betimler. Os­manlıların, Selçuklulara karşı başlatılan 1240 Baba İlyas isya­nına duydukları sempati, Oruç Bey gibi tarihçilerin kalemin­de somutlaşır ve Baba’nın Şeyh Edebali gibi takipçileri haneda­na ilham olur. 1920’de Anado­lu’da büyüyen Millî Mücadele de İstanbul Hükümeti tarafından “isyan ve fitne” olarak tanımlan­mıştı.

    Bu 500 yıllık olguyu en iyi özetleyen bir kısa şiirdir belki:

    “Şelaleye

    Düşmüştür

    Zeytinin dalı.

    Celâlîyim

    Celâlîsin

    Celâlî”.

  • Aynı kök, karın ve kan ama kardeşler düşman

    Kandan, sütten veya ortak itikattan gelmiş olsun, kardeşlik Türk kültüründe büyük anlam ifade eden sıkı bir ilişkiydi. Ancak paylaşılamayan miraslar kardeşleri kaçınılmaz biçimde karşı karşıya getirdi. Nakkaşlar ve tarih yazarları kavgaları betimleyip ölümsüzleştirmeyi pek yeğlemediler. Bunu ancak merkezî söyleme dışardan katılan bir yazar ve ona eşlik eden nakkaş yapabildi.

    Kardeş kelimesi, Kaşgarlı Mahmud tarafından ya­zılan Türkçenin en eski sözlüğüne göre “aynı karında bu­lunmuş kişiler” anlamına gelir. Ancak aynı babadan gelip farklı annelerin karnında vücut bulan­lara da kardeş denilmiştir. Türk kültüründe genellikle öz kardeş, üvey kardeş, süt kardeş (emik­deş) ve kan kardeşlik (kan yalaş­mak) kavramları hâkimdir. İslâ­miyet’in kabulüyle birlikte buna din kardeşliği de eklenmiştir.

    Kitabi dinlerde kardeşlik, insanlığın karşılaştığı ilk cina­yet vakasıyla özdeşleşir: Kâbil, Tanrı’ya kardeşi Hâbil ile bir­likte sunular sunmuş, ancak ba­şaklardan oluşan kendi sunusu yerine Kâbil’in koyunu kabul edilince karnı almayıp kardeşi­ni öldürmüştü. En meşhur dinî kıssalardan birinde Yakub’un gözde oğlu Yusuf, diğer kardeş­leri tarafından öldürülmek is­tenmiş; içlerinden merhametli bir kardeş, onu öldürmeyip kör bir kuyuya bırakmayı önermiş­tir. Belki bu menkıbelerin tesi­riyledir ki Osmanlı Türkçesin­de kardeşlerle mesafeli olmanın yararını anlatmak için “ihvan ile ihtilat kılmamak” deyimi ve kardeşler arasındaki ilişkinin hep bir haset barındırdığı yö­nünde “Kardeş kardeşin ne öl­düğünü ister ne onduğunu” ata­sözü gelişmiştir. Öte yandan Hz. Musa ile kendisi gibi peygam­ber olan kardeşi Harun kıssa­sı dinî anlatıda iyi bir kardeşlik örneği olarak sunulur. “Kardeş kardeşi atmış yar başında tut­muş” atasözü, kardeşler arasın­daki kırgınlıkların geçiciliğine vurgu yapar.

     Kötü bir başlangıç

    Tevrat’a göre Kâbil, kardeşi Hâbil’i öldürdükten sonra “yeryüzünde kaçak ve serseri olarak yaşamaya” mahkûm edilmiş, Aden’in doğusuna sürülmüştür. Kuran’da ise Kâbil kardeşini öldürdükten sonra iki kardeş karga dövüşür ve ölen karganın kardeşini nasıl gömdüğünü öğrenen Kâbil yaptıklarından pişmanlık duyar. Yorumlara göre Kâbil ve ikiz kızkardeşi cennette, Hâbil ve ikiz kızkardeşi dünyada doğmuştu; aralarında sınıfsal bir ayrım vardı. Kardeşler ancak diğer doğumdan olan karşı cins ile evlenebiliyor, ikizleriyle evlenemiyordu. Hâbil, Kâbil’in ikiz kız kardeşini kendine isteyince araları bozuldu. Diğer bir görüşe göre ise çoban Hâbil, çiftçi Kâbil’in ekinlerini koyunlarına yediriyor, sularını içiriyordu ve aralarındaki çekişme klasik göçer-yerli geriliminin bir görünümüydü. Bir diğer görüş, Kâbil’in kuraklık nedeniyle Hâbil’i topraklarının bereketi için kurban verdiğini ve kendisini de feda ettiğini söyler. Temelde kıssa, Sümer mitolojisindeki Dumuzi ve Enkimdu efsanesiyle benzerlik taşımaktadır. Bir fal kitabında yer alan bu minyatür ise fal sahibinin Kâbil gibi düşmanlarına yenileceğini söyler (Falnâme, haz. Kalender Paşa, 1614-16, res.?, TSMK H. 1703).

    Heredotos’a (MÖ 484-420?) göre bir çanak içine kanlarını toplayan İskitler, bunu karşılık­lı içerek kan kardeş oluyordu. Artık kardeşler gibi birbirlerinin arkasında durmaları gerekirdi. Bu, “seçme iradesine” dayandı­ğı için manevi olarak belki soy yoluyla geçen asıl kardeşlikten daha üstün bir kardeşlikti. Süt kardeşlerse, geçmişlerinin bir döneminde hayatın getirdiği zor­luklar karşısında aynı memeden emmek zorunda kalmış kişiler­di. Onlar da aynı anaya minne­tin getirdiği bir hisle ebediyen kardeş gibi oluyor, öz kardeşler gibi birbirleriyle ve birbirlerinin çocuklarıyla evlenemiyorlardı. Dinlerse kardeşlik için herhangi bir vücut sıvısında birlik aramı­yor, inanç birliğini kardeşlik için temel koşul olarak konumlandı­rıyordu.

    Eski Türklerde kardeşlik, sıkı bağlar ve fedakarlık hissini çağrıştıran bir olguydu. Bilge Ka­ğan, devlet işlerinde yardımları­nı gördüğü kardeşi Kül Tigin’in ölümü üzerine onun yasını tutan ve hizmetlerini anlatan bir taşı 732’de Orhon Vadisi’ne diktir­mişti. Selçuklular, kardeşleriyle kimi zaman dostane kimi zaman hasmane olmuş iseler de, birbir­lerini katletmelerini söyleyen bir yasaya değil, aksine her karde­şin eşit haklarına işaret eden tö­relere sahipti. Kurucular Tuğrul ve Çağrı Beyler, iki kardeş olarak devletin serpilmesini sağlamış­tı. Ancak daha sonra bölüşümcü kardeşlik geleneği, devletin kü­çülmesinin öncü nedenlerinden oldu. 15. yüzyılda Anadolu’nun doğusunda yazıya geçirilen Dede Korkut Kitabı’nda kardeşler, ha­rici düşmanlardan birbirlerinin intikamını alır, fedakarlık yapar ve kardeşi olmayan karakterler kadersizliklerinden yakınır.

    İslâmiyet’in doğduğu toprak­larda kabile savaşları had saf­hadaydı ve kan bağına dayanan asabiyet dayanışması sonu gel­mez düşmanlıkların da kökenini oluşturuyordu. Peygamber bu­nun yerine inanca dayalı bir kar­deşlik tesis etti. Abbasi Halifesi Nasır-dinillah tarafından kuru­lan tasavvufi fütüvvet (gençlik) teşkilatı 1204’te Anadolu Sel­çukluları tarafından da benim­senmiş ve ahilik (kardeşlik) ku­rumu bir ticari-sosyal hareket olarak Anadolu’da yaygınlaşmış­tı. Bu teşkilatın ruhen izlerini ta­şıyan Yeniçeri Ocağı mensupları birbirlerine “yol kardeşim” diyor, evlenip çocukları olduğunda di­ğer yoldaşlar bu çocukları “kul oğlu” veya “kul kardeşi” diyerek benimsiyordu.

    Osmanlı kardeşliği

    Osmanlı hanedanında, başlangıçta Orhan ve Alaeddin kardeşlerin devlet işlerinde dayanışması iyi bir başlangıç gibi görünüyordu. Ardından 1. Murad, iktidarına başkaldıran İbrahim ve Halil ismindeki küçük kardeşlerini öldürttü. Daha sonra Yıldırım Bayezid, Kosova’da babasının öldürülmesi üzerine düşmanı takip edip geri dönen kardeşi Yakub’a kötü bir sürpriz yaptı (1389). Fatih, gelenekleşen bu olguyu kanun hâline getirdi ve kendisinin de beşikteki kardeşini boğdurttuğu yazılıdır. Ancak Selim tahta geçerken ondan önce İstanbul’a gelen Korkud ile cangüvenliği ve bağlılığa dayalı bir ahitname imzaladı. Korkud bir âlimdi ve Davetü’n-nefs adlı bir risale yazarak tüm siyasi öldürmelerin şeriata aykırı olduğunu söylüyor ve ima yoluyla Fatih Kanunnamesi’ni eleştiriyordu. Ancak büyük ağabeyi Ahmed 1513’te Yenişehir ovasında yenildikten sonra Selim, çeşitli saltanat davetlerine olumlu yanıt verdiği gerekçesiyle Korkud’u öldürttü. Böylece Fatih Kanunnamesi’ne karşı son direniş yıkılmış oldu. 3. Mehmed tahta geçerken 19 kardeşini katletti (1595). Bu felaket, 1. Ahmed döneminde (1603-1617) kafes sisteminin getirilmesini sağladı, ancak bu, ölümden sadece biraz farklıydı. Osmanlı yazar ve nakkaşları böyle acı bir olguyu görünür kılmamakta uzlaşır. Ahmed ile Selim’in savaşını anlatan bu minyatür, baba-oğul kavgalarının çokluğunun aksine, hanedandaki bir kardeş kavgasını betimleyen ender bir örnektir. Bunu belki de yazarın merkez söyleme çeperden katılan biri olmasına borçluyuzdur (Şükrî-yi Bitlisî, Selimnâme, res. Pir Ahmed, 1530, TSMK, H. 1597-98).