16. yüzyılda Osmanlı ülkesine gelen iki seyyahtan biri “esnaf kazığı”na uğramış, satırlarında öfkesini kusmuş; bir ötekiyse karşılaştığı esnafın dürüstlüğü karşısındaki hislerini adeta gözleri yaşararak anlatmıştı. Ahlak ilkeleri ve kanunların rehberliği yanında, sefalet ve yolsuzluğun özellikle iktisadi krizler döneminde artmasına dair.
Fransa Kralı 2. Henri’nin 1546’da Osmanlı ülkesine gönderdiği elçilik heyetinden bir adam: Doğabilimci Pierre Belon. Rehberiyle birlikte kitaplarla dolu heybesini Meriç Nehri kıyısında bekleyen kayığa güç-bela indirirken pala bıyıklı kayıkçıya fiyatı sormamıştı bile; karşıya geçmenin 1 Akçe ettiğini biliyordu. İşler öte kıyıya varınca karışmış olmalı; Türk kayıkçı 2 kişi için 15 Akçe istedi, yani muhtemelen birkaç dakika süren bir hizmet için bir duvar ustasının 12 Akçelik gündeliğinden fazla bir miktarı. Belon, 7 yıl sonra seyahatnamesini kaleme alırken bile öfkesini yatıştı-ramıyor, bu olayı “Türklerin Soygunculuğu” başlığı altında anlatıyordu: “Türkler kendilerini yabancılara karşı üstün hissettiklerinde onları soymaktan çekinmezler; açgözlülerdir ve ellerinden gelse babalarını bile soyarlar.” Başka bölümlerde de Türklerin tamahkarlığından, paraya taptıklarından, en büyük servetlerinin nakit olduğundan, ticaretle ilgili ayrıntılı yasaları bulunmadığından şikayet etmişti. Suyun üzerindeki bir kayıkta ya da 4 teker üzerinde olsun, Belon’u bugün bile destekleyecek, “üçüncü köprüden dolaştırılmış” yerli/yabancı mağdurlar bulmakta sanırım zorlanmayız.
Nisa suresi 29. Ayet, inananlara “Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka” hükmünü koyduğu ve Peygamber de tüccarlık mesleğini “Aldatan bizden değildir” (Tirmizî) şiarıyla icra ederek takipçilerine örneklediği hâlde, terazinin kefesini hakkaniyet irtifasında tutmak İslâm-Osmanlı tarihi boyunca kolay olmamış gibi görünüyor. 13. yüzyıl Anadolu’sunda Selçukluların Abbasî halifesiyle elbirliği ederek kurduğu fütüvvet teşkilatına bağlı ahi kardeşliği, ticaret erbabını bir ahlak söylemi etrafında biraraya getirmiş; Moğol istilasının ortalığı kasıp kavurduğu bir devirde toplumsal direnişi artırmış ve hattâ ilk Osmanlı tarihçilerinden Âşıkpaşazâde’ye bakılırsa, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna öncülük etmişti. Bunlar doğru kişileri aralarına alıyor, eğri ve yolsuzları uzaklaştırıyorlardı.
Ne var ki ahilerin ahlaki yasa koyucu metni sayılan fütüvvet-nâmelerden birinin yazarı Ahi Yahya bin Halil Burgazî, daha 13. yüzyıl sonlarında bozulmalardan yakınmaya başlamıştı: “Fütüvvet bölükleri şaşırdı” diyordu, “ahiler batıl övünçlere kapıldılar, kendilerini sapkınlık yoluna verdiler, hidayeti bırakıp yiğitliğe fitne karıştırdılar, şehvet, hile, kavga ve yalancılığa alıştılar, gökten inen sofraya haram lokma koydular, hırsızlığı ve yavuz işleri alplık saydılar, yüzlerini Tanrı kapısından beyler kapısına çevirdiler.”
Osmanlılar hakimiyetleri döneminde ahi teşkilatlarını devam ettirdi; bunları “lonca” adıyla da anıyorlardı. İlk bakışta, ahlakına kefil bulamayanın giremediği bu teşkilatta yardımlaşma ve helal kazanç esası hakimdi. Ancak 2. Bayezid dönemine gelindiğinde temel gıda mamullerini üreten esnafın hâl ve tavrı iç açıcı görünmüyordu: Tebdil gezen memurlar halktan durumu sorduğunda devletin koyduğu fiyatın (narh) ve ağırlık ölçüsünün delindiği ortaya çıkıyor ve bunları önlemekle görevli muhtesiblerin bir sebeple görevlerini yerine getirmediği anlaşılıyordu. Sultan da 1502 itibarıyla ekmeğin kokusundan rengine, ağırlığından fiyatına, üzerine serpilecek tohumlara ve üretim yerinin temizlik koşullarına varıncaya kadar birçok ayrıntıyı düzenleyen bir dizi ihtisab kanunnamesi hazırlattı. 1. Selim Kanunnâmesi’nde de hamurdan bir dirhem (3.2075 gram) çalınmasına karşılık üreticiye 1 Akçe (0.768 gram gümüş) ceza koyuluyor ve hile eden kasapların haklarından gelinmesi yahut hapse atılmaları buyuruluyordu.
Seyahatnamesinde esip gürleyen esnaf mağduru Pierre Belon, tenkidinin dozunu ayarlarken öfkesine yenik düşmüş olmalı. Şüphesiz kanunlar, âdetler, prensipler ve uygulamalar vardı ama “kanunlar delinmeye mahkumdur” derler hani. Mesela 19 Mart 1749’da İstanbul Saraçhane’de Lokmacı Osman Ağa, susam yağcı Hristoldi oğlu Mami’den 904 Akçeye 27.5 okka (35.2 kilogram) yağ satın almış, daha sonra yağa zeytinyağı karıştırıldığını farkederek Bab Mahkemesi’ne başvurmuştu. Mahkeme ücret iadesine karar verirken şirugan (susam yağı) esnafının Müslüman ve Hıristiyan mensupları kethüda Ahmed’in öncülüğünde mahkemeye gelerek bu yüzkarası satıcının esnaflıktan çıkarılmasını istemişlerdi.
30 Nisan 1771’de İstanbul Sultanselim civarında ekmekçilik yapan 56. Orta yeniçerilerinden Cafer, noksan ekmek sattığı için askerliğine bakılmadan Seddülbahir’e sürgün edilmişti. 3. Selim döneminde hile-hurda iyice artmış olmalı ki 3 Haziran 1799’da padişaha gönderilen bir yazıda İstanbul’un Mercan Ma-hallesi’nde eksik ekmek satan bir tezgahtarın, fırının önünde asıldığı, ustanın da aynı cezaya çarptırılmak üzere arandığı bildiriliyordu.
Hile, Osmanlı-İslâm kültüründe toptan reddedilmemişti. Her ne kadar sadece savaş hâlinde yapılabileceği vurgulansa da Atâî’nin Hamse’si gibi pek çok Türkçe eserde “erkekliğin onda dokuzu hiledir” denilmiş ve Şehzâde Korkud’un Halli İşkâl adlı fıkıh kitabında yazdığına göre dârü’l-harbden (düşman ülkelerden) olan ve arada ticari anlaşma bulunmayan kafirlerden çalmak helal sayılmıştı. Bu ilkeler kulaktan öğrenildiğinde saptırılmaya müsait olsa gerek.
Savaş dışındaki hâllerde de işlerinde hileyi kılavuz edinenler her zaman vardı. Özellikle yüzyıl sonundaki coğrafi keşiflerin Avrupa kıtasına altın aktarmaya başlaması sonrasında Osmanlı ülkesi, iklim koşullarının da sertleşmesiyle enflasyonun, tağşişin (ağırlığını azaltma), avarız denilen ağır vergilerin, geçim sıkıntısının ve buna karşılık isyanların yaygınlaştığı ve başkaldıranın devlet eliyle baskılandığı bir savaş alanına dönmüş durumdaydı. Böyle bir yerde hile-hurdanın yaygın olmaması beklenemez belki. “6 kutlu asırda sadece 10-20 hırsızlık işlendi” söyleminin bugünlerde hâlâ karşılık bulması da insana dair hakikati anlamaktan fersah fersah uzakta olduğumuzu gösterir.
Baksanıza 19. yüzyılda Mevlevî şeyhi Veled Çelebi’nin derlediği fıkralarından birinde Nasreddin Hoca bile alışverişte hile yapıyor: Nasreddin Hoca’nın karısının eğirdiği ipliği, hilekar esnaf ölü pahasına almaya çalışır. Hoca da kızıp çöpte bulduğu bir deve başına ipliği sarar ve irice bir yumak elde eder, bunu aynı tüccara götürüp daha yüksek fiyata satar. Tüccar ilk önce şüphelenip “içinde bir şey olmasın?” diye sorsa da Hoca “Yok devenin başı!” cevabını verir. Daha sonra işin aslını anlayan tüccar “bir de hoca olacaksın” diye hesap sorar, o da “sana senin usulünle muamele ettim, hem de hileyi daha satış anında itiraf etmiştim” der. Osmanlı sarayının bozulan ekonomi dengeleri karşısında sürekli Akçede tağşiş ile kâr elde etme yoluna gitmesi ve maaşları “çürük Akçe” (değeri düşürülmüş) ile ödemesi de bu fıkrayla birlikte düşünülürse; 16. yüzyıl divan şairi Lamiî Çelebi’nin Letâifnâme eserinde zikrettiği, imamın fena bir iş yaptığı durumda cemaatinin daha fena bir işle karşılık verdiği o atasözünü anmadan edemeyiz.
Üstat Belon’un öfkesini çok görmeyelim. Zaten o da yazdıkça öfkesini dindirmiş ve ilerleyen satırlarda -mesela Adana’da- Türklerin mallarını ağırlıklarıyla ölçtüklerini ve yolculara karşı fiyat yükseltmediklerini, herkese eşit muamele ettiklerini itiraf etmiş. Hatta Yahudi tüccarların İtalya’ya gittiklerinde Türk gibi beyaz sarık giyindiklerini ve böylece güvenilirliklerini arttırmaya çalıştıklarını yazmış.
Ondan biraz sonra, 1591’de Alman elçilik heyetinde İstanbul’a gelen eczacı Friedrich Seidel ise, çıkan savaş yüzünden Kasımpaşa tersane zindanına düşmesine rağmen iyi insanlara rastlamış olmalı ki kalbimize merhemi vuruyor. F. Seidel’in anlattığına göre İstanbul’dan geçen bir Venedikli yolcu olan Zaradetzky Efendi, memleketine dönmeden önce İstanbul’dan hediyelik eşya almak istedi ve soluğu bir Türk halıcının dükkanında aldı. Ancak dalgın yolcu para kesesini dükkanda düşürmüştü. Türk tüccar dükkana kilit vurup telaşla sokağa atıldı; hacı gibi beyaz giyinen, yanında halı götüren bir kafirin nereye gittiğini sordu ve sonunda Alman Evi’ne ulaştı. Soluk soluğa “Efendi, sana dükkanımda unuttuğun para kesesini getirdim” dedi. Venedikli ceplerini yoklayınca hakikati anladı ve keseyi şaşkınlıkla teslim alırken tüccara bir Düka (60 Akçeden fazla kıymete sahip altın para) armağan etmek istedi. Tüccar bunu katiyen kabul edemeyeceğini, dükkanında unutulmuş bir paradan kuruş bile almanın vicdanına dokunacağını bildirdi. Tüccarın tek ricası, dükkanından daha sık alışveriş yapılması oldu. Bu olayı rivayet eden Seidel, memleketindeki ahlaki yozlaşmalardan şikayetçi bir seyyahtı ve muhtemelen hem şehrilerinden oluşan okurlarını düşmanın erdemleriyle utandırmak istiyordu.
Diğer vakalar ve her iki seyyahın Türkçeye kazandırılan eserleri, bize insan yaşamının karmaşık çeşitliliğini, akla-karanın biraradalığını, yasaların günlük hayatla her zaman örtü-şemediğini çok güzel örnekliyor. Sağlam ilkeler ve kanunlar halı tüccarı gibilerini var ediyor, hayat pahalılığı ve yozlaşma ise kazıkçı kayıkçıyı.


















































