Yazar: Emre Taş

  • Enflasyon ahlakı bozar, ama düzgün insanlar da hep var

    Enflasyon ahlakı bozar, ama düzgün insanlar da hep var

    16. yüzyılda Osmanlı ülkesine gelen iki seyyahtan biri “esnaf kazığı”na uğramış, satırlarında öfkesini kusmuş; bir ötekiyse karşılaştığı esnafın dürüstlüğü karşısındaki hislerini adeta gözleri yaşararak anlatmıştı. Ahlak ilkeleri ve kanunların rehberliği yanında, sefalet ve yolsuzluğun özellikle iktisadi krizler döneminde artmasına dair.

    Fransa Kralı 2. Henri’nin 1546’da Osmanlı ülkesine gönderdiği elçilik heyetinden bir adam: Doğabilimci Pierre Belon. Rehberiyle birlikte kitaplarla dolu heybesini Meriç Nehri kıyısında bekleyen kayığa güç-bela indirirken pala bıyıklı kayıkçıya fiyatı sormamıştı bile; karşıya geçmenin 1 Akçe ettiğini biliyordu. İşler öte kıyıya varınca karışmış olmalı; Türk kayıkçı 2 kişi için 15 Akçe istedi, yani muhtemelen birkaç dakika süren bir hizmet için bir duvar ustasının 12 Akçelik gündeliğinden fazla bir miktarı. Belon, 7 yıl sonra seyahatnamesini kaleme alırken bile öfkesini yatıştı-ramıyor, bu olayı “Türklerin Soygunculuğu” başlığı altında anlatıyordu: “Türkler kendilerini yabancılara karşı üstün hissettiklerinde onları soymaktan çekinmezler; açgözlülerdir ve ellerinden gelse babalarını bile soyarlar.” Başka bölümlerde de Türklerin tamahkarlığından, paraya taptıklarından, en büyük servetlerinin nakit olduğundan, ticaretle ilgili ayrıntılı yasaları bulunmadığından şikayet etmişti. Suyun üzerindeki bir kayıkta ya da 4 teker üzerinde olsun, Belon’u bugün bile destekleyecek, “üçüncü köprüden dolaştırılmış” yerli/yabancı mağdurlar bulmakta sanırım zorlanmayız.

    Türk kayıkçı
    Ressam Amedeus Preziosi’nin 1850-1860 arasına tarihlenen çiziminde Türk kayıkçı (Victoria and Albert Museum, Prints, Drawings and Paintings Collection, SD.844).

    Nisa suresi 29. Ayet, inananlara “Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka” hükmünü koyduğu ve Peygamber de tüccarlık mesleğini “Aldatan bizden değildir” (Tirmizî) şiarıyla icra ederek takipçilerine örneklediği hâlde, terazinin kefesini hakkaniyet irtifasında tutmak İslâm-Osmanlı tarihi boyunca kolay olmamış gibi görünüyor. 13. yüzyıl Anadolu’sunda Selçukluların Abbasî halifesiyle elbirliği ederek kurduğu fütüvvet teşkilatına bağlı ahi kardeşliği, ticaret erbabını bir ahlak söylemi etrafında biraraya getirmiş; Moğol istilasının ortalığı kasıp kavurduğu bir devirde toplumsal direnişi artırmış ve hattâ ilk Osmanlı tarihçilerinden Âşıkpaşazâde’ye bakılırsa, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna öncülük etmişti. Bunlar doğru kişileri aralarına alıyor, eğri ve yolsuzları uzaklaştırıyorlardı.

    Nakkaş İbrahim
    1720’de Okmeydanı’nda düzenlenen sünnet şenliğinde hilekar esnafa verilen teşhir cezasının temsili (Vehbî Surnâmesi, 1720-28, res. Nakkaş İbrahim. TSMK A. 3594, s. 120a).

    Ne var ki ahilerin ahlaki yasa koyucu metni sayılan fütüvvet-nâmelerden birinin yazarı Ahi Yahya bin Halil Burgazî, daha 13. yüzyıl sonlarında bozulmalardan yakınmaya başlamıştı: “Fütüvvet bölükleri şaşırdı” diyordu, “ahiler batıl övünçlere kapıldılar, kendilerini sapkınlık yoluna verdiler, hidayeti bırakıp yiğitliğe fitne karıştırdılar, şehvet, hile, kavga ve yalancılığa alıştılar, gökten inen sofraya haram lokma koydular, hırsızlığı ve yavuz işleri alplık saydılar, yüzlerini Tanrı kapısından beyler kapısına çevirdiler.”

    Osmanlılar hakimiyetleri döneminde ahi teşkilatlarını devam ettirdi; bunları “lonca” adıyla da anıyorlardı. İlk bakışta, ahlakına kefil bulamayanın giremediği bu teşkilatta yardımlaşma ve helal kazanç esası hakimdi. Ancak 2. Bayezid dönemine gelindiğinde temel gıda mamullerini üreten esnafın hâl ve tavrı iç açıcı görünmüyordu: Tebdil gezen memurlar halktan durumu sorduğunda devletin koyduğu fiyatın (narh) ve ağırlık ölçüsünün delindiği ortaya çıkıyor ve bunları önlemekle görevli muhtesiblerin bir sebeple görevlerini yerine getirmediği anlaşılıyordu. Sultan da 1502 itibarıyla ekmeğin kokusundan rengine, ağırlığından fiyatına, üzerine serpilecek tohumlara ve üretim yerinin temizlik koşullarına varıncaya kadar birçok ayrıntıyı düzenleyen bir dizi ihtisab kanunnamesi hazırlattı. 1. Selim Kanunnâmesi’nde de hamurdan bir dirhem (3.2075 gram) çalınmasına karşılık üreticiye 1 Akçe (0.768 gram gümüş) ceza koyuluyor ve hile eden kasapların haklarından gelinmesi yahut hapse atılmaları buyuruluyordu.

    Pierre Belon
    1546’da İstanbul’a gelen Pierre Belon’un 1555’te Anvers’te basılan seyahatnamesi Les Observations.

    Seyahatnamesinde esip gürleyen esnaf mağduru Pierre Belon, tenkidinin dozunu ayarlarken öfkesine yenik düşmüş olmalı. Şüphesiz kanunlar, âdetler, prensipler ve uygulamalar vardı ama “kanunlar delinmeye mahkumdur” derler hani. Mesela 19 Mart 1749’da İstanbul Saraçhane’de Lokmacı Osman Ağa, susam yağcı Hristoldi oğlu Mami’den 904 Akçeye 27.5 okka (35.2 kilogram) yağ satın almış, daha sonra yağa zeytinyağı karıştırıldığını farkederek Bab Mahkemesi’ne başvurmuştu. Mahkeme ücret iadesine karar verirken şirugan (susam yağı) esnafının Müslüman ve Hıristiyan mensupları kethüda Ahmed’in öncülüğünde mahkemeye gelerek bu yüzkarası satıcının esnaflıktan çıkarılmasını istemişlerdi.

    30 Nisan 1771’de İstanbul Sultanselim civarında ekmekçilik yapan 56. Orta yeniçerilerinden Cafer, noksan ekmek sattığı için askerliğine bakılmadan Seddülbahir’e sürgün edilmişti. 3. Selim döneminde hile-hurda iyice artmış olmalı ki 3 Haziran 1799’da padişaha gönderilen bir yazıda İstanbul’un Mercan Ma-hallesi’nde eksik ekmek satan bir tezgahtarın, fırının önünde asıldığı, ustanın da aynı cezaya çarptırılmak üzere arandığı bildiriliyordu.

    Lokmacı Osman
    1749’da Lokmacı Osman’a zeytinyağıyla karıştırılmış susam yağı satan Mami’nin ücret iadesine zorlanması ve esnaflıktan atılması talebi (İstanbul Kadı Sicilleri, Bab Mahkemesi Sicili, no. 197, s. 8a/3-4.).
    SosyalTarih-5
    1799’da padişaha gönderilen bir yazıda İstanbul’un Mercan Mahallesi’nde eksik ekmek satan bir fırın tezgahtarının dükkan önünde asıldığı bildiriliyor (DA, HAT, 26915705, 29. 12. 1213).

    Hile, Osmanlı-İslâm kültüründe toptan reddedilmemişti. Her ne kadar sadece savaş hâlinde yapılabileceği vurgulansa da Atâî’nin Hamse’si gibi pek çok Türkçe eserde “erkekliğin onda dokuzu hiledir” denilmiş ve Şehzâde Korkud’un Halli İşkâl adlı fıkıh kitabında yazdığına göre dârü’l-harbden (düşman ülkelerden) olan ve arada ticari anlaşma bulunmayan kafirlerden çalmak helal sayılmıştı. Bu ilkeler kulaktan öğrenildiğinde saptırılmaya müsait olsa gerek.
    Savaş dışındaki hâllerde de işlerinde hileyi kılavuz edinenler her zaman vardı. Özellikle yüzyıl sonundaki coğrafi keşiflerin Avrupa kıtasına altın aktarmaya başlaması sonrasında Osmanlı ülkesi, iklim koşullarının da sertleşmesiyle enflasyonun, tağşişin (ağırlığını azaltma), avarız denilen ağır vergilerin, geçim sıkıntısının ve buna karşılık isyanların yaygınlaştığı ve başkaldıranın devlet eliyle baskılandığı bir savaş alanına dönmüş durumdaydı. Böyle bir yerde hile-hurdanın yaygın olmaması beklenemez belki. “6 kutlu asırda sadece 10-20 hırsızlık işlendi” söyleminin bugünlerde hâlâ karşılık bulması da insana dair hakikati anlamaktan fersah fersah uzakta olduğumuzu gösterir.

    Baksanıza 19. yüzyılda Mevlevî şeyhi Veled Çelebi’nin derlediği fıkralarından birinde Nasreddin Hoca bile alışverişte hile yapıyor: Nasreddin Hoca’nın karısının eğirdiği ipliği, hilekar esnaf ölü pahasına almaya çalışır. Hoca da kızıp çöpte bulduğu bir deve başına ipliği sarar ve irice bir yumak elde eder, bunu aynı tüccara götürüp daha yüksek fiyata satar. Tüccar ilk önce şüphelenip “içinde bir şey olmasın?” diye sorsa da Hoca “Yok devenin başı!” cevabını verir. Daha sonra işin aslını anlayan tüccar “bir de hoca olacaksın” diye hesap sorar, o da “sana senin usulünle muamele ettim, hem de hileyi daha satış anında itiraf etmiştim” der. Osmanlı sarayının bozulan ekonomi dengeleri karşısında sürekli Akçede tağşiş ile kâr elde etme yoluna gitmesi ve maaşları “çürük Akçe” (değeri düşürülmüş) ile ödemesi de bu fıkrayla birlikte düşünülürse; 16. yüzyıl divan şairi Lamiî Çelebi’nin Letâifnâme eserinde zikrettiği, imamın fena bir iş yaptığı durumda cemaatinin daha fena bir işle karşılık verdiği o atasözünü anmadan edemeyiz.

    Üstat Belon’un öfkesini çok görmeyelim. Zaten o da yazdıkça öfkesini dindirmiş ve ilerleyen satırlarda -mesela Adana’da- Türklerin mallarını ağırlıklarıyla ölçtüklerini ve yolculara karşı fiyat yükseltmediklerini, herkese eşit muamele ettiklerini itiraf etmiş. Hatta Yahudi tüccarların İtalya’ya gittiklerinde Türk gibi beyaz sarık giyindiklerini ve böylece güvenilirliklerini arttırmaya çalıştıklarını yazmış.

    SosyalTarih-6
    F. Seidel’in dürüst halı tüccarıyla ilgili tanıklığı (Denkwürdige Gesandschafft…, Görlitz, 1711).
    Marcel Cousinéry
    Marcel Cousinéry’nin, Paintings illustrating Turkish costumes, 1759-1794 (SOAS, MS 60368) eserinde Osmanlı halı tüccarı.
    SosyalTarih-8
    P. Belon’un Meriç Nehri’ndeki macerasını anlattığı satırlar (Les Observations…, Paris, 1588).

    Ondan biraz sonra, 1591’de Alman elçilik heyetinde İstanbul’a gelen eczacı Friedrich Seidel ise, çıkan savaş yüzünden Kasımpaşa tersane zindanına düşmesine rağmen iyi insanlara rastlamış olmalı ki kalbimize merhemi vuruyor. F. Seidel’in anlattığına göre İstanbul’dan geçen bir Venedikli yolcu olan Zaradetzky Efendi, memleketine dönmeden önce İstanbul’dan hediyelik eşya almak istedi ve soluğu bir Türk halıcının dükkanında aldı. Ancak dalgın yolcu para kesesini dükkanda düşürmüştü. Türk tüccar dükkana kilit vurup telaşla sokağa atıldı; hacı gibi beyaz giyinen, yanında halı götüren bir kafirin nereye gittiğini sordu ve sonunda Alman Evi’ne ulaştı. Soluk soluğa “Efendi, sana dükkanımda unuttuğun para kesesini getirdim” dedi. Venedikli ceplerini yoklayınca hakikati anladı ve keseyi şaşkınlıkla teslim alırken tüccara bir Düka (60 Akçeden fazla kıymete sahip altın para) armağan etmek istedi. Tüccar bunu katiyen kabul edemeyeceğini, dükkanında unutulmuş bir paradan kuruş bile almanın vicdanına dokunacağını bildirdi. Tüccarın tek ricası, dükkanından daha sık alışveriş yapılması oldu. Bu olayı rivayet eden Seidel, memleketindeki ahlaki yozlaşmalardan şikayetçi bir seyyahtı ve muhtemelen hem şehrilerinden oluşan okurlarını düşmanın erdemleriyle utandırmak istiyordu.

    Diğer vakalar ve her iki seyyahın Türkçeye kazandırılan eserleri, bize insan yaşamının karmaşık çeşitliliğini, akla-karanın biraradalığını, yasaların günlük hayatla her zaman örtü-şemediğini çok güzel örnekliyor. Sağlam ilkeler ve kanunlar halı tüccarı gibilerini var ediyor, hayat pahalılığı ve yozlaşma ise kazıkçı kayıkçıyı.

  • ‘Kasımpaşalı, eli maşalı’ tabirinin kahramanı Safiye

    ‘Kasımpaşalı, eli maşalı’ tabirinin kahramanı Safiye

    18. yüzyıl tarihçisi Hâkim Mehmed Efendi, bir grup kadının Eminönü’ndeki isyanını (1758 “Pirinç Yağması”) şaşkın ve öfkeli hâlde tarihe kayıt düşerken, kadınların asla şiddete kadir olmadıkları düşüncesindeydi. Kıtlık nedeniyle sabrı taşan ve Safiye Hatun’un öncülüğünde ayaklanan yüzlerce Kasımpaşalı kadın, erkeklerin “bir kere daha düşünmesini” sağlamıştı.

    Kasımpaşalı şarkıcı Güllü’nün seslendirdiği, 1994’te çıkan ve sözleri Selami Şahin’e ait “Kasımpaşalı” isimli Roman havası parçada şöyle deniyordu: “Kasımpaşalıyım / Eli maşalıyım / Çok şukarım ama / Yandan façalıyım.” Sanırım “eli maşalı” tabirini birçoğumuzun diline dolayan bu şarkıdır.

    Yazar Asaf Hâlet Çelebi’nin 1956’da yayımladığı Konuşulan Fransızca sözlüğünde “dragon” kelimesine karşılık olarak “titiz, huysuz, dilediğini yapan, hiçbir şeyden korkmayan kadın, eli maşalı” anlamı verilmiş. 1900’de yayımlanan ünlü Kamus-ı Türkî’de “eli maşalı” tabiri “edebsiz, kavgacı” diye tanımlanıyor; TDK bu tanıma “dayak atmayı seven” anlamını ekliyor. 1680’de Meninski’nin yayımladığı Thesaurus isimli sözlükte ise “maşalu” sadece bir tüfek cinsini ifade ediyordu. Arada ne oldu da “eli maşalı” tabiri kavgacı kadını ifade etmeye ve özellikle de Kasımpaşalı kadınları düşündürmeye başladı? Hem de 17. yüzyılda yazan Evliya Çelebi’nin, semt kadınlarını edebiyle ünlü Rabia-yı Adeviye’ye benzetmesine rağmen?

    identifier W.593.000279|date 2010-07-01|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
    Amazonlar
    Acâibü’l-mahlûkat’taki bir rivayete göre Âd kavminden kalma adalı dev kadınlar İskender’e boyun eğmeyi reddedip karşı koydular (tarihçi Hâkim Mehmed, Kasımpaşalı kadınları onlara benzetmişti).
    Aristo, İskender’e onlarla savaşmamasını, çünkü yenerse kadınları yenmiş olacağından övünemeyeceğini, yenilirse de namının daha beter olacağını söyledi. İskender elçi gönderip barış için bu kavimden sadece 40 savaşçı kadın istedi; kabul ettiler. Tuttuğunu paçasından ikiye ayıran bu savaşçılar İskender’e nice zaferler getirdi (Acâibü’l-mahlûkât, derleyen Muhammed el-Tûsî, res. ?, Osmanlı işi,
    yüzyıl, Walters Sanat

    Osmanlı-İslâm resmî ideolojisine göre kadın güçsüzdür; Gelibolulu Âlî, Mevâidü’n-nefâis adlı eserinde kadının korunmaya muhtaç olduğunu söyler. Öyle ki şedit kadın tipini en sık gördüğümüz kaynaklar, cihanın az görülmüş tuhaflıklarını konu alan Acâibü’l-mahlûkat yazmalarıdır.

    Müslim’den aktarılan bir hadis nedeniyle kadın akıldan noksan sayılır, ayrıca ata binmesine de Peygamber lanet etmiştir (Zeylâî, Nasbü’r-Râye). Kadın zaman zaman kurnazca hile yapabilse de Hâkim Mehmed Efendi’nin (öl.1770) tarihinde yazdığına göre “darp ve şiddete kadir değildir”; bu nedenle askerlik de yapamaz.

    Bu genel kabullere rağmen 15. yüzyıl Anadolu’sunda yazıya geçirilen Dede Korkut Hikâyeleri’nde kadın at biner, ok atar ve kılıç kuşanır. “Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı” hikayesinde Kan Turalı, kendisine denk yiğitlikte bir eş dilerken, aradığını Trabzon tekfurunun kızı Selcen Hatun’da bulur. Bazı sınavlardan geçtikten sonra kızı alıp obasına dönmektedir ki gece yüzlerce hasetçinin baskınına uğrar. Çarpışma esnasında yaralanan Kan Turalı’yı düşmanın üzerine atını salan karısı Selcen Hatun kurtarmıştır; öyle savaşmıştır ki kılıcının kabzasından kan damlamaktadır. Kan Turalı bir kadın tarafından kurtarıldığına utanır ve eşini öldüreceğini söyler. Selcen pek de ürkmüş görünmez; “Kılıç veya ok, hangisini istersen kuşan da gel” der; gene kıyamayıp temrenini sökerek attığı bir ok ile Kan Turalı’nın başındaki biti vurur. Kan Turalı bu muazzam nişancılık karşısında şaşırıp karısını yalnızca sınadığını söyler ve kucaklaşırlar.

    Dede Korkut’taki savaşçı kadın tiplerinin varlık sebebi, acımasız bozkırın konar-göçer hayatta iki cinse de sorumlulukları eşit biçimde üleştirmesiyle ilgili olmalıdır. Kasımpaşa’da da benzer bir “sorumluluk üleşme zarureti” vardı. Evliya Çelebi’ye göre Fatih zamanında bir denizci kenti olarak inşaına başlanan bu semt, adını da burayı imar etmekle görevli Kasım Paşa’dan aldı. Kıyıya kurulan tersane, şehrin sosyoekonomik yapısını tayin etti. Kent ahalisi denizci askerler, esnaf, tüccarlar ve gemi marangozlarından oluşuyordu. Testere ve çekiç seslerinin eksilmediği, Haliç’te biriken kanal sularının yaydığı ağır bir kokuyla çevrili bu tekinsiz semtte; uzun deniz seferlerine uğurladıkları kocalarını bekleyen kadınlar, muhtemelen yılın büyük bölümünde fazlaca sorumluluk üstleniyordu.

    identifier W.593.000195|date 2010-07-01|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
    Tabuta darbe
    Hindistan’daki Serendib şehrinde ne zaman bir padişah ölürse karısı eline kılıç ya da süpürge alarak tabutuna vurur ve “Melik öldü, baki olan Allah’tır” diye bağırırmış (Acâibü’l-mahlûkât, s. 93b).

    Tersanede 300 azeb nöbetçisinin koruduğu “San Pavla” adında büyük bir zindan yer alıyordu. Deniz kıyısında olması sebebiyle semte giren çıkan da belli değildi. Kadınların çarşı-pazarda, hamam yolunda, türbe veya kilise ziyaretlerinde karşılarına çıkabilecek tipler, bıkkın gardiyanlardan, gün boyu testere sallamaktan kendinden geçmiş işçilerden, izne çıkmış mahkumlardan, karaya yeni ayak basmış azılı gemicilerden ibaretti… Kasımpaşa semtinin bu tarihî dokusu, buralı kadınların 1758’de neden ayaklandıklarını, Kasımpaşalı kadının neden şedit ve “eli maşalı” olarak anıldığını ve günümüzde bile kullandığımız bir deyimle iki buçuk asır önce yaşanan tarihî bir vaka arasında ne gibi bir bağ olabileceğini anlamamıza yardımcı olabilir.

    11 Nisan 1973’te Gün gazetesinde yayımlanan imzasız kısa bir yazı, “Kasımpaşalı eli maşalı” tabirinin Kasımpaşa’da maşa satan Çingenelerden değil, 18. yüzyılda ellerinde maşalarla ayaklanan Kasımpaşalı kadınlardan geldiğini söylüyordu. Demek ki tabirin nereden geldiği 50 sene öncesinde de biraz tartışmalıydı. Gazeteci yazar Niyazi Ahmet Banoğlu’nun 30 Mayıs 1933’te Vakit gazetesinde yazdığı bir makalede, Kasımpaşa’dan “başı hotozlu, eli maşalı” kadınların kayıklarla İstanbul suriçine gelip ortalığı birbirine kattıklarından sözediliyordu. Cumhuriyet döneminde tabirin kökeniyle ilgili az-çok bir fikir varmış gibi görünüyor. Elbette dönemin asli kaynakları şiddetin boyutlarını anlamamıza yardımcı olacak daha çok veri içeriyor.

    Dönemin tanığı ve Osmanlı vakanüvisi, yani devletin kadrolu tarihçisi Hâkim Mehmed Efendi, 1752-1766 hadiselerini kapsayan ve kendi adıyla anılan tarihinde, İstanbul’daki pirinç kıtlığı zamanında 8 Mayıs 1758 tarihinde, Kasımpaşa ve Tophane’den gelen kadınların faili olduğu bir şiddet ve yağma hadisesinden ayrıntılarıyla bahseder. O sene kuraklık sebebiyle taşradan İstanbul’a büyük bir göç olmuş ve artan nüfus nedeniyle ekmek kıtlığı başgöstermişti. Ekmek bulamayanlar pirinç yemek durumundaydı; aşırı talep ve stokçuluk nedeniyle pirinç de bulunmaz oldu. Akdeniz’de esen ters rüzgârlar Mısır’dan gelmesi beklenen pirinç gemilerinin varışını geciktirince, Ramazan’a hazırlanan Kasımpaşalı kadınlar çileden çıktı. Hâkim Mehmed Efendi’nin ayaklanan bu şedit kadın topluluğuna gösterdiği öfke epey büyük. O satırlar günümüz Türkçesiyle şöyle:

    identifier W.593.000274|date 2010-07-01|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
    Harem dayağı
    Muhammed bin Raşid adında birinin sakalları çıkan bir kızı varmış. Bir gece bir düğünde kadınlar cemiyetine girince “bu er kişi bizim aramızda ne arar?” denilerek darp edilmiş. Kızın “ben kadınım” feryadı kendini açıp gösterinceye kadar fayda etmemiş (Acâibü’l-mahlûkât, 133b).

    “Bir miktar edepsiz ve hayasız avrat taifesi, Kasımpaşa ve Tophane taraflarında sakin olan sürtük dilenciler (sâile-yi sürtük), 10 mahalleden kovulmuş bir alay hayasız Çingene, kimi elinde torba, kimi makrame, kimi sepetle gümrük önünde (bugünkü Eminönü) pirinç mahzenleri civarında toplandılar. Kasımpaşa’da 18 Arap gemicinin boşadığı Avrat Adası döküntüsü cadı, hileci Çingeneler ortalığı velveleye verdi. Bu arsız rüsva kezbanlar arasında bir Arap karısının meğer çalıntı bir yatağanı varmış, bir mahzende bir tüccarın birinin birkaç sepet pirinci olduğunu öğrenince hemen kapıyı kırıp içeri girip pirinç sahibine hamle etti. Meğer biçare adam bir Ermeni’ymiş. Arap karısı Ermeni’yi çuval gibi altına alıp, saçını sakalını yolup, çanlı kilisede aforoz yemini ettirmedikçe bırakmaz.

    Suç ortağı olan kadınlar hücum edip kimi Ermeni’nin sakalını, kimi husyelerini çekip namusunu zedelediler. Dökülen pirinci kimi torbasına, kimi donuna, kimi yaşmağı ucuna ve ceplerine doldurdu. İstanbul halkına seyir ve temaşa lazım, toplanıp bu hâli izlemeye koyuldular. Avrat taifesi dövmeye ve şiddete (darb u teşdide) kabil değil, işin aslı da bir maskaralık gösterisinden ibaret. Kapu’ya haber olunup zabitler geldi ve bunları def ettiler. Ermeni tüccarın her şeyi yağma edilmişti. Ağa Paşa’nın (Yeniçeri Ağası Nalbant Mehmed) dahi bu bir avuç sefil kadını def edemediği konuşulmaya başlandı. Kadınlar kaybolup gittiler.
    Aslında bu kadarcık kadını def etmek başlangıçta mümkündü, Ağa yumuşak davranıp gaflet gösterdi diye azledilmesi icap etti. Bir-iki güne pirinç gemileri gelip gümrük önünde pirinç sepetleri yığıldı. Kadınlar hakkında Peygamber bunların dini ve aklının eksik olduğunu söyler ki akılları tam olsa bu gibi işe girişmezlerdi. Kadının şerrinden sana sığınırım duası Peygamber dualarından sayılır…”

    Hâkim Mehmed’in bu satırlarını kaynak alarak Mür’it- tevârîh adlı bir tarih yazan Şemdânizâde Süleyman (öl. 1779), kadınların Yeniçeri ağasına da küfrettiklerini ve onun namusunu da incittiklerini ekliyor!

    Dönemin tanıkları, kadınların kimilerinde yatağan kılıç bile olduğunu söylemelerine rağmen maşadan bahsetmiyorlar. Ancak dönemin İngiliz Büyükelçisi James Porter, Turkey: Its History and Progress adlı eserinde, erkekler kıtlık karşısında somurtup otururken kadınların sabırsız ve cüretkar davrandıklarını; önemli bir kalabalık oluşturduklarını ve ellerine çekiçler (hammers), marangoz keskileri (chisels) ve törpüler (files) alarak tekel deposuna saldırdıklarını; kimsenin onları durduramadığını ve ceza almadan çekip gittiklerini söylüyor.

    Anlaşılan o ki kadınlar her evde bulunabilecek kimi aletleri kaparak suriçine girmişlerdi.
    Teçhizatlarının arasında, mangallardaki maşaların bulunması da olası. 19. yüzyılda Veled Çelebi’nin derlediği Nasreddin Hoca fıkralarından birinde Hoca, 3 bin kuruş gibi abartılı bir rakama satılan bir kılıcın niteliğini sorunca “Düşmana sallarsan 5 arşın uzar” diye cevap alır. O da evdeki maşayı getirip 3 bin kuruşa satmaya çalışır; esnaf fiyatın sebebini sorunca “karı bana kızıp da maşayı fırlattığı gibi 10 arşın, belki daha ziyade uzar” yanıtını verir. Anlaşılan maşa, kadının eli altında her an hazır bir silahtı.

    identifier W.666.000188|date 2009-04-28|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
    Eli çuvaldızlı
    Osmanlı şairleri Cinânî ve Atâi tarafından 16. ve 17. yüzyılda anlatılan bir hikayeye göre Üsküdar’da bir sapık, kadınların bulunduğu bir bahçeye çitlerin arasından cinsel organını uzatınca acı bir ders aldı. Kadınlardan biri çuvaldızı uzva sapladığı anda herif olduğu yerde feryat- figan mıhlanıp kaldı ve adı da “kuşu ipli”ye çıktı (Hamse- yi Atâî, 1721, res. ?, Baltimore Walters Sanat Müzesi, W. 666, s. 91a).

      1758 “Pirinç Yağması” hadisesinin faili yüzlerce Kasımpaşalı kadın, Osmanlı devletlilerini ellerinde maşalarla epey ürkütmüş gibi görünüyor; üstelik bıyığı ensesinde bir yeniçeri ağasının kariyerini de o maşalarla tutup ateşe attıkları için tarihte görkemli bir yer tutuyorlar. Bu hareketi, kadınlıkla ilgili bir talep taşımaması nedeniyle Türkiye’deki ilk kadın hareketlerinden biri saymak güçtür belki. Çünkü kadınlar, toplumsal cinsiyet rolleri içinde başat vazifeleri olarak görülen mutfak ve ev idaresi işlerinde şehirdeki kıtlık nedeniyle zorluk çektikleri için isyan etmişlerdi. Verili görevlerine itiraz etmiyor, onu layıkıyla yapabilmek için didiniyorlardı; mutfak işlerinde müştereklik talep etmiyorlardı örneğin.

      Öte yandan İngiliz Büyükelçisi James Porter, bu kıtlık zamanı erkeklerin uyuşukluğu karşısında kadınların cüretkarlığına dikkati çekiyor. Bu kadar yasaklamadan, üst-başlarına müdahale edilmesinden, eve tıkılmalarından, dinî bir iddia ile lanetlenmelerinden ve çoğu zaman erkeğin de rollerini üstlenmek zorunda kalmalarından sonra; yeniçeri ağasını bile ayaklar altına alan bu büyük öfkenin sadece birkaç kile pirincin yokluğundan doğduğu düşünülebilir mi? Kasımpaşalı kadınların örgütlü bir hareket ortaya koydukları, toplum ve devlet nezdinde kendilerine biçilen “güçsüz, zayıf ve merhamete muhtaç” algısını yerlebir ettikleri ve kendi ölçeğinde bir devrim yaptıkları ortadadır.

      Kasımpaşalı ve eli maşalı kadınlar, bu hadiseden hiçbir ceza almadan kurtuldular; ancak liderleri Mehmed kızı Safiye “eli maşalılığa” devam edince, yıllar sonra Osmanlı mahkemelerine takıldı. Tarih kitaplarına geçmeyen ama kadı sicillerinde yer alan hikayesine göre Bulgaristan’daki Şumnu’dan Kasımpaşa’ya, buradaki Kadı Mehmed Mahallesi’ne yerleşmiş ve 10 sene kadar ikamet etmişti. Mahalle ahalisinin elindeki şikayet dilekçelerine bakılırsa suç dosyası bir hayli kabarıktı. Ahali, 20 Ocak 1760 tarihinde Safiye’nin mahalleden Hüseyin adlı bir adamın başını sopayla yardığını, 9 gün sonra da kocası Mustafa ile birlikte komşularla kavga çıkardıklarını bildiriyordu. Çift mahalleden uzaklaştırıldı, ama 24 Ekim 1763’te yeniden eski evlerine taşınıp komşularına bağırıp-çağırmaya ve kırıp dökmeye devam ettiler; oysa iyi geçim üzere olmayı taahhüt etmişlerdi.

      Mahalleli iddialarını gittikçe ciddileştiriyordu: 22 Aralık 1765’te Safiye ve eşi, sözümona evlerine eşkıya ve fahişe alıp beraber şarap içtiler. Fena işlerde ısrar etmeleri nedeniyle kesin ihraçları için ferman çıkarıldı. Ancak bu ferman yerine getirilemeden Safiye, 19 Mart 1766 gecesi yatsıdan sonra mahalle sakini Attar İbrahim’in dükkanını ve mahalleyi yakmaya çalışırken yakalandı; o sırada oradan geçen Kayıkçı İsmail ve Halil de olaya şahitlik ettiler. 16 adam ve 11 hatun Safiye’nin bu gibi fenalıklardan sakınmadığını ağızbirliğiyle ikrar ettiler ve tâzir (kınama, hapis veya dayak) cezasına çarptırılmasını, evlerinin satılarak Şumnu’ya sürgün edilmesini talep ettiler. Denilenlere göre Safiye’ye, eşinden başka kardeşi Mehmed ve anası Ümmühanî de yardım ediyordu.

      kapdos-emretas-5
      Hanya’yı Konya’yı görmek
      Yeniçeri Ağası Nalbant Mehmed Paşa, 8 Mayıs 1758’deki “Pirinç Yağması” hadisesinde kadınları hafife almış ve şiddetleri karşısında şaşkınlığa uğramıştı. Aynı gün bir tezkire ve padişahın olur yazısı ile azledilip Hanya’ya muhafız olarak sürüldü (DA, AE.SMST.III, 325-
      26131).

      “Safiye meselesi” saraya kadar taşındı ve arz odasında hatunun marifetleri padişaha bir bir sayıldı: 4 sene önce kaynanasını havanla darp ederek öldürmüş, bunun için zindanda 8 ay yatmıştı. 8 yıl önce pirinç kıtlığı zamanında ayaklanan kadınların başı olduğu; pirinç mahzeninin kapısını kırmaya giriştiği; yakınlarda da sabun kıtlığında ortaya çıkıp sabun mahzeni kapısını kırmak için yanında balta taşıdığı tespit edilmişti. Safiye kağıttan ayakkabı ürettiği için yolu Sadrazam’ın da sarayına düşmüş, orada da kahya ile kavga etmeyi başarmıştı. Bu gibi işlerde cezayı belirlemek kadı efendiyi aşıyor, durum padişahın iradesine bırakılıyordu. Nüfusun ve iaşesinin iyi yönetilememesi nedeniyle başgösteren kıtlığa karşı hemcinslerini örgütleyerek elinde maşa yahut balta ile başkaldıran; nice devletlinin ayağını kaydıran ve devletle boy ölçüşen; geçinmesi zor mizacıyla önüne gelenle kavga eden Safiye Hatun; dönemin padişahı 3. Mustafa’nın iki dudağı arasından dökülen bir emirle, 21 Mart 1766’da kaydının sicile işlenmesini müteakip idam edildi! Sicil kenarına hınçla not düşülmüş: “Kasımpaşalı karının ilamı. Anılan avradı Kasımpaşa’da astılar.”

      kapdos-emretas-6
      Safiye’nin idamı
      “Kasımpaşalı eli maşalı” deyimine ilham veren Kasımpaşalı Safiye, “Pirinç Yağması” olayını örgütlemenin ötesinde başka suçlara da karışmış ve 1766’da yargılanarak idam edildiği mahkemece kayda geçirilmişti. (İstanbul Mahkemesi, 25 Numaralı Kadı Sicili, s. 263-1).

      Anlaşılan o ki, şedit kadını ifade eden “Kasımpaşalı, eli maşalı” tabiri gerçekten de 1758 Pirinç Yağması olayına ve semtin kültürel arka planına dayanıyor. Her ne kadar başka suçları olsa da, Safiye Hatun’un yaşamını yitirmesinin sebeplerinden biri olan bu vaka, deyimin kahramanı olarak Şumnulu-Kasımpaşalı Mehmed kızı Safiye ismini tarihe not düşmemizi zorunlu kılıyor. Ayrıca Safiye’nin hikayesi, bize bir kadının nelere kadir olup olmadığı konusunda ahkam keserken epey temkinli olmayı da öğütlüyor.

      Yine Güllü’nün şarkısı ile noktalayalım: “Abe tencerem var tavam var / Kasımpaşalıyım avam var / Takunyamın tıkırtısı / Abe nedir bu çirkef gacıların sıkıntısı?”

    1. Tarihin akışına ve insana dair ‘ileri-geri’ konuşma hâlleri…

      Tarihin akışına ve insana dair ‘ileri-geri’ konuşma hâlleri…

      Tarih, çizgisel bir akışla hepten iyiye ya da kötüye doğru gitmez, zikzaklar çizer. “Yükseliş”ten sonra Osmanlılar’ın pek çok parlak devletin ömründen uzun sürecek bir “duraklama-gerileme” devrine girdiği bilgisi, ders kitaplarımızdaki çizgisel anlayışın ürünü. Lale Devri’nde çiçek aşısının bulunması bile, dönemin sadece eğlenceyle geçmediğini kanıtlar.

      Ekonomik gerileme, temel ihtiyaçları karşılamayı güçleştiriyor. Sosyalleş­mek, eğlenmek, tatil yapmak her geçen gün daha fazla lüks görülüyor. Yoksunluk umutsuz­luğu ve güvensizliği körüklü­yor, toplumun fertleri şiddete meylediyor. Alıştığımız çizgisel tarih duygusu, bu yokuş aşağı gidişin pek hayırlı olmadığını sezdiriyor. 16.-17. yüzyıllarda­ki Celâli isyanları, sert iklim değişikliği ve enflasyon ile sey­reden o boğucu yokuşlar bile, bir biçimde düzlüğe çıkmış; tarihin yollarına dönüp bak­tığımızda dik rampalar değil, deve hörgüçleri, zikzaklar ve menderesler görüyoruz.

      Dinlerin insan hayatına da­hil ettiği “ereklilik” (bir ideale doğru yaşamak) olgusu, tarihi de dümdüz uzanan raylar üze­rinde ülküsel bir düzene doğru yola çıkmış bir trene benzet­miştir. Bu tren çeşitli mer­halelerden geçecek, sonunda kemâl istasyonuna ulaşacaktır: Hegel’e göre bu durak, intizam­lı Prusya’nın Alman toplumuy­du; Marx’a göre ise kapitalizmi geçtikten sonra karar edilen eşitlikçi sosyalizm. Gelgelelim insanlığın geldiği noktada gö­rüldü ki, türün en zeki fertleri bir ötekini ve dünyayı tümüyle yokedecek kadar tahripkar kitle imha silahları üretmek ve patlatmakla meşguldür ve tre­nin kemâle gittiği bir sanrıdır.

      Laklakiyat-Minyatur-1
      — 2. Ahmed: Ben mi “gerileme” padişahıymışım?
      Vallahi lalama sorun, musikide epey ilerledim!

      1513’te küçük kardeşi Yavuz Sultan Selim tarafından, aralarındaki ahde rağmen boğularak öldürülen Şehzade Korkud; yazdığı Dâvetü’n-nefs adlı eserinde daha 2. Bayezid döneminde bozulmanın başla­dığından sözediyordu. Ancak Osmanlılar’ı asıl 15. yüzyılda yaşamış Tunuslu tarihçi İbn Haldun’un, devletlerin de in­sanlar gibi kaçınılmaz biçimde ölümlü olduğu savı etkilemişti. Kanunî dönemini ideal örnek olarak gösteren Kâtip Çelebi gibi 17. yüzyılın Osmanlı nasi­hatname yazarları, bu organiz­manın yaşlılık çağında ve bir ayağının çukurda olduğunu kabul ediyordu: Takdir-i ilahi kaçınılmazdı ve yapılabilecek olan ancak yaşlılığı uzatmaktı. Hammer, D’ohsson, Ranke gibi tarihçiler, biraz da çizgisel bak­tıklarında bunu Batı’ya karşıt olarak doğrusal bir “gerile­me” olarak nitelendirdiler. Bu niteleme o kadar sahiplenildi ki Türk tarih ders kitaplarında Osmanlı tarihi dönemlendi­rilirken kullanıldı; kuruluş ve yükselişten sonra impa­ratorluğun toplam ömrünün hemen yarısını kapsayacak bir “duraklama-gerileme” dönemi geliyordu. Tarihteki pek çok parlak devlet, mesela Timur’un devleti ya da Prusya Krallığı bile, Osmanlılar’ın “durakla­ma-gerileme”si kadar uzun sürmemişti.

      Elbette bu paradigma, son çeyrek asırdaki araştırmalarla gözden geçirildi. Tarihçi Cemal Kafadar, “Neyin gerilemesi, kimin gerilemesi, hangi an­lamda, nerede, ne kadar süren ve neye nispetle?” diye sorarak konuyu biraz detaylandırmak gerektiğine işaret eder. Edward H. Carr “tarihsel olayların ve toplumların doğa yasaları gibi tepki vermediğini; öngörüle­mez ve rastlantısal olduklarını” hatırlatır bize. İleri ya da geri giden bir trende değil de coş­kun bir nehre kapılmış iri bir tomruğun üzerinde, akıntıda yalpalıyoruz sanki.

      Laklakiyat-Minyatur-2
      — 3. Ahmed: Biz ne zaman düzelicez be Koçi Bey?
      — Düzelicez inşallah padişahım.
      — Ne zaman çelebim, kabre duhûl edince mi?
      — Yok, şu olaylar bi bitsin.

      Evet, 16. yüzyıl sonları ve 17. yüzyılda Osmanlılar, Yeni Dünya ve Hint yolu keşfini tamamlayıp altına-gümüşe doyan Avrupalılar karşısında askerî, ekonomik ve sosyal anlamda geride görünüyordu. Ayrıca Rönesans ve Reform, Ba­tı’ya düşünsel anlamda da çağ atlatmıştı. Tabii bu değişmeler birdenbire olmadı; Osmanlılar bu devirde paraları pula dönse de caydırıcı askerî güçlerini korudular. Öte yandan 1633’te Roma’da Enkizisyon Mahkemesi’ne çıkarılan Galileo, hâlâ dünyanın güneş etrafında döndüğü tezini inkara zorlanı­yordu.

      Laklakiyat-Minyatur-3
      — Neyiniz var efendim?
      — Bilmiyorum, böyle gerileme dönemindeymişiz gibi bi his var içimde. Sürekli kanun-ı kadim eksikmiş gibi geliyo bana. Sarayda bi yerlerde kadınlar etkin… Padişahlar küçük yaşta tahta çıkıyomuş gibi…Yeniçeriler, Celâliler, tımar sistemi… Onu özlüyorum
      galiba ben ya, Süleyman’ı…

      16. yüzyıl sonlarında, Anado­lu’da bugün olduğu gibi kontro­lü güç bir enflasyon yaşanıyor, her şey kötüye gider gibi görü­nüyordu. 17. yüzyıl ortalarına kadar durum böyle devam etti ama fiyat artışları duraksadı. 18. yüzyılda hâlâ el atölyele­rinde değerli ihracat malları üretiliyordu. Kanunî’nin to­runu, saraydan dışarı adımını atmayan gerilemenin timsali 3. Murad, günümüzde Osmanlı kültür dünyasını kavramamızı sağlayacak Surnâme, Hünernâ­me, Şehinşahnâme gibi minya­türlü elyazmalarını ürettirmiş ve Osmanlı toplumu kitap-re­sim sanatlarında altın bir çağ yaşamıştı. “Sefahat devri” diye adı çıkan Lale Devri, tıp tari­hinde hiç de fena sayılmayacak bir gelişmeyi, çiçek aşısını müjdeliyor; bu gelişme İngiliz misafir Lady Montagu tarafın­dan gıptayla kaydediliyordu.

      Savaşmadığı için “pasif” diye nitelenen şehzade ve sultanlar gerçekten daha az becerikli olsalar da daha az içsavaşa, kan ve harcamaya sebep olmuş; idarenin bürokrasi organları üzerinde dağılması daha ku­rumsal bir devlet düşüncesinin doğmasına yardım etmişti. Kısacası tarih, çizgisel biçimde iyiye ya da kötüye gitmiyor, zikzaklar çiziyor; belki doğa olayları ve mevsimler gibi daireler hâlinde kendi döngü ve devinimine devam ediyor.

      Şaka bir yana… [1] 2. Ahmed. Levnî, Kebir Musavver Silsilenâme, Topkapı Sarayı M. Ktp. A. 3109, s. 20b. [2] Sahnede Koçi Bey’in ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra doğan 3. Ahmed’i görüyoruz; 1720 Okmeydanı sünnet şenliğinde devlet erkanıyla sohbet ediyor. Surnâme-yi Vehbî, res. İbrahim, 1720-28. Topkapı Sarayı M. Ktp. A. 3594, s. 106b. [3] 15. yüzyıl âlimi Gümüşlüoğlu Şeyh Abdurrahman çile kemeri kuşanmış hâlde irşad postunda. Taşköprizâde Ahmed, Şekâiku’n-numâniyye, çev. Mehmed Hâkî (Hadâiku’r-reyhân), res. Nakşî, TSMK, H. 1263.

    2. Takiyyüddin’in rasathanesi padişah fermanıyla ezildi…

      Takiyyüddin’in rasathanesi padişah fermanıyla ezildi…

      Politikanın vahşi iklimi büyük denizci Pîrî Reis’i başından etti (1554). Takiyyüddin Râsıd’ın gözbebeği rasathanesi ise yerle yeksan edildi (1580). Hezarfen Ahmed’in uçuşu da (1632) 4. Murad tarafından tehlikeli bulunacak, kendisi Cezayir’e sürülecekti. Bu toprakların siyaseti, yetenekli ve sıradışı insanları nasıl devredışı bırakmıştı?

      Tophane sırtlarından gökyü­züne uzanan görkemli gözlemevi, 22 Ocak 1580’de, Boğaz cihetindeki kadırgalardan Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa tara­fından top mermileriyle dövü­lüyor; Takiyyüddin Râsıd, evladı yerine koyduğu kuleyle birlikte içindeki onlarca icadın tarumar edilişini kimbilir hangi tepeden içi sızlayarak seyrediyordu. Hâmisi Hoca Sâdeddin Efendi, dostunun canını kollamak için onu çekip bir yerlere saklamıştı. İnsanlar ise, “davet ettiği felaketler” yüzünden Râsıd’a kin güdüyordu. Kendi köşesinde 5 yıl daha yaşadı âlim; sonra cevherini yitiren bir yıldız gibi karanlıkta sönüp gitti.

      Takiyyüddin Râsıd 1526’da Şam’da yaşayan eğitimli bir Türk ailesinin çocuğu olarak doğdu. Ulu atası Mengü Bars, Selahaddin Eyyubi’nin Lazkiye komutanıydı. 1550’lerde İstanbul’a göçettiler. Şeyhülislam Ebussuud Efendi’den dersler aldı. Edirnekapı Medre­sesi’nde müderrislik ve bir süre Kahire’de kadılık yaptı. Burada daha önce Uluğ Bey’in Semerkant Rasathanesi’nde çalışmış olan Kutbüddin Efendi ile tanıştı; verdi­ği kitapların tesiriyle astronomiye yöneldi. 1570’te İstanbul’a dönüp Galata Kulesi’nde gözlem çalışma­larına başladı. Ertesi yıl 2. Selim’in müneccimbaşısı oldu. O dönemde astroloji (yıldız falı) ile astronomi (gökbilimi) içiçe geçmişti. Padi­şahlar müneccimbaşılardan savaş ve önemli tayinler gibi hususlarda uğurlu tarihleri belirlemelerini ve bazen de gökyüzündeki alametleri okuyup bilinmezi öngörmelerini bekliyordu.

      Kapak-Dosyasi-Emre-1
      Takiyyüddin ile yanındakiler. Rasathanede çeşitli aletlerle 16 kişinin çalıştığı görülüyor (Seyyid Lokman, Şehinşahnâme 1, res. Nakkaş Osman, 1581. İ.Ü. Nadir Eserler Ktp., FY 1404, s. 57a.).

      1574’te 2. Selim’in ölmesi ve 3. Murad’ın tahta çıkmasıyla yeni hükümdarın Manisa’daki hocası Sâdeddin Efendi, devlet idare­sinde sözügeçer biri konumuna yükseldi. Takiyyüddin’in çalışma­ları bu âlimin dikkatini çekiyordu. Sâdeddin Efendi zaman zaman rekabet etseler de yılların tecrübeli sadrazamı Sokullu Mehmed Paşa ile Takiyyüddin’in yetenekleri ko­nusunda hemfikir oldu. Beraberce âlimi padişaha takdim ettiler; çalışmaları için ihtiyaç duyduğu rasathanenin devlet tarafından inşaı ve âlime maaş bağlanması, asistanlar tayini konusunu açtılar.

      Osmanlılar’ı mağlup eden Timur’un torunu Uluğ Bey büyük bir gökbilimci-âlim olarak adını tarihe yazdırmış, çağına damga vuran bir zîc (yıldız cetveli) hazır­lamıştı. Şimdi de Osmanlı sultanı Timurlular’dan büyük olduğunu ispat etmeli, eskiyen bu zîci yeni gözlemlere göre yeniletmeliydi. Padişah bu fikri beğendi, 1577’de içinde konaklama alanları, gözlem kuyusu, alet-edevat ve kütüphane barındıran bir kule dikildi. Takiy­yüddin buradaki çalışmalarında yıldızların yerini daha isabetli gös­teren bir cetvel hazırladı; dakika ve saniyeleri gösterebilen meka­nik saatler icat etti; Galileo’nun 1609’da gökyüzü gözlemlerinde kullanmasından önce daha basit (gemilerin yelkenlerini uzaktan görebildiğini yazdığı) bir billur/ mercek üretti. Ay’ın, Dünya’nın ve diğer gezegenlerin hareketlerin­deki düzensizlikleri günümüzde bilinen değerlere yakın biçimde hesapladı. Bu çalışmaları için maaşı yetmediğinde, Mısır’daki taşınmazlarını sattı.

      Takiyyüddin’in parlayan yıldı­zı, 1577’nin Kasım ayında dev bir kuyrukluyıldızın İstanbul sema­larında belirmesiyle gölgelendi. 3. Murad batıl itikatlara eğilim­liydi; yıldızın manasını sordu. Takiyyüddin astrolojiye karşıt olan astronomlar arasında mıydı bilinmez, belki de zaruretten bir cevap verdi: Kuyrukluyıldız, İran’a Safevîler üzerine yapılacak seferin zaferle neticeleneceğinin işaretiydi. Bu cevapla padişahı başından savdığını sandı. Yine 1577’de payitahtta patlak veren veba, Kanunî’nin kızı Mihrimah Sultan, Kaptanıderya Piyale Paşa ve Şeyhülislam Hamid’in canına mâlolunca halk ve saray huzur­suzluğa kapıldı. Artan enflasyon ve yaklaşan hicri binyıl, kıyamet beklentilerini körükledi. Bir gü­nah keçisi, bir kurban lazımdı.

      1578’de İran’daki taht mü­cadelelerinin yarattığı fırsat, Sokullu’nun muhalefetine rağmen Lala Mustafa Paşa gibi fatih vezirlerce değerlendirilmek istendi; ancak İran seferinden çabuk ve kesin bir zafer çıkmadı. Gözler Takiyyüddin’in Topha­ne’de yükselen rasathanesine çevrildi. O meşum kuyrukluyıldız görüleli beri hiçbir şey yolunda gitmemişti. Belki de onu İstanbul semalarını, gökyüzünü seyredip duran Takiyyüddin davet etmişti! Üstelik bu rasathanede sonra­dan dine girmiş “dönmeler” de çalışmaktaydı!

      Kapak-Dosyasi-Emre-2
      Takiyyüddin ve kuyrukluyıldız. 1577’de İstanbul semalarında beliren kuyrukluyıldızın ölçüm ve gözlemlerini yapan Takiyyüddin sonun başlangıcından habersizdi. (Âlî, Nusretnâme, res. ?, 1584. Topkapı Sarayı M. Ktp. H. 1365, s. 5b.)

      Ölen Hamid Efendi’nin yerine şeyhülislamlığa getirilen Edirneli Şeyhülislam Kadızade Ahmed Efendi, daha evvel Rumeli kazaskerliğinden azledilmesine sebep olan Sokullu Mehmed Paşa’ya garaz bağlamıştı. Laf taşıyanlar paşa ile aralarını açmış, Boşnak Sokullu Mehmed Paşa’nın akrabalarını çeşitli mevkilere getirmesinin yarattığı “devşirme nefreti”ne gizliden gizliye Kadızade de kapılmıştı. Yaşlı veziriazam, Sultan 3. Murad üzerindeki eski nüfuzuna sahip değildi; yorgundu ve muhalifleri savaşlarda önemli başarılar elde etmiş parlak isimlerdi. Paşa, 1579 Ekim’inin 12. günü, ikindi divanına dert anlatmaya gelen bir derviş tarafından yüreğine saplanan hançerle can verdi. Derviş güya yıllar önce idam edilen şeyhi Hamza Bâlî’nin inti­kamını almıştı ama, bu ani ölüm daha çok Sokullu karşıtı olanlara yaramıştı.

      Kapak-Dosyasi-Emre-3
      Halkalı araç. İstanbul Rasathanesi’nde gökbilimciler, gök cisimlerinin enini boyunu ölçmeye yarayan “zâtü’l-halak” isimli araç ile gözlem yapıyor (Şehinşahnâme 1, s. 56b.).

      Paşa ölünce Hoca Sâdeddin’in de talebesi 3. Murad üzerindeki etkisi sarsıldı. Bir sonraki sar­sıntı, ahali arasında “uğursuzluk mıknatısı” olarak görülen rasat­haneyi bulacaktı. 1580’de Şey­hülislam Kadızade, Sokullu’nun adamlarına yönelik tasfiye pla­nını devam ettirerek rasathaneyi hedef alan bir rapor yazdı. Kadı ve şair Ataî’nin 1634’te tamamla­dığı Zeyl-i Şekâik’te ballandırarak aktardığı raporda şöyle deniyor­du: “Rasat işi uğursuzdur, feleğin sır perdelerini aralayıp gizleri öğrenmeye çalışmak küstah bir cüret olup akıbeti tehlikeye dü­şürdüğü malumdur. Buna girişen ülkeler zelzeleler ile harap olur.” Şeyhülislam Kadızade, Uluğ Bey’in rasat merakının onun oğlu tarafından öldürülmesiyle sonuçlanan kargaşalık günleri­ne sebep olduğunu söylüyordu (Ayrıca onun rasat işini melekle­rin bacaklarını dikizlemek olarak tanımladığı da söylenir. Elbette o bunların dinde yer almadığını bilecek kadar kitabi tedrisattan geçmişti, Takiyyüddin gibi o da Ebussuud’un öğrencisiydi). Kadızade ayrıca Kur’an’ın ezber­lenmesinden ibaret darülkurra medreseleri kurmuş ve raksın helal mi haram mı olduğunu tar­tışan eserler yazmıştı. Rasathane onun dünya görüşüne aykırıydı belki ama, esas olarak siyasi ikbal ve intikam arzularının hedefin­deydi. Hamisiz kalan padişahın hocası Sâdeddin’e ve birkaç yıldır süregelen belaları bahane ederek onun himayesindeki Takiyyüddin’e saldırma vaktiydi. Dedesinden beri devlet üzerin­de sürekli uzayan bir muktedir gölgeye sahip Sokullu’dan sıkılan Sultan 3. Murad, bu yeni dönem­de, şeyhülislamın sözlerine kulak verdi: 22 Ocak 1580 tarihli hatt-ı hümayunuyla Kaptanıderya Kılıç Ali Paşa’ya Tophane kıyılarından rasathaneyi topa tutmasını bu­yurdu. İçindeki icatlarla birlikte yıkılan binanın enkazı, çevresin­deki gözlem kuyularına doldu­ruldu; nice göz nurları tarihin derinliklerine gömüldü gitti.

      Kapak-Dosyasi-Emre-4
      Sokullu’nun ölümü. Sokullu Mehmed Paşa’nın bir derviş tarafından hançerlenmesi rasathaneyi sahipsiz bırakmış; batıl inançlar güç kazanmıştı (Şehinşahnâme 1, s. 133a.).

      Takiyyüddin Râsıd, Galileo’dan (öl. 1642) önce teleskop benzeri bir alet kullanan Danimarkalı astronom Tycho Brahe’den (öl. 1601) bile önce bir gözlemevi için mekanik-dakik saatler yapmıştı. Flaman matematikçi Simon Stevin’den (öl. 1620) önce Doğu’da ondalık kesirlerin bilindiğini ortaya koymuştu.

      Rasathane so­nuçta sadece üç yıl yaşayabildi. Brahe’nin “Gökyüzü Şatosu Ura­nibourg”, İstanbul’daki rasathaneden 1 yıl sonra kurulacak ama çeyrek asır hizmet verecekti. Bu sayede Kepler gibi astrono­mi yasaları (eliptik gezegen yörüngeleri yasası) üreten bir dehanın yolu açılmıştı. Takiyyüddin Rasat­hanesi’ni topa tutan güllelerin bu toprak­larda baş verecek ne gibi tohumları daha toprağa ermeden iğdiş ettiğini tahayyül etmek bir hayli zor ve can acıtıcı.

    3. 1 Nisan: Şaka doluyor insan nükteyle yumuşuyor canlar

      1 Nisan: Şaka doluyor insan nükteyle yumuşuyor canlar

      Her şeyin şaka olma ihtimalinin bulunmadığı, şakanın bir yeri ve zamanı olduğu günleri; latifenin latifini; halka şaka yapılmasını değil de halktan şakalar yapılmasını; ağır geçen bir kıştan sonra baharı neşeyle karşılamayı özledik. Bizi genellikle, rahatlatan şakalar birleştirir. Kimi şakalar da “aramıza hoşgeldin” demenin hınzırca bir yoludur.

      Son zamanların usandı­ran “şaka mı?” sorusunu, sosyal medya jargonunun yeni kalıplarından biri hâline gelmesiyle daha fazla duymaya başladık: “Bu yazıyı yazmam şaka mı?” gibi… Her şeyin şaka olma ihtimalinin bulunmadığı, şa­kanın bir yeri ve zamanı olduğu günleri; latifenin latifini; halka şaka yapılmasını değil de halktan şakalar yapılmasını; sadece hava durumu bakımından değil, bir­çok yönden ağır geçen bir kıştan sonra bahar mevsimini neşeyle karşılamayı özledik belki.

      1 Nisan gayriresmî biçimde Dünya Şaka Günü olarak kutla­nıyor; dünyanın dörtbir yanında yürekler bir anlığına ağızlara geliyor; sonra şakaların ilanı yüreklere su serpiyor. Yeni bağlar kuruluyor veya bağlar güçleni­yor; şakadan hazzetmeyenler uğradıkları alay karşısında faille­re içten içe bela okuyor. Farkında olmasak da büründüğümüz bu yeni neşeli hâlimizle atalarımızın her Hıdrellez’de yaptıkları gibi türlü oyunlarla baharın gelişini kutluyoruz aslında.

      Laklakiyat_1
      Tarihe yolculuk eden sosyal medya kullanıcısı:
      “Tum orduya su tasiyan adam saka mi?”

      Dünya Şaka Günü’nün köke­nini saptamak, insanlığın şaka yapmayı neden sevdiğini tespit etmek kadar zor. Bir görüşe göre 16. asır Fransasında yılbaşının Nisan’dan Ocak’a taşınma­sı sonrası, 1 Nisan’da yeni yılı kutlamaya devam edenlerle alay etmek için “Dünya Aptallar Günü” olarak kutlanmış ilkin. Mizah araştırmalarında şaka ve gülmeyi neden sevdiğimizle ilgili ise birkaç teori var: “Üstün­lük teorisi”, şaka mağdurlarına karşı akılca “üstünlüğümüzü” görüp neşelendiğimizi söylerken; “uyumsuzluk teorisi”, umduğu­muzla bulduğumuz arasındaki ilişki yoksunluğunu gülmenin sebebi olarak öne çıkarıyor; “rahatlama teorisi” ise bastırıl­mış enerjinin ortaya çıkmasına dikkati çekiyor. Bizi genellikle, rahatlatan şakalar birleştiriyor: Düğünde damadın, kışladaki ilk gününde askerin, meslekteki ilk iş gününde davul tozu minare gölgesi aramaya yollanan çırağın uğradığı şakalar böyle şakalardır; edilen oyun “aramıza hoşgeldin” demenin hınzırca bir yoludur.

      Bizde şakanın takvimlerle bir ilgisi yoksa da geçiş dönemleriyle ilgisi olduğu belli. Yeni başlan­gıçlar şakayla selamlanır. Şakaya -eğer eşek şakası değilse- alın­mak olmaz. Ayette (Târık: 13-14) Kitab’ın hakikatini vurgulamak için “şaka olmadığı” söyleniyor. Öyleyse, şaka olan da tümden ha­kikatdışı oluyor. Heysemî’nin (öl. 1405) aktardığına göre Peygam­ber de şakayı severmiş; öyle ki ihtiyar bir kadına “Yaşlı kadınlar cennete giremeyecek” dedik­ten sonra oraya genç hâlleriyle gireceklerini söyleyip yüreğine su serpmiş. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İslâm kültüründeki şaka türlerinin ayrımını veriyor: “Tehekküm, ciddiyet görünü­münde alay; hezl, mizah ve alay görünümünde ciddiyettir. Latife ve nükte ise kimseyi incitmeme, zarafeti ön planda tutma açı­sından hezlden ayrılır.” 1 Nisan şakaları da latife-nükte sınıfına yakın görünüyor. Osmanlılar için aşağıdan ge­len şaka biraz netameli bir şeydi. Öyle ki şakacılık Orhan Camii’nin işçileri Hacivat’la Karagöz’ün başına mâlolmuş olabilir. Şeyh Lâmiî Çelebi (öl. 1532) Letâifnâme (Şakalar Kitabı) adlı eserinin giri­şinde, böyle bir kitap yazdığı için neredeyse iki büklüm olmuş ve yazdıklarının “ders verme” niteli­ğinden ötürü yararlı olabileceğini açıklamak durumunda kalmış.

      Laklakiyat_2
      — Ateşin var, virüs kapmışsın.
      — Hocam o pandemi tedbirleriniz falan, şaka didilerdi.
      — Tedbirler tarihsel olarak şaka olabilir, tıbbî olarak hâlâ geçerli.

      Kimi zaman ise siyasi bir görünüm arz etmiş şakalar. Hoca Sadeddin’in aktardığı­na göre, Anadolu Kazaskeri Kemalpaşazâde (öl. 1534) Sultan Selim’e Mısır’daki askerlerin Anadolu’ya dönmek istediğini anlatmak için bir türkü yaktık­larını uydurmuş: “Nemiz kaldı bizim mülk-i Arab’da / Nice­dir dururuz Şam u Haleb’de / Cihan halkı kamu ayş u tarabda / Gel âhî gidelim Rûm illerine”. Sultan bunun şaka olduğunu anlayıp, Kemalpaşazâde’ye şakalarının gerçek sanılması sebebiyle katledilen hocası Molla Lutfi’yi hatırlatmış. Eh, şaka, daima bir üst makamdan aşağı doğru gelir; gelmiyorsa da tersine döndürülür. Birine oyun edilen şakalar, “aşağı yönlü”yse Osmanlılar tarafından sevilmiş gibi duruyor.

      1720’de 3. Ahmed’in oğulları için düzenlenen şenlikte, afyon tiryakilerine bahşiş verilir gibi yapılıp sepetlerden yılanları ve zincirlerinden ayıları salıver­mişler. Şenlik düzeni, gündelik hayatta yapılamayacak şeylerin yapılmasına olanak tanımış: İçi su dolu kırbalarla dolaşan tulum­cular geleni geçeni ıslatıyormuş, ürkütücü otomat heykeller bir anda bağırıp seyircilerin ödünü patlatıyormuş.

      Laklakiyat_3
      — Zavallı tiryakiler, ikram var sandılar, şaka-yı hümayuna
      uğradılar.
      — Asıl şaka ikram deyü yere atulan çürük akçadur, fırına var
      bakalum anunla, etmekçi nasıl güler ol şakaya!

      Bahaî Veled Çelebi’nin 19. yüzyıl sonlarında derlediği bir Nasreddin Hoca fıkrasında ise bu defa toplum, fert karşısında üst konumdadır. Hoca eşeğine bin­miş yola çıkacakken ahali tara­fından bir “eşek şakası” yapılmış: “Hocam sen öldün, seni yıkayıp kefenlememiz gerek” deyip ho­cayı zorla indirip kefenlemişler. Oradan geçen bir başka adamı da cenazeye çağırmak istemişler; adam “acelem var” demiş. Hoca adama teneşir üstünden “Nafile çabalama, benim işim seninkin­den aceleydi ama ne çare ki ecel gelmiş” demiş.

      Şaka yollu ölen Hoca gibi, va­kanüvis ve tabip Şanizade Meh­med Efendi de 1826’da gerçekten şaka sebebiyle ölmüş: Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra Bektaşî olduğu öne sürülen Şanizade, Tire’ye sürülmüştü. 2 ay sonra bu duruma üzülen 2. Mahmud, âlimin affını ilan etmek için bir kavas göndermiş. Adam acı bir şaka yapmak için olacak, “Şanizade’nin ıtlâkına (salıverilmesine) ferman getir­dim” yerine “itlâfına (katline) ferman getirdim” deyince bunu pencereden işiten Şanizade kalp sektesinden gitmiş.

      Şaka bir yana…

      [1] Bir saka (Osmanlı su taşıyıcısı) sırtında bir su kabı ile. Fransız diplomat Pierre de Girardin tarafından İstanbul çarşı ressamlarına sipariş edilmiş 1720 tarihli albüm. Fransa Ulusal Ktp., N.Od.6, s. 46. [2] Tedavi esnasında hekim. Sabuncuoğlu Şerafeddin, Cerrâhiyye-i Hâniyye, 1466. Fransa Ulusal Ktp., Supplément turc 693, s. 176b. [3] 3. Ahmed’in oğullarının sünnet şenliğinde sadrazamın emriyle şakaya uğratılan tiryakiler. Vehbî, Surnâme, res. Levnî. Topkapı Sarayı M. Ktp. Ahmed, 3593, s. 67a.

    4. Hubbî Hatun’un mesnevisi ve sınır tanımayan tesiri…

      Hubbî Hatun’un mesnevisi ve sınır tanımayan tesiri…

      16. yüzyıl divan şairi Ayşe Hubbî Hatun’un kayıp mesnevisi Estonya’daki Tartu Üniversitesi’nde bulundu. Bu gelişmeyle anımsadık ki Osmanlı kadını, arkasına itildiği perdeyi aralamak ve hayata karışmakta sandığımızdan çok daha istekli ve cesur. Şair, işinsanı, haydut, cambaz ve katil; tüm insani olabilirlikleriyle birkaç kadın görünümü.

      Kadın; 15. yüzyılda yazıya geçirilen Dede Korkud hikayelerinde düzlük­lerde erkeklerle at yarıştıran, 11. yüzyılda Karahanlı saraylısı Yusuf Has Hacib tarafından ise “eve kapatılması gereken, içi dışı bir olmayan” olarak tanım­lanmıştı. Osmanlı sarayında Enderun öğrencilerine oku­tulan Kırk Vezir hikayelerinde kadın güvenilmez ve hilekardı. Erkek şairler onlar için “saçı uzun aklı kısa” diyor, “nâkı­sü’l-akl” (aklı noksan) tamla­ması sözlükte “kadın”a karşılık geliyordu. Hâl ve hareketleri, giyim kuşamları bizzat padişa­hın nasihatnameleriyle ayar­lanıyordu. Timar defterlerinde erkekler yazılır, kadınların ad­ları anılmazdı. Çoğu evli kadın ana babasıyla görüşmek için dahi olsun evinden çıkamaz, kıskanç kocalar eşlerini boşa­makla tehdit ederdi. Erkekle­rin kadınlarla olan nikahları, hemcinsleriyle giriştikleri ucuz iddialaşmalarında masaya ko­nulan yitirilebilir şeylerdi.

      Kanunî’nin şeyhülislamı Kemalpaşazâde (ö. 1534), Yusuf u Zelîha mesnevisinde kadın­larla ilgili şöyle demişti: “İyisini diyemem içinde yoktur / Velâkin yavuzu (kötüsü) gâyetle çoktur / İyisi bunların dahi iyidir / Amma denilemez ki iyisi işte budur.” 2. Bayezid’in çevresinde yer alan Amasyalı Mihrî Hatun (ö. 1512 sonrası) kadına yönelik olumsuz algıya yönelik bir cevap niteliği taşıyan şu şiiri yazmıştı diva­nında: “Bir müennes (dişi) yeğ durur kim ehl ola / Bin müzek­kerden (erkekten) ki ol nâ-ehl ola / Bir müennes yeğ ki zihni pâk ola / Bin müzekkerden ki bî-idrâk ola.” Kısacası “Bir akıllı ehil kadın, bin akılsız-yetenek­siz erkekten yeğdir” diyordu.

      kadin_dosyasi_3
      Şenlikte kadın. Şehzâde Mehmed’in sünneti şerefine Atmeydanı’nda düzenlenen 1582 şenliklerinde seyirci olmalarına göz yumulan kimi kadınlar sağ köşeden erkek dansçıları izliyor. İçlerinden biri seyretmekten sıkılıp gösterinin bir parçası olmak istediğinde erkek kılığına bürünüp at sırtında meydana atılmıştı, tabii nakkaş o anı resmedemedi. İntizâmî Surnâmesi, 1344.

      16. yüzyıl divan şairi Ayşe Hubbî Hatun’un kayıp Hurşid ü Cemşid (1552-53) mesnevisi Estonya’daki Tartu Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunarak geçen aylarda yayımlandı. Ayşe Hubbî Hatun (ö. 1590), 2. Selim’in hocası Şemseddin ile evli seçkin bir kadındı. Bu eserindeki bir şiirinde “aklı noksanlardan olduğunu”, ilim ve nasihat yazı­mıyla değil eski aşk hikayeleriy­le ilgilenmesi gerektiğini, adeta verilmiş bir toplumsal cinsi­yet rolünü oynarcasına (veya gururlu erkekleri iğneleyerek) kendi kendine söylüyordu: “Çün oldun nâkısâtü’l-akldan sen / Degül lâzım ki ola her sözün ahsen…” Şiirlerinde çoğunlukla erkeklere ait bir işten, gaza­dan dem vuran Hubbî’nin bu tavrı, şairler derlemesi yazan Kınalızâde Hasan (ö. 1604) tarafından beğenilmiş olmalı ki “söyleyişi dahi kız nakşı gibi değil hayli merdâne” diyerek över onu. Diğer bir şair biyog­rafisi derleyicisi Âşık Çelebi (ö. 1572), onu erkeklerle değil kadın divan şairleriyle mukayese eder, yine de ataların “erkek aslan aslan da dişi aslan aslan değil mi” sözünü anımsatarak onun erkek şairlerden aşağı kalır yanı olmadığını ima eder. Hubbî Hatun erkeklerin küçümseyici yargıları tarafından kuşatılmış kadınlardan biri olmasına rağ­men konumunu da kullanarak adını tarihe önemli bir şair ola­rak yazdırdı. Ama bunu başka ölçeklerde de olsa başarmış, perdeyi aralayıp erkeklere ait sayılan tarih sahnesine atlamış birçok kadın vardı.

      kadin_dosyasi_5
      Hurşid ile Cemşid. İranlı Selman-ı Sâvecî tarafından 1376’da yazılan eser Ayşe Hubbî Hatun tarafından Türkçe’ye uyarlandı ve çok sevildi. Bu minyatürlü sayfada Çin kralının oğlu Cemşid’in Rum kayserinin kızı Hurşid’in huzuruna gelip aşkıyla kendinden geçmesi gösteriliyor, kadın figür tahtında üstün bir konumda betimleniyor. Oriental Manuscripts-Otto Friedrich von Richter Koleksiyonu.

      Usulden olmamasına rağ­men, vergi tespit kayıtlarını içeren 1616 tarihli Halep avâ­rız-hâne defterine muhtemelen hepsi dul olan Mısriye, Şerife, Fatma, Şehriban ve Merlin hatunlar her nasıl olduysa kendilerini hane reisi olarak kaydettirmişlerdi. Kanunna­melerde timar topraklarının miras bırakılması söz konusu olduğunda kadınların hak sahibi olamayacakları açık­ça ifade edilmesine rağmen Ankara taşrasında ünlü Âşık Paşa soyundan gelen bir ailenin gelini Şakire Hatun, ölen sipahi kocası Abdi’nin idaresinde­ki topraklarını ve yıllık 5 bin akçeyi aşan gelirini 1570’lerde padişah beratı ile teslim almış, bu gelir karşılığında -savaşlara bizzat katılamasa da- 2-3 zırhlı süvariyi donatıp orduya verme sorumluluğunu yüklenmişti. 24 Eylül 1756 tarihli bir padişah beratı Aliye Zeliha Hatun’a İs­tanbul Gümrüğü’ndeki işletme haklarını, 15 Eylül 1776 tarihli berat Rabia Hatun’a Atmeyda­nı’ndaki Firuz Ağa Vakfı’nın mütevelliliğini (idareciliğini), 20 Eylül 1789 tarihli bir başka berat ise Naile Hanım’a Tekfur Sarayı mumhane işletmecili­ğini veriyordu. Kadı sicillerine bakılırsa hukuki haklarının farkında olan kadın az değildi. 1580’de fahişe olduğu gerekçe­siyle Edremit Soğanyemez’deki evine girilen Sultan Hatun, asayiş amiri subaşının evinden aşırdığı değerli kaftanını iti­razla geri almış ve kadı izni ol­madan evine girilmesinin hak ihlali olduğunu onaylatmıştı.

      kadin_dosyasi_4
      Bir Avrupalı elçinin İstanbul’da çarşı ressamlarına ısmarladığı albümde bir hanım sultan, muhtemelen Kösem veya Turhan, padişahlara yaraşır tahtında taç giyip oturuyor. Albüm, 1650-1699.

      Bazıları da hukuku çiğneme­nin, çizilen sınırları aşmanın yollarını yoklamıştı: 1572’de Döndü isimli Ayıntab’ın (Antep) Güllüce köyünden evli bir kadın aşk belasına uğrayıp başka bir adama tutulunca kocasını sıçanotlu bir yumurta hazır­layarak zehirlemeye çalışmış, hastalanan koca mahkemeye başvurmuştu. Trabzon Bab-ı Pazar mahallesinin hâli vakti yerinde sakinlerinden Havva Hatun, 1632’de nedeni bilinme­yen bir biçimde 6 cariyesiyle beraber Ömer adlı komşusu­nun evine baltalarla saldırmış, değerli birkaç parça eşya alarak kaçmıştı. 1582 sünnet şenli­ğinde gösterileri kıyı köşeden izlemelerine müsaade edilen kadınlardan biri, tarihçi Âlî’nin Câmiü’l-buhûr’da yazdığına göre, illallah edip erkek kılığın­da ata binmiş, Atmeydanı’nın ortasına dalmış, akrobasi göste­risi kendisini tanıyan bir işgüzar tarafından bölününce padişaha şikayet edilip yargılanmıştı. Bir suç işlemediğini ifade eden kadın serbest bırakılmıştı.

      Kadının “fitne yaratan doğasının” karantinaya alın­ması, onun yaşamda var olma, görünme ve görme, adını duyurma, faal olma dürtüsünün önüne geçememiş gibi görü­nüyor. Osmanlı kadını, modern dönemdeki bilinçle değil ama doğal bir itkiyle, toplumsal ha­yata göbeğinden karışmak için yerinde durup beklemeyen et­kin simalara sahipti ve cinsiyeti genellikle erkek sayılan koca tarihe bir biçimde kendisini saydırmıştı.

    5. Şiiri çalanın dili kesilmelidir edebiyatın fetvası böyledir

      Şiiri çalanın dili kesilmelidir edebiyatın fetvası böyledir

      İntihalin bir suç sayılması; sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş, matbaanın yaygınlaşması ve birey fikrinin olgunlaşması sonucu ancak 19. yüzyılda gerçekleşti. Önceki hikayeler, şiirler ve ilmi eserlerse bugüne nazaran daha fazla “kamu malı” sayılıyordu. Şeyh Galib, bizzat Mevlânâ’dan aldıklarını “çaldımsa da mîri malı (kamu malını) çaldım” diye savunmuştu!

      Günümüzde edebiyat eserleri üzerinden tekrar gündeme gelen intihal (bir kimsenin başkasına ait bir şiir veya sözü kendisine nisbet etmesi-mâl etmesi- İslâm An­siklopedisi) tartışmaları zamana has nitelikte olsa da, tarihteki benzer suçlamaların politik temelleri ve metinlerin birbiriyle olan akrabalığı kadim olgulardır.

      İntihal, güncel sözlüklerde “başkalarının yazılarından doğrudan veya değiştirerek bölümler alıp kendininmiş gibi gösterme” olarak tanımlanıyor. Muslihuddin Mustafa tarafından 1545’te yazılan Ahterî-yi Kebîr adlı Arapça-Türkçe sözlükte ise “gayrı şairlerin şiirin kendüye insâd ve intisâb etmek (dayan­dırıp sahiplenmek)” diye tanım­lanmış. Anlaşılacağı gibi tarihte intihal kavgaları daha çok şiir ve hayal (kurgu) alanında kopuyor; ilmî konuları ele alan eserler akıl sahiplerinin ortak malı olarak görülüyordu. Şairler faillere “düzd-i sühan” (söz hırsızı), fiile “sirkat/plagiare”, çalınana da “serika” demişler. Doğu’da İslâm öncesi Arap şiirinden itibaren mesele öyle çetrefilleşmiş ki aşırmanın alt dalları oluşmuş: “Nesh” (bütünüyle çalmak), “il­mam/selh” (kelimeleri değiştirip anlamı çalmak), “aks” (manayı değiştirip cümleyi çalmak), “mesh/kubhü’l-ahz” (kelimeleri değiştirmeye çalışırken berbat etmek)…

      Şunlarsa intihal sayılmayıp hoş karşılanmış: “Hüsn-i ahz” (çalınanı geliştirmek), “nazi­re” (göndermeli bir benzerini yazmak), “tevârüd” (rastlantısal benzerlik), “iktibas” (alıntı) ve kalb (alay yollu alma, paro­di). Günümüzde “esinlenme”, “parodi” (alaycı taklit) ve “pastiş” de (övücü taklit) hoş karşılanan “yazınsal temaslar” arasında.

      gundem_minyatur_1
      — Koyu Yeşilli: Fettâh Ağam, bak bu şiirimi üç sene evvel yazmış idim, şimdi mîrî mal olmuş, doğruyu deyiver.
      — Mavili: Vallahi üstâd, ben a bu Mustafa Beğ’den aldım.
      — Açık Yeşilli: Vallahi ben de Hayrullah Beğ’den aldım.
      — Kırmızılı: Ben de üstâd, malum, senden akça ile almış idim.
      — Koyu Yeşilli: Eyü ol zaman akçasını vermeyenler, pamuk eller ceybe!
      (Hikayede alimler bir kelimenin imlasını tartışıyor… Atâî, Hamse, res. İbrahim, 1728. TSMK, R. 816, s. 91a.)

      İntihalin nerede başlayıp nerede bittiğini belirlemek özellikle matbaa öncesi dönemde bugünkünden güçtü: Elyazmala­rının nerede, kaç kopyası olduğu malum değildi; yazarlar aşırma yaptıkları eserin yegane nüsha­sına sahip olabilirdi. Matbaalar ve yayınevleri gibi sahiplik ve zamansal damgalama konusun­da belge üretecek kuruluşlar gelişmemişti (16. yüzyıl tarih­çisi Âlî gibi kendi kitabını vakfa bağışlayıp belgeleten uyanıklar nadiren çıkıyordu). Leyla ile Mecnun, Şirin ile Hüsrev, Yusuf ile Züleyhâ vb. öyküler defalarca farklı ellerle yazıldı; aynı sahne­ler farklı nakkaşların fırçasında can buldu.

      Belki söylenecek yeni bir şey de yoktu! Emevî saray şairi Ahtal (öl. 710), “Biz şairler kuyumcu­lardan daha hırsızız” itirafında bulunuyordu. 1. yüzyılda Romalı şair Martialis, “şair taslağı” Fidentius’un kendisine ait şiirleri çaldığını yazarak ilk kanı döktü. 9. yüzyılda Medineli âlim Zübeyr b. Bekkâr, şair Küseyyir’in eh­libeytten ayrılan kimi isimleri eleştirmesinden hoşlanmayıp onu şiir hırsızlığıyla suçlayan bir risale kaleme aldı. Basralı âlim-şâir Asmâî (öl. 831), men­subu olduğu kabileyi eleştiren Ferezdak’ı intihalle itham etti. İntihal suçlaması artık politik sahaya inmişti.

      Peygamberin sözlerinin aitlik sıhhatini araştıran hadis ilmi, İslâm tarihyazımına “bir kaynak gösterme hassasiyeti” kazandırmıştı. Bu nedenle olacak ki, Osmanlılar’ın 15. yüzyıl tarihçisi Âşıkpaşazâde Tevârîh-i Âl-i Osmân adlı ese­rine başlarken kitabın önemli kısmını -bugün bulunamayan- Yahşi Fakih Menâkıbnâmesi’n­den aktardığını açıklamıştı. “Sen o olayları görmedin ki nereden bilirsin?” diye eseri­ne bir soru düşerek, Timur’la ilgili bazı hadiseleri tanık Bursalı Koca Naib’den işittiğini kaydet­mişti. Takiben daha bütünlüklü bir Osmanlı tarihi yazan Neşrî ise kaynaklarını anmakta o denli titiz davranmamış; Âşıkpaşazâ­de’nin Koca Naib adlı kaynağını bile “ondan işitildi ki” diyerek ustaca çalmıştı (tarihçi Hakan Erdem, 2012’de Bilim Etiği Gü­nü’nde sunduğu bildirisinde bu durumu ayrıntılarıyla incele­miştir). Hezarfen Hüseyin Efendi ise (öl. 1691), Âlî’nin Fusûll-i Hall eserini neredeyse aynen alıp Tehlîsü’l-Beyân’ını düzmüştü (Rukiye Özdemir ve Süleyman Lokmacı tarafından 2020’de Kaf­kas Üniversitesi SBE Dergisi 25. sayıda karşılaştırmalı biçimde incelendi).

      Meşâirü’ş-şuârâ yazarı Âşık Çelebi (öl. 1572) Osmanlı şairleri arasındaki kimi intihal vaka­larından haber vermiştir: Şair Zâtî, Bayezid Camii avlusundaki falcı dükkânına gidip gelen­lerin şiirlerini sahipleniyor, sağa sola şiir de satıyordu. Aynı esere göre Deli Birader (öl. 1535), Hayâlî Bey’i şiirlerini çalmakla suçlayıp şu dörtlüğü söylemişti: “Şiir okudı Hayâlî Beg pek pek / Didüm anın kulagına yap yap / Bu gazeller senün midür didi kim / Issı (sahibi) çıkmaz ise benümdür hep”.

      gundem_minyatur_2
      — Amanın medet!
      — Koç: Selam! Cinânî’nin öyküsünden çıktım, onun aile dostu Atâî’nin Hamse’sindeki bu mükerrer hikayenin tasvirine girdim, âşıklara gizli yerde esna-yı cimalarında tosladım. Şimdi üç asırlık yolum var; Ömer Seyfeddin’in “Tos” nam hikayesine bir uğrayacağım, nasipse Beyoğlu’nda bir apartmana dalmak murâdım, Koyun Sarayı’na!”
      (Koç, sevişen çifte çarpıp onları kadınlar meclisine düşürüyor. Atâî, Hamse, res. ?, 19. yy. Free Library, J. Frederick Lewis, T. 97, s. 195a.)

      Benzer biçimde Şeyh Galib de (öl. 1799) Hüsn ü Aşk’ında Nâbî’yi intihalle suçlamış, ancak bizzat Mevlânâ’dan aldıklarını “çaldımsa da mîri malı (kamu malını) çaldım” diye savunmuş­tur! Şairlerin aşırmalarından yakınan Sünbülzâde Vehbî (öl. 1809), faillerin bir de bu işi söz sanatlarına yorarak sıyrılmaya çalıştıklarını ekler. Bir kadı da olduğundan, intihalciliğin hük­münü verir: “Sirkat-i şiir edene kat-i zeban lâzımdır / Böyledir şer-i belâgatta fetâvâ-yı sühan” (Şiiri çalanın dili kesilmelidir / Edebiyat kanununda sözün fetvası böyledir).

      Nevizâde Atâî’nin 1634’te ta­mamladığı Zeyl-i Şekâik adlı eser­de ise bu defa hikaye türünde çarpıcı bir intihal vakası aktarılır. Hikaye düşkünü 3. Murad (1574-1595) meddahla­rın aynı kıssaları anlatıp dur­masından sıkılıp Bursalı şair Mustafa Cinânî’den duyul­madık hikayeler bulmasını ister. Cinânî, Arap Binbir Gece ve Fars Şehname etkisindeki hikaye repertuvarından çıkıp Bursa, İstanbul, Edirne, Trab­zon, Selanik ve Ankara gibi yakın imparatorluk toprakla­rını ve çağında geçen tanıklı olayları da kapsayan öyküler derler. 1591’de tamamlayıp Bedâyiü’l-Âsâr (Görülmemiş Eserler) adını verdiği kitabını padişaha sunmadan önce, cetvelinin hazırlanması için İstanbul’da bir tezhip ustasına teslim eder. Ancak saray med­dahı Derviş Eğlence, tezhipçi ile anlaşıp hikayeleri ele geçirir ve Cinânî’den kitabından önce Sultana hepsini anlatır. Cinânî kitabı sunduğunda, 3. Murad “bunlar bizim Derviş Eğlence’nin meselleri” diyerek ona iltifat etmez; bir kapı ağası eline birkaç altın tutuşturur sadece. Şair ne yapıp ettiyse, tezhipçinin gadrine uğradığını ispat eder ve intihali ortaya çıkarır; bu hadise dillere destan olur.

      Sonraki yüzyıllarda Atâî’ye, Evliya Çelebi’ye ve Ömer Seyfed­din’e temalarını kaptıran Cinânî de, aslında Kırk Vezir hikayele­rinden ve Mevlânâ’nın Mesne­vi’sinden en azından birkaç tema ve öykü çatısı devşirmişti. Buna da artık kuşatıldığımız kültürün kaçınılmaz kıldığı “kanbağları” diyelim. İyisi mi 17. yüzyıl Fransız yazarı François de La Mothe Le Vayer den ilhamla, yüzlerce çi­çekten ufak-ufak nektar toplayan arı ile boyundan büyük taneyi alıp götüren karınca arasına kalınca bir çizgi çekmeyi deneyelim.

    6. 40 gün çile çekmekten 3 gün bungalov inzivasına…

      40 gün çile çekmekten 3 gün bungalov inzivasına…

      Bitmeyen varyantlarıyla salgın, etnik-dinî savaşlar, ekonomik darboğaz derken, insan türü kendisini cendereden çıkaracak yeni “iyileşme” alanları aramaya başladı. Kimileri geleneksel usullerle huzuru ararken kimileri de kitabi dinlerle Doğu öğretileri ve şamanlığı harmanlıyor; yeni nesil turistik-medyatik spiritüel ortamlara koşuyor.

      Hiç gördüğünüz bir rüya­nın hakikate dönüştü­ğü ve belki tüm akılcı­lığınızla kurduğunuz hayatı bir anlığına gözden geçirdiğiniz oldu mu? Bunu yaşamasak da yaşadığını söyleyen birilerini tanımışızdır. O aşkın gücün, size bir mesaj gönderdiği hissi…

      Şimdilerde birçok insan, böy­le bir “mucizevi an”a tanık olsun ya da olmasın üstün bir güçle (Tanrı ya da evrenle) arasında organik bir bağ, bir diyalog olduğunu düşünüyor; onun me­sajlar gönderdiğini, kendisini uyardığını, kolladığını… Elbette bunu ilk defa işitmiyoruz; bir­çoklarını tarihte Sûfî hareketler içerisinde elbette daha farklı biçimlerde okumuşuzdur.

      Ancak bu defa temel fark, insan teki olarak “çok değerli” oluşumuz. Aşkın güç bize çok değer veriyor; boynumuz bükük değil; neredey­se o güçle omuz omuza, kol kolayız ve bize çoğunluk­la bir perhiz de dayatmıyor. Ona iyi düşünceler göndererek karşı­lığında iyi şeyler alabiliyor, süreci yönlendirebiliyo­ruz üstelik. Çok daha havalıyız; ko­nak konak gezerek el avuç açmıyoruz ya da çarıkları­mızı paralamıyo­ruz yollarda. Bir haftasonu, ruhsal rehberlik organi­zasyonunun IBAN hesabına şöyle cüzi bir miktarı geçtikten sonra kendimizi küçük bir bungalovda buluyoruz. Üstümüze kilitlen­miş kapı 3 gün aradan sonra yavaş yavaş açılıyor; o şirin mahmur hâlimiz rehberimizin milyonlara koşan sosyal medya hesabında paylaşılıyor. Artık ünlü de sayılırız.

      Nietzsche istediği kadar “Tanrı öldü” desin, NASA ultra teknolojik cihazlarıyla dünya­dan yükseldikçe saman çöpü kadar bile cirmimizin olma­dığını kanıtlasın bize. “Ben bu koca evrende kimim ve ne­yim; miktarım, kıymetim ne?” sorusuna uzay boşluğu, buz gibi soğuk ve kulak acıtacak kadar sessiz bir yanıt versin isterse. İnsan insana merhamet etmedikçe, doğada ve aşkın bir güçte aramaya devam edecek o ana kucağından alışkın olduğu merhameti.

      İnsan türü başına gelebile­ceklerin pek azını kontrol ede­biliyor malum; birazcık olsun “iyi düşün iyi olsun” demeye, iyi­yi ummaya da hakkı, her şeyden önce yatkınlığı var. Kaygı, bu işin ticari ve turistikleşen taraf­larında; daha önemlisi evren­deki yerimizi akılla kavramaya çalışmanın meşakkatine ve acımasızlığına katlanamayacak kadar kırılganlaşıp hakikatin kıdemli okulunu, bilimi asmaya başlamamızda.

      Laklakiyat_1
      — Şeyhim be, bi’ keramet be şu ekonomiye?
      — Oğlum depresyondayım diyorum, bi’ gidin ya..
      Laklakiyat_2
      — Kâinata müspet kudretimizi gönderiyoruz ve tekrarlıyoruz:
      Akça, akça, akça…
      — Biraderim, bir ilim yolunu deneseydik?
      — Onu da deneriz ama şimdi vakit yok. Söyle: Akça…
      Laklakiyat_3
      — Tamam kapat; 30-40 güne aricam ben seni. İnzivadayım diyorum kızım, arama beni.
      Laklakiyat_4
      — Bak a buraya! Akçe say şu avcuma, yola giderim! Havalı tabii
      yaaa! Ben akçe verip itikada girmem, itikada girip akçe alırım; usul
      bu; haydi indirtme asayı koltuktan, başım zaten duman.
      Laklakiyat_5
      — Hayâtuma ummaduk eylükleri çekeyorum ve alup kabûl edeyorum 7-7-7.
      Teşekkür iderüm, teşekkür iderüm, teşekkür iderüm.

      Şaka bir yana… 1: 1. 15. yüzyıl âlimi Gümüşlüoğlu Şeyh Abdurrahman çile kemeri kuşanmış hâlde irşad postunda. Taşköprizâde Ahmed, Şekâiku’n-numâniyye, çev. Mehmed Hâkî (Hadâiku’r-reyhân), res. Nakşî, TSMK, H. 1263. 2. 16. yüzyıl bestekârı Tâbî ve bir arkadaşı. Meşâirü’ş-şuarâ, Millet Ktp., Ali Emiri-Tarih 772, s. 338a. 3. Zikir hâlinde bir Özbek derviş. Figures Naturelles de Turquie, Hüseyin İstanbulî’ye atfedilir, 1688. Fransa Ulusal Ktp., N. Od. 7, s. 29. 4. Gezgin Kalenderî derviş, Figures Naturelles de Turquie, s. 39. 5. Tebliğ dinleyenler. Erzurumlu Darîr, Siyer-i Nebî, c. III, res. Nakkaş Hasan, 1594-95. New York Halk Ktp., Spencer, Turk. ms. 3.

    7. İkona ve minyatürlere karşı çok ‘kırıcı’ davranan insan…

      Hıristiyanlıkta ikona kırıcılık (8. yüzyıl), İslâmiyet’te tasvirin yasaklanması (9. yüzyıl)… Minyatür/tasvir sanatı bu tarihten itibaren gitgide hayatın içinden konuları kapsamaya başladı. Gelgelelim bir uzlaşım yoktu: Fatih Sultan Mehmed kendi portresini çizdirecek kadar resme düşkün, oğlu 2. Bayezid babasının tasvirlerini kaldırtacak kadar tutucuydu.

      Resmin Tevrat’tan başla­yan yasaklanma öyküsü garip maceradır. Hıris­tiyanlıkta 8. yüzyılda bir süre yasaklanıp ikonalar kırıldık­tan sonra yine dini anlatmak amacıyla serbest bırakılır. Böyle bir yasak, 9. yüzyılda âlimler üzerinde uzlaşana kadar İslâ­miyet’te kesinlik kazanmadı. Kesinleştiği andaysa muta­savvıf ressamlar “bu dünya bir görüntü dünyasıdır; duyularla algılanan nesneler birer göl­geden ibarettir ve bu gölgeler idea’ların yansımalarıdır” diyen Platon’a kulak verdiler; Tanrı’nın yaratma yetkisinin nişanesi olan duyusal dünyayı taklide girişmeksizin, soyut/ kavramsal bir ressamlığa yönel­diler. Böylece iki boyutlu, gölge ve perspektif içermeyen bir minyatür/tasvir sanatı doğdu ve gitgide hayatın içinden konuları kapsamaya başladı. Gelgelelim tam bir uzlaşım da yoktu: Fatih Sultan Mehmed kendi port­resini çizdirecek kadar resme düşkünken, oğlu 2. Bayezid babasının tasvirlerini kaldırtacak kadar tutucuydu.

      3. Murad ve 3. Ahmed gibi oturak ve kitap meraklısı padişahlar bir dolu resimli kitap hazırlattılar; oğullarının sünnet düğünlerini “düğün fotoğrafçısı” gibi görevlendir­dikleri nakkaşlara resimlettiler; meşhur Osman ve Levnî böyle sivrildi. Görünüşe göre reaya da bu resimli kitapları seviyordu. Evliya Çelebi Seyahatnâme’sin­de, Bitlis’te bir şehnâmenin resimlerini karalayan Kadızâ­deli yobazın tartaklanıp paşa eliyle para cezasına çarptırıldığı ballandırılarak anlatılır. Ağus­tos 2022’de Eyüp Sultan türbe­sinde bir çinideki Rumi motifte “şeytan tasviri” gördüğünü iddia eden birkaç zevat da böyle bir ikonakırıcılık yapıp asırlık çinilere çekiçle saldırmıştı; Ka­dızâdeli kadar ceza görmediler! Yine aynı yıl Da Vinci’nin şöh­retli Mona Lisa’sı birkaç “iklim aktivisti”nin boyalı saldırısına uğradı (güya ki niyetleri tasviri kırmak değil imiş…). Demem o ki hâlen 21. asırda birçok resim ve tasvir varoluş mücadelesini sürdürüyor.

      identifier W.593.000213|date 2010-07-01|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
       — Oyna oğlum oyna, heh şöyle ellerini de aç… Ceyb-i fakiranemize üç benek mangır girsin! Hem gariplerin aklıyla oyna hem de yarının tek Tanrılı dünyasında yaşayacak heykeltıraşların ekmeğiyle…
      Laklakiyat_2
      — Efendim gölgesi olmayan tasvirleri de kıracak mıydık, arkadaşlar bir tane kırmış da?
      — ?
      identifier W.593.000251|date 2010-07-01|creator The Walters Art Museum (Baltimore/MD/USA)|contributor The Walters Islamic Manuscript Digital Project|contributor Bockrath, Diane|contributor Tabritha, Ariel|contributor Emery, Doug|contributor Gacek, Adam|co
      — Roma medeniyetinin eyü yanlarını alacan böyle, bi makascuk.
      — Ehehe… Günah değil mi ağam öyle?
      — Tapmadığın sürece sorun yok. Bencesi…

      Laklakiyat_4
      — Yok beğim abdest veren otomat ben değilim, kendisi sarayın hamamında bulunur. Şarapdar otomatım ben, ak cinnü var kızıl cinnü var, ne arzu buyurulur?.. Haram mı? Hangisi, şarap mı, heykel misal gölge sahibi bir otomat olmam mı, yoksa Cezerî Efendi’mizin bir de kalkıp tasvirimi kağıda işlemiş olması mı? O işi ulema bilür. Ak cinnü mi, kızıl cinnü mi?
      Laklakiyat_5
      — “Dünyaya iki İbrahim geldi, biri put yıktı biri put dikti” derler merhum Süleyman Han veziri-yiçün. Ben dahi put diktüm amma İbrahim Paşa misali değül, iğne ilen, ehe ehe. Pabuccu esnafınun maharetlerüni arz etmek gâyemiz beğim, gelme üstüme. Maharet sahnesünde yasak yok, ibadet secdesünde var. “Devr-i Lale ensâliyüz biiiz, zamânumuz geçmiiiş…”
      Laklakiyat_6
      — Heykel: Vıağğğr! Hem el ayağum oynar hem kükrer idim, puttan daha put, şirkten daha şirk olsam gerek idi. Amma şenlik nizamı, Hünkâr Murad huzurunda arz-ı endâm etdim… Yine de o tasvirimi karalayanı bulur isem aha bu topuz ilen… Sana ne etdiler yılan?
      — En sağdaki yılan başı: Benim dahi alt çenemi kırdı Sultan Mehmed spor içün. Keşke tasvir diye kırsa-yidi hiç olmaz ise manidar olur idi.

      Şaka bir yana… 1: Üç adam elle oynatılan Multan putuna tapınır. Acâibü’l-mahlûkât, derleyen Muhammed el-Tûsî, res. ?, Farsça, 16. yy. Walters Sanat Müzesi, W.593, 103a. – 2: Hz. Süleyman, önünde secde edilen Rum Kralı’nın portresini kırdırır. Tuhfetü’l-acâib, derleyen el-Tûsî, res. ?, 1388, Farsça. Fransa Ulusal Ktp., Supplément Persan 332, 165a. – 3: İki adam çıplak heykele dokunur. Acâibü’l-mahlûkât, Walters, W.593, 122a. – 4: Saki otomat. Yazan ve çizen Cezerî, Kitâb fî marifeti’l-hiyel. TSMK, A. 3472 – 5: Bir ayakkabı esnafı 1720 sünnet şenliğinde omzunda dikim maharetlerini gösteren bir kız kuklasıyla geçiş yapar. Vehbî, Surnâme, res. İbrahim, 1720-28. TSMK A. 3594, 154a. – 6: 1582 Atmeydanı sünnet şenliklerinde geçiş yapan hareketli ve sesli korkunç otomatlar. İntizâmî, Surnâme-yi Hümâyun, 1582-95, res. Osman. TSMK H. 1344.

    8. Osmanlıların soykütüğü: Selçuklu, Timurlu ve ‘öteki’

      Osmanlılar, 1402’de Timurlular tarafından parçalandıktan sonra güçlü bir kimlik ve imaj yaratmak için birbirinden bağımsız yazarlarla şecere arayışına girdi. Kurgu ve gerçek arasında yazılan eserler ve Osmanlıların “kendi kendine yeten bir tarih”e ulaşma çabasında Fatih’ler, Yavuz’lar, Kanunî’ler… “Altın tarih” peşinde oluşturulan imajlar…

      Osmanlıların ilk defa ne zaman tarih yazdıklarını kestirmek güçtür; elimiz­deki kaynakların tümü 1402’de Timur’a karşı girişilen Ankara Savaşı’ndan sonrasına dayanır. Mevcut en eski tarih metni Şair Ahmedî’nin 1402-1410 arasında yazılmış İskendernâme ekidir. Burada bir Oğuz vurgusu yapılır­sa da çok ayrıntıya girilmez.

      resim_2024-08-26_020738573
      Âdem’e kadar varız 16. yüzyılda Kanunî döneminde Derviş Mehmed tarafından yazılan Subhatü’l-ahbâr, peygamber ve hükümdarların Hz. Âdem’e kadar çıkan şecerelerini içerir. Safevîler hâlen Anadolu üzerinde Osmanlılara rakip konumundaydı ve Hindistan’da Timur oğullarından Babürlüler at oynatıyordu. Üstelik hicrî 1000 yıl yaklaşırken üç devlet hükümdarı da tüm Müslümanlar üzerinde egemenlik iddia edebilmek için mehdilik-kutbluk yarışına girmişti. Böyle bir şecere kitabının yazılması, artık düşük yoğunluklu bir çatışma hâlinde süregiden bu rekabetle ilişkili olmalıydı. Bu sayfada ortada Cengiz Han gösterilirken solunda Bakı Ağa isimli kurgusal bir Osmanlı ecdadı resmedilmiş. Osman’a kadar sayfalar boyu inen bir hat, “Cengiz evlatları, üzerimizde egemenlik iddia edemez” diyor sanki. Eser 17. yüzyılda resimlendi ve 2. Viyana Savaşı’nda Avusturyalıların eline geçti (Derviş Mehmed, Subhatü’l-ahbâr, res. Hüseyin İstanbulî, 1674. Avusturya Ulusal Ktp., COD. AF. 50).

      2. Murad’ın emriyle 1423-1437 arasında bir Selçuklu tarihi ya­zarak Osmanlıları yakın Anadolu Türk-İslâm geçmişine bağlayan Yazıcızâde Ali, onların Oğuzların Kayı boyundan geldiğini ve Sel­çuklularla “uzaktan” akraba ol­duklarını söyler. Orhan Gazi’nin imamı Yahşi Fakih’ten faydala­narak 1476-1481 arasında yazan Âşıkpaşazâde ise Osman, Er­tuğrul, Süleyman Şah, Kaya Alp, Kızıl Boğa diye uzayan ve Nuh oğlu Yafes’e kadar çıkan çoğu kurgusal bir kütük verir. Hikayesi pek tutulmayan Şair Enverî ise 1465 tarihli Düsturnâme’sinde Moğolları çağrıştıran, Selçuklu ve Seyyidler soyuna bağlanan alaşım bir şecere verir: Osman, Ertuğrul, Gündüz Alp, Şahmelik, Süleyman, Gazan (İlhanlı Gazan Han?), Ermiş, Çalış (Kutalmış’ın kızını alır), Tuğrul, Kayı, Oğuz Süleyman (bir Selçuklu prense­siyle evlenir), Oğuz Turunç Hatun (Ayyaz b. Osman isimli seyyidle evlenir), Oğuz Tümen Han. 15. yüzyıldan Kemal isimli bir tarihçi ise Selâtinnâme adlı eserinde Er­tuğrul’un 1. Alaeddin Keykubad’a “Selçuk Han senin de benim de dedemdi” dediğini söyletir.

      Bütün bu karmaşanın 1402’de Timurlular tarafından devlet parçalandıktan sonra güçlü bir kimlik ve imaj yaratmak için birbirinden bağımsız yazarların şecere zorlamasından kaynak­landığı açıktır. 1402 öncesi bir-iki kitabe ile vakfiyede ve Orhan ile kesimine başlanan paralarda Er­tuğrul’dan gerisini görmemek­teyiz. Osmanlılar muhtemelen kendilerini aksiyonun içerisinde bulmuşlardı; kimlikleri üzerinde derinlikli düşünmediler. Zaten düşünmelerini gerektirecek bir kimlik kriziyle de karşılaşma­dılar; ta ki 1402’ye kadar. Bölge­sel bir aktör hâline gelmiş bir devletleri olduğunda, henüz ciddi bir tehlikeyle ve istiklallerini el­lerinden alacak kadar kuvvetli bir istilacı ile karşılaşmamışlardı.

      Timur, 1243 tarihli Kösedağ Savaşı ile Moğolların Anadolu’da başlayan efendiliğinin İlhanlılar 1335’te yıkıldıktan sonra devam etmesi gerektiğini düşünüyor­du. 1435’te yazan İbn Arabşah (Acâibü’l-makdûr) ve 1446-49’da yazan İbn Hacer (İnbâü’l-gumr) Timur’un İlhanlıların Anado­lu’daki son yasal varisi Eretna Devleti’nin toprakları üzerinde hak iddia ettiğini, tüm Anadolu Tatarlarını itaate çağırdığını anlatır. Timur’a göre Osmanlılar “Selçukluların azatlı köleleri­nin oğulları” idi ve onlara itibar edilmemeliydi. Osmanlıların Ankara-Eskişehir bölgesinde komşusu olan Çavdar Tatarla­rı bu çağrıya uymuştu. Savaş meydanında pek çok Tatar kabile Timur’un safına geçti; Türkmen­ler bile onun söylemine, askerî gücüne ve vaatlerine kapılarak taraf değiştirdiler.

      resim_2024-08-26_020743548
      Kendine yeten miras 17. yüzyıl başına tarihlenen minyatürde, 13 padişah Atmeydanı’nda gösterileri yanyana izliyorlar! Bu dönemde artık Osmanlı hanedanı güçlü ve fâtih isimleriyle kendine yeten bir tarihtir (Bistâmî, Miftâhü’l-cifrü’l-câmi, Şerifî tercümesi, res. ?, yak. 1600. TSMK, B.373)

      İşte Osmanlı kimliği, “öte­ki”si olan bir “Tatar” bulmuştu; veya 1243’ten beri hayatlarında olan bu “öteki” yeniden güçlü bir biçimde belirmişti. 1402 krizin­den sonra Fetret Devri yaşandı ve bitti; 1. Mehmed kardeşlerini bertaraf etti; oğlu 2. Murad ise Yıldırım’ın hemen tüm yitirilmiş topraklarını geri kazandı. Ancak Timur oğlu Şahruh, 2. Murad’a bir hilat yollayarak, onun kendisinin vekili olduğunu göstermek için elçilerinin huzurunda giymesini istedi. Timurlulardan çekinen 2. Murad bu teklifi reddedemedi. Müttefiki Memlûk sultanı bu duruma içerleyince, 2. Murad hilati şaka yollu giydiğini söyledi! Bu hareket 2. Murad’ın onurunu zedeleyebilir, çevre beylikler ve devletler arasında itibarını sar­sabilirdi. O da Yazıcızâde Ali’ye Anadolu’daki son yasal devlet olarak gördüğü Selçuklularla siyasi birlikteliğini ortaya koyan ve onlarla kendisini Oğuz Han soyunda birleştiren bir tarih yaz­dırdı. Yazıcızâde Ali, 2. Murad için şunları söylüyordu: “Padişahlık için soy ve liyakat sahibidir. Oğuz’un kalan hanları uruğun­dan belki Cengiz hanları uruğun­dan uludur. Hepsi kapısına gelip selam verse yeridir”. Osmanlılar her ne kadar Selçuklulardan dahi üstün olduklarını daha Âşıkpa­şazâde’den itibaren dile getirmiş olsalar da, 1402 ve ertesinde Selçuklu ve Oğuz geçmişine ana kucağı gibi baktılar.

      Timuroğulları, Şahruh’tan sonra dağılma evresine girdi. Onların yerini Ankara’da Timur’a silah arkadaşlığı yapan Türkmen Akkoyunlular aldı. 1473’te Timur söylemini sahiplenen ve onun tüm topraklarına vâris olmak isteyen Uzun Hasan ile Fatih Sultan Mehmed Otlukbeli’nde hesaplaştılar; kazanan Osman­lılardı.

      resim_2024-08-26_020751346
      Yeni rakiplere karşı Osman Gazi’den Abdülmecid’e kadar padişahların başarıları ve portrelerini içeren eser, Batı tarzı ressam Konstantin Kapıdağlı’nın tesirlerini içerir. Eser minyatürden Batı resmine geçiş evresini temsil eder. Osmanlı kimliği, tarihi ve geçmişiyle birlikte artık Timur’dan ve Safevîlerden sonra içişlerine müdahale edebilen Avrupalı imparatorlarla yarışmaktadır; onların görkeminden aşağı kalır yanları yoktur (Osmanzâde Ahmed Taib, Hadîkatü’l-mülûk, res. ?, 1844. Berlin).

      1501’de ise Ali nesline kendisi­ni dayandıran Şah İsmail ortaya çıktı ve Anadolu’da Timur’un bir zamanlar yaptığı gibi kalabalık taraftar kitleleri topladı. 1. Selim’e yazdığı mektuplarda Timur’u hatırlatan Şah İsmail, yanında Timur soyundan danışmanlar bulunduruyordu. 1514’te Çaldı­ran’da yine Osmanlılar kazandı. Artık İran’da kurulup Anadolu’yu yönetmiş Moğol İlhanlı Devleti ve onun mirasçısı olmaya soyunan­lar karşısında Osmanlılar daha özgüvenli hissediyordu.

      Bu tarihten sonra Osmanlılar “kendi kendine yeten bir tarih”e ulaşmış gibidirler. 17. yüzyıla gelindiğinde yaşanan yeni bu­nalımlar karşısında Selçuklular bir çözüm olmaktan uzak tatlı bir hâtıraydı artık. Artık Kanunî’ler, Yavuz’lar, Fatih’ler o hep dönül­mek istenen altın tarihi oluştu­ruyordu ve silsilelerde onları bir defa olsun görüvermek güçlü hissetmeye yetiyordu.