Akdeniz’in 1500’lü yıllarda şüphesiz bir ticari önemi vardı; ancak Osmanlılar esas olarak İpekyolu’ndan beslenen bir imparatorluktu. Zaten Akdeniz’in zengin ticaret yolları da esas olarak Batı Avrupa’dan; İspanya, Fransa’nın güneyi ve İtalya etrafından geçiyordu. Osmanlı yönetimi Kanunî devrinde avangard kapitalist ruhu yakalayamadı; “müsadere”yle yetindi.
Akdeniz, 16. yüzyıla kadar hakim devletlerin önem sıralamasında başlarda değildi. Bu devletler için Akdeniz gibi bir yere iradelerini empoze etmek çok pahalıydı Mesela 200 kadırgalık bir donanma yapmak, 1 milyon Duka gibi çok yüksek bir bedele mâloluyordu (O dönem Osmanlı hazinesinin yüzde 10’u). Zaten 17. yüzyılda savaşın randımanı 16. yüzyıla göre düşünce, donanma kapasiteleri de azaltılmıştır.
Akdeniz’e hakimiyet, Batı’da Habsburgların, Doğu’da Osmanlıların bir dominasyon kurup, bir dünya imparatorluğu yolundaki çalışmalarının yan ürünü olarak ortaya çıktı. Bu mücadelelerde nihai hedeflere varılamayacağı anlaşılınca; Osmanlılar dünyayı fethedemeyeceklerini, Habsburglar da Avrupa’yı tek bir Hıristiyan devlet hâline getiremeyeceklerini anlayınca Akdeniz’i bırakacaklar ve yeni bir korsanlık dönemi başlayacaktır.
Barbaros Hayrettin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, Fransa kralına yardım için gittikleri Toulon limanında… Matrakçı Nasuh’un kaleminden.
1532’de Andrea Dorya gelip Mora’da fetih yapana kadar, Osmanlıların doğru dürüst bir donanması da yoktur. O donanmayı da Cezayir’den çağırıyoruz zaten. Zira bu böyle para verilip kurulacak, kurumsal olabilecek kadar getirisi bulunan bir iş değil, çok pahalı. Ancak Mohaç’taki muharebe ya da Viyana Kuşatması gibi Macaristan Ovası’ndaki mücadelenin bir yan ürünü olarak Akdeniz ortaya çıkınca, Osmanlılar da bu alana yatırım yapmışlardır. 1530’lardan sonra bu anlamda korsanlar kullanılmıştır. 1580’den sonra korsanlar Cezayir’e geri dönmüştür; zira artık yağma ve ekmek yoktur. Osmanlılar herkesin bildiği gibi bir kara imparatorluğudur; Akdeniz’de ise bu imparatorluğu besleyecek kadar bir para yoktur.
Aslında kölelik üzerinden Akdeniz’deki kontrol bir potansiyel olabilir ama bu da bir imparatorluğu besleyemez. Akdeniz’in şüphesiz bir ticari önemi var, ancak Osmanlılar İpekyolu’ndan beslenen bir imparatorluk. Zaten Akdeniz’in zengin ticaret yolları esas olarak Batı Avrupa’dan, İspanya, Fransa’nın güneyi ve İtalya etrafından geçiyor.
Osmanlılar kendi ekonomik dinamikleri içinde kapitalist aygıtları geliştiremediler. Tarımdan elde edilen artı değeri aynı Bizanslılar gibi mümkün olduğunca nakde çevirecek, çeviremediği yerde de askere timar olarak verecek klasik bir tarım imparatorluğu kurdular. Paranın büyük bir kısmı lüks tüketime gider, kalanıyla da asker besler.
Avrupa’da da o dönem bir kültür-realite uyuşmazlığı var. Orada da bütün Hıristiyanlığı birleştireceğim iddiaları… Şarlken klasik bir şövalye gibi “takılıyor”, zırhlarla pozlar veriyor. Yani birkaç yüzyıl geride mantalitesi. Bu bakımdan İspanya kapitalistleşememiştir Amerika’yı “keşfeden” bunlar ama, sonradan 17. ve 18. yüzyılı domine eden Hollandalılar, İngilizler; yani onların savaştığı adamlar.
Osmanlılar da Kanunî döneminde avangard kapitalist ruhu yakalayamıyor. Tebriz’i alıyor mesela ama üç kere kaybediyor. Gücün varsa Tebriz’i alırsın ama bir banka kurmazsın. Tabii o dönem bunları görebilen az sayıda kişi var. Tarihe salt bugünden bakıp, “o zaman bunu anlayamadılar” gibi şeyler söylemek kolay.
Osmanlı düzeninde müsadere var. Müsadere olduğu için –Ali Nazik çok güzel anlatır– sermaye birikimi yok. Bugün bile Türkiye’de para kazanana kötü gözle bakılır. Parayı kazanıyor isen millet de bekleyecek ki dağıtasın diye. Kapitalist sistemde böyle bir şey yok. Adam o yüzden canavar gibi yer arıyor nasıl kârımı arttırırım diye. Metin Kunt’un güzel bir çalışması vardır; zengin bir Osmanlı tüccarının gelirini hesaplamıştır. Vezirlerin yanında komik kalıyor. Yani ağalık-efendilik şuuru, alınan parayla saray kurmayı gerektiriyor. O para, tekrardan ekonomiye girmiyor. Bunu aşmak için vakıf sistemi getirilmiştir ama, o da malların serbest dolaşımına müsait bir yapı değil.
Bir ileri, üç geri Tebriz kuşatması 6 Ağustos 1534’te Tebriz küçük bir çarpışmanın ardından kolayca alınmış, ama daha sonra üç kere kaybedilmişti. 16. yüzyılın ilk yarısında Tebriz’i gösteren bir minyatür (Matrakçı Nasuh, Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irâkeyn, İÜ Ktp., TY, nr. 5964, vr. 27b-28a).
Kanunî dönemi Osmanlı tarihi açısından “klasik dönem”i tarif eder. Mimar Sinan, Bâki ve daha niceleri. Çok müthiş insanlar var o dönemde. Hani bazen belli bir dönemin Galatasaraylıları çok iyidir ya; bir jenerasyon çıkar, birbirini ve sonraki birkaç kuşağı ateşler. İstanbul’u almışsınız, savaşları kazanıyorsunuz ama aslında İstanbul henüz sizin değil. İstanbul’a İslâm damgasını vuran Kanunî’dir. Niye daha sonraki yıllarda bir Mimar Sinan daha çıkmıyor? İstanbul’un bir Osmanlı kentine dönüşme süreci o dönemde başlamıştır ve devam edecektir.
Bu dönemin belirgin bir özelliği de, ülke içinde emperyal propaganda mekanizmasının ortaya konmasıdır. Sünnî bir gramer, bu dönemden itibaren heterodoks unsurları geriletmeye, hatta silmeye başlamıştır. İslâmiyet içerisindeki dinî ve toplumsal çeşitlilik, kadılık hiyerarşisi ile yokedilmiştir. Devlet yapısı içindeki bu yeni kurumsallaşma, sonraki yüzyılları belirleyecek bir yönetim modeline dönüşecektir.
(Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan ile röportajdan derlenmiştir)
Osmanlı korsanlığıyla ilgili bugüne kadar yazılanların Akdeniz serhaddinin katmanlı realitesini yansıtmakta yetersiz kalması, kaynakların tek tipliliği yüzündendir. Batı müziği sevdasıyla Avrupa’ya gidip Hıristiyanlığa geçen, ancak sonradan tekrar memleketine ve Hak Din’e dönüp bir de üstüne hacı olan Tunus dayısının oğlu Ahmed Çelebi veya Don Felipe’yi anlamak-bilmek gerekir. Son çıkan kitabı Sultanın Korsanları: Osmanlı Akdenizi’nde Gazâ, Yağma ve Esaret “çok satanlar” listesine giren Emrah Safa Gürkan, insan unsuru ve popüler tarihin önemine işaret ediyor.
Korsanlar savaşı 17. yüzyıl sonlarında Hıristiyan gemileriyle Osmanlı korsanları arasında gerçekleşen bir muharebe. Resimde hem Hollanda ve İngiliz hem de korsan bayrakları net bir şekilde görülebiliyor. Önde batan Osmanlı burtununun çapa mataforasını süsleyen insan figürü dikkati çekiyor.
Osmanlı tarihçiliğinin en büyük açmazlarından biri, olayları merkezî hükümetin gözlüklerinden okumak ve Avrupa tarihçiliğinin geçtiğimiz yüzyılda çözdüğü bazı sıkıntıları aşamamaktır. Kaynakların dilini yeniden üretmekten vazgeçmeyen tarihçilerimize göre ayaklananlar şaki, İstanbul’un İslâm anlayışına alternatif arayanlar rafıziyse, devlet de hep ebed-müddettir. Elimizde kalan belgelerin büyük çoğunluğunun da ya merkezî bürokrasi tarafından üretilen belgeler ya da çoğunlukla imparatorluk elitlerinin kaleme aldığı el yazmalarından oluşması ve Avrupa’dakinin aksine yerel kaynakların ve günlük ve hatıra gibi ben-anlatılarının yok denecek kadar az olması, zaten siyasi saiklerle yapılan tercihlerin önünü daha da açmıştır.
Akdeniz’de İspanyollara karşı 1738 yılında 2 korsan kalyetesi tarafından saldırıya uğrayan Don Antonio Barceló komutasındaki İspanyol sömbekisi. Barceló bundan yaklaşık 50 yıl kadar sonra İspanyol donanmasının başında iki kez Cezayir’i bombalarayak korsanlardan Sezaryen bir intikam almayı başaracaktır.
Cezayir, Annaba, Benzert, Halkü’l-Vad, Susa, Trablusgarb, Avlonya ve Ayamavra gibi payitahttan uzak limanlarda konuşlanmış Osmanlı korsanlığıyla ilgili bugüne kadar yazılanların Akdeniz serhaddinin katmanlı realitesini yansıtmakta yetersiz kalması hep kaynakların bu tek tipliliğinin sonucudur. Başkentin gözlükleriyle bakmak serhaddin o çok renkli ve çelişkilerle dolu yapısını anlamamıza engel olacaktır; böyle bir gözlüğün markası ancak oksimoron olabilir. Nasıl eski bir İstanbul beyefendisinin yaşamını düzenleyen ahlak ve edeb anlayışı ilk kuşak şehirlilerin yaşamına ışık tutmaktan uzaksa; başkent elitlerinin İslâm anlayışları, edebî motifleri ve medeni kültürleriyle yarattıkları kategoriler de at izinin it izine karıştığı serhad dünyasını anlamakta yetersiz kalacaklardır.
İlk sorulması gereken sualler bile hâlâ sorulamamıştır: “Osmanlı” adını verdiğimiz korsanlar hangi etnik kökenlerden gelmektedir? Bunlar fırsatçı yağmacılar mı, yoksa İslâm’ın bayrağını taşıyan nusret-karin din savaşçıları mıdır? Mühtedi ve Hıristiyan denizciler Müslüman dünyaya ne kadar adapte olmuş, aileleri, vatanları ve reddettikleri inançlarını ne dereceye kadar arkalarında bırakabilmişlerdir? Bunlar gemilerde ne yiyip içmekte, doğal ihtiyaçlarını nasıl karşılamakta ve denizin belirsizliklerine hangi ibadet ve ritüellerle karşı koymaktadır? Hastalıklarla nasıl mücadele edilmekte, hijyen ve disiplin nasıl sağlanmaktadır? Bir korsan akınında kullanılan askerî taktikler nelerdir? Osmanlı korsanları avlarını nasıl aldatmaktadır? Korsan akınlarına uygun gemi tipleri nelerdir? Bunlar ateşli silahların yaygınlaşmasından nasıl etkilenmiştir? Topografik faktörler hangi limanları korsanlığa mahkum etmiştir? Elde edilen ganimetin korsan limanlarına katkısı ve Avrupa ekonomisine zararı ne boyuttadır? Bu ganimet nasıl elden çıkarılmakta ve paylaşılmaktadır? İnsanları korsanlığa iten sosyo-ekonomik etkenler nelerdir? Korsanlarımızın yavaş yavaş gelişmeye başlayan uluslararası hukuktaki yeri nedir? Korsanlık, ticaret ve kaçakçılık arasında nasıl bir ilişki vardır?
Akdeniz limanları Akdeniz çevresinde Cezayir, Annaba, Benzert, Halkü’lVad, Susa, Trablusgarb, Avlonya ve Ayamavra gibi liman kentleri korsanlar çekişmesine sahne olmuştu. Harita: Tunis ve Halku’lVad, 1570.
İşte bu soruların cevaplarını bulmak ve Osmanlı denizciliğini bugüne kadar sadece idarî ve malî açıdan inceleyen bir tarihyazımının bulgularının ötesine geçmek ancak yeni kaynaklara yönelmekle mümkündür. Ekim ayında yayınlanan son kitabımız Sultanın Korsanları: Osmanlı Akdenizi’nde Gazâ, Yağma ve Esaret (Kronik Yayınları), Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, İngilizce, Almanca, Latince, Portekizce ve Katalanca kaleme alınmış birincil ve ikincil kaynakları Osmanlıca el yazmaları ve arşiv belgeleriyle karşılaştırmalı bir şekilde kullanarak, hiç bilmediğimiz, şurada burada ipuçlarına rast geldiğimizde de kötü metodolojik tercihler veya ideolojik saiklerle hemen gözardı ettiğimiz bir serhad dünyasını gözler önüne sermeyi amaçlamaktadır. Karşınıza çıkan İstanbul’un, Venedik’in, Madrid’in ve Roma’nın konforlu kategorileri değil, serhad diyarının bitmeyen sürprizleri olacaktır.
Korsan usulü ceza: Fransız konsolosu topun ağzına… 1683’te Cezayir’i bombalamaya gelen Fransız donanmasına tepki olarak Konsolos Jean le Vacher’nin topun ağzına konmasını gösteren 1698 tarihli Hollanda gravürü. Cezayirlilerin Baba Merzuk adını verdikleri Venedik yapımı bu topun ağzına beş yıl sonra bir başka Fransız Konsolosu Andre Piolle konacaktı.
Batı müziği sevdasıyla Avrupa’ya gidip Hıristiyanlığa geçen, ancak sonradan tekrar memleketine ve Hak Din’e dönüp bir de üstüne hacı olan Tunus dayısının oğlu Ahmed Çelebi/Don Felipe; Hz. İsa’yı Yahudilerin öldürdüğünü duyunca önüne çıkan ilk Yahudi’yi döven ve ondan sonra her gün kilisedeki kandil yağı ve mumları kontrol edip bir iki akçe adak bırakan sarhoş Rıdvan; dört başarısız kaçış denemesinin ardından ancak fidye ile son dakikada esaretten kurtulan meşhur yazar Miguel de Cervantes; esir düşüp Hıristiyan kadırgalarında kürek çekerken yıllar önce reddettiği Hıristiyanlığın meziyetlerini fark eden ve serbest kaldıktan sonra tekrar gazâya çıktığında karaya çıkarttığı yeniçerileri atlatıp Marsilya’ya yelken açan, ancak fırtınanın kendisini Malta’ya sürüklemesiyle kariyerine Katolik bir Saint Jean şövalyesi olarak devam etmeye bir an bile tereddüt etmeyen Protestan mühtedi Süleyman Reis; esaretten kurtulup memleketine dönerken ufukta korsan gemisi görünce tekrar özgürlüğe veda edeceğini sanıp zor günlerde lazım olur diye 20 altın madalyonu bir çırpıda yutan M. Vaillant; fırtınadan sığındığı Veere’de karısıyla çocuklarını gören ve İspanyol kalyonlarına saldırırken gemisine Oranje Dükü’nün bayrağını çeken Küçük Murad Reis ile yıllar sonra Sela’ya kendisini ziyarete gelen kızı Lisbeth Janssen; Sahraaltı Afrikası’ndan Avrupa’ya getirilince Hıristiyan olan, daha sonra korsanların eline düşünce Müslümanlığı seçip yıllar süren münzevî bir yaşamın neticesinde veli muamelesi gören, ancak kırk sene sonra kalbinde tekrar Hz. İsa’yı bulup inancı uğruna ölümü göze alan zenci köle Antonius de Noto; kelime-i şehâdetin anlamını bilmeyen ve Hz. Muhammed’i selefiyle karıştırmakta beis görmeyen bir sürü mühtedi; Lampedusa Adası’ndaki bir mağaraya adak adayan Hıristiyan ve Müslüman denizciler ve bu adakları Sicilya’daki Meryem Ana Kilisesi’ne götüren Malta korsanları; Kuzey Afrika’ya gidip Müslüman olan ve hakarete uğradığı, sevdiği kızı babasından alamadığı ya da dolandırılıp sakalı yolunduğu için korsanları Hıristiyan kıyılarına getiren müntakim mürtedler; yeniçerilere fark ettirmeden rotasını değiştirdikleri gemilerini Hıristiyan limanlarına sokmayı başaran esir denizciler; halkın veli mertebesine çıkardığı Hıristiyan doğumlu nev-Müslümanlar; pisledikleri kaplardan yemek yemek zorunda kalan köle kürekçiler okuyucuları bekleyen isimsiz kahramanlardan sadece birkaçı.
Popüler tarih ciddi bir iştir…
1618: Osmanlı-İspanyol karşılaşması 1618’de Kapudan-ı Derya Güzelce Ali Paşa komutasındaki Osmanlı kadırgaları İspanyol burtunlarıyla muharebe ederken.
BARBAROS HAYREDDİN PAŞA
Büyük bir taktik zeka
Tarihseverlerin Barbaros Hayreddin Paşa olarak bildiği Hızır ve abisi Oruç 1513’lerde Ege sularından Mağrib’e geçen ilk Müslüman denizciler değillerdi. Ancak, kalıcı bir siyasi oluşum kurmayı ilk başaran bunlar olacaktı. Tunus sultanının emrinde başladıkları korsanlığa, İspanyollardan korkan Cezayirlilerin daveti üzere bu limanda bağımsız bir şekilde devam etmiş ve kısa bir sürede bölgede faaliyet gösteren diğer korsanların arasından sıyrılmayı başarmışlardı. Ne Cezayir’den kovulması (1520) ne de abisi Oruç’un İspanyollar tarafından katledilmesi (1518) Hızır’ın yükselişini durduramayacaktı. Beş sene sonra Cezayir’i geri alan gazilerimiz, 1529 yılında bir İspanyol filosunu mağlub ederek rüştlerini denizde de ispatlayacaklardı. Tecrübeli denizcilere muhtaç İstanbul’un 1534’te Hızır’ı kapudan-ı derya ataması bu maceraperest gazilerimizin önünde yeni kapılar açılması demekti. Artık Hayreddin diye anılan Hızır Reis 1546’ya kadar Osmanlı donanmasını bizzat yönetmekle kalmayacak, Tersane’ye de el atmaktan çekinmeyecekti. Preveze gibi muharebelerde taktik zekasını gösteren kapudanımız ve gazilerinin tecrübesi Osmanlı donanmasının Sicilya Kanalı, Tiren, Ligurya ve Balear denizleri gibi uzak sularda faaliyet göstermesini de mümkün kılacaktı.
HANGİ ‘OSMANLI’?
Akdeniz’in ‘Vahşi Batı’sı Kuzey Afrika’ydı
Cezayirli bir korsan reis.
Osmanlı adını verdiğimiz korsanların içinde sadece Türkler ve Müslümanlar bulunmamaktadır. Akdeniz’de planktonların az olması, balık ve balıkçı sayısının da yetersiz olması demektir. İnsan yetiştirmenin zor olduğu çağlarda denizcilerin genelde balıkçılardan geldiği gözönüne alınırsa, bu, gemi donatmak isteyenleri hoşgörülü olmaya davet etmiş olmalıdır. Bizanslıların Müslüman korsanlara iş vermesini ya da 12. yüzyılda Pisa gemilerinde Müslüman denizci ve yolculara rastlanmasını başka nasıl açıklayabiliriz?
16. yüzyılın başında Ege sahillerinden Kuzey Afrika’ya geçen Barbaros ve halefleri de denizden anlayan Hıristiyanları aralarına almaktan çekinmemişlerdir. 1581’de Cezayir’deki 35 kadırga reisinin 22’si, yani %63’ü mühtedidir. Yelkenli gemilerin yaygınlaştığı 17. yüzyılla birlikte, büyük çoğunluğu İspanyol ve İtalyan olan bu mühtedilerin yerine kuzeyli Hıristiyanlar alacaktır. Akdeniz’i istila eden yüksek güverteli yelkenli gemi teknolojisini Mağrib’e getiren bunlardır. 1625-6 yılına ait kayıtlarda Cezayir’deki reislerin %30’u Hollanda, İngiltere, Portekiz, Almanya, Danimarka, Frisya ve Valonya gibi okyanusa sahili olan memleketlerden gelmektedir.
Avrupa’da kaçacak delik arayan Yahudilerin bile reis ve hatta yeniçeri ve sancakbeyi olabildiği Kuzey Afrika, Akdeniz’in “Vahşi Batı”sı değilse nedir? Korsanlarımız daha da ileri gidecek ve en azından 17. yüzyılın başında Siemen Danseker ve Claes Gerritszoon Compaen gibilere Hıristiyan kalıp boyunlarında haçla “gaza”ya eşlik etmelerine izin vereceklerdir. Son olarak, gazilerimizin gemilerinde Müslüman ve Hıristiyanlardan oluşan karışık mürettebat kullanmaktan da çekinmediklerini ekleyelim.
1575’te Osmanlı korsanlarına esir düştü. Beş sene Cezayir’de kaldı. İstanbul’a hiç gelmedi. Defalarca kaçmaya çalıştı, yakalandı ama sonunda fidye vererek kurtuldu. Kendisini üne kavuşturan ve dünya edebiyatının klasikleri arasında sayılan Don Kişot, ülkesine döndükten sonra, 58 yaşında yayımlandı. Ünlü İspanyol şair ve yazarın, efsanelerin ötesinde az bilinen gerçek öyküsü.
Yakınçağ İspanyol edebiyatının en meşhur ismi Miguel de Cervantes Saavedra’nın Memâlik-i Mahrûsa’daki esaret hayatı, son yıllarda gazete ve popüler dergilerde defalarca gündeme geldi. Ancak, nereden türediği bilinmeyen bir şekilde, İspanyol yazarın İnebahtı bozgununda (1571) esir düştüğü ve İstanbul’a götürüldüğü ve hatta Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camii’nin inşaatında çalıştığı öne sürüldü.
Oysa, Astrana Marín, Emilio Sola, José F. de la Peña, María Antonia Garcés, Jean Canavaggio ve Ertuğrul Önalp gibi tarihçilerin çalışmaları, İspanyol arşivlerindeki belgeler ve bizzat Cervantes’in eserlerindeki “esaret,” “ihtida” ve “Türk” gibi temaların tahlilinin bize sunduğu detaylı bilgiler, bütün bu iddiaların asılsız olduğunu açıkça göstermektedir.
İlk olarak, İspanyol yazar ne İnebahtı’da esir düşmüştür ne de Osmanlı başkentini görme şansına erişmiştir. Uluç Ali komutasındaki hafif korsan kalyetelerini saymazsak Osmanlı donanmasının tamamının kaybedildiği ve Hıristiyanlara ilaç gibi gelen bu muharebede, kadırgaların üzerinde savaşan piyadelerden birinin Cervantes olduğu doğrudur. Ancak, şairimiz esir düşmemiş, sadece üç mermi yemiş ve sol elini kullanamaz hale gelmiştir. Kendisine “Lepanto Çolağı” da denen Cervantes hayatı boyunca bu kaybından gurur duyacak ve yıllar sonra Don Kişot’un başarısından bahsederken sağ elinin şanı için sol elini kaybettiğini söyleyecektir. Bu noktada gene Türk basınında ve bazı kitaplarda iddia edildiği gibi ortada bir kol kesme durumu olmadığının, sadece yazarın elinin sakatlandığının bir kez daha altını çizmek isteriz.
Miguel de Cervantes Saavedra Cervantes, kendisine daha sonra “Çünkü içim, makul bir saatte uyuyabilecek kadar huzura kavuşmadı henüz.” satırlarını yazdıracak olan zor bir hayat yaşadı.
Sol elini kullanamaması askerlik yapmasına engel teşkil etmemiş olacak ki, Cervantes altı aylık bir tedaviden sonra gene görevinin başına dönecek ve Don Juan komutasındaki müttefik Hıristiyan donanmasıyla 1572 ve 1573’teki Tunus Seferi’ne katılacaktı. Napoli’ye dönüp 1575 Eylül’ünde kardeşi Rodrigo ile beraber Barcelona’ya yelken açmış dört kadırgadan biri olan Sol’a binince, kaderi ve sanatı geri dönülemez bir şekilde değişecektir. Limandan ayrıldıktan birkaç gün sonra çıkan fırtına filoyu dağıtmış ve Sol’u diğerlerinden ayırmıştır. Aslında alçak güverteli oldukları için rüzgarlı ve dalgalı kış aylarını korunaklı limanlarda geçirmeye özen gösteren kadırgalar için, Eylül ayı seyrüsefer mevsiminin tam anlamıyla kapandığı bir dönem değildir. Ancak gene de yazın sakin havası ve durgun sularının yerini sert kuzey rüzgarları almaya başlamıştır. Bu rüzgarlar tarafından açık denizlere sürüklenen Sol, 26 Eylül’de Cezayir korsanlarını eline düşecek ve böylece Cervantes’in beş senelik esaret hayatı başlayacaktır.
Sol’a saldıran üç Cezayir kadırgasının kapudanı Arnavut Memi’dir; ancak Cervantes saatlerce süren mücadelenin ardından esir edildiğinde, aynı isimli başka bir reisin, Rum mühtedi Deli Memi’nin payına düşmüştür. Yakalanan esirler, önce geminin hocası tarafından defter edilmiş, daha sonra da eğer küreklerde boş yer varsa buralara yerleştirilmiş, yoksa da elleri kolları bağlanarak kadırganın ambarına konmuş olsa gerek. Bu durumda esirler, güvertenin altındaki dar, ışıksız ve nemli bir ambarda gemi geri dönene kadar 1-2 hafta beklemek zorunda kalırlardı. Ancak, genelde mukavemete alışık olmayan, fakat bu sefer tüccar gemilerinin aksine kendisini koruyan asker yüklü bir gemiyle kanlı bir mücadeleye girişmek zorunda kalan korsanlarımızın yaralarını sarmak ve yüklerini boşaltmak hemen Cezayir’e döndükleri tahmin edilebilir.
Tutsaklık
Cervantes’in asıl canını sıkan ambardaki yolculuk değil, üstünden çıkan referans mektubudur. Bu mektup, korsanlarımızın yazarı önemli biri sanmalarına yol açmıştır. Hayalgüçleri zincirden boşalmıştır: Bazıları Cervantes’in kralın kuzeni ya da bir dükün oğlu olduğunu söylemekte, onlara karşı çıkanlar ise bir piskopos olduğunda ısrar etmektedir.
Esir ticaretinde uzmanlaşmış Osmanlı korsanları, dönemin tabiriyle “namdâr beyzâde”leri, yani yüksek fidye verebilecek önemli şahsiyetleri işe koşmazdı ve kilit altında tutarlardı. Korsanların eline düşeceğine anlayan yolcular, hürriyetlerine yüksek paha biçilmemesi için hemen üstünü başını yırtmaya başlar ve zenginlik ve toplumsal ayrıcalık belirtisi olan bütün eşyalardan kurtulmaya çalışırdı. Buna karşılık korsanlar ise, tutsaklarının ellerinin narin olup olmadığına bakar, avuç içlerinden fal bakarak kim olduklarını anlamaya çalışır ya da geminin kaptanı ve katibini falakaya yatırıp sorguya çekerlerdi. Bu karmaşa içerisinde, Cervantes gibi fakirlerin yalancılıkla suçlanıp zengin sanıldığı ve dolayısıyla ödeyemeyecekleri bir fidye miktarıyla karşılaştıkları da olurdu.
Tutsağının değerini abartan Deli Memi Reis, Cervantes için 500 ekü gibi yüksek bir rakam talep eder. Her ne kadar fidyenin bulunmasını zorlaştırsa da, talep edilen böyle yüksek miktarlar, esirleri kadırgalarda kürek çekmekten, surlarda, madenlerde ya da tarlalarda çalışmaktan kurtarmaktaydı. Ancak, eli çolak olan Cervantes’in bu tip işlere koşulması zaten mümkün olmadığından, “fidyelik köle” olmak onun pek işine yaramamışa benzemektedir. Aksine, çoğu zaman boynunda zincirlerle dolaşacak ve Frenklerin baño/bagno dedikleri esir zindanlarından birinde hapis tutulacaktır.
Binlerce kişiyi barındıran bu zindanlarda devlete ait esirlerin yanısıra efendileri tarafından buraya konan tutsaklar da kalmaktaydı. Bunlar gündüz işlerine gider ve şehirde serbestçe dolaşabilirlerdi; gece ise zindana dönmek zorundaydılar. Bunlar tipik bir zindandan çok daha kompleks yapılardı; içlerinde şapel, meyhane ve hastane gibi kısımlar da bulunmaktaydı. Bu son ikisinin hem içeriye, hem dışarıya açılan kapıları olur, böylece Cezayir halkına da buradaki hizmetlerden yararlanma şansı doğmuş olurdu. Ancak Cervantes, fidye için ayrılmış tutsaklara ayrılmış zindanda kaldığından, dışarıyla teması kısıtlı kalmıştı. Üstüne üstlük, efendisi Deli Memi ailesine yalvarıp para istemesi için Cervantes’i kasıtlı olarak kötü muameleye tabi tutmaktan da geri kalmayacaktı.
Zindanda 5 yıl Cervantes’in, Cezayirli korsanlara esir düşmesinin ardından İspanya’ya dönebilmesi beş senesini aldı. Bu beş sene boyunca Uluc Hasan’ın kölesi olarak yaşadı.
Kaçış denemeleri
Cervantes’in bu kötü muameleye karşılığı, aynı eserlerindeki kahramanlar gibi kaderinin dizginlerini cesurca eline almak olmuştur; zira Deli Memi’nin beklediği para bir türlü gelmemektedir. Cervantes, tutsak düşmesinden hemen 4-5 ay sonra ilk kaçış denemesinde bulunur. Araplardan kendisine bir kılavuz bulmuş ve yanına birkaç Hıristiyanı da alarak en yakındaki İspanyol hisarı olan Vahran’a ulaşmayı denemiştir. Ancak, Kuzey Afrika’nın zorlu topografyasında 400 kilometre yürümek pek de kolay değildir. Su ve yiyecek bulmak zaten zordur; üstüne üstlük sıcak hava, aslan ve çita gibi vahşi hayvanlar ve hiç de dost olmayan Berberî kabilelerden korunmak için gece seyahat etmek gerekmektedir. Kılavuzları şehirden çıktıktan ve parayı aldıktan sonra sırra kadem basınca, Cervantes ve arkadaşları için geri dönmekten ve ağır bir şekilde cezalandırılmamak için dua etmekten başka bir seçenek kalmamıştır.
Esaretten kaçış Beş İngilizin, Berberi Kıyısı üzerinden Cezayir’deki köle hayatlarından kaçışlarını gösteren 1684 tarihli bir çizim.
Cervantes dönünce, Cezayir üzerine yazılmış İspanyolca, Fransızca, İngilizce, Almanca ve İtalyanca sayısız eserde anlatılan ve okuru dehşete düşüren kulak kesmek, çengele asmak, kafasının tepesini yakmak, çarmıha germek ve kadırgalarla dört ayrı yöne çekip paramparça etmek gibi dehşetengiz işkencelerin hiçbirine maruz kalmamıştır. Belirli bir okuyucu kitlesi için yazılan, klişeler ve stereotiplerin etkisinde kalan bu tip yanlış yönlendirmelerin etkisiyle, kölelerin pahalı metalar oldukları ve esir sahiplerinin genelde iktsadî, bazen de dinî saiklerle gereksiz şiddete başvurmaktan kaçındığı unutulmamalıdır. Hakikaten Deli Memi de fidyesinden yüksek bir meblağ umduğu Cervantes’i sopalatmakla yetinmiş ve sakatlayıcı ya da öldürücü bir ceza vermemiştir.
Suç ve ceza Hollandalı şair ve çizer Jan Luyken’in 1684 tarihli bu illüstrasyonu, Türklerin kölelere dönük uyguladığı cezai tedbirleri resmediyor. Kaçmaya çalışan veya emirlere itaatsizlik eden köleler çeşitli işkencelere maruz bırakılıyordu.
Tabii falakanın ve artırılmış güvenlik önlemlerinin Cervantes’i caydıracağını düşünmüşse, yanılmış olmalıdır. 1577 sonbaharındaki ikinci denemede Cervantes gene yalnız hareket etmemiş, ancak bu sefer deniz yolunu tercih etmiştir. Miguel, şehrin dışında bir mağaraya 14 hıristiyan tutsağı saklayıp bunları beş ay boyunca beslemiştir. Annesinin bulup buluşturup yolladığı parayla esaretten kurtarılan kardeşi Rodrigo, esir asilzadelerden aldığı mektuplarla Mayorka ve Valensiya’ya gidecek ve buradaki valilerden, mağaradaki zavallıların kurtarılması için Cezayir kıyılarına bir gemi yollamalarını ister. Hakikaten, gene yeni ıtlak edilmiş bir gemi kaptanının kumandasında bir fırkata (6-12 oturaklı ufak kadırga)yollanacak, ancak mürettebattan kimse kıyıya inip saklanan esirlere haber vermeye cesaret edemeyecekti; zaten mağaradaki tutsaklara erzak taşıyan İspanyol mühtedisi korkup yetkililere haber verince herkes kıskıvrak yakalanmıştı. Yeni beylerbeyi Uluc Hasan Paşa’nın önüne çıkartılan Cervantes bütün sorumluluğu üstlenecek, ancak bir kez daha 5 aylık bir hapisten başka bir cezaya çarptırılmayacaktı.
Demir parmaklıkların ‘İnebahtı Çolağı’nı durdurmaya yetmediği aşikârdır. Cervantes bu dafe bir Müslüman ulakla Vahran valisine ve şehirdeki diğer önemli kişi ve arkadaşlarına mektuplar gönderip üç asilzadeyle birlikte zindandan kaçmasına yardım edebilecek bir casus göndermelerini talep eder. Kendisi de zamanında esir düşen ve Cezayir’de çıkardığı başarısız isyan nedeniyle 23.000 ekü gibi anormal bir meblağa hürriyetine kavuşan vali Martín de Córdoba, Cervantes’e yardım etmekte pek nazlanmayabilirdi; ancak Cervantes’in ulağı Müslüman casuslar tarafından Vahran’ın kapısında yakalanacak ve Cezayir’e geri getirilecekti. Uluc Hasan, “hain Müslüman”ın derisini yüzdürmekte tereddüt etmemişti. Cervantes’in payına ise 2.000 değnek düşmüştü ki bu ölüm demekti. Allah’tan araya girenler Hasan’ın öfkesini yatıştırırlar ve İspanyol şairin hayatı kurtulur. Bu noktada, Canavaggio ve Garcés gibi tarihçiler Cervantes’in korsanlarla İspanyol casuslar arasında devam eden gizli görüşmelerin bir parçası olabileceğini ve bu yüzden önemli kimseler tarafından himaye edilmiş olabileceğini belirtseler de, bu iddialar tahminden öteye gidememiştir.
Cervantes Cezayir’den kaçmayı son kez Eylül 1579’da, yani İstanbul’da Kılıç Ali Paşa Camii’nin inşaatında çalıştığı iddia edildiği günlerde denemiştir. Pes etmek nedir bilmeyen şairimizin edindiği bilgiye göre, o sıralarda Cezayir’de bulunan Valensiyalı bir tüccarın sağladığı parayla, Abdurrahman adlı Gırnatalı bir İspanyol mühtedisi 12 oturaklı bir fırkata satın alacaktır. Eski adı Girón olan Abdurrahman, dinini terkettiğine pişman olan birçok mühtediden sadece biridir ve Cervantes’in şehirdeki en önemli esirlerden 60 tanesini koymayı planladığı fırkatayla birlikte vatanına dönmek istemektedir.
Cervantes literatürü Cervantes’in Cezayir’de köle olarak geçirdiği zaman ve kaçma girişimleri, hayatının ilerleyen senelerinde sanatında önemli bir rol oynayacaktı.
Ancak gene son anda birşeyler ters gider; Floransalı bir mühtedi kendilerine ihanet edecek ve planları Uluc Hasan Paşa’ya anlatacaktır. Kaçma planına dahil edilmediği için öfkelenen bir Dominiken keşişinin de olayı doğrulaması üzerine, Cervantes çareyi bir arkadaşının evinde saklanmakta ve Uluc Hasan’ın sinirlerinin geçmesini beklemekte bulmuştur. Teslim olduğunda Hasan’ın bütün tehditlerine rağmen suç ortaklarını ele vermeyecektir. Cervantes’in adeta Don Kişot’a yaraşır bu şövalyevari tutumunun zalimliğiyle ün yapmış Hasan’ı etkileyip etkilemediğini bilmiyoruz; ancak bir kez daha hayatını bağışladığı ve bu sefer bizzat sarayında hapsettiği düşünülürse, Cervantes’e özel bir önem atfedildiği de ortadadır. Üstüne üstlük, haşarı İspanyol’u Deli Memi’den 500 eküye satın almayı da ihmal etmemiştir.
Don Kişot ve atı Rosinante Şövalyeleri anlatan kitapların tutkunu olan eski toprak ağası maceraperest Don Kişot’un mazlumları korumaya çalışırken düştüğü durumların anlatıldığı roman, modern Batı edebiyatının ilk ve en parlak örnekleri arasında.
Esaretten kurtuluş
Cervantes’in esir düşüşü kadar, esaretten kurtarılışı hakkında da bazı açıklamalar yapmak şarttır. Mesela 9 Mart 2015 tarihinde Hürriyet gazetesinde çıkan “Cervantes İstanbul’da Ameleydi” başlıklı haberde, Cervantes’in “başarılı çalışmalarından” ötürü serbest bırakıldığı gibi, Akdeniz’deki esaret ve fidye pratiklerinin mantığına ters bir iddia bulunmaktadır. Amele olarak nitelendirilen Hıristiyan bir askerin bir caminin inşaatında ne gibi başarılar göstermiş olabileceğini okuyucumuzun takdirine bırakarak, bir kez daha belgelere yöneliyor ve işin aslını keşfediyoruz.
Varını yoğunu satan anne Leonor de Cortinas’ın yolladığı paralar ilk başta sadece Cervantes’in kardeşi Rodrigo’yu kurtarmaya yetmişti. Ancak acılı anne, yakınları İslâm diyarında esir düşen birçok gariban gibi kralın kapısını aşındırmaktan ve ısrarla arzuhaller sunmaktan geri kalmayacaktı. Ailenin fakru zaruretinden dem vuran, Cervantes’in İnebahtı’daki kahramanlıklarıyla Katolik kralın tebasına karşı sorumluğunu hatırlatan bu arzuhallerde, Leonor kendisini bir dul gibi göstererek Hıristiyan hassasiyetlerini sonuna kadar sömürmeye çabalamıştı. Ancak, karşısında bu tip numaralara karşı talimli ve her zaman iflasın eşiğinde bir hükümet olduğundan, talep ettiği 500 eküyü hiçbir zaman alamayacaktı. Tek elde edebildiği, Mağrib’e 2.000 ekülük ticaret yapma izniydi. Edeceği kârla, oğlunu kurtarması gerekiyordu; ancak gerekli kefilleri bulamadığından bu proje suya düştü.
En sonunda ailenin biraraya toplayabildiği 300 ekü, Mağrip’e gidip köle kurtarmakla görevli Triniter keşişlerine teslim edildi. Her ne kadar 180 Hıristiyanı kurtarmayı başarsalar da, Hasan’ın Cervantes’i aldığı fiyattan daha aşağıya bırakmamakta direnmesi işleri karıştırmıştı. Tehlike büyüktü; Cezayir beylerbeyliğinden alınan ve İstanbul’a doğru yola çıkacak olan Hasan, Cervantes’i yanında götürmeye hazırlanıyordu. Fidye aracısı Juan Gil adlı keşiş, inisiyatif alıp aradaki farkı uhdesindeki paralarla kapatmasa, Cervantes’in Kılıç Ali Paşa Camii’ni görmesi ve medyada çıkan haberlerin en azından kısmen doğru çıkması mümkün olabilirdi; ancak, bu durumda şairimizin esaretten kurtarılmasının zorlaşacağı ve daha pahalıya patlayacağı da kesindir. Zira, İspanyolların o dönem İstanbul’da ne elçileri vardı ne de fidye aracılığı yapan Triniter ve Merseder keşişlerinin Doğu Akdeniz bağlantıları. İstanbul’a yollanan Habsburg tebası esirler, ancak Venedik balyosunun araya girmesiyle, o da uzun ve çetrefilli pazarlıklar sonrasında serbest kalabiliyorlardı.
Yazar Cervantes
Ülkesine geri döndükten sonra İspanya’nın önemli edebiyatçılarından biri olarak üne kavuşacak olan Cervantes’in Don Kişot da dahil olmak üzere bir çok eserinde esaretinin izlerini görmek mümkündür. Günümüze kalan komedilerinden İstanbul’da geçen ve zorla hareme alınmış bir İspanyolun hikayesini anlatan Oviedolu Katalina Sultan (La Gran Sultana); yer yer otobiyografik özellikler de taşıyan ve esaretin ayırdığı bir karı kocanın biraraya gelme mücadelesini konu alan Cezayir’de Yaşam (El Trato de Argel); Hıristiyan bir kadın tarafından büyütülen Zehra’nın Fas şehzadesi Abdülmelik’le evlenmeden önce İspanya’ya kaçma girişimlerinin ana tema olduğu Cezayir Zindanları (Los Baños de Argel); 1556 ve 1563 yıllarındaki Vahran kuşatmalarının Müslüman ve Hıristiyan aşıkları birbirine kavuşturmasını hikaye edinen Cesur İspanyol (El Gallardo Español) ve Roma ordusuna esir düşmemek için intihar eden Kelt halkının hikayesini anlatan Numansiya Kuşatması’nı (El Cerco de Numancia) bunlar arasında saymak mümkündür.
Yurda dönüş Cervantes, maddi durumu iç açıcı olmayan ailesinin kölelik fidyesini zorlukla ödemesinin ardından İspanya’ya döndü ve bir edebiyatçı olarak ün kazandı.
Kaderin bir başka garip bir cilvesi de, Cervantes’in Cezayir’de geçirdiği beş yılı ve esaretinin sanatına etkisini inceleyen en önemli eserlerden birini yazmanın, kendisi de Kolombiyalı gerillaların elinde 17 ay tutsak kalmış birine, María Antonia Garcés’e nasip olmasıdır.
PORTRE
Miguel De Cervantes De Saavedra (1547-1616)
58 yaşında ünlü oldu
İspanyol edebiyatının en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilen Cervantes, 1547’de Madrid yakınlarındaki Alcalá de Henares’te dünyaya geldi. Ailesinin maddi sıkıntıları nedeniyle eğitimini yarıda kestiği yetmezmiş gibi, düelloda adam öldürdüğü gerekçesiyle İspanya’dan kaçıp İtalya’ya sığınmak ve burada askere yazılmak zorunda kaldı. İnebahtı Muharebesi’nde tek kolunu kaybeden Cervantes, 1575’te İspanya’ya dönerken Cezayir korsanlarına esir düştü. 1580’de İspanya’ya döndükten sonra, vergi mültezimi ve donanma eminliği gibi görevlerde bulunduysa da, maddi sıkıntılar yakasını bırakmadı ve bir ara kısa süreliğine tekrar mahpus damına düştü.
Şeytanın bacağını ise Don Kişot’un ilk kısmını yayınladığı 1605 yılında kırdı. Kendisini İspanya çapında üne kavuşturan bu eserin ikinci cildi 1615’te yayınlandı. 1617’de Madrid’deki ölümüne kadar Parnaso’ya Yolculuk, Yeni Perde Arası Oyunlar ve Persiles ve Sigismunda’nın Acıları gibi birçok eser kaleme aldı.
Cezayir 1725 tarihli, renkli bir Cezayir tasviri. Resimde eski Cezayir’e açılan beş temel kapıdan biri olan Bab-Azoun görünüyor.
16. yüzyıldan itibaren Akdeniz’in en önemli korsan limanı olarak karşımıza çıkan Cezayir, aynı zamanda serhaddin en kozmopolit şehirlerinden biriydi. Müslüman nüfusun yanısıra, şehirde Hıristiyanlıktan Müslümanlığa geçmiş, yani “hidayete ermiş” her miletten mühtedi bulunmaktaydı. Cervantes ile aynı dönemde esaret hayatı yaşayan Portekizli din adamı Dr. Antonio Sosa, bu mühtedilerin içinde Brezilya, Yeni İspanya (Panama Kanalı’nın kuzeyindeki İspanyol toprakları), Habeşistan ve Hindistan da dahil olmak üzere 52 değişik memleketten insan olduğunu belirtirken iddialı bir şekilde eklemeden duramamıştı: “…dünyada hiçbir Hırıstiyan milleti yoktur ki Cezayir’de ondan gelme bir mühtedi olmasın”.
Topraksız köylülerin ekmeğini kazanabileceği ve hatta sınıf atlayabileceği fırsatlar diyarı Cezayir, adeta Akdeniz’in Amerikası’ydı. Sözü gene Sosa’ya bırakıyoruz: “Türkiye, Balkanlar, Anadolu ve Suriye’de herkes Cezayir’den bahsediyor, aynı bizim Kastilya ve Portekiz’in Hindistan’ından [yani Amerika’dan] bahsettiğimiz gibi”.
Türkler ve Mühtediler
Osmanlı korsanları: Müslüman ve Hıristiyanlar birlikte sefere çıktılar
Pazarlık Dominikli rahipler, Cezayir’de Hıristiyan kölelerin serbest bırakılması için pazarlık halindeler, 1637.
Savaş zamanları Donanma-yı Hümayun ve Tersane-yi Amire’de çeşitli görevlere getirilen korsanlarımız, İstanbul’un deniz savaşlarına yatırım yapmadığı dönemlerde başlarının çaresine bakmak durumundaydılar. Cezayir, Şerşel, Becaye, Cicel, Benzert, Halkü’l-Vad, Susa, Cerbe ve Trablus gibi limanlardan 30-40 gün süren akınlara çıkıp ya denizdeki yolcu gemilerini ele geçirir ya da İspanya ve İtalya kıyılarında sahil yerleşimlerini basıp esir kaldırırlardı. 1580’lerden itibaren Cebelitarık’ın ters akıntılarını yenmeyi de başaracaklar ve Azorlar, Kanarya Adaları, Manş Denizi, Hollanda ve İngiltere kıyılarına akınlar düzenleyeceklerdi. Bu baskınlar, 1627’de İzlanda’ya, 1629’da Faroe Adaları’na ve 1631’de İrlanda’nın Baltimore limanına kadar uzanacaktı.
Her ne kadar korsanlarımız için “Osmanlı” ifadesini kullansak da, Akdeniz serhaddinin özel şartlarının ürünü olan bir kültürel çeşitliliğe dikkati çekmek isteriz. Korsanlarımız arasında Türkler kadar, Arnavut, Rum, İtalyan, İspanyol, Korsikalı, Sardinyalı, Sicilyalı ve Fransız mühtediler de bulunmaktadır. 1581’de Cezayir filosunu oluşturan 35 reisten sadece 13’ü (%37) Müslüman oğlu Müslüman ya da dönemin tabiriyle “doğuştan Türk”tür. Kalan 22 kişi (%63) ise mühtedi, yani “meslekten Türk”tür.
Son olarak bir kişinin de Yahudilikten ihtida ettiğine dikkat çekelim. Avrupa’nın her yerinden kovulan Yahudilerin bile korsanlarımızın arasında yer bulması, fırsatlar diyarı korsan limanlarının kültürel çeşitliliğinin en güzel kanıtıdır. Kuzey yelkenlilerin Akdeniz’i istila etmesi üzerine, 17. yüzyılın başından itibaren Hollandalı, İngiliz, Valon, Danimarkalı, Hamburglu kuzey korsanları başta Cezayir olmak üzere korsan limanlarına akın edecekti. Bu kuzey denizcilerinden Siemen Danseker ve John Ward gibileri, ihtida etmedikleri halde Hıristiyan denizcilerin yanına Müslüman yeniçerileri de alarak Cezayir’den akınlara çıkabilecekti. Bu, Hıristiyanlarla Müslümanların beraber korsanlık yapması demekti.
17. yüzyılın ilk yarısında altın çağını yaşayan Müslüman korsanlığı, 18. yüzyılla beraber etkisini yitirmeye başlayacak, 19. yüzyılda Avrupa devletlerinin askerî müdahaleleri sonucu tamamen ortadan kalkacaktır.
Esirler nasıl seçilirdi?
Cezayir köle pazarında satın alma kriterleri
Devletin ve beylerbeyinin payına düşenler ayrıldıktan sonra, akınlarda ele geçirilen tutsaklar köle pazarına getirilir ve alıcılarla satıcılar arasında kıran kırana bir pazarlık başlardı. Kölelerin dişlerine bakarak peksimet çiğneyip çiğneyemeceği, dolayısıyla kadırgada kürek çekip çekemeyeceği anlaşılmaya çalışılırdı. Gene, ellerinden birinin çalışmaya alışık olup olmadığını belirlemek mümkündü. Elleri narin olanlar toplumun üst tabakalarına mensup demekti; yani yüksek miktarda fidye talep edilebilirdi. Aynı zamanda avuç içine bakarak bir kölenin kaçıp kaçmayacağının ve ne kadar yaşayacağının anlaşılabileceğine inanılırdı. Satın almadan önce esirlere ileri geri gitmek, eğilmek ve zıplamak gibi çeşitli hareketler yaptırmak adettendi. Gözler dikkatli incelenir ve insanların huyunu yansıttığı düşüncesiyle fizyonomileri tetkik edilirdi. Önemli biri olduğu sandığı Cervantes’i efendisi Deli Memi satmaya yanaşmadığı için, şairimiz bu köle pazarında satışa çıkarılmamıştır.
16. yüzyıl Akdeniz’i, en güçlü dönemini yaşayan Osmanlı Devleti için en önemli ticari ve siyasi faaliyet alanıydı. Kurumsal bir istihbarat anlayışından yaklaşık 400 sene evvelki belgeler, Osmanlı yönetiminin dünya siyaset ve diplomasisinde neler olup bittiğinden ziyadesiyle haberdar olduklarını göstermektedir. Avrupa arşivlerinde, para karşılığı İstanbul’a bilgi veren casusların yazışmaları ve Osmanlı istihbarat ağı.
Osmanlı tarihçiliğine hakim olan indirgemeci bir tavır, Osmanlıları övmenin popülerleştiği şu son yıllara kadar, imparatorluğun çöküşünü kadınlar saltanatı, İslâm’ın modern dünya karşısında yetersizliği ve imparatorluğun çevresindeki siyasi, teknolojik ve kültürel gelişmelerden bîhaber oluşu gibi tekil faktörlerle açıklamakta ısrarcıydı. Detaylı bir arşiv çalışmasına dayanmayan ve yüzeysel bir takım önkabullerle desteklenmiş bu argümanların en kuvvetlilerinden biri olan Osmanlılar’ın çevresine ilgisizliği, her gün ortaya çıkan yeni kaynaklarla çürütülmekte.
Yüzlerce yıl dünya egemenliği iddiasını sürdürmeyi başaran bir imparatorluğun çevresindeki olaylara kayıtsız kalamayacağı gerçeği bir yana, Osmanlıların komşu coğrafyalardaki siyasi, diplomatik ve askerî olaylardan anında haberdar olmak için kesenin ağzını açtıklarını ve Akdeniz, Avrupa ve İran’ın dört bir köşesine sürekli casuslar yolladıklarını artık belgeleriyle gösterme olanağımız var.
İspanyol casusun mektubu 16. yüzyılda Osmanlı harfleriyle yazılmış bir casus raporu. Mektup eski Türkçe ifadelerle başlamaktadır: “Benim sa’âdetlü Sultânım hazretleri el-mükerrem hakpâ-yı şerîflerine eylece malûm-ı şerîf olsun kim ben bendenüz hazret-i Sultânımın bendesiyim”. Daha sonra Arap harfleriyle ancak İspanyolca olarak devam edecektir. En altta “servertor de vostra Altesa Simon Massa Ceneviz” şeklinde bir imza bulunmaktadır.
Espiyonaj gibi netametli konuları çalışmak isteyen tarihçileri çoğunlukla arşivlerde acı bir sürpriz beklemektedir; gizliliğin esas olduğu casusluk faaliyetleri iz bırakmamakta ve tarihçiyi yanıltıcı, önyargılı ve bölük pörçük belgelere mahkum etmektedir. Osmanlı arşivinin bu konudaki suskunluğu Osmanlı istihbaratı üzerine araştırma yapmayı geciktirmişse de, başta İtalya, İspanya, Avusturya ve Fransa’daki arşivlerde bulunan belgeler sayesinde bu casusların en azından bir kısmı günışığına çıkarılmıştır.
Nisan ayında çıkan Sultan’ın Casusları: 16. Yüzyılda İstihbarat, Sabotaj ve Rüşvet Ağları (Kronik, 2017) adlı kitapta mercek altına aldığım onlarca casusun hikayesi, bize farzedilenin aksine yakınçağ Akdeniz’inde İslâm ile Hristiyanlık arasında aşılmaz bir demirperde bulunmadığını göstermektedir. Coğrafi mekânı kontrol etmekte her zaman yetersiz kalmış merkezî hükümetlerin ve ateşli silahlara adapte olma mücadelesi veren askerî kuvvetlerin çabaları, sınırları kapatmaya, geliş-gidişleri engellemeye, kimlikleri sabitlemeye yetmemektedir. Bu casusların düşman başkentlerinde rahatça faaliyet gösterebilmeleri, değişik din, kültür, etnisite ve dil özelliklerine sahip “medeniyetler” arasında fazla takibata uğramadan seyahat edebilmeleri, sıklıkla taraf değiştirebilmeleri, okuyucuyu şu temkinli tarihçilerin ve kategorize etmeden duramayan siyaset bilimcilerin her fırsatta gözümüze sokmaya çalıştığı dikotomik bir tarih anlayışına karşı uyarmaktadır.
Akademik dünyada çoktan ekarte edilmiş “medeniyetler çatışması” bazlı fikirleri ve dogmatik temellere oturtulmuş, arşiv belgelerinin her gün yalanladığı pürüzsüz ve şematik bir tarih okuyuşunu bir kenara bırakmak isteyenler için 16. yüzyıl Akdeniz’i aslında biçilmiş bir kaftandır. Onun üçkağıtçı casuslarına odaklanırsak, artık istisnaların kaideleri bozmasına verebilir ve tarihin renkli ve karmaşık katmanlarına nüfuz etme imkanına erişebiliriz.
Kalabriya’da İspanya karşıtı bir isyan çıkarma derdindeki Dominiken keşişlerinin (ki aralarında ünlü filozof Tommaso Campanella da bulunmaktadır) başarısız olunca İstanbul’a kaçması; İspanya’daki asilzadelerde aradığını bulamayan Zaragozalı bir gencin Memâlik-i Mahrûsa’ya gelip din değiştirmesi ve Kapudan-ı Derya Uluc Ali’nin kapusuna girmesi, oradan da kovulunca Cezayir, Fas, İspanya, Fransa ve Venedik’e geçebilmesi ya da İstanbul sokaklarında İspanyolca öğrendiğini iddia eden Bursalı bir sipahinin Rum kılavuzu tarafından terkedildiği Napoli’de casusluk yaparken yakalanması ve kendisine eğer canını seviyorsa İspanyol değil Türk olduğunu söylemesinin tavsiye edilmesi, hep, elitlerin yüksek kültürünün itinayla törpülediği, saklamak için binbir taklalar attığı karmaşık bir gerçekliğe işaret etmektedir.
Tommaso Campanella
İtalyan filozof Tommaso Campanella (1568-1639) Osmanlı istihbaratının da kışkırtmasıyla Napoli Krallığı’nda İspanyol aleyhtarı bir isyan başlatmaya çalışmış ancak başarısız olmuştu. Meşhur eseri Güneş Ülkesi’ni hapis tutulduğu hücresinde yazacaktı.
Yakınçağ tarihine ilgi duyanları uyarmamız gereken bir başka husus da, bu dönemde kavram ve kurumların hâlâ oluşma aşamasında olduğu ve 19. yüzyıl ve sonrasının aksine süreklilik ve sistem aramanın yanıltıcı olacağı gerçeğidir. Yakınçağ istisnanın ve deneme-yanılmanın yüzyılıdır; bugün veri olarak aldığımız devlet, hükümet, başkent, meşruiyet, resmiyet, bürokrasi gibi kavram ve kurumların bir yapboz tahtasında sürekli yeniden tanımlandığı bir dönemdir.
İstihbaratı da bu gözle okumak gerekmektedir. Merkezî devletlerin, kançılaryaların ve arşivlerin yeni yeni filizlenmeye başladığı bu yüzyılda Habsburg ve Osmanlı gibi hanedan devletleri de hanedandan bağımsız rasyonel bir bürokrasi oluşturma anlamında ilk ürkek adımlarını atmışlardır. Madrid ve bir cumhuriyet olan Venedik’te istihbaratı düzenlemekle görevli merkezî bir takım kurumlar ihdas edilmişse de, Osmanlılar için durum farklıdır: Osmanlı devletinin süregelen hanedan bazlı patrimonyal yapısına uygun olarak, istihbarat görevdeki paşaların ve siyasette etkinlik gösteren siyaset simsarlarının uhdesine bırakılmış, bu da istihbaratı hizip mücadelelerin ana öğelerinden biri haline getirmiştir.
Ancak bu tip bir kurumsallaşma eksiğinin Osmanlılar’ın istihbari kabiliyetlerini derinden etkilemediğini belirtmekte yarar var. Zaten, kurumları ve sistemi bu kadar merkeze alan bir tarih okuması teleoloji yapmaktan, yani bugünün başarısının kaynaklarını 500 yıl geriye götürmeye çalışmaktan öteye gidemez. Ayrıca diğer kurumsallaşma denemelerinin de başarısız olduğunu belirtelim; modern anlamda istihbarat kuruluşları için 1. Dünya Savaşı’nı beklemek gerekecektir.
Uluç Ali ve Osmalı istihbaratı
Kalabriyalı bir balıkçı köyünde Giovanni Dionigi Galeni adıyla doğan meşhur korsan ve Osmanlı kapudan-ı deryası Uluc Ali’nin (ö. 1587) Akdeniz’in dört bir yanında Osmanlı adına istihbarat yapan ajanları vardı.
Kısacası, kurumsal bir istihbarata sahip olmamalarına rağmen, Osmanlılar çevrelerinde olan biteni zamanında ve sahih bir şekilde haber almışlardır. Osmanlı paşalarının elçilerle yaptıkları sohbetlerde sordukları sorular ve talep ettikleri bilgiler, bize dünya siyaset ve diplomasisinde neler olup bittiğinden ziyadesiyle haberdar olduklarını göstermektedir. Zaten birçok haber kaynağı ve istihbarat ağından aynı anda haber alan ve dev bir imparatorluğu kısıtlı bir bürokrasiyle tek merkezden yönetmeye çalışan bir imparatorluktan da bundan daha azı beklenemezdi.
Osmanlı casuslarının büyük kısmı birden fazla işverene çalışan, sürekli oyun çeviren, gittiği her başkentte birini dolandıran ve sürekli ağzından bir şeyler kaçıran geveze fırsatçılardır aslında. Peki, cihanşümül imparatorlukları yöneten devlet adamları bunları niye paraya boğmuştur? Aslında her ne kadar miktarlar birçoklarının gözlerini kamaştıracak olsa da, savaşın masrafları düşünüldüğünde bunlar mütevazı kalmaya mahkumdur. Zamanında gelen bir haberin askerî harcamaları kısmayı ya da daha efektif bir şekilde kullanmayı mümkün kıldığı gözönüne alındığında, merkezî hükümetler bazen aptal yerine konma pahasına da olsa bunlara yatırım yapmak zorundadır. İstihbarat elemanlarının merkezî bir şekilde yetiştirilemediği bir ortamda başka şansı kalmayan yakınçağ hükümetleri, bir kez daha esnekliklerini göstereceklerdir. Nihayetinde sıkışınca eşkiyayı vezir yapıp başka bir cephede savaşa sürebilecek kadar pragmatik değiller midir?