Yazar: Elif Soyseven

  • Leyla Gencer


    opera sahnesi, sadece büyüleyici seslerin değil aynı zamanda büyük rekabetlerin de mekânıdır. 20. yüzyılın en ikonik üç sopranosu marıa callas, renata tebaldı ve leyla gencer sadece yetenekleriyle değil birbirleriyle olan rekabetleriyle de opera tarihine damga vurdu. callas’ın dramatik sahne gücü, tebaldı’nin kusursuz vokal tekniği ve gencer’in sanatsal cesareti, onları benzersiz kılan özelliklerdi. ancak bu üç büyük divanın mücadelesi sadece seslerle değil basın, sahne arkası entrikalar ve güçlü karakterleriyle de şekillendi.

    27 Ocak 1957, Milano.
    Leyla Gencer bir gece önce La Scala’da Dialoghi della Carmelitane operasının dünya prömiyerini yapmıştı.

    O sabah kendisine ulaşan mektup çok uzaklardan geliyordu.

    “Sevgili Leylacığım, iki gözüm kızım,

    (…) Biliyorsun ben yıllar önce sana demiştim ki; bir gün Scala’da oynamaya muvaffak olursan ben ne yapar eder, uçağa atlar Milano’ya gelirim. Fakat büyük söylemişim veya bunu yapacak kadar sevgili bir kul değilmişim ki Allah bu aralık benim Ankara’dan ayrılamayacağım birtakım mühim sebepler yarattı… Hem yalnız ben ve seni sevenler değil bütün Türk milletinin iyi dilekleri, duaları seninle beraber olacak. Senin muvaffak olman bizim için dünya sanat tarihinde bir dönüm noktası olacak, asırlardır bize kapalı olan büyük bir sanat mabedinin ulu kapısı ilk defa olarak bize açılacak. O gece senin yanında olmayı ve kulağının dibinde sana bunları fısıldamayı ne kadar isterdim…

    Seni Allah’a emanet eder, binlerce defa öperim, Sevgili Leylacığım, benim biricik öncüm.

    Muhsin Ertuğrul”

    Bu sözler, onun için bir kutlama değil, bir sorumluluktu. O sahne, sadece sanatın değil, devasa egoların, kıskançlıkların ve rekabetin de merkezindeydi. 26 Ocak 1957’de La Scala Operası’nda genç soprano Leyla Gencer’e açılan perde, sanat yaşamının sonuna kadar açık kaldı. Ancak bu yolculukta her şey sahnenin üstündeki kadar ışıltılı olmayacaktı. Temsil sonunda Türkiye’nin İtalya Büyükelçisi Cevat Açıkalın eşliğinde İtalya’nın en önemli gazetesinin sahibi Crespi Ailesi’nin onun onuruna verdiği davet opera dünyasına kabul edildiğinin bir işaretiydi. Hocası Muhsin Ertuğrul, Leyla’nın bir gün Milano’dan yükselecek bir diva olduğunu tahmin etmiş ve ona desteğini hiç eksik etmemişti.

    Bugünlerde gösterimde olan Haluk Bilginer’in başrollerini Angelia Jolie ile paylaştığı Maria filmi, Maria Callas’ın hayatının küçük bir kesitini gözler önüne seriyor. Divaların ışıltılı yaşamlarının ardındaki gizemin ufak bir parçası bu filmle yeniden gündeme geliyor.

    Leyla Gencer opera sanatçılarının mabedi La Scala’da sahneye çıktığında ondan bir önceki kuşağın divaları Maria Callas ve Renata Tebaldi’nin hedefinde olacaktı. Gencer’in yoluna çıkan engeller sadece bunlar değildi, Scala’da sahneye çıktıktan birkaç ay sonra bağlı olduğu Ankara Devlet Operası’ndan aldığı bir telgrafla Ankara’ya dönmesi istenecekti. Oysa Türkiye-İtalya arasındaki bir anlaşmayla üç yıldır sadece İtalya’da değil Amerika dâhil birçok ülkede sahneye çıkıyor, her afişe isminin yanına özenle “Ankara Devlet Operası Sanatçısı” adını yazdırıyordu. Öyle ki birçok teklife rağmen hayatının sonuna kadar Türk vatandaşlığından çıkmayacaktı.

    Divaların Savaşı
    Opera sahnesi, sadece muhteşem seslerin değil büyük rekabetlerin de mekânı olmuştur. 20. yüzyılın en büyük sopranolarından Maria Callas, Renata Tebaldi ve Leyla Gencer’in arasındaki çekişme, operanın en unutulmaz hikâyelerinden biri olarak tarihe geçti. Üçü de kendi alanında eşsizdi; Callas’ın dramatik oyunculuğu ve teknik mükemmeliyeti, Tebaldi’nin kusursuz lirik soprano sesi ve Gencer’in sanatsal cesareti ve repertuvar genişliği onları rakipsiz kılıyordu. Ancak sahne, sadece yetenekle değil büyük egolar ve rekabetle de doluydu.

    Milano’da Fırtına Başlıyor
    1950’ler… Milano, operanın kalbinin attığı şehir. La Scala’da Verona’dan gelen Maria Callas rüzgârı esiyor. Yunan asıllı soprano, sadece olağanüstü sesiyle değil sahnede yarattığı dramatik etkiyle de opera dünyasında devrim yaratıyordu. Callas, opera sanatına sadece ses olarak değil tiyatro olarak da bakıyordu. Her mimiği, vurgusu, sahnedeki duruşu incelikle planlanmıştı. Ancak onun karşısında, operanın geleneksel çizgisini temsil eden ve “meleklerin sesi” olarak anılan Renata Tebaldi vardı.

    Callas ve Tebaldi’nin rekabeti, bir anlamda operadaki estetik anlayış farkının bir yansımasıydı. Callas, hatasız olmasa da büyüleyiciydi; sesi bazen çatlayabiliyor ama dinleyenleri büyüleyen bir duygusallık ve yoğunluk taşıyordu. Tebaldi ise vokal olarak daha pürüzsüz, daha mükemmel ama daha az heyecan verici olarak görülüyordu. İtalyan basını, iki divayı karşı karşıya getirmekte gecikmedi. Hatta Arturo Toscanini gibi büyük isimler bile bu rekabetin bir parçası hâline geldi.

    Efsanevi rekabetin fitilini ateşleyen olaylardan biri de Maria Callas’ın, “Tebaldi’nin sesi güzel bir ses ama bir şampanya ile Coca-Cola arasındaki fark gibiyiz.” demesi oldu. Bu açıklama, ortalığı karıştırdı. Tebaldi’nin yanıtı sertti: “Ben Coca-Cola olmayı tercih ederim çünkü herkesin seveceği bir şeyim var.”

    Basın, bu rekabeti sürekli körüklüyordu. La Scala yönetimi, iki divayı bir araya getirmemeye özen gösteriyordu. Ancak seyirciler de ikiye bölünmüştü: Callas’çılar ve Tebaldi’ciler. O dönemde operayı izlemek bir sanatsal deneyimden çok bir taraf seçme meselesine dönüşmüştü.

    Leyla Gencer: Sahnedeki Yeni Rakip
    Tam bu çekişmenin ortasında, sahneye başka bir isim adım attı: Leyla Gencer! Callas ve Tebaldi’den daha gençti, operaya yaklaşımıyla Callas’a daha yakın bir figürdü. Sahnede, dramatik gücü ve oyunculuğuyla büyüleyici bir etki yaratıyordu. O kendisine bu iki divadan daha farklı bir yol açtı. Opera dünyasının unutulan eserlerini tozlu raflardan indirdi.

    Ancak bu, Gencer’in rekabetten tamamen uzak olduğu anlamına gelmiyordu. Callas’ın 1950’lerin sonlarında sahneden çekilmeye başlaması ve Tebaldi’nin de yavaş yavaş kariyerinin sonuna yaklaşmasıyla Leyla Gencer, La Scala’nın en önemli sopranolarından biri hâline geldi. Ancak onun asıl yükselişi, sahneden çok repertuvar seçimleriyle oldu. Gencer, Donizetti operalarının yeniden keşfedilmesinde büyük rol oynadı ve “unutulmuş operaları” canlandıran bir sanatçı olarak anıldı. “Donizetti Rönesansı” adı verilen bu döneme damgasını vurdu. Öyle ki kendi tekniği opera dünyasında “Gencerate” olarak adlandırıldı. Leyla Gencer’in 1960’lardan sonra “bel canto” tekniğindeki mükemmelliği ve bu unutulmuş eserleri yeniden gündeme getirmesi onun eleştirmenlerin ve operaseverlerin gözünde “bel canto’nun kraliçesi” olarak anılmasını sağladı.

    1954 yılında İtalyan basını “Ingrid Bergman’ı sarsan soprano: Leyla” manşetleri atacaktı. Çünkü o dönem Roberto Rossalini ile aşk yaşayan Ingrid Bergman eşini ve çocuğunu terk edip sevgilisinin yanına Napoli’ye gelmişti. O sırada Napoli’de Madame Butterfly operasında başrol oynayan Leyla Gencer’i izleyecek ve gözyaşları içinde kuliste Gencer’in boynuna sarılıp “Bu ses, bu müzik, bu öykü beni derinden sarstınız.” derken flaşlar patlayacaktı. Ertesi gün tüm manşetler Leyla Gencer’den bahsediyordu. Üç oyun için sözleşme imzaladığı Napoli’de tam 23 temsil oynayacaktı.

    1956 yılında San Francisco Operası, başrolünü Renata Tebaldi’nin oynayacağı Francesca da Rimini operasını sahneye koyuyordu ancak Tebaldi son anda sahneye çıkmaktan vazgeçince operanın müdürü Kurt Adler, Leyla Gencer’in kapısını çalacaktı. Temsil sonrası Time dergisi dâhil birçok gazete La Diva Turca Leyla’dan bahsediyordu. Tam bir yıl sonra Maria Callas sevgilisi Aristotle Onassis ile arasındaki sorunlar nedeniyle Amerika turnesinden vazgeçecek, onun yerine sahneye yine Leyla Gencer çıkacaktı. Tüm bunlar divaların rekabetinde gözleri ona çevirecekti. Öyle ki Maria Callas ile özdeşleşmiş Norma operasını tekrar sahneye koymak istediğinde Callas hayranları tarafından ölümle tehdit edilecekti.

    Scala Operası’nda, Donizetti’nin Poliuto oyununda başrolleri paylaştığı Maria Callas, provasını gizlice izledikten sonra dostlarına, “Bu Türk hepimizin canına okuyacak.” diyecekti. O artık divaların yanında kendini ispat etmişti.

    Callas’ın Düşüşü, Tebaldi’nin Zaferi ve Gencer’in Tahtı
    Maria Callas, 1950’lerin sonunda hem kişisel hem de profesyonel hayatında büyük bir sarsıntı yaşadı. Önce La Scala’daki etkisini kaybetmeye başladı, ardından da Aristotle Onassis ile yaşadığı fırtınalı aşk hayatı onu sahneden uzaklaştırdı. 1960’larda artık sahnede yoktu. Tebaldi ise kariyerini başarıyla devam ettirdi ve 1970’lere kadar büyük bir primadonna olarak kaldı.

    Bu dönemde, Leyla Gencer sahneyi tamamen ele geçirdi. O, ne Callas kadar sansasyoneldi ne de Tebaldi gibiydi. Ama o, cesaretiyle farklıydı. 1970’ler boyunca modern opera sahnesine yön veren sanatçılardan biri oldu. Sadece La Scala’da değil, Avrupa ve Amerika’nın birçok önemli opera evinde sahne aldı ve opera repertuvarına büyük katkılarda bulundu. 72 operada oynadı.

    Rekabetin Ötesinde: Üç Divalık Miras
    Bugün Maria Callas, Renata Tebaldi ve Leyla Gencer’in rekabeti, operanın altın çağlarından birinin simgesi olarak anılıyor. Üçü de farklı yönleriyle efsaneleşti. Callas, operayı sadece bir müzik değil, bir tiyatro sanatına dönüştürdü. Tebaldi, vokal mükemmeliyetin sembolü oldu. Gencer ise unutulmuş operaları yeniden keşfederek, repertuvar genişliğinin ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

    Bu üç divanın rekabeti aslında operanın ne kadar zengin bir sanat dalı olduğunu kanıtlıyor. Kimileri Callas’ın büyüsüne kapılır kimileri Tebaldi’nin saf sesine hayran kalır kimileri de Gencer’in cesaretine ve sanatsal merakına şapka çıkarır. Ancak bir gerçek var ki bu üç büyük kadın operaya altın harflerle yazılmış isimler olarak kaldı. Maria Callas’ın külleri Ege’nin sularına, Leyla Gencer’in külleri ise Boğaz’ın sularına karıştı. Dünya üzerinde gerçekleşemeyen dostluk belki mavi sularda oluştu.

    Ve belki de en önemlisi rekabetleri, operayı sadece sahnede değil, kulislerde, gazetelerde ve izleyicilerin kalplerinde yaşatan bir mit hâline getirdi. Çünkü gerçek divalar, sadece sesleriyle değil hikâyeleriyle de unutulmaz olurlar. #

    KAYNAKÇA
    Cella, Franca, Leyla Gencer: The Story of a Primadonna, Bolis Edizioni, Milano, 2018.
    İlyasoğlu, Evin, Ben Leyla Gencer, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019.
    Oral, Zeynep, Tutkunun Romanı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1992.
    Turan, Namık Sinan, Portede Saklı Tarih: Toplumsal Tarih Merceğinden Müzik, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2022.
  • İstibdattan Cumhuriyet’e Münevver Bir Aile: Şakir Paşa Ailesi

    İstibdattan Cumhuriyet’e Münevver Bir Aile: Şakir Paşa Ailesi


    şakir paşa ailesi’nin hikâyesi osmanlı imparatorluğu’ndan başlayarak günümüze kadar uzanan bir dönemin hikâyesidir. bu hikâye imparatorluğun en uzun yüzyılı olan 19. yüzyılda ekilen tohumların, istibdattan cumhuriyet’e doğru evrilişinin de bir örneğidir. osmanlı’nın batılılaşma hareketleri döneminde kurulmuş okullarda okuyan, altı dil bilen, kitap yazan, fotoğraf çeken, resim yapan, piyano çalan, seramik yapan, botanik bilen öksüz iki kardeş, cevat ve şakir, başarılarıyla devletin üst kademelerinde söz sahibi olur. hatta cevat paşa, padişah abdülhamid’in sadrazamlığına kadar yükselir.

    Sakir_Pasa_Ailesi_1) Şakir Paşa Ailesi2
    Soldan sağa, ayaktakiler: Hakkiye Koral, Asım Kabaağaçlı, Şakir Paşa, eşi İsmet Hanım, Cevat Şakir. Ortada: Ayşe Erner. Öndekiler: Fahrünissa Zeyd, Suat Şakir, Aliye Berger. 

    Şakir Paşa Ailesi gelişmeyi ve yeniliği seçen, bunu içlerine sindirerek hayatlarına geçiren münevver bir aile portresi çizer. Tarihçiler ve sanatseverlerin yakından tanıdığı Şakir
    Paşa ve Ailesi bugünlerde televizyonda yayınlanan bir diziyle gündeme geldi. Ailenin nevi şahsına münhasır karakterleri bir bir ekrana yansıdıkça aileye ve diziye olan ilgi de artıyor. Senaryosunu Hande Altaylı’nın yazdığı, Now TV’de yayınlanan Şakir Paşa Ailesi: Mucizeler ve Skandallar adlı bu dizi Şakir Paşa Ailesi’nin birbirinden çılgın ve değerli fertlerinin bugün yeni nesillerle buluşmasını da sağlayacak. Dizi başlarken “İzleyeceğiniz hikâye gerçeklere, söylentilere ve hayal gücüne dayanılarak kurgulanmıştır.” dese de aşağıda okuyacaklarınız Şakir Paşa Ailesi’nin gerçek hikâyesidir.

    Batı’daki Değişimin Doğu’ya Yansımaları
    Avrupa’nın Rönesans ile yakaladığı ivme toplumun her katmanında hissediliyordu. 15. yüzyılda dünyayı keşfe çıkan seyyahlar Avrupa’ya yenilik taşıyordu. Doğu için sıradan olan şeyler Avrupalılar için alışılmadıktı. Batı’nın bu şaşkınlığının karşısında Doğu ise kendi hızında ilerliyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyıldan beri değişimlere açtığı kapı onu yeni bir dünya ile tanıştıracaktı. Bu yüzyılda Osmanlı’da dünyayı tanımaya başlayan, okuyan, gezen yeni bir aydın zümre oluşuyordu. “Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet, Anayasa, Cumhuriyet” gibi kavramlar toplum tarafından konuşulur olmuştu. Kurumlardaki değişimler, kültürel yenilikler toplumu değiştirmeye başladı. Halil İnalcık Fütühat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler: Osmanlı adlı kitabında II. Meşrutiyet’e giden dönemi etkileyen iki büyük etkiden bahseder. Bunların ilki gazeteler, ikincisi ise laik okullardır. 1839’da başlayan Tanzimat Dönemi, Osmanlı toplumunun Batılılaşmasının yoğun olarak görüldüğü bir zaman aralığıdır. İşte böyle bir toplumsal iklime doğan Kabaağaçlızade iki kardeş, Cevat ve Şakir, Osmanlı’nın yenilikçi ve aydın zümresinin bir ferdi olacak, Osmanlı’dan aldıkları mirası Cumhuriyet’e taşıyarak hem devlet kademesinde hem de sanat dünyasında arkalarında eşsiz bir isim bırakacaklardı.


    “bir gün ahmet efendi, babasından hatta karısından bile gizlice oğlu asım’ı kaptığı gibi bir zerzevat arabasının içinde saklanıp istanbul’a gider ve onu askerî okula yazdırır. askerî okulu başarı ile bitiren asım bey’in şam’a tayini çıkar.”

    Sakir_Pasa_Ailesi_2
    Soldan sağa üst sıra: Asım Kabaağaçlı, Ayşe Erner, Cevat Şakir. Ortada: Şakir Paşa, İsmet Hanım, Aliye Berger. Önde: Fahrünissa Zeyd, Hakkiye Koral, kucağında Suat Şakir.

    Kabaağaçlızadeler
    Şakir Paşa Ailesi’nin 11. yüzyıla kadar giden sicil kayıtlarına göre ataları aslen Türkmen olup Antalya Elmalı bölgesinde yaşarken Afyon’a göç eder. Burada yüzyıllar boyunca medreseler kurup tasavvuf ehli olan aile büyükleri dinle, ilimle hemhâl olur. Ne zamanki Asım Bey’in babası Ahmet Efendi çocuklarının geleceği için bir şey yapmaya karar verir, işte o zaman ailenin kaderi değişir. Bir gün Ahmet Efendi, babasından hatta karısından bile gizlice oğlu Asım’ı kaptığı gibi bir zerzevat arabasının içinde saklanıp İstanbul’a gider ve onu askerî okula yazdırır. Askerî okulu başarı ile bitiren Asım Bey’in Şam’a tayini çıkar. Afyonkarahisarlı Hacı Ahmet Efendi’nin oğlu Kabaağaçlızade Mustafa Asım, Suriye’nin önemli ailelerinden Hattatzade Hüseyin Bey’in kızı Zehra Hanım ile Şam’da görücü usulü evlenir. Bu evlilikten 1849 yılında Sara, 1851 yılında Cevat doğar. Albay Asım daha sonra Şam’dan Bursa’ya tayin edilir. 1855 yılında Bursa’da Şakir doğar. Bir süre sonra evin annesi vereme yakalanır. Hasta yatağından zar zor kalktığı bir gün pencereden bakarken eşinin evin beslemesiyle oynaştığını görür, karısının onu gördüğünü fark eden Asım Bey, atına atlayıp çılgınlar gibi evden uzaklaşır. Atın üstünde saatlerce süren bu koşu sonunda fıtığı patlar ve oracıkta ölür, ondan üç gün sonra eşi de vefat edince evin üç çocuğu öksüz kalır.

    Osmanlı’nın İki Gözde Paşası: Cevat Paşa ve Şakir Paşa
    Öksüz üç kardeş için artık yeni bir hayat kurulacaktır. Henüz 13 yaşındaki Sara, babasının İstanbul’daki arkadaşı Şeyhülislam Atıfzade Hüsamettin Efendi’nin yanına gitmeye karar verir. Yanına 11 yaşındaki kardeşi Cevat ve 8 yaşındaki kardeşi Şakir’i alıp İstanbul’a gider. Atıfzade Hüsamettin Efendi’nin himayesine giren çocuklardan Cevat ve Şakir askerî okula yazdırılırken Sara ise zengin bir toprak ağasıyla evlendirilir. Askerî okulu başarıyla bitiren iki kardeşten Cevat, zengin bir kızla evlenip iç güveyisi olur ama evliliği kısa bir sürede sona erer. Şakir ise Macar asıllı bir kadınla evlenir ve Asım adında bir çocuğu olur ama bir süre sonra eşi vefat eder.


    “özel hayatlarındaki başarısızlığın aksine iki kardeşin askerî kariyeri çok başarılı bir şekilde ilerler. cevat paşa, berlin kongresi’nde görev alır ve albay olur. şakir paşa ise romanya ve karadağ’da askerî ateşe olarak görev alır. 1889 yılında iki kardeşin de tayini girit’e çıkar. askerî vali ve komutan olarak göreve başlayan cevat’ın yaveri de kardeşi şakir paşa olacaktır.”

    Sakir_Pasa_Ailesi_3
    Şakir Paşa Ailesi, Büyükada’daki köşklerinin merdivenlerinde. Üstte: Şakir Paşa ve eşi İsmet Hanım.

    Özel hayatlarındaki başarısızlığın aksine iki kardeşin askerî kariyeri çok başarılı bir şekilde ilerler. Cevat Paşa, Berlin Kongresi’nde görev alır ve albay olur. Şakir Paşa ise Romanya ve Karadağ’da askerî ateşe olarak görev alır. 1889 yılında iki kardeşin de tayini Girit’e çıkar. Askerî vali ve komutan olarak göreve başlayan Cevat’ın yaveri de kardeşi Şakir Paşa olacaktır. Tarihler 1890’ı gösterdiğinde Şakir Paşa, Girit eşrafından İsmet Hanım’la evlenir. Cevat Paşa, Girit’ten İstanbul’a dönerken mareşal ünvanı taşıyordur, gemisi İstanbul’a giriş yaptığında 21 pare top atışıyla karşılanır ve Abdülhamid tarafından sadrazam ilan edilir. Artık o imparatorluğun en güçlü kişilerinden biridir. Üç yıl boyunca sadrazamlık yapan Cevat Paşa, iki kez istifa etse de kabul görmez. En sonunda Abdülhamid istifasını kabul eder. O dönem Kayser II. Wilhelm’in Türkiye ziyaretine mihmandarlık etmesi için Padişah’tan Cevat Paşa’yı istemesi zaten şüpheci olan Abdülhamid’i kuşkulandırır. Paşa’yı Şam’a yollar. Orada hastalanıp verem olan Cevat Paşa, İstanbul’a dönmek için Padişah’a defalarca mektup yazar ancak bu isteği her seferinde reddedilir. Nihayetinde kardeşi Sara bir gün Saray’a giderek çarşafını sıyırır ve avazı çıktığı kadar bağırarak Padişah’tan yardım ister. Bu kez istek kabul edilir ancak sedyede İstanbul’a getirilen Cevat Paşa 49 yaşında ölür. Onun ölümünün ardından ağabeyine yapılan bu haksızlığı kabul edemeyen Şakir Paşa görevinden istifa eder ve Büyükada’ya taşınır. Şakir Paşa’nın Cevat, Hakkiye, Ayşe, Suat, Fahrünissa, Aliye isminde altı çocuğu daha olur.

    Şakir Paşa Ailesi’nin Afyon’da Değişen Kaderi
    Şakir Paşa’nın kaderi Asım Bey’in Afyon’dan bir zerzevat arabasında onu İstanbul’a getirmesiyle nasıl değiştiyse, oğlu Cevat Şakir ile 1914 yılının Haziran ayında Afyon’a yaptığı ziyaretle kaderi yeniden değişecektir.

    Sakir_Pasa_Ailesi_4
    Şakir Paşa ve oğlu Cevat Şakir. (Şirin Devrim, Şakir Paşa Ailesi, Doğan Kitap.)

    Baba oğul en başından beri anlaşamıyorlardır. Şakir Paşa kudretli bir kişidir ve oğlu Cevat’ın da onun sözünden çıkmasını istemez. Belki de ailenin ilk çocuğu olduğu için babasının ondan beklentisi çok fazladır. İlk yol ayrımı Robert College (Kolej) mezuniyetinden sonra olur. Cevat resim tahsil etmek ister, babası ise onun Oxford’a gidip tarih okumasını ister. Savaşı kazanan Şakir Paşa olur. Cevat, babasının istediği gibi Oxford Üniversitesi’ne Yakın Çağ Tarihi Bölümü’ne yazılır. Okul ilk zamanlar ona iyi gelir ama içindeki resim tutkusu onu rahat bırakmaz. Okuldaki aristokrat İngiliz arkadaşlarıyla iyi anlaşır hatta onlar gibi yaşamaya, giyinmeye başlar. Ancak İngiltere’den İstanbul’a gelmeye başlayan yüklü ödemeler Şakir Paşa Konağı’nda infiale yol açar. Oxford’da aradığını bulamayan Cevat, okulu bırakıp İtalya’ya gider ve orada resim eğitimine başlar. Roma’da özgür, sanatla iç içe bohem bir hayat yaşar. İngiltere’nin kasvetli ve soğuk havasından sonra Roma ona çok iyi gelmiştir. Üstelik resim okulunda öğrencilere modellik yapan bir İtalyan kıza âşık olur. Cevat, önce annesini bu evliliğe ikna eder sonra annesi de Şakir Paşa’yı. Cevat, Agniesia Kaferia ile Roma’da evlenir. Eşini alarak Büyükada’daki köşklerine döner. Üstelik eşi hamiledir. Döndüğünde işler istediği gibi gelişmeyecek, babası ile arasındaki kavgalar her geçen gün şiddetlenecektir. 1914 yılının Haziran ayında Afyon’a yaptıkları bir seyahatte Cevat, babası Şakir Paşa’yı vurur. Şakir Paşa Ailesi ile ilgili en merak edilen konulardan biri işte bu cinayettir.

    Şakir Paşa Neden Öldürüldü?
    Sanırım bu sorunun yanıtını verebilen hiç kimse yok! Çünkü aile üyelerinin ardında bıraktıkları hatıratlarda da aile hakkında yazılan eserlerde de bu sorunun net bir cevabı yok. Elbette ki bu konuyla ilgili birçok rivayet var. Kimisine göre sebep baba-oğulun arasında yıllardır süren sürtüşmeler, kimi rivayete göre para mevzusu, kimine göre de İtalyan gelin ve kayınpeder arasındaki bir yakınlaşmadan dolayı olduğu. Ancak cinayetin sebebi ne olursa olsun bu durum Şakir Paşa’nın oğlu Cevat tarafından öldürüldüğü gerçeğini değiştirmeyecektir. Cevat Şakir, babasını öldürmekten 14 yıl kürek mahkûmiyeti cezasına çarptırılacak, cezasını çekerken intihar girişiminde bulunacak, hapishanede yakalandığı verem sebebiyle 7 yıl sonra tahliye edilecektir. Yıllar sonra başka bir suçtan İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp Bodrum’a sürgüne yollanacak ve Halikarnas Balıkçısı olarak orada yeniden doğacaktır. Ancak Şakir Paşa Ailesi’nde eline silah alan sadece Cevat Şakir olmayacak, kız kardeşi Aliye sevgilisi Carl Berger’i kıskanarak onun keman dersi verdiği bir kadın öğrencisini vuracak ancak ceza almadan işin içinden sıyrılacaktır.

    Sakir_Pasa_Ailesi_5
    Füreya Koral’ın atölyesi. Soldan sağa: Aliye Berger, Fahrünissa Zeyd, Robert Trainer, Şirin Devrim, Hakkiye Koral, Füreya Koral.
    FOTOĞRAF: SALT ARAŞTIRMA / YUSUF TAKTAK ARŞİVİ

    Sanat Dünyasının Önemli İsimleri
    Yıllar içinde Şakir Paşa Ailesi’nin hemen her ferdi sanat dünyasının önemli isimleri hâline gelir. Cevat Şakir ünlü bir yazar, ressam olur. Dünyanın bir ucundan getirttiği tohumlarla Bodrum’un bitki örtüsünün bugünkü hâle gelmesini sağlar. Sünger avcılarına, balıkçılara yeni teknikler öğretir. Hakkiye, İstanbul Belediyesi’nin ilk kadın üyesi olurken, ailenin bir başka üyesi Fahrünissa Zeyd ise resimdeki üstün yeteneğiyle dünyaca ünlü bir ressam olur. Zeyd, önce kardeşi Aliye Berger’i gravür sanatına yönlendirir, onun bir gravür sanatçısı olmasının yolunu açar. Yıllar sonra İsviçre’de bir sanatoryumda yatan yeğeni Füreya’yı destekleyerek onun da Türkiye’nin ilk seramik sanatçısı olmasını sağlar. Çocukları Nejad Devrim ünlü bir ressam, Şirin Devrim de tiyatro sanatçısı olur. Fahrünissa Zeyd’in torunu Nissa Raad, bugün Şakir Paşa Ailesi’nin sanat geleneğini devam ettiriyor. #

    KAYNAKÇA
    Binark, Nermidil Erner, Şakir Paşa Köşkü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2025.
    Devrim, Şirin, Şakir Paşa Ailesi, Doğan Kitap, İstanbul, 2000.
    İnalcık, Halil, Fütühat, İmparatorluk, Avrupa ile İlişkiler: Osmanlı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2020.
    Kulin, Ayşe, Füreya, Everest Yayınları, İstanbul, 2017.
    Ortaylı, İlber, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Kronik Kitap, İstanbul, 2019.
    Şakir, Cevat, Mavi Sürgün, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2008.