opera sahnesi, sadece büyüleyici seslerin değil aynı zamanda büyük rekabetlerin de mekânıdır. 20. yüzyılın en ikonik üç sopranosu marıa callas, renata tebaldı ve leyla gencer sadece yetenekleriyle değil birbirleriyle olan rekabetleriyle de opera tarihine damga vurdu. callas’ın dramatik sahne gücü, tebaldı’nin kusursuz vokal tekniği ve gencer’in sanatsal cesareti, onları benzersiz kılan özelliklerdi. ancak bu üç büyük divanın mücadelesi sadece seslerle değil basın, sahne arkası entrikalar ve güçlü karakterleriyle de şekillendi.
27 Ocak 1957, Milano.
Leyla Gencer bir gece önce La Scala’da Dialoghi della Carmelitane operasının dünya prömiyerini yapmıştı.
O sabah kendisine ulaşan mektup çok uzaklardan geliyordu.
“Sevgili Leylacığım, iki gözüm kızım,
(…) Biliyorsun ben yıllar önce sana demiştim ki; bir gün Scala’da oynamaya muvaffak olursan ben ne yapar eder, uçağa atlar Milano’ya gelirim. Fakat büyük söylemişim veya bunu yapacak kadar sevgili bir kul değilmişim ki Allah bu aralık benim Ankara’dan ayrılamayacağım birtakım mühim sebepler yarattı… Hem yalnız ben ve seni sevenler değil bütün Türk milletinin iyi dilekleri, duaları seninle beraber olacak. Senin muvaffak olman bizim için dünya sanat tarihinde bir dönüm noktası olacak, asırlardır bize kapalı olan büyük bir sanat mabedinin ulu kapısı ilk defa olarak bize açılacak. O gece senin yanında olmayı ve kulağının dibinde sana bunları fısıldamayı ne kadar isterdim…
Seni Allah’a emanet eder, binlerce defa öperim, Sevgili Leylacığım, benim biricik öncüm.
Muhsin Ertuğrul”
Bu sözler, onun için bir kutlama değil, bir sorumluluktu. O sahne, sadece sanatın değil, devasa egoların, kıskançlıkların ve rekabetin de merkezindeydi. 26 Ocak 1957’de La Scala Operası’nda genç soprano Leyla Gencer’e açılan perde, sanat yaşamının sonuna kadar açık kaldı. Ancak bu yolculukta her şey sahnenin üstündeki kadar ışıltılı olmayacaktı. Temsil sonunda Türkiye’nin İtalya Büyükelçisi Cevat Açıkalın eşliğinde İtalya’nın en önemli gazetesinin sahibi Crespi Ailesi’nin onun onuruna verdiği davet opera dünyasına kabul edildiğinin bir işaretiydi. Hocası Muhsin Ertuğrul, Leyla’nın bir gün Milano’dan yükselecek bir diva olduğunu tahmin etmiş ve ona desteğini hiç eksik etmemişti.
Bugünlerde gösterimde olan Haluk Bilginer’in başrollerini Angelia Jolie ile paylaştığı Maria filmi, Maria Callas’ın hayatının küçük bir kesitini gözler önüne seriyor. Divaların ışıltılı yaşamlarının ardındaki gizemin ufak bir parçası bu filmle yeniden gündeme geliyor.
Leyla Gencer opera sanatçılarının mabedi La Scala’da sahneye çıktığında ondan bir önceki kuşağın divaları Maria Callas ve Renata Tebaldi’nin hedefinde olacaktı. Gencer’in yoluna çıkan engeller sadece bunlar değildi, Scala’da sahneye çıktıktan birkaç ay sonra bağlı olduğu Ankara Devlet Operası’ndan aldığı bir telgrafla Ankara’ya dönmesi istenecekti. Oysa Türkiye-İtalya arasındaki bir anlaşmayla üç yıldır sadece İtalya’da değil Amerika dâhil birçok ülkede sahneye çıkıyor, her afişe isminin yanına özenle “Ankara Devlet Operası Sanatçısı” adını yazdırıyordu. Öyle ki birçok teklife rağmen hayatının sonuna kadar Türk vatandaşlığından çıkmayacaktı.
Divaların Savaşı
Opera sahnesi, sadece muhteşem seslerin değil büyük rekabetlerin de mekânı olmuştur. 20. yüzyılın en büyük sopranolarından Maria Callas, Renata Tebaldi ve Leyla Gencer’in arasındaki çekişme, operanın en unutulmaz hikâyelerinden biri olarak tarihe geçti. Üçü de kendi alanında eşsizdi; Callas’ın dramatik oyunculuğu ve teknik mükemmeliyeti, Tebaldi’nin kusursuz lirik soprano sesi ve Gencer’in sanatsal cesareti ve repertuvar genişliği onları rakipsiz kılıyordu. Ancak sahne, sadece yetenekle değil büyük egolar ve rekabetle de doluydu.
Milano’da Fırtına Başlıyor
1950’ler… Milano, operanın kalbinin attığı şehir. La Scala’da Verona’dan gelen Maria Callas rüzgârı esiyor. Yunan asıllı soprano, sadece olağanüstü sesiyle değil sahnede yarattığı dramatik etkiyle de opera dünyasında devrim yaratıyordu. Callas, opera sanatına sadece ses olarak değil tiyatro olarak da bakıyordu. Her mimiği, vurgusu, sahnedeki duruşu incelikle planlanmıştı. Ancak onun karşısında, operanın geleneksel çizgisini temsil eden ve “meleklerin sesi” olarak anılan Renata Tebaldi vardı.
Callas ve Tebaldi’nin rekabeti, bir anlamda operadaki estetik anlayış farkının bir yansımasıydı. Callas, hatasız olmasa da büyüleyiciydi; sesi bazen çatlayabiliyor ama dinleyenleri büyüleyen bir duygusallık ve yoğunluk taşıyordu. Tebaldi ise vokal olarak daha pürüzsüz, daha mükemmel ama daha az heyecan verici olarak görülüyordu. İtalyan basını, iki divayı karşı karşıya getirmekte gecikmedi. Hatta Arturo Toscanini gibi büyük isimler bile bu rekabetin bir parçası hâline geldi.
Efsanevi rekabetin fitilini ateşleyen olaylardan biri de Maria Callas’ın, “Tebaldi’nin sesi güzel bir ses ama bir şampanya ile Coca-Cola arasındaki fark gibiyiz.” demesi oldu. Bu açıklama, ortalığı karıştırdı. Tebaldi’nin yanıtı sertti: “Ben Coca-Cola olmayı tercih ederim çünkü herkesin seveceği bir şeyim var.”
Basın, bu rekabeti sürekli körüklüyordu. La Scala yönetimi, iki divayı bir araya getirmemeye özen gösteriyordu. Ancak seyirciler de ikiye bölünmüştü: Callas’çılar ve Tebaldi’ciler. O dönemde operayı izlemek bir sanatsal deneyimden çok bir taraf seçme meselesine dönüşmüştü.
Leyla Gencer: Sahnedeki Yeni Rakip
Tam bu çekişmenin ortasında, sahneye başka bir isim adım attı: Leyla Gencer! Callas ve Tebaldi’den daha gençti, operaya yaklaşımıyla Callas’a daha yakın bir figürdü. Sahnede, dramatik gücü ve oyunculuğuyla büyüleyici bir etki yaratıyordu. O kendisine bu iki divadan daha farklı bir yol açtı. Opera dünyasının unutulan eserlerini tozlu raflardan indirdi.
Ancak bu, Gencer’in rekabetten tamamen uzak olduğu anlamına gelmiyordu. Callas’ın 1950’lerin sonlarında sahneden çekilmeye başlaması ve Tebaldi’nin de yavaş yavaş kariyerinin sonuna yaklaşmasıyla Leyla Gencer, La Scala’nın en önemli sopranolarından biri hâline geldi. Ancak onun asıl yükselişi, sahneden çok repertuvar seçimleriyle oldu. Gencer, Donizetti operalarının yeniden keşfedilmesinde büyük rol oynadı ve “unutulmuş operaları” canlandıran bir sanatçı olarak anıldı. “Donizetti Rönesansı” adı verilen bu döneme damgasını vurdu. Öyle ki kendi tekniği opera dünyasında “Gencerate” olarak adlandırıldı. Leyla Gencer’in 1960’lardan sonra “bel canto” tekniğindeki mükemmelliği ve bu unutulmuş eserleri yeniden gündeme getirmesi onun eleştirmenlerin ve operaseverlerin gözünde “bel canto’nun kraliçesi” olarak anılmasını sağladı.
1954 yılında İtalyan basını “Ingrid Bergman’ı sarsan soprano: Leyla” manşetleri atacaktı. Çünkü o dönem Roberto Rossalini ile aşk yaşayan Ingrid Bergman eşini ve çocuğunu terk edip sevgilisinin yanına Napoli’ye gelmişti. O sırada Napoli’de Madame Butterfly operasında başrol oynayan Leyla Gencer’i izleyecek ve gözyaşları içinde kuliste Gencer’in boynuna sarılıp “Bu ses, bu müzik, bu öykü beni derinden sarstınız.” derken flaşlar patlayacaktı. Ertesi gün tüm manşetler Leyla Gencer’den bahsediyordu. Üç oyun için sözleşme imzaladığı Napoli’de tam 23 temsil oynayacaktı.
1956 yılında San Francisco Operası, başrolünü Renata Tebaldi’nin oynayacağı Francesca da Rimini operasını sahneye koyuyordu ancak Tebaldi son anda sahneye çıkmaktan vazgeçince operanın müdürü Kurt Adler, Leyla Gencer’in kapısını çalacaktı. Temsil sonrası Time dergisi dâhil birçok gazete La Diva Turca Leyla’dan bahsediyordu. Tam bir yıl sonra Maria Callas sevgilisi Aristotle Onassis ile arasındaki sorunlar nedeniyle Amerika turnesinden vazgeçecek, onun yerine sahneye yine Leyla Gencer çıkacaktı. Tüm bunlar divaların rekabetinde gözleri ona çevirecekti. Öyle ki Maria Callas ile özdeşleşmiş Norma operasını tekrar sahneye koymak istediğinde Callas hayranları tarafından ölümle tehdit edilecekti.
Scala Operası’nda, Donizetti’nin Poliuto oyununda başrolleri paylaştığı Maria Callas, provasını gizlice izledikten sonra dostlarına, “Bu Türk hepimizin canına okuyacak.” diyecekti. O artık divaların yanında kendini ispat etmişti.
Callas’ın Düşüşü, Tebaldi’nin Zaferi ve Gencer’in Tahtı
Maria Callas, 1950’lerin sonunda hem kişisel hem de profesyonel hayatında büyük bir sarsıntı yaşadı. Önce La Scala’daki etkisini kaybetmeye başladı, ardından da Aristotle Onassis ile yaşadığı fırtınalı aşk hayatı onu sahneden uzaklaştırdı. 1960’larda artık sahnede yoktu. Tebaldi ise kariyerini başarıyla devam ettirdi ve 1970’lere kadar büyük bir primadonna olarak kaldı.
Bu dönemde, Leyla Gencer sahneyi tamamen ele geçirdi. O, ne Callas kadar sansasyoneldi ne de Tebaldi gibiydi. Ama o, cesaretiyle farklıydı. 1970’ler boyunca modern opera sahnesine yön veren sanatçılardan biri oldu. Sadece La Scala’da değil, Avrupa ve Amerika’nın birçok önemli opera evinde sahne aldı ve opera repertuvarına büyük katkılarda bulundu. 72 operada oynadı.
Rekabetin Ötesinde: Üç Divalık Miras
Bugün Maria Callas, Renata Tebaldi ve Leyla Gencer’in rekabeti, operanın altın çağlarından birinin simgesi olarak anılıyor. Üçü de farklı yönleriyle efsaneleşti. Callas, operayı sadece bir müzik değil, bir tiyatro sanatına dönüştürdü. Tebaldi, vokal mükemmeliyetin sembolü oldu. Gencer ise unutulmuş operaları yeniden keşfederek, repertuvar genişliğinin ne kadar önemli olduğunu gösterdi.
Bu üç divanın rekabeti aslında operanın ne kadar zengin bir sanat dalı olduğunu kanıtlıyor. Kimileri Callas’ın büyüsüne kapılır kimileri Tebaldi’nin saf sesine hayran kalır kimileri de Gencer’in cesaretine ve sanatsal merakına şapka çıkarır. Ancak bir gerçek var ki bu üç büyük kadın operaya altın harflerle yazılmış isimler olarak kaldı. Maria Callas’ın külleri Ege’nin sularına, Leyla Gencer’in külleri ise Boğaz’ın sularına karıştı. Dünya üzerinde gerçekleşemeyen dostluk belki mavi sularda oluştu.
Ve belki de en önemlisi rekabetleri, operayı sadece sahnede değil, kulislerde, gazetelerde ve izleyicilerin kalplerinde yaşatan bir mit hâline getirdi. Çünkü gerçek divalar, sadece sesleriyle değil hikâyeleriyle de unutulmaz olurlar. #





