Yazar: Deniz Dalkılıç

  • Ve Cemal Nadir’le Nâzım’ın yolları kesişir

    İki büyük yetenek, iki büyük sanatçı, iki “nadir” ve “hikmetli” insan. Aynı sene, 1902’de doğan Nâzım Hikmet ve Cemal Nadir, erken cumhuriyet devrinin müstesna isimleri olacaktı. Büyük acıları, büyük zorlukları geride bırakarak ölümsüz eserlere imza attılar, geleceğe ışık tuttular. İki ustanın hayat yolculuğunda kesişen anlar, karşılaşmalar, tanıklıklar…

    Yıl 1902. Tam 120 yıl ön­ce bir şair ve bir karika­türist dünyaya gelir. 15 Ocak 1902’de babasının görevi nedeniyle bulunduğu Selânik’te doğar Nâzım Hikmet. 13 Tem­muz 1902’de ise Bulgaristan’dan Bursa’ya göçen bir ailenin oğlu olarak Bursa’da Cemal Nadir doğar Bursa’da.

    Nâzım üç yaşındayken aile Halep Valisi olan dedesi Meh­met Nâzım Paşa’nın yanına gi­der. Sonrasında annesi Celile Hanım’ın hamileliği nedeniyle İstanbul’a taşınırlar. Okul çağı­na gelen Nâzım, önce Fransız­ca eğitim veren özel bir okulda, sonrasında da Göztepe’deki Nu­mune Mektebi’nde (Taşmektep) okur. İlkokulu bitirince, arka­daşı Vâlâ Nureddin’le (Vâ-Nu) Mekteb-i Sultani’nin hazırlık sı­nıfına yazdırılır. Ertesi yıl mad­di gerekçelerle kaydı Nişantaşı Sultanisi’ne alınır. İlk şiirlerin­den biri olan “Feryâd-ı Vatan”ı 1913’te yazan Nâzım Hikmet, “Otobiyografi” adlı şiirinde “… on dördümden beri şairlik ede­rim…” diye yazacaktır (Nâzım Hikmet’in ilk şiiri 19 Aralık 1914 tarihinde yazdığı ‘Yangın” adlı şiiridir / Haluk Oral, Nâ­zım Hikmet’in Yolculuğu, İşban­kası Yayınları, s. 26-27).

    Yedi yaşında mahalle mek­tebine başlayan Cemal Nadir, daha sonra Nalbantoğlu Mek­teb-i İptidaisi’nde okur. 3 yıllık eğitiminden sonra ortaöğreni­mine Bursa Sultani Mektebi’n­de (Bursa Erkek Lisesi) baş­lar. Çalışkan, uslu, mahcup bir çocuktur. Babasının tayininin Bilecik Adliyesi başkâtipliğine çıkması üzerine aile oraya taşı­nır. Ancak Cemal Nadir okula devam etmek için Bursa’da de­desinin evinde kalır. Bursa Sul­tani’sinden sonra ailesinin ya­nına giderek Bilecik İdadisi’nde eğitimine devam eder. Burada yaptığı bir resmin hocası tara­fından okulun iftihar salonu­na asılması, resim tutkusunu bir bağımlılık haline getirecek­tir: “Resim yapmak hevesi on iki, on üç yaşlarımdan sonra bir hastalık halinde başlar…”

    Biri şiirin, diğeri karikatürün dehası iki müstesna yetenek: Nâzım Hikmet (solda) ve Cemal Nadir (sağda).

    İlk şiir, ilk karikatür

    Nâzım’ın 3 Ekim 1918 tarihli Yeni Mecmua’da
    yayımlanan “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?” adlı şiiri.

    Dedesi Nâzım Paşa’nın et­kisiyle şiir yazmaya başlayan Nâzım Hikmet, Nişantaşı Sul­tanisi’nin üçüncü sınıfınday­ken evlerine ziyarete gelen aile dostları Cemal Paşa’ya 16 Ara­lık 1914’te yazdığı “Bir Bahriye­linin Ağzından” başlıklı şiirini okur. Şiiri duygulanarak dinle­yen Cemal Paşa’nın yardımıyla Heybeliada Bahriye Mektebi’ne giren Nâzım’ın buradaki öğret­menlerinden biri de şair Yahya Kemal’dir.

    Nâzım’ın yazdığı “Hâlâ Ser­vilerde Ağlıyorlar mı?” adlı şiir 03 Ekim 1918 tarihli Yeni Mec­mua’da yayımlanacaktır. “Meh­med Nâzım” adıyla yayımlanan bu ilk şiiri Yahya Kemal gözden geçirerek düzeltmiş ve o yıllar­da yazar kadrosunda yer aldığı bu dergide yayımlanmasını sağ­lamıştır.

    1920 başlarından itibaren Nâzım’ın hikâye ve şiirlerini Alemdâr, Üçüncü Kitab, Dör­düncü Kitab, Altıncı Kitab, Ye­dinci Kitab ve Ümid dergilerin­de görürüz.

    Nâzım Hikmet’in bir yayın­da kullanılan ilk fotoğrafı ise bi­linenin aksine 26 Ağustos 1920 tarihli Ümid dergisinden önce 21 Ağustos 1920 tarihli Alemdâr dergisinde yayımlanan “Genç­liğe Masal 1- Kırk Haramilerin Esiri” adlı şiirle birlikte görülür.

    Cemal Nadir babasının tek­rar Bursa’ya tayin olması ve maddî olanaksızlıklar nedeniy­le eğitim hayatını sürdüremez ve kendi deyimiyle “hayat üni­versitesine girmek mecburiye­tinde” kalır. Ailesi tarafından Gelincik Çarşısı’nın rutubetli, kuytu bir dükkânında kasnak iş­leme işine başlatılır. Zanaat öğ­rensin diye çalışmaya başladığı bu kasnakçının yanında da yine resim ve edebiyat havası etrafı­nı sarar.

    4 Mart 1920’de Diken mecmuasında yayımlanan Cemal Nadir karikatürleri (altta).

    Bu sıralarda parmakları resme iyice yatkınlaşır. Yorgan yüzlerine ve yazmalara kolaylık­la desenler çizmektedir. Fakat kasnakçılık işi güçlü kuvvetli insanların yapabileceği bir iş­tir. Zayıf yapılı Cemal Nadir bu çalışmaya dayanamaz ve has­ta olur; ancak bu durum Cemal Nadir’i çok memnun eder. Evde kalacak ve çok sevdiği resimle­rini çizebilecektir. Resim yap­maya karşı içinde taşan arzu o kadar büyüktür ki gecelerini evde kör zeytinyağı kandilinin altında çalışarak geçirmektedir. Çizdiği resimlere kızan babası bu defa da onu bir makinecinin yanına çırak olarak verir. An­cak o yine resim çizmeyi ihmal etmez. O günlerde İstanbul’dan gelen mizah mecmualarını göz­den geçirirken aklına bir fikir gelir: “Ben de bu gazetelerde­ki karikatürler kadar resim ya­pabilirim!” Diken mecmuası­na birkaç karikatür gönderir ve bunlardan üçü derginin 45 nu­maralı, 4 Mart 1920 tarihli sa­yısında yayımlanır. 56 numara­lı, 3 Haziran 1920 tarihli sayıda bir karikatürü daha yayımlana­caktır.

    Mütareke yılları

    İstanbul’un işgali Nâzım’ı de­rinden etkileyecektir. Aşk şiir­lerine bir süre ara vererek Ki­tap, Alemdâr, Ümid’te direniş duygularını yansıtan şiirler ya­yımlar. Diğer yandan da arka­daşı Vâlâ Nureddin ile Hececi­ler’in toplantılarına katılmaya başlamıştır.

    1 Ocak 1921’de Faruk Na­fiz, Yusuf Ziya, Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin, Sirkeci’den kalkan Yeni Dünya adlı vapurla İnebolu’dan Ankara’ya gitmek üzere yola çıkarlar. Ankara’dan beklenen izin sadece Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin için gelir. İki arkadaş İnebolu’dan yürüyerek 9 günde Ankara’ya varır. Ancak silah altına alın­mayı beklerken öğretmen ola­rak Bolu’ya tayin edilirler. 1921 Ağustos’unda Bolu’dan ayrı­lıp vapurla Trabzon’a geçer­ler, oradan da yine vapurla Ba­tum’a varırlar. Trenle Tiflis’e ve oradan Moskova’ya ulaşırlar. 1922’de Moskova’da Komintern bünyesinde eğitim veren Doğu Emekçileri Komünist Üniver­sitesi (KUTV) hazırlık sınıfı­na kaydolurlar. Nâzım burada, aynı üniversitede okumaya ge­len Nüzhet (Muhittin Birgen’in baldızı) ile kısa bir evlilik ya­par.

    Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin ile birlikte 1921’de Bolu’daki öğretmenlik yıllarında (üstte, solda). Vâ- Nu (üstte) Cemal Nadir’in de yakın arkadaşlarındandı

    18 yaşında karikatürleri­ni bir dergide ilk defa görmek Cemal Nadir’in çizme isteği­ni daha da ateşlemiştir. Ancak bunun sevincini tam olarak ya­şayamayacaktır. Zira Bursa 8 Temmuz 1920’de Yunanlılar ta­rafından işgal edilmiş ve babası Şevket Güler’in işine son veril­miştir. İşgal döneminde Cemal Nadir, Ulucami yakınında, Sa­haflar Çarşısı’nın içinde küçük bir tabela atölyesi açar ve giri­şine de bir levha asar: “Hattat ve Ressam”. Cemal Nadir tabe­lacılığa yeni bir boyut kazandı­rarak tabelalara resmi sokan ilk kişi olur.

    Yunan işgali sonrası şöyle yazacaktır: “Yunanlıların şehir­den çıkmasını müteakip maa­riften bir muallimlik istedim. Bana yedi tane ilk mektebin seyyar resim hocalığını ver­diler. Bedenen çok yoruluyor­dum. Lakin arzuladığım mesle­ğin adamı olmaktan sonsuz bir haz alıyordum”. Bu devre, onun karikatür çalışmalarına yeni bir hız, yeni bir gelişme de sağ­lar. Bir toplulukta sessizce bir kenara çekilir, kimseye hisset­tirmeden, oradakilerin kroki­lerini çizer. Bir insana dikkatle bakması kafidir. Hafızası, çiz­gileri zaptetmekte ve karakter farklarını belirtmekte bir ob­jektif kadar dikkatlidir. 1923’te uzaktan akrabası Melahat Ha­nım’la evlenir. İstanbul’da ya­yınlanan mizah dergilerine ka­rikatür göndermekte ve oraya giderek dergilerde çalışma ha­yalleri kurmaktadır.

    Nâzım Hikmet’in “Güneşi İçenlerin Türküsü” şiiri 18 Eylül 1924’te Akbaba’da…

    Nâzım Hikmet ve Cemal Nadir’in yolları ilk kez 1924’te kesişir. Birbirlerini o dönemde gördüler mi, tanıştılar mı bil­miyoruz. Ancak Nâzım, 1924 Ekim’inde gizlice sınırdan ge­çerek İstanbul’a gelir ve Aydın­lık’ta “M. Lütfü”, “Ahmed”, “N. H.”, “Nâzım Hikmet” ismiyle şiirler ve Akbaba dergisinde ise kendi ismiyle şiirler ve “Kartal” ismiyle kısa hikayeler yayımlar. Cemal Nadir ise çoktan İstan­bul hayalini gerçekleştirmiş ve “Akbaba’nın Bursalı Ressamı” olarak işe başlamıştır.

    Cemal Nadir önce Bur­sa’dan birkaç karikatürünü zarfa koyarak Akbaba dergisi sahibi Yusuf Ziya’ya (Ortaç) ka­rikatüre merakının olduğunu ve bunlara dergide yer verme­sini talep eden bir mektup yaz­mıştır. Yusuf Ziya Ortaç, “ürkek çizgili, cılız nükteli, çocuk işi karikatürler” olarak nitelendir­diği bu karikatürlere derginin Şubat 1924 tarihli sayısında yer verir. Yusuf Ziya Ortaç’ın genç çizer hakkındaki ilk izle­nimleri şöyledir: “Bir gün, çı­kageldi İstanbul’a Cemal Na­dir. Çizgilerinden daha ürkek bir genç… Soluk bir yüz, kalın camlar arkasından bakan, griye çalan uçuk yeşil gözler, nerde ise gözyaşı, nerde ise hıçkırık olacak bir gülümseyiş… Yürü­meğe korkan, oturmağa korkan, konuşmağa korkan bir hayâl adam…”

    Nâzım, 1 Ocak 1925’te Dr. Şefik Hüsnü’nün Beşiktaş’taki evinde toplanan Türkiye Ko­münist Partisi (TKP) 2. Kong­resi’ne katılarak TKP Merkez Komitesi üyeliğine seçilir. Ay­rıca, 21 Ocak 1925’te çıkmaya başlayan Orak-Çekiç gazetesi­ne de yazar. Hatta gazeteyi so­kak sokak dolaşarak satmaya çalışır. İstanbul’da çok dikkati çekmeye başladığı düşüncesiy­le tanınmadığı İzmir’e gider.

    Ankara’da kurulan İstiklâl Mahkemesi’nin bir soruşturma nedeniyle TKP üyelerini tutuk­lamaya başladığı günlerdir. İz­mir’de kuduz salgını vardır ve Nâzım Hikmet’i de bir köpek ısırır. Nâzım Hikmet kuduza veya polise yakalanma arasın­da sıkışıp kalmıştır. Gündüzle­ri küçük, penceresiz, harap bir kulübe bekler; geceleri ise tahta kapıyı sessizce açar, karanlık yollardan gizlice örgüt toplan­tılarına gider. Birkaç ay ipince bir gün ışığının aydınlattığı bu yerde yaşar. “Güneşi İçenlerin Türküsü” şiirini işte bu günler­de yazar. Haziran 1925’te gizli­ce İzmir’den İstanbul’a, anne­sinin Kadıköy’deki evine gelir. Ertesi sabah tayfa kılığında TKP’nin ayarladığı, Mühürdar açıklarında bekleyen takayla yeniden Moskova’ya ulaşır.

    “Akbaba’nın Bursalı ressamı: Cemal Nadir Bey”, 14 Nisan 1924, Akbaba (solda). “Papağan Albümü: Nezihe Muhyiddin Hanım, Müverrih Ahmet Refik Bey, Beyoğlu Dairesi Sermühendisi Hüsnü Bey, Esnaf Derviş Paşa, Dubara Piyangoso Müdürü Fikri Bey” notlarıyla 10 Kasım 1926’da Papağan’da yayımlanan Cemal Nadir karikatürü (üstte).

    Cemal Nadir’in de haya­tının en sıkıntılı, en buhran­lı dönemini yaşayacağı Bâb-ı Âli’deki ilk zamanları gazete ve dergilerin kapısını aşındırmak­la geçer. Himayelerini istedi­ği kişilerden soğuk muamele görür. Yine Nâzım gibi Cemal Nadir’in de yakın arkadaşların­dan olacak olan Vâlâ Nureddin (Vâ-Nû), bu sıkıntılı günleri ağ­lamaklı bir şekilde yıllar sonra şöyle anlatacaktır: “Kendisini ilk defa 1925 senesinde Babıâ­li’de Reşidefendi Hanı’nda gör­düm. Orada bir mizah mecmu­ası çıkıyordu. Cemal Nadir de bu mecmuanın ressamı olmak istiyormuş. O gün, birkaç resim getirmişti. Mecmuanın sahibi resimleri şöyle bir süzdükten sonra Cemal Nadir’i rencide edecek şekilde, ‘Sen resim yap­masını beceremiyorsun! Ramiz gibi (Ramiz Gökçe) yapmalısın’ dedi. Ramiz, o günlerde çok gü­zel kadın resimleri yapıyordu. Cemal Nadir’in ise janrı bam­başka idi. Ağlamaklı bir halde kapıdan çıktı. Çok kötü giyin­mişti. Korkunç derecede zayıf­tı. Peşinden dışarı çıktım. Ken­disiyle kapı önünde konuştuk. Hâli bana çok hazin gelmişti. Ortaköy’de oturduğunu, parası olmadığı için yürüyerek gidip geldiğini söyledi. Evet, Cemal Nadir’le işte böyle tanışmıştık. Ne ben ne o, bu tanışmamızı unutmadık”.

    Sonraları Cemal Nadir, Vâ- Nû’ya şu itirafta bulunacaktır: “O zaman sen dikkat etmemiş­sin. Mecmuaya geldiğim gün ayağımda çorap yoktu. Potinim delik olduğu için görünmesin diye ayak parmağımı çini mü­rekkeple boyamıştım”.

    Bu dönemde yaşadığı bütün sıkıntılara rağmen, karikatürle­ri Akbaba, Guguk, Zümrüdüan­ka, Resimli Dünya ve Papağan adlı dergilerde yayımlanacaktır. Bir yandan da tabelacılık yapa­rak geçinmeye çalışır. Ancak aldığı para ile geçinmesi im­kansızdır. Kendisi bu durumu şöyle açıklar: “Yazdığım tabela­lar bana, fazla olarak bir tram­vay parası bile bırakmıyordu”. Yaşadığı maddi sıkıntılar yü­zünden ilk çocuğunu kucağında yitirir: “Düşünün ki bakımsız­lıktan bir çocuğum öldü. Kuca­ğımda can veren yavruyu min­derin üzerine koyarak ertesi günkü karikatürü hazırlamaya koyuldum. Buna mecburdum”. Bu acı üzerine ve İstanbul’da geçinemeyeceğimi anlayınca içinde yaşattığı bütün umutla­rı da gömerek, tası tarağı toplar ve 1927 başında Bursa’ya, baba ocağına döner.

    Yurda dönüş

    Nâzım 1927’de Moskova’dadır. Türkiye’de Güneş dergisinde “Kitâb-ı Mukaddes” ve “Eski Anadolu (Yalnayak)” şiirleri ve “Ocak Başında” adlı oyunu ya­yımlanır. Şiirlerinin toplu ola­rak yer aldığı ilk şiir kitabı Gü­neşi İçenlerin Türküsü, 1928’de Bakü’de Türkçe yayımlanır.

    Nâzım Hikmet, 28 Eylül 1927’de yeni kurulduğu sapta­nan gizli bir komünist partisi­ne üyelik suçlamasıyla gıyaben yargılanıp 3 ay hapse mahkum edilmiştir. Temmuz 1928’de Türkiye’ye dönme kararı alan Nâzım, arkadaşı Laz İsmail ile gizlice sınırı geçerek Türki­ye’ye girer ancak Hopa’da yaka­lanırlar. 2 ay Hopa Cezaevi’nde bekletildikten sonra Rize üze­rinden İstanbul’a gönderilirler. Tüm davaların birleştirilme­si sonucunda 14 Ekim 1928’de Ankara’ya sevkedilirler.

    Nâzım’ın serbest bırakıldığı 1928 yılı Aralık ayında, Cemal Nadir’in Harf Devrimi’ni anla­tan ilk karikatürü “Hicret”, Ak­şam gazetesinin 1 Aralık 1928 tarihli sayısında yayımlana­caktır.

    Bursa’ya dönen Cemal Na­dir, kendisini tanıyanlar gö­zünde “başarısız” durumuna düşse de İstanbul’daki sıkıntı­lı günlerin sonunda altüst olan kafasını dinlendirmek imkanı­nı bulmuştur. Millî Sinema’nın karşısında küçük bir tabelacı dükkanı açar. Sinemanın, her program değiştikçe yenilenen kapı reklamlarını yazar. Sine­maya gidenler, film aralarında cam üzerine yazılı şu reklamı, perdeye yansımış olarak okur­lar: “Hattatların meraklısı, me­raklıların hattatı”.

    Bursa’da seyyar öğretmenli­ğe de devam eder. Çeşitli okul­larda resim öğretmenliğinin yanında el işi ve idman ders­lerine de girer. Bu dönemde yakın arkadaşı Rıza Ruşen’in Bursa’da çıkardığı Arkadaş ve Yeni Fikir gazetelerinde de ka­rikatürleri yayımlanır. 1928 yı­lı, ilan edilen Harf İnkılabı ile maddi açıdan biraz daha rahata kavuşacağı bir yıl olur. Okullar, resmî daireler, ticarethaneler levha ve tabelalarını yeni harf­lere çevirecektir. Cemal Nadir de bu sırada küçük dükkanını bırakır ve Ulucami civarında, büyük ve geniş bir yer kiralar. Burada geceli-gündüzlü çalış­maya başlar. O kadar çabuk du­yulur ve sevilir ki, küçük dük­kanının duvar dipleri ve perde ile ayrılmış arka kısmı bile ta­belalarla dolar.

    Bu sıralarda Akşam gazete­si yöneticilerinden Necmettin Sadak birkaç karikatüründen hatırlayıp Selami İzzet Sedes’e Cemal Nadir’e mektup yazma­sını ve gazetede günlük kari­katür çizme talebini iletmesini ister. Cemal Nadir bu tekliften sonra tekrar İstanbul’a gidip gitmeme konusunda tereddüt­ler yaşar. Bursa’da tabelacılık­tan edindiği kazanç fena de­ğildir; fakat Bursa ona küçük gelmektedir. Çok acı hatıra­larla ayrıldığı basın dünyası­nın parıltısı, cazibesi, her şeye rağmen onu çekmeye devam etmektedir. Sonunda teklifi ka­bul eder. İstanbul’a ikinci gelişi, Cemal Nadir’in hayatında yeni ve parlak bir dönemin başlan­gıcıdır.

    Cemal Nadir’in Harf Devrimi’ni anlatan “Hicret” adlı karikatürü, 01 Aralık 1928, Akşam (solda). Yalnızca birkaç gün önce 21 Kasım 1928’de aynı gazetede Cemal Nadir’in geçinmek için Bursa’da açtığı tabelacı atölyesinin haberi vardı (sağda).

    Akşam’daki aydınlık

    Cemal Nadir 13 Nisan 1929’da Akşam gazetesinde işe başlar. Gazetenin birinci sayfasında her gün bir karikatürü yayım­lanır. Türk basınında günlük karikatür, ilk defa Akşam’ın ön sayfasında Cemal Nadir’le sü­reklilik kazanacaktır.

    1929 yılı Nâzım Hikmet için de önemli gelişmeleri yaşa­nacağı bir yıl olacaktır. Deney­sel şiirlerinin bulunduğu 835 Satır adlı kitabı, Latin harfle­riyle yayımlanan ilk kitabı ola­rak büyük ilgi görür. 21 Nisan 1929 tarihli Akşam gazetesinin ilk sayfasında Cemal Nadir’in “Bursa’dan gelme ve ev arama” konulu karikatürü çıkarken, gazetenin üçüncü sayfasında Nâzım Hikmet’in 835 Satır adlı şiir kitabının basıldığı ile ilgili Vâlâ Nureddin yazısı yer alır.

    835 Satır kitabının edebi­yatımızdaki yankıları sürerken, yine Akşam gazetesinde Hik­met Feridun’un yaptığı “Ede­biyatımız Ne Halde?” başlıklı anketler yayımlanmaya başlar. Anketlerde Nâzım’dan da bah­sedilmekte; şair yerildiği ka­dar da övülmektedir. 06 Mayıs 1929 tarihli gazetede Cemal Nadir’in karikatürünün üstün­de Nâzım Hikmet’in ankete verdiği cevaplar da yayımlana­cak ve Nâzım, “nazmın en bü­yük düşmanı” olduğunu belir­tecektir.

    Nâzım Hikmet’in, Resimli Ay’ın Haziran ve Temmuz sa­yılarında “Putları Yıkıyoruz” başlığı altında imzasız olarak yayımladığı Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin’i hedef alan iki yazısı ile siyasi sonuçlar da do­ğuracak olan bir eski-yeni kav­gası başlar.

    Yine Resimli Ay’ın Temmuz sayısında “İsimsiz Adam” im­zasıyla “Sesini Kaybeden Şe­hir” adlı şiiri yayımlanır:

    “Adedi devir sıfır

    Şehir sustu

    Kenetlendi nokta nokta şehrinin

    asfalt beton çenesi

    Bir dokuz yüz nokta nokta senesi

    nokta nokta ayında

    Cadde boş

    Bir uçtan bir uca koş

    Cadde boş

    bomboş cebim gibi

    Kesildi akmıyor su

    Ne bir motor uğultusu

    ne dönen bir tekerlek var”

    Nâzım, şiirde iş bırakan taksi şoförlerini desteklemek­tedir. İşçileri greve özendirdiği gerekçesiyle kovuşturmaya uğ­rar. Şiirin altında imzası bulun­madığından, derginin sorumlu­su Behçet Bey yargılanacaktır. Cemal Nadir de taksicilerin ey­lemine “Arabanın İntikamı” ad­lı karikatüründe yer verecektir.

    Cemal Nadir, diğer karika­türlerinde olduğu gibi ilk defa 17 Ağustos 1929 tarihli Akşam gazetesinde yayımlanacak olan Amcabey tiplemesiyle de hal­kın yaşadığı sorunlara deği­nerek onların dertlerine ortak olur. Ara sıra tatlı tatlı alayı da ihmal etmeyerek onlara akıl öğ­retir. Cemal Nadir, Amcabey’le ülkemizdeki ilk yerli bant-ka­rikatür tiplemesini yaratırken Nâzım Hikmet de peşpeşe şiir kitapları çıkaracaktır. Kasım 1929’da Jokond ile Si-Ya-U, Mart 1930’da Varan 3, Hazi­ran 1930’da 1+1=Bir ve Kasım 1930’da Sesini Kaybeden Şehir kitapları yayımlanır. Ancak ilk beş kitabındaki şiirlerinde “bir zümrenin başka zümreler üze­rindeki hâkimiyetini temin et­mek gayesiyle halkı suça teşvik ettiği” gerekçesiyle mahkeme­ye verilir. 6 Mayıs 1931’de baş­layan dava 10 Mayıs günü ak­lanmasıyla biter.

    Cemal Nadir ile Selami İzzet (Sedes) Akşam gazetesi balkonunda, 8 Mayıs 1929 (üstte). 21 Nisan 1929 ve 27 Nisan 1929 tarihindeki Akşam gazeteleri (altta).

    Cemal Nadir’in karikatür­lerinde ilk Nâzım Hikmet çizi­mine bu dönemde rastlıyoruz. Cemal Nadir 26 Temmuz 1931 tarihli Akşam’da çizdiği kari­katürde, Nâzım Hikmet, Orhan Seyfi ve Abdülhak Hamid’le bir­likte Amcabey’i kumsala götü­rür ve şiir okumalarını ister. Şa­irler şiirlerini okuduktan sonra da Amcabey, Tevfik Fikret’in “Sis” şiirinden bir dize okur.

    Amcabey o kadar halktan birisidir ve halk tarafından öyle tu­tulmuş ve sevilmiştir ki neredeyse gerçekten yaşayan biri gibi görül­meye başlanmıştır. Ce­mal Nadir 1931 sonla­rında Walt Disney’den etkilenerek “Amcabey Plajda” adlı bir çizgi film denemesinde bu­lunur. Ancak bu işin tek başına yapılması­nın imkansızlığını göre­rek vazgeçer. Yine aynı yıl Akşam gazetesin­de “Amcabey Karikatür Müsabakası” düzenler ve 1932 Mart’ında ilk albümü olan Amca Beye Göre albümü­nü çıkarır. Yine bu günlerde Nâzım’ın Kafatası adlı piye­si İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahneye konacak ve oyun kitap olarak da basılacaktır. Nâzım, en üretken olduğu dönemlerin­den birini yaşamaktadır. Önce Benerci Kendini Niçin Öldür­dü? kitabı, ardından Gece Gelen Telgraf yayımlanır. Ancak kitap basıldıktan 2 ay sonra toplatı­lacak ve Nâzım’a “halkı rejim aleyhine kışkırtmak”tan dava açılacaktır. Bu dava daha sonuç­lanmamışken ikinci bir dava ge­lir. 9 Mayıs 1933’te, Gece Gelen Telgraf’ta yer alan “Hiciv Vadi­sinde Bir Tecrübei Kalemiye” adlı şiirde “kendisine ve pede­rine hakaret ettiği” gerekçesiy­le Süreyya Paşa tarafından dava açılır. Nâzım yargılanmak üzere 31 Mayıs 1933’te Bursa’ya gön­derilir. Avukat İrfan Emin Bey, Nâzım’ın aklanması için büyük uğraş verir.

    15 Haziran 1933 tarihli Ak­şam gazetesinde yine Cemal Nadir imzalı bir Nâzım karika­türü çıkar. Cemal Nadir o gün­lerde “Erkeklerin Kadın Kı­yafetlerinde Gezmeleri Moda Olursa” başlıklı seri karikatür­ler yapmaktadır. Cemal Nadir memleketi Bursa’da bulunan Nâzım’ı kaşları çatık olan polis müdürü ve savcının arasında düşünceli bir şekilde çizmiştir.

    1933 yılı bir yandan Nâzım Hikmet’in davalarıyla geçer­ken bir yandan da senaryosunu yazdığı veya yönettiği filmlerin ardarda sinemalarda gösterildi­ği bir yıl olur. Bu filmler sırasıy­la “Karım Beni Aldatırsa, Fena Yol, Düğün Gecesi, Söz Bir Al­lah Bir, Naşit Dolandırıcı, Cici Berber, Milyon Avcıları ve Leb­lebici Horhor Ağa” filmleridir.

    Cemal Nadir meşhur tiplemesi “Amcabey”i çizerken (üstte). 4 Haziran 1929 tarihli Akşam (üstte, solda). 15 Mart 1932 tarihli Vakit’te Cemal Nadir ve Nâzım Hikmet altalta (altta).

    Nâzım’ın Bursa’da oldu­ğu 1933 Temmuz’unda Cemal Nadir de sergi afişini hazırladı­ğı Bursa sergisine katılmak ve tatilini geçirmek için burada­dır. Nâzım, bir buçuk yıl kaldığı Bursa’dan Ağustos 1934’te ilk köy filmi olan “Bataklı Damın Kızı, Aysel” in senaryosunu ya­zarak ayrılacaktır.

    Aynı yılın başında sözlerini kendisinin yazdığı “Lüküs Ha­yat” opereti Darülbedayi’de oy­nanmaya başlar. Cemal Nadir de çizgileriyle “Lüküs Hayat”ı ölümsüzleştirir.

    Nâzım, Orhan Selim adıyla ilk yazısını 12 Kasım 1934 ta­rihli Akşam gazetesinde yaz­maya başlar. Bu tarihten 1936 sonuna kadar Cemal Nadir’in karikatürleri ve Nâzım’ın ya­zılarını aynı gazetede görürüz. Tabii Cemal Nadir’in çizdiği Nâzım karikatürlerini de…

    Bursa’da sergi

    Cemal Nadir, doğduğu kent Bursa’da ilk sergisini 24 Mayıs 1936’da açar. Yıllar sonra tanı­nan bir sanatçı olarak memleke­tine gitmenin keyfini doyasıya yaşayacaktır. Bursa Halkevi ta­rafından düzenlenen sergi, saat 17.00’de bugünkü Tayyare Kültür Merkezi’nde açılır. 1 hafta bo­yunca açık kalan sergi Bursalı­lar tarafından ilgiyle karşılanır. Sergide Cemal Nadir “Resimde Mizah ve Mizahın Tarihi Değe­ri” üzerine bir konuşma yapar. Konuşmaya girişi şöyledir: “Bu gün Halkevimizin kıymetli yar­dımiyle, ve yüksek huzurunuzla açılan bu sergi, büyük noksanları itibariyle Bursa için belki bir ka­zanç değildir. Fakat sanat hayatı­mın en şerefli ve büyük bir hâdi­sesini teşkil ediyor. Bana bu im­kânı veren sayın Halkevimize ve aziz hemşehrilerime en candan teşekkürlerimi ön söz olarak ar­zederim”. Öğretmen-Şair İlhan Şevket (Aykut) ve Ankara’dan özellikle bu sergi için gelen Ma­nisa Milletvekili Kazım Nami (Duru) birer konuşma yapar­lar. Sergiye katılanlar arasında Nâzım Hikmet ve eşi Piraye’de bulunmaktadır. İlk defa 1933 yı­lında Bursa’ya kelepçeli gelen Nâzım bu kez özgürdür. Burada çekilen fotoğraf, Nâzım’ın Bur­sa’daki tek özgür fotoğrafı ola­caktır (Daha sonra 1940 yılında, Çankırı Cezaevi’nden Bursa Ce­zaevi’ne gelerek uzun yıllar bu­rada kalacaktır).

    Nâzım Hikmet, Cemal Na­dir’in sergisi sonrasında izle­nimlerini Akşam gazetesinde Orhan Selim imzasıyla iki yazı yazarak aktarır.

    Cemal Nadir’in Bursa Kozahan’da 15 Temmuz 1933’te çekilmiş bir fotoğrafı. Arkada kasketiyle Nâzım Hikmet.
  • Kırıldı kolu kanadı, son bulmadı uçuş aşkı

    Kırıldı kolu kanadı, son bulmadı uçuş aşkı

    Osmanlı Devleti tarafından 1912’de Avrupa’ya pilot eğitimi için gönderilen ilk subaylardandı. Balkan Harbi’ne katıldı, Çanakkale ve Bağdat cephelerinde savaştı. Öylesine gözüpekti ki, henüz öğrenciyken Bursa’ya uçak kaçırmış, Beyazıt Meydanı’na tayyare indirmişti. Geçirdiği ikinci büyük kazadan sonra malûlen emekli olan Mehmet Ali Bey, Adana’da kendi imkanlarıyla tayyare imal edecek, Vecihi Hürkuş’la heyecanlı gösteri uçuşları yapacak kadar havacılık tutkunuydu.

    Mehmet Ali Kurçer, 4 Şubat 1889 tarihinde Serez’de hayata gözlerini açar. Baba tarafından Serez Derebeyi Büyük İsmail Bey’in soyundan gelmektedir. Serezli İsmail Râsih Bey, Serez, Kavala ve etrafına hâkim olan ve 30 bin kişilik orduya sahip bir hanedanın kurucusudur. 1808’de Sened-i İttifak’ı imzalayan isimler arasında yer almaktadır.

    Mehmet Ali 15-16 yaşına kadar Serez’de yaşar. Babasını kaybettikten sonra Trabzon’da bulunan amcasının yanına okumak için gelir. Amcası Trabzon Kumandanı Hamdi Paşa’dır. Trabzon Askeri Rüştiyesi’ne devam ederken Hamdi Paşa’nın 1907’de öldürülmesi üzerine şehri terk eder. Üsküp’te bulunan kardeşinin yanına gelir ve yarım kalan askerî eğitimine burada devam eder. Üsküp Askeri Rüştiyesi’nden mezun olduktan sonra Manastır Askeri İdadisi’ne yazılır.

    2. sınıftayken İstanbul’da 31 Mart isyanı (13 Nisan 1909) patlar. İsyanı bastırmak üzere trenle yola çıkan Hareket Ordusu 24 Nisan’da İstanbul’a girer, isyanı bastırır. 2. Abdülhamid tahttan indirilecek ve V. Mehmet Reşad tahta çıkacaktır.

    Mehmet Ali bu hareketli günlerin ardından yeniden Manastır’a dönemez ve üçüncü sınıfı Yedinci Bölük başçavuşu olarak İstanbul’da Harbiye Mektebi’nde okur. 1910’da üçüncülükle mezun olur. Mezun olur olmaz da kendini Arnavutluk’ta bulur. Altı ay boyunca Arnavutluk’un çeşitli yerlerinde isyanı bastırmak için mücadele eder. İsyanın bastırılmasından sonra Mehmet Ali, Selanik’te bulunan Birinci Avcı Taburu İkinci Bölük’te görevlendirilir. Burada bir buçuk sene eşkıya takipleriyle gezer. Balkan Savaşı’nın ayak sesleri duyulmaya başlamıştır.

    Vatansever bir pilot

    Balkan Harbi’nin yanı sıra, 1. Dünya Savaşı’nda Çanakkale ve Bağdat cephelerinde de savaşmış olan pilot Mehmet Ali Kurçer (Müzehher Kurçer arşivi).

    Pilot eğitimi için Avrupa’ya

    Balkan Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti havacılıkta önemli atılımlar yapacaktır. Hem pilot eğitimi hem de uçak temini için girişimler sürmektedir. Topçu teğmen olarak görevdeyken Avrupa’ya pilot eğitimi için gönderilecek üçüncü subay kafilesi arasında Mehmet Ali de vardır. 30 Temmuz 1912 tarihinde İngiltere’de Bristol Hava Okulu’na Mehmet Ali ile birlikte gönderilenler arasında Saffet, Abdullah, Fazıl, Sabri Beyler de bulunmaktadır. İki çarkçı deniz subayı Fethi Bey ve Teğmen Aziz Bey ise makinist yetiştirilmek üzere seçilmiştir. Pilotluğa çok hevesli ve kabiliyetli olan Fethi Bey de sonradan pilotluk öğrenimine geçecektir.

    İngiltere’ye gönderilen subaylar Mehmet Ali Kurçer, Osmanlı Devleti’nin 1912’te pilotluk eğitimi alması için Avrupa’ya gönderdiği ilk subaylardandı. Bristol Uçuş Okulu’nda, 1912 (Müzehher Kurçer arşivi).

    Balkan Savaşı’nın başlaması üzerine pilotlar eğitimlerini tamamlayıp brövelerini alamadan yurda dönmek zorunda kalırlar. Balkan Savaşı’na Türk askerî havacılığı henüz kuruluş aşamasında ve çok hazırlıksız şekilde girmiştir. Eldeki uçakları uzun mesafelere uçuramayacak kadar deneyimsiz pilotlar ve bröve alamadan acele ile İngiltere’den getirtilmiş öğrenci-pilotlarla harekâta katılmak zorunda kalınmıştır.

    Pilot olarak Fesa, Fethi, Salim, Nuri ve Fazıl Beyler; rasıt (gözlemci) olarak da Mehmet Ali, Kemal, Kenan, Tahsin ve Sadık Beyler, Çatalca’dan Edirne’ye kadar Trakya’nın çeşitli yerlerinde başarılı keşif uçuşları yaparak Çatalca muharebesinin kazanılmasında önemli rol oynarlar.

    Sınıf arkadaşlarıyla İngiltere’deki Bristol Uçuş Okulu’nda Türk öğrenciler. Soldan sağa Fazıl Bey, Aziz Bey, Saffet Bey, okul müdürü ve eğitmen Collyns Price Pizey, eğitmen Henri Jullerot, Fethi Bey ve Mehmet Ali Kurçer, 1912 (Müzehher Kurçer arşivi).

    Bursa semalarında ilk uçak

    Balkan Savaşı’nda gözlemci olarak sortiler yapan Mehmet Ali Kurçer, savaşın sonralarına doğru Yeşilköy Tayyare Mektebi’nde pilot eğitimine devam eder. İşte bu eğitimi sırasında, Bursa’ya kaçak iniş yapacaktır.

    11 Ocak 1914 tarihinde Bursalılar gökyüzünde ilk defa bir tayyare görürler. Bir kuş gibi süzülen tayyare Atıcılar’a indiğinde halk büyük bir merakla oraya koşar. Yağmurlu havaya rağmen tayyarenin etrafını sararak meraklı gözlerle incelerler. Tayyare daha sonra belediye binası önüne getirilerek sergilenecektir. Şimdiki Tayyare Kültür Merkezi binasının batısındaki alanda tayyarenin üzerine çıkan tayyareci Mehmet Ali Bey Bursalıların gösterdiği ilginin gururuyla poz verecektir.

    Pilot ve uçağı Mehmet Ali Kurçer, Bleriot XI-2 tipi tayyaresiyle Yeşilköy Hava Meydanı’ndaki hangarda. 18 Aralık 1913 (Yeşilköy Havacılık Müzesi arşivi).

    O tarihte Padişah Sultan Reşat, tahta çıkışının beşinci yılı kutlamaları için Bursa’dadır. Cesur tayyareci Mehmet Ali Bey, Sultan Reşat’ın bir tayyare görmek istediğini bilmektedir. Yeşilköy Hava Okulu’nda uçuş eğitimlerine devam eden Mehmet Ali Bey, okul komutanına ve öğretmeni Fesa Bey’e haber vermeden, “Nafia” adlı REP eğitim tayyaresiyle bir saatlik uçuş sonrasında Bursa’ya ulaşmıştır.

    Mehmet Ali Bey yaklaşık bir hafta Bursa’da kalır ve Bursalılara hava gösterileri yapar. İstanbul’a döndüğünde ise yaptığı izinsiz uçuş nedeniyle üç gün hapis cezasına çarptırılır.

    Bursa’dan döndükten üç ay sonra önemli ve tehlikeli bir iniş daha yapar Mehmet Ali Kurçer. Beyazıt Meydanı’ndaki İstanbul Üniversitesi, o yıllarda Harbiye Nezareti olarak kullanılmaktadır. Dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın yaveri, Mehmet Ali Bey’in yakın arkadaşıdır. Enver Paşa kurmaylarına birkaç kere “Bayezid Meydanı’na uçak inebilir mi?” diye sormuş ve cevap alamamıştır. Yaver, Yeşilköy Hava Okulu’nu arayarak Mehmet Ali Bey’e haber verir. “Mehmet Ali bu işi başarabilirsen Enver Paşa çok sevinecek. Kimseden olumlu cevap alamadı” der.

    Kurçer tayyarenin tepesinde REP tayyaresi ve üzerinde Mehmet Ali Kurçer. Tayyare, tarihî Bursa belediye binası bahçesinde sergileniyor (Ahmet Ağaoğlu arşivi).

    Üzeri telefon ve telgraf hatları ile ağ gibi örülü ve çok dar olan Beyazıt Meydanı’na inmek çok tehlikelidir. Aynı zamanda elde bulunan tayyarelerin sayısı çok azdır. Mehmet Ali Bey’in kullandığı REP tayyaresi o günlerde ancak eğitim uçağı olarak kullanılmaktadır. Tayyarenin çok az ömrünün kaldığını düşünerek hiç olmazsa bu önemli işi yaptıktan sonra kullanılamaz hale gelsin diye düşünen Mehmet Ali Bey, 14 Nisan 1914 tarihinde uçuşa karar verir. REP tayyaresini elden geçirir, yeteri kadar benzin alarak Yeşiköy’deki hangardan çıkar. Çıkmadan önce de yaveri aratarak inişi gerçekleştireceğini ve meydanın boşaltılmasını ister. Bu konuşmayı duyan okul müdürü Fesa (Evrensev) Bey: “Ne? Harbiye Nezareti önüne inmek üzere tayyare mi gidiyor?’ diye koşarak Mehmet Ali Bey’i durdurmaya çalışır.  Mehmet Ali Bey o anları ve Beyazıt Meydanı’na inişini anılarında şöyle anlatır: “Mehmet Ali, delirdin mi? diye bağırarak bana doğru koşuyordu. Yanıma gelerek beni menedeceğini bildiğim için motora daha fazla gaz vererek ve görmemezlikten gelerek yerden kalktım. Çünkü azmettiğim şeyi mutlaka yapmalıydım”.

    Mehmet Ali Bey inişini başarıyla gerçekleştirdikten sonra Enver Paşa ile karşılaşmasını ise şöyle hikaye eder: “Enver Paşa yanıma gelerek ‘Merhaba arkadaş’ diyerek elimi sıktı ve ‘Buraya nasıl inebildin?’ dedi. Ben de: ‘Paşam, bir Türk tayyarecisi için yapılmayacak hiçbir iş olmayacağını göstermek için indim’ dedim”. Mehmet Ali Kurçer’in bu kısa alana inişi Avrupa gazetelerinde yer bulur. Kendisi ile röportaj yapmak için İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya’dan dokuz gazeteci gelir. Kendisiyle görüşen bu gazeteciler bu kısa meydana iniş hikayesini gazetelerine taşırlar. 

    Beyazıt Meydanı’na uçakla inen Kurçer Mehmet Ali Kurçer Beyazıt Meydanı’nda, 14 Nisan 1914. Kızı Müzehher Kurçer’e verdiği fotoğrafın arkasına 20 Nisan 1953’te yazdığı yazı: “Kızım Müzehher, İstanbul’da Beyazıt Meydanı’na indiğimin resmi. 20.4.953” (Müzehher Kurçer arşivi).

    Almanya’dan getirilen tayyareler

    29 Ekim 1914 tarihinde iki Alman gemisinin Osmanlı ordusu emrine girerek Rusya’nın askerî limanlarını bombalaması sonucu Rusya, Fransa ve İngiltere Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eder. Almanların istediği olmuştur. Osmanlı Devleti de savaşa girmiştir.

    Osmanlı Devleti savaşa girdikten sonra Almanya’dan 12 tayyare ve bunları kullanabilecek pilotlar ister. Bununla birlikte Yeşilköy’deki okuldan Ali Rıza, Tahsin, Abdullah, Mehmet Ali Beyler pilotaj eğitimi için 1914’ün aralık ayında Almanya’ya gönderilirler. Pilotaj eğitimi alan pilotlar aynı zamanda Almanya’dan temin edilen uçakları ülkeye getireceklerdir.

    Ancak Almanya’dan temin edilen uçakların Türkiye’ye getirilmeleri kolay olmayacaktır. Tarafsızlığını ilan etmiş olan Bulgaristan üzerinden trenle geçiş yapılabilmesi mümkün değildir. Almanya’da sandıklara konulan uçaklar trenle Romanya-Bulgaristan sınırına yakın Mehadia kasabasının güneydoğusunda Herkulesbad’daki (Baile Herculane) küçük bir askerî alana getirilir. Burada Alman bakım personeli tarafından uçuşa hazırlanan uçaklar, Almanya’da yetiştirilen Türk pilotlara teslim edilerek Bulgaristan üzerinden Edirne’ye getirilir. Alman pilotlar tarafından da aynı yolla Türkiye’ye uçak getirilmiştir.

    18 Şubat 1915 tarihinde brövelerini alan havacılarımız Ali Rıza, Tahsin, Abdullah, Mehmet Ali Beyler tarafından bu şekilde birçok uçak getirilir. Mehmet Ali Kurçer, bahsedilen yolla 2-3 sefer yapacaktır.

    24 Nisan 1915 tarihinde vatana dönen Mehmet Ali Kurçer, Çanakkale 1. Tayyare Bölüğü’nde göreve başlar. Göğsünde Enver Paşa’nın el yazısıyla yazdığı ve savaş boyunca üzerinde taşıyacağı mektup vardır: “Haydi kardeşim, haydi git! Vatan senden hizmet bekliyor. İnşallah salimen dönüşünde yine görüşeceğiz. Gözlerinden öper, sana Allah’tan üstün başarılar dilerim”.

    İtilaf Devletleri’nin kara harekâtına başlamasından bir gün önce yurda dönen Mehmet Ali Kurçer, 23 Mayıs 1915 tarihinde ilk görev uçuşunu yapar. Çanakkale’den kalkarak güney cephesinde bulunan ANZAC mevzileri, Kabatepe ve Boğaz girişi üzerinde keşif uçuşunda bulunur.

    27 Mayıs 1915’te Üsteğmen Mehmet Ali Kurçer, Rasıt Yüzbaşı Hüseyin Sedat Bey ile havalanır. İmroz, Limni, Bozcaada’yı kapsayan dört saatlik keşif uçuşu yaparlar. Bu uçuşla İtilaf donanmasının Mondros Limanı girişine gerilen ağlarla korunduğunu ve askerler için ise yeni kışlalar kurulduğunu tespit etmişlerdir.

    28 Mayıs 1915’te sabah ve öğleden sonra iki ayrı keşif uçuşu yaparlar. Boğaz girişi, Limni, Bozcaada, İmroz civarındaki uçuştan sonra görev sonu raporlarında Mondros limanında İtilaf gemilerinin cins ve sayıları ile limanın ağzına gerili çelik ağın durumu, Limni’ye gelen askerler için yapılan bir tümenlik ordugahın eskisine eklendiğini, binaların konumunu, ayrıntılı olarak belirtirler. Bir gün önce Alman denizaltısı U-2 tarafından batırılan Majestic zırhlısının Seddülbahir yakınlarında ters dönmüş bir şekilde suyun altında yattığını da raporlarına eklerler. Dönüşte düşmanın güney cephesine iki bomba atarak görevlerini tamamlarlar.

    Almanya’dan gelen dost

    Mehmet Ali Kurçer Almanya’dan getirdiği Albatros tipi tayyare ile, Şubat 1915 (Müzehher Kurçer arşivi).

    31 Mayıs 1915’te yaptıkları keşif uçuşunda Mondros Limanındaki büyük savaş gemilerine ilaveten 60 nakliye gemisi ile diğer destek gemilerinin yeni bir çıkarma için hazırlandıklarını tespit ederler.

    İzleyen günlerde birçok görevi başarıyla yerine getiren Mehmet Ali Bey, Çanakkale cephesindeki son uçuşunu 22 Haziran 1915 tarihinde yapar.

    Albatros B-1 tipi uçakla sabah 7.30’da rasıtı Rasıt Hüseyin Hüsnü Bey ile havalanırlar. Yanlarına aldıkları dört bomba ve dört tüfek mermisi ile Seddülbahir üzerindeki düşman topçu mevzilerini bombalayacaklardır. Seddülbahir üzerinde iki bin metre irtifada bulundukları sırada düşman topçu atışıyla karşılaşırlar. Aynı zamanda iki düşman uçağının havalandığını görürler. Fransız Voisin tipi uçakla havalanan İngiliz pilot Yüzbaşı Charles Herbert Collet ve Rasıt Yüzbaşı Rudolph Trower Hogg ile mücadeleden sonra havacılarımız ve uçağımız yara alarak yere iniş yapmak zorunda kalacaktır.

    Sol kolundan ve sol kulağından ağır yaralanmasına sebep olacak bu düşüşten sonra Mehmet Ali Bey ilk müdahalenin ardından İstanbul’da Avusturya Hastanesi’nde iki aylık bir tedavi görür. Ancak aklı cephededir. Doktorlara ısrarla ne zaman cepheye döneceğini sorar: “Sizden ricam, beni çabuk kaldırın ve Çanakkale’ye yollayın”.

    Çanakkale’de… Mehmet Ali Kurçer, Türk ve Alman pilotlar ile Çanakkale cephesinde (Sağdan 5. Mehmet Ali Kurçer).

    Son görev uçuşu

    Tedavinin ardından iki ay istirahatli olarak taburcu edilen Mehmet Ali Bey yeniden cepheye dönecektir. Ama bu seferki yolculuğu Bağdat’a olacaktır. Kasım 1915’te Alman Mareşal Von der Goltz’un isteğiyle Bağdat cephesine gönderilir.

    Bağdat’a vardığında ısrarla bir an önce uçmak istemektedir. Fakat çöl uçuşu farklıdır. İlk haftalarda Alman pilotlarla çöl uçuşunun gerektirdiği şartları öğrenmek üzere uçacaktır.

    Daha sonra da kendisi gelmeden önce burada savaşan pilot arkadaşlarıyla da uçacaktır. Rasıt Yüzbaşı Fettah Bey ile başarılı uçuşlar yapan ve Mehmet Ali Bey’in İngiltere’ye eğitim için beraber gittiği Üsteğmen Fazıl Bey de oradadır. Fazıl Bey’in, İngilizlerden ele geçirilen uçakları kullanılabilir hale getirilmesiyle bu uçaklarla birlikte keşif ve bombalama uçuşları gerçekleştirilmiştir.

    Üsteğmen Mehmet Ali Bey, başarılı uçuşlar nedeni ile bir yıl erken terfi ettirilir. Başkomutanlık vekâletine 23 Kasım 1915 tarihli bir yazı gönderilerek Mehmet Ali Bey’in en eski ve gözüpek pilotlardan biri olduğu, Çanakkale cephesinde 50 saatin üzerinde uçuş yaptığı ve kendisine bir yıl kıdem verilmesi teklif edilir. Bu tekliften sonra Mehmet Ali Bey yüzbaşı rütbesine yükseltilir.

    2 Şubat 1916 tarihi, Mehmet Ali Kurçer’in hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Almanya’da kullanılamaz raporu verilen Parasol tipi bir uçağın bakımdan sonra ilk denemesini yapmak için seçilir. Görev uçuşu olmadığı için arkaya makinist başçavuş Vecihi (Hürkuş) oturur. Ancak kalkıştan sonra uçak güç kaybederek dik bir şekilde yere çakılır. Vecihi Bey belinden yaralanır, Yüzbaşı Mehmet Ali Kurçer’in ise her iki bacağı kırılır ve sağ gözü kör olur.

    Takma sağ göz

    Mehmet Ali Kurçer’in Almanya’da gördüğü tedaviden sonra çekilen fotoğrafı. Sağ gözünden ameliyat olan Kurçer’e takma göz takılmıştı.

    Vecihi Hürkuş Bir Tayyareci’nin Anıları adlı kitabının ilk bölümü olan “Havacılık Hayatıma Adım Atarken” başlığında bu kazayı ve sonrasında yaşadıklarını anlatır, bölümü şöyle tamamlar: “Kısaca ifadeye çalıştığım bu öldürücü kazadan sonra tayyarecilik hevesim sönmek şöyle dursun, aksine olarak daha kuvvetli bir iman halinde benliğimi sarmıştı”.

    Revirde yapılan ilk müdahaleden sonra, komada bulunan Mehmet Ali Bey hastaneye nakledilir. 30 saat kaldığı komadan kurtulur. Haftalar süren tedavi ve bakımdan sonra sargılar içinde çevresindeki Türk ve Alman subaylarla şakalaşacaktır: “Bu İngiliz silahlarının hiç de gücü yok! Çanakkale’de denediler, öldüremediler. Burada da aynı denemeyi yaptılar, işte yine yaşıyorum!.. Beni öldüremezler. Beni öldürmek kolay değil…”

    İstanbul’a dönen Mehmet Ali Bey’e yeni nişanlar takılacak ve garnizon içinde yapılan törenle, binbaşı rütbesine yükseltilecektir. Daha sonra tedavisinin devamı için Almanya’da dört ay kalacaktır. Burada yapılan başarılı bir ameliyatla takılan protez göz Mareşal Goltz’un armağanı olarak ölümüne kadar yerinde kalacaktır.

    Emekliliğinde de boş durmadı

    Mehmet Ali Bey, malûl olduğu için İstiklal Harbi’ne fiilen işkirak edemez. Ölümünden kısa bir süre önce kaleme aldığı hayat hikayesinde, Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde yaşadıklarını, girip çıktığı memuriyetleri, fotoğrafçılığa başlayışını, hayatını Adana’da açtığı fotoğrafhaneyle kazanışını anlatır. Uçmak Mehmet Ali Kurçer için öyle delicesine bir tutkudur ki Adana’da yaşadığı dönemde kendi imkanlarıyla bir uçak yapmaya başlar. Uçağın iskelet kısmını tamamlar, pervane ve motoru Almanya’dan getirtir. Uçak neredeyse tamamdır. Sadece bezi gerilecek, motor ve pervane takılacaktır. 1934’te yaşanan büyük Adana seli bu girişiminin talihsiz bir şekilde son bulmasına yol açar. Kendi yaptığı uçakla uçamasa da 1916’da Bağdat’ta birlikte uçtukları arkadaşı Vecihi Hürkuş’un Adana ziyaretlerinde onun uçağıyla uçacak, taklalar atarak gösteriler yapacaktır.

    Soyadı kanunuyla kendisine “dayanıklı, sağlam erkek” anlamına gelen “Kurçer” soyadını alan, havacılık tarihimizin gözüpek delikanlısı Tayyareci Mehmet Ali Bey, mütevazı bir ömrün sonunda Toroslar’ın eteğinde, Belemedik’te 8 Mart 196l’de hayatını kaybeder.

    Gazilerin önünde Kurçer, Adana Malûl Gaziler Cemiyeti pankartı önünde bir yürüyüşte.