Yazar: Defne Akman

  • Gerçekle kurgu arasında ikinci ‘Gladyatör’ macerası…

    Gerçekle kurgu arasında ikinci ‘Gladyatör’ macerası…

    Gerçekle kurgu arasında ikinci“Gladyatör II” filmi, izleyicileri 24 sene sonra tekrar Roma’daki Kolezyum’a götürüyor. Başrolde ise, ilk filmdeki Maximus’un (Russell Crowe) oğlu Lucius (Paul Mescal) var. Arenadaki vahşi dövüşler ve görkemli sahneler ilk filmin ruhunu yaşatıyor. Ridley Scott ise filmin tarihî gerçeklere uymadığı yolundaki eleştirileri “siz orada mıydınız?” diye cevaplıyor. ‘Gladyatör’ macerası…

    Sinema tarihine damga vuran ve 2000’de yapılan “Gladyatör” filminin merakla beklenen devamı “Gladyatör II”, geçen ay Türkiye’ de de vizyona girdi. Ridley Scott’ın yönetmen koltuğunda oturduğu film, Maximus Decimus Meridius’un (Russell Crowe) mirasını oğlu Lucius (Paul Mescal) üzerinden ele alarak izleyicileri bir defa daha kanla sulanan Roma arenalarına götürüyor. Ancak bu arena, bildiğimiz arenalardan değil! “Gladyatör II”, bizi vahşetin sınırlarını zorlayan bir gösteriye davet ediyor. Babunların cirit attığı, suyla doldurulup köpekbalıklarının salındığı ölümcül bir havuza dönüştürülen ve hattâ gergedanların gladyatörlere meydan okuduğu Kolezyum’da, hayatta kalmak için sadece güç yetmeyecek.

    Gerçekle kurgu arasında ikinci ‘Gladyatör’ macerası…
    İmparator Geta Septimus’un, kardeşi Caracalla tarafından katli (Jacques Augustin Catherine Pajou, 1788).

    Roma’nın “5 İyi İmparatoru”-nun sonuncusu Marcus Aurelius’un ölümünden 15 yıl sonra, 195 yılında geçen hikaye, çöküş döneminin kaosunu ve siyasi entrikalarını da gözler önüne seriyor. İlk filmde Maximus’un Commodus’u yenmesi, Roma’da yeni bir altın çağın başlangıcı olmalıydı ama işler öyle yürümedi. Ortaya çıkan liderlik boşluğu şehri eskisinden de tehlikeli bir yer durumuna getirdi. Yeni filmin ana kahramanı Lucius ise önceki filmde babasının ölümünden sonra annesi Lucilla (Connie Nielsen) tarafından Roma’dan kaçırılan küçük bir çocuktu. Lucilla’nın Marcus Aurelius’un kızı ve Lucius filmin başında bunu bilmese de aslında imparatorun torunu olarak Roma tahtının gerçek varisi olduğu bilgisini en başından vermekte fayda var. Şimdi taht, Commodus’un ölümünden sonra ikiz imparatorlar Geta (Joseph Quinn) ve Caracalla (Fred Hechinger) tarafından ele geçirilmiş durumda. Halkına aldırış etmeden zevk ve sefahat içinde yaşayan iki imparator, Roma’yı kaosa sürüklüyor.

    “Aftersun”, “Normal People” gibi yapımlarda duyarlı erkek rolleriyle tanınan Paul Mescal burada hiç görmediğiniz kadar sinirli. Canlandırdığı Lucius ya da nam-ı diğer Hanno, Kuzey Afrika’da Numidya’ da büyümüş savaşçı bir genç adam. Roma lejyonları Numidya’yı işgal edip, biricik karısını öldürüyor ve esir düşüyor. Sonra bir tür yetenek avcısı diyebileceğimiz köle taciri ve gladyatör yetiştiricisi Macrinus (Denzel Washington) onu arenada şöhrete kavuşturuyor. Bu sefer bir gladyatör olarak şehrine dönen Lucius bu bir epik hikayede geçmişiyle yüzleşip kim olduğunu keşfediyor. Geri döndüğü Roma artık bambaşka bir yer. Şehrin göz kamaştırıcı güzelliği, altında yatan karanlığı ve tehlikeyi gizleyemiyor.
    Lucius’un büyüdüğü şehri yerle bir eden General Acacius ise kahramanımızın intikam almak istediği adam. Pedro Pascal’ın tüm asaletiyle canlandırdığı bu çatışmalı ve kusurlu karakter, belki de filmin en ilgi çekici kişiliklerinden biri. Ne yazık ki Acacius’a ayrılan süre çok az. Ancak Lucius’un Acacius ile olan karşılaşmasının onun kişisel yolculuğunda önemli bir dönüm noktası olduğunu belirtmekte fayda var.

    Gerçekle kurgu arasında ikinci ‘Gladyatör’ macerası…
    İlk filmdeki Maximus’un (Russell Crowe) mirasını, Paul Mescal’in canlandırdığı oğlu Lucius sürdürüyor. Denzel Washington filmde, bir tür yetenek avcısı diyebileceğimiz köle taciri ve gladyatör yetiştiricisi Macrinus rolünde.
    Gerçekle kurgu arasında ikinci ‘Gladyatör’ macerası…

    “Gladyatör II”nin tıpkı önceki filmde olduğu gibi tarihsel doğruları içerip içermediğine dair tartışmalar var. Gerçek kişi ve olaylardan ilham almakla birlikte elbette sonuçta bu bir Hollywood filmi:

    • Filmin zalim imparatorları Geta ve Caracalla, tarihî kişilikler. Babaları Septimius Severus’un ölümünün ardından 211’de iktidara gelen kardeşlerin ortak saltanatı, Caracalla’nın Geta’yı öldürmesiyle sona erdi. Caracalla, 217’de Partlara karşı yeni bir savaş planlarken Şanlıurfa’daki Harran şehrine uğradı. Ay Tanrısı Sin’e adanmış tapınağı ziyaret etmek için Carrhae (Harran) yakınlarında tuvalet molası verdiği sırada bir asker tarafından öldürüldü.
    • Lucilla ve Lucius ise gerçek kişilere dayansalar da hikayeleri büyük ölçüde kurgusallaştırılmış. Lucius, henüz Commodus iktidara gelmeden ölmüştü.
    • Pedro Pascal’ın canlandırdığı onurlu komutan Marcus Acacius ise tamamen kurgusal bir karakter.

    Gladyatörlerin Kolezyum’da köpekbalıklarıyla savaşması tarihçiler tarafından büyük eleştiriler aldı. Romalılar her ne kadar deniz savaşlarını yeniden canlandırmak için Kolezyum’u suyla doldurmuş olsalar da içine köpekbalıklarını koydukları doğru değil. Tarihçi Estelle Paranque eleştirilerini “Köpekbalıklarını getirmelerinin hiçbir yolu yoktu… Neden bununla yetinmiyor, aslanlar ve kaplanlar olarak bırakmıyorsunuz?” diye özetledi. Daha önce “Napolyon” filmiyle de ilgili benzer tepkiler alan Ridley Scott ise eleştirmenlere işine bakmasını söyleyerek “Affedersiniz kardeşim, siz orada mıydınız? Susun o zaman” gibi cevaplar vermesiyle tanınmakta.

    Gerçekle kurgu arasında ikinci ‘Gladyatör’ macerası…
    YÖNETMEN Ridley Scott
    SENARYO Peter Craig, David Scarpa
    SİNEMATOGRAFİ John Mathieson
    MÜZİK Hary Gregson-Williams
    OYUNCULAR Paul Mescal, Pedro Pascal, Denzel Washington, Connie
    Nielsen, Joseph Quinn, Fred Hechinger, Lior Raz, Derek Jacobi
    YAPIM ŞİRKETLERİ Scott Free Productions, Red Wagon Entertainment, Parkes + MacDonald Image Nation
    SÜRE 2 saat 28 dakika

    “Gladyatör II”, ilk filmin hayranlarını memnun edecek birçok sahne ve gönderme içeriyor. Maximus’un anısı, Lucius’un yolculuğunda önemli bir rol oynarken, arenadaki vahşi dövüşler ve görkemli sahneler de ilk filmin ruhunu yaşatıyor. Sadece bir tekrar olmaktan öteye geçtiğini söylemek gerek. Film kendi özgün hikayesi ve karakterleriyle izleyicileri etkilemeyi başarıyor. Güç, yolsuzluk, adalet ve özgürlük gibi evrensel temaları da ele alarak günümüz dünyasına ayna tutuyor. Ridley Scott, New York Times’a verdiği röportajda Roma İmparatorluğu ile günümüz siyaseti arasında paralellikler kurarak ve “dikkat etmezsek daha da kötüye gideceğiz” diyerek filmin taşıdığı önemli mesajı vurguladı.

  • Sessizliğin kırıldığı anlar: Adalet savaşı kahramanları

    Sessizliğin kırıldığı anlar: Adalet savaşı kahramanları

    Kadınların adalet arayışı, sinema ve TV ekranlarında da özellikle 90’lardan itibaren farklı bir nitelik kazandı. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı savaşın kurgudaki zirveleri olan yapımlar, gerçek hayattaki kadın mücadelesine büyük bir destek sağladı. Bu yeni kadın kahramanlar hem unutulmazlar arasında yerini aldı hem de gelecek nesillere ilham verdi.

    Sinema ve televizyon, uzun süre kadınların kendi seslerini duyuramadığı, erkeklerin belirlediği kalıplarla sınırlandırılan mecralar oldu. 1940’larda yaşanan sosyal dönüşüm sinemaya da yansıdı. “Ademin Kaburgası” (Adam’s Rib), “Mildred Pierce” gibi film ve diziler, kadınların yeni rollerini keşfetme çabalarını ekrana taşıdı. 60’lar ve 70’ler, sinema tarihinde özgür ruhlu kadın karakterlerin önplana çıktığı dönemler. “Bonnie ve Clyde”, “Özgürlüğün Bedeli” (Easy Rider) “Aşk Mevsimi” (The Graduate), bu dönemin özgürlükçü ruhunu yansıtan kadın karakterlerin yer aldığı filmler oldu. Ridley Scott’ın yönettiği 1979 tarihli “Yaratık” (Alien) filminde ise erkeklerden oluşan Nostromo uzay gemisinin mürettebatının içinde Ellen Ripley (Sigourney Weaver) adında unutulmaz bir karakteri tanıdık.

    Mesai arkadaşları Jane Fonda, Lily Tomlin ve Dolly Parton’ın güçlerini birleştirerek, onlara ikinci sınıf insan muamelesi yapan ayrımcı patronları Hart’a ders vermelerini anlatan “9’dan 5’e”yi de (9 to 5) unutmamak lazım. Ancak 90’larda bilhassa “Thelma ve Louise” (Thelma&- Louise) ile birlikte bir kırılma yaşandı. Artık kadınlar kendi kahramanlarını yaratmak istiyorlardı… Mücadeleleri sadece bireysel düzeyde değil, toplumsal cinsiyet eşitliliği ve adalet kavramları üzerine önemli tartışmalar başlatacak nitelikteydi. 90’lar ve 2000’lerden itibaren ekranın bu yeni kadın kahramanları, gelecek nesillere de ilham verecekti.

    THELMA VE LOUISE (1991)

    Kadın dayanışmasının gücü: Sonuna kadar beraber!

    thelma&louise

    Başrollerini Susan Sarandon ve Geena Davis’in paylaştığı “Thelma ve Louise”, sonucu ne olursa olsun hayatlarının kontrolünü ele alan kadınların destanı. Bugün ekranda erkek egemen toplumlarda kadınların verdiği mücadeleyi anlatan ilham verici hikayeler izliyorsak, bunda bu filmin payı var. Ridley Scott’un ölümsüzleştirdiği iki kadının, sisteme teslim olmaktansa arabayı uçurumdan aşağı sürdüğü sahne ise bir sembol.

    Az zekalı ve saygısız kocasına katlanarak hayatını sürdürmeye çalışan evkadını Thelma ile bir restoranda garson olarak çalışan Louise iki arkadaş. Arkansas’daki monoton hayatlarına küçük bir ara vermek için bir haftasonu tatili yapmaya karar veriyorlar. Thelma ve Louise çıktıkları bu yol, dayanışmanın gücüyle değişiyor, dönüşüyor ve kaderlerinin dizginlerini ellerine alıyorlar.
    Thelma ve Louise’in yolculuğu bir intikam öyküsü değil; ama kesinlikle adalete vurgu yapıyor. Kahramanlar kendilerini savunmak ve haksızlıkların üstesinden gelmek için hareket geçmek zorundalar. Tıpkı Louise’in, arkadaşına tecavüz etmeye yeltenen yabancının cezasını kestiği gibi.

    KILL BILL: 1 VE 2 (2003/2004)

    Hiçbir zaman pes etmedi: ‘Henüz bitmemiş bir işimiz var’

    kapdos-film-2

    Sarı tulumu, Hattori Hanzo kılıcı ve mısır püskülü saçlarıyla Uma Thurman’ın canlandırdığı “The Bride: Beatrix Kiddo” kuşkusuz sinema tarihinin en ikonik karakterlerinden. İki parçalı olarak vizyona giren “Kill Bill“ filmlerinin ilkinde komadan uyanan Beatrix eski sevgilisi ve arkadaşlarıyla yüzleşiyor. Bir zamanlar üyesi olduğu suikast mangasının her bir üyesinin tek tek peşine düşüyor. İkinci filmde ise acımasız eski sevgilisiyle son bir hesaplaşma var. “Kill Bill” etkileyici görüntüleri, abartılı şiddet sahneleri, döngüsel anlatısı ile bir klasik. Quentin Tarantino’nun imza diyalogları, stilize şiddet ögeleri ve unutulmaz karakterlerin yer aldığı iki filmde de ihanet, sadakat ve şiddetin sonuçlarına değiniliyor. Bir savaşçı ve kılıç ustası olarak geleneksel cinsiyet rollerine meydan okuyan ana kahraman Beatrix Kiddo için intikam elbette çok önemli. Ona ihanet edenleri cezalandıracağından şüphe yok. Diğer yandan geçmişi acılar ve sırlarla dolu, şüpheyi bir an bile elden bırakmayan Beatrix’i özel yapan herkesi tek tek kılıçtan geçirmekten öte hiçbir zaman pes etmeyip, devam etmeyi seçmesi.

    EJDERHA DÖVMELİ KIZ (2011)

    Erkeğin göğsüne işlenen, tecavüzcüleri felç eden..

    937950-Girl With The Dragon Tattoo, The

    Stieg Larsson’un Milenyum Üçlemesi’nin ilk kitabından Steven Zaillian tarafından sinemaya uyarlanan, yönetmenlik koltuğunda David Fincher’ın oturduğu “Ejderha Dövmeli Kız” (The Girl With The Dragon Tattoo), şiddet, istismar ve yolsuzluk temalarını konu alan karanlık bir gerilim filmi. Dünya çapında 200 milyon Dolardan fazla hasılat elde eden film, Rooney Mara ve Daniel Craig gibi oyuncuların kariyerine ivme kazandırdı. Cinsel istismara uğrayan insanların yaşadıklarına değinmesi, özellikle filmin gösterildiği dönemde bu konuların yeniden hararetle tartışılmasını sağladı. Rooney Mara’nın canlandırdığı ana kahraman Lisbeth Salander, toplumsal beklentilerin alayına meydan okuyan, iç dünyası karmakarışık bir genç kadın. Yetenekli bir “hacker” olan Lisbeth Salander geçmişte korkunç bir istismar yaşamış, kapıları kapatarak ruhuna yabancılaşmış bir karakter. Lisbeth, kendisine yönelik cinsel saldırı ve maddi sömürü suçlarını işleyen bürokratın yaptıklarının cezasını veriyor. Titizlikle hazırladığı operasyonda, “tecavüzcü domuz” yazısını, dövme tabancasıyla onun göğsüne işliyor. Bunları çantasının içine yerleştirdiği kamera ile görüntülemeyi de ihmal etmiyor. “Ejderha Dövmeli Kız” ister İsveç’te ister dünyanın başka bir yerinde istismarcıların, faillerin ya da kurbanların herhangi bir sınıftan, ırktan ya da geçmişten gelebileceğini gösteren güçlü bir anlatı.

    I MAY DESTROY YOU (2020)

    Arabella’nın farkındalığı ve saldırgandan hesap sorması

    kapdos-film-4

    Bu sözleri “I May Destroy You” dizisinin ana karakteri Arabella cinsel saldırı mağdurlarının deneyimlerini paylaştığı bir destek grubunda söylüyor: “Bana tecavüz etmesinler diye ne yapmam gerektiğini öğrenmek istiyorum.” Saldırıya uğramamak için sayısız önlem almak zorunda kalmak (elinde bir anahtarla yürümek, çok fazla içmemek, arkadan gelen ayak seslerine kulak kabartmak ve gerekirse koşmak vs.) kadınların çok iyi bildiği şeyler. Peki sorumluluk kimde? İçkisine ilaç atılan Arabella’nın daha dikkatli olması gözünü bardağından ayırmaması gerekmez miydi? Ya da neden bu kadar çok içti?

    Michaela Coel’in yaratıcılığını ve başrolünü üstlendiği cinsel saldırı, travma ve rıza konularına değinen “I May Destroy You”, yukarıdaki gibi sorulara dürüst yanıtlar veren komedi-drama türünde bir televizyon dizisi. 12 bölümlük BBC yapımı dizi, gece arkadaşlarıyla birlikte dışarı çıktıktan sonra ertesi gün berbat bir başağrısı ve bulanık anılar ile uyanan sosyal medya yıldızı ve yazar Arabella’nın hikayesini anlatıyor. Genç kadın, zihnindeki sis dağıldıkça cinsel saldırı mağduru olduğunu anlıyor.

    Arabella çeşitli intikam senaryolarını kafasından geçiriyor ama sonunda şiddet yerine iyileşmeyi ve kendi yolunu çizmeyi seçiyor. Elbette failin kimliğini saptadıktan sonra onunla karşılaşması ve hesap sorması çok etkileyici. Emmy ve BAFTA ödüllü dizi, adalet ve geleneksel intikam kavramlarının sınırlarını zorlaması bakımından da çok değerli bir yapım.

    THE POWER (2023)

    Ayrımcılıkta farklı boyut: Ya güç kadında olsaydı?

    kapdos-film-5

    Naomi Alderman’ın çok satan romanından uyarlanan Prime Video dizisi “The Power”da dünyanın kaderini değiştirecek çarpıcı bir soru soruluyor: “Ya güç kadınların elinde olsaydı?” Dizide, sistematik şiddete maruz kalan kadınlar, bir anda beklenmedik bir güç kazanıyor. Parmak uçlarından elektrik akımları yayabilen bu kadınlar, artık istedikleri her şeyi yokedebilecek kadar güçlü. Bu yeni durum, dünyanın dengelerini tamamen alt-üst ediyor ve kadınların geleceği hakkında düşündürücü sorulara yol açıyor.

    Kadınların güçlenmesiyle birlikte yepyeni bir dünya düzeni ortaya çıkıyor. Artık kadınlar, saldırganlara karşı koyabiliyor, istediklerini elde edebiliyor ve hattâ dünyayı parmağının ucuyla değiştirebiliyor. Peki, bu yeni güçle birlikte nasıl bir gelecek onları bekliyor? “Doğaları gereği” barışçıl oldukları için sevgi dolu bir dünya mı kuracaklar? Yoksa yüzyıllardır kendilerinden esirgenen eşitliği ve özgürlüğü sağlayacak bir düzen mi kuracaklar? Ya da bu gücü kullanarak dünyaya hakim olmaya mı çalışacaklar?

    Toni Collette, Auli’i Cravalho, John Leguizamo gibi isimlerin oyuncu kadrosunda yer aldığı “The Power”, kadınların maruz kaldığı ayrımcılığın farklı bir boyutunu işliyor. Gücün özgürleştirici olduğu kadar, insanı zehirleyebilecek bir yanı olduğunu da gözler önüne seriyor.

  • Gerçek hayattan kurguya bir hafıza kitabı: Memoria

    Gerçek hayattan kurguya bir hafıza kitabı: Memoria

    Şebnem işigüzel 100 yıllık cumhuriyetin fırtınalı tarihini anlattığı yeni romanı Memoria’da, asırlar boyunca susturulan kadın seslerini duyuruyor. Romanda erkek baskısı altında varolma mücadelesi veren kadınlar Eyüp semtindeki “Karılar Tekkesi”nde, bir sığınma evinde, “toprak altındaki kömürün elmasa dönüşmesi gibi varlık ve değer kazanıyorlar”.

    Erkekler üzerinden anlatılan tarihi ters yüz eden, kendi deyimiyle “ortalığı dağıtan” kadınların hikayelerini anlatmayı seven bir yazar Şebnem İşigüzel. İstanbullu Amazonlar 1809, Gözyaşı Konağı Ada 1876, Venüs romanlarında cesaretleri, öfkeleriyle gerçek kadınları konu alan İşigüzel’ün Everest Yayınları’ndan çıkan son romanı Memoria raflarda yerini aldı.

    kapdos-kitap-2
    Memoria
    YAZAR ŞEBNEM İŞİGÜZEL

    İşigüzel’in kitabı, dede-torun ilişkisi üzerinden 100 yıllık cumhuriyetin sancılı doğumunu destansı bir şekilde anlatıyor. Bir imparatorluğun çöküşünün yarattığı enkazın altında ezilen toplum ağır bir yoksullukla mücadele ederken, bu çetin sürecin en ağır yükünü omuzlarında taşıyanlar tabii kadınlar. Kürtajın yasak olduğu, doğum kontrol yöntemlerinin neredeyse hiç bilinmediği bir dönemde, istenmeyen gebelikler ve buna bağlı ölümler… Kadınlar, erkek şiddeti ve baskısı altında varolma mücadelesi veriyor. Modernleşmenin sancıları ise bedenleri ve ruhlarında derin izler bırakıyor.

    Şebnem İşigüzel’e, kitabının özellikle bu niteliğini sorduk:

    Kadınların direnişi Memoria’da çok önemli bir tema. Nasıl bir bağ kurdunuz bugünle?
    Kadınlar çok güçlü. Bu coğrafyada sırf kadın oldukları için öldürülmelerine, sözde gelenekler ve namus baskısı yüzünden diri diri gömülmelerine rağmen pes etmiyorlar, pes etmiyoruz. Ben dayanışmanın daha daha güçlendiğini ve büyüdüğünü düşünüyorum. Memoria bu isyanın hikayesi bir bakıma, başkaldırının. Kurbanken cellada dönüşen bir kadının, Muazzez gibi güçlü bir bireyin tarihi.

    Romanın önemli bir bölümünün geçtiği mekan, Eyüp Mezarlığı’nda ve geçmişte Hatunîye Dergâhı olarak adlandırılan Karılar Tekkesi. Bu mekânı seçme nedeniniz neydi?
    Hayatta herkesin sığınmak istediği bir yer vardır. Dönmek istediği bir yer. Kalmak istediği bir yer. Duygusal olarak böyledir bu. Bunun için görünürde bir nedeniniz bile yoktur. Karılar Tekkesi’ni keşfedince bir romancı olarak böyle bir duygusal yakınlığım oldu. Yazmak istediğiniz satırlar, hissî-kalbî bir yakınlık kurunca varolur. Karılar Tekkesi zor durumdaki müşkül kadınların sığındığı bir yer. Bir tür sığınma evi. Orada gizli-saklı bir cennet, özgürlük alanı oluşturdum. Orası benim benim romanımın da tekkesi. Baskı altındaki kadınlar bu tekkeye sığınınca, tıpkı toprak altında kalan kömürün elmasa dönüşmesi gibi varlık ve değer kazanıyorlar.

    kapdos-kitap-1
    Şebnem İşigüzel

    Kadınların yaşadıkları dönemki siyasi ve sosyal olaylara karşı tutumları nasıl?
    İmparatorluk batıp cumhuriyet ilan edildiğinde güzel bir teşhisleri var aslında: “Dünya tam da buradan yırtıldı” diyorlar. Koskoca imparatorluk çökerken peşinden dünyayı sürüklediğini görüyorlar. Bu bir yana Karılar Tekkesi’nin kapatılmasından korkuluyor. Kadınefendileri Amerikan Koleji mezunu, Halide Edip’in sınıf arkadaşı. Mustafa Kemal’in gözüne girebilmek için Harf Devrimi’nden önce Latin karakterleriyle mektup yazıyorlar ona hitaben. Olmuyor tabii. Aralarında en yaşlıları ise kocasını zehirlemiş bir kadın. Kadınlar zeki tabii. Karılarını- kızlarını öldürüp öldürüp ceza almayan erkeklere karşı onların diliyle konuşuyor, kocalarını zehirliyorlar; çünkü erkeğin yanındaki kanun, karısının kafasına odunla vurup öldüren kocayı “arada odun ya da balta olduğu için” suçlu saymıyor.

  • Monte Kristo Kontu ve soğuk yenen yemek: İntikam!

    Monte Kristo Kontu ve soğuk yenen yemek: İntikam!

    “Monte Kristo Kontu” 43 milyon Euro’yla bu yılın en yüksek bütçeli yapımlarından oldu. Geçen ay sinemalarda vizyona giren film, Alexandre Dumas’nın ünlü eserine sadık kalarak yapılan uyarlama, gösterişli dekorları, özenli kostümleri ve geniş oyuncu kadrosuyla dikkati çekiyor. Bir kumpasa kurban edilen Edmond Dantès’in intikamı…

    Ülkemizde 18 Ekim’de sinemalarda vizyona giren “Monte Kristo Kontu”, 43 milyon Euro’luk bütçesiyle Fransız sinemasının iddialı yapımları arasında yerini alıyor. Senaryosu ve rejisi Alexandre de La Patellière ve Matthieu Delaporte’un ortak çalışmasının ürünü olan filmin gösterişli prodüksiyon tasarımı, çarpıcı sinematografisi ve detaylara verdiği önem de bu devasa bütçenin bir yansıması. Film 3 saatlik süresine rağmen tansiyonu iyi ayarlanmış aksiyon sahneleri, bu sahnelere eşlik eden dramatik müziği sayesinde heyecanlı-eğlenceli bir seyir sunuyor.

    Alexandre Dumas’nın 1844 tarihli romanından uyarlanan film, bir kumpasa kurban edilen ve hapse düşen Marsilyalı denizci Edmond Dantès’in 14 yıl süren esaretinin ardından kendisini tuzağa düşürenlerden intikam almasını konu alıyor. Umutlu bir genç adamdan intikamcı bir anti-kahramana dönüşen Edmond Dantès rolünde Pierre Niney güçlü bir performans ortaya koyuyor. Dantès’in nişanlısı Mercédès rolünde Anaïs Demoustier’yi; başdüşmanı kaptan Danglars olarak Patrick Mille’i ve hasetten yanıp kavrulan, sözde yakın arkadaş Fernand de Morcerf olarak da Bastien Bouillon’u izliyoruz.

    ajanda-1
    18 Ekim’de vizyona giren Monte Kristo Kontu’nda, Pierre Niney güçlü bir performans ortaya koyuyor.

    Patellière ve Delaporte, Alexander Dumas evreninin yabancısı değiller. Bir başka Dumas uyarlaması olan “Üç Silahşörler”in (2023) senaryosunu da birlikte yazdıklarını, belirtmekte fayda var. “Monte Kristo Kontu”, gayet etkili ve sürükleyici bir uyarlama. Tarihî dram ve intikam öykülerini sevenler romanın bu aslına oldukça sadık uyarlamasını bilhassa takdir edecekler.

    ‘SESSİZ’ MONTE KRİSTO

    Hollywood’da bir ilk film

    ajanda-kutu-1-1

    Roman sinemaya ilk defa 1908’de uyarlandı. Başrolünü Hobart Bosworth’un oynadığı bu sessiz filmin yönetmeni Francis Boggs’tu. “The Count of Monte Cristo” sinema tarihinde Hollywood’da tamamlanan ilk film olarak kabul edilmekte. 14 dakikalık film “Denizcinin Dönüşü”, “20 Yıl Sonra” , “Dantés’in İntikamı Başlıyor”, “Dantés Monte Cristo Kontu”, “Dantés Düşmanlarını Suçluyor” başlıklı beş perdeden oluşuyor. Filmin kimi sahneleri Los Angeles-Venice Beach, Orange County-Laguna Beach ve San Diego County-La Jolla’da çekilmiş.

    ajanda-2

    FİLM / MONTE KRİSTO KONTU

    SENARİST VE YÖNETMEN Matthieu Delaporte, Alexandre De La Patellière

    YAPIMCI Dimitri Rassam

    OYUNCULAR Pierre Niney, Bastie Boullion, Anaïs Demoustier, Anamaria Vartolemei, Laurent Lafifte, Pierfrancesco Favino, Patrick Mille, Vassili Schneider, Julien de Saint Jean, Marie Narbonne, Bernard Blancan

    ZAMANA MEYDAN OKUYAN BİR ESER

    Monte Kristo: Romandan sinema ve TV’ye

    “Monte Kristo Kontu” sayısız dilde defalarca tiyatro, sinema ve televizyona uyarlandı. Bunlar arasında öne çıkanlar şöyle:

    ajanda-kutu-2-1

    The Count of Monte Cristo, 1934 Başrolünü Robert Donat, yönetmenliğini Rowland V. Lee üstlendi.

    ajanda-kutu-2-2

    Le Comte de Monte Cristo, 1954 Başrolünü Jean Marais, yönetmenliğini Robert Vernay üstlendi.

    ajanda-kutu-2-3

    The Count of Monte-Cristo, 1975 Başrolde Richard Chamberlain’in rol aldığı TV filmi.

    Le Comte de Monte Cristo, 1998 Başrollerde Gérard Depardieu ve Ornella Muti’nin yeraldığı TV dizisi.

    Ezel, 2009-2011 Başrolde Kenan İmirzalıoğlu’nun bulunduğu ve izlenme rekorları kıran TV dizisi bir Monte Kristo Kontu uyarlamasıydı.

    ajanda-kutu-2-4

  • Zeus ve diğer Tanrıların günümüze uzanan hâlleri!

    Zeus ve diğer Tanrıların günümüze uzanan hâlleri!

    Ağustos sonu Netflix’te yayına giren 8 bölümlük komedi/kara mizah dizisi KAOS, “bugün hâlâ Olimpos Tanrılarının hükmettiği bir dünyada yaşasak neler olurdu?” sorusundan hareketle, mitleri yeniden yorumluyor. Kendine her şeyi hak gören güçlülerin masumları ezdiği KAOS, yozlaşma ve zulme karşı bir başkaldırı. Kaderinden kaçamayan Tanrılar…

    Göklerin efendisi Zeus’un (Jeff Goldblum) her şeye ve her yere hükmettiği, zavallı kullarını zevk için kurban edişini izleyeceğiniz bir dünyaya hoşgeldiniz. Olimpos’un tepesin­deki görkemli cennetinde şimşek desenli, parlak taşlarla süslü krem rengi eşofmanıyla dolaşıp gevezelik eden Zeus’un öyle bir derdi var ki, sormayın! Bir sabah uyandığında alnında bir kırışık­lık belirmesin mi! Tanrılar ölüm­süz olduğuna ve yaşlanmadığına göre bu sadece tek bir anlama gelebilir: Sonun yaklaştığı.

    “The End of the F***ing Wor­ld”ün senaristi Charlie Covell’ın imzasını taşıyan dizide, Olim­poslular dökümlü kıyafetlerle ve ellerinde mızraklarla yalınayak dolaşan kişiler değil. Tanrılar artık ultra lüks malikanelerde, pahalı yatlardaki teknoloji mil­yarderlerini andırıyor çünkü. Gi­rit halkı mı? Onlar da, inananlar ve Tanrılara meydan okuyanlar olarak ikiye bölünmüş durumda.

    ajanda-kaos-3
    DİZİ ( Netflix) / KAOS
    SENARİST Charlie Covell
    YÖNETMEN Georgi Banks-Davies
    YAPIMCI Harry Munday
    OYUNCULAR Jeff Goldblum, Janet McTeer, David Thewlis, Rakie Ayola, Aurora Perrineau, Killian Scott, Leila Farzad, Misia Butler, Ramon Tikaram, Stephen Dillane, Stanley Townsend, Shila Ommi, Nabhaan Rizwan, Debi Mazar, Billie Piper, Suzy Eddie Izzard.

    Kehanete göre bir çizgi belirecek, aile dağılacak ve kaos hüküm sürecek. Zeus sıfır empatisi, olmayan farkındalı­ğıyla; zalimlikte, bencillikte ve megolomanlıkta bir “marka”. Aynı zamanda kız kardeşi olan kurnaz ve otoriter karısı Hera (Janet Mc Teer), gönlünü ferah tutmasını, Meander ölümsüzlük suyunu içmeye devam etmesini ve herşeyin yolunda gittiğini söylese de, Zeus’un içi içini yiyor.

    Zeus her şeyin hakimi ve sahibi olmakla birlikte, aslında yalnız. Tanrılardan ve insanlar­dan boy boy çocukları var ma­lum. Ancak ne yazık ki Apollon, Hermes, Athena… Hepsi hayırsız çıktı. Telefonlarını bile açmıyor­lar! Dionysus (Nabhaan Rizman) hariç… Ama onun da diskotekler­den çıkıp hayatta kendi gayesini bulması lazım. Orpheus ile tanı­şınca bulacak da zaten. Zeus’un en yakın arkadaşı, “Game of Thrones”da Stannis Baratheon olarak izlediğimiz, Stephen Dilla­ne tarafından canlandırılan Pro­metheus. Bir zamanlar birlikte insanları yarattığı Prometheus’u, onlara ateşi verdiği için uçuruma zincirlemiş Zeus; ciğerini de kar­tala yediriyor. Ancak bir yandan da onunla yarenlik etmekten vazgeçmiyor. Hikayemizin anla­tıcısı da Prometheus zaten. Onun da kendine göre planları var. Bu planda Zeus’un hükümdarlığına son vermek için Ridi, Orpheus ve Ari adlı üç ölümlüyü ve Diony­sus’u kullanacak üstelik.

    Dizinin ilk 4 bölümü tüm karakterleri tanıtmakla geçiyor. Zeus fırtınalar koparabiliyor, şimşekler yağdırıyor, yıldızları, geceyi-gündüzü ve hattâ zamanı bile yönetebiliyor ama kendisiyle eşdeğer olmasa da kendi alanla­rında çok güçlü kardeşleri de var: Teknesinde gününü gün eden ve Hera ile yasak aşk yaşayan de­nizler tanrısı Poseidon (Cliff Cur­tis) ve yeraltı aleminin hakimi Hades (David Thewlis). Hades’in karısı Persephone ise mitolojide anlatılanın aksine bu sefer kendi isteğiyle kocasının yanında. Ta­nıdık yüzler de var. Billie Piper’ı kimsenin söylediklerine kulak vermediği lanetli Kassandra ve komedyen Suzy Eddie Izzard’ı kaderin tanrıçalarından Lache­sis rolünde görüyoruz örneğin. İntikam Tanrıçaları Erinyeler ise azılı bir motorcu çetesi. Yeryü­züne gelecek olursak… Ezilen Truva halkı ayaklanmış, Girit’te huzursuzluk hakim. Tanrılar halkın canına yetmiş artık.

    Kaos
    Yeraltı alemi dizide siyah-beyaz olarak gösteriliyor. Hades ve “çalışkan asistanı” Persephone.

    Kendine her şeyi hak gören güçlülerin masumları ezdiği KAOS, tüm bu karışık anlatımı ve kalabalık kadrosuna rağmen özünde yozlaşma ve zulme karşı bir başkaldırı hikayesi. Diğer yandan kader ve özgür irade kav­ramları hakkında da bir şeyler söylüyor. Zira Tanrılar bile kade­rinden kaçamıyor. Tıpkı başlarını Suzy Eddie Izzard’ın çektiği Tan­rıçaların söylediği gibi “kader yok edilemez”. Sevdiklerini bulutlara sararak saklayan Zeus bile her şeye kadir değil.

    “Tüm bunlar ne anlama geliyor? Biz bu hikayeyi neden iz­leyelim?” diye soruyorsanız; “Bu dünyaya neden geldim? Amacım ne? Hangi yöne sapmalıyım?” hepimizin sorduğu sorular. KAOS’taki kahramanlar da tıpkı bizim gibi öfkeleniyor, aldanıyor, aldatıyor, âşık oluyorlar. Sınırlı ömrümüzde insanlık deneyimini anlamlandırsak da anlamlan­dıramasak da, onların macera­larını izleyerek teselli bulmanın sakıncası yok.

    Kaos
    Zeus ve Hera ailece yapacakları mangal sefasından önce karı-koca başbaşa konuşuyorlar!

    Mitolojik hesaplar…

    Hades Dizide Zeus’la konuşurken uyuyakalacak kadar yorgun, sorumluluklarının altında ezil­miş bir memur gibi gördüğümüz Hades; yeraltı aleminin Tanrısı. Birçok anlatıda Ölüm Tanrısı olarak geçmekte. Persephone’yi kaçırıp evlenen Hades, onu yılın 6 ayı kendiyle birlikte yeraltında yaşamaya mecbur bırakmıştı.

    Persephone Zeus ile Tarım Tanrıçası Demeter’in kızı. Hades tarafından kaçırılınca yeraltı aleminin kraliçesi olur. 6 ayı Hades’le yeraltında, 6 ayı da dünyada geçer. Demeter’in hasat yapabilmesi için mevsimleri belirleyen de Persephone’dir.

    Eurydice ve Orpheus Orpheus’un büyük aşkı Eurydice yani Evrediki, Arıcılık Tanrısı Aristeaus’tan kaçarken bir yılanın ayaklarına dolanması sonucunda ölür. Orpheus ise müthiş yetenekli bir lir ustası. Bu lir de ona Apollon’un hediyesi. Tüm istediği Evrediki’yi yeraltından kurtarmak olan Orpheus, Hades’le bir anlaşma yapar. Buna göre yeraltı aleminden ışığa çıkana kadar dönüp Evrediki’nin yüzüne bakmamalıdır. Ancak Orpheus dayanamaz, arkasına bakar ve Evridiki sonsuza kadar karanlığa mahkum olur.

    Ariadne Dizide kısaca Ari adıyla izlediğimiz Ariadne, Theseus’a öldürmesi emredilen yarı insan yarı boğa canavar Minotauros’un kız kardeşi. Theseus’a âşık olan Ariadne, Daidalus tarafından inşa edilen labirentten çıkmasına yardım ettikten sonra onu terkeder.

  • Bağımsız sinemanın yaman kadını

    Bağımsız sinemanın yaman kadını

    Onu büyükler “A Woman Under the Influence”, yeni nesil ise “The Notebook”taki derin ve incelikli performansıyla hatırlıyor. Bugün ekranda geleneksel kalıpların dışına çıkmış, çetin ceviz kadınlar görüyorsak büyük ölçüde onun sayesinde.

    Ağustos’un 14’ünde ha­yata gözlerini yuman, Amerikan bağımsız sinemasının efsane oyuncusu Gena Rowlands, 2015’te Akademi Onur Ödülü’nü alırken “oyuncu olmanın en güzel yanı ne biliyor musunuz? Yalnızca bir değil, birçok hayatı birden yaşamak” demişti. Derin ve incelikli per­formanslarıyla iz bırakan Row­lands sinemada yoğun duygular­la boğuşan korkusuz kadınları ölümsüzleştirdi. Bugün ekranda dürüst, sınırları aşan, geleneksel kalıpların dışına çıkmış çetin ceviz kadınlar görüyorsak büyük ölçüde onun sayesinde.

    Madison-Wisconsin doğum­lu Gena Rowlands siyasetçi bir babanın ve oyuncu bir annenin kızıydı. Çocukluğunu, okuduğu romanlardaki karakterleri nasıl canlandıracağını hayal ederek geçiren Rowlands, önce Wis­consin Üniversitesi’nde biraz oyalandıktan sonra 1950’de New York yolunu tuttu. American Academy of Dramatic Arts’da oyunculuk eğitimi alırken daha sonra yaratıcı ortağı ve filmleri­nin yıldızı olacağı John Cassa­vetes ile tanıştı. 1954’te evlenen çift, yönetmen Cassavetes 1989’da hayata veda edene kadar birlikte 10 film yaptı. Amerikan bağımsız sineması dendiğinde akla ilk gelen isimlerden olan John Cassavetes ve Gena Row­lands, stüdyo sisteminin dışında çalışabilmek, istedikleri gibi filmler yapabilmek için evlerini ipotek ettiler. Ağırlıklı olarak Los Angeles’taki evlerinde çek­tikleri, arkadaşları Peter Falk, Ben Gazzara ve Seymour Cassel gibi oyuncuların rol aldığı “A Woman Under the Influence”, “Gloria”, “Faces” gibi filmlerde işçi sınıfının, “önemsizlerin”, “sıradan” denen insanların hika­yelerini anlattılar.

    ardindan-gena-1
    Gena Rowlands (üstte) ve John Cassavetes, birlikte birçok filme imza atmış, bugün bağımsız sinemanın temel taşlarını döşemiş bir ikiliydi.
    ardindan-gena-2

    Gena Rowlands, kariyeri boyunca yaptığı bilinçli ter­cihlerle kadınların ekrandaki temsilini yeniden tanımlamış bir oyuncu. En kırılgan karak­terleri bile gustoyla, asaletle ele almasıyla ünlü bir yıldız. Oscar adayı olduğu “A Woman Under the Influence” (1974), ruhsal bozuklukları hayatın bir parçası olarak, küçümsemeden, anlayış ve incelikli olarak o güne kadar sinemada alışılmadık bir biçimde göstermesi bakımından değerli. Gloria (1980) ise ünlü oyuncuyu mafya patronu eski sevgilisi tarafından tehdit edilen bir dansçıyı anlatıyor. Mafya­dan kaçmaya çalışan küçük bir çocuğu kanatlarının altına alan Gloria ile zorbalığa meydan oku­yan yaman bir kadının sinema tarihindeki olağanüstü perfor­mansına tanık oluyoruz.

    Rowlands’ın oyunculuğu yalnızca Cassavetes’in film­lerinden ibaret değil elbette. 1988’de Woody Allen’ın “Another Woman” filminde Mia Farrow’la karşılıklı, 1991’de Jim Jarmus­h’un “Night On Earth”ünde ise Winona Ryder’la birlikte rol aldı. Ayrıca televizyonda “The Skele­ton Key” ve “Monk” dizilerinin oyuncu kadrosundaydı. Son filmi ise 2014 tarihli “Six Dance Lessons in Six Weeks”ti. Gena Rowlands, Oscar adaylıklarının yanısıra 3 Primetime Emmy, 1 Daytime Emmy ve 2 Altın Küre ödülü sahibi.

    Üç çocuk annesi olan oyuncu tıpkı sinemacı oğlu Nick Cassa­vetes’in “The Notebook” (2004) filminde canlandırdığı karakter gibi hayatının sonlarına doğru Alzheimer ile mücadele etti. Hâtırası, haysiyetini korumaya ant içmiş hassas ruhlar ve yalnız kalplerde yaşayacak.

    Defne Akman

  • Ben-Hur efsanesi canlanıyor: ‘ölmek üzere olanlar’ın sesi

    Ben-Hur efsanesi canlanıyor: ‘ölmek üzere olanlar’ın sesi

    Epik dizi “Those About to Die”, 20. yüzyıl sinemasına damgasını vuran filmlerden “Ben- Hur”la başlayan, “Gladiatör”le devam eden Roma tarihi kurgularını yeniden ekranlara taşıyor. İmparator Vespassian’ı Anthony Hopkins’in canlandırdığı 10 bölümlük aksiyon, entrika ve dram, sağlam senaryosu ve Colosseum’daki atlı araba yarışlarıyla öne çıkıyor.

    Prime Video’ya 18 Temmuz 2024’te yüklenen 10 bö­lümlük yüksek bütçeli epik dizi “Those About to Die”, Roma İmparatorluğu’nda 69-96 yılları arasında hüküm süren, birbiri ardına tahta çıkmış üç impara­tordan oluşan Flavius Hanedanı zamanında geçiyor. Sir Anthony Hopkins, iki oğlu arasından yerini dolduracak varisini seçmesi ge­reken hanedanın kurucusu yaşlı İmparator Vespassian rolünde. Asker Titus’u Tom Hughes, poli­tikacı Domitian’ı ise Jojo Macari canlandırıyor. “Gladiator” filmi­nin de esin kaynağı olan Daniel P. Mannix’in 1958 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan “Those About to Die”ın senaristi Robert Rodat. Dizinin yönetmeni ise “In­dependence Day”, “The Day After Tomorrow”, “Godzilla” gibi önemli gişe başarılarına imza atmış olan filmlerde imzası bulunan Roland Emmerich.

    Dizinin geçtiği 1. yüzyılda Roma’da dengeler çok hassas. Nero’nun ölümüyle birlikte Juli­o-Claudian dönemi sona ermiş. “Dört İmparator Yılı” olarak bilinen 69’da içsavaş ülkeyi kasıp kavurmuş. Sonunda senatonun Vespasian’ı hükümdar ilan etme­siyle birlikte, Flavius Hanedanı ülkede reformlar yaparak bir süre istikrarı sağlıyor. Ancak Ro­ma’da şartların herkes için aynı olmadığını; saray çevrelerinde şaraplar su gibi akarken kölelerin ancak zorlu mücadeleler sonu­cunda bir ihtimal özgürlüklerine kavuşabildiğini; kadınların-ço­cukların yok sayıldığını; şiddet ve zulmün olağan karşılandığını belirtelim. Çökmekte olan bu im­paratorluğun halkını tatmin eden tek “eğlence” ise ölüm ve işkence. Atlı araba yarışları, gladyatör dövüşleri, arenalarda aslanlara karşı koymaya çalışan köleler… Dönemin “spor” karşılaşmala­rında, tıpkı bugün olduğu gibi dizginler zengin ve güçlü olanın elinde.

    Ajanda-1
    86 yaşındaki oyuncu Sir Anthony Hopkins, yakın tarihte yaptığı açıklamada metot oyunculuğuna artık inanmadığını söylemişti.

    Dizide en önemli tarihî kişilik­ler Flavius ailesinden. Anthony Hopkins sağduyusu kadar hırsıy­la da tanınan Vespasian olarak özellikle ilk bölümlerde tüm ışığı üzerine çekiyor. Vespasian’ın biri askerî lider Titus, diğeri akıllı politikacı Domitian adındaki iki oğlunu canlandıran Tom Hu­ghes ve Jojo Macari de başarılı performanslar ortaya koyuyor. Tabii bu bir belgesel değil; 10 bölüm boyunca aksiyon, dram ve heyecan dolu bir dizi izleyebil­memiz için başka karakterlere de ihtiyacımız var. Dizinin belkemi­ğini de 1. yüzyılın vahşi eğlence dünyasında umutsuzca tutun­maya çalışan bu bir avuç insanın yaşadıkları oluşturuyor. “Game of Thrones”dan hatırlayacağımız Gallerli oyuncu Iwan Rheon, atlı araba yarış takımı stratejisti ve patronu Tenax rolünde. Yetenekli yarışçı Scorpus ile birlikte Corsi kardeşlerin Endülüs’ten getirdik­leri atlarla bir rüya takımı kuran Tenax, bilgisi ve pratik zekasıyla bugünün Formula1 takım yöneti­cilerinden farksız.

    Sara Martins’in canlandırdığı Numibyalı Cala ise baş kadın karakterimiz. Cala köle olarak sa­tılan kızlarını kurtarmaya kararlı mangal yürekli bir anne. Elbette bir gladyatörümüz de var. Bu kişi Cala’nın biricik oğlu, onurlu, güçlü, mert ve dürüst savaşçı Kwame. Önce kendini zindanlar­da, sonra gladyatör dövüşlerinin ortasında bulan Kwame’nin en yakın arkadaşı İskandinav Viggo ile Colosseum’da karşı karşıya geleceği gün çok yakın.

    NUP_204428_02189.jpg
    Dizinin en heyecanlı sahneleri, doğal olarak arenada ve atlı araba yarışlarında…

    Özenli çekimleri, aksiyon sah­neleri, başarılı oyunculuk perfor­mansları, entrika ve gerilim dozu iyi ayarlanmış olan “Those About to Die”da, tarihteki gerçek kişi­likler, yapılar, suikastlar, doğal afetler de yer alıyor. Ancak bun­ların hepsinin birebir tarihteki şekil ve akışta gerçekleşmediğini belirtmek lazım. Bununla birlikte Roma’ya Colosseum’u miras bı­rakan Titus’un Kudüs Tapınağı’nı yoketmesini; kardeşi Domitian’ın bu olayın anısına Titus Kemeri’ni inşa ettirmesini; Vezüv yanarda­ğının patlamasını; Roma’yı yakıp kavuran yangınları ve Colosseum inşaatının tamamlanmasını gö­rüyoruz. Antik Roma’nın üzerine kurulduğu 7 tepeden Aventino ve Palatino arasında yer alan gör­kemli stadyum Circus Maximus, dizinin temel mekanlarından biri. Yılın 200 günü oyunlar oynatılan 300 bin kişi kapasiteli bu arena, atlı araba yarışları için kurulan bir stadyum. 7 turdan oluşan atlı araba yarışının sürü­cüleri, çoğunlukla özgürlüğünü kazanmak için her şeyi göze alan köleler.

    Ajanda-3
    YÜKSEL YA DA ÖL (THOSE ABOUT TO DIE)
    YAPIMCI: Robert Rodat, Harald Kloser, Gianni Nunnari
    YÖNETMEN: Roland Emmerich, Marco Kreuzpainter
    OYUNCULAR: Anthony Hopkins, İwan Rheon, Jojo Macari, Sara Martins, Johannes Haukur Johannesson, Tom Hughes, Lara Wolf, Gabriella Pession, Dimitri Leonidas, Emilio Sakraya, Kyshan Wilson, Rupert Penry Jones, Kyle Rowe, Davide Tucci, Eneko Sagardoy, Gabrielle Scharnitzky, Angeliqa Devi, Daniel Stisen, David Wurawa, Bruno Bilotta, Pietro Ragusa

    “Saving Private Ryan”da da (“Er Ryan’ı Kurtarmak”) imzası bulunan Robert Rodat, Roma ta­rihine özel ilgisi olan bir senarist. Derinlemesine bir kaynak ça­lışması yapıp günümüze ulaşan mektupları dahi okuyan yazar, hikayeyi o dönemde yaşayan karakterlerin ne tür duygular yaşayabileceğini hayal ederek yazmış. Rodat, Entertainment Weekly’e yaptığı açıklamada “Otokrasinin eşiğinde sözde demokratik bir toplumumuz var. Ezici bir göç baskısı var. Karmaşık cinsiyet meseleleri sözkonusu. Gelir dağılımı eşitsiz. Temel ihtiyaç ve erdemlerden vazgeçme pahasına aptalca, önemsiz uğraşlarla uzlaştırılan, eğlenceyle oyalanan koskoca bir toplum var” sözleriyle Roma’nın gerileme devri ile çağdaş Ameri­kan toplumu arasındaki benzer­liklere değiniyor.

    Bu senenin sonuna doğru Oscar ödüllü yönetmen Ridley Scott’un “Gladiator 2”si de viz­yonda olacak. Merakla beklenen bu film seyircisiyle buluşmadan önce, “Those About to Die” antik Roma meraklılarının aradığı aksiyon, entrika, kan, şiddet ve hatta aşk namına ne varsa küçük ekrandan sunmaya hazır.

    BİR KLASİK: BEN-HUR

    Unutulmaz Charlton Heston

    “Spartacus”tan “Caligula”ya, “Gla­diator”dan HBO dizisi “Rome”a, Hol­lywood’un Roma İmparatorluğu’na olan takıntısı malum. Ancak atlı araba yarışlarının ağırlıklı olduğu “Those About to Die”, ister istemez akla Charlton Hes­ton’ın Judah Ben-Hur rolünde olduğu 1959 tarihli “Ben-Hur” fimini getiriyor. 11 Oscarlı film, sinema tarihinin temel taşlarından. Ben-Hur’un beyaz atlı, bir zamanlar en yakın arkadaşı şimdi rakibi Mesala’nın siyah atlı arabalarıyla Colos­seum’daki yarış sahnesi unutulmazdır. Bu filmde de tıpkı “Those About to Die”da olduğu gibi Endülüs ve Lipizzan atları kullanılmıştı.

    Ajanda-4
    Sinema tarihinin 11 Oscar’lı filmi Ben-Hur (1959).



  • Irkçılık ve cinsiyetçiliğe karşı bir çift mavi gözün savaşı

    Netflix ortamında yayına giren ve 17. yüzyıl Japonya’sında geçen anime dizi, tarihî verilerden yola çıkılarak kurgulanmış Gerek senaryosu gerekse artistik kalitesiyle kendini gösteren “Mavi Gözlü Samuray” dizisinde, kendine dışarıya kapatmış bir toplumda intikam arayışına çıkan ve erkek kılığına giren bir kadın kılıç ustası başrolde: Mizu.

    Netflix’te yayınlanan anime dizi “Blue Eye Samurai” (Mavi Gözlü Samuray), 2023’ün belki de en güzel sürprizi. Ana kahramanı melez bir kadın savaşçı olan dizi, Japonya’da Edo döneminde (1603-1868) geçiyor. 8 bölüm­den oluşan dizi sadece artistik bakımdan estetik değil, derin ve ilginç karakterleri ve incelikli senaryosuyla da etkileyici. “Blue Eye Samurai”, “Logan” ve “Blade Runner 2049”un da senaristi olan Michael Green ve Amber Noizumi’nin kaleminden çıkma. Bu nefes kesici intikam hika­yesinin seslendirmesi ise Maya Erskine, Brenda Song, Darren Barnet ve Kenneth Branagh gibi dev oyunculara emanet edilmiş.

    Dizinin merkezinde, intikam almak üzere yola çıkan melez kadın samuray Mizu (Maya Erskine) olsa da, aslında özgürlüğü kısıtlanmış, zulüm ve ayrımcılık gören tüm ruhların yolculuğu konu ediliyor. Bu uzun dönemde, “şogun” adı verilen ordu komu­tanın mutlak idaresi altında ülkenin sınırları dış dünyaya ka­patılmıştı. Yabancı uyrukluların ülkeye girişi kısıtlanmıştı. Melez çocuklar toplumdan dışlanmış, aşağı bir sınıf olarak görülmek­teydi. “Mavi Gözlü Samuray” ise adı üstünde mavi gözlü bir melez. Babası ise o dönem afyon ticareti, silah kaçakçılığı ve türlü kirli işler yapan 4 beyaz erkekten biri. Hayatı boyunca horlanmış, “ca­navar” muamelesi görmüş Mizu, artık mavi gözlerini gözlüğünün ardında saklamak istemiyor. Annesine ve kendisine bu acıyı ve utancı çektiren adamların doğrudan gözünün içine bakma­ya, intikamını almaya kararlı. El­bette o dönemde kadınlara kimse saygı duymadığından, erkek rolü yapması gerekiyor.

    Ajanda_2
    Kılıç savaşları, karlı dağlar, dev dalgalar, muhteşem saraylar… “Blue Eye Samurai”nin her anı bir görsel şölen.

    Diğer tarafta ise Prenses Akemi (Brenda Song) var. Aslına bakarsanız Akemi kraliyet aile­sine mensup değil; daha ziyade bir “leydi” gibi. İmparatorun daha çok törenlerde kendini gösterdi­ği, gücün derebeylerinde olduğu bir zaman bu. Batılı izleyici Japon toplum düzenini daha kolay anlasın diye dizide ona “prenses” deniyor. Patrick Gallagher tara­fından seslendirilen babası Lord Daiichu Tokunobu, mevcut pozis­yonunu kendi imkanlarını geniş­leterek elde etmiş bir derebeyi. Kızı Akemi’yi şogun ailesinden biriyle evlendirerek otoritesini arttırmanın derdinde. Akemi, çay seramonisi, Renku şiiri, çiçek düzenleme, resim, dans ve go oyunu gibi birçok beceriye sahip. Ağzında gümüş kaşıkla doğmuş ama gelin görün ki özgür değil. İstemediği bir evliliğe zorlanınca cesur bir karar vererek ceber­rut babasından kaçıyor. Böylece gerçek dünya ile tanışıyor.

    Mizu ve Prenses Akemi’nin hi­kayesi ortada bir yerde buluşuyor. Akemi güzelliği, kurnazlığı ve zekasıyla, Mizu ise dövüş beceri­leri, kaba kuvvet ve bilek gücüyle hayatta kalmaya çalışıyor. Birbi­rine zıt bu iki karakterin yolları çakıştığında, ataerkil bir toplum­da kadınların nasıl varolmaya çalıştığını daha iyi anlıyoruz. Kadınlardan beklenen cinsiyet rollerinin dışında yaşayabilen bir başka grup ise geyşalar. Madam Kaji (Ming-Na Wen) karakterinde gördüğümüz gibi, kendi işlerini kurabiliyor ve diğer kadınlara göre bir nebze olsun bağımsızlığı tadabiliyorlar. Ancak unutma­mak lazım ki dizideki hiçbir kadının özgürlük yolu, gül bah­çesinden geçmiyor. Bu amansız mücadelede kılıçlarla dilim dilim doğranmak, kan revan içinde kalmak her an mümkün.

    Gelelim dizide Edo dönemin­deki Japon toplum hiyerarşisinin nasıl yansıtıldığına… 1600’lerin başında samuray sınıfı en üst seviyede yer alıyordu. Zümrelere ayrılan toplumda hiyerarşi; sa­muray, çiftçi, zanaatkar ve tüccar olarak kurulmuştu. Dizinin geç­tiği 1650’lerde ülkenin sınırları kapalı. İlk bakışta ülke siyasi ve ekonomik bakımdan istikrarlı görünüyor. Samurayların forsu ise düşüşte. Kılıç becerilerini savaş meydanından çok şeref için düzenlenen düellolarda sergi­liyorlar. Yine de onlar, sadakat, cesaret, onurla ilgili tüm değer­leri temsil eden bir savaşçı grup. Dizinin karakterleri Mizu, Ringo (Masi Oka) ve Taigen’de de (Dar­ren Barnet) bu değerlerin vücut bulduğunu görüyoruz.

    Ajanda_1
    Mavi gözlerini, gözlüklerin ve şapkaların ardına saklamaya çalışan Mizu, kadın kimliğini de gizlemek zorunda.

    Peki Mizu gerçekte tarihî bir kişilik miydi? Hayır değildi. Ancak dizinin yaratıcılarının, 1600’lerin başında Japonya’ya gelen ve “mavi gözlü samuray” olarak bilinen kılavuz kaptan William Adams’ın hikayesini bil­dikleri de muhakkak. İlk sezonda Kenneth Branagh tarafından seslerinden Abijah Fowler başta olmak üzere, Mizu’nun hede­fi 4 beyaz erkeğe gelince… Bu konuda da türlü tartışmalar var. Trinity College Dublin’de Japon sanatı ve mimarisi üzerine ders veren Ruth Starr’ın web sitesinde yayınlanan makalesine göre, Edo döneminde sadece Hollan­dalı ve Çinli tüccarların Japon­ya’ya girmesine izin verilmişti. Hollandalılar yalnızca Nagazaki Körfezi’ndeki Dejima adasında kalabiliyorlardı. Ancak mis­yonerlik faaliyetlerinin yaygın olduğu Hıristiyan yüzyılı sıra­sında (1540-1630) yabancı tüccar ve korsanlar ülkeye girebiliyor, faaliyetlerini yürütebiliyorlardı. Yani bir görüşe göre Mizu’nun he­defindeki 4 beyaz adam korsan­lardan arda kalanlar olabilir.

    1 Kasım 2023’te Netflix’e yüklenen dizi, bugüne kadar yayımlanan en iyi animasyon­lardan. Aslında Quebec merkezli Blue Spirit stüdyosu Kanada’da olduğundan, yani dizi Japonya’da yapılmadığından, teknik olarak anime sayılmaz. Diğer yandan karlı ormanlardan yoksul köy­lere, genelevlerden dojolara her yer son derece özenli ve incelikli olarak resmedilmiş. Yetişkinler için olan bu animasyon dizide, bol miktarda şiddet, kan, çıp­laklık ve cinsellik var. Bu kadar sevilmesinin nedeni de yalnızca muhteşem teknik ve artistik işçilik değil, anlatımın doğrudan ve korkusuz olması.

  • Kleopatra: Siyahla beyaz melekle şeytan arasında

    Kleopatra’nın siyah bir oyuncu tarafından canlandırılmasıyla gündeme gelen Netflix belgesel draması “Afrika Kraliçeleri: Kleopatra”, özellikle Mısır’da daha büyük bir tartışmanın kapısını açtı. Belgesel, kraliçenin baştan çıkaran tehlikeli bir kadın ya da aşktan gözü kararmış bir kurban olarak çizilen portresini de yeniden yorumluyor.

    Dört bölümden oluşan Netflix belgesel drama­sı “Afrika Kraliçeleri: Kleopatra”, daha fragmanının yüklenmesiyle Mısır’da kıya­meti koparttı. Başrolünü İngiliz oyuncu Adele James’in üstlen­diği mini dizide kraliçenin bir siyah tarafından canlandırıl­ması büyük tepki uyandırdı. Mı­sırlı bir avukat, bir başsavcıyla birlikte platformun kapatılması talebiyle dava açarken; 2011’de 3 ay boyunca Kültür İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı olarak da görev yapan Mısır arkeolojisi uzmanı Zavi Havas, belgeseli “Kleopatra Yunandı, açık ten­liydi, siyah değildi” sözleriyle yalanladı.

    Dizinin yönetmeni Tina Gha­ravi ise Variety’de yayımlanan yazısında “Neden bazı insanlar Kleopatra’nın beyaz olmasını istiyor? Belki de sorun yalnızca Kleopatra’nın dizide siyah bir oyuncu tarafından canlandı­rılmasında değil, Mısırlılara kendilerini Afrikalı olarak görüp görmediklerini sormamda. Bu yüzden bana öfkeliler” sözleriyle oyuncu seçimini savundu. Diğer yandan Netflix’in tarihi çarpıt­tığını ileri süren Mısırlılar buna cevap olarak kendi Kleopatra belgesellerini çekeceklerini duyurdular. Devlete bağlı United Media Services’in kanalı Al Wathaeqya “azami seviyede” araştırmaya dayanan yeni bir belgeselin yapımına başladığını açıkladı.

    Kleopatra’nın kahverengi teni ve kıvırcık saçlarının yarattığı tartışma dışında dizi, MÖ 51-30 arasında hüküm sürmüş 7. Kle­opatra’nın yaşamını, stratejik zekasını ve mirasını konu alıyor. “African Queens” (Afrikalı Krali­çeler) serisinin ikinci sezonunda yayımlanan dizinin yapımcısı ve anlatıcısı Jada Pinkett Smith. Dizinin yine Netflix’te izlene­bilen birinci sezonu Ndongo ve Matamba kraliçesi Njinga’yı konu alıyor.

    resim_2024-09-01_154637159
    MÖ 30’da ölen Kleopatra, Mısır’ın son firavunuydu. Ölümünün ardından Mısır, Roma İmparatorluğu’nun bir parçası hâline geldi. Kraliçenin mezarının nerede olduğu bilinmiyor.

    Tarihî olayların Adele James, Craig Russell, John Partridge ve Andira Crichlow tarafından canlandırıldığı “Queen Cleopat­ra”da Prof. Shelly P. Haley, Nübye Arkeolojisi ve Eski Mısır uzmanı Debora Heard, yazar Islam Issa ve Sally Ann Ashton, Eski Mısır Bilimcisi Colleen Parnell ve Antik Akdeniz arkeoloji uzma­nı Jacquelyn Williamson, ünlü hükümdarın hayatı hakkında bilgileri paylaşıyorlar.

    Dizi, Kleopatra’nın babası 12. Batlamyus’un ölümüyle başlıyor. “Isis ve Osiris’in yeniden vücut bulmuş hâli” olan Kleopatra’nın, erkek kardeşi 13. Batlamyus ile evlenerek tahta çıkmasıy­la devam ediyor. Mısır çifte hükümdar ile yönetiliyor; bir tür eş başkanlık… Kardeşlerin evlenmesi ise normal kabul edi­liyor; iktidara tehdit oluşturan kardeşlerin icabına bakmak da öyle. Mısır’ın son firavununun hayatındaki tüm önemli hadise­ler; Jül Sezar (John Partridge) ile geçirdiği yıllar; Marcus Anto­nius (Craig Russell) ile ilişkisi; Aktium Muharebesi; Octavian’ın Roma İmparatoru olması da dizide işleniyor.

    Kleopatra hem Tanrı hem de hükümdar konumunda. Çok iyi eğitimli bir diplomat ve strate­jist. Halıya sarılarak gizlice Se­zar’ın sarayına girmesini dizide de görüyoruz ama, bu Elizabeth Taylor’ınki gibi bir sahne değil. Kleopatra’nın gönül ilişkileri Roma’yla kurduğu politik ve stratejik ittifakların bir uzantısı aslında. Doğurduğu çocuklar da (Sezar’dan Ceaserian ve Marcus Antonius’tan üç çocuk) geleceğini garanti altına almak istemesinin sonuçları.

    Mısır çifte liderle yönetilen bir ülkeyken Roma erkekler tarafından yönetilen bir cum­huriyet. Kleopatra hem yabancı hem de kadın bir hükümdar sıfatıyla Romalıların alışık ol­duğundan çok farklı bir portre çiziyor. Sezar’ın da danışmak­tan, konuşmaktan hoşlandığı bir insan. Roma’nın ilk kütüp­hanesini yaptırmaya ve Jülyen Takvimi’ni kullanmaya karar vermesi hep bu karşılıklı fikir alışverişlerinden kaynakla­nıyor. Ancak Kleopatra, başta Cicero olmak üzere bol miktar­da düşman da ediniyor.

    resim_2024-09-01_154641385
    Belgeselden daha çok drama kategorisinde değerlendirilen dizi, seyircilerden yüksek puan alamadı.

    General Antonius ile arasın­da gelişen ve “büyük aşk” olarak anlatılan hikayeye gelince… Aslında ortada o denli romantik bir ilişki yok. Daha çok askerî ve ekonomik bir ortaklık sözkonu­su. Ancak koşullar denk gelince biraraya geliyorlar. Hatta Anto­nius, Kleopatra’nın ikizlerinin doğumu ardından Octavian’ın kızkardeşi ile evleniyor ve 3 yıl ortalarda görünmüyor! Bunun üzerine Kleopatra ne yapıyor? Diplomatik evliliklerin ne demek olduğunu bildiğinden, oturup Marcus’un arkasından ağlamıyor tabii. İhracatı, eko­nomiyi güçlendiriyor; ülkesini zenginleştiriyor. Marcus ise ne zaman onun servetine ihtiya­cı olduğunu anlıyor, o zaman kraliçeyle tekrar görüşmek için elinden geleni yapıyor; bunun sonucunda yeniden Antakya’da buluşuyorlar. Yaklaşık 1 yıl bu­rada kalan ikili, sadece birlikte çok iyi vakit geçirmiyor aynı zamanda sıkı bir pazarlık da yapıyor. Kleopatra için çocuk­larının resmen kabul edilmesi, komutanlarına bazı bölgelerin verilmesi, böylece Mısır toprak­larının gelişmesi elzem. Ve işte tüm bunlar hep müzakereyle yürüyor.

    resim_2024-09-01_154645430
    Tartışmaların göbeğinde dizinin başrolünü üstlenen Adele James var.

    “Queen Cleopatra” bir otu­ruşta izleniyor. Ayrıca bugüne kadar pek üzerinde konuşulma­yan konulara da değiniyor. Kra­liçenin kız kardeşi ve düşmanı Arsinoe (Andira Crichlow) ile ilişkisi veya Kleopatra’nın kızı 2. Selene’nin annesinin anısını yaşatmaya çalışarak Numidya (bugünkü Cezayir), Moritanya ve Sirenayka kraliçesi olması gibi…

    Büyük tartışma yaratan ten rengi meselesine gelince… Batlamyus Hanedanı’nın men­subu, Makedon-Yunan kökenli kraliçenin annesinin kim oldu­ğu bilinmeden, onun mutlaka beyaz olması gerektiğinde ısrar etmek biraz tuhaf.