Bu yazımda sizlere biraz Türk Dil Kurumu’ndan (TDK) bahsedeceğim. Biz yayıncılar zaman zaman tartışırız; bu terim TDK’de böyle kullanılmış ama aslında şöyle vermek daha doğru olur der ve uygularız. Her ne kadar bu konuda edebiyat tarihimizden örneklere bakarak kendi bilgimiz, tecrübemiz dâhilinde hareket etsek de mutlaka TDK’ye bakarız, dikkate alırız. TDK zaman zaman kelimeler ve yazım kurallarını güncelliyor, değiştiriyor. Bununla ilgili olumlu olumsuz eleştiriler alsa da köklü tarihe sahip bir kurum kimliği var, bunu unutmamak lazım.
12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti ismiyle bizzat Atatürk tarafından kurulan Türk Dil Kurumu’nun bazı kurucuları bakın kimler; Ruşen Eşref, Yakup Kadri, Sâmih Rif’at gibi dönemin tanınmış edebiyatçıları ve düşün insanları. Türk Dil Kurumu’nun iki büyük amacı var: Türk dili üzerinde araştırmalar yapmak ve Türk dilinin güncel sorunlarıyla ilgilenerek çözüm üretmek.
Euro 40 TL’yi Gördü
Geçtiğimiz günlerde özellikle ABD’de Trump’ın uyguladığı ekonomik politikalardaki tedirginlik sebebiyle bizde Euro 40 TL’yi gördü. Çalkantılı ekonomimiz iki ileri bir geri seyretmeye devam ediyor. Bu arada geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Millî gelirimiz 1,3 trilyon doları, kişi başı gelirimiz 15 bin doları geçti. Yatırım ve ihracat rüzgârını arkamıza alarak daha güçlü büyüme sergileyeceğiz.” dedi. Bunu biraz açalım: Millî gelirde kişi başına 15 bin dolara ulaşmamızın altında yatan gerçeğin kurun baskılanması olduğunu söylemek lazım.
Hatırlarsanız Erdoğan 2023 yılında da “Türkiye’nin kişi başı millî gelirinin 25 bin dolar olacağını” söylemişti. Ayrıca aynı yıl, “500 milyar dolar ihracat hedefine ulaşmayı hedefliyoruz.” da demişti. Günümüzde ancak yarısına ulaşabildik. Dolayısıyla rakamlar pek birbirini tutmuyor. Kısaca Türkiye’de döviz kurunu düşük tutarsanız enflasyonla da Türk lirası cinsinden geliri şişirirseniz kişi başına millî gelir dolar cinsinden artar. Döviz cinsi baskılandığı için 15 bin doları görebiliyoruz. Ama temel ürün fiyatları dolar ve euro cinsinden bile Avrupa ülkelerinin üzerinde. Maalesef bunun adı fakirliktir.
Edip Akbayram’ın Ardından
Bazen, çok sevdiğiniz ama kaybettiğiniz biriyle ilgili önünüze öyle bir anekdot düşer ki her şeyi bırakır iç dünyanıza dönersiniz. Sosyal medyada karşıma onun, “Darmadağın” adlı parçası çıktı. Bir dinledim, iki, üç derken darmadağın olduğumu fark ettim. Edip Ağabey’i çok özleyeceğim… 2 Mart’ta kaybettiğimiz müzik dünyamızın efsane ismi, arkasında binlerce belki milyonlarca seven bıraktı. Kalabalık cenaze töreninde gördüm ki her kesimden insan oradaydı. Yaklaşık 20 yıl kadar önce yaptığım bir Edip Akbayram belgeselinde tanımıştım o güzel insanı. Samimiyetine ve sıcak ilişkilerine hayran kalmıştım. Son konuşmamızda “Sanatının 55. Yılı” kutlaması için mekân sıralıyorduk. O mekânların başında da CRR Konser Salonu geliyordu. Maalesef aynı salonda cenaze töreni oldu Edip Ağabey’in. Yaptığım belgesel filmin sonunda şöyle diyordu: “Hayatım boyunca maddiye hiç önem vermedim, yaşadığım topluma güzel şeyler vermeye çalıştım. Benim bundan sonra çocuklarıma ve ülkemdeki insanlara bırakacaklarım; ürettiklerim, bir de namusum ve onurumdur.”
Özel Dosya: Adalet ve Ekonomi
Her sayımızın olmazsa olmazı özel dosya. Tüm yazıların omurgasını da biraz ona göre oluşturuyoruz. Bu sayıda memleketin geçmişten günümüze “Adalet ve Ekonomi” ilişkisine mercek tuttuk. İbrahim Tokatlıoğlu “Türkiye Ekonomisinin Bölüşüm Sorunu”nu ele aldı. Murat Muratoğlu ise daha çok bugünü anlatmakla birlikte “1870’ten 2025’e Ekonomide Ne Değişti?” dedi. Bu yazılara destek olabilecek Şaduman Halıcı, Y. Doğan Çetinkaya ve Erol Gezeroğlu’nun nefis yazılarını da okumanızı tavsiye ediyorum.
İyi bayramlar diliyorum. Bir sonraki sayıda buluşmak üzere…
bundan tam 50 yıl önce mart ayında isveç’in başkenti stockholm’de eurovision şarkı yarışması yapıldı. o tarihlerde stockholm türkiye’den giden işçilerin toplanma merkeziydi. fakat yarışmanın yapılacağı tarihlerde türkiye açısından bir ilk yaşanıyordu. semiha yankı “seninle bir dakika” adlı şarkıyla memleketini temsil etmek üzere gelmişti kente. türkiye tarihinde ilk kez eurovision şarkı yarışması’na katılıyordu. işte yarışma tarihimizin, semiha yankı’nın ve bu şarkının hikâyesi…
Semiha Yankı Eurovision’da. Stockholm, 1975.
Eurovision Şarkı Yarışması, 1956 yılından bu yana sadece bir kez yapılmadı; o da 2020 yılında pandemiden dolayı. Bir şölen havasında geçen yarışma her zaman tüm dünyanın ilgi odağı oldu. Bu yarışmayı kazanan isim ya da grupların birçoğunun önü açıldı ve ünlü oldular. Örneğin 1974’teki yarışmayı “Waterloo” isimli şarkı ile İsveç adına kazanan müzik grubu ABBA, 1988’de yarışmayı İsviçre adına “Ne partez pas sans moi” isimli Fransızca şarkı ile kazanan Kanadalı Céline Dion gibi.
Ülkemiz İçin Bir İlk Eurovision Şarkı Yarışması, her yıl bir önceki yıl kazanan ülkede gerçekleştiriliyor. Yarışmanın yarı finalinde birçok ülke eleniyor ve finalde yirmi kadar şarkı kalıyor. İşte bu bölümde Türkiye de birkaç kez boy gösterdi. Özellikle bir tanesinde; 2003 senesinde ülkemizi temsil eden Sertab Erener, “Everyway That I Can” adlı şarkısıyla yarıştı ve tarihimizde ilk kez birincilik kazandırdı. Sertab Erener’in performansı müthiş, ona sahnede eşlik eden dansçıların şovları da göz alıcıydı. O yıllar maalesef geride kaldı. Türkiye puanlama sistemindeki adaletsizliği gerekçe göstererek 2013 yılından beri Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmıyor. Yarışma 2000 yılından bu yana internet üzerinden de gösteriliyor ve oylama son yıllarda %50 halk, %50 jüri oyuyla yapılıyor. Her ülke “jüri oyları” adı altında en beğendiği 10 şarkıyı 1 ila 12 puan üzerinden ödüllendiriyor. Daha sonra da “halk oyları” devreye giriyor ve havuzda toplanarak teker teker ülkelere dağıtılıyor. Tarihinde Avrupa dışından birçok ülkenin de katılım sağladığı yarışma kimi zaman spekülasyonlarla ve ayak oyunlarıyla anılsa da her yıl milyonlarca insanın ilgisini çekmeye devam ediyor…
Yarışmaya Kim Katılmalı? 1975 yılına yani elli yıl önceki toplumsal ortama ve yarışmaya gelirsek. Bu yıllar, Türkiye’de sadece devlet kanalı TRT’nin siyah beyaz yayınlarıyla ülke insanını ekranlara bağladığı güzel ama zorlu bir dönem olarak hafızalarda yer edindi. Pazar akşamları TV seyretmek üzere komşuda toplanılan ya da yazlık açık hava sinemalarında çekirdek çıtlatılan, gazoz içilen yıllar… Memlekette kaos ve anarşinin yükselmeye başladığı, ekonomik sıkıntılar ve siyasi çalkantıların yaşandığı ve aynı zamanda Kıbrıs Barış Harekâtı’nın (Temmuz-Ağustos 1974) haklı zeminine rağmen uluslararası ilişkilerde yalnız kaldığımız bir dönemdi. İşte tam da bu dönemde Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmaya karar vermişiz. Hazırlıklar kararlı ve heyecan verici. Öyleyse bu yarışmaya kim katılmalı?.. Üç genç kadından oluşan Cici Kızlar grubu (Başlangıçtaki grup üyeleri; Şebnem Aksu, Birnur Bilginoğlu ve Bilgen Bengü) Atilla Özdemiroğlu’nun bestelediği “Delisin” adlı parçayı söyledi. Daha sonraki yıllarda Tarık Akan ve Necla Nazır’ın başrolünü paylaştığı aynı adı taşıyan filmde de kullanılan parça Halk Jürisi’nden yüksek puan aldı. Henüz 17 yaşında olan Semiha Yankı da “Seninle Bir Dakika” adlı parçayı seslendirdi ve Profesyonel Jüri’den en yüksek puanı topladı. Sözleri Hikmet Münir Ebcioğlu’na, müziği ise Kemal Ebcioğlu’na aitti. Böylece her iki şarkı da aynı puanı alarak birinci oldu. Fakat Eurovision Şarkı Yarışması’na sadece bir şarkı katılabilirdi. Cici Kızlar’dan Bilgen Bengü’nün çektiği kurada “Seninle Bir Dakika” şarkısı çıktı ve Stockholm’de yapılacak yarışmaya Semiha Yankı katılma hakkını kazandı. İşte bundan tam 50 yıl önce Mart ayında yapılan yarışmaya bizim ilk katılımımızı sağlayan hikâye bu şekilde başladı.
Semiha Yankı, Ses dergisinin kapağında. Sayı 7, 15 Şubat 1975.
Dizler Üstünde Final, Çılgınca Alkış ve Beklenmeyen Son Önce sanatçıya Ankara’da bir butikte basma bir elbise hazırlandı. Sonra saçları koyu renge boyandı. TRT’nin imkânları günümüzle kıyaslandığında o yıllarda yok denecek kadar sınırlıydı. Öyle ki henüz Semiha Yankı’ya geri vokal yapacak kimse bulunamadan kalabalık bir TRT grubuyla Stockholm’e gidildi. Orkestra şefi Timur Selçuk’la beş gün boyunca prova yapıldı ve yorucu temponun ardından yarışma günü kırk derece ateşle sahneye çıktı Semiha Yankı. Şarkısının finalini dizlerinin üzerinde yaptı, salon çılgınca onu alkışladı. Fakat toplamda sadece 3 puan alarak 19 ülke arasından sonuncu oldu. Yarışmayı Hollanda’yı temsil eden “Ding A Dong” adlı şarkıyla Teach-In grubu kazandı. Şarkının bu derece alkış almasına rağmen puan alamamasını Türk otoriteler özellikle bir yıl önce gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekâtı’na karşı duyulan tepkiye dayandırdı. Açıkçası bugün hâlâ keyifle dinlediğim bu şarkının hak ettiği dereceyi alamamasını haksızlık olarak değerlendirsem de aradan geçen 50 yıla baktığımda köprünün altından çok sular aktığını görebiliyorum. Tolstoy’un da dediği gibi, “Zaman, bize hayatın değerini anlamamız için bir şans verir.” #
21 Ocak tarihinde Bolu Kartalkaya’da yaşadığımız yangın faciası hepimizi derinden üzdü. 36’sı çocuk 78 kişinin hayatını kaybettiği bu ihmallerle dolu yangın sonrasında yetkili ağızlardan yapılan açıklamada, “10 gün içinde tüm sorumlular bulunacak.” sözü verildi ama öyle olmadı. Gerek Turizm Bakanı gerekse Bolu Belediye Başkanı birbirlerini suçlar bir vaziyette medyaya mülakat vererek konuyu iktidar ile muhalefet arasındaki sorumluluk tartışmasına getirdiler. Bu kadar canın kaybedildiği bu hüzün ortamında yapılan açıklamalar şık olmadı. Rapor yakın bir zamanda çıktı ve Bolu Valiliği’ne teslim edildi. Daha önce otelin yetkilileriyle birlikte Bolu Belediyesi’nden iki yetkili de tutuklanmıştı. Son olarak Bolu İl Özel İdaresi’nden de iki yetkili tutuklanınca sayı 21’e çıktı. Fakat ne hikmettir ki oteli denetleme sorumluluğu ve yetkisi olan Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan hiç kimseye dokunulmadı, hesap sorulmadı. İleride bir şeyler olur mu bilmiyorum ama şimdilik bu konu burada kapanmış görünüyor.
Feza Kürkçüoğlu’nun bu sayıdaki makalesi 1870 Büyük Beyoğlu Yangını’nı ele alıyor. Görüyoruz ki ahşap Beyoğlu tamamen yanmış. Öyle ki sıcak bir haziran günü öğle saatlerinde çıkan yangın binlerce ahşap evi yakarken yüzlerce insanın da ölümüne sebep olmuş. Düzensiz, plansız yapılaşma, dar sokaklar ve modern olmayan yangın söndürme sistemiyle 12 saatte kül olmuş güzelim Pera. Fakat bu bir ders olmuş o dönemki yöneticilere ve Pera’yı beton ama Avrupai standartta estetik binalarla yeniden kurgulamışlar. İşte günümüzde Beyoğlu’nu gezerken gözlerimizi ayıramadığımız o güzelim kâgir binalar 1870 Beyoğlu Yangını’ndan hemen sonra inşa edilmiş. Sonrası mı? Sonrasında 1940’lı, 50’li, 60’lı ve 70’li yıllarda yapılan binaların estetiği ortada. Hepsi birer heyula gibi üzerimize çöküyor âdeta.
6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinin üzerinden de iki yıl geçmiş; zorluklar, acılar, travma hâlâ devam ediyor. Maalesef toplum olarak her şeyi çabuk unutuyor ve ders almıyoruz. Depremin ülkemizin bir gerçeği olduğunu bir an olsun unutmadan gerekli tedbirleri alarak yaşanacak olası depremlerde can ve mal kayıplarının önüne geçmemiz gerekiyor.
Simit 20 TL Karaköy’de dolaşırken bir sokak simitçisinden 20 TL’ye simit aldım. Ne istifimi bozdum ne de itiraz ettim ancak bu konuda bir kafa karışıklığı ve tartışma var. İstanbul Simit Üreticileri Birliği daha önce 15 TL’den satılan sokak simidinin 20 TL’ye satılacağını açıkladı ve İstanbul’un bazı ilçelerinde yeni fiyatıyla da satılmaya başlandı. Ticaret Bakanlığı ise sert bir açıklamayla buna onay vermediklerini, aldıkları şikâyetler üzerine simidi 20 TL’ye satan yerlere yasal işlem başlatacaklarını belirtti. İstanbul’daki bu “simit savaşları” aklıma Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde yazdıklarını getirdi. Yazdığına göre, 17. yüzyılda simitçi esnafı diğer fırıncı esnafından ayrışarak ayrı bir sınıf hâline gelmiş. Bu dönemde simit ununun pahalı olması nedeniyle “simid-i halka”nın (tekerlek büyüklüğünde) yanında “hurda simit” olarak adlandırılan daha küçük simitler ortaya çıkmış. Ve 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren “halka” yerine bugün kullandığımız anlamda “simit” terimi kullanılmaya başlanmış. Bu arada Seyahatname’den İstanbul’da 70 simit fırını olduğunu ve toplamda 300 kişinin çalıştığını da öğreniyoruz.
Özel Dosya: Yerel Yönetimler Tarihi ve Demokrasi Bu ayki sayımızın özel dosyasını iki yazar kaleme aldı. Özellikle “kentler tarihi ve sosyolojisi” üzerine çalışmalarıyla bilinen Prof. Dr. Şükrü Aslan, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihimizde “kayyum geleneğini” anlattı. Gazeteci Mustafa Balbay ise demokrasi üzerinden bugünü yorumladı. Her iki yazıyı da tarihsel bakış açısından ilginç bulacağınızı tahmin ediyorum.
Geçenlerde sosyal medyada ilginç bir habere denk geldim. Aslında haber klasik bir haberdi ama videoda bir tuhaflık vardı. Polis nezaretinde onlarca kişi tek sıra hâlinde elleri kelepçeli yürüyor, etrafta izleyenler de onlara alkış tutuyordu. Haberin altında ise “Mersin Gümrük İdaresi’nde polisin ‘Zincir’ adını verdiği rüşvet operasyonunda 91 kişi tutuklandı.” yazıyordu. Buraya kadar tamam, memlekette az yaşanır bir olay değil bu. Fakat etraftan kopan alkış seslerine bir anlam veremedim. Haberin detayını okudukça meseleyi anladım. Anladım diyorum zira anlamak bu alkışın yanında tuhaf kalıyor. Mersin Gümrük’te rüşveti bir sisteme bağladığı iddia edilen 34’ü kamu görevlisi olmak üzere 114 kişi mahkemeye çıkarılmış, bunlardan da suçu sabit görülen 91’i tutuklanmış. Rüşvet işi belgeli, sabit. Zaten şimdi hapisteler. Ancak bu kadar kalabalık bir güruha destek alkışı tutan yakınları, akrabaları ve arkadaşlarına ne denir ki? Rüşvete, rüşvet alana alkış tutulur mu? Daha önce böyle bir olaya şahit olmamıştım, çağ atladık vallahi…
Bu topraklarda rüşvet maalesef yüzyıllardır var. İşimiz tarih olduğu için tarihten, özellikle Osmanlı arşivlerinde kayda alınmış 18. yüzyıldan birkaç örnek vereyim: “Bursa’da Alaaddin Bey Camii’nde imamlık yapan ulema sınıfından Hamza Efendi, mahallesindeki bir parça yeri zapt etmek için İstanbul’a, Şeyhülislam’ın mührünü taklit ederek sahte mühürlü mektup yazmış, bununla birlikte rüşvet almaya da cüret ettiği için Limni Adası’na sürgün edilmesine karar verilmiş…
Yine Erzurum müftüsü Abdurrahman Efendi’nin kötü işleri ve rüşvetten dolayı sürgün edildiğini ve taraftarlarının da te’dib [terbiye] edilmesi hakkında hüküm verildiği anlaşılıyor…” (Kemal Daşcıoğlu, “Osmanlı Döneminde Rüşvet ve Sahtekârlık Suçları ve Bunlara Verilen Cezalar Üzerine Bazı Belgeler”, Sayıştay Dergisi, Sayı 59.)
Enflasyon
Arada bir Kadıköy’de bir mekânda yapılan stand-up gösterisine gidiyorum. Sahne alan isimlerden Berk Karan’ın bir şovunda söylediği sözler çok komik olmakla beraber gerçek ve düşündürücüydü. Diyor ki, “Enflasyon yüzünden ‘Kim Milyoner Olmak İster?’ adlı yarışmanın ismi üç kere değişti bu memlekette. ‘Kim 500 Milyar İster?’ diye başladılar, sıfır attılar ‘Kim 500 Bin İster?’ oldu, en son milyoner oldu…” Yarışma programlarından bile ülke ne hâlde anlıyorsun… Evet, hiç şüphesiz enflasyon ülkenin en büyük dertlerinin başında geliyor. İnsanların alım gücü eski yıllara göre çok azalmış vaziyette. Bunu kurumların istatistiki verilerinin yanında üstte bahsettiğim halk dilinden anlamak, görmek daha değerli bence. Bu duruma ne denir siz değerli okuyucularımızın yorumuna bırakıyorum.
Şubat Sayımızın Dosya Konusu
Suriye meselesi doğal olarak çok konuşuluyor. Hemen burnumuzun dibinde gerçekleşen hadiselerden biz de uzak duramazdık. Derinlikli ve detaylı bir “Suriye” dosyası hazırladık; dünü ve bugününe mercek tuttuk, yarın ne olabilir ona baktık. Hasan Mert Kaya, konuyu Neolitik Çağlardan başlayarak ele aldı ve 20. yüzyıla kadar araştırdı. Deniz Ülke Kaynak ise Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, özellikle Suriye’nin Fransa etkisi altındaki yıllarından Baas rejimine, savaşlara ve bugün yaşanan son gelişmelere kadar konuyu irdeledi. Bu iki yazının bütünlüğünü tüm okurlarımıza tavsiye ederim. Ayrıca Haşim Şahin’in “Selçuklular’ın Suriye’deki Savaşı”, İzzeddin Çalışlar’ın “Tam Bir Asır Önce: Suriye’de Zorla Güzellik ve İsyan” ve Şaduman Halıcı’nın “Mustafa Kemal’in Suriye Günleri” yazıları da dosya konusuna önemli bir katkıda bulundu. Suriye’yi sadece Suriye’de yaşanan olayların çatısı altında görmemek lazım. O sebeple bahsettiğim yazılar Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi penceresinden de anlaşılabilecek yazılar oldu.
Almanya’nın eski Başbakanı Angela Merkel’in geçtiğimiz aylarda çıkan, anılarını paylaştığı ve Türkçesi “Özgürlük” anlamına gelen Freiheit kitabında ülkemiz adına da ilginç detaylar vardı. Benim en fazla dikkatimi çeken bölüm şu oldu: “Erdoğan ve Davutoğlu ile görüştük, anlaştık. AB Türkiye’ye 3 milyar euro verecek, Suriyeliler Türkiye’de kalacak, bu parayla onlara okullar, yerleşim yerleri yapılacaktı. Türkiye, kaçak Suriyelilere çalışma izni verecekti.” Merkel, bu konuyla ilgili yapılan görüşmeler sonucunda 3 milyar euro’ya anlaştıklarından bahsediyor. Kitaptan devam ediyoruz: “Buluşma 21.00’de başladı ve Davutoğlu orada, bire bir değişim önerisi de sundu. AB, Türkiye’ye iade ettiği her istenmeyen (suçlu) kaçak karşılığı, Türkiye’den bir göçmen alacaktı. Bu Yunan Adaları’nı ve AB’yi rahatlatacaktı. Rutte ile hemen kabul ettik. Ülkemize gelen kaçak sayısı yüzde 95 azaldı.”
Bugün geldiğimiz noktada Avrupa ülkelerine maalesef artık vizeyle bile gidemiyoruz. Son gelişmede ise Suriye’de silahlı muhalifler (HTŞ) Şam’a girdi ve Devlet Başkanı Beşar Esad ülkeden kaçtı. Böylece 54 yıllık Baas rejimi de yıkılmış oldu. Ülkenin daha kaotik duruma düşmesi ise an meselesi. Ve maalesef dünya bir umursamazlık içinde…
Yeni Yüzüyle “#tarih”
Dergide bir kan değişimi yaşandı. Yeni tasarımı, içeriği, yazarları, artan sayfa sayısı ve hazırlayan yeni ekibiyle bizler devraldık bayrağı. Bu anlamda bizden önceki ekibe ve yazarlara teşekkürü bir borç biliyorum. Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki kapımız #tarih’e yazmak isteyen yazarlara açık ve bize ulaşmak çok kolay… Peki, yeni yüzüyle #tarih’te neler var diyeceksiniz, kısaca anlatayım: Konularımızı daha dikkat çekici, ilgi gören ve merak uyandıran hikâyelerden oluşturacağız. Yanına belki de en iyi olduğumuz alanlardan biri olan zengin görselliğimizi de ekleyerek daha modern bir tasarımla okurlarımıza ulaşacağız. Geleceği şekillendirmenin ancak tarihi sorgulamakla olacağının bilincinde olan bir tarihsel perspektifle yapacağız bunu. Çünkü tarih sadece geçmiş değil aynı zamanda geleceğimizdir de. Tarihi bütün renkleriyle okurlarımıza ulaştırmak temel hedefimiz olacak.
Tarihi sadece okunan hikâyelerle değil izlenen bir sistemle de sizlere sunmak istiyoruz. Bu sebeple aynı isimle bir YouTube kanalımız olacak ve güncel videolarla destek vereceğiz. Web tarafımız da güçlü olacak, her sabah “#tarih’te bugün” e-mailleriyle sizleri bilgilendireceğiz. Fakat şunu da belirtmeliyim ki sadece tarih vermeyeceğiz. Memleketin sıcak gündeminden kopuk bir #tarih düşünülemez. Bu ayın dosyası olan Şaduman Halıcı’nın “Sadakat mi Liyakat mi?” yazısı ve onun arkasından gelen Tayfun Uzbay’ın “Eğitim ve Bilimde Sadakat’e Karşı Liyakat” makalesi işte buna çok güzel örnekler.
Tarih dergisi yaparken devletin de tarihine bakacağız. Türkiye’nin modernleşme rotasına değineceğiz. Tarih, toplum, yurttaş, siyaset ve kültür ekseninde Türkiye’nin daha demokratik ve güçlü bir hâle gelmesinde bizler de bu duvara bir tuğla koyacağız. Tabii ki sizlerle birlikte… Tarihin sayfalarını çevirmeye hazır mısınız…
1940 yılının sonlarında italyan ordusunu arnavutluk sınırında durduran ve geri püskürten yunan ordusunun zaferini hemen herkes bilir. peki bu savaşta ön cephede yer alan on altı bin batı trakya türkü’nü bilen var mı? işte o cephede yer alan ve artık hayatta olmayan 1913 doğumlu rüştü eriç bu zaferde yer alan türkleri anlatıyor…
Çoğunluğu Türklerden oluşan Gümülcine 29. Alayı.
İkinci Dünya Harbi’nin en yoğun dönemine girilmek üzere. Savaşta cepheler genişliyor, tüm dünyaya yayılıyordu. Nazi Almanyası’nın müttefiki İtalya, gözünü Yunanistan’a dikmişti. Faşist diktatör Benito Mussolini, Yunanistan’a saldırmak için sabırsızlanıyordu. Aradığı fırsatı 1940 yılının sonbaharında buldu. 28 Ekim sabahı Epir ve Teselya bölgelerinden ülkeye giren İtalyan ordusu, karşısında 13 tümenlik küçük bir Yunan ordusu buldu. İtalyanlar düşmanlarından tam üç kat daha kalabalıktı ancak başarıları aynı düzeyde olmadı ve Yunan ordusundan büyük bir kötek yediler. İtalyanlar akşama kadar Yunanistan’ın içlerine girmeyi planlamıştı ama büyük kayıplar verip geri çekilmek zorunda kaldılar. Mussolini’ye saç baş yoldurtan(!) bu haber Avrupa’da bomba etkisi yarattı. Herkes Yunanların zaferini konuşmaya başladı. Ancak örtbas edilen bir gerçek vardı: Yunan ordusunun ön cephesinde yaklaşık on altı bin Batı Trakya Türk’ü savaşmıştı. Özellikle Gümülcine ve İskeçe’den gelen Batı Trakya Türkleri farklı alaylarda savaşa iştirak etmişti. Savaş sonunda Batı Trakya Türklerinin iki bin altı yüzü ölmüş, iki bini de yaralanmıştı. İtalyanları, Türklerin çoğunlukta bulunduğu 181. Piyade Bölüğü durdurmuştu. Ne Yunanistan’da ne de Türkiye’de bu durumu bilen pek yoktur ama Yunan ordusunun zaferinde Batı Trakya Türklerinin çok büyük payı vardı…
Batı Trakya Türkleri, İkinci Dünya Savaşı’nda sadece İtalyanlara karşı savaşmadı. Almanlar 6 Nisan 1941 yılında Yunanistan’a saldırdığında, onlar yine ön cephedeydi. Ancak Almanlar İtalyanlardan çok daha güçlüydü. Birçoğu Alman tanklarının altında ezilerek yaşamını yitirdi… Bu savaşa katılanlardan biri olan Gazi Rüştü Eriç de İskeçe’de doğdu ve yirmi yedi yaşındayken ikinci kez askere alındı. O artık Yunan ordusunun bir askeriydi. Tıpkı binlerce Batı Trakya Türk’ü gibi o da savaş bölgesine gönderildi… Bir gece kışlada acil bir emirle hareketlendiler. Güneş doğmadan Arnavutluk sınırına doğru yola çıkarıldılar. İtalyanlarla savaşacaklardı… Türkler ön cephelere sürüldü. O, müzisyen olduğu için cephe gerisinde bırakıldı. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nda Yunanlar, İtalyanları Arnavutluk’ta durdurduğunda o da oradaydı… 41. Alay’da görevliydi… Aynı alaydan birçok Türk arkadaşını bir daha hiç göremedi. Çünkü onlar, savaş başladığında cephede ilk ölenlerdi. Artık hayatta olmayan Gazi Rüştü Eriç, o günleri ilerlemiş yaşına rağmen çok iyi hatırlıyordu.
Cepheden Getirilen Yaralı Türklerin Ayakları Donmuştu… “1913 yılında İskeçe’de doğdum. Babam Hafız Hilmi Efendi orada öğretmendi. İskeçe Osmanlı idaresindeydi o zamanlar. Babam beni nüfusa iki sene geç kaydettirmiş… Ben çocukluğumdan beri hep musikiyle alakadar oldum. Gençliğimde de ut çalardım. Yunan ordusunda ilk askerliğimi 1934 yılında yaptım. İkincisi ise 1940 ve ‘41 yıllarıydı. Yani İkinci Dünya Savaşı’nın Yunanistan için en yoğun günleri… İkinci Dünya Savaşı’nda ben askerdim evladım… Yunan ordusunda… Orada ekalliyet [azınlık] olarak yaşıyorduk. Batı Trakya Türkleri orada ekalliyet olarak yaşardı. Yunanlar ihtiyat olarak yirmi beş kura Türk’ü askere aldı. Yani on yedi-on sekiz yaşından altmış yaşına kadar herkesi askere aldı. Benim gibi binlerce Türk’ü alıp kışlaya gönderdiler. Askerde de ut çalardım ben. Türk arkadaşlarım benim ut çalışıma bayılırdı.
Rüştü Eriç, henüz onlu yaşlarında…
“5. bölük hep türklerden oluşuyordu. bir gece kışlaya bir emir geldi. dediler ki, ‘italyanlar kuzeyden girdi, harp zuhur etti. herkes hazırlansın, sabah erkenden 41. alay cepheye yola çıkacak…’”
Hatırlıyorum da 41. Alay’daydık. 41. Alay, 5. Bölük… 5. Bölük hep Türklerden oluşuyordu. Bir gece kışlaya bir emir geldi. Dediler ki, ‘İtalyanlar kuzeyden girdi, harp zuhur etti. Herkes hazırlansın, sabah erkenden 41. Alay cepheye yola çıkacak…’ Yunanistan da İtalya’ya savaş ilan etmiş yani… Sabah yola çıktık. Cepheye vardığımızda top sesleri duyuluyordu. Orada bir kısım askeri ayırdılar. Tahkimat için… Yani siper kazmak için… Beni de ayırdılar. İşte o an benim hayatımın belki de dönüm noktasıydı. Yunanlar benim ut çaldığımı ve sanatçı kişiliğimi bildiklerinden beni cepheye yollamadılar. Udum benim hayatımı kurtardı belki de… Ancak diğer arkadaşlarımın hepsini cepheye sürdüler… Zaten cepheye en çok Türkleri sürdüler… (Bu sözlerden sonra hüzünleniyor Gazi Rüştü Eriç.) Ben cephe gerisinde kaldım. Kimi zaman siper kazıyor kimi zaman da tank maniyalarını temizliyordum. 1940 yılının soğuk bir kış günüydü. Yıl sonuydu ancak hava buz gibiydi…
Ut çalan Rüştü Eriç (sol başta), sanatçı kişiliği nedeniyle cephe gerisinde kaldı.
Akşama doğru cepheden yüzlerce, binlerce yaralı getirilmeye başlandı. Aralarında Türkleri görebiliyordum. Çoğunluktaydı diyebilirim… Daha sonraki saatlerde getirilen yaralıların ayaklarının donmuş olduğunu gördüm. Onların içlerinde de Türkler vardı. Belki de ayaklarını kesmek için hastaneye götürüyorlardı. Çok Türk öldü çok… Ertesi günlerde Yunanların sevindiğini gördüm. İtalyanları durdurmuşlar, zafer kazanmışlardı. Sonra bizi cephe gerisinden alıp yine birliklerimize gönderdiler…”
İkinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden Türkler… FOTOĞRAF: ERTAN ALTAN ARŞİVİ
Almanlar Çok Güçlü Geldi, Yunanlar Mukavemet Edemedi… “1941 yılında bir gün Almanlar geldi… Hem de ne gelmek… Almanlar çok güçlü gelmişti. Bu defa Yunanlar hiç mukavemet edemedi. Ben İskeçe’de askerdim yine. Alman gelince Yunanlar Atina’ya doğru kaçmaya başladı. Biz de askerî kıyafetlerimizi çıkarıp köylü kıyafeti giydik. Yunan askeri olduğumuzu anlamasınlar diye… Böyle kurtulduk Almanların elinden. Yakaladıkları her askeri esir alıyorlardı. Alman uçaklarından atılan ilanlarda, ‘Biz sizinle harp etmeye gelmedik, İngiliz arıyoruz.’ yazıyordu. Kısa sürede tanklarla, motosikletli birlikleriyle şehre girdiler. Yunanlar onlar gelmeden önce tüm köprüleri havaya uçurmuştu. Ancak Almanlar bir saatte kurdukları portatif köprülerle şehre girdi. İngiliz ve Yahudi arıyorlardı. Yahudilerin dükkânlarına boyayla işaret koydular. Sonra da tüm Yahudileri toplayıp Almanya’ya yolladılar. Zaten Almanlar Batı Trakya’da çok kalmadı. Batı Trakya’yı müttefikleri olan Bulgarlara vererek kuzeye, Rusya’ya yöneldiler…”
“1941 yılında birçok türk türkiye’ye göç etmeye karar verdi. biz de onlardan biriydik. yunan ordusunda görevli iki türk arkadaşımla beraber türk sınırına doğru yola çıktık. bizim bir an önce türkiye’ye geçiş yapmamız gerekiyordu. çünkü eğer almanlar bizim asker olduğumuzu öğrenirse bizi esir alıp almanya’ya gönderebilirlerdi.”
Alman Çavuş: “Muhammet Gut… Muhammet Gut…” “1941 yılında birçok Türk Türkiye’ye göç etmeye karar verdi. Biz de onlardan biriydik. Yunan ordusunda görevli iki Türk arkadaşımla beraber Türk sınırına doğru yola çıktık. Bizim bir an önce Türkiye’ye geçiş yapmamız gerekiyordu. Çünkü eğer Almanlar bizim asker olduğumuzu öğrenirse bizi esir alıp Almanya’ya gönderebilirlerdi. Yol boyunca yürüdük. Karasu Nehri yakınlarında bir grup Alman askeriyle karşılaştık. Duyduğumuza göre Yunanlar Atina’da teslim olmamış, Almanlarla savaşıyorlardı. İşte bizim gördüğümüz Alman askerleri de Atina’ya doğru ilerliyordu. Onlara yalan yanlış bir Hitler selamı verdik. Onlar da ayağımıza, kıyafetimize baktı, sonra da bizi durdurdular. Almanlar bizden şüphelenmiş olmalılar ki bizi esir aldıkları Yunanların yanında sıraya dizdiler. Bir Alman çavuşu kim olduğumuzu sordu. Yanında Yunanca bilen bir tercüman vardı. Türkçe konuşarak Türk olduğumuzu söyledik. Tercümanı da onayladı. Sonra Alman çavuştan hiç beklemediğimiz bir tepki aldık. Bize, ‘Muhammet gut, Muhammet gut…’ dedi, sonra da iki elinin işaret parmaklarını yapıştırarak ‘1915 Çanakkale Fer-bün-dete (müttefik)’ dedi. Şaşırmıştım… Ama Alman çavuş bize Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlarla Türklerin müttefik olduğunu ve Türkleri sevdiğini anlatmaya çalışıyordu. Bu da bizim kurtuluşumuz oldu. Bize `Hop hop!’ dedi, yani hiç durmayın ve gidin… İşte bu olaydan sonra Bulgarlar bize Türkiye’ye geçebileceğimize dair bir kâğıt verdi. O günü asla unutamam…
“Bu defa geri dönüp ailelerimizi de aldık yanımıza. Dört haneydik, yani yirmi kişi… Alabildiğimiz eşyaları da yanımıza alarak bir kamyona bindik. Dimetoka’ya geldik. Oradan Meriç Nehri kayıklarına binerek Karpuzlu köyüne gittik… Yani Türkiye’ye… Bir Türk onbaşısıyla bir er karşıladı bizi. Onları görünce sarıldım… Tam yarım saat onlarla kucaklaştım… 1913’ten 1941’e kadar hep Yunan idaresinde yaşadım. Kendi vatanıma, kendi bayrağıma hasret kalmışım. Kendi vatanıma, kendi askerime, kendi lisanımı konuşana kavuşmuşum… (Konuşmasının burasında ağlıyor.) O gece o köyde kaldık. Ekmeğimiz bitmişti, bize yemek verdiler. Ertesi sabah kamyonlara bindik ve Tekirdağ’a gittik…”
Rüştü Eriç, Zeki Müren’in ut hocalığını yapmıştı.
Rüştü Eriç Kitap ve Belgeselde Yaşamaya Devam Ediyor… 2004 yılında İstanbul’da evinde yaptığım röportajda artık kimsenin onu arayıp sormamasından şikâyet ediyordu. Şehremini’de küçük bir apartman dairesinde tek başına kaldığını hatırlıyorum. Ondan çok etkilendiğimi ama onun bu durumuna da çok üzüldüğümü belirtmeliyim. Rüştü Eriç, yıllarını Türk müziğine vermiş bir bestekârdı. Zeki Müren’in ut hocalığını yapmıştı. 1975 yılında İstanbul Radyosu’ndan emekli olan bestekârın 600’ün üzerinde bestesi bulunuyordu. O yıllarda bir TV kanalında çalışıyordum ve Paşabahçe vapuru için yazdığı besteyi konuşmak üzere ona ulaşmıştım. Hâlbuki röportajdan o kadar çok konu çıkmıştı ki büyülenmemek elde değildi. O yıl hazırladığım, Her Cephede Savaştık: İkinci Dünya Savaşı’nda Türkler adlı kitabıma bu röportajı ve bilgiyi ekledim. Rüştü Eriç, röportaj yaptığım yılda doksan bir yaşını sürüyordu ve hastalıklarla mücadele ediyordu. 27 Kasım 2007’de hayatını kaybetti. İstanbul Edirnekapı’daki mezarlığını gün boyu arayıp bulduğumu hatırlıyorum. Daha sonra 3 İnsan 3 Öykü adlı belgesel serimizin bir bölümünde onun hayat hikâyesine yer vermiş, tarihe bir not düşerek ekrana yansıtmıştım. Mekânı cennet olsun. Onun vesilesiyle İkinci Dünya Savaşı’na farklı ülkelerin ordularında ve Türk ordusunda (Savaşa iştirak etmememize rağmen.) katılan, ölen, yaralanan on binlerce insanımızı da saygıyla, rahmetle anıyorum… #
Rüştü Eriç röportaj yapıldığında doksan bir yaşını sürüyordu. (3 İnsan 3 Öykü belgeselinden…)
KAYNAKÇA
Özkarabekir, Cengiz, Her Cephede Savaştık: İkinci Dünya Savaşı’nda Türkler, Doğan Kitap, İstanbul, 2005. Altan, Ertan, Batı Trakya: Milliyetçilik ve Naziler Kıskacındaki Yitik Halk, Epos Yayınları, Ankara, 2023.