Yazar: Cem Akoğul

  • Adı din savaşı, anlamı güç paylaşımı

    Adı din savaşı, anlamı güç paylaşımı

    Avrupa tarihinin gördüğü en büyük, en uzun ve en kanlı savaşlardan biri, 17. yüzyılın ilk yarısına damga vurmuştu. Görünürde bir Katolik- Protestan çatışması olarak yaşanan savaş, aslında Avrupa, İngiltere ve Baltık ülkelerinin siyasi-iktisadi iktidar mücadelesinin en önemli dönüm noktasıydı. Sonuçta dinî hoşgörü, sadece Protestanları içine alacak kadar genişletildi. Ortodoks Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar bunun dışında tutuldu. Bugünü anlamak için…

    Tarihte bugünkü bildiğimiz haliyle Avrupa ve Avrupalı kimliğinin oluşumunda rol oynayan birçok olumlu ya da olumsuz olay gerçekleşmiştir. Bunların en tayin edici olanlarından biri ise Avrupa’daki din/mezhep savaşlarının en geniş kapsamlısı olan ve günümüzden 400 yıl öncesine uzanan Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) ve yaratmış olduğu büyük yıkım ve trajedidir.

    Tüm Avrupa’ya yayılan bu savaş özellikle günümüz Almanya ve Çekya’sını kapsayan Orta Avrupa’yı çok ağır bir şekilde tahrip etmişti. Köyler, kasabalar ve şehirler yıkılıp yağmalanırken tarım arazileri kullanılamaz hale gelmiş, askerlerin/orduların gerçekleştirdiği katliamlar dışında salgınlar ve kıtlıklar nüfusu kırıp geçirmiş (kimi bölgelerde nüfus yarı yarıya düşecek kadar), ticaret-ekonomi durma noktasına gelmiş, evlilikler-doğumlar ertelenmiş ve birçok insan yaşadığı yeri terkederek daha güvenli yerlere göçetmek zorunda kalmıştır.

    Savaş başlangıçta Habsburg yönetimindeki Katolik Kutsal Roma İmparatorluğu ile imparatorluk toprakları içerisinde yer alan Lutherci/Kalvinist (Protestan olarak adlandırılan) Alman derebeyleri arasındaki anlaşmazlıktan çıkmış olsa da bir süre sonra savaş din/mezhep çatışmasından çıkıp bir üstünlük yarışına dönüşecekti.

    Pencereden atılma hadisesi ve savaş

    Kutsal Roma İmparatoru Katolik Şarlken (V. Karl) ile imparatorluk sınırları içerisinde yer alan Protestan derebeylerinin oluşturduğu Schmalkaldic Birliği arasındaki savaşlar sonrası barış imzalanmıştı. 1555’teki Augsburg Barışı ile imparatorluk tacına bağlı irili ufaklı 224 Alman devletinin hükümdarı kendi mezheplerini seçebiliyordu ve cuius regio eius religio (kimin idaresiyse onun dini geçerlidir) prensibi uyarınca bu devletlerde yaşayan tebaa, hükümdarı olan derebeyinin mezhebine girmekle yükümlüydü.

    1618’e kadar geçen zamanda (özellikle Köln Muharebesi’ndeki yenilgi sonrası) Protestanlar haklarını savunmakta güçlük çekiyorlardı. İmparator Matthias’ın hastalığından dolayı 1617 sonrası kuzeni II. Ferdinand ülkeyi yönetmeye başlamıştı. Karşı-Reformcu Cizvit okullarında yetişmiş olan II. Ferdinand, yönetimi altındaki topraklarda bir mezhep birliği olmasını istiyordu.

    II. Ferdinand’ın iki temsilcisi ve bir sekreter, Prag Kalesi içerisindeki eski sarayda güç bölüşümü konusundaki bir tartışmada Protestan aristokratlar tarafından 23 Mayıs 1618’de (21 metre yükseklikten) pencereden aşağı atıldı (bu olay sırasında ölmeyip sadece yaralanmış olmaları Katolikler arasında türlü efsanelere yol açmıştır).

    Bu olay tıpkı 1. Dünya Savaşı öncesi Avusturya Veliaht Prensi Franz Ferdinand’a yapılan suikast gibi savaşın kıvılcımını çaktı; zira savaş için yeterli gerginlik zaten olayın öncesinde de mevcuttu. II. Ferdinand bu aşağılanmaya karşılık vermek üzere kuzeni İspanya Kralı III. Philip ve imparatorluk toprakları içerisinde bulunan Katolik derebeyleri ile bir ittifak oluşturdu.

    Katliamlarla geçen otuz yıl

    Katolik ordularının başındaki Tilly Kontu Marşeial Johann Tserclaes bu muharebe ile beraber Otuz Yıl Savaşları’nın önemli bir figürü haline geldi. Ayrıca “Magdeburg Düğünü” denen kötü şöhretli Magdeburg yağması ile katliamını gerçekleştiren kişi olarak da tarihe geçmiştir.

    Pencereden atma olayı Bohemya’da bir Protestan ayaklanmasına dönüşürken, 1619’da II. Ferdinand’ın Bohemya kralı olmasını kabul etmeyen soylular, V. Frederick’i kral seçtiler. Otuz Yıl Savaşları’nın başlarındaki ilk önemli muharebe de bu iki taraf arasında Bila Hora (Beyaz Dağ) yakınlarında, 1620’de gerçekleşti. İmparatorluk topraklarındaki Bavyera Dükü’nün başını çektiği Alman devletlerinden oluşan Katolik Birliği ve Habsburg hanedanı üyelerinin tahtta olduğu İspanya Krallığı ve Kutsal Roma İmparatorluğu, Protestan Bohemya soyluları karşısında ezici bir zafer kazandı. Katolik ordularının başındaki İspanyol Hollandası (bugünkü Belçika) kökenli Tilly Kontu Mareşal Johann Tserclaes, bu muharebe ile beraber Otuz Yıl Savaşları’nın önemli bir figürü olacaktı.

    Savaşın bu ilk büyük muharebesi sonucu Bohemya’daki ayaklanma bastırılırken, kral olma iddiasındaki V. Frederick, dayısı Maurice’in yanına sığınmak zorunda kaldı. Frederick, Bohemya ve Ren Palatin’i terkederken, ordusunun başına paralı asker Ernst von Mansfeld’i tayin etmişti. 1626’da Dessau Köprüsü’ndeki yenilgisine kadar bulunduğu bölgeyi çeşitli muharebelerde savunan Mansfeld, seferlerini birçok defa para ve kaynak arayışı için bölmüştür. Frederick’in kayınpederi olan İngiltere Kralı I. James’i Londra’da üç kez ziyaret etmiş, kral ona Palatin bölgesini geri alması için para ve asker desteğinde bulunsa da, Mansfeld başarılı olamamıştı. Protestan ayaklanmalarının bastırılması, özellikle Çek ülkesini derinden etkiledi. 200 yıl boyunca bu topraklarda halkın tekrar Katolikleştirilmesi çabası devam etti. 1621’deki ayaklanmaya destek veren 27 Çek soylusunun misilleme için eski kent meydanında idam edilmesi ile başlayan süreçle Çek aristokrasisi zayıflatıldı ve yerlerine Almanca konuşan soylular getirildi. Çek milliyetçileri daha sonra bu döneme “Karanlık Çağ” adını verecektir.

    Katliamlarla geçen otuz yıl Bohemya’nın Beyaz Dağ muharebesinde yenilmesinin ardından yirmi yedi soylunun Prag’da idam edilmesi.

    Kejserkrig: Danimarka imparatora karşı

    Dönemin askerî ve ekonomik olarak en güçlü Protestan devleti olan Danimarka-Norveç Krallığı, Aşağı Saksonya’daki Lutherci/Protestan yöneticilere destek vermek amacıyla Kutsal Roma İmparatorluğu’na karşı savaşa giriyordu. Danimarka-Norveç Kralı IV. Christian, Baltık Denizi’ne açılan kanaldan aldığı vergiler ve Kalmar Savaşı sonrası İsveç’ten almakta olduğu savaş tazminatı ile zenginleşmişti. Kuzey Almanya’daki kilise topraklarını, krallık tahtına veliaht olmayan çocukları için uygun yerler olarak görüyordu. Dan(imarka) etkisini böylece buralarda arttırarak, Elbe ve Weser gibi ticaret yoğun nehirlerde kontrol sağlayacaktı.

    Anti-Habsburg ittifakı içerisindeki İngiltere tahtı, Danimarka ordusuna (çıkar ortaklığının ötesinde Christian yeni İngiltere Kralı I. Charles’ın dayısıydı) paralı asker de sağlayacaktı. Katolik Habsburg tarafında ise Albrecht von Wallenstein isimli bir kumandan kazandığı savaşlar ile ordu içerisinde sivriliyordu. Yaptığı evlilikler ve savaşlar sonrası el koyduğu Protestan derebeylerinin topraklarıyla zenginleşen Wallenstein, 1625’e gelindiğinde imparatorluktaki en zengin insanlardan biriydi. Buna karşın imparatorluk hazinesi Venediklilere karşı yürütülen Uskok Savaşları ve Protestan ayaklanmaları yüzünden boşalmıştı. Bu nedenle imparatorluk Danimarka’ya karşı yürütülecek savaşta mali olarak yetersizdi. Ayrıca orduda Tilly Kontu liderliğindeki Katolik Birliği’ne karşı bir denge unsuru gerekliydi. Wallenstein bunun için biçilmiş kaftan olarak Ferdinand’ın önünde duruyordu. İmparator ile Wallenstein şöyle bir anlaşmaya vardı: bellum se ipsum alet; yani savaş kendi masraflarını karşılayacaktı. Wallenstein 30.000 kişilik bir ordu toplayıp donatacak, karşılığında fethettiği yerleşimleri yağmalama veya elinde tutma hakkına sahip olacak ve ünvan(lar) alacaktı.

    Wallenstein seferlerinde o kadar başarılı oldu ki, Danimarka-Norveç Kralı IV. Christian’ı ve ordularını ana kıtadan Baltık Denizi’ne kadar sürdü. Christian’ın orduları başkent Kopenhag’ın da bulunduğu Zealand Adası’na çekilmek zorunda kaldı. Christian sonunda Lübeck Antlaşması’nı imzalayarak savaş öncesi topraklarını korudu, fakat Protestan Alman devletlerine verdiği desteği çekeceğini de ilan etmek zorunda kaldı.

    Kuzeyin Aslanı II. Gustavus ve İsveç

    Gücünün ve servetinin zirvesindeki Generalissimo Wallenstein, 1630’da Viyana’da saraydaki düşmanlarının II. Ferdinand’ı ikna etmesiyle görevinden azledildi. Wallenstein’ın rakipleri, onun çok güçlü olduğunu ve kendisine karşı bir darbe planı yaptığını söyleyerek imparatoru ikna ettiler. Bu sırada İsveç kralı imparatorluk topraklarına Pomeranya’dan girmişti. Gustavus Adolphus (Gustav Adolph), Protestanlık iddiasını Alman topraklarında sürdürme fırsatını yakalıyordu; fakat İsveç Krallığı’nın kasası da sürüp giden savaşlardan dolayı boşalmıştı. Bu noktada Fransa da devreye girdi ve Gustavus Adolphus’un seferini finanse etti.

    XIII. Louis’nin “başbakanı” Kardinal Richelieu iyi bir politikacıydı. Batısında İspanya Krallığı, doğusunda ise Kutsal Roma İmparatorluğu ile Habsburglar’ın giderek güçlendiğini ve Fransa’yı kıskaca almasının an meselesi olduğunu farketmişti. Katolik Bourbon Fransa’sı yine Katolik Habsburglar’ın yükselişine engel olmalıydı. İsveç’in bu nedenle imparatorluğa karşı savaşa girmesi değerlendirilmeydi. Fransa çözüm olarak İsveç’le Barwalde Antlaşması’nı imzaladı. Buna göre Fransa sefer için para sağlayacak Gustavus Adolphus da ordu toplayıp donatacaktı. Richelieu böylece asker yollamadan savaşa dolaylı olarak katılıyordu. Fransa için Habsburg tehlikesi bu şekilde engellenebilirdi.

    Gustav, Kuzey Almanya’ya girdikten sonra hızla güneye doğru ilerledi. Leipzig yakınlarında Katolik Birliği ordusu ile karşılaştı (1631). Breitenfeld’deki muharebe, savaşın başından beri ilk defa Protestan ordularının zaferiyle sonuçlandı. 1632’deki Rain Muharebesi’nde Protestanlar yine zafer kazanırken, Johann Tserclaes bir top güllesinin bulunduğu yere isabet etmesi sonucu öldü. Bunun üzerine Ferdinand imparatorluk ordusunun başına tekrar Wallenstein’ı getirmek zorunda kaldı. Wallenstein, ilk savaşında (Lützen Muharebesi) Gustav’a yenildiyse de İsveç kralı süvari birlikleriyle düşman cephesine saldırırken vurularak öldürüldü. Kralın ölümü Alman topraklarındaki seferleri yavaşlattıysa da durdurmadı.

    Lützen Muharebesi’nde İsveç Kralı’nın ölümü İsveçli ressam Carl Wahlbom 1855’te yaptığı “Lützen Muharebesi” tablosunda İsveç Kralı II. Gustavus Adolphus’un 6 Kasım 1632’de çarpışma sırasındaki ölümünü tuale taşımıştı. Tabloda kral, ressam tarafından ölmekte olan bedenine İsa’yı andırırcasına vuran ışık halesiyle resmedilerek bir şehit olarak kahramanlaştırıldı.

    Bu sıralarda İsveç tahtı henüz 6 yaşında olan Christina’ya kalmıştı. 16 yaşına gelene kadar krallığın yönetimi naip olarak 10 kişiden oluşan bir komisyona bırakıldı. Burada ordunun güven ve sadakatini kazanan Gustav’ın şansölyesi Axel Oxenstierna’nın rolü büyüktü. Oxenstierna, savaşın sürdüğü bu dönemde ülkesindeki istikrarı korurken Barwalde Antlaşması’ndan çekilmeyi düşünen Richelieu’yü ikna ederek askeriye için para akışının devamını sağlamıştır.

    Gustavus Adolphus’un ölümünden yaklaşık iki sene sonra Wallenstein da II. Ferdinand’ın emriyle bir suikast sonucu öldürüldü (1634). II. Ferdinand siyasi ve askerî olarak zayıfladıkça Wallenstein’ın bir darbeyle kendisini devirme korkusu artmıştı; bu nedenle Wallenstein’dan kurtulma fikriyle onu kendi sarayında Yüzbaşı Devereux’ye öldürttü.

    İsveç her ne kadar siyasi olarak istikrarını korusa da Gustavus Adolphus gibi aynı zamanda önemli bir mareşalin ölümü ordu lidersiz kalmıştı. Ölümünden sonra ilk büyük muharebe Nördlingen’de gerçekleşti (1634). Mareşal Kardinal Infante Ferdinand, İspanya imparatorluk ordusuna liderlik yapıyordu. İsveç ve Alman devletleri arasında oluşturulan Protestan ittifakı Heilbronn Birliği’nin başında ise Mareşal Gustav Horn bulunmktaydı. Prostestan ordusu savaş sonunda ağır bir yenilgiye uğradı ve İsveç ordusu yokedildi. İsveç, Kuzey Almanya’dan çekilince Protestan Alman derebeyleri imparatorla Prag Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Kuzeydoğu Almanya’daki derebeyleri mezhep konusunda serbest kalırken imparatorluğun ilhak ettiği güneydeki prenslikler Katolik imparatorun yönetiminde olacaktı.

    Savaşın kahramanları

    Lützen Muharebesinden İsveç’in galip çıkmasına rağmen aldığı kurşunla öldürülen İsveç kralı Gustavus Adolphus, ölümünden sonra “Büyük” unvanını alarak kahramanlaştırılmıştı.

    Fransa savaşa katılıyor

    Prag Antlaşması, savaşın sonucunu ve Avrupa’da Habsburg üstünlüğünü belirleyen bir antlaşma olabilirdi fakat Fransa buna engel oldu. Uzun süredir Habsburg düşmanlarını finanse eden Richelieu, artık destek verilebilecek bir prenslik ya da devlet olmadığı için Fransa’yı savaşa sokmak zorunda kaldı. Bir yandan Kutsal Roma İmparatorluğu topraklarına saldırırken (1636) diğer yanda da İspanya’ya savaş açtı (1635).

    Diğer tarafta ise İsveç tekrar toparlanmıştı. Johan Benar ve Alexander Leslie komutasındaki İsveç ordusu Wittstock’ta Wallenstein’ın öğrencisi Melchior von Hatzfeldt yönetimindeki imparatorluk ve Protestan Saksonya ordusuna karşı zafer kazandı. Savaş artık öyle bir hal almıştı ki mezheplerin ittifaklar içinde bir önemi kalmamıştı. Katolik Fransa, Protestan İsveç ile beraber hareket ederken Lutherci/Protestan Saksonya Elektörü I. Johann Georg, Katolik Habsburg ile ittifak kuruyordu.

    Fransa için ise işler iyiye gitmiyordu, imparatoluk generali Johann von Werth ve İspanyol kumandan Kardinal Infante Ferdinand, Fransa’nın Burgonya, Champagne ve Picardy bölgelerine girip talan etti, hatta Paris’i bile tehdit edecek konuma geldi.

    İspanya ile Fransa’nın savaşı Otuz Yıl Savaşları’na siyasi olarak direkt bağlıydı fakat aynı zamanda çok daha uzun sürecek bir mücadelenin de parçasıydı (Fransa-İspanyol Savaşı 1635-1659). Richelieu bu mücadeleyi sadece savaş alanlarında yürütmüyordu; daha önce imparatorluğa karşı Protestan prenslikleri desteklediği gibi İspanya’ya karşı da İspanya tacına bağlı Portekiz’in Braganza Hanedanı’nın yönetiminde olacak bağımsızlığını destekliyordu. Ayrıca Katalanlar’ın bağımsızlık için ayaklanmasına açıktan yardım ediyordu. Portekiz 1640’ta bağımsızlığını ilan ederken Katalonya’da 1641’de Fransa’ya bağlı bir cumhuriyet kuruluyordu. Richelieu’nün düşmanı oyalayan, düşmanın hedefini şaşırttıran ve gücünü bölmesini sağlayan bu stratejisi Fransa’ya başarıyı getirecekti. 1642’de İsveç 2. Breitenfeld Muharebesi’nde Arşidük Leopold Wilhelm komutasındaki imparatorluk ordusunu mağlup etti. Richelieu’nün ölümü (1642) ve XIII. Louis’nin ölümü (1643) sonrası gerçekleşen Rocroi Muharebesi’nde İspanyol orduları Fransa tarafından yenilgiye uğratılıyordu. Her ne kadar Fransa tahtında henüz beş yaşındaki XIV. Louis bulunsa da Richelieu’nün öğrencisi Kardinal Mazarin ülkedeki istikrarı korudu. Savaş alanında ise Condé Prensi II. Louis liderliği üstlenerek hem Rocroi Muharebesi’nde hem de 1647’deki 2. Nördlingen Muharebesi’nde zaferler kazanarak Fransa’nın Otuz Yıl Savaşları sonucunda Habsburg Hanedanı’nın Avrupa’daki üstünlüğünün kırılmasını sağladı (bu zaferlerden ötürü Le Grand Condé ismiyle bilinecekti).

    Savaşın sonlarına doğru 1647’de Bavyera, Köln, İsveç ve Fransa arasında Ulm Ateşkesi imzalandı. Önemli bir Katolik güç olan Bavyera Düklüğü bu ateşkes sonrası savaşın dışına çekildi. İsveç-Fransız ordusu Zusmarshausen Muharebesi’nde imparatorluk ordularını mağlup etti, Le Grand Condé komutasındaki Fransız ordusu ise İspanyolları Lens’te yenerek Habsburgları barışa zorladı. Savaşın son sahnesi ise savaşın otuz yıl önce başladığı yerdi: Prag. İsveç orduları Prag şehrini kuşattı sonrasında Prag Kalesi’ni aldılarsa da Vltava Nehri’nin sağ yakasına, eski kentin olduğu yere Bohemyalı Katoliklerin direnci karşısında giremediler (1648).

    Savaşın sefaleti Jacques Callot’nun Otuz Yıl Savaşları sırasında yaptığı “Savaşın Sefaleti” adlı eserler serisi ilk savaş karşıtı beyanname olarak tarihe geçmiştir. Bu eserlerden “Asılma”.

    Westfalya barışı

    Bu kadar uzun süren ve çok taraflı bir savaşın tek bir antlaşma ile neticelenmesi imkansızdı. Bir yanda otuz yıl boyunca değişen ittifaklar diğer yanda farklı tarafların kazandığı muharebeler… Savaşın son dört senesinde zaten tıpkı II. Dünya Savaşı’nın sonlarında olduğu gibi bir ateşkes/antlaşma girişimi olsa da, çatışmalar 1648’e gelene kadar sonuçlanmamıştı. Fransa ve İsveç’in son muharebelerdeki kesin zaferleri sonrası, II. Ferdinand’ın yerine gelen oğlu III. Ferdinand savaşı bitirmek için görüşmelere başlamıştı. Alman topraklarındaki Westfalya Bölgesi’ndeki Münster ve Osnabrück şehirlerinde yapılan görüşmeler sonucu antlaşmalar imzalandı. Modern Uluslararası İlişkiler disiplinin tarihin dönüm noktalarından biri olarak değerlendirdiği Westfalya Barışı ile hükümran devletlerin beraber var olma ve birbirlerini tanıma prensibi oluştu. Bu olgu, gelecekte milletlerin self-determinasyon haklarına sahip olmasına kadar uzanan bir yolculuğu başlatacaktı. Bu barış her ne kadar politik alanda sekülerleşmeyi teşvik edip başlatsa da, bu antlaşmalar ne dini siyasetin içerisinden çıkarıyor ne de devlet yönetiminde tam anlamıyla seküler bir anlayışı ortaya koyuyordu. Dinî hoşgörü, sadece Protestanları içine alacak kadar genişletildi. Ortodoks Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar bu dinî hoşgörünün dışında tutuldu.

    Westfalya Anlaşması Münster’de imzalanıyor Alman topraklarının Westfalya Bölgesi’ndeki Münster ve Osnabrück şehirlerinde yapılan görüşmeler sonucunda Westfalya Barışı imzalandı. Ressam Gerard ter Borch’un 1848’de yaptığı tabloda taraflar Münster’deki anlaşma metnini onaylıyor.

    Westfalya Barışı ile Habsburg Hanedanı’nın Avrupa’daki gücü büyük ölçüde kırıldı. İsveç ve Fransa, Avrupa’nın yeni büyük güçleri olarak ortaya çıktı. Bağımsızlığını kazanan Hollanda Cumhuriyeti ise yakın gelecekte deniz gücüyle tüm dünyaya yayılan bir başat güç olacaktı.

    Kutsal Roma İmparatorluğu’nda Habsburg’ların zayıflaması Prusya’nın yükselişi için bir adım oldu. Ayrıca bu antlaşmalar sonucu Avrupa’nın siyasi haritası da değişti. Seksen Yıl Savaşları olarak da adlandırılan İspanya Habsburg’larına karşı yürütülen Hollanda Bağımsızlık Savaşı da Münster Antlaşması ile son buldu ve Hollanda Cumhuriyeti bağımsızlığına kavuştu. İsviçre Konfederasyonu da Kutsal Roma İmparatorluğu’ndan ayrılarak bağımsızlığını kazandı.

    İsveç beş milyon taler kadar bir savaş tazminatı elde etti bunun dışında imparatorluk toprakları içerisindeki Pomeranya, Bremen ve Verden İsveç’in vasalları haline geldi.

    PROFESYONEL ASKERLİK

    Tarihin en meşhur ve en zengin paralı askeri: Albrecht von Wallenstein

    Özel askeri teşebbüsün sembolü olarak tarihe geçti. Bu yapının tehlikeli ve sürdürülemez olduğu anlaşılınca, ulusal ve sürekli orduların yolu açılacaktı.

    Bazı tarihçilere göre Otuz Yıl Savaşları’nın bu kadar uzun, yıkıcı ve dehşet dolu olmasının sebebi, sadece kendi çıkarlarına hizmet eden ve siyasi stratejiden yoksun paralı askerlerin devletler tarafından yaygın bir şekilde işe alınarak kullanılmasıydı. 1618’e gelindiğinde Avrupa’da ulusal profesyonel askerlik işini hizmet olarak satan komutanlar (condottiero) bulunmaktaydı. İşte böyle bir ortamda Wallenstein sivrilecekti.

    Albrecht von Wallenstein,1583’te Kutsal Roma İmparatorluğu’na bağlı Bohemya’da soylu ama yoksul bir Protestan ailede doğmuştu. Waldstein(Valdstejn) ya da Wallenstein eski bir Alman-Çek aristokrat ailesiydi (Beethoven’ın ilk mesenlerinden olan Kont F. E. Gabriel von Waldtsein da aynı ailedendi). Anne ve babasının erken yaşta vefat etmesi sonucu genç Wallenstein dayısının yanında yetiştikten sonra Bologna, Padova gibi dönemin önemli üniversitelerinde eğitim aldı. Bu sırada Almanca, Çekçe, Latince ve İtalyanca’yı rahatlıkla konuşabilirken, İspanyolca’yı anlıyor biraz da Fransızca konuşabiliyordu.

    Üniversite eğitiminden sonra orduya katıldı ve imparator II. Rudolf’un Osmanlılara ve Macarlara karşı seferlerinde katıldı. 1606’da bu sefer Olomouc Üniversitesi’ne kayıt oldu ki bu üniversite Çek topraklarındaki karşı-reform hareketi dahilinde Cizvitler tarafından destekleniyordu. Wallenstein buradayken Katolik inancına geçti. Tarihçilere göre bunun sebebi Habsburglar’ın karşı-reform hareketine destek vermesi ile Protestanlar için devletin üst kademelerinin kapalı olmasıydı. Sonrasında Wallenstein, Moravya Bölgesi’nde toprakları olan zengin bir dulla evlenerek finansal olarak iyi bir duruma kavuştu. 1609’da evlendiği eşi 1614’te y ölünce tüm miras ona kaldı. Bu zenginliğiyle kendini geleceğin imparatoruna sevdirmek için Uskok Savaşları sırasında Ferdinand’a bir jest yapmış, 200 atıyla hükümdara destek vermişti.

    Savaş kahramanı ve zengini Wallenstein Bohemya’da soylu ama yoksul bir Protestan ailede doğan Wallenstein üniversiteden sonra askerî kariyerinde hızlıca yükseldi. Habsburglar’ın karşı reform hareketine destek vermesi ile Protestanlar için devletin üst kademelerine erişim kapanınca ikbal endişesine kapılıp din değiştirerek Katolik oldu. Daha sonra yaptığı evlilikler onu büyük bir servet sahibi yaptı.

    1618’de başlayan din savaşları Wallenstein için bir fırsattı; 1625’e kadar Bohemya’daki ayaklanmacılara karşı yürütülen savaşlarda önemli roller oynadı. 1622’de imparatorluk kont palatini, 1623’te prens ve 1625 yılında Friedland’da savaş sırasında topladığı topraklarla Friedland Dükü oldu. Bu arada 1623’te bu defa Kont Harrach’ın kızı ile evlenmiş, iki servetin tek elde toplanması ile Bohemya’daki en zengin insanlardan biri olmuştu. 1625’te hazinesi boşalmış imparatora, mutlak otoritesiyle (kademeli olarak artarak) 100.000 askerden oluşan bir ordu toplayarak sunmuş ve bu orduyu kendi bağlantı ve kaynaklarıyla üniformasından silahına herşeyiyle ayakta tutmuştur. Karşılığında el koyduğu toprakları yağmalamış ve çeşitli ünvanlar almıştır.

    Böylesi büyük bir güç karşısında korkan II. Ferdinand 1630’da onu görevinden alsa da savaşın kötü gidişatını düzeltmek için 1632’de tekrar geri çağırmıştır. Muharebelerde yine başarılı olan Wallenstein, ordusuyla Bohemya’ya çekilirken imparatorun artık kendisinden kurtulmak istediğini biliyordu. Ordusunun desteğini kaybettiğini anladığında, kendisine sadık sandığı bir bölükle Pilsen’den Eger’e çekildi; fakat yine kendi bölüğündeki İrlandalı ve İskoç albay-yüzbaşıdan oluşan bir grup subayın suikastından kurtulamadı. İrlandalı yüzbaşı Walter Devreux, Wallenstein’ı öldüren kişi oldu.

    Hayatı Alman edebiyatçı Friedrich Schiller’in oyununa da konu olan Albrecht von Wallenstein, özel askerî teşebbüsün bir timsali olarak tarihe geçti. Ancak sonraki dönemde bu yapının tehlikeli ve sürdürülemez bir olgu olarak ortaya çıkmasıyla, ulusal ve sürekli orduların yolu açıldı.

    SAVAŞ DİPLOMASİSİ

    Osmanlılar neden harbe dahil olmamıştı?

    Habsburg elçisinin tarihî analizi: “Türkler şöyle düşünüyor: “Avrupa’daki ordular halihazırda birbirleriyle savaşıyorken, bizim dahil olmamız onları bize karşı birleştirebilir ve silahlanmış bu birlikler büyük tehlike yaratabilir”.

    İstanbul’da Habsburg elçisi 18. yüzyılda Viyana’ya bir mektup yazmıştı. Mektupta Osmanlıların neden Avrupa devletleri kendi aralarında savaşırken düşmanlarının düşmanı tarafında bir savaşa girmediklerini anlatıyordu. Elçi bunu şöyle açıklıyordu: “Ne taht ne de Babıali böyle bir savaşa girmeyi tercih etmiyor, zira ordular halihazır savaşıyorken böyle bir saldırı onları Osmanlılara karşı birleştirebilir ve silahlanmış bu birlikler büyük tehlike yaratabilir diye düşünüyorlar”. Bu bakışaçısı Osmanlı bürokrasinin savaşa dair önemli bir hafızaya sahip ve geleneği olduğunu gösteriyor.

    Osmanlıların bir vasalı ve tarihin tartışmalı figürlerinden biri olan     Erdel (Transilvanya) Prensliği’nin hükümdarı Macar Gabor Bethlen, aynı zamanda bir Protestan’dı. Hayali tekrar bir Macar Krallığı kurmak olan Bethlen, geçmişte Osmanlılara karşı Kutsal Roma İmparatorluğu tarafında savaşmış olsa da, artık yanlış tarafta olduğunu düşünmekteydi. 1618’de başlayan Bohemya ayaklanması onun için bir fırsat oldu. Protestan prensler tarafında savaşa giren Bethlen, Osmanlılar ile bu prensler arasında bir aracı olacak ve İstanbul’dan destek isteyecekti.

    Kağıt üzerinde böyle bir talep avantajlı gözüküyorsa da, Osmanlılar Protestanların bu savaşına ancak dolaylı bir desetk verdi. Osmanlılar bu noktada (1620-1621) sadece Habsburgların müttefiki olan Polonya ile savaşarak kısa süreliğine tarafsızlığını bozdu. Bunun dışında uzun süreli savaşta tarafsızlığını korudu. Hatta tarafsızlığını bozmamak adına, vasalı olan Erdel Prensi George I. Rakoczi’nin 1644’te İsveç ile ittifak yaparak başlattığı ayaklanmayı bir emirle durdurdu. 1648’e gelindiğinde ise, Osmanlılar Westfalya barış görüşmelerine (savaşa taraf olmayanlar bile temsilci göndermesine rağmen) temsilci bile göndermedi.

    Osmanlıların tarafsızlığını bozduğu savaş Osmanlı Devleti, Otuz Yıl Savaşlarında Avrupalıların kendisine karşı güç birliği yapması endişesiyle hiçbir savaşta taraf olmadı. Yalnızca 1620-1621 yıllarında Habsburgların müttefiki Polonya ile savaşarak tarafsızlığını bozdu. Polonyalı ressam Joseph von Brandt Osmanlı ordusunun Polonya kuvvetleriyle Hotin Muharebesinde çarpışmasını 1867’de resmetmişti.
  • Son klasik tarihçi, son büyük şarkiyatçı

    Son klasik tarihçi, son büyük şarkiyatçı

    “Oryantalist” tanımlamasının “tepeden bakan Batılı” anlamına gelmediği yıllarda yetişen Bernard Lewis, Türkiye ve Ortadoğu üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyordu. Osmanlı arşivlerine ilk giren Batılı araştırmacı Lewis, tartışma yaratan tezleri ve dünya liderleriyle olan yakınlığıyla da eleştirilmişti.

    Akademik dünyanın tarih alanındaki en ünlü tartışmalarından biri de Bernard Lewis ile Edward Said arasında yaşanmıştır. Said sonrası dönemde “şarkiyatçı” (oryantalist), Doğu’yu özümsememiş, tam anlamı ile kavrayamamış biraz da üstten bakan bir yaklaşıma sahip Batılı (ya da kendi kültürüne yabancılaşmış Doğulu) biliminsanlarını küçümseyici bir adlandırmaya dönüşse de, Lewis’in doğduğu ve akademiye girdiği dönemde Türkiye ve Ortadoğu’yu araştıran insanlar için kullanılan, uzmanlık alanına atıfta bulunan bir sıfattı.

    1916’da Londra’da doğdu. Lewis’in kökenlerine ve tarihte köklerinin ortaya çıktığı coğrafyaya ilgisi, “bar-mitzva” (13. yaşına giren erkek çocuklarının dini sorumluluklarının başladığını vurgulayan tören) öncesi alınan İbranice dersleri ile başladı. Liseden sonra bu ilgisinin de devamı olarak Londra Üniversitesi’ne bağlı School of Orient Studies’e (Şarkiyat Çalışmaları Okulu–daha sonra SOAS) gitti. Lisansını tarih alanında tamamladı. İslâm tarihi üzerine doktorasını yaparken Ortadoğu’ya ilk ziyaretini İskenderiye’ye bir gemi seyahatiyle gerçekleştirdi. Sonrasında bir süre Paris Üniversitesi’nde yine İslâm tarihi üzerine derslere katıldı. Burada 9. yüzyıl İslâm mistiği Hallac-ı Mansur hakkında yaptığı araştırmalar ile tanınan oryantalist Louis Massignon’un yanında çalışmalar yaptı. Aynı dönemde geleceğin ünlü Türkologları Irène Melikoff ve Andreas Tietze de orada öğrenciydi. 1938’de SOAS’a geri döndü ve İslâm tarihi bölümünde öğretim üyeliğine başladı. Lisans öğrencileri bu okulda genelde Ortadoğu kökenli olduğu için Lewis’in babası ona “Londra Üniversitesi neden Araplara Arap tarihi öğretmen için sana maaş ödüyor?!” diye takılırdı.

    2. Dünya Savaşı sırasında İngiliz istihbaratı MI6 için Ortadoğu departmanında çalıştı. 1949’da bu bölge üzerine çalışırken, sadece üç ülke Yahudi bir akademisyene açıktı: İran, İsrail ve Türkiye. O, Türkiye’yi seçti. Bu kendisi için büyük bir fırsattı, zira Osmanlı arşivlerine giren ilk Batılı akademisyen olacaktı. Burası adeta henüz keşfedilmemiş bir hazineydi; fakat nereden başlayacağını bilmek de bir o kadar zordu.

    Bu arada Yahudi kökenli bir Danimarkalı olan Ruth Oppenhejm ile evlendi ve iki çocuğu oldu. Bu beraberlik, söylentiye göre Lewis’in bir Osmanlı prensesi ile yaşadığı kısa ilişki ile 1974’te son buldu. Ardından kariyerini sürdüreceği ABD’ye yerleşti ve burada Princeton Üniversitesi’nde ders vermeye başladı. 1982’de Amerikan vatandaşlığına geçti ve kariyerini aynı üniversitede tamamladı.

    Batılı ‘Yakındoğucu’ İslâm coğrafyası, Müslüman toplumların tarihi ve İslâm-Batı ilişkisi üzerine uzmanlaşan ve Princeton Üniversitesi’nde Yakındoğu Araştırmaları bölümünde profesörlük yapan Bernard Lewis, 19 Mayıs 2018’de 102 yaşında öldü.

    Aramca, İbranice, Arapça, Farsça, eski ve yeni Türkçe gibi Doğu dillerine hakim Lewis, Latince, Fransızca ve Almanca da bilmekteydi. Derslerini ve konferanslarını yalnızca İngilizce olarak yapsa da, kimi zaman öğrencilerinin dikkatini ölçmek için Arapça ve Farsça şakalar yapardı. Bir gün İsrail’de, dostu olan bir akademisyen ona “neden buradayken harika İbranicen ile konferans vermiyorsun da İngilizce kullanıyorsun” diye sorduğunda, “bir müzisyen nasıl en iyi çaldığı enstrümanla konsere çıkıyorsa, ben de en iyi olduğum enstrümanım İngilizce’yi konferanslarımda kullanıyorum” demişti.

    Ortadoğu, Modern Türkiye’nin Doğuşu gibi artık ders kitabı olmuş eserleri yazan Bernard Lewis, genelde Said’in eleştirileri doğrultusunda “emperyalistlere gerekli argümanları oluşturmak için tarih yazıyor” gibi suçlamalara maruz kalmıştır. Özellikle tartışmalı “medeniyetler çatışması” tezi, 11 Eylül sonrası ABD yönetiminin Ortadoğu’daki harekatları için teorik temel oluşturmuştur (aynı isimli çalışmaya sahip Samuel Huntington’ın tezinden ayrı tutmak gerekir). Geçmişte Golda Meir, Papa II. Jean Paul, Ürdün Kralı Hüseyin, Libya lideri Kaddafi ve Turgut Özal gibi devlet yöneticileriyle görüşen Lewis, 2002 sonrası Bush yönetiminin de sıkça görüşlerine başvurduğu bir tarihçi oldu.

    Her ne kadar “şahin” görüşleriyle anılsa ve What Went Wrong? (2002) eserinde Batılılar’ın sömürgeci politikaları nedeniyle değil de Müslümanlar’ın kendi hataları sonucu bugün geri kalmış olduğunu iddia ettiği için eleştirildiyse de, çoğunlukla birikimi doğrultusunda objektif görüşler ifade etmeye çalıştı. ABD’nin Ortadoğu ve Türkiye hakkındaki resmî tarihinin oluşmasına büyük katkıda bulunmuş klasik tarihçiliğin son temsilcilerindendi.

    Siyasilerle dosttu George W. Bush’a ABD Başkanlığı sırasında danışmanlık yapan Bernard Lewis, siyasilerle iç içe bir tarihçiydi.
  • 1453’ten çok önce de savaş gemileri karadan yürümüşlerdi

    1453’ten çok önce de savaş gemileri karadan yürümüşlerdi

    Tarih kayıtları, Fatih Sultan Mehmed’ten yaklaşık 2000 yıl önce gemilerin karadan yürütülüp savaşa sokulduğunu kanıtlıyor. Mora Yarımadası’ndan Sicilya’ya, Haçlılardan Umur Bey’e, Vikinglerden Slavlara, Alpler’den İznik Gölü’ne uzanan, “gemileri karadan yürütme” uygulamaları ve sonuçları…

    Tarihin büyük mareşalleri savaş alanında gösterdikleri kararlılık ve cesaretleri kadar uyguladıkları taktik ve stratejiler ile birçok savaşın sonucunu etkilemiş, bunlardan galip ayrılarak adlarını tarihe geçirmiş. Türk tarihinin önemli figürlerinden, Osmanlıları bir imparatorluğa dönüştüren II. Mehmet veya Kostantiniyye’yi fethinden sonra verdiğimiz isimle Fatih Sultan Mehmet’tir.

    Kuşatmanın başarıya ulaştığı tarihin yıldönümü olarak 29 Mayıs günü yaklaşırken, Fatih’in gemileri karadan yürütmesi fazlasıyla tartışılır. Son yıllarda artık Fatih Sultan Mehmet’in gemileri karadan yürüttüğü, hatta hangi hat üzerinden işin yapıldığı konusunda genel bir uzlaşı oluşmaktadır. Kuşatmanın gidişatını dolaylı olarak etkilediği ve Kostantiniyye’yi savunan Doğu Romalı askerleri, şehrin sakinlerini ve yöneticileri moral olarak “yıktığı” düşünülen gemilerin karadan yürütülme hadisesi, bugünün kavrayışıyla baktığımızda akla yatkın gelmektedir. Peki kuşatma sırasında henüz 21 yaşında olan II. Mehmet bu hamleyi nasıl düşünmüştü? Kendisi mi icat etmişti yoksa yaşadığı dönemde yaygın olan, bilinen, uygulanan o günün zihinlerini şaşırtmayacak bir askerî manevra mıydı sözkonusu olan? Enderun’da iyi bir eğitim aldığı bilinen, Yunanca ve İtalyanca hakim II. Mehmet, Antik Dünya’daki (Thukydides’in anlattığı) uygulamalardan esinlenerek mi gemileri karadan yürütmeye karar vermişti?

    Yanıtı verilebilecek olan, Fatih’ten çok önce, yaklaşık 2000 yıl önce (günümüzden ise 2600 yıl önce) Antik Yunan’da ilk kez karadan gemilerin yürütülmüş olduğu ve sonrasında da bu işlemin birçok kez tekrarlandığıdır. Bu tarihten Fatih Sultan Mehmet’in yaşadığı 15. yüzyıla kadar ve ondan sonrasında da bu hadisenin birçok örneğini, özellikle insanoğlunun etkinliklerinin zirvesi olan Akdeniz havzasında görmekteyiz. Fatih muhtemel ki kendi devrinden önceki bu operasyonları biliyordu ve hem fikirsel hem teknik anlamda bunları model almıştı.

    Fatih’ten hatıra Kadırgalar Caddesi İstanbul’un Fethi’nde cüretkar bir planla karadan yürütülen gemilerinin hatırası bugün İnönü Stadı’nın yanından Maçka’ya doğru uzanan caddenin isminde yaşıyor.

    MÖ 7. yüzyılda diolkos mucizesi

    MÖ 8. yüzyılda Akdeniz havzası Doğu Akdeniz’in denizci-tüccar medeniyetleri Yunan ve Fenikeliler tarafından kolonileştirilmişti. Tıpkı 15. yüzyıl sonu Avrupa devletlerinin el değmemiş Amerika kıtasının doğal zenginliklerine ulaşması gibi, dönemin bu denizci medeniyetleri özellikle Batı Akdeniz’in (kendileri için bu topraklar da ‘Yeni Dünya’ idi) doğal zenginliklerine ulaşarak bundan ticari olarak faydalanmış, buralarda ticaret kolonileri oluşturmuştu.

    Fenikeliler ve Yunanlar, Orta ve Batı Akdeniz’e farklı rotalardan ulaşıyorlardı. Fenikeliler Akdeniz’in güney kıyıları boyunca seyrüsefer ederken, Yunanlar ise daha çok kuzey kıyılarına paralel bir hat üzerinde ilerliyorlardı. O tarihlerde kullanılan gemiler açık denizdeki fırtınalara karşı dayanıklı değildi; ayrıca yön bulmak için pusula ve usturlab gibi araç gereçlerden (henüz icat edilmediği için) yoksundu. Bu nedenle kıyılar boyunca denizde gitmek çok daha güvenliydi; fakat kayalık ve sığ sularla çevrili Mora Yarımadası’nı dolaşmak bir o kadar da tehlikeliydi.

    Arkeolojik bulgulara göre MÖ 7. yüzyıl sonlarına tarihlenen diolkos, Mora Yarımadası’nı ana kıtaya (Balkan Yarımadası’na) bağlayan Korint Kıstağı üzerine yapılmış bir “iz yolu” idi. Tıpkı Süveyş Kanalı’nın denizcileri tüm Afrika Kıtası’nı Ümit Burnu üzerinden dolaşma güçlüğünden kurtarması gibi, bu yol da Yunan denizcileri batıya yapılan seferlerde tüm yarımadayı dolaşma zahmetinden ve zaman kaybından kurtarıyordu. Korint Tiranı Periander tarafından yaptırılan diolkos, gemilerin çukur halindeki raylar (iz yolu) üzerinden yürütüldüğü, taş döşenmiş ve ağaç kütükleriyle donatılmış bir yoldu. Bu yol, İyon Denizi’ne açılan Korint Körfezi ile Ege Denizi’ne açılan Saron Körfezi’ni birbirine bağlıyordu. Barış zamanında denizcilere zamandan avantaj sağlayıp denizlerin onlara getirdiği tehlikelere atılmasını engellerken, savaş zamanında da taktik bir üstünlük sağlamaktaydı.

    Diolkos yolundan Korint Kanalı’na Mora Yarımadası’nı Balkan Yarımada’sına bağlayan Korint Kıstağı üzerine inşa edilen Diolkos geçidi, M.Ö. 7. yüzyıl sonlarında Korint Tiranı Periander tarafından yaptırılmış bir iz yoluydu. Daha sonra aynı güzergahta 1893 yılında Yunan Krallığı tarafından açtırılan Korint Kanalı’nı bugün küçük ve orta tonajlı gemiler kullanıyor.

    Bunun en bilinen örneklerinden biri ise ünlü Peloponez Savaşları (MÖ 431-404) sırasında yaşanmıştı. Spartalılar ile Atina arasındaki rekabette, diğer Yunan şehir devletleri de taraf olmak durumunda kalmıştı. Korint Kıstağı’ndaki Korint kenti ise Sparta’nın müttefikiydi. Sparta, Atina’ya karşı düzenlediği seferde Atina’nın (daha doğrusu Atina’nın limanı Pire’nin) kıyısı olduğu Saron Körfezi’ne girmekte zorlanmaktaydı. Bunu aşmak adına Sparta, müttefikleri Korintlilerin yardımıyla gemileri diolkos üzerinden yürüterek Atinalılara karşı büyük bir moral-motivasyon üstünlük kazanmıştı.

    Barış zamanında da buradan geçen ticaret gemilerinin sağladığı maddi kazançlar Korint kentine ve ona sahip olanlara zenginlik ve refah getirdi; ta ki 1. yüzyıla kadar. Bu yıllara kadar aktif olarak kullanılan diolkos (ki bu yol Antik Yunan’da “bir Korint’li kadar hızlı” tabirini ortaya çıkarmıştı) büyük olasılıkla Roma İmparatoru Neron’un buraya kanal açma planı/hayali sırasında yapılan tahrip edici çalışmalar sonucu (MS 67) kullanılamaz hale geldi. O dönemden sonra birkaç askerî sefer dışında bir daha aktif olarak kullanılamadı.

    Sirakuzalı I. Dionysius ve Motya Kuşatması

    Diolkos, antik dünyada birçok hükümdara ilham vermişti. Yönetimi sırasında hem despotluğu hem de entelektüel ve teknik merakı ile ün salmış, Akdeniz’deki Yunan kolonizasyonu için önemli bir figür olan I. Dionysius, yaşadığı dönemde Sicilya Adası’ndaki Kartaca varlığına karşı büyük bir mücadele vermişti. MÖ 398’de Batı Sicilya’da önemli bir Kartaca şehri olan Motya’yı (bugün Mozia) kuşatması sırasında, gemilerini karadan yürütmüştü. Bir yarımada ile korunaklı lagünün ortasında bulunan küçük bir ada üzerine kurulu Motya şehrinin savunması için, Kartacalılar yarımada ile anakara arasında kalan boğazı gemilerle tutmaktaydı. Dionysius ise çözüm olarak, yarımadanın bir kıstak gibi uzanan dar kısmından gemileri kazıklar üzerinde yürüterek lagüne indirdi ve şehri iki taraftan da sıkıştırarak kuşattı. İki cephede savaşmaya hazır olmayan, stratejisini sadece boğazı savunmak üzere kuran Kartacalı komutan Himilco’nun sayıca az birlikleri ve donanması da dayanamayarak Kartaca’ya döndü. Bunun üzerine saldırılara daha fazla karşılık veremeyen şehir, kuşatma sonrası teslim olmak zorunda kaldı. Bu kuşatmada tarihte ilk defa katapult ve dönemin “süper deniz gücü”, beş sıralı kürekçiden oluşan “quinquereme” tipi gemiler kullanılmıştır.

    626 yılında gemiler Haliç’e iniyor

    İstanbul, tarihte en çok kuşatılan yerleşimlerden biri. Bazen stratejik bir hamle olarak tehdit amaçlı bazen de doğrudan fetih amaçlı birçok irili ufaklı kuşatmaya maruz kalmış bu tarihî şehir, sur ve hendek sistemleri ile denizden-karadan gelen saldırıları püskürtmüştür. Bugün Tarihî Yarımada dediğimiz bölgedeki Kostantiniyye’nin Haliç’te karşı kıyısı olan “Peran en Sykais” (“Karşıdaki İncirlik” anlamına gelen bölge, imparator I. Justinian’ın (527-565) verdiği adla Justinianopolis olarak da adlandırılıyordu), şehrin savunmasının önemli bir parçasıydı. Haliç kıyılarına ve buradaki surlara deniz yoluyla yapılabilecek saldırıların önüne geçebilmek adına, şehirle “Pera” arasına kalın bir zincir gerilmişti. Zincirin ilk defa 717-741 arasında hüküm süren III. Leo zamanında çekildiği tahmin ediliyor. Bunun öncesinde ise 626 yılındaki Sasani-Avar kuşatmasında olduğu gibi, Haliç girişi büyük tip kadırgalarla bir “deniz duvarı/suru” yapılarak bloke edilmiştir. Bu savunma mekanizması, Fatih’in şehri kuşatmasından yaklaşık 800 yıl önce Sasani-Avar ittifakı içinde yer alan Slavlar tarafından aşılmıştı.

    626 yılında Bizans İmparatoru Heraklius’un seferde olmasını fırsat bilen Sasani şahı II. Hüsrev, Bizans’ın kuzeybatı sınırında bulan Avarlar’ın kağanı ile ittifak yaparak Kostantiniyye’yi kuşattı. Bu ittifaka Bulgarlar, Slavlar ve Ruslar da dahil oldular. Avarlar kuşatmaya daha çok kara birlikleri ile katılırken, denizden kuşatma harekatı Sasaniler ve Slavlardan beklenmekteydi ki onların da bu konuda pek iyi oldukları söylenemezdi.

    Pers donanması dönemin standart savaş gemilerine sahipken -ki bu konuda Bizans donanması çok daha ileriydi-, Slavlar monoxyla denilen kano benzeri bir deniz aracı kullanmaktaydı. Slavların büyük ağaç kütüklerinin içini oyarak yaptıkları 20-30 kişi alabilen kanolar pek de etkili değildi. Persler tarafından başlatılan saldırıyı etkisiz hale getiren Bizans donanmasının gafletinden yararlanan Slavlar, bir anda monoxyla’lar üzerinde Haliç sularında belirdiler ve şehir surlarının en zayıf tarafı olduğu bilinen Blakhernai Sarayı (Tekfur Sarayı) önlerindeki savunma hattına ani bir saldırı düzenlediler.

    Haliç’e inen ‘monoxylon’lar İstanbul’un Sasani-Avar Kuşatması’nda (626) kullanılmış olan Slav “monoxylon”ların (ağaç kütüğünden yapılan kanolar) bir benzeri. 10. yüzyıldan kalma bu kano Polonya’nın Zielona Gora kentindeki Swidnica Müzesi’nde sergilenmekte.

    Beklenmeyen bu hamlenin nasıl gerçekleştiği üzerine iki farklı yorum vardır. Birincisi bu deniz araçlarının Karadeniz’e getirildikten sonra karadan yürütülerek Haliç’i besleyen Kağıthane ve Alibey dereleri üzerinden suya indirildiği; diğeri ise Haliç’in karşı kıyısından (dolayısıyla surlarla çevrili Justinianopolis’in kuzeyinden) suya indirilerek saldırının gerçekleştirildiği yönündedir. Aynı Fatih’in 1453’te gemileri Haliç’e indirmesi gibi şok edici bir hareket olmasına rağmen, Slavların bu basit deniz araçları Bizans tarafından kolayca püskürtülmüş ve saldırı başarısız olmuştur.

    İznik kuşatması ve göle inen tekneler

    1081’e gelindiğinde Anadolu Selçukluları dönemin önemli yerleşim yerlerinden İznik’i Bizans İmparatorluğu’ndan alarak başkent yapmıştı. Ancak bundan 14 yıl kadar sonra başlayan “başıbozuk halk/köylü ve Haçlı Seferi (1095)” bir yıl sonra Anadolu’ya ulaştı. Bu olaylar sırasında Anadolu Selçuklu hükümdarı I. Kılıç Arslan şehri terk etti; ailesini ve devlet hazinesini ise geride bıraktı. Esas olarak İznik’i fethetmek gibi bir amacı olmayan bu ilk “güruh” Anadolu içlerine doğru yürüdü ve geçtiği yerlerdeki yerleşimlere ağır hasarlar verdi.

    Bizans ve Haçlılar’ın İznik Kuşatması 1097 yılında Haçlılar ve Bizans tarafından kuşatılan İznik şehrine ait plan.

    1.Haçlı Seferi olarak bildiğimiz bu seferin ikinci aşamasında, “halk”ı baronlar takip etti. Avrupa’nın daha önemsiz soylularının/derebeylerinin Doğu’da servet ve şöhret aramak için çıktıkları bu sefer, kendine ilk önemli hedef olarak İznik’i seçti; zira karşılarına çıkan ilk Müslüman  toprağı, hatta ilk Müslüman başkenti burası idi. Daha sonra Kudüs’ün ilk Haçlı hükümdarı olacak Bouillon’lu Godfrey ve diğer baronlar Nisan sonunda İznik’i kuşattılar. Bizans İmparatoru I. Alexios ise onlara bu saldırıda eşlik etmedi. Kılıç Arslan da bu kuşatmayı ciddiye almadığı için şehre dönme ihtiyacı görmedi; ta ki kuşatma uzayınca şehri savunanlar onu çağırana dek.

    Kılıç Arslan’ın dönmesi ile kuşatmanın ilk etapta başarıya ulaşması engellendi. Bu arada kentin en büyük avantajı, göl tarafındaki şehir surları aracılığıyla yiyecek ve diğer ihtiyaçların tedariğinin devam etmeseydi. Haçlılar göle inebilecek deniz araçlarına sahip değillerdi; bu nedenle şehri tamamen ablukaya alıp göl kıyısından yapılan giriş-çıkışlara engel olamıyorlardı.

    Daha sonra I. Alexios’un kuşatmaya katılması ve destek vermesi savaşın gidişatını değiştirdi. Gelişmelerden haberdar olan I. Alexios şehre gölden ulaşan iaşenin kesilmesi gerektiğini biliyordu; bu nedenle başkentteki tersanesinde gölün tatlı suyuna uygun ve karadan yürütülebilecek kadar hafif tekneler inşa ettirdi. Kendisi Palekanon’da (bugün Eskihisar) kamp kurarken, yaptırdığı gemileri daha büyük başka gemilere çektirerek İznik Gölü yakınlarında bir deniz kıyısına getirdi. Sonrası hakkında iki görüş, gemilerin yürütüldüğü düşünülen iki alternatif hat bulunmakta: Birincisi İzmit Körfezi kıyısında, bugünkü Yalova’ya yakın bir yerden (Taşköprü civarı) gemilerin İznik Gölü’ne çekildiği; ikincisi ise gemilerin Gemlik’te indirilerek buradan göle yürütüldüğü.

    İznik’e göl üzerinden yapılan erzak takviyesini kesmek için seferber edilen Haçlı teknelerinin karadan ulaşım güzergahına dair iki farklı görüşün yer aldığı harita.

    Her halükârda gemilerin 17 Haziran’da göle ulaştığı bilinmektedir. Bu hamle, Anadolu Selçukluları’nın şehri teslim etmesinde kilit bir rol oynamıştır. İaşe yolları kesilen şehir Bizans-Haçlı ortak saldırısı sonucu düşmüş, ama şehre kimin sahip olacağı belirsiz kalmıştır. Haçlı Boutoumites, Bizanslılar ile diğer baronların haberi olmadan yaptığı gizli anlaşma neticesinde “İznik Dükü” (dux) oldu ve tüm baronlara Alexios’a tabiyetleri için yemin ettirdi.

    Kuzeyin denizci halkları ‘Miklagard’a nasıl ulaştı?

    Kostantiniyye, Ortaçağ boyunca yeryüzündeki tüm toplumların gözünü kamaştırmış, şehrin zenginliği ve burayı ziyaret edenlerin anlattıkları zamanla bir efsaneye dönüşmüştü. Şehre farklı kültürler farklı isimler verirken, Vikingler “büyük kale”, “büyük şehir” anlamına gelen “Miklagard” ismini kullanıyorlardı. Vikingler Çağı (793-1066) olarak bilinen dönemde Baltık ve Kuzey Denizi çevresinde yaşayan bu denizci halklar, özellikle Kuzey Avrupa’da birçok yeri istila etmiş ve gittikleri yerlerde koloniler kurmuşlardı.

    Zenginliği ve büyüklüğü ile o tarihlerde bir efsane haline gelmiş olan Kostantiniyye hakkında söylenenler Vikingleri uzaktan da olsa cezbediyordu ve onlar için askerî olmasa da ticari bir hedefti. Bununla birlikte tüm Avrupa kıtasını çepeçevre dolaşmak uzun soluklu ve zahmetli bir işti. Vikingler şöyle bir çözüm buldular: Denizciler önce Baltık Denizi’ni aşacak, oradan Finlandiya Körfezi’ne ve Petersburg’a ulaşacaklardı. Buradan akarsular aracılığıyla Ladoga Gölü’ne varacaklar, gölü besleyen bir diğer akarsu olan Lovat Nehri’nden güneye doğru seyredeceklerdi. Zor kısım ise bundan sonrasıydı. Zira Lovat Nehri’nin güneydeki uç noktası ile Karadeniz’e dökülen Dinyeper Nehri’nin kuzey uç noktası arasında gemilerin ilerleyebileceği herhangi bir su yolu mevcut değildi. Bu nedenle aradaki kilometrelerce mesafeyi aşmanın tek yolu, gemileri karadan yürütmekti.

    Vikingler bu kadar uzun mesafeyi aşabilmek için (tıpkı Fatih Sultan Mehmet’in ileride yapacağı gibi) iki su yolunun arasına ağaç kazıklar döşediler ve gemilerini bunlar üzerinden yürüttüler. Gemiler Dinyeper Nehri’nden Karadeniz’e ulaşarak Miklagard’ın, yani Doğu Roma’nın başkenti Kostantiniyye’nin yolunu tuttular.

    Vikingler denizlerden olduğu kadar akarsular üzerinden de askeri ve ticari seferler yaparlardı. Bağlantısı olmayan nehirler veya nehir kanalları arasında da gemilerini çokça karadan yürüttükleri bilinmekte.

    Umur Bey: Gemileri yürüten ilk Türk

    II. Mehmet’in Antik Yunan’dan etkilenerek mi, yoksa kendisinden 116 sene önce gemileri karadan yürüten Aydınoğulları’ndan Umur Bey’den mi esinlendiğini bilemiyoruz. Ancak Umur Bey’in bu işi daha önceden yaptığını Fatih döneminde yaşamış, hatta onunla seferlere katılmış Enveri’nin Düsturname’sinden öğreniyoruz.

    Gemileri karadan yürüten ilk Türk Gemileri karadan yürüten ilk Türk olan Umur Bey, dünyada gemilerin ilk defa karadan yürütüldüğü yer olan Korint Kıstağı’nı geçmişti. Umur Bey’e ait büst Mersin Deniz Müzesi’nde bulunmakta.

    Türk denizcilik tarihinin en önemli isimlerinden Aydınoğulları’ndan Umur Bey, Ege Adaları’na ve Yunanistan’ın doğu kıyılarına birçok sefer düzenlemiş, bu coğrafyayı vergiye bağlamış veya fethetmiştir. Umur Bey, Yunanistan’ın kuzeybatı kıyılarındaki Epir’e bir sefer (1338) düzenlemeyi planlamış, fakat kendisinden 1900 yıl önce yaşamış Yunan denizciler gibi Mora Yarımadası’nın çevresini dolaşmayı riskli bulmuştur. İşte bu nedenle tarihte ilk defa gemilerin yürütüldüğü, fakat artık onun yaşadığı dönemde hayli tahrip olmuş diolkos üzerinden gemilerini Saron Körfezi’nden Korint Körfezi’ne, yani Ege Denizi’nden İyon Denizi’ne taşımıştır. Yaptığı sefer sonrası yine aynı yol üzerinden gemilerini geri getirmiş ve İzmir’e dönmüştür. Bunu Enverî’nin dışında Piri Reis de Kitab-ı Bahriye eserinde yerli halkın ağzından nakleder.

    Alpleri aşan gemiler Garda Gölü’ne indi

    Ortaçağ’da farklı nedenlerden ötürü zengin İtalyan şehir devletleri paralı askerler kullanmaktaydı. Hatta bu öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki, bugünün paralı asker sağlayan firmaları gibi savaş işini bütün bir hizmet olarak sunan “şirketler” ortaya çıkmıştı. Bunların başında condottiero, yani “müteahhit” denen liderler vardı. Bunlar hizmetlerini şehir devletlerine bir bütün olarak satıyor, şehrin korunmasından askerî seferlere kadar birçok taahhütte bulunuyorlardı. Bu condottiero’ların en ünlülerinden biri de Narnili Erasmo ya da daha yaygın bilinen takma adıyla Gattamelata idi.

    Lombardiya Savaşları da (1423-1454) yine condottiero’ların sahne aldığı bir savaştı. Bir tarafta Visconti hanedanının yönetimindeki Milano Dükalığı, diğer tarafta ise Venedik “doge”larının cumhuriyeti, Kuzey İtalya’nın egemenliği için mücadele ediyordu.

    Alpler’i aşan Venedik gemileri Lombardiya Savaşları’nda Milano Dükalığı’nın kuşattığı Brescia kentini kurtarmaya kararlı Venedik Cumhuriyeti, Gattamelata komutasındaki donanmayı Alpler’in üzerinden yürüterek Garda Gölü’ne indirmişti.

    Uzun savaşın on beşinci yılında (1438), Milano Dükalığı’na hizmet eden bir diğer condottiero Niccolo Piccinino, Venedik Cumhuriyeti’ne bağlı Brescia kentini kuşatmıştı. Venedik’e hizmet eden Gattamelata, dahiyane bir fikirle Brescia’ya yakın Garda Gölü’nden gemilerle şehre destek vermeyi düşünmüştü; fakat gemileri buraya taşımak için göl ile deniz arasında bir su yolu yoktu. Bunun üzerine Gattamelata, Giritli mühendis Niccolo Sorbolo’yu yetkilendirerek gemilerin önce Adige Nehri’ne getirilmesini oradan da Alpler üzerinden yürütülerek Garda Nehri’ne indirilmesini öngören bir proje hazırlamasını istedi. 1439 kışında kadırgalar dağlar üzerinden yürütülerek Garda Gölü’ne indirildiler. Ancak gölde zaten donanması olan Biagio da Assereto komutasındaki Milanolular Venediklileri püskürttüler, Brescia şehrini ve çevresini ele geçirdiler.

    Malta Kuşatması ve bir hüsran – 1565

    Voltaire (1694-1778) “Hiçbir şey yoktur ki Malta Kuşatması’ndan daha iyi bilinsin” derken, burada gelen zaferin tarihte bir dönüm noktası olduğunu, yani ibrenin Doğu’dan Batı’ya döndüğünü vurgulamaktaydı. Fatih Sultan Mehmet’in Rodos’u fethi sonucu Malta’ya Kutsal Roma İmparatoru tarafından yerleştirilen Rodoslu St. John şövalyeleri Akdeniz’in ortasında kilit bir noktadaydı ve Osmanlılar’ın Batı Akdeniz’e yaptığı seferlere engel teşkil edebiliyorlardı. Bunun önüne geçmek adına Osmanlı birlikleri 18 Mayıs 1565’te bugün başkent Valetta’nın (savunmayı gerçekleştiren Hospitalier Şövalyeleri’nin üstad-ı azamı La Valette’in ismi verilmişti) bulunduğu Büyük Liman koyunu ve buradaki kaleleri kuşattı. Koyun ağzında Aziz Elmo Kalesi, içeri biraz girince de Aziz Angelo Kalesi bulunmaktaydı. Yeniçeriler, sipahiler ve topçular karaya çıkmış olmasına rağmen, donanma Büyük Liman’a giremiyordu. Büyük Liman’daki Aziz Angelo ve Sciberras Tepesi’nin ucundaki Aziz Elmo karadan kuşatılmıştı.

    Malta Şövalyeleri’ni şoke eden harekat 15 Temmuz 1565’te Osmanlılar 112 yıl önce Fatih’in İstanbul’un Fethi sırasında yaptığı gibi gemileri yine karadan yürütmüş, uzun süren kuşatmanın gidişatında bir süreliğine de olsa savaşı Osmanlı Devleti lehine çevirmişti.

    15 Temmuz 1565 Pazar günü, Büyük Liman’daki Senglea ve Birgu’yu savunan şövalyeler büyük bir şoka uğradı; zira Fatih’in 112 yıl önce Kostantiniyye’nin fethi sırasında yaptığı gibi, Osmanlılar yine gemileri karadan yürütmüş; gemiler Sciberras Tepesi’nin karaya bağlandığı dar kıstaktan geçirilerek Marsamxett Limanı’ndan Büyük Liman’a indirilmişti. Uzun süren kuşatmanın gidişatında bir süreliğine de olsa savaşı Osmanlılar lehine çeviren bu hamle, sonuçta tayin edici olamadı. Habsburg Hanedanı idaresindeki İspanya İmparatorluğu’nun Malta Şövalyeleri’ne verdiği askerî destek neticeyi belirledi ve aynı yılın Eylül ayında Osmanlı birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı.

  • 70 yıllık trajedinin son kurbanları

    1947-1948 Hindistan-Pakistan ayrışmasından bu yana iki ülke arasındaki ilişki, zaman zaman sıcak çatışmaya varan eksende devam etti. Son aylarda Myanmar’daki şiddet ve Rohingya Müslümanlarının katledilmesi, yurtlarından sürülmesi ile gündeme gelen kritik bölgenin yakın tarihini, Hint kökenli uzman tarihçi Prof. Dr. Feroz Ahmad anlatıyor.

    Hint altkıtasındaki saflaşma 70. yılı­nı doldurdu; fakat dünyanın bu en kalabalık nüfuslu bölgesinde yaşanan trajedi artan boyutlarda de­vam etmekte. Britanya Hin­distanı’nın son bulması ile 22 Ekim 1947- 1 Ocak 1948 arasında çıkan savaştan bu yana, Hindistan ile Pakis­tan arasında birçok çatış­ma yaşandı. Geçen sürede askerî yönetimler, sivil dik­tatörlükler, şiddet, yok say­ma, göçler ve direnişler böl­genin çehresini oluşturdu. Son olarak Rohingya Müslü­manlarının maruz kaldıkları katliamlarla gündeme gelen bölgenin yakın tarihini, Hint asıllı uzman tarihçi Feroz Ahmad’la konuştuk.

    Myanmar’dan Bangladeş’e…

    Myanmar’ı Bangladeş’ten ayıran Naf Nehri üzerinde Arakan Müslümanları. BM’ye göre göçe zorlanan insanların sayısı 1 milyona yaklaşıyor.

    Hint Altkıtası’nda 1947’deki bölünmeye kadar coğrafi ve kültürel olarak nasıl bir görünüm vardı?

    Bugün Hindistan, Pakistan, Nepal ve Bangladeş’i kapsa­yan altkıta esas olarak Hin­dular/Sihler ve Müslüman­lar olarak bölünmemişti. Hindu ve Müslümanlar ka­rışık olarak birlikte yaşıyor­lardı ve azınlıkta olan Müs­lümanlar -ki bu topraklara baktığımızda bugün % 30-35 gibi bir oran çıkmakta- ne­redeyse tüm bu coğrafyaya yayılmışlardı. Kuşaklar ve yüzyıllar boyunca bölgeler dinî farklılıklara göre de­ğil, dil ve kültürlere göre şe­killenmiş ve ayrılmıştı. 20. yüzyıla gelindiğinde ise dinî ayrımlar keskinleşti. Tüm Hindistan’ı temsil ettiğini iddia eden Indian National Congress (INC) ile azınlık olduğu için Müslümanlar’ın hak ve hukuk olarak ezilebi­leceğini ve onların hakkını koruyacağını söyleyen All Muslim League (AML) iki önde gelen siyasi partiydi. Bu partiler daha sonra bö­lünmenin iki önemli aktörü oldular.

    Peki, bölünmeye giden yolda bu iki partinin rolü neydi; birarada kalabilmek için gayret sarfedildi mi?

    Bu partileri anlamak için li­derlerini iyi tanımamız ge­rekiyor. Bir yanda (INC) güç­lü, merkeziyetçi, Hindistan’ın birliğine inanan Jawaharlal Nehru ile Hinduluk’u siyasi­leştiren, neredeyse bir Hindu azizi gibi yaşayan ve kendini lanse eden Mahatma Gand­hi (ki o da tek bir Hindistan Devleti’ne inanmaktaydı); di­ğer yanda ademimerkeziyetçi, otonom bölgeleri ve Müslü­manlar’ın haklarının anaya­sal olarak korunmasını talep eden Muhammed Ali Jinnah. Müslüman fakat Sünnî olma­yan Jinnah seküler bir isimdi, ancak azınlıktaki Müslüman­lar’ın Hindu yönetiminde­ki bir sistemde haklar açısın­dan problem yaşayacaklarını düşünüyordu. Jinnah siyasi çekişmelerden dolayı gittiği İngiltere dönüşünde (1934), Müslümanlar’ın çoğunlukta bulunduğu bir Pakistan ku­rulması gerektiğini savunma­ya başladı. Britanya da yakın gelecekte altkıtadan çekile­ceğini öngörebildiğinden ve bu coğrafyada güçlü ve birlik içerisinde bir Hindistan iste­mediğinden (ki buna dilenirse böl-yönet de denilebilir), ken­disine müttefik olabilecek bir Pakistan’a sıcak bakıyordu. Bu stratejide başarılı da oldular. 2. Dünya Savaşı sırasında Bri­tanya’nın kolonisi olan Hin­distan’da INC ve Hindu’lar İn­gilizler’i desteklemezken; Jin­nah liderliğinde All Muslim League (AML) ve Müslüman nüfus Britanya’yı destekledi.

    Savaş bittikten sonra Bri­tanya artık kolonilerini elde tu­tabilecek güçte değildi; en bü­yük kolonisi olan Hindistan’dan da bu nedenle çekilecekti. Ya­pılan Bakanlar Kurulu Komis­yonu Planı (Cabinet Mission Plan – 1946) Haziran 1948’de buradan çekilmeyi, öncesinde de (1946) seçimlerin yapılma­sını öngörüyordu. INC seçim­lerde AML kaşısında büyük bir üstünlük kazandı. Bunun so­nucu olarak INC, Müslüman­lar’ın da kendisini destekledi­ğini ve merkezin güçlü olduğu tek bir Hindistan’ın mümkün görüldüğünü söylemeye baş­ladı. Bu iddia Müslümanları ve AML’yi daha da çok korkut­tu. Jinnah da gücünü göster­mek adına tüm Müslümanlar’ı eylemler yapmaya çağırdı (Di­rect Action Day– 1946). Tüm ülkede gerçekleşen bu eylem­ler sırasında birçok katliamlar yaşandı; bunların en büyüğü ise Bengal-Kalküta’da gerçekleşti. İngilizler problemlerin büyüdü­ğünü görünce, altkıtayı terkediş tarihlerini daha erkene, 1947’ye çektiler.

    Az zamanda çok zayiat Hintli askerî kurmaylar Mareşal Arjan Singh (üstte solda) ve JN Chaudhuri (üstte sağda), ateşkes sonrasında Yeni Delhi savunma karargahında, 23 Eylül 1965.

    Bu çekilme sırasında ve sonrasında neler yaşandı? Neredeyse iki yüzyıl süren Hindistan’daki İngiliz yönetimi nasıl sona erdi?

    Yaşanan olaylar sonrasın­da artık tek bir Hindistan’ın olamayacağı gözlenmektey­di. Tüm taraflar Londra’dan tayin edilen Hakim (barister) Radcliffe’in çizeceği sınırla­ra razı olmayı kabul etti. Buna göre Müslümanlar’ın yaşadı­ğı yerler Pakistan, Hindular’ın yaşadığı topraklar Hindis­tan olacaktı. Burada bulunan prenslikler de insiyatifleri doğrultusunda iki devletten birine katılacak veya bağımsız kalacaktı. Aslında bu müm­kün değildi, zira tüm bölge­lerde Hindu ve Müslümanlar karışık bir şekilde yaşamak­taydı. Tarih boyunca bölgesel bölünmeler kültürel ve dilsel olmuştu. Bunun en çarpıcı ör­nekleri nüfusun yoğun olduğu altkıtanın kuzeydoğu ve ku­zeybatısında, yani Pencap ve Bengal bölgelerinde görülmek­teydi. “Radcliffe Sınırları”na göre Pencap da Bengal de doğu ve batı olarak ayrılacaktı. Batı Pencap ve Doğu Bengal, Pakis­tan’da kalacak; diğer bölgeler ise Hindistan’ın olacaktı. İki ülkenin de bağımsızlıklarını kazanmaları sonrası bu yapay bölünmeler büyük trajedilere sebep oldu.

    1948’deki ayrışmada Müslümanlar Yeni Delhi’den güçlükle kaçmıştı.

    1947’de Britanya’nın çekil­mesi sonrası siddet ve huzur­suzluk arttı. İki ülke arasında büyük gruplar halinde göç­ler-nüfus transferleri başladı. Hindu ve Müslümanlar’ın bera­ber yaşadığı yerlerde kundakla­ma ve karşılıklı her türlü şiddet görülürken, göç etmeye çalışan­lar da hastalıklardan ve yolda yapılan saldırılardan muzdarip­ti. İki tarafta da insanlar şiddet olaylarından dolayı göçetmeye zorlanıyordu. Pakistan’da, Hin­dular’ın terkettiği yerlere Müs­lümanlar, Hindistan’da Müs­lümanlar’ın terkettiği yerlere Hindular ve Sihler el koyuyor­du. Diğer yandan göçün tek se­bebi bu şiddet olayları değildi. Özellikle bulundukları ekono­mik durumdan memnun olma­yan Müslümanlar yeni kurulan devlette (Pakistan’da) fırsatlar olabileceğini düşünerek bu ül­keye göç ediyorlardı. Yeni kuru­lacak bürokraside de birçok po­zisyonlar olacaktı.

    Bu göçleri ve yerleşim yerlerindeki saldırıları önleyebilecek, asayişi sağlayabilecek bir devlet kontrolü yok muydu?

    Burada değil bir devlet kont­rolünden, organizasyon ola­rak bir devletten bile söz ede­meyiz; zira yüzyıllar boyunca devletin önemli kademeleri ve sorumululuk İngiliz bürok­ratların elindeydi. Onların çe­kilmesi ile bu sorumlulukları hakkıyla üstlenebilecek pozis­yonlar boş kaldı.

    Siz Hindistan topraklarında kalan Delhi’de Müslüman bir ailede doğdunuz. Aileniz neden Müslümanlar için kurulan Pakistan’a yerleşmeyi düşünmedi?

    Babam, ibadetlerini yerine ge­tiren bir Müslüman’dı ve aynı zamanda seküler bir insan­dı. Kendisine niye gitmediği­ni sorduğumuzda, Pakistan’ın Müslümanlar için de olsa bi­zim için sonuçta yabancı bir ülke olduğunu ve herşeyin kendilerine yabancı olacağını, bu nedenle avukatlık yaptığı ve yaşadığı Delhi’den ayrılmak istemediğini söylerdi. Böyle­ce ailesiyle beraber bu şehirde kaldı.

    Özgür Keşmir için Müslüman lider Jinnah, ‘Özgür Keşmir’ için Müslümanlar’ı eylemler yapmaya çağırmıştı. Tüm ülkede gerçekleşen bu eylemler sırasında birçok katliamlar yaşandı; bunların en büyüğü ise Bengal-Kalküta’da gerçekleşti (1946).

    İki ülke arasındaki bu göçler ne kadar daha sürdü ve yeni kurulan devletler sizce ne kadar başarılı olabildi?

    Hindistan kayıtlarına göre ye­di yıl daha, 1954’e kadar sür­dü. Göçler sırasında -rakamlar tam olarak bilinmemekle be­raber- yüzbinlerce insan öldü. Rakamlar hakkında hâlâ bir­çok spekülasyon bulunmakta, zira kayıtlı hiçbir şey yok. Hindistan’da Nehru her ne kadar merkezî yönetimin güçlü olmasını ve tek dilli bir ülke­yi savunmuş olsa da, bence iyi bir siyasi lider olarak, baskılar karşısında bu söylemlerinden vazgeçti; 1954’te yerel yönetim­leri güçlendirdi ve yerel dillerin kullanılmasını kamusal alanda serbest bıraktı. Müslümanlar için kurulan fakat seküler bir devlet olan Pa­kistan ise (okurların Jinnah’ın her dinden kişinin ibadetleri­ni yapmakta özgür olduğunu bellirttiği ülkenin kuruluş ko­nuşmasını okumasını tavsiye ederim) Jinnah’ın erken vefatı (1948) ile zor bir duruma gir­di. Bu noktada Türkler’e hep şu örneği vermekteyim: Farzedin ki Atatürk, cumhuriyetin ila­nından bir yıl sonra öldü. Genç cumhuriyetin ne halde olabile­ceğini düşünebiliyor musunuz? Pakistan’da ise Jinnah’ın ölümü sonrası ülkenin ne hale geldiği­ni biliyoruz. Önce asker yöneti­mi devraldı, sonrasında ise dinî gruplar. Ülke tamamen Batı’ya bağımlı hale geldi; tam da İngi­lizler’in altkıtayı bölerken tah­min ettikleri gibi.

    Tek Hindistan mümkün değildi “Yaşanan olaylar sonrasında artık tek bir Hindistan’ın olamayacağı gözlenmekteydi”.
    Cem Akoğul sordu, uzman tarihçi Feroz Ahmad yanıtladı.

    Bugün Myanmar’da Rohingya Müslümanları’na karşı şiddet uygulanmakta. Bunu da Hindistan’ın bölünmesi ile oluşan problemlerden biri olarak görebilir miyiz?

    Myanmar ya da eski adıyla Burma, İngiliz Hindistanı’na bağlı bir bölgeydi. 1947’de İn­gilizler’in Hindistan’dan çe­kilmesinden 10 yıl kadar önce, 1937’de, yine Britanya’ya bağ­lı kendi anayasası da olan bir koloni statüsüne kavuşmuştu. 1948’de ise Britanya’nın bura­yı terketmesi sonrası tam ba­ğımsızlığına ulaştı. Myanmar’daki Rohingya Müslümanları kuşaklar boyun­ca ve yüzyıllardır orada yaşa­maktalar. Myanmar Devleti’nin ya da Myanmar’daki insanla­rın çıkıp Müslümanlar’ın ken­di vatandaşları olmadıklarını söylemesi, insan haklarını ihlal etmektir. Aynı şekilde onları bu sebeple Bangladeş’e doğru sür­mek de insan haklarının ihlali­dir. Bangladeş de biliyorsunuz, 1947’de kurulan Pakistan’ın do­ğu kısmıdır (Doğu Bengal’i kap­sayan) ve 1971’de siyasi neden­lerden Pakistan’dan ayrılarak yine Müslümanlar’ın çoğunluk­ta bulunduğu bir devlet olarak kurulmuştur. Tabii ki Burma’da tarih içe­risinde, uzak geçmişte veya Burma’nın da içinde bulunduğu Hindistan’ın tek bir siyasi yapı olduğu İngiliz yönetiminde, bu­gün Bangladeş dediğimiz top­raklardan gelmiş Müslümanlar olabilir; fakat bu insanlar Bur­ma’nın/Myanmar’ın yüzyıllar­dır bir parçasıdır. Bugün orada yaşananlar ise gerçekten büyük bir trajedi. Myanmar Devleti de uzun se­neler askerî cuntalar tarafından yönetilmiş her bakımdan çok zayıf bir devlet. Myanmar’da nüfusun ço­ğunluğu bilindiği gibi Budist. Bu insanlar dinlerinden ötürü ba­rışsever ve şiddet karşıtı olma­lı diye düşünüyoruz. Esasında böyle yaparak dinler hakkında mitler de oluşturuyoruz; bazı dinler şiddete eğilimlidir, ba­zıları da şiddet karşıtıdır gibi. Gerçekte ise böyle bir ayrım ya­pamayız.

    Rohingya Müslümanları’nın tam olarak nereden geldiği­ni bilmiyorum. Dilleri Bangla­deş’teki Bengal dilinin bir leh­çesi mi, bu iki dil arasında bir dilsel bağ var mı yok mu konu­sunda da bir fikrim yok. Fakat bilinen ve bildiğim bir şey var­sa, bu insanların yüzyıllar önce oraya yerleştiği ve bugün bizim de şahit olduğumuz büyük tra­jedi. Hindistan’ın bölünmesi ile yaratılan birçok küçük devlet var. Bunlar tarihte işlevini yi­tiren Hindistan’ın parçalarıy­dı: Nepal, Myanmar gibi. Bugün olanları da Hindistan’ın bölün­me sürecinin esasında bitmedi­ği ve sürecin devam ettiği şek­linde görebiliriz ve yorumlaya­biliriz.

    İnsan haklarının açık ihlali

    Myanmar’daki Rohingya Müslümanlarının kuşaklar boyunca orada yaşadıklarını belirten Feroz Ahmad, onların Bangladeş’e doğru sürülmelerini insan haklarının açık ihlali olarak niteliyor.

  • Napoléon’un en sadık askerleri: Memlûk Bölüğü

    Napoléon’un en sadık askerleri: Memlûk Bölüğü

    Napoléon Bonaparte’ın İngiliz etkisine karşı Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de hükümranlık girişimi, 18. yüzyıl sonundaki Mısır Seferi’yle başladı. Osmanlı topraklarında olsa da Mısır’da fiili idare yönetici-asker sınıf olarak hâlâ Memlûklerde idi. Sefer askerî açıdan çok başarılı olamayacaktı ama, Memlûk süvarileri giderek Fransız ordusunun gözbebeği haline gelecek, antik Mısır kültürünün hazineleri ilk kez anlaşılacaktı.

    Bir dönemin ünlü askerî-yönetici güçleri olan Memlûkler ile yeni kurulmuş Fransız Cumhuriyeti’nin yollarının kesişmesi, dâhi bir general ve onun büyük hayalleri sayesinde olacaktı. Fransız Devrimi sürüyor genç cumhuriyet çalkantılı günlerinden kurtulmak için bir çıkış yolu arıyordu. Henüz 24 yaşında general olan yetenekli ve hırslı bir asker, Korsikalı Napoléon Bonaparte, ülkeyi yönetmekte olan Halk Güvenliği Komitesi’nin ve daha sonra onun yerini alacak olan Direktuvar’ın (1795-1799) dikkatini çekmişti. İtalya Seferi’nden başarıyla dönmüş olan Napoléon’un orduda ve politikacılar nezdinde önemli bir şöhreti vardı. Bunun dışında özellikle cumhuriyete ve Robespierre’e desteğini bazı yayınlarla ilan etmişti. Böylesine başarılı bir askerin siyasetle ilgilenmesi, dönemin bazı politikacılarının gelecekteki bir askerî diktatörlükten endişelenmesine de yol açıyordu.

    Napoléon’un hem kendisi hem de Fransa için büyük hedefleri vardı. Bunların en önde geleni ise dönemin yegane süper gücü Britanya’yı altederek Fransa’yı onun yerine geçirmekti. Bu birçokları için imkansızdı; zira Britanya en büyük deniz gücüne birine sahip iken, devrimden çıkmış Fransa’nın bununla yarışabilecek bir donanması yoktu. General Bonaparte, bu hedefi için ilk adımı iki aylık bir plandan sonra attı. İngilizlerin Hindistan’a kadar uzanan ticaret yolunun Akdeniz’de önemli istasyonları vardı: Cebelitarık – Malta – Kıbrıs – Mısır. Bunlardan son durak olan Mısır, hem ticaret yolu için hem de pamuk üretimi açısından en canalıcı olanıydı. Bu sebeple Bonaparte buraya bir sefer düşündü; böylece Fransızların yolu Memlûklerle kesişecekti.

    Direktuvar da Napoléon’un bu seferini desteklemekteydi; çünkü orduda ve siyasette bu kadar etkin bir askerin başkentte değil de uzak bir yerde seferde olması çok daha güvenliydi . Fransız ordusu, Malta’yı Hospitalier Şövalyeleri’nden alarak 1 Temmuz 1798’de İskenderiye’ye ulaştı. 13 Temmuz’da Şubra Kit’te Murat Bey komutasındaki Memlûklerle Napoléon’un ordusu karşı karşıya geldi. Mısır toprakları o dönemde Osmanlılara ait olsa da, fiili idare yönetici-asker sınıf olarak hâlâ Memlûklerde idi.

    Aslında bu Memlûklerle Fransızların ilk karşı karşıya geldiği savaş değildi, Mısır Seferi’nden tam 549 yıl önce, Aziz Louis olarak da bilinen IX. Louis, yedinci Haçlı Seferi sırasında Memlûklere yenik ve esir düşmüş, ancak fidye karşılığı ülkesine dönebilmişti; fakat tarih bu sefer tersi yönde seyrediyordu. Bonaparte 21 Temmuz’da gerçekleşen Piramitler Muharebesi’nde Memlûkleri kısa bir sürede ve ezici bir şekilde mağlup ederek Kahire’ye ulaştı.

    Bu savaş sırasında Memlûk süvarilerinin bazı özellikleri general Bonaparte’ın dikkatini çekmişti: Ölümden korkmadan gözü kara bir şekilde hücum etmeleri, bu sırada atlarını ve kılıçlarını çok iyi kullanmaları ve üstlerine gösterdikleri sadakat. En az beş yüz yıllık bir askerî geleneğe sahip olan, daha çok Kafkasya ve civarında bulunan farklı etnik kökenlerden gelen kölelerden devşirilen bu askerî grup, Osmanlı Devleti’nin ülkelerini fethetmesinden sonra bile idareyi ellerinde tutmuşlardı. Yine böyle bir devşirme kölemen olan Memlûk Rüstem Rıza (17831845), Napoléon’un Kahire’ye girmesinden sonra Şeyh El-Bekri tarafından kendisine hediye olarak sunulmuştu. Bu hediye Bonaparte’ın Memlûk muhafızlarından ilki ve kendine en yakını olacaktı.

    Piramitler Muharebesi: Napoléon Kahire’de Napoléon, ticaret yolu ve pamuk üretiminde İngilizlerin önüne geçmek için Mısır’ı hedefleri arasına aldı. Piramitler Muharebesi’nde Memlûklerin Fransızlara karşı gösterdiği cesaretten etkilendi.

    Rüstem Rıza’nın hayatı da klasik bir Memlûk gibi başlamıştı. 1888’de ölümünden sonra yayımlanan ve o dönemin çok okunan kitaplarından olan anılarında yazdığı gibi, Gürcistan’da Ermeni bir aileye doğmuş, fakat çocukken bir savaş sonrasında köle yapılmış, İstanbul’da köle pazarında satılmış ve Kahire’ye getirilmişti. Sala Bey tarafından Memlûk olarak yetiştirilirken 15 yaşında Napoléon’a sunulmuştu. Yaşamının bundan sonrası ise bir Memlûk askerinden çok farklı seyredecek 1799’da Paris’e getirildikten sonra hem Napoléon’un en sadık koruması hem de dönemin renkli simalarından biri olarak nam salacaktı. Rüstem Rıza efendisine o kadar yakındı ki gittikleri her yerde onun odasının önüne kurulan küçük bir yatakta uyur, bir davete gidildiğinde efendisinin susuzluğunu gidermek üzere elinde gümüş kadehte konyak ile hazır bulunurdu. Ayrıca savaş sırasında çarpışmalara katılmaz, karargahta Napoléon’un yanında olurdu.

    Bonaparte’ın Mısır Seferi çok başarılı olmasa da, sefer dönüşünde büyük bir şöhrete kavuşmuştu. Bu şöhretin verdiği güven ve siyasi bağlantılarla bir darbe gerçekleştirerek (18 Brumaire) Direktuvar yönetimini ortadan kaldırmış ve yerine üç yönetici konsülden oluşan bir sistem getirmişti. Kendisi ise “Birinci Konsül” olmuştu. Bu sırada Mısır’da bıraktığı General Kleber ve Albay Serra, bir mektupla Napoléon’a yerel güçlerden bir birlik kurmayı teklif etti. Bundan kastettikleri Suriyeli yeniçeriler ve Memlûklerdi. Özellikle Memlûklerin Napolyon’un özel koruması olmayı çok istediklerini ve Fransız ordusuna bağlılıklarını bildirdiklerini yazısında belirtti. Böylece Rüstem Rıza ile başlayan süreç bir kişiden bir bölüğe dönüşecekti.

    Muharebede Memlûk damgası Napoléon iktidarı ele aldıktan sonra Albay Serra komutasında bir Memlûk birliği yarattı. Memlûk süvarileri Austerlitz Muharebesi’ne (1805) damgasını vuracaktı.

    Napoléon’un talebi doğrultusunda ilk önce Serra komutasında özenle seçilecek yüz kişilik bir bölük oluşturuldu (1800). Silah ve üniformalar Fransız üretimi olmasına rağmen tamamen Memlûk askerlerinin ihtiyaç ve adetlerine göre ve Cumhuriyet Ordusu’nun bir parçası oldukları belli olacak şekilde düzenlenmişti. Yine aynı yıl General Ménou tarafından aynı askerlerden bir süvari alayı kurularak bu alaya Cumhuriyet Memlûkleri adı verildi. Memlûk çılgınlığı daha bu askerler Fransız topraklarına gelmeden başlamıştı. “A la Mamelouk” stili Paris sosyetesinde moda olurken, kadınlar başlarına büyük türbanlar (bu kelime tülbent kelimesinin Fransızca’daki bozulmuş haliydi) ve şallar sarmaya başladı. Orduda bile bazı bölükler üniformalarını Memlûklere benzetirken, Napoléon’un yakın çevresi de Mısır’dan getirilmiş Memlûk korumalar ile gezmeye başladı. Bu çılgınlık Fransa’nın Mısır’dan çekilmesiyle artacaktı.

    1801 yılına gelindiğinde işler Mısır’da Fransızlar için artık iyiye gitmiyordu. Britanya Ordusu, Ménou’nun birliklerini İskenderiye Muharabesi’nde mağlup ederek Fransa’nın buradaki varlığını sona erdirdi. Savaş sonrasında imzalanan İskenderiye Mütarekesi ile Fransızlar ülkelerine geri çekiliyordu. Bu anlaşmadaki bir madde ile Memlüklere Fransız anavatanına gitme serbestisi sunuldu ve böylece 400’e yakın Memlük Marsilya ve Toulon limanlarından Eski Kıta’ya geldi. General Rapp, Napoléon’un emriyle gelen Memlükler’den 240 kişilik bir süvari alayı oluşturdu. Sonra bu sayı yaşlılık ve sıkı askeri eğitime uyum sağlayamayan askerlerden dolayı 150’ye indirildi. Bu alayın adı artık “Konsül Muhafız Alayı” olmuş ve Napoléon’un özel muhafız birliğine dönüşmüştü. 1804’te ise Napoléon imparator olunca bu alayın ismi yine değişerek “Mamelouks de la Garde Impériale” oldu.

    Fransa’ya gelişlerinden 1804’e kadar daha çok Melun garnizonunda askerî eğitim alan Memlûkler, bundan sonra birçok sefere katılacak ve belirleyici roller oynayacaklardı. Bunlardan ilki Rusya ve Avusturya’nın başını çektiği koalisyona karşı yapılan Austerlitz Muharebesi’ydi (1805). Bu muharebede Memlûk avcı süvarileri, Rus süvarilerini geri çekilmeye zorlayacaktı. Daha sonra Prusya Seferi’nde Jena ve Auerstadt Muharebeleri’nde bulunamamalarına rağmen, Prusya Kralı Friedrich Wilhelm’in Rusya’ya sığınması ile Ruslara karşı dondurucu kışta Eylau’da gerçekleşen muharebede (1807) Memlûkler savaşın gidişatını etkileyerek Fransa’ya taktik bir galibiyet kazandıracaktı.

    Memlûk emireri: Rüstem Rıza Kahire şeyhi El-Bekri tarafından Napoléon’a hediye edilen ilk Memlûk, Rüstem Rıza’ydı. Napoléon’un en sadık koruması ve en yakın adamı oldu. Napoléon, Ratisbon (Regensburg) Muharebesi’nde yaraladığında yanında Rüstem Rıza’nın da olduğu bir illüstrasyon.

    Memlûklerin en bilinen ve görünür olduğu olay ise Madrid’de Dos de Mayo Ayaklanması’nın bastırılması idi (1808). Napoléon’un İspanya Kralı VII. Ferdinand’ın yerine kardeşi Joseph Bonaparte’ı getirmesi ile başlayan Madrid’deki ayaklanmalar içinden çıkılmaz bir hal aldığında, Joachim Murat (Murat, Fransa’da bir kasaba ismi) komutasındaki Memlûk süvarilerinin de olduğu birlikler bu karışıklığı bastırmakla görevlendirildi. Uzun yıllar Müslüman yöneticilerin idare ettiği İber Yarımadası’nda sarıklı askerler o dönemi hatırlatıyor, özellikle koyu Katolik olan İspanyollarda bu durum bir infial yaratıyordu. Bu sebeplerden dolayı halkın tepkisi daha da artmıştı. Siviller gördükleri yerlerde Memlûk süvarilerine saldırıyordu. Memlûklerse bu tepkilere daha sert karşılık veriyordu. Ressam Francisco Goya da Memlûkleri bu ayaklanmaları bastırırken gösteren ünlü tablosunu yine bu olayların etkisiyle yapmıştı. emlûkler tekrar toparlanabilmek ve yeni görevlendirmeler için Melun Garnizonu’na çağrıldı. Bu sefer hedefte Avusturya’nın başını çektiği “Beşinci Koalisyon” vardı. “Grande Armée” ile Beşinci Koalisyon ordusunun karşı karşıya geldiği Wagram’da (1809) Memlûkler yine kritik roller üstlendi. Fransız Ordusu bu savaştan başarıyla ayrılırken, Memlûkler de İspanya’daki görevlerine geri döndü; fakat bu kısa süreli olacaktı.

    O güne kadar sayısız zafer kazanan Napoléon’un sonunu hazırlayacak olan Rusya Seferi’nden (1812) sonra Memlûk Bölüğü de eskisi gibi olmayacaktı. 109 Memlûk süvarisinin katıldığı sefer başarısızlıkla sonuçlanınca, ordu geri çekilirken Don Kazaklarının günümüz terminolojisiyle gerilla taktikleri, açlık ve soğuklar birçok Memlûk askerinin de ölümüne sebep oldu. Bu geri çekilme sırasından Don Kazaklarının imparator ve muhafızlarına yaptığı bir ani saldırıda Napoléon’un hayatını yine onlarla çarpışan Memlûk süvarileri kurtaracaktı. Memlükler artık Doğu’dan gelecek askerler ile takviye edilemiyordu; bunun yerine Fransızlar, Almanlar, İtalyanlar ve Belçikalılar da Memlûk Bölüğü’ne alınmaya başlandı (1813). Bu yeni bölüğe Genç Muhafızlar, eski bölüğe de Eski Muhafızlar adı verildi. Eski Muhafızlar artık savaşlarda çarpışmalara katılmıyor, sadece imparatora eskortluk ediyorlardı. Genç Muhafızlar sarıklarıyla eski bölük askerlerine benziyor olsalar da, farklı renklerden oluşan üniformalarıyla onlardan ayrılıyorlardı.

    Fransız Ordusu’nun kötü gidişatına parelel olarak yeni kurulan bu bölük de Prusya’da başarısızlığa uğradı. Neredeyse Fransa dışındaki tüm Avrupa ülkelerini kapsayan “Altıncı Koalisyon”, Napoléon’u Paris’te kıstırdı. Bu sırada bile eski Memlûk Bölüğü savaşın ve Napoléon’un kaderini değiştiremese de önemli başarılar elde etti.

    Mağlubiyet sonrası Napoléon, Paris Antlaşması ile İtalya yakınlarındaki Elba Adası’na sürüldü. Paris’e getirildiği günden beri Bonaparte’ın gölgesi gibi yanından hiç ayrılmayan Rüstem Rıza Elba’ya efendisi ile gitmese de, sekiz Memlûk askeri imparatorlarını yalnız bırakmayıp onunla adaya gitti. Bunun dışında Fransa’da kalan bazı Memlûk askerleri, ilk Bourbon Restorasyonu sonrası kraliyet birliklerine katıldı; bazıları da emekli olarak Marsilya’daki mülteci gruplarına karıştı. Yılmaz bir kişiliğe sahip olan Bonaparte kısa bir süre içerisinde Elba’dan firar etti ve ana karaya ayak basmasından sonra gittikçe büyüyen bir orduyla Paris’e yürüdü. Yeni kral XVIII. Louis kendisine verilen siyasi desteğin zayıflığını anlayarak Belçika’ya kaçtı. Paris’te yeni imparatorluk ordusu oluşturulurken Memlûk Bölüğü de yeniden kuruldu; bu bölük eskisi kadar geniş olmasa da 130 kişiyi bulmuştu.

    Napoléon, ordusundaki Memlûklerle beraber Belçika’ya girdi fakat Waterloo Muharebesi imparatorluk Fransa’sının ve kendisinin sonunu getirecekti. Waterloo yenilgisinin ardından bu sefer St. Helena Adası’na sürüldü. Bourbon Hanedanı’nın tekrar tacı ele geçirmesiyle (İkinci Restorasyon – 1815) “Beyaz Terör” adı verilen cadı avı başladı; tüm Bonapartistler monarşistlerin hedefindeydi. İmparatorun sadık muhafızları Memlûk Bölüğü de kralcıların hışmına uğruyordu. Neredeyse Napoléon yönetimiyle özdeşleşmiş Memlûkler, bulundukları Marsilya’da ve Melun’da öfkeli Bourbon yandaşları tarafından öldürüldüler.

    Yeni kral XVIII. Louis hem karışıklıkları engellemek hem de bu bölük askerlerini cezalandırmak için kalan 90 kadar Memlûk’u Cannes’ın karşısındaki Ste. Marguerite Adası’na sürdü; fakat bu muameleye dayanamayan büyük bir grup aileleriyle Mısır’a döndü (1817); ancak bu sefer de buradaki Türkler, Memlûkler savaşlar sırasında Fransızlar’ın yanında yer aldı diye onları rahat bırakmayacaktı. Tekrar Marsilya’ya dönen Memlûkler’e Fransızların öfkesi artık dinmişti. Eski muharip olarak tekrar maaş almaya başlayan bu askerler Fransa’da yaşamaya devam etti hatta çocukları da kraliyet ordusuna katılmaya başladı.

    İade-i itibarları ise I. Napoléon’un yeğeni III. Napoléon kendini imparator ilan ettikten sonra gerçekleşti (1852). III. Napoléon, amcasının seferlerine katılmış olan gazileri St. Helena Madalyası ile yüceltirken kendi yönetiminin meşruluğunu da sağlamış oluyordu. Ancak bu madalyaları 1813’te kurulan “Memlûk Genç Muhafız Alayı”ndan ömrü yeten sadece birkaç kişi alabildi.
    Tarihin en önemli askeri birliklerinden olan ve devletler kuran “Doğulu” Memlûkler, savaş alanlarında son hizmetini bir “Batılı” ülkeye, Fransa’ya verdi. Napoléon, Avrupa’da tarihin seyrini değiştiren birçok zafer kazanırken en yakınında hep Memlûkler oldu. Memlûkler’in cephede göstermiş olduğu başarılar Avrupa’nın kültürel, siyasi ve askerî tarihinde silinmez bir iz bıraktı.

    CEZZAR AHMET PAŞA VE SIR SIDNEY SMITH

    Akka da İngiliz desteği de vardı

    Napoléon’un az sayıdaki yenilgilerinden biri de 1799’daki Akka kuşatmasındaki başarısızlığı sonucu gerçekleşmiştir. Eski parlak günlerinden uzak Osmanlıların kuşatmayı püskürtmesi ile gelen Akka’daki zafer ise bizim için bir övünç kaynağı olmuştur. Peki bu zaferi Osmanlı ordusu tek başına mı kazanmıştı?

    Akka’daki bu galibiyet, sadece Cezzar Ahmet Paşa ve emrindeki askerlerin direnci ile sağlanmamıştı. Britanya’nın Akka’nın savunulmasındaki katkısı belirleyici rol oynamıştır. Savunma sırasında (Amiral Nelson’un Britanya donanmasındaki rakibi olan) Komodor Sir Sidney Smith’in hem kalenin güçlendirilmesindeki yardımları hem de savaş gemilerinin top atışları ile Fransız askerlerini yıpratması, Napoléon’un orduyu Mısır’a çekmesine yol açtı. 1796’da Britanya için Paris’te istihbarat topladığı ve Fransız donanmasının bazı gemilerini sabote etmeye çalıştığı için hapse düşen, daha sonra 1798’de Temple hapishanesinden monarşist (ve devrim sonrası İngiliz Ordusu’na katılan) Antoine de Phélippeaux sayesinde kaçan Sir Sidney Smith, Bonaparte’ın birçok seferde daha karşısına çıktı. Bonaparte, ileride kendisi için şu ifadeyi kullanacaktı: “Kaderimi bu adam yüzünden ıskaladım!”.

    Cezzar Ahmet Paşa

    NAPOLEON’UN SEFERİ VE HİYEROGLİF’İN KEŞFİ

    Rosetta Taşı: Bilimin ‘Reşit’ olduğu buluş

    Napoléon’un Mısır Seferi’ne 151 kişilik bir bilim insanları grubu da katılmıştı. Reşit (Rosetta) şehri yakınında bulunan meşhur taş sayesinde antik Mısır dili 23 sene sonra çözülecek; hiyeroglif ve ejiptolojinin ortaya çıkmasıyla, antik diller ve dönemler konusunda büyük bir bilgi ve ilerleme sağlanacaktı.

    Hiç şüphesiz ki Napoléon’un kendisi, fikirleri ve eylemleri Aydınlanma Çağı’nın ürünleriydi. Bunun açık göstergelerinden biri de Mısır Seferi’ne kalabalık bir bilim heyetinin katılmasıydı. Bu sefere katılan bilim insanı ve sanatçı sayısının böylesine yüksek olması tarihte bir ilkti. 151 kişilik bu grubun içinde mühendislerden matematikçilere, kimyagerlerden astronomlara çeşitli alanlarda uzman kişiler bulunmaktaydı. Bunlardan küçük bir bölümü Institut de France’dan birbirini tanıyan ve kendilerini alanlarında ispatlamış önemli Fransız bilimciler iken, çoğunluk genç akademisyenlerden oluşmaktaydı.

    Napoléon birçok anlamda kendisine örnek aldığı ve seferlerine (hocalarından Aristoteles’in de etkisiyle) filozoflardan oluşan bir heyetle çıkan Büyük İskender’in kurduğu İskenderiye şehrini Mısır Seferi’nin başlangıç noktası almıştı. Bu seferde bilim insanları ve sanatçılardan esas olarak beklenen, topografyanın, şehir ve kalelerin haritalandırılması, kalelerin inşası ve güçlendirilmesi, Mısır’da halihazırda bulunan malzemelerin tespit edilerek ordunun yaşamsal ve askerî ihtiyaçlarının giderilmesiydi. Bunların yanında diğer önemli bir hedef, doğuya giden ticaret yollarını değiştirecek olan Süveyş Kanalı’nın inşası için fizibilite yapılmasıydı (kanalın inşası yaklaşık 70 yıl sonra yine bir Fransız olan Ferdinand de Lesseps tarafından, III. Napoléon’un yönetimi döneminde gerçekleştirecekti).

    Mısır Seferi ve Rosetta Taşı Üç yazı sistemli ve çift dilli Rosetta Taşı (altta) ve Champollion’un not defteri (tıpkı basımı). MÖ 196 Ptolemaios hanedanı döneminden kalma granit, 23 yıl sonra Champollion’un deşifresi ile beraber antik dünyaya ışık tuttu, tarihin en önemli keşiflerinden oldu.

    Seferde kazanılan zaferlerin ardından bilim heyeti de önemli çalışmalar gerçekleştiriyordu: Gaspard Monge, Fransa’da iken geliştirdiği “tasarı geometri” ile çok hızlı bir şekilde ve doğru ölçülerle şehirleri ve kaleleri haritalandıracak; bugün kullandığımız kurşun kalemin de mucidi olan Nicolas-Jacques Conté, Kahire’nin üzerinde balonlarla deneme yapacak; barut üretimini hızlandıran metodları bulan kimyager Claude Bethollet, Mısır’da iken endüstride kullanılan soda ile ilgili önemli buluşlar yapacak; daha sonra Louvre Müzesi’nin (bir dönem ismi Musée Napoleon idi) başına geçen ünlü sanatçı/arkeolog Vivant Denon tüm sefer boyunca (sıcak çatışma anlarında bile) tarihî eser ve harabelerin eskizlerini çıkaracak ve Mısır’da yaptığı gözlemlerle matematikçi Joseph Fourier ısı üzerine önemli çalışmasını yayımlayacaktı (théorie analytique de la chaleur). Fakat Mısır’daki en önemli keşfi sefere katılan bu ünlü bilim insanları değil Reşit (Rosetta) şehri yakınlarındaki Julien Kalesi’nde (Kayıtbay Kalesi) güçlendirme işi yapan henüz 18 yaşındaki mühendis Pierre-François Bouchard gerçekleştirdi. Bugün Rosetta Taşı olarak bilinen ve Antik Mısır’ın yazısı hiyerogliflerin çözülmesini sağlayacak taşın üzerine yazılmış çift dilli metin, ejiptoloji (Mısırbilim) konusunda çığır açtı. MÖ 196 Ptolemaios hanedanı döneminden kalan bu granit taşın üzerine, antik Mısır dili hiyeroglif ve demotik yazıyla yazılmış, altına da metnin (antik) Yunancası eklenmişti. Bu keşfin üzerinden 23 yıl geçtikten sonra yine bir Fransız bilim insanı Jean-François Champollion, Rosetta Taşı sayesinde hiyeroglif yazısını deşifre etti.

    Champollion’un bu çalışması sayesinde Mısır’daki antik dönemden kalan diğer yazılar da çözülmeye başlandı. Antik Mısır dininin ve kültürünün aydınlatılmasında bu taş bir dönüm noktası oldu. Rosetta Taşı, daha sonra diğer eski dil ve yazıların çözülmesini sağlayacak başka çift dilli metinler için de kullanılan bir tabire dönüşecekti (örneğin Karatepe’de içlerinde Halet Çambel’in de olduğu arkeologlar ekibi tarafından bulunan Hititçe-Fenikece taşa yazılı bir metin sayesinde Hitit dili çözülebilmişti; bu taşa da “Hititçe’nin Rosetta Taşı” denmektedir).

    Rosetta Taşı’nın keşfi dışında Fransız bilim insanları Avrupa’da modern ejiptoloji dalının oluşumunu sağlayacak birçok keşif ve araştırma gerçekleştirdi. Esas amacı Aydınlanma düşüncesinin Mısır’da yayılması olan Gaspard Monge yönetimindeki Institut d’Egypte, bilimin her alanında önemli çalışmalar yaptı. Bu çalışmalar daha sonraDescription de l’Egypte isimli seri yayınlarda toplanarak 1829’a kadar yayınlandı.

    Avrupa’daki Mısır çılgınlığı (ejiptomanya) yerini Fransız akademisyenlerin yaptığı bu araştırmalar sayesinde bir bilim dalına (ejiptoloji) bıraktı; fakat Fransızların Mısır Seferi’nin başarısızlıkla sonuçlanması ile Rosetta Taşı dahil toplanan tüm tarihî eserler bir anlaşma ile Britanya’ya geçti. Bu eserler bugün British Museum’da sergilenmektedir ve Louvre’da sergilenen 50 bin Mısır eserinden sadece 50 tanesi Napoléon’un bu seferinden getirilmiştir.