1870 Eylül’ü başında 3. Napoléon, Sedan Muharebesi’nde Prusya’ya tutsak düşmüştü. Fransa’da hemen ardından kurulan cumhuriyet (3. Cumhuriyet), bir yandan savaşı sürdürüyor diğer yandan da önemli endüstri kentlerindeki işçilerin ve halkın başlattığı ayaklanmalarla uğraşıyordu. Ülkeyi yöneten monarşi sempatizanı Adolphe Thiers ve daha muhafazakar cumhuriyetçilerin yeni yönetimde başı çekmesi, Prusya’ya verilen ödünler ve son olarak Montmartre’daki topların 18 Mart 1871’de Paris’ten çıkarılmak istenmesi zaten kaynayan kazanı patlattı. Devrimciler Paris’te yönetimi ele geçirdi ve 18 Mart’ta 10 haftalık komün dönemi başladı.
1- Ayaklanmaların olduğu Paris başkent olma statüsünü kaybetmişti.
Fransa’nın kısa kesintiler dışında yüzyıllar boyunca başkenti olan Paris, komünün ilan edilmesinden birkaç ay önce bu önemli siyasi özelliğini yitirmişti. 3. Napoléon’un Sedan Muharebesi’nde tutsak düşmesinin ardından Leon Gambetta, Millî Müdafaa Hükümeti’ni kurmuş, Paris’te ayaklanma çıkma olasılığına rağmen kuşatma altındaki kentten bir balonla Tours’a firar etmiş ve geçici hükümeti buradan idare etmişti. Ardından Tours’la arasında az bir saat mesafe olan Orléans yakınlarında Fransız ordusu tekrar mağlup olunca bu sefer başkent Bordeaux’ya çekildi. Thiers’in kurduğu hükümet ise Almanlarla yapılan bırakışmadan sonra yönetimi Paris yakınlarındaki Versailles’a taşıdı.
2- Ne ilk komün, ne de tek komün girişimiydi.
Paris, siyasi başkent olduğu kadar kültürün ve ekonominin (dolayısıyla sanayinin) başkentiydi; fakat kendi gibi işçi nüfusunun yoğun olduğu başka rakip endüstri kentleri de mevcuttu. Bunların arasında en önemlileri Marsilya ve Lyon idi ve ilk komün girişimi de yine Paris’ten önce Lyon’da olmuştu. Ünlü Rus anarşist Bakunin ve sosyalist Paul Clusaret’nin Sedan Muharebesi ertesinde (28 Eylül 1870) başlattığı ayaklanma cumhuriyetçi ulusal muhafızlar tarafından engellenmişti. Ancak Paris’te komünün ilanının ardından Lyon’da da başarılı bir komün girişimi gerçekleşmiş (22 Mart 1871) bu da 2 gün dayanabilmişti. Marsilya’da ise Ağustos 1870’de başarıya ulaşamayan girişimden sonra 22 Mart 1871’de yine Paris’ten ilhamla bir komün kurulmuş, bu da ancak 4 Nisan’a kadar sürebilmişti. Diğer kısa süreli komünler ise St. Etienne, Narbonne, Toulouse ve Le Creusot’da gerçekleşti.
3- Blanquistler yönetimde, ünlü devrimci Blanqui hapiste.
Paris’teki ayaklanmalarda en muhafazakar grup “radikal cumhuriyetçiler”, en soldaki grup ise Blanquistler’di. Seçim sonrası Komün Konseyi’nde de Jakobencilerle beraber yine Blanquistler en etkin fraksiyondu. Hatta dönemin en önemli devrimcilerinden Louis-Auguste Blanqui, hapishanaede olduğu halde yokluğunda komün başkanı seçilmişti. Blanqui, kendisinin teşkil ettiği tehlikenin farkında olan Adolphe Thiers tarafından 17 Mart’ta tutuklanarak komün sonuna kadar hapiste kalmış ve yönetime doğrudan katılamamıştı. Komün sonrası Blanqui, sağlık sorunları sebebiyle diğer 4500 komün taraftarı gibi Yeni Kaledonya’ya sürülmeyecek, cezasını hapishanede tamamlayacaktı.
4- Komün imparatorluğa karşı değil cumhuriyete karşı ilan edildi.
Daha önce 1. Enternasyonal’in öncülüğünü yaptığı, imparatorluğa karşı ayaklanmalar gerçekleşmişti. Gazeteci Victor Noir’ın imparatorun kuzeni prens Pierre Bonaparte tarafından öldürülmesinden sonra bir darbe girişimi olduysa da tüm bunlar Mayıs 1870’te 3. Napoléon’un yaptığı kendi lehine sonuçlanan plebisit ile bertaraf edilmişti. Dönemin radikalleri ve kurulu düzen karşıtları, başarılı bir ayaklanma için imparatorluğun çözülmesi ve yeni cumhuriyetin (3. Cumhuriyet) yetersizliğinden oluşan güç boşluğunu beklemek zorunda kalmıştı.
Napoléon aşağı! İmparatorluk rejimi ve baskıcılığının simgesi olarak görülen 1. Napoléon’un heykelinin üzerinde durduğu Véndome Sütunu, komüncüler tarafından devrilmişti.
5- Komün Konseyi: Proletarya için, fakat proletarya tarafından değil!
Paris Komünü’nün ilan edilmesinin ardından gerçekleşen seçimlerde 92 üye seçildi. Bunlardan, burjuvazinin meskun olduğu “quartier”lerden seçilen 15’i, komünü protesto etmek adına yönetime katılmadı. Geriye kalan üyelerden ise sadece 33’ü işçi olmakla beraber hiçbiri vasıfsız işçi değildi. Komün konseyinde gerektiği kadarıyla temsil edilmeyen proletarya, ayaklanmalara da halkın ancak diğer kesimleri kadar katılabilmişti. Alt komitelerde nispeten işçi sınıfı temsil edilebildiyse de daha sonra Paris Komünü’ne yakıştırılan “proletarya diktatörlüğü” tanımı, tam da bu eşitlikçi olmaya gayret eden komün tanımını karşılamadı.
6- “Quartier”ler arasında bir bütünlük komünün sonunda bile henüz oluşmamıştı.
“Quartier”ler yalnızca siyasi olarak değil, savunma stratejisinde de bölünmüştü. Paris Komünü cumhuriyetin düzenli ordularına karşı tek bir yumruk olamamış, özellikle “Kanlı Hafta” denilen komünün son haftasında her mahalle yalnızca kendi bölgesini savunmaya çalışmıştı. Bu da zaten düzensiz ve bölük-pörçük olan komün birliklerini kentin savunmasında başarısızlığa uğrattı.
Napoléon Bonaparte, 206 yıl önce bu ay (26 Şubat 1815), “sürgün” edildiği Elba Adası’ndan firar etmişti. Adadan kaçan meşhur komutan, o sırada 46 yaşındaydı. 24 yaşında general, 35 yaşında Fransız İmparatoru olmuş; hemen hemen girdiği tüm muharebe ve savaşlardan muzaffer ayrılmıştı. Ta ki Rusya Seferi’nden eli boş dönene kadar… Firardan sonra “Yüz Gün” daha Fransa İmparatoru olarak hüküm sürecek; Waterloo Muharebesi’ndeki yenilgiden sonra, Saint-Helena adasında gerçek bir sürgüne mahkum edilecek; 1821’de ölecekti.
1.Elba Adası aslında bir sürgün yeri değil, Bonaparte’a sunulmuş bir toprak parçasıydı.
Altıncı Koalisyon Savaşı’nın sonucunda Fontainebleau Antlaşması ile Napoléon, uzun savaşlar sonunda elde ettiği tüm unvanlardan feragat ediyordu. Tarihte eşine rastlanmamış şekilde, bu mağlup hükümdara Livorno açıklarındaki küçük bir adanın yani Elba’nın hükümranlığı veriliyordu. Bu ada artık 12 bin nüfusu, 224 m2’lik yüzölçümü ve Elba Prensliği adıyla onun yönetiminde idi.
2. Hapishanesi bir hücre değil, adadaki küçük bir saraydı.
Elba’ya ilk geldiği gün bir bisküvi fabrikasında kalsa da, daha sonra 36 odalı Villa Mulini’de hizmetçilerden, danışmanlardan oluşan “mini” bir saray hayatı kurdu. Ada’da kaldığı yaklaşık 300 günde topraklarını (!) buradan yönetti.
Villa Mulini Napoléon, Elba Adası’ndaki günlerinde Villa Mulini binasını sarayı yapmış; burada hizmetçileri ve danışmanları ile eski sarayındaki hayatının küçük bir kopyasını oluşturmuştu.
3. Sürgünde boş durmadı; kendi imgesini sunan bir küçük krallık için çalıştı.
Napoléon’un Elba’daki bu küçük monarşisinde yapmak istediği, tam anlamıyla öz imgesini yansıtan bir yönetim kurmaktı. Bir düzine kişiden oluşan askerlerine “ordum”, birkaç parça tekneden oluşan birliğine “donanmam” derken; aynı zamanda adada düzenli bir yol ağı inşa ettirmeye, demir cevherini geliştirmeye, modern tarım metotlarını uygulatmaya, hukuk ve eğitim sistemini düzeltmeye çalıştı. Önceleri onun gelmesine sevinen adalılar, ağır iş yüklerinden sonra artık Bonaparte’a eskisi gibi sıcak bakmıyorlardı.
4. Birçok alternatif vardı; ancak Akdeniz’deki Elba Adası tercih edilmişti.
Napoléon’un sürüldüğü Elba Adası’na gelene kadar, galip devlet yöneticilerinin tercih ettiği birçok yer vardı. Akdeniz’deki Korsika’dan Sardunya’ya, Atlantik’in ortasındaki Azor Adaları’na kadar sayısız alternatif bulunuyordu. Hatta daha uzakta, Karayipler’deki Santa Lucia da diğer bir seçenekti; fakat sonunda biraz da Rus Çarı 1. Aleksandr’ın dayatmasıyla İtalya’daki Toskana bölgesine 20 km uzaklıkta bir ada olan Elba tercih edildi. Bu tercihin, Napoléon’un daha kolay bir şekilde kontrol ve gözetim altında tutulması için yapıldığı söylenmektedir.
5. İngilizler, İtalyan kıyılarında Napoléon’u yakalamak için beklerken, o Fransa’dan ana karaya çıktı.
‘Boney’nin hüznü 15 Nisan 1815’te bir İngiliz karikatürist, Napoléon’u Elba’da böyle resmetmişti. “Boney” kelimesi “sıska” anlamına gelen bir argo kelimeydi ve Napoléon’u aşağılamak için kullanmıştı.
Annesini ve kız kardeşini Ada’da bırakarak yerli halka bir güven gösterirken; diğer yandan nereye gittiği anlaşılmasın diye havanın kararmasın bekledi. Inconstant adlı brik tipi teknenin ve ona eşlik eden 6 küçük teknenin yönünü belirledi. Geç gelen kaçış istihbaratından dolayı İngilizler onun İtalya’dan karaya çıkacağını hesaplamış (zira anakaradaki en yakın yer burasıydı ve İtalyan isyancıları organize edebilirdi) ve buraya konuşlanmıştı. Halbuki Bonaparte en başından beri anakıtaya Fransa’dan çıkmayı öngörmüştü. Ancak onu bekleyen tek tehlike karadaki İngiliz askerleri değildi. Tiren ve Ligurya denizlerinde devriye gezen Fransız gemileri ve İngiliz gemisi HMS Partridge de bölgedeydi. Fransız gemileri Melpomène ve Zéphir’in “üç renkli” Fransız bayrağını görüp ateş açmadığı (halbuki bu, devrim ve Napoléon dönemi bayrağı idi. Bourbon Restorasyonu’nda önce beyaz bayrak kullanılmıştır); kaptanlarının Napoléon yanlısı olduğu söylense de; bu olay tanıkların hatıratında farklı farklı yansıtılmıştır.
Fleur de Lys isimli gemi ise ya Inconstant’ın firar eden Napoléon’un teknesi olduğunu bilmediğinden ya da ona rastlamadığından bir müdahelede bulunmamıştır. Napoléon ileride bu kaçışını Nil Muharabesi’nde Fransız Ordusu’nun yaşadığı felaket sonrası yakalanmadan kaçışına benzetmiş, bu işte usta olduğunu söylemiştir. Ayrıca yine Elba’dan yakalanmadan kaçışını, Austerlitz Muharebesi’ndeki zaferi kadar görkemli bulduğunu belirtmiştir.
Yükseliş ve düşüş Hayatı ardı ardına gelen zaferlerle dolu Napoléon, 1814’ten itibaren gözden düşmüştü. Dönemin ünlü Alman ressam, grafik sanatçısı ve karikatüristi Johann Michael Voltz, Elba haritasını da eserin altına iliştirerek onun yükseliş ve düşüşünü resmetmiş.
6. Dönüşünde askerlerden destek alsa da, sürdürdüğü savaşlardan bıktığı için halk Napoléon’a eskisi gibi sıcak bakmamıştı.
Napoléon’un Özel Kalemi Fleury’nin raporunda, halkın onu tahttan indirdiği için pişman olduğu söyleniyordu ama bu doğru değildi. Fransız hanedan üyeleri de onu kaçak ve Fransa tahtını gaspeden biri olarak görüyorlardı. Ancak Grenoble’da önemli bir cephaneye sahip ana kışlaya ulaştığında yaşananlar, askerin hâlâ ona destek verdiğini göstermektedir. Kışlada “İmparatorunuz burada, vurmak isterseniz vurun” dedikten kısa bir süre sonra tüm ordunun “Yaşasın İmparator!” diyerek kendisine destek vermesini ileride, hayatının en önemli ve mutlu anlarından biri olarak yadedecektir.
Adolf Hitler bundan tam 88 yıl önce, Almanya Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi. Seçimlerde meclis çoğunluğunu sağlayamayan Nazi Partisi liderinin başbakan olması, o dönemde ne iktidar ortakları ne muhalifler ne Yahudiler ne de ülke aydınları tarafından bir tehdit olarak görülmedi. Ancak dünya artık eskisi gibi olmayacaktı.
“Tarihte fiziksel ve ahlaki yıkım, hiçbir zaman bir isim ile böylesine özdeşleştirilmemiştir.” Ian Kershaw
1- Adolf Hitler hiçbir zaman seçimlerde mecliste çoğunluğu elde edecek oyu almadı. Emrindeki paramiliter güçlerin oy verenlere yaptığı baskıya rağmen…
Hitler’in şansölye yani başbakan olmasıyla ilgili genel algı onun adil bir seçim sonucunda –hatta büyük bir destekle- bu makama geldiğidir. Halbuki işin aslı çok daha farklı. Hitler, başarısız bir darbeci olarak siyasi hayatta belirdikten sonra, partisini, başbakan olacağı Kasım 1932 seçimlerinden sonra bile mecliste hükümet kuracak çoğunluğa ulaştıramadı. Yine aynı sene cumhurbaşkanlığı yarışını Hindenburg’a karşı kaybetti. 1933 Mart ayında seçimleri tekrarlattı; ancak yönetimdeki Nazi hükümetinin paramiliter güçleri birçok yerde şiddet ve baskıyla oy verenlerin gözünü korkutmuş olsa da bu seçimlerde de yeterli çoğunluğu sağlayamadı. DNVP (Alman Ulusal Halk Partisi) ile koalisyon kurarak başbakanlığa atanabildi.
2- Hitler başlangıçta önemli bir siyasi figür olarak kabul edilmedi; hatta başbakan olduktan sonra bile küçümsendi. Hindenburg ve Papen “bu adamı idare ederiz” dedi.
Nazi Partisi’nin siyasi etkisi daha çok Hitler’in ateşli konuşmalarına ve paramiliter güçlerine dayanıyordu. Ancak diğer partilerdeki siyasiler de, dünyadaki diğer liderler de (Mussolini dahil), Hitler’in hatipliği dışında bir yeteneği olmadığını düşünüyorlardı. Hindenburg onu şansölye atarken, şansölye yardımcısı Franz von Papen’in “onu rahatlıkla idare ederiz” sözleri etkili olmuştu. 1933 Ocak ayında hükümet kurulurken Papen, “onda halk desteği bizde iktidar olduğu için istediklerimizi kolaylıkla yapabiliriz” diyordu!
Reichstag yangını Alman parlamentosunun toplandığı Reichstag binasında 27 Şubat 1933 akşamı çıkan yangın, Almanya’da tek parti rejimine giden yolun açılmasına bahane edildi.
3- Parlamentoyu ilk by-pass eden Hitler değildi.
Weimar Anayasası’nın 48. Maddesi’ne göre, başkan “olağanüstü durumlarda” Reichstag’ı yani parlamentoyu by-pass ederek kararname çıkarabiliyordu (aslında parlamento basit çoğunlukla bunu engelleyebiliyordu; fakat 25. Madde’ye göre böyle bir durumda başkan 60 gün içinde meclisi feshedip seçimleri yenileyebiliyor, bu da parlamentoya gözdağı veriyordu). Weimar Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı sosyal demokrat Friedrich Ebert bunu çokça kullanmıştı. Hindenburg 1929 Büyük Buhranı’ndan sonra ise ekonomik krize karşı hükümete “olağanüstü kararname”(Notverordnung) çıkarma yetkisi verdi. Ancak bunun kullanılması sonrasında hükümetin meclisten aldığı destek zayıfladı.
Hitler ise başbakan olduktan birkaç hafta sonra “Reichstag Yangını”nı bahane ederek Hindenburg’tan 48. Madde’ye dayanarak meclisi by-pass eden, bugün “Reichstag Yangını Kararnamesi” olarak bilinen yetkilendirmeyi yapmasını istedi. Hindenburg bunu kabul etti ve Almanya’da tek parti rejimi bu şekilde başlamış oldu.
4- Almanya’nın önde gelen entelektüelleri, Hitler’in diktatör olacağını tahmin etmiyordu.
Hitler’in ülkenin rejimini tek partili bir sisteme ve diktaya dönüştüreceği düşüncesi dönemin entelektüellerine ve gazetecilerine oldukça uzaktı. Bugün adına gazetecilik ödülü verilen Frankfurter Zeitung’un ünlü yazarı Thomas Wolff bile Hitler’in bir diktatöre dönüşebileceğini öngörmemişti: “Birinin Alman ulusunun üzerinde diktatoryal bir rejim kurabileceği umutsuz bir yanlış kanaattir; zira Alman halkının içindeki çeşitlilik demokrasiyi çağırmaktadır”. Savaş sonrası dönemin en önemli sosyal demokrat lideri Kurt Schumacher bile Hitler’in bir dekor unsuru (Dekorationstück) olmaktan öteye gidemeyeceğini söylemekteydi.
5- Hitler, Mussolini’nin gölgesinde bir lider hatta onun “kötü bir kopyası” olarak tanımlanıyordu.
Benito Mussolini 1922’den beri başbakandı ve kendini daha 1930’da yeni gösterebilmiş Hitler’e göre çok daha kıdemliydi. Faşist İtalya’nın sürdürdüğü agresif dış politikaya Almanya’nın benzer bir sistemle ortak çıkması, aslında Mussolini’yi memnun eden bir durum değildi. Her ne kadar İtalyan yönetimi Avrupa’da sağ ve aşırı sağ hareketleri destekliyorduysa da Hitler’e o kadar sıcak bakmıyordu. Mussolini’nin Nazilere destek için 250 bin liret (yaklaşık 50 bin Reichsmark) vererek Mein Kampf’ın (Kavgam) İtalyanca haklarını alması işbirliğinin göstergesi olarak nitelendirilse de; aynı dönemde faşist liderin olası bir Alman yayılmacılığına karşı Avusturya şansölyesi Engelbert Dollfuß’a 5 milyon liret bağışlaması dikkati çekicidir.
Hitler, bir nevi idolü olarak gördüğü Mussolini’ye resmî ziyaret için epey beklemek zorunda kalmış, kendisi ancak 1934 Haziranı’nda Venedik’te kabul edilmişti. İki ülke arasındaki güç dengesi Nazi Almanyası lehine döndükçe iki lider de ittifaka yönelecekti.
Eski ihtişam ve yeni iktidarın tokalaşması 20. yüzyıl Almanya tarihinin en önemli iki figürü, dönemin cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg ve yeni Reichskanzler Adolf Hitler, 21 Mart 1933’te yeni Reichstag’ın açılış töreninde.
6- Almanya komünistleri ve Alman Komünist Partisi’nin Hitler’i birincil tehlike olarak görmemesi, onun yerine sosyal-demokratları hedef alması Nazilere iktidar yolunu açtı.
Komünistler her ne kadar sokaklarda Naziler ile çatışıyorlarsa da siyasi olarak Nazileri rakip olarak değerlendirmediler. Alman Komünist Partisi (KPD) -SSCB ve Komintern’in de yönlendirmesi ile- siyasi sahnenin dışına çıkarılması gereken hareket olarak sosyal-demokratları görüyorlardı ve İtalyan faşizmine gönderme yaparak onları “sosyal faşist” olarak adlandırıyordu. Bu da sosyal-demokrat/komünist ittifakının oluşmasını engelleyerek Nazilere iktidar yolunu açacaktı.
7- Hitler’in iktidara gelmesi, Yahudilerde fazla telaş yaratmamıştı.
Adolf Hitler’in Yahudi karşıtlığı/düşmanlığı kamuoyu tarafından bilinmekteydi. Tıpkı dönemin aydınlarının, Nazilerin rejimi tekparti sistemine dönüştüremeyeceği inancı gibi; Yahudiler de anayasal haklarının ihlal edilmeyeceğinden emindiler. Yahudiler, Almanya’nın çeşitli görüşleri barındıran bir demokrasi olması nedeniyle, kendilerine karşı bir baskı olduğu takdirde Almanların onlara sahip çıkacağına inanıyordu. Çok geçmeden 1 Nisan 1933’te, Nazi hükümeti Yahudi işyerlerini boykot kararı aldı. Bundan sonra başlayan süreç toplama kamplarına, gaz odalarına kadar uzanacaktı.
Daha fazla bilgi için:
Richard J. Evans – The Coming of the Third Reich
Ian Kershaw – Hitler 1889-1936
Christian Goeschel – Mussolini and Hitler / The Forging of the Fascist Alliance
Avusturya İmparatorluğu, birçok konuda benzerlik gösterdiği komşusu ve hasmı Osmanlı Devleti gibi modern anlamda bir parlamentoya çok geç ve sancılı bir şekilde kavuşmuştu. 100 yıl önce, 10 Kasım 1920’de kurulan iki kamaralı Avusturya Parlamentosu, tıpkı Türkiye’deki gibi kesintilere uğrayan sancılı bir cumhuriyetleşme sürecinin sonucu…
Habsburg monarkları, 1760’da “aydınlanmış despot” olarak değerlendirebileceğimiz Arşidüşes Maria Theresa, “Staatsrat” (Devlet Divanı) adlı kurumu devreye sokana dek kadim “Geheimrat”dan (Güvenilir Divan) aldıkları fikirlerle topraklarını yönettiler.
Habsburg politik sistemindeki esas değişim ise Avrupa’nın birçok yerinde olduğu gibi 1848’de “Avrupa Baharı” veya “Halkların Baharı” diye adlandırılan devrimlerle gerçekleşti. Aynı yıl “Reichstag” (İmparatorluk Meclisi) kuruldu, ama bu kurum Mart 1849’da kısa ömrünü tamamladı. Devrimci bir bağımsızlık mücadelesi içindeki Macarlar ise monarşi toprakları dahilinde olmalarına rağmen bu meclise katılmamışlardı. Sadece 20 gün geçerli olabilen Pillersdorf Anayasası’ndan sonra Kremsier Anayasa Taslağı oluşturuldu. Bu sırada 1. Ferdinand tahttan çekilerek yerini yeğeni Franz Joseph’e bıraktı. Henüz 18 yaşında olan Franz Joseph’in gençliği nedeniyle yenilikçi olacağı varsayılsa da o da reaksiyoner, gerici ve mutlakiyetçi politikalar gütmeye devam etti.
1849’da “Dayatılan Mart Anayasası” (Oktroyierte Maerzverfassung) yürürlüğe girdiyse de hiçbir zaman tam olarak uygulanamadı. Buna göre çift kamaralı bir parlamento kurulacak; üst kamara bölge meclislerinden gönderilecek temsilcilerden, alt kamara ise belli bir oranda vergi ödeyen erkeklerin vereceği oyla seçilen vekillerden oluşacaktı. 1849 aynı zamanda Rus ordusunun yardımıyla Macar ayrılıkçıların yenilgiye uğratıldığı yıldı. Bunun verdiği özgüvenle Franz Joseph anayasayı sürüncemede bıraktı ve ardından “Silvesterpatent” (Noel Beratı) ile 1851’de anayasayı yürürlükten kaldırdı.
Franz Joseph’in yeni-mutlakiyetçi politikalarına son vermeye mecbur kalması ise 1860’a rastlar. 1859’daki İtalyan Bağımsızlık Savaşı’nın Magenta ve Solferno Muharebeleri’nde ardı ardına gelen mağlubiyetler, ülkenin mali durumuna hayli zarar vermişti. Bu finansal krizden çıkmak için finans çevrelerinin ve sermaye sahiplerinin desteğine ihtiyaç vardı. Bu nedenle Franz Joseph’in uzun süredir talep edilen anayasal-parlamenter monarşiye geçmekten başka çaresi kalmamıştı. 1860’da “Oktoberdiplom” (Ekim Şahadetnamesi) ile gönülsüz de olsa yeni bir anayasa ve parlamentonun sözünü verdi. 1861’de ise “Februarpatent” (Şubat Beratı) ile yeni anayasayı ilan etti.
Yeni İmparatorluk Anayasası’na göre yine “Reichsrat” adıyla kurulan bu yapı, iki kamaralı bir parlamentoydu: Ayan Meclisi (Herrenhaus) ve Vekiller Meclisi (Abgeordnetenhaus). Ayan Meclisi’nde soylular, ruhban sınıfı ve ülkenin en varlıklı burjuvaları vardı. Vekiller Meclisi ise taca bağlı topraklardaki yerel meclislerden gönderilen 343 vekilden oluşuyordu. Macarlar (kısmen de Galiçyalılar) kendi anayasa ve parlamentolarını talep ettikleri için bunu boykot ettiler. Habsburg Monarşisi, 1848’deki ayaklanmalarından beri Macarları sıkıyönetimle idare ediyor, taleplerini gözardı ediyordu. Bu durum 1866’daki Avusturya-Prusya Savaşı’na kadar sürdü.
İki kamaralı parlamento Ulusal Konsey (Nationalrat) ve Federal Konsey (Bundesrat) olmak üzere iki kamaradan oluşan Avusturya Parlamentosu Kasım ayında 100. yılını dolduracak.
1815’te kurulan ve Habsburglar’ın başını çektiği Alman Konfederasyonu, 1805’te Napolyon Savaşları sırasında lağvedilen Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun vazifesini görüyor ve hanedana tüm Alman hanedanlarının üzerinde bir konum sağlıyordu. 1866 Königgraetz Muharabesi’nde Prusya’ya karşı mağlup olan Avusturya, artık bu konumunu sürdüremezdi. Özellikle Macar milliyetçilerinin bu zayıf durumu kollayarak bağımsızlıklarını ilan etmesinden korkan Franz Joseph, artık Budapeşte’ye farklı ve dahası eşit bir pozisyon sunmalıydı. 1867’de bu nedenle Avusturya-Macar Antlaşması (Österreichisch-Ungarischer Ausgleich) imzalandı. Buna göre Avusturya İmparatoru aynı zamanda Macar Kralı olacak, tıpkı Viyana’daki gibi bir parlamento Budapeşte’de kurulacak ve Macarlar, dışişleri, savaş ve imparatorluğu kapsayan konularla ilgilenen Maliye Bakanlığı dışında kendi bakanlıklarına sahip olacaktı. Aralık Anayasası (1867) denilen bu anayasa ve onun oluşturduğu siyasi sistem, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun 1918’deki 1. Dünya Savaşı yenilgisine kadar sürdü.
Son Reichsrat’ın Alman üyeleri 21 Ekim 1918’de Geçici Ulusal Meclis adı altında toplanarak fiilen çifte monarşinin sonunu getirdi. İmparatorluk 3 Kasım’da Villa Giusti Mütarekesi’yle savaştan çekilirken, bundan 9 gün sonra I. Karl tahttan feragat edecek, ardından da yeni meclis Alman Avusturyası Cumhuriyeti’ni ilan edecekti.
Kurulan Renner Hükümeti, Saint-Germain Antlaşması’nı yeni cumhuriyet adına imzaladı. Staatsrat olarak atanan II. Renner kabinesi, anayasa yazıcı Ulusal Meclis’i kurdu. Bu meclis kadınların da dahil olduğu genel oy uygulamasıyla seçildi. Ayrıca ülkenin ismi Saint Germain Antlaşması nedeniyle Avusturya Cumhuriyeti olarak değiştirildi ve yeni kurulan (Weimar Cumhuriyeti olarak bilinen) Alman Cumhuriyeti ile birleşmesini engellemek için Versailles Antlaşması’nda özel bir maddeyle bir ülkenin diğerinin ilhakı engellendi.
1 Ekim 1920’da ilan edilen Federal Anayasa Kanunu ile aynı yılın 10 Kasım’ında kurulan iki kamaralı Avusturya Parlamentosu, 1933-1945 arasında sekteye uğradıysa da halen ülkenin yasama işlerini sürdürüyor. Ulusal Konsey (Nationalrat) ve Federal Konsey’den (Bundesrat) oluşan parlamento, (tıpkı Türkiye’deki gibi) kesintilere uğrayan sancılı bir cumhuriyetleşme sürecinin sonucu…
Kapitalist ekonominin tarihsel kökenleri üzerine yaptığı çalışmalarla çığır açan Wallerstein, sistem karşıtı siyasal hareketlerin de aktif şekilde içerisinde olmuştu.
Polonya’dan önce Berlin’e daha sonra 1923’te New York’a göç eden bir ailenin çocuğu olan 1930 doğumlu Immanuel Wallerstein, 2. Dünya Savaşı’nın da etkisiyle daha o yıllarda siyasetle ilgilenmeye başladı. 1951’den 1959’a, lisansından doktoraya kadar tüm diplomalarını Columbia Üniversitesi’nden aldı. Bu yıllarda Oxford, Paris 7 Denis Diderot üniversitelerinde de ders gördü.
İlk dönemlerinde kendini “siyaset sosyologu” olarak tanımlarken, ilgi alanı Hint Yarımadası ve Afrika gibi eski kolonyal coğrafyalar ve “postkolonyalizm” idi. 20 yıl boyunca bu konular üzerine ders verip araştırmalar yaptı; bu eski koloni devletlerinin neden “geri kaldığı” üzerine kafa yordu.
Siyaset sosyolojisindeki hakim bakış açısı olan modernizasyon teorisi yerine, “geri kalmışlığın” kökenlerini bulmaya çalıştı. Wallerstein, bugün içinde yaşadığımız düzenin yani küresel kapitalist dünya-ekonomisinin kökenlerini “uzun 16. yüzyıl”da (1450-1640) tespit etti. Batı, feodal sistemin ürettiği krizden çıktıktan sonra coğrafi, sosyal ve demografik avantajlarını kullanarak süreç içerisinde geliştirdiği düzeni neredeyse tüm dünyaya yaymıştı. Tarihsel olarak biricik olan dünya-sisteminde tek bir işbölümü vardı ve bu sistem birleştirici bir politik yapıyla sınırlandırılmamıştı, çokmerkezliydi. Sistemde merkez-yarı çevre-çevre ülkeler de vardı. Andre Gunder Frank, Giovanni Arrighi, Oliver Cox, Samir Amin gibi dünya-sistemi teorisinin en büyük temsilcilerden biri olan Wallerstein, bu düşünürler arasında hayatta kalan son kişiydi. 1998’den beri sürdürdüğü web sitesinde (iwallerstein.com) 1 Temmuz’da yazdığı 500. yazısında bunun artık sonuncu paylaşımı olduğunu belirtti, ardından 31 Ağustos’ta öldü.
‘68’de Columbia Üniversitesi’nde katıldığı protestolardan sonra okuldan atılmış, sistem karşıtı hareketlerin içerisinde olmuştu. Küresel eşitsizliğin kökenleri üzerine çalışmaya devam etti; hayatını bunların ayrıntılarını ifadeye etmeye adadı.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tacının veliaht prensi Arşidük Rudolf ile sevgilisi Maria Vetsera’nın Viyana dışındaki Mayerling av köşkünde intihar etmeleri, Habsburg hanedanının prestijine ağır darbe vurmuştu. Gazetecilerin öğrendiklerine göre çift aralarında intihar antlaşması yapmış, Arşidük önce Maria’yı sonra kendisini vurmuştu. Trajik olayın öncesi, sonrası ve Avrupa’daki etkileri…
Tarihte tekil bir olayla başlayan öyle kırılmalar vardır ki, bunlar adeta bir domino taşı gibi ilerleyerek hiç beklenmedik daha büyük olaylara evrilmiştir. İşte Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tacının veliaht prensi Arşidük Rudolf ve sevgilisi Maria Vetsera’nın intiharı da böyle bir hadisedir.
Arşidük Rudolf, İmparator 1. Franz Joseph ile eşi Bavyera Krallığı’nı yöneten hanedandan (Wittelsbach) Elisabeth’in ya da bilinen ismiyle “Sissi”nin tek oğlu, dolayısıyla tahtın varisiydi. Rudolf’ün yaşamı büyük ölçüde annesinin bencilce ilgisizliği ile babasının muhafazakar yönde dayatmalarıyla şekillenecek ve son bulacaktı. Aslında hem annesini hem babasını derinden etkileyen, 1848 Avrupa Baharı ayaklanmaları ve devrimleriydi. Franz Joseph zaten 1848’de başgösteren olaylar sonrası amcasının tahttan çekilmesi, babasının ise feragat etmesiyle genç yaşta tahta çıkmıştı. Köhnemiş Habsburg yönetimine yeni bir soluk kazandırmak için tacı devraldıysa da reaksiyoner/muhafazakar politikaların odağı olmuştu.
Maria Vetsera’nın son mektubu
Veliaht Prens Rudolf’ün ölüme götürdüğü 17 yaşındaki sevgilisi Maria Vetsera’nın yazdığı üç intihar mektubu 2015’te günyüzüne çıktı.
Döneminin güzellik ve moda anlayışını şekillendirecek olan imparatoriçe ise hayatı boyunca monarşinin ve aristokrasinin devrileceği endişesiyle yaşamış, hatta Habsburg hanedanının devrilerek Avusturya-Macaristan tacını kaybetmesi korkusuyla İsviçre’de bir hesap açmış, zamanının önemli bir kısmını da burada geçirmişti (yine burada 1898’de bir suikaste kurban gidecekti). Rudolf annesiyle az zaman geçirmiş olsa da birçok açıdan ona benzemekteydi; duygusal açıdan kırılgan, hassas, nüktedan ve intihara yatkındı. Belki de babasının gelenekselci tavırlarına tepki olarak ya da annesinin tuttuğu yenilikçi eğilimleri olan özel hocalar nedeniyle, güçlü liberal görüşlere sahip bir hanedan üyesi olarak büyüdü. Genç yaşlarından itibaren liberal görüşlü siyasetçilerin ve aydınların umudu oldu. Babasının onun mesleğinin askerlik olması gerektiği telkinlerine karşın her zaman doğa bilimlerine ilgi duyduysa da, kendisine verilen askerî görevleri de yapmak zorundaydı. Bu onu hem ruhsal hem de fiziksel olarak çok zorlayacaktı.
Rudolf’un bu liberal görüşleri, ailenin/hanedanın ve sarayın onu dışlamasını getirdi. Ayrıca 1883’te Belçika Kralı II. Leopold’un kızı Stephanie ile yaptığı mantık evliliği de kendisini mutsuz etmekteydi. Arşidükün, ailesinin onaylamadığı aristokrat olmayan bir çevresi vardı ve zamanının çoğunu onlarla geçirmekteydi. Tanıdıklarından yayıncı Moritz Szeps’in gazetesi Neues Wiener Tagblatt’ta liberal görüşlerini dile getirdiği imzasız yazılar yazmaya başladı. Zaten daha 20’li yaşlarında bu görüşleri savunan broşürler bastırtmaktaydı ve bunların bir kısmı da saray çevrelerinde bilinmekteydi. Daha o yaşta bir soyluya kendisi için en iyi pozisyonun “bir cumhurbaşkanı olmak” olduğunu belirtmişti. Bu düşüncelerle kendine sarayda birçok düşman edinmişti.
Duygusal bir ruh
Arşidük Rudolf zor bir çocukluk geçirmişti. Annesinin ilgisizliği, babasının koyu muhafazakarlığı ve yakalandığı belsoğukluğu intihar eğilimini güçlendirmişti.
Arşidük Rudolf’ü intihara sürükleyen bir başka neden de, 1886’da ortaya çıkan belsoğukluğu ve bu hastalığa karşı yapılan cıva ve morfin tedavisiydi. Bu onu hem fiziksel hem ruhsal olarak zayıflattı. Babasıyla katıldığı askerî tatbikatlarda dayanıksızlığı yüzünden yaptığı hatalar düşmanları tarafından kullanılıyordu. Hastalıktan dolayı çektiği acılar, hayatı ona yaşanılmaz kılıyordu. İşte bu dönemde intihar fikri aklında iyiden iyiye şekillendi. Aynı dönemde annesinin de hem yazdığı şiirlerde hem yakınlarıyla konuşmalarında intiharı dile getirmesi, esasında bu iki karakterin birbirine nasıl benzediğini gösteriyordu. “Sissi” 1886’da kuzeni Bavyera Kralı 2. Ludwig’in ölümünden sonra bunalıma girmiş, 1888’deki başka bir ölüm de oğlu Rudolf’u karamsarlığa sürüklemişti: Ölen kişi, liberallerin umudu olan Alman İmparatoru 3. Friedrich’ti. Tahta geçtiği yıl kanserden ölen 3. Friedrich’in yerine, gerici, muhafazakar görüşleri çok iyi bilinen ve Rudolf’ten hiç hoşlanmayan 2. Wilhelm Alman İmparatoru oldu. 2. Wilhelm o yıl (1888) Viyana’ya yaptığı ziyarette antipatisini göstermiş ve Rudolf’ün Silahlı Kuvvetler’de çok yüksek bir rütbe olan ve savaş zamanında komuta yetkisi veren “genel müfettişlik”ten (generalinspector) alınmasını istemişti. Bunun üzerine Rudolf de karşılık olarak, 2. Wilhelm’in özel hayatıyla ilgili sırları Fransız Le Figaro gazetesine sızdıracaktı.
Kısacası 2. Wilhelm’in Alman tahtına çıkışı, Avusturya-Macaristan veliahtının 3. Friedrich ile birlikte Avrupa’nın ortasında liberal politikaları yürürlüğe koyma hayallerini suya düşürmüştü.
Tüm bunlar zaten aşırı kırılgan olan Rudolf’ü sona doğru sürüklüyordu. Eşiyle mutlu olamayan arşidükün başka kadınlarla ilişkileri sır değildi. Bunun en bilineni ise Mizzi Kaspar ile olanıydı. Kaspar, dönemin Viyana’sında “soubrette” adı verilen, genellikle soylularla ilişkisi olan bir hayat kadınıydı. Veliaht prensle ilişkisi yıllardır sürmekte ve onun kendisine verdiği ev, mücevher gibi pahalı hediyeleri kabul etmekteydi. Rudolf önce ona birlikte intihar etmeyi önerdi. O zaman henüz 24 yaşındaki Kaspar bunu reddederek arşidükün teklifini polislere iletti. Polis hiçbir şey yapmadığı gibi bilgiyi hanedana da iletmedi; zira polisin bağlı olduğu İçişleri Bakanı ve onun bağlı olduğu Başbakan Kont Taafe sıkı bir muhafazakardı ve veliahta karşı olduğu çok iyi biliniyordu. Taafe için Rudolf’un intihar ihtimali, önüne geçilmesi şöyle dursun kaçırılmaz bir fırsattı.
İntihar eviVeliaht Prens, Mayerling Av Köşkü’nde sevgilisiyle birlikte intihar etti. 1889’da manastıra dönüştürülen köşk, 2014’te müze olarak ziyarete açıldı.
Mizzi’ye yaptığı bu tekliften birkaç ay sonra aynı teklifi bu sefer kısa bir süredir ilişkisi olduğu Maria Vetsera’ya yaptı. Maria Vetsera, ailesi 1870’te baronluğa yükseltilmiş yeni soylu bir aileydi. Annesi, Osmanlı kökenli zengin Baltazzi ailesinden gelmekle beraber, tüm çocuklarını yüksek derecede soylularla evlendirmeye gayret eden hırslı bir kadındı; hatta Maria’yı o çevrelere sokmak için hiçbir at yarışını kaçırmadığından, kızın adı “çimlerin meleği”’ne çıkmıştı. Arşidük Rudolf evli olsa da hem 17 yaşındaki Maria hem de annesi için olabilecek en yüksek hedefti.
Maria, Rudolf’e karşı derin bir tutku duyuyordu. Onunla ilgili gazete haberlerini okuyor, resimlerini kesip topluyordu. Mizzi’nin aksine onun her dediğini yapmaya hazırdı. Rudolf, Mizzi ile görüşmesinden birkaç gün sonra Maria’yı Viyana dışındaki ormanlarda bulunan Mayerling av köşküne davet etti. Bu köşk arşidükün insanlardan ve saray ortamından kaçmak için satın aldığı bir yerdi. Burası onun gözlerden uzakta intihar-cinayetinin de mekânı olacaktı.
29 Ocak 1889’da Arşidük ve Maria ava çıkma bahanesiyle buraya gitti. Ertesi sabah ise köşkün kahyası Ferdinand Loschek ikisini de ölü olarak buldu. Ne olduğunu tam anlayamadan ölüm haberini bir şekilde Viyana’ya, İmparator Franz Joseph ve İmparatoriçe Elisabeth’e ulaştırdı. Ancak bu ölümlerin Viyana’dan uzakta nasıl gerçekleştiği hakkındaki karmaşa, olayın önemini, yani veliahtın ölümünü gölgede bıraktı.
Devlete ait olan Wiener Zeitung ertesi gün Rudolf’ün kalp krizi geçirerek öldüğünü bildirdi ama, bu dedikoduları engellemeye yetmedi. İlk başta sadece hanedanın yakın çevresinin bildiği Rudolf’ün intihar ederken yalnız olmadığı bilgisi, daha sonra halk tarafından da duyulmaya başladı. Yabancı muhabirlerin Mayerling’e gelerek olayı öğrenmeleriyle, Maria Vetsera’nın da Rudolf ile birlikte olduğu yazılmaya başlandı. Gazetecilerin öğrendiklerine göre çift aralarında intihar anlaşması yapmış, Arşidük önce Maria’yı sonra kendisini vurmuştu.
Olayla ilgili söylentilerin artışında çelişkili ifadeler veren Loschek’in payı büyüktü. Ayrıca imparatorun polis soruşturmasını durdurması da söylentilerin çoğalmasında pay sahibiydi. Rudolf’ün siyasi bir cinayete kurban gittiği en yaygın dedikoduydu. Bu iddiaya göre, liberal görüşlere sahip veliahtın ileride tahta geçecek olmasını engellemek isteyen reaksiyoner çevreler, hatta imparatorun kendisi, bu cinayeti planlamıştı. Bir diğeri ise Masonların ya da ünlü Fransız siyasetçi Clémenceau’nun, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun istikrarını bozmak üzere bunu gerçekleştirdiğiydi. Bu özellikle son Avusturya-Macaristan İmparatoru 1. Karl’ın karısı Zita’nın en sevdiği iddiaydı; bunu sayısız kereler dillendirmişti.
Halbuki işin aslı hiç de öyle değildi. Depresif ve intihara yatkın Rudolf, başından beri kendine ölümünde bir eşlikçi aramaktaydı. Çok sonra frengiden ölen Mizzi’ye de aynı teklifi yaptığının ortaya çıkması, bunu ortaya koyan gelişmelerden birisi oldu. Bir diğer gelişme ise Maria’nın ölmeden önce ailesine yazdığı, 2015’te Avusturya’da bir bankada ortaya çıkan (1926’da kasaya konmuştu) üç veda mektubuydu. Zaten Rudolf eşi Stephanie’ye de bir veda mektubu yazmıştı.
Liberal prens
Veliaht Prens Rudolf’un liberal fikirlerini ifade ettiği muhalif gazete Neues Wiener Tagblatt (solda). Veliaht Prens’in intiharını manşete taşıyan başka bir Avusturya gazetesi (sağda).
Rudolf’ün ölümünün intihar değil de cinayet olduğu, kanıtlara rağmen hâlâ sevilen bir tartışma konusudur. Franz Joseph, intihar eden oğlunun Viyana’da Kapusen Kilisesi’nin altındaki Habsburg hanedan mezarlığına gömülebilmesi için, onun akıl sağlığındaki bozukluğu bahane ederek Vatikan’dan özel izin almak zorunda kalmıştır (intihar eden bir kişi Hıristiyan mezarlığına gömülemezdi). Ölümün nasıl gerçekleştiğiyle ilgili belirsizlik, Avrupa’da bir skandallar dizisine dönüşmüştür.
Rudolf’un ölümü Habsburg hanedanının prestijine ağır bir darbe vurdu. İmparatorun başka oğlu olmadığı için önce kardeşi Karl Ludwig veliaht olmuştur. O da ölünce unvan oğlu Franz Ferdinand’a geçmiştir. İçinde farklı milletleri barındıran Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda çözülme başlamak üzereyken, bu son veliahtın da bir suikast sonucu ölmesi 1. Dünya Savaşı’nı tetiklemiştir. Franz Joseph’in uzun saltanatının (1848- 1916) ardından, tahta kardeşinin torunu, Franz Ferdinand’ın da yeğeni olan son imparator 1. Karl geçmiştir.
‘MAYERLİNG FACİASI’ FİLMİ
Başrollerde Ömer Şerif ve Catherine Deneuve
Terence Young’ın yönetmen koltuğunda olduğu 1968 tarihli “Mayerling” (Mayerling Faciası) filmi, Avusturya-Macaristan veliaht prensi Arşidük Rudolf ile sevgilisi Maria Vetsera’nın trajik ölümlerini odağına alarak, seyirciyi dönemin sosyal atmosferine ve bireysel ilişkilerine götüren önemli bir dönem filmiydi. Young’ın filmi, Habsburg hanedanlığı ile kapalı saray kapıları ardında yapılan görüşmeleri etraflıca senaryolaştırmıştı. Claude Anet’nin Mayerling ve Michel Arnold’ın L’Archiduc romanlarına dayanılarak yazılan senaryoda veliaht prens ile sevgilisini Ömer Şerif ve Catherine Deneuve canlandırmıştı. 15 milyon dolara yakın hasılat yaparak büyük bir başarıya ulaşan film, bugün kült sinema eserlerden biri olarak kabul görmektedir.
Terence Young’ın yönettiği Mayerling Faciası filmi, 15 milyon dolar hasılat yapmıştı.
DÖNEMİN ÖLÜM MODASI
Romantizm akımı ve ‘intihar anlaşması’
18 yüzyılda romantizmin ve bireyciliğin yükselişi, kilisenin etkisini kaybetmesi ve özellikle Goethe’nin Genç Werther’in Acıları romanını yazmasıyla Avrupa’da eğitimli gençler arasında bir intihar salgını ortaya çıktığı söylenir. “İntihar anlaşması” da bu salgının bir parçasıdır. En ünlü vaka, 1813’te Alman şair Heinrich von Kleist’ın Henriette Vogel’le yapıp uyguladığı intihar anlaşmasıydı. Arşidük Rudolf ve Maria Vetsera’nınki de bu çizgiyi izliyordu. Bugün intihar antlaşması, psikiyatrinin alanına girer; psikiyatride uygulanan “intihar etmeme anlaşması tedavisi” de belki buradan hareketle geliştirilmiştir.
1. Dünya Savaşı, kurulu dünya düzenini kökünden değiştirmişti. Sözkonusu sadece çeşitli imparatorlukların dağılması, hanedanların düşmesi, devrimlerin patlak vermesi ve yeni pazarlar ile sömürgelerin paylaşılması kavgası değildi. Aynı zamanda göçe zorlanan Yahudiler için de, İngiliz ekonomisini olumsuz etkilemesin diye yeni bir yurt aranıyordu. Birleşik Krallık devlet aklı, kendi çıkarlarını korumaya dönük bir Yahudi politikasını tuğla tuğla örerken, 101 yıl önce tarihe Balfour Deklarasyonu olarak geçecek olan metni hazırladı.
Tarihte bazı konular vardır ki tek yönlü bir bakış açısı ve anakronik açıklamalarla komplo teorilerinin sevilen ve ilgi çeken malzemelerinden birine dönüşür. “Balfour Deklarasyonu” (1917) ve İsrail devletinin kuruluşu (1948) arasındaki bağlantı da popüler tarih yazımında bu teorilerin kurbanı olmuştur. İsrail’in kuruluşunda ve uluslararası kamuoyunda tanınma konusunda, Büyük Britanya hükümetinin 1. Dünya Savaşı sırasında verdiği deklarasyon, yeni kurulan bu devletin temel argümanlarından biri olmuştur. Oysa ki bu metni anlamak için o dönemin şartlarını, siyasi kişilikleri, uluslararası hukuku ve Britanya’nın politikalarını az da olsa bilmek gerekir.
Deklarasyonun Britanya kabinesinde tartışılarak hazırlandığı ve yayınlandığı Temmuz-Kasım 1917 dönemi, malum 1. Dünya Savaşı’na denk gelir. Şubat Devrimi (Mart 1917) ile İtilaf Devletleri’nden uzaklaşmaya başlayan Rusya’da Geçici Hükümet kendi iç işlerine yönelmiş, cephelerdeki etkinliği azalmıştı. Bunu ise Ekim sonunda harekete geçen Bolşevikler’in Ekim Devrimi (7 Kasım) takip etti.
Arthur Balfour (1848-1930)
İşte bu sırada Rusya’nın 1905 Devrimi’nden tecrübeli Britanyalı politikacıların harekete geçmesi gerekli oldu. Zira o tarihte, 12 sene önce Rusya’da gerçekleşen devrim sırasında ve sonrasında Çarlık topraklarının batısındaki Yahudilere (büyük kısmı 18. yüzyılda Çarlık topraklarına katılan Polonya, Litvanya ve Belarus’ta yaşayan Yahudilerin bu bölgelerin dışında yaşaması özel durumlar dışında zaten yasaktı) karşı pogromlar (etnik veya dinî şiddet hareketleri) gerçekleşmişti. Bunun üzerine Yahudiler, dönemin süper gücü Britanya’ya ve ekonomik olarak hızla gelişen “fırsatlar ülkesi” ABD’ye göç etmeye başlamıştı.
Pogromdan kaçanların Britanya’ya göçünü engellemek için dönemin Britanya başbakanı Arthur Balfour’un yaptığı meclis konuşmaları kaydadeğerdir; kendisi bunun önüne geçebilmek için hayli çaba sarfetmiştir (gelecekte aynı kişinin siyonist davanın kilit insanı olarak lanse edilmesi bu anlamda enteresandır). Balfour aslında herhangi bir Muhafazakar Partili İngiliz’in olabileceği kadar “anti-semitik”ti. 1905 pogromları sonrası Avrupa ülkelerine gidemeyen bir grup, belki daha dindar Yahudi, çözümü 19. yüzyılda başlayan siyonist hareketi örnek alarak ata topraklarına geri dönmeye(!) karar vererek buldu. Buna tarihte “İkinci Aliya” (yükselme, İsrail ülkesine dönüş) denmektedir.
1. Dünya Savaşı başladığında, Britanya’nın Osmanlı Devleti’ne bakışaçısı değişmişti. Onlarca yıl özellikle Muhafazakar Parti’nin Osmanlılara yaklaşımı, Rus çarlığının agresif politikalarına karşı bu imparatorluğun toprak bütünlüğünün korunması yönündeydi. Bu hem Rusya’nın yayılmacı politikalarının önüne geçiyordu hem de sultanın ülkesinin çıkarları doğrultusunda Britanya ile kurduğu iyi ilişkiler, sömürgelerinin ve bunlara giden yolların korunması konusunda İngilizler’in işine geliyordu. Bunu değiştiren daha az önemli fakat ilk adım ise İngilizler’in Rusya ile yaptığı ittifak anlaşmasıdır (1907). Yedi yıl sonra ise Osmanlı Devleti’nin Almanya tarafında savaşa girmesi büyük kırılmayı gerçekleştirecektir. Britanya, artık düşmanı olan bu ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasından vazgeçmiştir. Özellikle Ortadoğu’da buna uygun adımlar atılacaktır.
Balfour’un başbakanlığında (1902-1905), çarın ülkesindeki kitlesel saldırılardan kaçan Yahudilere devlet kurmaları için Britanya’nın protektorası olan Uganda sunulmuştu (Uganda Planı). Şimdi ise durum farklıydı; siyonizm ilk defa (dar ve tam anlamıyla, yani Filistin’de bir Yahudi ülkesi kurulması) 1914 Kasım ayında Bakanlar Kurulu’nda, Osmanlılar’ın savaşa girmesinin hemen ertesinde ele alındı. 1915 Ocak ve Mart aylarında ise Britanya’daki ilk Yahudi kökenli Bakan olan (aynı zamanda Disraeli gibi Hıristiyanlığa geçmemiş) Liberal Partili Herbert Samuel kabinede “Filistin’in Geleceği” adlı gizli bir memorandum sundu. Böylece ilk defa Yahudilerin, Britanya için bir savaş tedbiri olarak kullanılması gündeme geldi. Memorandumda, İngiltere’nin korumasında (home rule) Yahudiler’in yerleşimi için Filistin’de bir yönetim kurulacağı kısaca belirtiliyordu. Metnin büyük bölümü ise Britanya’nın Filistin’e asli görevi olduğu üzere “medeniyet getireceği”, bu topraklarda yine İngiliz yönetimindeki Mısır’a komşu ve buranın savunmasında stratejik bir alan oluşturulacağı ve ayrıca Britanya’nın tüm dünyadaki Yahudilerin minnetarlığını kazanacağı gibi başlıklardan oluşuyordu.
Samuel’in gizli memorandumu
Britanya hükümetinde görev almış ilk Yahudi kökenli bakan olan Herbert Samuel, “Filistin’in Geleceği” adlı gizli memorandumunda (1915) Yahudiler için bölgede bir İngiliz yönetimini öngörüyordu. Gelecekte Filistin Mandası olacak bu yönetimin ilk valisi de kendisi oldu.
Aynı zamanda, Osmanlı topraklarında ve kendi sömürgelerindeki daha geniş Arap toplulukları da kaybetmemek adına girişimlerde bulunulacaktı. Bunun en önemlisi ise Mısır Yüksek Müfettişi McMahon ile Mekke Şerifi Hüseyin arasındaki yazışmalardır. 1916’da İngiltere ile müttefiki Fransa arasında Osmanlılar’ın Ortadoğu ve Anadolu’daki topraklarının paylaşılması ile ilgili yapılan Sykes-Picot Antlaşması’nda her ne kadar Kudüs ve Filistin’in büyük kısmı sonradan değerlendirilmek üzere kahverengi alan olarak bırakıldıysa da; Samuel’in gizli memorandumunda bu toprakları Fransızlarla ortak yönetmenin (veya uluslararası bir yönetimin) projeyi başarısız kılacağı ve burada İngiliz yönetiminin şart olduğu belirtilecekti.
1917, Büyük Savaş’ın dönüm noktasıydı. Rusya’nın Mart ayındaki devrimle daha çok iç çekişmelere yönelmesi ve Almanya’nın başarılı denizaltı operasyonları, Britanya’yı farklı yerlerde destek aramaya itiyordu. Nisan ayında İtilaf Devletleri’ne askerî ihtiyaçlar konusunda tedarik olarak destek veren ABD fiilen savaşa girdi. İngiltere’nin bu sırada üç hedefi bulunmaktaydı: Birincisi elbette savaşı kazanmak, ikincisi gelecekteki barış görüşmeleri sonrasında Britanya’nın gücünü en üst düzeyde yayacak şartları oluşturmak ve sonuncusu Rusya’daki karışıklıklar sonrası gerçekleşecek Yahudi göçünü, zaten zorda olan ekonomiyi daha da kötüleştirmemek adına, başka bir yere –Filistin’e- yönlendirmek.
1916’da kurulan yeni hükümetin başbakanı Lloyd George (kendisi gibi Liberal Partili H. H. Asquith’in halefi olarak), Dışişleri Bakanı ise Arthur Balfour idi. Asquith, Lloyd George için “Yahudilerin ne geçmişi ne de geleceği onu aslen hiçbir zaman ilgilendirmemiştir” derken, dönemin yine önemli bir liberal politikacısı ve yazarı (aynı zamanda Yahudi kökenli olan) Leonard Stein ise Balfour için “eğer sıkı bir pro-siyonist olduysa bu sadece onun Yahudilere duyduğu içten bir şefkatten dolayı değildir” demişti.
İngiliz Yahudileri siyonizme karşı
Herbert Samuel’in kuzeni ve tarihteki Britanya hükümetlerinde Yahudi kökenli üçüncü Bakan olan Edwin Samuel Montagu siyonizme sert bir şekilde karşı çıkmış, kurulacak bir İsrail devletinin “dünyanın gettosu” olacağını söylemişti.
Britanya hükümeti böylece “Balfour Mektubu”na doğru giden yola giriyordu. Mektup hazırlanırken mecliste farklı tartışmalar yaşanmış ve altı adet taslak hazırlanmıştı. Tartışmalarda üç taraf vardı: Britanya hükümeti, Siyonistler ve İngiliz Yahudileri. Bu anlamda taslağın hazırlanması süresince uluslararası hukuk açısından taraf olabilecek devlet ve gruplar dışlanmış oluyordu; söz, esasında onlar adına da söylenmiş oluyordu ki uluslararası ilişkiler açısından hem dönemin ruhuna hem de savaş şartlarına göre çok da şaşırtıcı bir durum değildi. Hükümet ülke çıkarlarını düşünerek hareket ediyordu.
Siyonistlerin ve İngiliz Yahudilerinin bu tartışmalarda farklı taraflar olması ve çatışması ise dikkati çekicidir. İngiliz Siyonist Federasyonu Başkanı Chaim Weizmann ve Dünya Siyonist Federasyonu Yöneticisi Nahum Sokolow siyonistleri temsil ederken, İngiliz Yahudilerini ise Samuel’den sonra tarihte Britanya hükümetlerinde Bakan olmuş üçüncü Yahudi kökenli kişi (aynı zamanda Samuel’in kuzeni ikinci Yahudi kökenli bakan ise Rufus Isaacs’tir) ve dönemin saygın isimlerinden Edwin Montagu temsil ediyordu. Siyonizmi hem eleştiriyor hem de ona karşı çıkıyordu. Dünyanın farklı ülkelerindeki Yahudilerin sosyal ve kültürel olarak birbirine benzemediğini; Filistin’de kurulacak bir Yahudi vatanının ancak “dünyanın gettosu” olabileceğini ve böyle bir ülkenin varlığının başka devletlerde yaşayan tüm Yahudileri (bağlılık ve sadakat anlamında) zor durumda bırakacağını, bunun da dünyadaki anti-semitlerin olumsuz söylem ve eylemlerine hizmet edeceğini söylüyordu. Montagu ve diğer bir Yahudi kökenli İngiliz Claude Montefiore’nin savundukları ise soydaşlarının yaşadıkları ülkelerde her anlamda eşit hak ve özgürlüklere sahip olması ve anti-semitizme karşı yürütülen mücadeleydi. Altı taslağın oluşumunda Montagu ve Montefiore o kadar etkin oldular ki son metindeki “Yahudiler için oluşturulacak ulusal yurt” ifadesi onlara rağmen yazıldı ve ayrıca bu topraklarla ilgili daha kesin bir ifadenin önüne geçildi.
2 Kasım 1917’de Birleşik Krallık Yahudi cemaatinin fiili lideri ve Büyük Britanya-İrlanda Siyonist Federasyonu’nun başkanı olan Walter Rothschild, doğal olarak yazılan Balfour Mektubu’nun da muhattabı oldu. Rothschild’in babasının ölümü üzerine bu unvanları alması henüz iki yıl önce olmuştu ve o, esasında babası kadar etkin ve söz sahibi değildi. Babası “Natty” ise cemaatin önderliğini uzun süre yapmış ve bu alanda tek olmasa bile (Edwin Montagu’nün babası diğer bir önemli liderdi) en önemli kişiydi. “Natty”, cemaatin en önemli kişisi ve Siyonist Federasyon’un başı olsa da, siyonist davaya ne kadar önem verdiği tartışmalıdır. Herzl’in geçmişteki teklifine yaklaşımı, kendisinin serveti ve Britanya hükümetlerine yakınlığı gözetilirse önceliklerinin ne olabileceği daha iyi anlaşılabilir. Çıkan başka adaylara karşı cemaat liderliğini savunması ve hatta onlara düşman olması ise, bu pozisyonu kendi avantajı için kullandığını düşündürmektedir. Bunlar göze alındığında Balfour’un oluşturduğu metnin tarafının Rothschild ailesinin patriarkı olması da rastlantı değildir. Her ikisi de (Balfour ve Rothschild), 9 Kasım’da ilan edilen bu deklarasyonla “Filistin Mandası”nın temellerini atarken, Rusya’da Ekim Devrimi ile başlayan Yahudi göçünü Filistin’e yönlendirmeyi hedeflemiş, bu göçmenlerin İngiltere ekonomisine vereceği zararı engellemeye çalışmışlardır.
Arap halklarından protestolar Balfour Deklarasyonu’yla Filistin topraklarında yeni bir devlet kurulacak olması, Ortadoğu coğrafyasında protesto dalgalarına yol açmıştı. Protestocular Ürdün’ün başkenti Amman’da.
Almanya’da 80 yıl önce gerçekleşen ve “Kasım Pogromu” diye de bilinen “Kristal Gece”, ismini ev ve işyerlerinin kırılan camlarından aldı. Bu, Yahudilere yapılan ve devlet eliyle desteklenmiş tarihteki en büyük saldırılardan biriydi. III. Reich 1941’de Holokost olarak da anılacak soykırım programını hayata geçirdi. Geçen ay sonu ise ABD-Pittsburgh Sinagog’una gerçekleştirilen saldırıda 11 Yahudi katledildi. “Yahudi sorunu” ve anti-semitizm 80 sene sonra hâlâ can almaya devam ediyor.
Tarihteki ilginç bir tesadüf de Atatürk’ün öldüğü gün Almanya’nın da tarihe geçen bir trajedi, bir dönüm noktası yaşamasıdır. 1871’de birliğini sağlayan Almanya, anti-semitizmin, yani Yahudi karşıtlığının en az olduğu ya da hissedildiği yerdi. Prusya Krallığı ve daha sonra Alman İmparatorluğu’nda, Protestan inancına dönsün dönmesin Yahudiler için kariyer yolları dönemin özgürlükler ülkesi Fransa’ya göre bile daha açıktı.
Alman İmparatorluğu’nu ilan eden Frankfurt Parlamentosu’nda birçok Yahudi devlet adamı ve hukukçu bulunmaktaydı (hatta meclis başkanı Protestan olmuş bir Yahudi, Eduard Simons idi). Yine Alman ordusunda birçok Yahudi kökenli general mevcuttu (örneğin Liman von Sanders her ne kadar babası Prostestan inancına geçmiş olsa da, onun tarafından Yahudi kökenli idi). Bilim ve sanat dünyasında da önemli insanların Yahudi olması bir engel teşkil etmemekteydi. Böyle bir coğrafyada önce Kristal Gece’ye, hemen sonrasında ise Holokost’a giden yol, tarihin trajik ve şaşırtıcı bir sürecinin ürünüdür.
Führer ve GoebbelsAlman bir diplomatın Yahudi aşığı tarafından öldürülmesi, Hitler için ideal bir fırsattı. Propaganda Bakanı Joseph Goebbels, “Führer’in kararına göre parti herhangi bir gösteri hazırlamayacak, ancak gösteriler kendiliğinden gerçekleşirse de güvenlik güçlerince engellenmeyecek” demişti.
Her ne kadar Alman entelektüel dünyasında Hundt-Radowsky, Treitschke ve Wagner gibi anti-semitler varolduysa da bunlar azınlığı teşkil ettiler. Bunların ortaya attığı “Yahudi sorunu”, Treitschke’nin “Yahudiler bizim talihsizliğimizdir” (die Juden sind unser Unglück) sözleri ile başlayan Berlin Anti-Semitizm Tartışması gibi konular, genelde 1. Dünya Savaşı’na kadar akademik çevreler ile sınırlı kaldı. Ancak sonrasında mağlup Almanya ikliminde, bu kavram ve tartışmalar milliyetçi siyasetçiler ve ideologlar tarafından gündeme getirildi ve sıradan vatandaşlar arasında da bilinir olmaya başladı.
Alman İmparatorluğu, 1. Dünya Savaşı’nda herhangi bir büyük muharebede yenilgi almamış ya da işgal sonrasında çekilmemişti. Başgösteren devrimci ayaklanmalar ve imparator II. Wilhelm’in ülkesinden kaçması ile Alman siyasetçiler İtilâf Devletleri ile ateşkes yapmışlardı. Bu durum, Alman milliyetçilerinin, sosyalistlerin, sosyal demokratların ve Yahudilerin imparatorluğu “sırtından hançerlediği” (Wagner’in Götterdämmerung operasında kahraman Siegfried’in sırtından mızrakla öldürülmesine gönderme yaparak) argümanını çıkarmasına altyapı oluşturmuştur. Yeni kurulan Weimar Cumhuriyeti’nde halkın yenilgiyle ve ardından gelen antlaşmanın getirdiği ağır yaptırımlarla kırılan gururunu onarmaya çalışan bu milliyetçi söylemler yaygınlaşmaktaydı. Bu ise ülkedeki önemli ve hem sosyal hem de ekonomik hayatta etkin bir azınlık olan Yahudilere karşıtlığı yanında getirmekteydi.
Tahrip edilen sinagog9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece, Nazi partisinin militanları tarafından talan edilen yapılar ile kurumlar arasında Berlin’deki Fasenensrasse Sinagogu da vardı.
1929’daki ABD’de başlayan Büyük Buhran, Avrupa’ya ulaştıktan sonra kötüleşen iktisadi koşulları daha da kötüleştirdi. Ayrıca sözde-bilimsel bir kavram olan “Sosyal Darwinizm” bazı çevrelerde ırksal üstünlük/Aryancılık gibi argümanlara altyapı oluşturuyordu. Tüm bunların sonucunda 1933 yılında anti-semitik ve aşırı milliyetçi söylemlerle (ayrıca seçimleri “denetleyen” 50.000 kişilik Hitler’in yardımcı polis kadrosunun baskısıyla) Adolf Hitler’in Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) veya bilinen ismiyle Naziler yönetime geldi. Mart ayındaki seçimlerin ardından 1 Nisan’da Yahudilere ait iş yerlerinin Naziler tarafından boykotu başladı. Hemen ardından Aryan olmayanların, yani esasında genel olarak Yahudilerin devlet memuru olmasını engelleyen kanun Nazi hükümetinin onayıyla meclisten geçti (zaten meclisteki diğer partiler etkisiz hale getirilmişti). 15 Eylül 1935’te ise Aryan olanların Yahudilerle evlenmesini yasaklayan Alman Kanı ve Şerefi’nin Korunması Yasası ve kimin Yahudi olup olmadığını belirleyen Nürnberg Yasaları yayınlandı. Bunun sonucunda “Aryan olmayan ırklar” ile sosyal ve ekonomik ilişkiler kopma noktasına geldi.
Yahudilerin bu olaylar karşısında tepkileri farklıydı. Kimileri toplumlarının daha önce de (geçmişte) yaşadığı acılar gibi bunların geçici olduğunu düşünerek doğdukları toprakları bırakmak istemedi; kimileri ise durumun öncekilerinden farklı olduğunu daha o zamandan görerek başka ülkelere göç etmeyi tercih etti. Yahudi olmayan Almanlar ise siyasi ve ekonomik korkular ile tepki vermeye çekiniyordu. Uluslararası kamuoyu ise savaştan ve Büyük Buhran’dan yorulan ve yılmış halklarını idare etmek adına, Almanya, İtalya gibi agresif dış politika yürüten ülkelere karşı “yatıştırma politikası” güdüyordu.
Almanya’nın kara günü9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece Yahudilere ait binalara düzenlenen saldırılarda 91 kişi hayatını kaybetti. Yahudilere ait 1400’ün üzerinde ibadethane, 7500’e yakın mağaza ve işyeri zarar gördü. 30.000 Yahudi tutuklandı (üstte ve altta).
Tahrip edilen sinagog 9 Kasım’ı 10 Kasım’a bağlayan gece, Nazi partisinin militanları tarafından talan edilen yapılar ile kurumlar arasında Berlin’deki Fasenensrasse Sinagogu da vardı.
Dönemin süper gücü Büyük Britanya’nın başbakanları Stanley Baldwin, sonrasında Neville Chamberlain, Hitler ve Mussolini’nin yapabileceklerini tahmin edemiyorlar; etseler de iç siyaset uğruna (zira savaş istemek seçmenler açısından kabul edilemez bir şeydi) bunların yaptıklarını gözardı ediyorlardı. İtalya’nın Habeşistan’ı işgal girişimine (1935-36) ve Mart 1938’de Almanya’nın Avusturya’yı ilhak etmesine, ne Britanya ne de Fransa yeterli tepki gösterdi. Bunun üzerine Hitler’in Çekoslavakya’da yaşayan Alman soydaşlarını (Südet Almanları) kurtarmak adına giriştiği işgale kimse ses çıkarmadığı gibi, 15 Eylül 1938’de Fransa, İngiltere, İtalya ve Almanya’nın Münih’te biraraya gelerek buna onay vermesi, Adolf Hitler’e sonradan yapacağı işlerde kimsenin karşısına çıkmayacağı konusunda büyük bir özgüven verdi.
İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain’in, Münih Anlaşması sonrası ülkesine geldiğinde 1878’teki Disraeli’nin de konuşmasına atıfta bulunarak “Size Almanya’dan onurlu bir barışla döndüm” demesi ve “yatıştırma politikaları”nı devam ettirmesi, onu daha sonra savaşın çıkmasından sorumlu tutulan İngiliz politikacıların, yani “Guilty Men” (Suçlu Adamlar) arasına sokacaktı. Bu ilhak ve işgallerden sonra bile uluslararası kamuoyundan bir engelleme görmeyen Hitler, artık içeride de istediklerini yapabilirdi. Bir sorun olarak gördüğü Yahudi nüfusu baskılama ve sindirme zamanı artık gelmişti. Yürüttüğü anti-semitik politikaları bir adım ileri götürmeye ve halkı da buna dahil etmeye kararlıydı. Münih Anlaşması’ndan yaklaşık bir buçuk ay sonra gerçekleşecek bir olay, bunun için gerekli altyapıyı sağladı.
Almanya’da doğmuş Yahudi kökenli Polonyalı göçmen bir ailenin çocuğu olan Herschel Grynszpan, 1936’da Paris’e iltica etmişti. Oraya diplomat olarak tayin olmuş Alman Ernst vom Rath ile muhtemelen bir gönül ilişkisi vardı (kendisi de eşcinsel olan dönemin ünlü entellektüellerinden ve Paris’te yaşayan André Gide de bunu günlüklerinde teyit etmektedir). Henüz 17 yaşındaki Grynszpan, aralarındaki bir anlaşmazlık sonucu 7 Kasım 1938’de Paris’teki elçilik binasında vom Rath’ı silahla vurarak yaraladı. Hitler, vom Rath’ın tedavisi için kendi özel cerrahlarını gönderdiyse de o, yaraları nedeniyle 9 Kasım günü öldü.
Fırsatlar ve tesadüfler o gün bir araya gelmişti. Führer ve Nazi Partisi için 9 Kasım çok önemli bir gündü. Zira o tarihten (1938 yılından) tam 15 sene önce, 9 Kasım 1923’te, Hitler ve avenesi Münih’te “Birahane Darbesi” diye anılan darbe girişiminde bulunmuş, fakat başarısız olmuşlardı. Bu girişim her sene kutlandığı gibi, o gün de Nazi Partisi tarafından bir kutlama/anma yemeği düzenlenerek yâdedilmişti. Paris’te Alman bir diplomatın bir Yahudi tarafından öldürülmesi böyle bir gecede anti-semitik söylemler için biçilmiş kaftandı ve Propaganda Bakanı Joseph Goebbels bunu değerlendirecekti. Hitler’in o geceden erken ayrılması sonrası, vom Rath olayı ile ilgili Goebbels şöyle diyecekti: “Führer’in kararına göre parti herhangi bir gösteri hazırlamayacak ve organize etmeyecek fakat gösteriler kendiliğinden gerçekleşirse de güvenlik güçlerince engellenmeyecek”. Bu sözler, Yahudilere yapılacak olası saldırılar için açık çekti. Bu ayrıca Goebbels için partide kendini Führer’ine kanıtlamak için uzun zamandır eline geçmiş bir fırsattı.
Çarmıha gerilen Alman Nazilerin gazetesi Der Stuermer, Kristal Gece’ye giden yolu yaratan olayı, bu anti-semitik karikatürle anlatmıştı. Yahudi Herschel Grynszpan, Alman diplomat Ernst vom Rath’ı çarmıha geriyor.
Nazi Partisi, teşkilatı aracılığıyla organize ettiği güruha Yahudilere ait ibadethane, işyeri, ev ve mezarlıklara saldırma talimatı verdi. Kundaklamak serbest (!) ama ev ve işyerlerindeki eşyaları yağmalamak yasaktı. Ayrıca Almanlara ait mülkler zarar görmeyecekti. 9 Kasım’ı 10 Kasım 1938’e bağlayan gece Yahudilere ait 1400’ün üzerinde ibadethane, 7500’e yakın mağaza ve işyerine saldırı düzenlendi. 91 Yahudi öldürüldü; 30.000 Yahudi erkek tutuklandı ve bunların bir kısmı çalışma/toplama kamplarına gönderildi. Hemen arkasından Yahudilere her türlü iş yapmak yasaklandı.
17 Kasım’da Ernst vom Rath’ın cenaze töreninde, sanki bir içsavaş varmış gibi “ilk kurşun”u Yahudiler’in attığı Nazi siyasetçiler tarafından vurgulandı. Dışişleri Bakanı Ribbentrop ise “Meydan okumayı görüyoruz ve kabul ediyoruz” diye ekledi. 1933’ten beri baskılanmış ve sindirilmiş Yahudiler için o gece bir dönüm noktası oldu. Artık doğdukları topraklarda kendileri için can güvenliği ve huzur kalmadığını anlamışlardı; fakat yine de yaklaşık iki sene sonra başlayacak soykırım süreci henüz düşünülemeyecek kadar uzaktı. “Kasım Pogromu” diye de bilinen o geceye, ev ve işyerlerinin kırılan camlarına atfen “Kristal Gece” denildi. Bu, Yahudilere karşı yapılan ve devlet eliyle de desteklenmiş tarihteki en büyük saldırılardan biriydi. Artık Yahudiler’in ülkelerini terketmekten başka bir şansları yoktu; fakat III. Reich buna izin vermeyecek, onları çalışma kamplarında yitene kadar savaş için bedava işgücü (!) olarak kullanmayı tercih edecekti.
Uluslararası kamuoyu Hitler’e -ne yazık ki dur diyemese de, bu insanlık dramını önlemek için girişimlerde bulundu. İngiltere’nin ve az da olsa ABD’nin inisiyatifi ile Yahudi çocuklarını kurtarmak adına bir hareket başlatıldı: “Kindertransport” (kelime anlamı ile “çocukların taşınması”). Buna göre 10.000 kadar Yahudi çocuk velilerinin nezareti olmaksızın Almanya’dan, Avusturya’dan, Çekoslovakya’dan ve Polonya’dan toplanarak Britanya’daki hostellere, pansiyonlara ve evlere yerleştirilecekti. 1938’den 1940’a, yani Nazilerin sınırı geçişe kapatmasına kadar binlerce Yahudi çocuk İngiltere ve ABD’ye taşındı. Her ne kadar bunlar ailelerinden koparılmak gibi bir acıyı yaşasa da, Nazi soykırımından kurtulan o neslin az sayıdaki üyelerinden oldular.
Kristal Gece yaşandığı dönemde dünyayı derinden etkilemiş ve Nazi Almanyası’nın ne kadar ileri gidebileceği konusunda bir ön fikir vermişti. Bu pogrom, “Holokost” ya da “Shoah” olarak adlandırılan Yahudi soykırımının adeta bir fragmanı olarak, bir dönüm noktası olarak tarihe geçti.
14. yüzyılda Batı’da Pantheon’dan Doğu’da ise Ayasofya’dan sonra o ölçüde alanı örten bir kubbe daha yapılmamıştı; zira bunu sağlayacak teknik bilgi Ortaçağ boyunca unutulup gitmişti. Mimar Sinan’dan yaklaşık bir asır önce yaşamış Filippo Brunelleschi (1377-1446), Pantheon’un üzerine “yapılamaz” denilen kubbeyi yaptı ve Leonardo Da Vinci dahil birçok Rönesans şahsiyetine ilham verdi.
Tıpkı Mimar Sinan’ın önünde, bulunduğu coğrafyada kendisine meydan okuyan ve yaşadığı dönemden yaklaşık bin sene önce inşa edilmiş bir şaheserin, Aya Sofya’nın, olması gibi mimar Brunelleschi’nin (1377-1446) önünde de 1300 yıllık Pantheon, kaybolmuş tüm bilgileri temsil ediyordu.
Batı’da Pantheon’dan Doğu’da ise Aya Sofya’dan sonra o ölçüde alanı örten bir kubbe daha yapılmamıştı zira bunu sağlayacak teknik bilgi Ortaçağ boyunca unutulup gitmişti. 15. yüzyılın Floransa’sı ise Antik Yunan ve Roma’nın değerlerinin tekrar canlandığı Giorgio Vasari’nin deyişiyle bir “yeniden doğuş”’a şahit oluyordu. Brunelleschi ise öğrenmeye aç kişiliğiyle tam da bu çağın insanıydı.
Brunelleschi, dönemin diğer sanatçıları gibi birçok alanda yeteneklerini sergileyebilen biriydi, hem ressam(ki doğrusal perspektifi geliştirmişti) hem arkadaşı Donatello’yu şaşırtacak kadar iyi bir heykeltraş hem de mimardı, ve en çok da mimarlığı ile hatırlanacaktı. Onun yaşadığı dönemde zengin Floransa şehir devletinin önünde çözülemeyen bir bulmaca durmaktaydı. Bu, inşasına 13. yüzyıl sonunda Arnolfo di Cambio tarafından başlanan ve daha sonra veba salgının getirdiği maddi ve insani fakirleşme ile yarım kalan Santa Maria del Fiore’nin, yani Floransa Katedrali’nin, kubbesinin yapılması/tamamlanması idi.
Brunelleschi dokunuşu Yapımına 1296’da başlanan Floransa Katedrali, kıta Avrupa’sını saran veba salgını dolayısıyla yarım kalmıştı. Dönemin önde gelen mimarları katedralin tamamlanmasını başaramamış, “alaylı” bir mühendis olan Brunelleschi, kendi yöntemleriyle katedrali bitirebilmişti. Brunelleschi’nin tasarladığı kubbe günümüzde hala en büyük kagir kubbe olma özelliğini korumaktadır.
Genç Brunelleschi’nin sanata ve mekaniğe yatkınlığını farkeden babası onu bir kuyumcunun yanına çırak verdi, ki sonrasında da şehir devletinin yönetimindeki loncalardan olan “Kuyumcular Loncası”’nın bir üyesi olacaktı. “Kuyumcular Loncası”’ndaki tek sanatçı kendisi değildi, burada aynı zamanda dostu Donatello ve kendisine birçok konuda rakip olacak Lorenzo Ghiberti gibi çağdaşı başka sanatçılar da bulunmaktaydı.
Aynı Eski Yunan’da olduğu gibi Foransa’da da şehir için yapılacak eserler bir yarışmadan geçer ve kazanan sanatçı eserini icra ederdi, yine böyle bir yarışmada (San Giovanni Vafitzhanesi’nin kapısı için yapılan yarışmada) bu üç sanatçı karşı karşıya geldi. Eserler sunulduktan sonra Donatello ve Brunelleschi, Ghiberti’nin yapıtının üstünlüğünü kabul ederek çekildiler. Bu, onlara hayallerindeki Roma harabelerini inceleme fırsatı için gerekli zamanı yarattı.
Roma’da zamanlarını topraktan sütun başı, bina temel parçaları ve sütun gibi tüm mimari elemanları çıkartarak inceleyerek geçiriyorlardı. Bundan dolayı “define avcıları” diye bilinir oldular. Bu sırada Brunelleschi’nin aklında ise arkadaşından bile sakladığı bir hedef vardı: Pantheon’un dev kubbesi gibi bir kubbe inşa ederek katedralin yarım kalan kısmının tamamlanması. Bunun için Pantheon’da ölçüler alıyor, taşıyıcı elemanları inceliyordu. Donatello’nun Floransa’ya dönmesinden sonra Roma’daki araştırmalarını genişletti, her binayı çiziyor, yapılışından malzemelerin taşınmasına kadar bu dev eserlerin nasıl inşa dildiğini anlamaya çalışıyordu. Bu kapsamlı araştırmalardan sonra “zihninde Roma’yı yıkılmadan önceki haliyle canlandırabilecek” duruma geldi.
“Yeniden Doğuş”un şehri 15. yüzyıldan beri Santa Maria del Fiore’nin görkemli kubbesi Floransa’nın gökyüzünü süslemektedir (üstte). Pers kubbeleri, tam da merkezi olmayan bu tarz temellerin üzerine kurulabilmeleri yönünde tasarlanmıştı.
1417’ye gelindiğinde şehrin söz sahibi loncası “Yüncüler Loncası” kubbenin inşası ile ile ilgili konuları tartışmak üzere Toskana’lı mimar ve mühendisleri çağırdı. Filippo ise bu sırada Roma’dan dönmüş ve kubbe ile ilgili modeller oluşturmaya başlamıştı. Brunelleschi, modellerinin ve fikirlerinin çalınması ihtimali konusunda aşırı hassastı. Floransa’da sanatçılar arasında rekabet o kadar fazlaydı ki bu artık sanatçıları takıntılara veya düşmanca tavırlara sevk ediyordu.
Brunelleschi, yaptığı modeli göstermeden Santa Maria del Fiore’nin mütevellileri karşısına çıktı, mütevelliler önce onunla alay etseler de sonunda anlattıklarına ikna oldular. Brunelleschi, daha sonra Alman, Fransız ve İtalya’nın başka bölgelerinden mimarların geleceği kubbenin inşası için başka bir yarışma yapılmasını önerdi, böylece onun üstünlüğü daha da iyi anlaşılacaktı ve öyle de oldu. Brunelleschi, modelini sürekli geliştiriyor ve birçok kullanılmayan tekniği bir araya getiriyordu. Yapılması gereken, birşeyi sıfırdan inşa etmekten daha zordu çünkü kubbe zaten belli bir aşamaya gelmiş bir işin üzerine konacaktı. En önemli zorluk ise kubbenin oturtulacağı sekizgen yapının eş kenarlara sahip olmaması ve bu nedenle bir merkezden yoksun olmasıydı ayrıca bunun devasa kubbenin ağırlığını taşıması imkansızdı.
Filippo Brunelleschi
Rakip ve “barbar” olarak kabul edilen Fransız ve Germen mimarisinin yaygın ögeleri olan payandaların kullanılması Floransa’da bayağı görüldüğü için yasaktı. Filippo tüm bunlara çözüm üretmeye çalışırken yapı malzemelerinin taşınması ve kubbenin yerleştirileceği noktaya getirilmesi önemli bir problemdi. Burada onun teknik bilgisi ve mühendisliği devreye girecekti. 1421 yılında Floransa’nın içinden geçen Arno nehri üzerinde yüz ton ağırlığındaki mermerleri taşıyacak bir tekne üretmesi gerekliydi. Bu tekneyi kendi tasarladı ve maliyetleri üstlenerek inşa ettirdi, adı Il Badalone (canavar) idi. Ayrıca modern anlamda patent haklarının ilki olabilecek şekilde bu tasarımın fikri hakları şehir konseyi tarafından kendisine verildi. Buna göre üç yıl içerisinde aynı tasarımla bir araç yapılırsa yakılarak (!) yokedilecekti.
Il Badalone görevini tamamlayamadı ve üstündeki mermer yükü ile beraber battı. Brunelleschi’nin biriktirdiği servetinin üçte birini bu ticari ve mühendislik girişiminde kaybettiği söylenir. Filippo’nun aldığı patentler bununla sınırlı değildi, kubbenin inşası için sürekli geliştirdiği vinçler, kaldıraçlar ve inşaat için iskele sistemleri yaşadığı çağda görülmemiş icatlardı ve bunların hepsinin fikri haklarını tasarımlarının çalınabileceği endişesi taşıyordu.
O, geliştirdiği icatlar dışında bir de Klasik Roma mimarisinin ve doğunun tekniklerini yeniden uyarlayarak kullanıyordı. Bunlar da, o dönem için önemli “buluşlar” idi. Örneğin, Roma’da iken harabelerde büyük taşların ortasında ve altında oyuklar olduğunu farketmiş ve bunların taşları taşımakta kullanılan ulivella adı verilen demirler için yapıldığını anlayarak bu sistemi tekrar düzene sokmuştu. Kubbenin tuğladan inşa edilmesini tasarlarken bu tuğlaların artık kullanılmayan kırlangıçkuyruğu geçme ile birbirine bağlanmasını düşünmüştü.
Pantheon’un Kubbesi İtalyan ressam, mimar Giovanni Paolo Panini’nin fırçasından, Brunelleschi’nin ihtişamından etkilendiği Roma tapınağı olarak inşa edilen Pantheon’un kubbesi.
Yine tuğlaların yüklerini düşey olarak zemine bindirmesini engellemek için Doğu’da kullanılan balık sırtı düzen ile bunların dizilmesini uygun gördü. Yine Doğu’dan aldığı önemli bir teknik Avrupa’da çok nadir görülen çift kabuklu/kademeli kubbeydi. Çift kabuklu kubbe daha çok İran mimarisinde görülen bir teknikti ve yapının merkezini dikkate almadan kubbenin inşa edilmesini sağlıyordu. Batı’da fazla bilinmeyen bu teknikleri Şark’a yaptığı ziyaretlerde öğrendiği söylense de bu düşük bir ihtimaldir. Büyük olasılıkla bunları Floransa’ya köle olarak gelen Pers ya da Türk ustalardan öğrenmiş olabileceği zannedilmektedir. Klasik Roma mimarisine ve mühendisliğine(özellikle kullanılan araçlara) hakim olmasının nedeni ise o şehre yaptığı ziyaretlerde öğrendikleri dışında Vitruvius’un Mimarlık Üzerine adlı ünlü eserin Floransalı hümanist Poggio Bracciolini’nin St. Gallen’deki bir manastırda tekrar keşfetmesi ve bu yapıtın meraklıları arasında dolaşıma girmiş olmasıdır.
Brunelleschi, alaylı bir mimar olsa da bilgiye olan açlığı ile hiçbir mimarın gerçekleştiremediği bir işi başardı ve tüm matematik ve mühendislik bilgisi ile yapılamaz denilen kubbeyi, artık rakip şehirler tarafından alay konusuna dönüştürülen üstü açık kalmış sekizgen formun üzerine inşa etti. Geliştirdiği ve kullandığı tüm vinç, kaldıraç ve aletler kendisinden sonra Leonardo dahil birçok Rönesans şahsiyetine ilham verdi.
Mimar Sinan’ın yeniçerilik döneminde askeriye için yaptığı işler gibi Filippo da, Siena ve Pisa gibi şehir devletlerine karşı sur ve kalelerin inşası sırasında daha önce öğrendiği tekniklerin uygulaması ile ilgili tecrübeler kazandı. Sinan’ın Aya Sofya’yı tamiri sırasında gelecekte inşa edeceği kendi eserleri için birçok şey öğrendiği gibi Brunelleschi de Pantheon’u incelerken ileride yapacaklarını tasarladı. İkisi de hem geçmişin unutulan hem de Doğu ve Batı’nın mimari ve mühendislik tekniklerini bir araya getirerek o gün için yapılamaz denileni yaptılar. Sinan’ın eseri Selimiye’nin kubbesi “Doğu’nun en görkemli kubbesi” (ve Aya Sofya’ninkinden sonra en büyük) Brunelleschi’nin eseri hem Rönesans mimarisinin kıvılcımını çakmış hem de günümüze kadar yapılmış en büyük kagir/taş işçiliği ile yapılmış kubbe olmuştur. Brunelleschi tüm bu özellikleriyle ve başardıklarıyla modern anlamdaki ilk mühendis kabul edilmiştir.
Dünya edebiyatının en önemli isimlerinden Lord Byron, eserleri kadar hayatıyla da sıradışı bir portre çizmiş, 36 yıllık kısa yaşamı bitmeden dünyaca üne kavuşmuş bir sanatçıydı. Doğu’yu “sahip olunması” gereken bir öteki olarak gören, Doğu’nun kültürel farklılıklarını üstünkörü tanımaya çalışan Avrupa-merkezci oryantalistlerden çok farklıydı. İngiltere’den İstanbul’a, Yunan bağımsızlık mücadelesine uzanan fırtınalı bir hayat…
Lord Byron’un doğduğu dönemde (1788) Doğu’nun Batı’ya karşı üstünlüğü, daha net şekilde ifade etmek gerekirse, Batı’ya komşu olan Osmanlı İmparatorluğu’nun başat bir güç olduğu günler artık geride kalmıştı. Aydınlanma ve Endüstri Devrimi’ni yaşamış (ve yaşayan) Batı, artık ne Haçlı Seferleri dönemindeki ne de Muhteşem Süleyman’ın karşısındaki Avrupa’ydı. Bilim ve tekniği kullanarak hem ekonomik olarak hem de askerî sahada Doğu’nun fersah fersah ilerisindeydi; adeta başka bir çağı yaşıyordu.
Byron’ın dünyaya geldiği 1788 yılının hemen ertesinde Fransız Devrimi gerçekleşecek ve bunun sonucunda monarkların, prenslerin ve yabancı hanedanların yönetimindeki tüm halklar yöneticilerine karşı bir ulus olarak başkaldıracaklardı. 1776’da ise Amerika’daki on üç koloni Büyük Britanya’dan ayrılmayı talep ederek bir bağımsızlık savaşına girmiş ve sonucunda hem Britanya yönetiminden kurtulmuş hem de anayasası olan bir cumhuriyete kavuşmuştu.
Dönemin süper gücü Büyük Britanya’da entelektüel ve siyasi çevrelerde tartışma konusu da bu dönemde ulus, anayasa ve cumhuriyet gibi yenilikçi fikirlerdi. Byron da büyük amcası “Şeytani Lord” William Byron’ın vefatı ile kendisine kalan büyük mirasla hem bu konuları anlayıp tartışabilecek eğitimi görebildi hem de bu konuların konuşulduğu çevrelerde kendine yer bulabildi. İngiltere’nin en köklü okullarından Harrow’da ve daha sonra Cambridge’de okurken geleceğin önemli siyasileri ile arkadaş oldu. Bunların başta gelenlerinden biri de liberal/Whig görüşleri Byron ile tanıştıran John Cam Hobhouse idi.
Siyaset dışında genç yaşlarından itibaren şiire ilgi duyan Byron’ın ilk yayımlanan kitabı Hours of Idleness önemli bir başarı yakalayamamıştı. Sonrasında ise o dönemde her genç İngiliz aristokratının yaptığı gibi 1809’da “Grand Tour”a çıkmış, fakat Avrupa Napoléon Savaşları nedeniyle karışıklık içerisinde olduğu için Portekiz’de başlayan yolculuğu Sevilla, Cadiz ve Cebelitarık ile devam etmiş, sonrasında ise Malta’ya ve oradan Osmanlı topraklarına, Atina’ya varmıştır. Bu seyahatinde fiziken Doğu ile tanışmış olsa da genç Byron’ın bu coğrafyaya aşinalığı çok daha önceye, okul dönemindeki yıllara dayanmaktaydı. Bilim ve sanata hamilik yapan Abbasi halifesi Vasık ile ilgili kurgu bir roman olan William Beckford’un Vathek isimli romanı onun favori kitaplarından biriydi; aynı zamanda klasik İran şairleri Sa’di, Firdevsi ve Hafız’ın şiirlerini ünlü bilgin Sir William Jones’un çevirisinden okuyarak onlara hayran kalmıştı. Yine aynı dönemde Kuran‘ın İngilizce mealini yazmış olan George Sale’nin çeviriye/meale giriş yazısı olan “A Preliminary Discourse” adlı yazısından etkilenmişti.
Sanatta romantik dönemin önemli kavramlarından biri olan “şarkiyatçılık”a bu şekilde derin bir ilgi duymuştu; fakat Byron’ın Doğu’ya bakışaçısı dönemin çoğu şarkiyatçısından farklıydı. Doğu’yu “sahip olunması” gereken bir öteki olarak gören, Doğu’nun kültürel farklılıklarını üstünkörü tanımaya çalışan bir Avrupa-merkezci bakışaçısı yoktu. Şark, o yıllara kadar edebî eserlerde kimi zaman şiddetin ve baskıcılığın olduğu kimi zaman da tam tersine saf sevginin, kayıp masumiyetin tekrar keşfedildiği veya cennetvari sahnelerin olduğu bir mekan olarak işlenmişti.
Ancak bazı eserlerde de hayalkırıklığına dönüşen sevdaların, gözboyayan masumiyetin olduğu ve yeryüzü cennetinin kaybolduğu finallerle yapılan bir hiciv vardı. Bu eserlerin çoğu Doğu’yu siyasi ve dinî propaganda amaçlı gezmiş, bu coğrafya insanının ancak bozulmuş imgelerini sunan kişiler tarafından kaleme alınmıştı. Byron ise yaptığı seyahatler ile Doğu’yu tam anlamıyla deneyimlemeye çalıştı ve bu kültürü özümsemeye gayret etti. Oradaki hayatı ve kültürü yaşayarak, ondan keyif alarak ve onun üzerine çalışarak kendi doğruları için hareket etmeye uğraştı.
Byron’ın Doğu’ya ilk seyahati (1809-1811)
23 Eylül 1809 tarihinde Patras’a, Osmanlı egemenliğindeki Yunanistan’a varmasıyla Byron’ın Şark ile ilgili tecrübe ederek elde ettiği ilk düşünceleri şekillenmeye başladı. Patras’tan, Yanya’yı Yunan Aydınlanması’nın merkezlerinden biri haline getiren Tepedelenli Ali Paşa ile buluşmak üzere Arnavutluk’a geçti. Arnavut asıllı Ali Paşa, sarayında Yunanca konuşan, kültüre önem veren, askerî olarak “Müslüman Bonaparte” lakabını hak edecek kadar başarılı, fakat düşmanlarına karşı da bir o kadar acımasız ve şehvet düşkünü biriydi. Onun bu yapısı Byron’a şiirlerindeki karakterleri için büyük bir ilham verdi.
Lord Byron Lord Byron’un Thomas Phillips tarafından 1813’te, Atina’da Britanya büyükelçisinin evinde yapılmış olan tablosu. Tepedelenli Ali Paşa ile Arnavutluk’ta zaman geçirmiş olan Lord Byron geleneksel Arnavut kıyafetleri içerisinde resmedilmiş.
Arnavutluk ziyaretinden sonra Atina’ya, oradan Mart 1810’da İzmir’e ve ardından Mayıs ayında İstanbul’a geçti. Byron bu toprakları ziyaret etmeden önce gezginler için elkitabı olmuş Richard Knolles’un The Generall Historie of the Turks (1603) and William Eton’ın A Survey of the Turkish Empire (1789) adlı eserlerinden faydalanmıştı; fakat deneyimledikleri bu kitaplarda yazanlardan çok farklıydı. Öncelikle “Osmanlılar, tüm kusurlarına rağmen saygı duyulmayacak insanlar değiller”di. Bu topraklardaki yüksek eğitim seviyesi, ticaretteki değiş-tokuş ve barter sisteminin adilliği, kültürün özgünlüğü, yaşamın ve meskenlerin yüksek kaliteye sahip olması ve el zanaatlarındaki incelik Byron’ın dikkatini çekmişti. Ayrıca Türklerin, Müslüman olmamalarına rağmen Yunanlılara karşı üstün ve ayrımcı bir bakışaçısına sahip olmadığını, aksine Müslüman Araplara karşı böyle bir tutum takındıklarını farketmişti.
Yine 19. yüzyıl başlarında şarkiyatçılık ile beraber popüler olan bir kavram da “filhellenizm”di, yani Yunan kültürüne duyulan hayranlık. Öncelikle Aydınlanma Düşüncesi ve daha sonra 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başında genelde padişahların ferman ve izinleriyle yapılan Osmanlı topraklarındaki “arkeolojik” kazılarla yaygınlaşan Yunan kültürüne duyulan hayranlık, Batı’daki birçok liberal entelektüel gibi Byron’da da vardı. Onun için de Yunan kültürü Batı’nın kökeniydi. Hatta Byron’ın yakın arkadaşı ünlü şair Percy Shelley, tüm Batılıları kastederek “hepimiz Yunanız” diye başlayan bir çağrıyla Avrupa’daki ülkeleri Yunanistan’ın bağımsızlık mücadelesine destek olmaya çağırmıştı. Ancak büyük general ve devlet adamı Themistocles’in yaşadığı Antik Yunan ile Byron’ın kendi karşılaştığı ve tanıdığı Yunanistan aynı mıydı? O dönemin Yunanistan’ı ne kadar Batı’ya aitti?
Gezgin şair Lord Byron, dönemin üst sınıf mensubu birçok İngiliz genci gibi Osmanlı topraklarına doğru bir yolculuğa çıkmıştı. Atina ile İzmir’de uzun süre kaldı. Lord Byron, arka planda Atina Akropolis’i ile Yunan giysileri içerisinde.
Byron bu Batılı aydınların Yunan halkını ve kültürünü Antik Yunan ile bir tutarak, onun bağımsızlık mücadelesini idealize ettiğinin farkındaydı. Diğer yandan seyahat ettiği Doğu ne kadar Doğu’ydu? O, genelde eleştirildiği üzere Şark’ı sadece Osmanlı ve Türkler üzerinden tanımlamıştı, zira sadece onları görmüştü ve Arap coğrafyasına hiç gitmemişti. 1811’de Britanya’ya dönen Byron, Osmanlı topraklarındaki tüm bu seyahatlerinde edindiği izlenimlerle “Childe Harold’s Pilgrimage”i ve daha sonra Şark ya da Türk Hikayeleri diye geçen “The Giaour”, “The Bride of Abydos”, “Lara” ve “The Corsair” adlı şiirlerini yazmış ve bu eserlerle ülkesinde ve tüm Avrupa’da büyük bir şöhrete kavuşmuştu.
Byron anavatanına elveda diyor
Byron ülkesine döndü ve geçirdiği beş yıldan sonra 1816’da bir daha dönmemek üzere Britanya’dan ayrılarak İtalya’ya yelken açtı. Napoléon savaşları artık geride kalmış ve eski kıta tekrar toparlanmıştı. İtalya’da kaldığı yedi sene içerisinde farklı şehirlerde bulundu ve İngiliz şair Shelley ve Thomas Moore ile birçok kez görüştü. İtalya’da iken bile Doğu ile ilişkisini koparmadı. Venedik’teki Ermeni San Lazzaro Manastırı’nı ziyaret etti ve burada Ermeni kültürüne ve tarihine merak saldı. Hatta İngilizler için Ermeni dilbilgisi kitabı ve Ermenice-İngilizce sözlük oluşturulmasına katkıda bulundu. Yine İtalya’dayken en önemli eserlerinden Don Juan adlı hiçbir zaman tamamlayamadığı kitabını yazmaya başladı. 1823’e gelindiğinde artık buradaki amaçsız bulduğu hayatından sıkıldı ve Londra Filhellenik Cemiyeti kurucularından Edward Blaquiere’in ısrarıyla Cenova’yı terkederek Yunanistan’ın bağımsızlık davasını desteklemek üzere önce Britanya idaresindeki Kefalonya’ya ardından da Mesolongi şehrine geçti.
Londra Filhellenik Cemiyeti, Avrupa ülkeleri arasında 1821’de başlayan Yunan Bağımsızlık Savaşı’na destek veren en son, fakat en etkili Batılı kuruluş olmuştu. Öncelikle Fransızlar, Yunan bağımsızlık mücadelesi ilgili destek toplamak üzere birçok yayın yapmış ve belli sayıda savaşçı ve parasal destek toplayabilmişti. Prusya devletinin karşı çıkmasına rağmen, ilginç bir şekilde bu isyana en çok savaşçı Almanlar’dan toplanmıştı. Prusya ve Avusturya, Fransa ve Britanya’daki yönetimlere göre baskıcı rejimlerdi, Yunanistan’daki bir bağımsızlık savaşının kendi ülkelerine de zarar verebileceğini düşünüyorlardı. Özellikle Avusturya’da Metternich “Osmanlıların Yunanistan’daki hakimiyetinin meşru olduğunu ve buna karşı çıkmanın imkan dahilinde olmadığını” vurguluyordu. Bunda tabii Avusturya’nın hakimiyetinde farklı milletler bulunan bir imparatorluk olması önemli bir sebepti.
Böylece Almanların çoğunlukta olduğu savaşçı gruplar, 1821 ve 1822 yıllarında Marsilya’dan kalkan gemilerle Yunanistan’a ulaştılar. Bu gruplar içerisinde çok az İngiliz bulunmaktaydı. Avrupalı bölüklerin desteklediği Yunan birlikleri 1822’de Peta Muharebesi’nde Tepedelenli Ali Paşa’nın eski komutanlarından olan Ömer Vrioni kumandasındaki Osmanlı ordusu tarafından ağır bir yenilgiye uğradı. Eğer 1823’teki büyük Tophane yangını olmasaydı, Yunan İsyanı bu muharebenin üzerine tamamen bastırılabilirdi. Bu yenilgi ile Yunanlar arasında “bölgecilik” başgösterdi. Bu muharebede ordunun başında Avrupa’da eğitim görmüş, Fransızcası Yunancasından daha iyi olan ve Avrupalı giyim kuşama sahip Alexandros Mavrokordatos bulunmaktaydı. Kendisi önemli Rum ailelerden olan ve Eflak’ı yöneten Fenerli ailelere mensuptu.
Aleksandros Mavrokordatos 1821’de başlayan Yunan Bağımsızlık Savaşı’nda düzenli bir hükümet kurulması için çalışan Yunan siyasetçi Mavrokordatos. Bir dönem İstanbul’da Yunanistan temsilciliği yapmış ve üç kere Yunanistan başbakanlığı görevini üstlenmişti.
Savaştaki yenilgi sonrası Yunanlılar arasında bir içsavaş patlak verdi. Mavrokordatos yerini Petrobey diye de bilinen Petro Mavromihalis’e bırakmak zorunda kaldı. Mavromihalis’in destekçilerinden biri de, miğferiyle Homeros’un Odysseus‘undan çıkmış gibi görünen başarılı askerî lider Theodoros Kolokotronis idi.
Lord Byron, farklı bölgelerin desteklediği gruplar arasındaki bu içsavaş sırasında Blaquiere’in ısrarıyla Yunanistan’a vardı. Londra Filhellenik Cemiyeti, aslında Yunanlılar hakkında sadece yüzeysel bir bilgiye sahip Blaquiere sayesinde büyük miktarda borç para toplamıştı. Bu paralar Yunanistan’a ulaştırılırken bağımsızlık savaşı için önemli bir figür olarak Byron ikna edilmişti; zira o artık şöhretinin zirvesinde bir şairdi. Byron her ne kadar Yunanlılara sempati duysa da, bu savaş ile ilgili önce kendisini motive edecek bir şey bulamamıştı; fakat sonra askerî zaferler kazanmanın amaçsız bulduğu yaşamına bir amaç katacağını düşünerek Blaquiere’in teklifini kabul etmişti. 5 Ocak 1824’te Yunan anakarasına vardığında, Blaquiere ona haber vermeden çoktan Britanya’ya dönüş yoluna geçmişti.
Yunan Bağımsızlık Savaşı Sözkonusu savaş Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla son bulacaktı. Georg Perlberg burada çarpışan Osmanlı ve Yunan birliklerini resmediyor.
Byron gerçekçi bir bakışaçısıyla, savaş idaresinin savaş beylerinin çıkarları için yapıldığının ve bunların da Batı’dan gelen askerî bilgi birikiminden ve Avrupalı birliklerden ziyade kendi davaları için kullanabilecekleri para yardımıyla ilgilendiklerini kısa sürede farketti. Filhellen Cemiyeti de Fenerli Rum Mavrokordatos yerine, “gerçek” bir Yunan gibi gözüken Kolokotronis ve destekçilerine parayı vermeyi tercih etti. Bu arada Byron, kendi parasıyla Arnavutlardan ve Sulyotlardan (Yunanca konuşan Arnavut kökenli bir halk) oluşan kendi birliğini kurdu. William Parry isimli bir İngilizi kendine askerî danışman yaptı. Ancak sefer için hazırlıklar yaparken birliğindeki huzursuzluk bir isyana dönüştü; sonrasında ise birlik tamamen dağıldı. Şubat ayında ağırlaşan sara krizleri ile sağlığı iyiden iyiye bozuldu. Tedavisi için yapılan kan alma işlemi onu yorgun düşürdü ve muhtemelen yine kan alma sırasında mikrop kaptı. 15 Nisan 1824’te yüksek ateş nedeniyle öldü (ölmeden önce “zavallı Yunanistan” dediği rivayet edilir).
Theodoros Kolokotronis 1821-1829 arasında Osmanlı egemenliğine karşı verilen Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın generali Theodoros Kolokotronis atının üzerinde. Kolokotronis’i efsaneleştiren savaş, 1822’de Dervenakia’da Dramalı Mahmut Paşa karşısında kazandığı zafer olmuştu.
Lord Byron birliğiyle herhangi bir zafer elde edememiş olsa da bu topraklardaki ölümü, Yunanistan’ın bağımsızlık davasının birçok ülkeden destek bulmasını sağladı. Lord Byron, şarkiyatçı eserler verirken Doğu’yu kötülememiş, Doğu’yu manzum hikayeleri için bir sahne olarak görmüştü. Kimi zaman kendisinin de ifade ettiği gibi “şarkiyatçı” klişeleri okurların ilgisini çekmek ve eserlerinin popülaritesini arttırmak için kullandı. Şark’ı önyargısız bir şekilde gözlemlediği gibi Yunan kültürüne olan hayranlığını eserlerinde göstermiş, deneyimlediği Yunanistan’daki gerçekleri ve olguları rasyonel bir şekilde mektuplarında değerlendirmiştir. Yunanistan’ın bağımsızlık mücadelesi sırasında ölmesi, onu Yunanlılar için bir ulusal kahraman haline getirmiştir.
Efsanenin peşinde
Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçmişti!
İngiliz edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük şairlerinden olan Lord Byron, 22 Ocak 1788’de George Gordon Byron adıyla Anglo-İskoç bir ailede doğdu. Henüz 10 yaşındayken büyük amcasının ölümüyle baron ünvanı, az bir miktarda para ve İngiltere’de önemli mülkler kendisine kaldı. Harrow’da ve Cambridge’de okudu. Daha o yıllarda birçok gönül ilişkisi yaşadı, yine aynı yıllarda şiire merak saldı. İlk denemeleri başarısız oldu ama onun aklında hep şair olmak vardı.
1809’da üst sınıfa ait birçok İngiliz gencinin yaptığı gibi rotasını doğuya, Osmanlı yönetimindeki topraklara çevirdi. Atina’da ve İzmir’de uzun zaman geçirdi. Hem Türk hem de Yunan birçok arkadaşı oldu. Mayıs 1810’da tıpkı Yunan efsanesinde olduğu gibi Leandros’u örnek alarak Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçti. Daha sonra bu deneyimine Don Juan adlı eserinde referans yapacaktı. Dönemin Kostaniyye’sinde fazla zaman geçirmeden ülkesine geri döndü ve yazdığı eserler onu büyük üne kavuşturdu. İngiltere’de karmaşık ilişkiler, skandallar ve aldığı borç paralarının getirdiği zorluklarla uğraştı. 1815’te Annabella Millbanke ile evlendi ve bu ilişkiden Ada isimli bir kızı oldu; fakat Byron’ın bitmek bilmeyen çapkınlıkları yüzünden evlilik 1816’da son buldu.
Leandros’un izleri Ünlü şair Mayıs 1810’da, Abydos kralının efsaneleşen oğlu Leandros’u örnek alarak Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçmişti.
Yaşadığı zorluklardan yorulan ve bundan kaçmak isteyen Lord Byron aynı yıl ülkesinden ayrılarak Belçika üzerinden İsviçre’ye geçti. Cenevre’deyken romantik dönemin ünlü şairlerinden Percy Bysshe Shelley ile arkadaş oldu. Daha sonra İtalya’da hem Shelley hem de edebiyatçı Thomas Moore ile zaman geçirdi. Burada da birçok aşk yaşadı; bunlardan en önemlisi evli olan Kontes Guiccoli ile olanıydı. Shelley’nin Spezia Körfezi’nde ters bir akıntı nedeniyle boğularak ölmesinden sonra Byron, son yıllarını geçireceği Cenova’ya yerleşti. Ardından da bağımsızlık savaşına destek verebilmek için geçtiği Yunanistan’da, Missolonghi şehrinde hastalanarak öldü. Ölümünden sonra her ne kadar Yunanlılar kahramanlarının orada gömülmesini isteseler de, naaşı balmumlanarak İngiltere’ye gönderildi. İngiltere’de yakınları onun Westminster Manastırı’na gömülmesini istedi; fakat manastır Byron’ın yaşamında sorunlu bir ahlak anlayışı olduğunu söyleyerek buna izin vermedi ve bunun üzerine başka bir mezara gömüldü. 1965’te ise naaşı taşınarak Westminster Manastırı’nda hakettiği yere taşındı.
36 yıllık kısa yaşamında, Don Juan, Childe Harold’s Pilgrimage, Manfred, The Giaour, Mazeppa gibi İngiliz şiirinin klasikleri olan eserleri yarattı. Henüz hayatta iken uluslararası üne sahip ilk kişi oldu; yaşadığı dönemde buna “Byromania” denildi. Ayrıca eserlerinde yarattğı, kendisi ile çokça ortak noktaları olan ve birbiri ile benzer özelliklere sahip karakterler, yeni tip bir edebi kahraman ortaya çıkardı: “Byronik kahraman”. Bu tanımlama daha sonra filozof Friedrich Nietzsche’nin “übermensch” kavramına da ilham verecekti.