Yazar: Cem Akoğul

  • Üzerinde güneş batmayan İngiltere’yle evli kraliçe…

    Üzerinde güneş batmayan İngiltere’yle evli kraliçe…

    1. Elizabeth, sadece İngiliz tarihinde değil dünya tarihinde de en çok incelenen, hakkında en fazla yazılan, yaşadığı dönemde ve sonrasında yapılan portreleriyle meşhur bir kişilik. Modern zamanlarda Hollywood tarafından yüzlerce defa sinemaya uyarlanan, 24 Mart 1603’te ölen 1. Elizabeth ile ilgili mitler ve gerçekler.

    Elizabeth’in babası 8. Hen­ry, Papa’nın tüm itirazları­na rağmen yaptığı evlilik­lerle anılır. Kral, çocuklarından en büyükleri olan Mary (Kato­lik) ile Elizabeth’i (Protestan) gayrimeşru kabul ederek oğlu Edward’ı direkt varisi göster­miş; daha sonra ölüm döşeğin­de bunu değiştirmiş ve oğlunun ardından kızlarını taht sırasına eklemişti. Edward başa geçin­ce, babasının Protestan reform­larının tersine çevrileceğinden korktuğu için Mary’yi verasetten çıkarmış, ancak bunu yaparken Prostestan Elizabeth’i de dev­re dışı bırakmıştı. Kuzeni Jane Grey sadece 9 gün kraliçe kala­bilecek; Katolik soyluların deste­ğini alan Mary, Jane’i devirerek tahta geçecekti. Böylece İngiliz tarihinde resmî olarak ilk “hük­meden kraliçe” Mary oldu. Mary, hem soyluların hem de Protes­tanların tepkisinden çekinerek “anne farklı-baba bir” kızkardeşi Elizabeth’e tahtı bırakmak duru­munda kalacaktı.

    Üzerinde güneş batmayan İngiltere’yle evli kraliçe
    İffetin sembolü Kökeni Roma’ya dayanan “Tuccia’nın eleği” iffeti ve bekareti temsil eden önemli bir simgeydi. Sağdaki tablodaki altın tasmalı kamık (bir çeşit gelincik) da tıpkı elek gibi iffetin sembolüydü.

    Protestanların korucuyusunun Katolikler’e hoşgörü politikası

    8. Henry 1532-1534 arasında çı­kardığı parlamento kararlarıy­la kendini İngiltere Kilisesi’nin Yüksek Başkanı ilan etti ve bu şekilde Papalık’tan kopan İngiliz Protestan reformasyonu fark­lı bir evreye girdi. Kızı Mary ise karşı-reform politikaları yürüte­cek ve bu unvandan vazgeçecek­ti. Ancak Elizabeth, babasının unvanını Yüksek Yönetici (Sup­reme Governor) olarak devam ettirdi. Kadın olması sebebiyle Lordlar Kamarası’ndaki pisko­poslar onun bu unvanına karşı çıktıysa da Anglikan Kilisesi’nin en önemli pozisyonu Canterbury Başpiskoposluğu’nun boş olma­sından dolayı avantaj sağlayan kraliçe, “kilisenin başı” konumu­nu korudu. Elizabeth bu geçiş sürecinde her ne kadar Protes­tanların lideri olsa da Katolikle­re karşı da hoşgörülü davrandı. Hatta haç gibi Katolik sembol­lerin kullanılmasını da devam ettirdi. Tüm bunlar iç politika hamleleri gibi gözükse de ağır­lıklı olarak İngiltere’nin dış poli­tikasıyla ilgiliydi. Zira dönemin en zengin aktörlerinden Habs­burg yönetimindeki İspanya’nın hükümdarı 2. Felipe, hem ölen eşi Mary’den dolayı taht üzerin­de hak iddia ediyor hem de ken­dini Katolik inancının hamisi olarak tanımlayarak İngiltere’ye askerî ve siyasi müdahalelerde bulunuyordu. Elizabeth ise tüm bunları savuşturmak için elin­deki Protestan kartını doğru kul­lanmak zorundaydı. Katolik soy­lular ve halkın kendisine karşı olmaması için bir dinsel denge/ tolerans siyaseti gütmeliydi.

    Sanatla inşa edilen kadın hükümdar miti

    1. Elizabeth’in Britanya tarihin­deki en tanınmış karakterlerden biri olması, askerî veya siyasi ba­şarılarından ziyade bugünkü ifa­desiyle “halkla ilişkiler” sektörü tarafından inşa edilen “story”leri sayesindedir. Yaptırdığı portre­leri, bunda özellikle önemli rol oynamıştır. Kamusal kimliğini oluşturulan bu portreler ülkenin gündemine göre dikkatlice ta­sarlanmıştır. Bu portrelerde kra­liçe kimi zaman acımasız, umar­sız ve daha eril şekilde tasvir edilmiş; kimi zamansa anaç veya “Bakire Meryem”i ima edecek, kutsal bir figürü andıracak şekil­de ele alınmıştır.

    Hiç şüphesiz portreler kadar, yaşadığı dönemde yazılan ve üs­tü kapalı eleştiriler de barındı­ran John Foxe’un Şehitler Kitabı (Book of Martyrs) ile Edmund Spenser’ın epik eseri Peri Krali­çe (The Fairee Queene) de etkili olmuştur. Ölümünden sonra ya­zılan ve onu nostaljik bir Protes­tan kadın kahraman olarak gös­teren onlarca eser de kraliçenin tarihsel kişiliğinden uzaklaşarak bir mit hâline gelmesini sağla­mıştır.

    Üzerinde güneş batmayan İngiltere’yle evli kraliçe
    Darnley portresi 1.Elizabeth’in, farklı sanatçıların tablolarında farklı farklı tasvir edilmesi bir sorunu ortaya çıkarmıştı. Elizabeth’in resmî bir portresi yoktu. İtalyan ressam Federico Zuccaro’nun “Darnley Portresi” olarak bilinen eserinden sonra (yaklaşık 1575-76) kraliçenin bu yüz ifadesi uzun süre tekrarlanmıştı.

    Bakire kültü ve Tudor’ların son bulması

    Elizabeth mitinin oluşturulma­sında önemli bir unsur olan “ba­kirelik” konusu, tarihçiler ara­sında tartışmalı bir alan. Özel­likle tahta geçmeden önce veya tahta geçmesinin pek mümkün gözükmediği zaman aralığında her saray soylusunun yaşayabi­leceği ilişkileri yaşamış olma­sı muhtemel. Tahta geçtikten sonra da samimiyetini devam ettirdiği Robert Dudley (hatta çocukluk arkadaşıdır) ve Walter Raleigh gibi arkadaşlarıyla hem döneminde hem sonrasında iliş­ki yaşadığına dair söylentiler var.

    Bir hükümdarın meşruluğu noktasında canalıcı konulardan biri de tacını devredeceği bir ço­cuk yapmasıdır. Bu sebeple hem yakın çevresi hem parlamento, ülkede istikrarın devam edebil­mesi için kraliçeye önce vâri­sini doğurabilmesi daha sonra da tahtını sağlamlaştırması için birçok damat adayı önermiş­tir. Kaynağı tartışmalı olsa da, Elizabeth’in henüz tahta geçtiği 1559’da henüz 26 yaşındayken, artık evlenmesi gerektiğini söy­leyenlere “ben zaten evlendim, kocamın adı İngiltere Krallı­ğı’dır” diye cevap verdiği yazılır. Yaşı ilerleyip çocuğunun olma ihtimali zayıfladığında bakire kültünün kullanımı artmıştır.

    Fakat bu durum tahtın vesa­yetinde bir soruna yolaçmıştı. 7. Henry ile başlayan Tudor Hane­danı, 5. üyesi Elizabeth’in ölü­müyle bitmiştir. Tacın devriyle ilgili açık bir kural olmaması ül­keyi içsavaşa yönlendirebilse de, Robert Cecil’in kraliçenin son günlerinde yaptığı ayarlamalar­la tahtı Elizabeth’in İngiliz ta­cında hak iddia ettiği şüphesiyle öldürttüğü İskoç Kraliçesi Mar­y’nin oğlu Stuart Hanedanı’ndan James devralmıştır.

    PLATİN YILDÖNÜMÜ

    2.Elizabeth: Yaşayan efsane

    21 Nisan 1926 tarihinde doğan 96 yaşındaki Kraliçe 2. Elizabeth, 70 yıldır Britanya tahtında. 2.5 sene daha tahtta kalırsa, 14. Louis’yi geçerek tarihte en uzun süre hüküm süren monark olacak.

    Üzerinde güneş batmayan İngiltere’yle evli kraliçe

    İsmini annesi Elizabeth Bowes-Lyon’dan alan Kraliçe 2. Elizabeth, geçen 6 Şubat’ta tahta geçişinin 70. yılını kutladı. Çok az hü­kümdarın ulaşabildiği bu skor, 2-3 Haziran’da kraliçenin doğumgünü vesilesiyle yapılacak gösterilerle kutlanacak.

    Eğer kraliçenin sağlığı el verirse (şu sıralar yakalandığı Covid’den sonra iyileşmiş görü­nüyor) veya tahttan feragat etmezse, birkaç ay içerisinde önce eski Liechtenstein Prensi 2. Johann’ı ve birkaç sene içerisinde de 72 sene 110 gün hüküm süren efsanevi Fransa Kralı, Güneş Kral 14. Louis’yi geçerek tahtta en uzun süre kalan monark sıfatıyla bir dünya rekorunun sahibi olacak.

    Hakkında daha şimdiden onlarca film ve belgesel bulunan Kraliçe’nin, ileride tıpkı adaşı 1. Elizabeth gibi İngiltere tahtının ve dünya tarihinin en çok anılan hükümdarların­dan biri olacağı kesin.

  • ‘Ve ateş dedi ki Jeanne d’Arc’a: Gururunu seviyorum karşımda’

    Dönemin “milenyumcu” Hıristiyan tanrıbilimcileri ve kilise adamlarına göre yeni binyılda dinsel bir çöküş yaşanacağı inancı, 1000 yılından itibaren kendine yeni kurbanlar aramaya başlamıştı. Aslında siyaset ve güç alanındaki mücadeleyi kaybedenler, dinî gerekçeler gösterilerek ateşe atılıyor; Katolik Kilisesi kendi alanında başka bir otorite oluşmasını engellemeye çalışıyordu. Dinî gerekçelerle insan yakmanın dönüm noktaları…

    Suçlu bulunanların yakıla­rak öldürülmesi ile ilgili en eski kayıtlar Antik Mısır’a kadar gidiyor. Ancak bunun dinî bir yaklaşımla kurumsallaşması, Katolik otoritenin “sapkın” ola­rak nitelediği kişilere karşı uy­guladığı bir infaz yöntemi olarak Ortaçağ’da başladı. Batı’daki ka­yıtlı ilk hadise 1022’de, sonuncu­su ise Alman hukuk bilimci Edu­ard Osenbrüggen’e göre 1804’te Almanya’da yaşandı.

    Romalılar, ilk Hıristiyan­ları tunica molesta denen neft yağına veya reçineye bulanmış tüniklerle (ateşten gömlek) can­lı canlı yakmış; Ortaçağ’da ise yerleşik inanca aykırı gelen yo­rumlara sahip olmakla suçlanan Hıristiyanlar, 1022’den itiba­ren dönemin Katolik otoriteleri tarafından odunların üzerinde yakılmışlardı. Tapınak Şöval­yeleri’nin büyük üstadı Jacques de Molay (1314), Protestanlığın öncü düşünürlerinden Jan Hus (1415) ve Yüzyıl Savaşları’nın kahramanı Jeanne d’Arc (1431) Ortaçağ’da yakılarak öldürül­düler. Dönemin “milenyumcu” Hıristiyan tanrıbilimcileri ve kilise adamlarına göre yeni bin­yılda dinsel bir çöküş yaşanaca­ğı inancı, 1000 yılından itibaren kendine yeni kurbanlar aramaya başlamıştı.

    Batı’da Ortaçağ’da bir ilk: Orléans’da Heretiklerin yakılarak öldürülmesi

    Zihinlerde Ortaçağ, cadıların, kafirlerin ve Heretiklerin (“sap­kınlar/bidatçılar”) ateşe atılarak infaz edildiği bir dönem gibi ta­hayyül edilse de, insanların ya­kılarak öldürülmesi görece nadir rastlanan bir vakaydı. Batı’da ilk ateşle yakarak infaz edilen ölüm cezası, bundan tam bin yıl önce 1022’de gerçekleşti. Orléans’da, aralarında kanonların da (ka­tedrale bağlı üst düzey papazlar) bulunduğu 13 kişi idam edildi. Yüksek Ortaçağ (1000-1250) gibi geç bir zamanda yaşanan bu “di­ri diri yakma” meselesine, daha sonra da Geç Ortaçağ’da ender olarak rastlanacaktı. Ayrıca he­retik olmakla suçlanmak da ge­nelde olağandışı olayların ardın­dan vuku bulmaktaydı. Suçlula­rın idamı en fazla asılarak infaz ediliyor, yetkin bir cellat bulmak zor olduğundan “kelle uçurmak” daha az görülüyordu. Fransa ve Almanya’nın bazı bölgelerinde geleneklere göre kadınlar ası­lamadığı için; farklı suçlardan hüküm giyenler bazen diri diri gömülerek, bazen yakılarak, ba­zen de suda boğarak öldürülür­dü. Bu anlamda yakarak idam, sadece “din sapkınları”na özgün değildi. Haçlı Seferi ve ardından gelen katliamların yaşandığı 13. yüzyılda bile, her zaman olma­makla beraber diri diri yakma sadece tövbe etmeyen heretikle­re karşı uygulanıyordu. Umber­to Eco’nun tarihî romanı Gülün Adı’nda da bahsedilen ünlü 14. yüzyıl engizisyoncusu Bernard Gui’nin belirttiğine göre 633 idam hükmünün yalnızca 41’i ateşe atarak infaz edilmişti.

    1415’te Protestanlığın öncü düşünürlerinden Jan Hus’un yakılarak öldürülmesini gösteren 1485 tarihli bir çizim (Spiezer Chronik).

    Hasmını arayan yeni ruhban sınıfı ve farklı coğrafyalardaki yeni akımlar

    Ortaçağ, gerçekten de Avrupa kıtasında entellektüel üretimin azaldığı, nüfusun düştüğü, kır­sallaşmanın arttığı ve merkezî devletin zayıfladığı “karanlık” bir dönemdi. Şarlman dönemi ve (Karolenj) reformları bir istisna teşkil etse de süreklilik göster­memişti. Kilisede ise 10. yüzyıl­da yapılan bir reform -Cluny ya da Benedikten reformlar- ye­rel derebeyine değil de Papalı­ğa bağlı ve hem dinî hem de bir ölçüde seküler eğitim almış bir ruhban sınıfı ortaya çıkarmış­tı. Bu eğitimli sınıf, monarklara danışman olarak merkezîleşen devletlerde önemli roller üstlen­meye başlamıştı.

    Sistematikleşen ve “yerleşik” olan dinî inanç, artık kendinden farklılaşanları yaftalıyordu. Bul­garistan’da 10. yüzyılda başlayan düalist (iyi ve kötü olarak iki zıt Tanrısal gücün mücadele için­de olduğunu savunan inanış) bir dinî akım olan Bogomilizm Ba­tı’ya da uzandı veya farklı düalist inançlar bu isimle yorumlandı.

    1022 Orléans hadisesinden sonra, 1209-1229 arasında Gü­ney Fransa’daki Katarcılara kar­şı yürütülen (Albigeois) Haçlı Seferleri’ne kadar ve ardından yine bunlara karşı yapılan 14. yüzyıldaki katliamların hepsi, dönemin din adamları ve yöne­ticileri tarafından aynı kefeye konmuş ve o şekilde yaftalan­mıştı. Halbuki aynı dönemde farklı coğrafyalarda başgösteren dinî akımlar arasında tam anla­mıyla bir birlik bulunmuyordu. O dönemde sanki Katolik Kilise­si’nin paralelinde başka bir kilise yapılanması varmış gibi bu hare­ketler suçlanmış, çoğunlukla da Orléans’da olduğu gibi siyasi re­kabet veya güç kazanmak adına bu idamlar gerçekleştirilmişti.

    Sapkın olarak suçlananlar aslında din alanındaki güç mücadelesini kaybedenlerdi

    Orléans’daki Sainte-Croix Ka­tedrali, bugüne kadar Bourbon Hanedanı gibi alt dallarıyla hâlâ sürmekte olan Capet Haneda­nı’nın ana kilisesi ve tac giydiği yerdi. Fransa Krallığı’nın başın­daki ikinci Capet olan “Dindar” 2. Robert, Papalığın izniyle ör­neğine az rastlanır şekilde ilk iki eşinden boşanıp üçüncü eşiyle evlenebilmişti. Buna rağmen ikinci eşi Burgonyalı Bertha’yı hâlâ sevdiği ve onunla tekrar evlenmeye çalıştığı bilinen bir gerçekti. Burgonyalı Bertha’nın ilk eşi 1. Odo’dan olma oğlu Blois Kontu 2. Odo hırslı bir hüküm­dardı ve annesinden boşanmış olan 2. Robert’in yeni eşi kraliçe Constance’ın gücünü azaltma­ya çalışıyordu. Son atanan ka­nonlar Lisoie ve Etienne (Step­hen), Constance’a yakındı; hatta Etienne, kraliçenin bizzat günah çıkardığı papazdı. Ülkenin bu en önemli katedralindeki güç mü­cadelesini kraliçe sonunda kay­betti. Kendisine yakın olan bu din adamları, dönemin önemli kilise kroniklerinin aktardığına göre Manici inanca mensup ol­dukları suçlamasıyla sapkın ola­rak değerlendirildi ve alevlerin arasına atılarak yakıldı.

    Bir azizenin doğuşu

    Yüzyıl Savaşları’nın kahramanı Jeanne D’Arc, bir kafir olduğu öne sürülerek henüz 19 yaşında diri diri yakılarak ölüme mahkum edilmiş; ancak bu hazin son, bugün bile dünyanın en çok tanınan kutsal ikonlarından birinin doğuşu olmuştu. (Hermann Stilke’nin, 1843 tarihli “Jeanne d’Arc’ın kazıktaki ölümü” tablosu, Hermitage Müzesi’nde.)

    Eskatoloji, Milenyumculuk ve Heretikler: Alevlere atılan “sapkın”lar…

    Katolik inanca karşı bir anta­gonist/zıt olarak heretiklik ta­nımının 1000’li yıllarda ortaya çıkmasında, alaylı değil “eği­timli” yeni ruhban sınıfın oluş­ması kadar, dünyanın sonu ile uğraşan dönemin “eskatalojik” yorumlarının da etkisi çoktur. Yeni milenyuma girerken Av­rupa’nın önce Viking istilası­na uğraması, ardından Macar akınları; zamanın tanrıbilimci­leri ve kilise adamları açısın­dan “Hz. İsa’nın ikinci gelişi öncesi karmaşa”nın başladığı­nın göstergesiydi. Köln Başpis­koposu ünlü (Aziz) Heribert, doğudan gelen Bogomilciliği de kastederek “günümüzde ye­ni bir heretiklik doğuyor” diye dindaşlarını uyarıyordu. Daha sonra Lutherciler tarafından “Proto-Protestanlık” olarak da yorumlanan, Katolik Kilise­si’nin bazı “yerleşik” öğretile­rine karşı durmasıyla bilinen tüm 11. , 12. yüzyıl dinî akımla­rın mensupları heretik/sapkın olarak değerlendirilerek töv­beye çağrılıyor, etmeyenler ise yakılarak veya başka metotlar­la öldürülüyordu.

  • ‘Ve ateş dedi ki Jeanne d’Arc’a: Gururunu seviyorum karşımda’

    ‘Ve ateş dedi ki Jeanne d’Arc’a: Gururunu seviyorum karşımda’

    Dönemin “milenyumcu” Hıristiyan tanrıbilimcileri ve kilise adamlarına göre yeni binyılda dinsel bir çöküş yaşanacağı inancı, 1000 yılından itibaren kendine yeni kurbanlar aramaya başlamıştı. Aslında siyaset ve güç alanındaki mücadeleyi kaybedenler, dinî gerekçeler gösterilerek ateşe atılıyor; Katolik Kilisesi kendi alanında başka bir otorite oluşmasını engellemeye çalışıyordu. Dinî gerekçelerle insan yakmanın dönüm noktaları…

    1415’te Protestanlığın öncü düşünürlerinden Jan Hus’un yakılarak öldürülmesini gösteren 1485 tarihli bir çizim (Spiezer Chronik).

    Suçlu bulunanların yakılarak öldürülmesi ile ilgili en eski kayıtlar Antik Mısır’a kadar gidiyor. Ancak bunun dinî bir yaklaşımla kurumsallaşması, Katolik otoritenin “sapkın” olarak nitelediği kişilere karşı uyguladığı bir infaz yöntemi olarak Ortaçağ’da başladı. Batı’daki kayıtlı ilk hadise 1022’de, sonuncusu ise Alman hukuk bilimci Eduard Osenbrüggen’e göre 1804’te Almanya’da yaşandı.

    Yazının devamını okumak için #tarih‘in Ocak-Şubat 2022 sayısını bayinizden satın alabilirsiniz.

  • Ezilenler’in büyük yazarı koyu bir Rus milliyetçisiydi

    Ezilenler’in büyük yazarı koyu bir Rus milliyetçisiydi

    Dostoyevski’nin (1821-1881) yaşadığı 19. yüzyıl Tolstoy, Gonçarov, Turgenyev ve Gogol gibi önemli yazarların çıktığı Rus edebiyatının altın çağı idi. Bu dönem, Rus siyaset dünyası da reformcular ve muhafazakarlar arasında büyük çekişmelere sahne olmaktaydı. Gençliğinde radikal fikirlere sahip olan Dostoyevski, ilerleyen yıllarda dindar bir Rus milliyetçisine dönüşecekti. En büyük ve unutulmaz ve her dem taze eserlerini de bu dönemde yazacak, ardında müthiş bir edebiyat mirası bırakacaktı.

    1 Çağdaşı yazarlar refah içerisinde; o hayatı boyunca yoksullukla içiçe

    Dostoyevski, baba tarafın­dan Belarus-Pinsk-Dostoye­vo’ya, bir küçük-soylu aileye mensuptu. Babası hırslı bir dok­tordu ve çocuklarının eğitimine büyük önem veriyordu. Ancak önce annesinin sonra da baba­sının ölümüyle (1837-39) Dos­toyevski ile 6 kardeşi öksüz ve yetim kaldı. 1838’de girdiği say­gın St. Petersburg Askerî Tek­nik Üniversitesi’nden 1843’te mühendis çıktı, fakat hemen 1 yıl sonra bu mesleğin kendisi­ne uygun olmadığını düşünerek buradan ayrıldı.

    Edebiyat kariyerine Fran­sızca çeviri yaparak başlayan Dostoyevski hemen ardından 1844-45’te İnsancıklar romanı­nı yazdı ve kısa sürede edebiyat çevrelerinde şöhrete kavuştu. Ardından Öteki romanını ya­yımladı. Bu sırada tanınmasına vesile olan eleştirmen Belins­ki’nin çevresinden uzaklaşarak ütopyacı radikallerin bulundu­ğu Petraşevski Topluluğu ile yakınlaştı. 1848 Avrupa Baharı ayaklanmalarının hemen ardın­dan, 1849’da kendi ülkesindeki tehlikeyi bertaraf etmek isteyen Çar 1. Nikolai, birçok muhalifi tutuklatıyordu. Petraşevski’nin çevresinde bulunan Dostoyev­ski de bu dalgadan nasibini al­dı ve bir hücrede 6 ay boyunca idam edilmeyi bekledi. Sonun­da sahte bir infazla korkutuldu; sürgüne gönderildi. Sürgün dö­nüşünde kardeşi Mihail’le ya­yımladığı eserler sayesinde ilk defa önemli bir kazanç elde et­ti. Bununla uzun süredir hayal ettiği Avrupa seyahatini yaptı, fakat burada -özellikle Alman­ya’nın Baden-Baden kentinde-edindiği kumar alışkanlığı, Dos­toyevski’yi mâli olarak tüketti.

    cenazetöreni
    Tabutun ardında 30 bin kişi
    Dostoyevski’nin 9 Şubat 1881’deki ölümünün ardından cenazesinde tabutunun ardında yürüyenlerin sayısı 30 bini aşmış; edebiyat eleştirmeni Strakhov, tören için “Daha önce böylesi Rusya’da görülmemişti” demişti.

    Sürekli olarak ekonomik sı­kıntıda olduğu için yayınevle­riyle şöhretine nazaran düşük teliflerle anlaşmalar imzaladı; onların eserin uzunluğu ve ya­yımlanma tarihiyle ilgili bas­kılarına maruz kaldı. Eserle­rini bu doğrultuda yazarken, Kumarbaz adlı romanını daha sonra eşi olacak stenograf yar­dımcısı Anna Snitkina’ya dik­te ederek 26 günde tamamla­dı (Dostoyevski romanlarını çevirilerden okuyanların daha şanslı olduğu, zira hızlı yazıl­masından dolayı Rusçasında birçok anlatım bozukluğu bu­lunduğu söylenir). Dostoyev­ski, kumar alışkanlığı ve ya­yıncılarla yaptığı düşük telifli anlaşmalar nedeniyle ancak hayatının son dönemlerinde nispeten rahat bir hayata kavu­şabildi.

    2 Ünlü yazar sadece Türklerden nefret etmiyordu. Yahudiler, Fransızlar ve İngilizler de hedefindeydi

    Yazarın yaşadığı dönem cumhuriyetçilik, milliyetçilik, sosyalizm gibi “Avrupalı” ileri­ci/ilerlemeci fikirlerin Rus­ya’da da yayıldığı bir dönemdi. İngiltere gibi Rusya da emper­yalist politikalar izliyordu. Kı­rım Savaşı’nda (1853-56) Os­manlı Devleti’ne karşı yapılan savaşta Britanya ve Fransa’nın Türkler tarafında yer alma­sı; 1861’de Çar 2. Aleksand­r’ın serfliği kaldırması; 1875’te Bosna’da başlayıp Karadağ’da devam eden Slav isyanlarına Rusya’nın destek vermesi ve ar­dından Osmanlılara savaş (’93 Harbi-1877-88) açılması, onun düşünsel dünyasına şekil veren önemli hadiselerdi.

    dosto_1
    Rahat yüzü görmedi
    Zaten öksüz ve yetim başladığı hayatı boyunca son demlerine dek maddi rahatlığa ulaşamayan Dostoyevski, Avrupa seyahatinde edindiği kumar alışkanlığıyla iyice tükenmişti.

    Dostoyevski, Çarlık’ın Os­manlılarla mücadelesinde Müs­lüman Türkleri aşağı görüp Ortodoks Rusları yüceltiyordu. Günlükler’inde sürekli olarak İstanbul’un artık Rusya’nın eli­ne geçmesi gerektiğini vurgulu­yordu. Türklerin yanısıra hem Avrupa’da hem Rusya’da yaşa­yan Yahudileri de romanlarında ve mektuplarında “Yid” (Çıfıt) diyerek ve olumsuz özellikler atfederek aşağılıyordu. Ona gö­re Roma İmparatorluğu ülkü­sünü devam ettiren Fransa ve Fransızlar; Rusya’da ve Rusya dışında yaşayan Polonyalılar; Papalık ve yozlaşmış Katoliklik de “düşük” nitelikteydi.

    Almanlar (ve özelde Şansöl­ye Bismarck) Dostoyevski’nin övgüsüne mazhar olmuş olsa da, onlar için de olumsuz ifade­lerde bulunmuştu. Sadece halk­lar ve milletler onun öfkesinin nesnesi olmamış; Fransa Baş­kanı MacMahon ve Britanya Başbakanı Benjamin D’Israeli de Günlükler’de hor görülmüş­tü. Yazar, Batılı tarzda bir mo­dernleşmeyi savunan çağdaşı Rus aydınlarıyla da alay etmek­ten geri durmamıştı.

    3 Giderek radikal bir reaksiyoner olmasına rağmen, eserleri Sovyet Devrimi’nden sonra da yasaklanmadı

    puskin-konusmasi
    Dostoyevski, 1880’de Puşkin Anıtı’nın açılışı sırasında yaptığı konuşmaya gelen tepkileri “Birbirini hiç tanımayan dinleyiciler ağlaşıyor, birbirlerini kucaklıyor ve bundan böyle daha iyi insanlar olacaklarına, komşularından nefret edecek yerde onları seveceklerine yeminler ediyorlardı” diye anlatıyordu.

    Dostoyevski, Çarlığı yerli bir güç olduğu için överken cum­huriyet ve sosyalizm (George Sand ve Hıristiyan sosyalizmini ayrı tutarsak) gibi Batı’dan ge­len düşüncelere şiddetle karşı çıktı. Onun söylemleriyle Mark­sist düşünce neredeyse tama­men birbirinin zıttıydı. Buna rağmen Ekim Devrimi’nin he­men ertesinde 1918’de Mosko­va’da Dostoyevski’nin heykeli dikildi; kendisi “devrimin pey­gamberleri” arasında gösteril­di. Stalin’in daha ilk yıllarında, 1926-30 arasında Dostoyevs­ki’nin tüm eserlerinin “Sovyet edisyonu” yayımlandı. Maksim Gorki’nin başında bulunduğu Sovyet Yazarlar Birliği sosya­list realizmi önplana çıkarırken Dostoyevski geri plana atıldı, fakat bu da kısa sürdü. 2. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla “vatan­sever şair” olarak tekrar günde­me geldi.

    1946’da ise Jdanov doktrini­ne göre dünyada iki kamp vardı; biri emperyalist ABD diğeri ise demokratik SSCB. Bu dönemde de Dostoyevski’nin eserleri “ge­rici bireyselci burjuva ideoloji­si”nin bir ifadesi sayıldı. Ancak bu da kısa sürdü ve Stalin döne­minin bitmesiyle libarelleşme başladı. Bunun sonucunda Dos­toyevski’nin eserleri hem edebi hem akademik çevrelerde yeni­den değerlendirildi ve filmleşti­rilmeye başlandı.

    4 Yaşadığı dönemde Rusya’da, ölümünden sonra ise tüm dünyada edebiyatın en büyük isimlerinden biri oldu

    Dostoyevski, İnsancıklar ve ardından Öteki romanıyla Rus edebiyat dünyasında önem­li bir şöhret edindi (Turgenyev ve Nekrasov’un onu “edebiyatın burnunda kızaran bir sivilce” olarak nitelemesine rağmen). Hayatının son demlerinde sağ­lığı iyice kötüye giderken Dos­toyevski birçok ödül aldı ve Rus Bilimler Akademisi’ne üye se­çildi.

    Avrupa’da ise Rusya’nın ak­sine ancak ölümünden sonra ta­nınmaya başlandı. Her ne kadar İnsancıklar romanı yayımlan­masından kısa bir süre Alman­ya’da bir dergide basılmış olsa da, eserlerinin batı dillerine çevrilmesi ve piyasaya sürül­mesi yazarın ölümünden sonra, 1881-1885 arasında gerçekleş­ti. Türkçede ise ilk Dostoyevski, Refik Halit (Karay) çevirisiyle 1917’de Yeni Mecmua’da Ölü Bir Evden Hatıralar (Zindan Hatı­raları) adıyla tefrika edildi. Yi­ne aynı dergide 1918’de bu defa Ruşen Eşref (Ünaydın), yazarın Beyaz Geceler romanını Fran­sızcadan çevirerek yayımladı. İlk Türkçe Dostoyevski kitabı da 1933’te Haydar Rıfat çeviri­siyle, Ölüler Evinin Hatıraları adıyla piyasaya çıktı.

  • Alternatif akım ile doğru akım arasında elektrikli bir mücadele

    Alternatif akım ile doğru akım arasında elektrikli bir mücadele

    1870-1880 arasında ABD ekonomisi, tarihinde hiç görülmedik ölçüde büyümüştü. İş insanları arasındaki rekabet ve ortaklıklar, hem büyük zenginlikler hem de olağanüstü gelir eşitsizlikleri oluşturmuştu. Bu dönemde 1.093 patentle dünyanın en üretken mucit ve iş insanlarından olan Thomas Alva Edison (11 Şubat 1847-18 Ekim 1931) elektrik üretimi, kitle iletişimi, ses kayıt ve sinema alanında dünyanın işleyişini değiştirecek icatlara imza attı. Elektriği uzaklara iletmek konusunda rakipleri Westinghouse ve Tesla ile giriştiği “akım savaşları”nı ise kaybedecekti…

    1-Edison, rakibi Nikola Tesla’nın aksine mühendis değil alaylıydı. Bilgilerini ticari başarıya çevirme becerisine sahip bir mucitti

    Thomas Edison’ın başarısının ardında iyi bir mühendislik eği­timi değil meraklı bir gençlik dönemi vardı. Dönemin tekno­lojik gelişmelerine ilgi duyan genç Edison, bunlarla yakın­dan ilgilenir ve ulaşabildiği bü­tün yayınları okurdu. Kariyeri­nin ilk dönemlerinde, eğitimde eşit şartlar sunma gayretinde­ki Cooper Enstitüsü’nde kimya kurslarına katılmıştı. Hayatı, fi­nans hizmetleri sunan Western Union’da çalışmaya başladık­tan sonra değişecekti. Finan­sal bilgilerin taşınması, telg­rafla büyük bir hız kazanmıştı. ABD’de kıtanın doğu ucundan batı ucuna telgrafla taşınan bil­giler kritik önemdeydi. Bir yan­dan çalışıp bir yandan telgraf teknolojileri üzerine kafa yoran Edison, bir hat üzerinde aynı anda 4 farklı mesajı/bilgiyi ta­şımaya yarayan icadı geliştirip 10.000 USD’ye (bugünkü karşı­lığı 228.700 USD) Western Uni­on’a sattıktan sonra hayatındaki ticari sıçramayı gerçekleştirdi. Satıştan elde ettiği parayla, yüz­lerce patent çıkaracak efsanevi Menlo Park Laboratuvarları’nı kurdu.

    Alternatif akım ile doğru akım arasında elektrikli bir mücadele
    Edison, “İcat Fabrikası” adını verdiği Menlo Park’taki laboratuvarında…

    Edison öteden beri, bir baş­ka dâhi olan Nikola Tesla ile karşılaştırılır. Tesla, alaylı bir mucit olan Edison’un aksine, doğduğu Avusturya İmparator­luğu’nda Graz Teknik Üniver­sitesi gibi köklü bir kurumda askerî bursla okumuş ve kumar alışkanlığı nedeniyle buradan ayrılmıştır.

    2-Ampulün mucidi Edison değildi. Ancak, modern ampulün ömrünü uzatıp maliyetini düşürerek piyasaya uygun hâle gelmesini o sağladı

    Ampul, temelde filaman olarak adlandırılan ince telin elekt­rik akımıyla akkor haline geti­rilmesi prensibi doğrultusun­da çalışan, vakumlanmış ya da asal gazlarla doldurulmuş bir cam şişede bulunan aydınlatma aracıdır. Bu haliyle ilk ampulün mucitleri arasında 19. yüzyıl ba­şında Humphrey Davy ve Ales­sandro Volta sayılabilir.

    Thomas Edison’un geliştir­diği ampulden önce 22 farklı kişi, farklı teknik/teknolojiler­le elektrik akımıyla akkor hale gelen ampuller geliştirmişlerdi. Bunlar hem ticari olarak hem de günlük kullanım için uygun de­ğildi. Kimisi kullanılan malze­me olarak çok pahalı, kimisi de akıma karşı dayanıksızlığından ötürü kısa ömürlüydü. Edison’ın piyasaya sürdüğü ve uzun yıllar boyunca kullanılacak ampul ise aslında kendi icadı değildi. Edi­son, H. Woodward ve M. Ewans adlı iki Kanadalı mucidin geliş­tirip 1874’te Kanada’da patenti­ni aldığı ampulün haklarını da 1879’da satın almış; ardından bu üründeki eksikleri gidererek ampulü hem teknik hem ekonomik olarak piyasaya uygun hale getirmişti.

    3-Westinghouse, Tesla ve Edison arasındaki “alternatif-doğru akım” savaşları sürece damga vurdu

    Doğru akımda elektrik yükleri aynı yönde akarken, alternatif akımda elektriksel akımın gen­liği ve yönü değişiyordu. Bu, iki­sinde de farklı avantajlar ve de­zavantajlar oluşturmuş; akımlar üzerine 19. yüzyıl boyunca hem bilim hem de iş çevrelerinde ge­niş çaplı tartışmalar yaratmıştı. Edison, başlarda daha güvenli olduğunu düşünmesi sebebiy­le doğru akımı savunmuş; daha sonra yıllarca bilimsel ve ticari olarak yatırım yaptığı alandaki iddiasından vazgeçerse komik duruma düşeceğine karar ver­mişti. Ancak elektrik dağıtımın­da doğru akım o kadar deza­vantajlıydı ki, üretildiği yerden ancak 1.5 kilometre öteye taşı­nabiliyordu.

    Alternatif akım ile doğru akım arasında elektrikli bir mücadele
    Tesla-Edison rekabeti Edison’ı şeytani bir tüccar, Tesla’yı ise harcanmış bir deha olarak gösteren anlayış, tarihsel olarak yanlış ve abartılı olmasına rağmen devam etti. Tesla, bir dâhi olmakla beraber, elde ettiği geliri kurduğu laboratuvarlarda ve şirketlerde verimli şekilde kullanamamıştı.

    4-Edison’ın şirkete kazanç sağlamayan doğru akım konusunda ısrarını sürdürmesi sonunu hazırladı. Kendi kurduğu General Electric’ten kovuldu

    Alternatif akım ile doğru akım arasında elektrikli bir mücadele
    New York’ta 1890 yılına ait bir çizimde onlarca telgraf ve elektrik teli görünüyor. Elektrikli aletlerin farklı voltajlarda çalışması sebebiyle her biri için ayrı tel çekiliyordu.

    Çoğunlukla kurucusu Thomas Edison ile anılan günümüzün en büyük sanayi ve hizmet fir­malarından General Electric, 1889’da J. P. Morgan ve Van­derbilt ailelerinin desteğiyle Edison’ın elektrikle ilgili 14 firmasının birleşmesiyle kurul­muştu. Bundan kısa bir süre sonra Edison’ın inatla sürdür­düğü alternatif akım karşıtı duruşu, şirkette kendi sonunu getirdi. Doğru akımın gittikçe daha az kâr getirmesiyle şirketi zor duruma düşen Edison, yö­netim kurulunda iyice dışlan­mıştı. 1892’de Thomson-Hous­ton ile General Electric’in birleşmesi sonrası, Edison’ın herhangi bir etkisi-yetkisi kal­madı. Firmanın ismi ise Edi­son General Electric’ten, Ge­neral Electric’e dönüştü. Bu şirket birleşmesiyle oluşan ye­ni yapı ise ABD’deki elektrik işlerinin (üretim-dağıtım-ay­dınlatma) dörtte üçünü kontrol edecekti.

  • Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı

    Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı

    15. yüzyılın sonunda Avrupa’dan çıkıp Afrika’yı dolaşarak Hindistan’a ulaşan “doğu rotası” Portekiz’in kontrolüne verilmişti. İspanya Kralı’nı ikna eden Fernão de Magalhães / Hernando de Magallanes (1480-1521), yani Macellan ise buna bir alternatif sundu: Batıya doğru giderek Baharat Adaları’na (Maluku Adaları) ulaşmak. 20 Eylül 1519’da yola çıkanlar, yine bir Eylül ayında 1522’de İspanya’ya döndüler. Pratik olarak dünyada ilk defa dünya turu yapılmış; ancak filodaki denizcilerin çoğu gibi Macellan da 1521’de öl(dürül)müştü.

    1-Antik dönemden beri Dünya’nın yuvarlak-küre biçimde olduğu biliniyordu

    Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı
    Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’ndaki globus cruciger, küre şeklinde olduğu bilinen dünya üzerinde imparatorların hüküm sürmesini simgeliyordu.

    Antik Çağ filozofu Aristo’nun ve yine aynı çağın astronomu Eratosthenes’in dünyanın küre şeklinde olduğu tespitleri -is­tisnalar olmakla beraber- Geç Orta Çağ’a kadar süren, genel olarak kabul edilmiş bir bilgiydi. Sadece Aristo’yu yorumlayan Arap-İslâm dünyasındaki bili­minsanları değil, Ortaçağ Hıris­tiyan Avrupası’ndaki filozoflar, teologlar da Antik Çağ’daki bu bilgiyle hareket ediyor ve çalı­şıyorlardı. Macellan’ın Orta­çağ’dan beri süregelen dünya­nın düz olduğu teorisine karşı bu sefere başladığı mitinin ne­reden türediği ise günümüz ta­rihçileri tarafından tespit edil­miştir. Tarihçi Jeffrey Burton Russell, bu mitin üretilmesini Aydınlanma’nın “Karanlık Or­taçağ”dan kopuş düşüncesiyle bağdaştırmaktadır; zira o dö­nemle ilgili oluşturulan genel kanı, insanlığın birçok anlam­da geriye gittiği yönündedir. Bu mitin yayılmasında da ünlü Amerikalı yazar Washington Irving’in Kristof Kolomb’un Ha­yatı ve Seyahatleri (1828) eseri etkili olmuştur.

    “Ortaçağ’da dünyanın düz olduğu kabul ediliyordu” düşün­cesi bir efsaneyse de, dünyanın yuvarlak olduğunun fiziksel is­patı ilk defa Macellan ve Elca­no’nun yaptığı sefer sayesinde ortaya konmuştur.

    2-Macellan dünyanın etrafını dolaşma niyetiyle yola çıkmamıştı

    15. yüzyıl başlarında Portekiz­li denizcilerin başlattığı Keşif­ler Çağı’nın temel motivasyo­nu, ticaretin hâkim ve değerli ürünü baharata, özellikle Hin­distan’daki baharata ulaşmak ama bunu Akdeniz ve Ortado­ğu’yu by-pass ederek yapmak­tı. Macellan’ın seferini ünlü yapan, sefer sırasında ona sa­dık kalan az sayıdaki tayfa­dan biri olan İtalyan denizci Antonio Pigafetta’dır. Seyaha­tin kronikini yazan Pigafetta, Macellan’ın ölümünden sonra onu savunmak ve övmek için, dünyanın etrafını dolaşma amacıyla bu yolculuğa çıkıldı­ğını iddia etse de, böyle olma­dığı yazılı kaynaklarca sabittir. Dünyanın etrafını dolaşma he­defi ile yola çıkacak ilk kişi ise, 1580’de dünyanın çevresinde tam turu tamamlayan İngiliz Francis Drake değil; 1588’deki seferi gerçekleştiren, yine İn­giliz denizci Thomas Caven­dish olacaktır.

    Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı
    Üç yılda  devr-i âlem
    20 Eylül 1519’da Sanlúcar de Barrameda’dan yola çıkan Macellan (sağda), Kanarya Adaları’nda bir mola verip Yeşil Burun Adaları’na, oradan da Brezilya’ya ulaştı. Durgunluğu nedeniyle Pasifik adını verdiği okyanus onu Filipinler ve Guam adalarına taşıyacak; gemi 6 Eylül 1522’de Macellan olmadan tekrar İspanya’ya dönecekti.
    Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı

    3-Macellan, Portekiz adına değil, İspanyol sponsorluğunda sefere çıktı

    Macellan adı yazılı olarak ilk de­fa, Hindistan genel valisi Fran­cisco de Almeida yönetimin­deki Portekiz-Hint Armada­sı’nın 1505’teki tayfa listesinde geçmektedir. 1514’e kadar farklı denizaşırı görevlerde (özellik­le Güneydoğu Asya’da) ve bü­yük deniz savaşlarında Porte­kiz Kralı 1. Manuel’e hizmet ettiği bilinmektedir. Kayıtlara göre kesin olmasa da, Macellan 1514’ten itibaren Avrupa’dan ba­tıya doğru giderek Hindistan’a ulaşmak niyetindeydi. 1515’te başka bir görevi reddetmesi ne­deniyle, Portekiz armadasından iyice uzaklaşmıştı. O sıralarda Portekizli kozmograf ve astro­nom Rui Faleiro ile beraber gün­cel haritaları incelemeye başla­dı. 1517’de ise Sevilla’ya yerleş­ti ve ismini İspanyolca yaparak genç İspanya Kralı 1. Carlos’un tâbiyetine geçti. Baharat Ada­ları’na yani bugünkü Endonez­ya’ya bağlı Maluku Adaları’na “batıya doğru giderek” ulaşmak için yapılacak seferi İspanya kralına kabul ettirdi. Tüm bu fa­aliyetleri nedeniyle Portekiz’de hain olarak adlandırıldı ve ülke­ye girmesi yasaklandı.

    4-Macellan dünya turunun sonuçlanmasından 1 sene önce öldürüldü

    Her ne kadar dünyanın etrafını ilk defa dolaşan kişinin Macel­lan olduğu söylense de bu doğru değildir; zira kendisi, yolculu­ğun tamamlanmasından 1 sene önce (1521), bugünkü Filipin­ler’de yaşanan bir çatışmada öl­dürüldü.

    Yolculuk 20 Eylül 1519’da Sanlucar’dan (de Barrameda) yola çıkan “Maluku Armada­sı” isimli 5 İspanyol gemisiyle başladı. Sefer boyunca türlü ba­direler atlatıldı. Güney Ame­rika’nın güney ucundan geçiş için bir boğaz bulmak amacıy­la sığlıklar arasında yapılan seyrüsefer hayli yıpratıcı oldu. Santiago gemisi karaya otur­du; San Antonio gemisi “kaçak” olarak İspanya’ya döndü. Özel­likle Macellan’a karşı tayfala­rın ayaklanması ve bunların ardından kurulan mahkemeler gemilerdeki huzursuzluğu art­tırdı. Kendi adını verdiği boğaz­dan geçen Macellan, o zama­na kadar Güney Denizi denilen okyanusun alışılmadık durgun­luğundan ötürü burayı Pasifik olarak adlandırdı. Filipinler ve Guam’daki adalara ulaşan Ma­cellan, yerel halkı Hıristiyanlı­ğa davet etti veya zorladı. Bu­gün Filipinler’e ait olan Mactan Adası’ndaki Lapu-Lapu halkına da İspanyol tabiyetine geçip Hı­ristiyan olmaları için baskı yap­tı. Ayaklanan Lapu-Lapu yerli­leri mücadeleyi kazandı ve Ma­cellan da öldürüldü.

    Kaptanın ölümünü takip eden kaos sonrası, Juan Sebastian Elcano kumandayı eline aldı. İs­panya’dan yola çıkan 277 kişi­den 115 kişi kalmıştı. Kalan iki gemi, Elcano’nun kaptanlığın­da 6 Eylül 1522’de İspanya’ya ulaştı.

    Baharat için yola çıktı ilk dünya turunu yaptı
    Lizbon’daki Keşifler Anıtı’nda boynu bükük gözüken Macellan, Portekiz tacının hizmetinden çıkarak İspanyol monarşisine hizmet ettiği için hain ilan edilmişti
  • Hindistan ve Pakistan: Bağımsızlık ve bölünme

    Asya’dan Hint Okyanusu’na uzanan dev bir kara kütlesi olan Hint altkıtası, tarihte Britanya Rajı dışında hiçbir zaman tek bir yönetim altında toplanmamıştı. Bu topraklarda yaşayan halkların Britanyalı “yabancı hükümdar”a karşı bağımsızlık mücadelesi, ancak dine dayalı millet kavramı temelinde bölünerek gerçekleşecekti. Ancak hem bu süreç hem de sonrası acılarla dolu olacaktı.

    Britanya bölgeden planladığından 1 sene önce çıkmak zorunda kaldı

    2. Dünya Savaşı sırasında Bri­tanya, 1. Dünya Savaşı’nın aksi­ne Hindistan’dan ancak kısıtlı bir askerî destek alabilmişti. Hindistan’ın başat partisi Hin­distan Ulusal Kongresi, Bri­tanya’ya savaşta destek ver­me konusunda tereddüt etmiş; Müslüman Birliği olarak bilinen Cinnah liderliğindeki grup ise savaş ertesinde bağımsızlıkla beraber ayrı bir ülke, yani Pakis­tan’ı kurma planında elini güç­lendirmek adına İngilizlere des­teğini açıklamıştı.

    İngiltere, artık 20. yüzyılın ba­şındaki gibi dünyanın süper gü­cü değildi; iki dünya savaşında edindiği “Pirus zaferi” ülkenin hem mali hem de beşeri kay­naklarını tüketmişti. Artık Hin­distan’da ve diğer okyanusöte­si topraklarda yönetici olarak kalmak anavatana yük oluyor­du. Bunun için İngiliz hüküme­ti hem gücün devrinin planlan­ması hem de burada birliği ko­rumak adına kabine üyelerinin yer aldığı bir misyonu Hindis­tan’a gönderdi. Merkezin yetki­lerinin kısıtlı, yerelin ise kendi bölgesinde daha otonom olduğu bir birlik önerisi sunan misyon, özellikle Müslüman Birliği lideri Cinnah ve Kongre Partisi tara­fından destek gördü. Nehru’nun plana karşı çıkan ünlü konuş­masının (10 Temmuz 1946) ar­dından ise ilk çatlak oluştu. Cin­nah, Kongre’nin bu hamlesini bir ihanet olarak yorumladı ve plandan desteğini çekti.

    Gücün ellerinden kaydığının farkında olan İngilizler alela­cele Nehru’ya geçici hükümet kurdurdular. Cinnah oyun dışı kaldığını düşünerek, çoğunluğu Müslüman nüfustan destekçi­lerini “Doğrudan Eylem”e ça­ğırdı ve özellikle Kalküta’da bü­yük karışıklıklar meydana geldi. Hindistan’daki çoğunluk olan gayrimüslimler (ağırlıklı olarak Hindular) ve azınlıktaki Müslü­manlar arasında gerilim gittikçe artarken, İngiltere Başbakanı Attlee 20 Şubat 1947’de Britan­ya’nın en geç Haziran 1948’de ülkeden çekileceğini duyurdu. Ancak Müslüman nüfusun “Pa­kistan” talebinin güçlenmesiyle, Britanya 4 ay içinde, üstelik çift devletli yapıyı kabul ederek böl­geden çekilmek zorunda kaldı.

    20. yüzyılın ortalarına kadar Birleşik Krallık’ın kolonisi olan Britanya Rajı, en geniş zamanında, bugün Hint Altkıtası’nda bulunan Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’in de ötesine yayılmıştı.

    Son ana kadar tek-devletli bir çözüm tercih edilmekteydi

    Hindistan tarih boyunca dillerle bölünmüştü. 1947’ye gelindiğinde Britanya Rajı’na bağlı 565 irili ufaklı prenslik bulunmaktaydı. 1940’larda artık bazı anlamlarda (özellikle tarih birliği) Batı’dakine benzer ulusal kimlikler şekillenmeye başlamıştı. Hindistan’daki tarihsel varlığı daha geç fakat daha belirgin olan Müslüman nüfus, burada kurduğu devletler ve yönetici/asker sınıf olmasıyla güçlü bir ortak belleğe sahipti.

    Bu altkıtada geçmişi çok daha kadim fakat kimliksel olarak muğlak kalmış Hinduluk ise bir inşa sürecindeydi. Batı’dakinin aksine dine dayalı bu “ulusal” kimliklerin tek devlet yapısı altında çatışacağı pek düşünülmüyordu. Britanya çekilirken planlarını tek-devletli bir çözüme dayandırırken, dönemin güçlü siyasi ve ruhani figürü Mahatma Gandhi de bölünmeye karşıydı. Müslümanlar arasındaki yaygın Diyubendi tarikatı da yine bağımsızlık sonrası kozmopolit ama tek bir devleti savunmaktaydı.

    Ancak böyle bir tek devletli ya­pıda azınlıktaki Müslümanların savunmasız ve ikinci sınıf va­tandaş olacağını düşünen Mu­hammed Ali Cinnah, Britanya ile çift-devletli yapının pazar­lığını yapacak ve Müslümanlar için bir vatan talep edecekti.

    Cinnah bir İslâm devleti değil, “Müslüman millet” için bir devlet istedi

    Bugün Pakistan bir İslâm devle­ti olmuşsa da ülkenin kurucusu Muhammed Ali Cinnah’ın ak­lında böyle bir yapı yoktu. Bir İs­lâm devletinden ziyade bağım­sızlık sürecinde Müslümanlar için toprak talebinde bulunan Cinnah şöyle demişti:

    “Pakistan Devleti’nde tapınak­larınıza, camilerinize veya baş­ka ibadethanelerinize gitmekte serbestsiniz. Herhangi bir dine, kasta veya gruba bağlı olabilir­siniz ve bu durum devleti hiç ilgilendirmez”. Cinnah’ın, Pa­kistan’ın kurulmasından 1 sene sonra ölümü ülkenin en büyük şanssızlığı oldu. Pakistan siyase­ti onun ölümünden sonra belli bölgelerin ailelerinin ve ordu­nun kontrolünde bugünlere ka­dar geldi.

    Birliğin heykeli


    Hindistan’ın Gucerat
    eyaletindeki Patel heykeli,
    “Birlik Heykeli” olarak da
    anılıyor. Heykelde tasvir
    edilen Sardar Vallabhbhai
    Patel, Hindistan’ın
    eyaletlerinin birleşmesinde
    kilit rol oynamıştı.

    Kast sistemi anayasal olarak kaldırılsa da uygulamada sürdü

    Kast sisteminin ne zaman or­taya çıktığı ve nasıl dönüştüğü bilinmese de Hindistan toplum­sal hayatında çok büyük bir rol oynamıştır. Bölgelere göre farklı kast sınıflandırması olmasına rağmen Hindistan’da 4 ana kast ve kastdışı topluluklar mevcut­tur ve bu sınıflar arasında geçir­genlik yok denecek kadar azdır. Bağımsız Hindistan’ın kurulu­şunda bu sınıfsal bölünmüşlük ciddi problemler oluşturmuş, gelenekçi siyasetçiler bunun de­vamlılığında ısrar etmiştir.

    Örneğin bağımsızlık hareketi­nin popüler figürü Mahatma Gandhi, İngiliz gazetelerine kast karşıtı söylemlerde bulunurken, aynı dönemde memleketi olan Gücerat’taki gazetelere toplu­mun kastlara bölünmüş yapı­sını övebiliyordu. Yine Gandhi, toplumdaki en düşük sınıf olan ve “Dokunulmazlar” da deni­len kastlar dışı gruba “Tanrı’nın Çocukları” gibi mistik bir isim takarak, bu konudaki toplumsal tepkiyi daha soyut bir noktaya getirmişti. Bunu en çok eleşti­ren kişi ise Hindistan Bağımsız­lık Yasası’nın hemen ardından anayasa taslağı hazırlamak üze­re görevlendirilen ünlü hukuk­çu Ambedkar olmuştur. Kendi­si de doğduğu bölgede kastdışı sayılabilecek en düşük sosyal sınıflardan birine mensup olan Ambedkar, yaşadığı toplumda­ki bu eşitsizliği düzeltmek isti­yordu. Dünyanın en uzun ikinci hukuki metni olan ve Ambed­kar’ın liderliğinde hazırlanan anayasa ile yüzlerce yıldır süren kast sistemi 1950’de yasal olarak kaldırıldı. Ancak kast sistemine bağlı sosyal eşitsizlik zayıflamış da olsa hâlâ Hindistan’da devam etmektedir.

    Pakistan’ın mimarı


    Muhammed Ali Cinnah, Müslümanların kurulacak olan Hindistan’da ikinci sınıf vatandaş olacağını düşünmüş ve “Müslümanmillet” için bir Pakistan (pak: saf anlamında) hayal etmişti.

  • İstanbul’da Latin işgali ve Bizans’ın geri dönüşü

    4. Haçlı Seferi, Haçlı Seferleri içinde farklı bir konuma sahipti. 1202’de Kutsal Topraklar’ı hedefleyerek başlayan sefer, 1204’teki Venedik-Frenk ittifakıyla Bizans’ın görkemli başkenti Konstantiniyye’yi hedef aldı. Şehri fetheden Latinler büyük bir yıkıma yolaçarken, Bizans imparatoru da İznik’e kaçtı. Bundan 760 yıl önce 15 Temmuz 1261’de 8. Mihail Paleologos’un kuvvetleri şehri geri aldı.

    Konstantiniyye’nin işgali rastlantısal değildi. Venedik’le rekabet ve Latin Katlia­mı’na misilleme öncelikli rol oynadı

    Doğu ve Batı kiliseleri arasında­ki teolojik-siyasi tartışmalar ve farklılıkların geçmişi yüzyıllara uzansa da, tam anlamıyla kopuş 1054’te gerçekleşti. O tarihte Roma’daki Papa ile o zamanın İstanbul’undaki Patrik birbirlerini aforoz ettiler! Bunun ona­rılmasını imkansız hâle getire­cek olaylar ise denizde zayıfla­mış Bizans’ın Venedik, Cenova, Pisa ve Amalfi gibi “talassokra­si”lere (deniz gücüne dayanan devletler) verdiği ayrıcalıklarla başladı. 1080’den itibaren Kato­lik tüccarlara verilen özel hak­lar kentin esas ahalisi Ortodoks Greklerin tepkisini çekiyordu. İmparator 2. Aleksios Komne­nos’un annesi ve naibi Fransız kökenli Antakyalı Maria, oğlu adına ülkeyi yönettiği dönem­de bu tüccarları kayırmaktay­dı ve bu nedenle halk kendisi­ne tepkiliydi. Aynı hanedandan Andronikos 1182’de akraba­sı Aleksios’u devirirken halkın desteğini almak adına kentte yaşayan bu “Latin” tüccarlara karşı ayaklanmaya müsamaha gösterdi ve ardından ayaklan­ma büyük bir katliama dönüştü. Hemen sonrasında 1185’te mi­silleme olarak Norman Sicilya Krallığı, imparatorluğun ikinci büyük kenti Selanik’i yağma­ladı. Zincirleme olarak giden Katolik-Ortodoks düşmanlığı 1204’de Latinlerin Konstanti­niyye’yi fethederek yağmalama­sıyla neticelendi.

    1202’de Kutsal Toprakları hedefleyerek başlayan Haçlı Seferleri, Doğu- Batı Kiliseleri arasında derinleşen rekabetin sonucunda yönünü Konstantiniyye’ye çevirmişti.

    Bizans işgalden önce, 12. yüzyılda köhneleşmiş ve zayıf düşmüştü

    1204’teki Latin kuşatması ve işgalinin dönemin İstanbul’u­na verdiği tahribat daha önceki felaketlerle kıyaslanamayacak kadar büyüktü; ancak şehrin durumu Katolikler saldırma­dan önce de parlak sayılmazdı. Siyasi ve mali olarak zayıf düş­müş Doğu Roma, kentin simge yapılarının bakımını sürdüre­bilecek konumda dahi değildi. Ayrıca 1190’lardaki iki yangın da şehrin birçok mahallesini harap etmişti. 1203’te başlayan kuşatmada şehri tahrip eden sa­dece düşman mancınık atışla­rı ve Haliç kıyısındaki surlara yaslanan evlerin kundaklanması değildi. Kentin Grek yerlilerin­den oluşan çeteler Amalfilile­rin ve Pisalıların oturduğu Latin mahallelerini yıkıp geçmişti. Ar­dından Haçlıların kent surları­nın hemen ötesindeki camiyi ve çevresindeki evleri yağmalayıp ateşe vermesinden sonra yangın tüm şehre yayıldı. Ayasofya ve Hipodrom’a teğet geçen alevler­den, görkemli Konstantin Foru­mu (Çemberlitaş) ve kentin ana caddesi Mese (Divanyolu) bü­yük oranda zarar gördü. Kentin sakinlerinden bir grup ise Antik Dönem’in en büyük sanatçıla­rından Phidias’a atfedilen, Ati­na’dan getirilmiş Athena heyke­lini yıkıp tahrip etti; zira onun Latinleri ayartarak şehre çekti­ğine inanmışlardı!

    Haçlılar’ın 1204’te İstanbul’u işgal etmesi, tarih’in 7. sayısının kapak konusuydu (en üstte). 8. Mihail Paleologos, 1259’da genç yaştaki varis Laskaris ile ortak-imparator olarak başladığı hükümdarlığının ikinci senesinde Konstantinopolis’i fethederek Bizans İmparatorluğu’nu tekrar canlandırdı (üstte).

    İznik’e kaçan Theodor Laskaris, Doğu Roma’nın vârisi olacaktı

    Şehir, Latinler tarafından işgal edilmeden birkaç hafta önce, 1. Aleksios Megas Komnenos baş­kentteki siyasi karmaşadan fay­dalanmış ve Trabzon’a giderek orada yeni bir devlet kurmuştu. Epir’de ise, ilk önceleri Latin­lerle işbirliği yapmaya çalışan Angelos hanedanından ama bu ismi kullanmayan Mihail Kom­nenos Dukas bir imparator­luk (basileus) kurdu. Bu tarafta da Komnenos ailesiyle akraba olan aristokrat Laskaris ailesin­den Theodor, Bursa’da Latin­lere karşı direnişi örgütlemeye çalışan bir imparatorluk kurdu. Kendini Doğu Roma İmpara­torluğu’nun halefi olarak gören bu üç devletten Epir Despot­luğu başlarda Grek direnişinin merkezi olmuştu; fakat daha sonra Mihail, Papa 8. Innocent’e bağlılık yemini etti ve Ortodoks Kilisesi’nin Katolik Kilisesi’ne katılması için pazarlıklar yü­rüttü. Latin ordusunun Bulgar Çarı Kaloyan’a mağlup olması ile Theodor Laskaris, halef im­paratorlar arasında en öne çıktı. Latinlerin Anadolu’daki birçok kaleden çekilmesi ile beraber Laskaris, başkentini İznik’e taşı­dı. “İznik İmparatoru”, Ortodoks ruhbanların telkiniyle yeni bir ekümenik patrik seçimi yaptır­dı. Yeni seçilen Patrik Mikail Autoreianus’un ilk işi de, Las­karis’i “Romalıların İmparato­ru ve Otokratı” ilan etmek oldu. Böylece Laskaris, Doğu Roma imparatorlarının vârisi sayıldı.

    Latin hâkimiyetindeki Konstantiniyye’de doğan ilk hükümdar 2. Baudouin’in mührü.

    Avrupa içindeki rekabet, İznik merkezli Bizans’ın Konstantiniyye’yi geri alması için fırsat oldu

    İznik İmparatorluğu hem Trak­ya’da hem Anadolu’da geniş­lerken, Konstantiniyye’yi işgal eden Latin İmparatoru 2. Ba­udouin mâli, askerî ve siyasi destek aramak için iki defa Av­rupa’ya gitmiş ama fazla bir ka­zanım elde edememişti. Avrupa, kendi içerisinde kavga halin­deydi. 12. yüzyıldan beri süren ayrılık, Papa’nın tarafında olan Guelph’ler ile Kutsal Roma İm­paratorluğu’nu destekleyen Ghi­bellin’ler arasındaydı. İki grup arasında öbeklenen devletler ve İtalyan şehir devletleri arasında büyük bir çekişme vardı. Özel­likle Kutsal Roma İmparatoru 2. Frederik’in gayrimeşru oğlu Manfred ile 9. Louis’nin kar­deşi Anjoulu Charles arasında Sicilya konusundaki rekabet tüm bu çekişmenin odak nok­tasıydı. Kutsal Topraklar’daki otorite için de bir rekabet vardı. 1261’de İznik İmparatoru Miha­il Paleologos Konstantiniyye’yi geri alacak ve şehirdeki Latin hâkimiyeti sona erecekti. Bi­zans 1453’e kadar yaklaşık 200 sene daha varolacaktı.

  • Doğu Akdeniz’de Haçlı varlığının sonu

    Bundan tam 730 yıl önce Haçlı Seferleri’nin ve Doğu Akdeniz’deki Haçlı varlığı (outremer) açısından dönüm noktası olan Akka kuşatması gerçekleşti. Akka, Doğu Akdeniz’de Hayfa Körfezi’ndeki özel konumu ve doğal limanıyla stratejik önemi büyük kentlerden biriydi ve yüzyıllarca böyle kaldı. 1799-1832 arasında bile, biri Napoléon tarafından olmak üzere üç kere daha kuşatılacaktı. Akka’nın Müslümanlar tarafından fethi sonrası Haçlıların artık bu topraklarda tutunabilmesi mümkün olmadı.

     Haçlı kuvvetleri arasında birlik-beraberlik yoktu

    Haçlı kuvvetleri özellikle 1244’te Kudüs’ün ikinci defa kaybedilmesinin ardından iyi­ce bölünmüştü. Kudüs Kral­lığı’na bağlı Sur (Tyre) kenti bile başlı başına bir lordluğa dönüşmüştü. Bunun yanında Trablusşam (Tripoli) Kontlu­ğu ve Antakya Prensliği siyasi ve iktisadi olarak önemli mer­kezler olmuştu. Fiili başkent Akka’da ise Avrupalı hanedan­ların kendi içlerinden çıkardığı krallar ve hatta onların vekil bıraktığı baylolar arasında bir rekabet vardı. Kıbrıs Kralı 3. Hugh ve Sicilya Kralı 1. Car­los (Anjou’lu) yine kan bağla­rını bahane ederek kutsal top­raklarda hak iddia ediyor ve bayloları aracılığıyla buraları yönetmeye çalışıyordu. Pisa, Venedik ve Cenova gibi deniz­ci devletler arasındaki rekabet de kutsal topraklardaki ticareti üstlenmek için devam etmek­teydi. Müslümanlar arasında ise Kalavun, Memlûk Sultanı olarak gücünü pekiştirmiş, Su­riye ve Mısır’ı kontrol etme­ye başlamıştı. 1260 öncesinde, Müslüman dünyasında Şam ve Kahire ayrı güç merkezleriydi.

    Akka, kuşatmadan 100 yıl önce el değiştirmişti

    Akka, stratejik konumuyla hem Haçlılar hem de Müslümanlar için önemli bir kentti. Selahad­din Eyyûbî’nin Hıttin (Hattin) Muharebesi (1187) ardından fethedilen Kudüs ile beraber Akka da aynı tarihte savaşma­dan teslim alınmıştı. Kudüs Kralı Lüzinyanlı Guy de, Se­lahaddin’e esir düşmüş fakat 1188’de serbest bırakıldığın­da mütevazı bir ordu toplayıp 1189’da Akka’yı kuşatmıştı. 2 yıl sürecek olan kuşatmaya daha sonra 3. Haçlı Seferi sırasında İngiltere Kralı Aslan Yürekli Ri­chard ve Fransa Kralı Philip­pe de katılmış, bu geniş ordu­ya karşı dayanamayan Eyyûbî, kenti 1191’de teslim etmek zo­runda kalmıştı. Kudüs alınama­dığı için Akka, Kudüs Krallı­ğı’nın fiili başkenti olma işlevini üstlenecekti.

    İsrail’in kuzeyinde, Akdeniz kıyısındaki Akka kentinin, günümüzdeki durumu.

    Haçlıların rakibi artık Eyyubîler değil Memlûklar idi

    Selahaddin Eyyûbî’nin Kudüs fethi o kadar efsaneleştiril­miştir ki, Kudüs’ün 1229’daki 6. Haçlı Seferi sırasında yine Eyyûbî Hanedanı’ndan Kâmil bin Adil tarafından (neredeyse savaşmadan, diplomatik yolla) tekrar kaybeldiği unutulmuş­tur. Kudüs’te Müslümanlar sadece küçük bir bölümü elle­rinde tutarken, kısa bir aralık dışında 15 sene boyunca kenti Haçlılar yönetmiştir. 1244’te ise Moğollar tarafından yerle­rinden edilmiş Harezmliler ile Eyyûbî Sultanı es-Salih Eyyûb Kudüs’ü tekrar kuşatmış ve fet­hetmiştir; fakat Harezmliler kenti öylesine yağmalamıştır ki, Kudüs neredeyse harabeye dönmüştür. Eyyûbî hükümdarı es-Salih, daha çok Memlûk tipi askerleri Kahire’deki sarayında tutuyordu. Bu durum Mısır’da Eyyûbî hanedanının sonu­nu getirdi. 1249’te ölümünden sonra eşi Şecer-üd-Dürr “ha­nım sultan” oldu ve ardından Memlûk birliklerinden Aybeg ile evlendi. Eyyûbiler, Suri­ye Sultanı/Şam Emiri olarak Suriye’de varlıklarını sürdü­rürken, Mısır sultanları artık Bahri Memlûklardan çıkmaya başladı.

    Tek şövalye tarikatı Tapınakçılar değildi

    Tapınak Şövalyesi miti, söz­de-tarihsel argümanlarla o ka­dar beslenmiştir ki günümüzde kitlesel medya birçok yapımda Haçlılar sözkonusu olduğun­da ağırlığı bu şövalye grubuna vermiştir; özellikle Kutsal Kâse gibi dinî hatıraların korunma­sı sözkonusu olduğunda… Hal­buki Akka, özellikle Hospita­lier Şövalyeleri için önemli bir merkez olmakla beraber, yine Alman tüccarlar tarafından ku­rulan hacılar için yapılmış has­tane etrafında şekillenen Töton Şövalyeleri de buradaydı. Diğer bir şövalye grubu ise Lazarus­çular’dı. Bu 4 şövalye grubu ve daha küçük birkaç şövalye gru­bu hem Akka’nın savunulmasın­da hem de yönetiminde ağırlıklı söz sahibiydi.

    1291 Akka kuşatmasında surları savunan askerleri tasvir eden resim, Dominique Papety imzasını taşıyor (1815-49).

    Akka’nın yönetimi kralların elinden çıkmıştı

    Kudüs’ün Müslümanların eline geçmesinden sonra Akka fiili başkent olmuştu. Doğu Akde­niz’de başka Haçlı derebeylikle­ri olsa da Kudüs Krallığı unvanı uzaktaki Avrupalı hanedanlar­daydı ve bunların temsilcileri krallığı vekaleten yönetiyordu. Kralı seçme yetkisi, şövalye ta­rikatlarının üstadlarından, asil­lerden ve piskoposlardan olu­şan Haute Cour’da idi. Seçim­deki temel öğelerden birisi güç dengesini bozmayacak bir lider bulunmasıydı; zira daha önce gruplar ve yönetici hanedan­lar arasında kurulmuş ittifaklar tercih yapmayı zorlaştırmak­taydı. İttifaklar içinde Cenova, Venedik ve Pisa gibi Akdeniz’in en güçlü “talassokrasi”lerine (denize dayalı hükümdarlıklar) yakın veya uzak olmak da belir­leyiciydi; zira bu deniz güçleri hem ticaret için hem de şehrin savunması için yaşamsal önem taşımaktaydı. Haute Cour ve Cour de Bourgeois kenti bir ko­mün gibi yönetirken, kralların bayloları da temsilci olarak güç dengesinin mühim aktörleriydi.

    Akka’dan sonra Atlit Kalesi’de düştü

    Memlûk Sultanı Kalavun, Laz­kiye ve Trablusşam gibi Haçlı yerleşimlerini birer birer top­raklarına katıyordu. Akka için ordu toplarken aniden 1290’da öldü. Haçlılar ordu toplandı­ğının farkında idi, fakat yanlış istihbarat yaymak amacıyla Kalavun, ordunun Afrika için hazırlandığını söylemektey­di. Rakip Memlûk beylerin­den el-Fahir ise bunun Akka için olduğunu Kıbrıs ve Kudüs Kralı Henry’ye iletmişti. Kala­vun’un oğlu Halil el-Eşref, ba­basının seferini devam ettirdi ve Mayıs 1291’de Akka’yı fet­hetti. Akka, Haçlıların bu coğ­rafyada tutunduğu son kent de­ğildi ama burasının kaybedil­mesi bir dönüm noktası oldu. Akka’nın ardından Tapınak­çıların askerî merkezi Tartus ve stratejik bir kale olan Atlit Kalesi Ağustos’ta kaybedil­di. Haçlılar bu defa Tartus’un karşı kıyısında olan ve tatlı su kaynakları tükenmiş Arvad Adası’na çekildiler ve burayı Kıbrıs Krallığı’ndan destek ala­rak yapmak istedikleri seferler için bir üs olarak kullandılar. Memlûkların adayı kuşatması­nın ardından, 1302 Eylül’ünde Haçlılar Doğu Akdeniz’deki bu son yerleşimi de Müslümanla­ra teslim ettiler.

    Selahaddin Eyyûbi
  • İktisadi çıkarlar çatıştı Kuzey ile Güney kapıştı

    İktisadi çıkarlar çatıştı Kuzey ile Güney kapıştı

    Amerikan İçsavaşı, 160 yıl önce 12 Nisan 1861’de “Kuzey” ile “Güney” arasında başladı. Vietnam Savaşı’na kadar ABD’nin kayıplar açısından en kanlı savaşı olarak kaldı. 1860 seçimlerinde henüz 6 yıllık bir parti olan Cumhuriyetçi Parti’nin ve Abraham Lincoln’ün Kuzey oylarıyla kazanması, kölecilik taraftarı Güney için artık hem iktisadi hem siyasi olarak bir varoluş problemine dönüşmüştü. Lincoln’ün başkanlık görevini devralmasından sadece bir ay sonra, Güney’in Fort Sumter baskını savaşın kıvılcımını çaktı. 1865’e kadar sürecek savaşı Kuzey kazanacak, Amerika Birleşik Devletleri kurulacak, kölelik yasaklanacak; ancak bütün bunlar 620 bin insanın hayatına malolacaktı. 

    1- Kuzey’in savaştaki öncelikli amacı birliği korumaktı 

    Tarihçilerin en geniş uzlaşı sağladığı savaş sebebi “kölelik” olsa da, Güney-Kuzey arasında farklı nedenler dolayı büyük çelişkiler vardı. Güneydeki 7 eyalet “Birlik” içerisinde köleliğin statüsünü bahane ederek ayrılmak istemiş, Kuzey ise kendi içinde hem kölelik hem de Güney’e saldırıp saldırmama üzerine tartışmaların ardından “Birlik”i korumak üzerine Güney’in baskınına cevap vermiştir. Yönetime gelmiş olan Cumhuriyetçi Parti’nin köle karşıtı görüşü bilinse de, bu konudaki siyasi hamlesini vatandaşlarının desteğini almak için bir koz olarak tutmuş; kölelik konusunda kararlılığını ancak savaş sırasındaki olumsuz havanın önüne geçebilmek için 1863’te tamamladığı Özgürlük Bildirgesi ile gösterebilmiştir. 


    Mavi: Köleliğin yasak olduğu birliğe bağlı eyaletler
    Koyu Kırmızı: 15 Nisan 1861 öncesi ayrılıkçı eyaletler
    Kırmızı: 15 Nisan 1861 sonrası ayrılıkçılara katılan eyaletler
    Sarı: Köleliğin serbest olduğu fakat ayrılıkçı olmayan eyaletler
    Gri: Birliğin kontrolündeki organize edilmemiş topraklar 

    2- Güney, savaşın ilk yıllarında avantajlı konuma geçmişti 

    Fort Sumter baskını ardından “Dip Güney”deki ayrılıkçı 7 eyalete diğer 4 güney eyaletinin de katılmasıyla, Konfederasyon (Güney) ciddi bir güven kazanmıştı. 1. Bull Run Muharebesi’ndeki Konfederasyon zaferi, savaşın Birlik’in öngördüğü gibi kısa süreceği düşüncesini ortadan kaldırmıştı. Ardından gelen Güney’in zaferleri, tarafsız Kentucky eyaletinin işgali ile zirve yapmıştı. Konfederasyon’un en önemli generallerinden Albert Sidney Johnson’ın Shiloh Muharebesi’nde kaza kurşunu ile ölmesi, kumanda kademesinde bir boşluk yarattı. Ardından savaşın büyük muharebelerinden olan Chancellorsville’daki (1863) zafer ile Güney yeniden güçlü bir konuma geldi. Ancak burada yine önemli generallerden “Stonewall” (taş duvar) lakaplı Thomas Jackson’ın kendi cephesinden gelen kaza kurşunu ile ölmesi, başkumandan Robert Lee’yi tümüyle tek başına bıraktı. Gettysburg Muharebesi Güney’in başarılı giden stratejisine sekte vurdu ve bu geniş çaplı muharebede Kuzey’in başarısı savaşta da galibiyeti getirdi. 

    3- Güney, Avrupa’nın savaşa müdahil olacağını düşündü 

    Güney eyaletleri siyah kölelerin çalıştığı pamuk tarlalarıyla Britanya tekstil endüstrisinin en büyük pamuk tedarikçisi idi (Fransa da Güney’den önemli miktarda pamuk alıyordu); bu nedenle üretilen bu ürüne “Kral Pamuğu” (King Cotton) adı takılmıştı. Konfederasyon bu bağa o kadar güvenmişti ki Kuzey’in Güney’i denizden abluka altına almasının ardından pamuk tedariği kesileceği için Britanya’nın mutlaka kendi tarafında savaşa müdahil olacağını düşünüyordu. Britanya ise bu mücadeleye katılmayacak, daha sonra da tarafsızlığını ilan edecekti. Onu 3. Napoléon Fransa’sı ve diğer Avrupa ülkeleri takip etti. İngiltere’de tekstilin kalbi Lancashire’da kısa süreli bir pamuk kıtlığı yaşansa da bazı üreticilerin yaptığı stok, ardından da Hindistan, Mısır ve hatta Osmanlı Devleti’nden ithal edilen pamuk Güney’in bu ürününü ikame etti. Bu arada Kuzey, Britanya’nın tahıl ihtiyacının yarıya yakınını karşılamaya devam etti. Bunun sonucunda “Kral Tahılı, Kral Pamuğu’ndan güçlü çıktı” yakıştırması yapılmıştır. 

    4- Savaşın esas sonucu, toplumsal değil iktisadi oldu!

    Amerikan iç siyaseti açısından Kuzey’in galibiyetinin en önemli sonuçları, birliğin korunması ve köleliğin kaldırılmasıyla beraber Siyahlara tanınan hak ve özgürlükler yolunda atılan adımlardı. Ancak savaşın daha da önemli bir sonucu -Hobsbawm’ın da vurguladığı gibi-dönemin başat gücü İngiltere ekonomisine bağlı ve hammadde tedarikçisi bir Güney’in ondan koparılarak Kuzey’in sanayisine eklemlenmesidir. Aynı dönemde Britanya ekonomisine eklemlenmek/kopmak üzere benzer mücadeleler Çin’de Taiping Ayaklanması ve Güney Amerika’da Paraguay Savaşı ile sonuçlanacaktır. 

    Gettysburg: Savaşın dönüm noktası  1-3 Temmuz 1863 tarihlerinde Pennsylvania yakınlarındaki Gettysburg’de gerçekleşen muharebe, içsavaşın dönüm noktası sayılıyor. (Don Troiani, “Rock of Erin, 1997) 

    5- Savaş sonrası kazanımların çoğu yitirildi 

    Kuzey’in köleliği kaldırma konusunda kararlığı savaş sırasında Özgürlük Bildirgesi ile başlamış, sonrasında ise anayasadaki değişikliklerle siyahlar temel hak ve özgürlüklerine (seçme-seçilme hakları dahil) kavuşmuşlardı. Ancak “Yeniden İnşa” dönemi (1865- 77) sonrası, özellikle Güneyli Demokratlar’ın hakim olduğu eyaletlerde siyahların hakları bir dizi düzenleme ile kırpılacaktı. Özellikle 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başlarına kadar çıkarılan “Jim Crow Yasaları” ile siyahların eşitlikçi ve özgürlükçü kazanımları geri alınacaktı. Siyahlar bu temel hak ve özgürlüklerini, uzun süren mücadeleler sonucunda ancak 1965’te elde edebileceklerdi. 

    6- Güney’de siyah asker yoktu! 

    Güney’deki Siyahlar nüfusun önemli bir kısmını oluştursa da cephede savaşmadılar. Savaş sırası ve sonrasında bu konuda birçok efsane üretilmiş, hatta Gettysburg’da 70 bin siyahın savaştığı söylenerek ve fotoğraflarla oynanarak siyah askerlerin olduğu birlikler uydurulmuştu. Güney’de siyahlar yalnızca işgücü olarak kullanıldılar veya Beyaz askerlerin hizmetçileri olarak cephede bulundular. Savaşın bitimine haftalar kala general Robert Lee, siyahlardan bir bölük oluşturulması için ucu ucuna bir yasanın geçmesini sağlamış, bir bölük eğitime başlamış fakat savaşa yetiştirilememişti. Kuzey ordusunda ise Siyah askerler gerçekten savaştılar. 

    16. ABD Başkanı Abraham Lincoln (1809-1865). 

    7- Konfederasyon’u hiçbir devlet resmî olarak tanımadı 

    Güney, savaşın başından beri ayrı bir devlet olarak tanınabilmek için hem Londra’da hem Paris’te görüşmelerde bulundu; ancak bunlar başarılı olmadı. 3. Napoléon Meksika’da bir kukla yönetim kurduğu için, Kuzey’i zayıflatmak adında Güney’i tanımayı düşünse de, Lincoln’ün böyle bir durumda savaş ilan edeceği uyarısı üzerine bu hamleden vazgeçmiştir. Güneyli John Bannon’ın 1863’te Papa 9. Pius’la görüşmesi de kendisi de bir içsavaşın içinde olan İtalya’da sonuçsuz kalmıştı.