Yazar: Cem Akoğul

  • Müzik dünyasında kıvanç gerçek hayatta ise bir utanç

    Alman besteci ve teorisyen Wagner, müzik dünyasına getirdiği yeni ve devrimci kavramlar-uygulamalarla bir çığır açtı. Ancak Yahudi aleyhtarı görüş ve yazılarıyla, ölümünden 50 sene sonra Nazizmin ve 3. Reich’ın sembolü hâline geldi. Doğumunun 210. yılında, çok tartışmalı bir sanatçının kısa hayat serüveni.

    Richard Wagner, müzik tarihinin en önem­li bestekar ve müzik teorisyenlerinden biri olmakla beraber, bir o kadar da tartış­malı bir kişilikti. Daha 20’li yaşlarında sanat çevrelerinde dünyaca ünlü bir müzisyen ola­cağını anlatıyor; aynı zamanda çok çalkantılı bir dönemde (1848 Avrupa Baharı/Devrim­leri) gazetede polemik yazıları yazıyordu.

    Wagner’in Bayreuth festivaline bağış yapan Sultan Abdülaziz’in oğlu son halife Abdülmecid Efendi’nin yaptığı Wagner portresi.

    Wagner, ömrünün büyük bir kısmında -eserleriyle büyük kazançlar elde ettiği dönem­lerde bile- maddi sıkıntı çekti ve sürekli olarak bankerlerden borç alarak hayatını idame ettirdi. Müzik dünyasına “Ge­samtkunstwerk” ve “Leitmotiv” gibi kavramlarla büyük katkı­larda bulundu; fakat anti-semi­tik yazı ve görüşleriyle Naziz­min kurucu ideologlarından ve 3. Reich’ın devlet kültlerinden biri oldu.

    1-Sadece bir bestekar ve müzik teorisyeni değildi

    Richard Wagner hem operalarını bestelerken libret­to’larını da yazan iyi bir edebi­yatçı hem de bunların sahne­lenmesini sağlayan bir tiyatro yönetmeniydi. Geliştirdiği önemli kavramlardan olan “Ge­samtkunstwerk”te (Bütünlük­lü/Birleşik Sanat Eseri) müzik, drama ve edebiyatın biraraya geldiği operayı tasarlamak için (daha sonra “müzik draması” kavramını kullanacaktı) tüm bu sanatsal aşamaları bizzat uygulamaya koydu. Wagner, ayrıca önemli bir orkestra şefiydi; kendisinden önce şeflerin yapmadığı şekilde, icra sırasında belirgin şekilde jest ve mimiklerle orkestrasında­ki müzisyenleri yönlendirdi/ idare etti. Mentor’u (daha sonra düşmanı) Giacomo Meyerbe­er’den devraldığı “Grand Opera” tarzını sürdürdü. Müzik teorisi ve siyaset üzerine ses getiren yazılar ve kitaplar yazdı. Sadece yakın çevresine dağıtmak üzere hazırladığı Hayatım adlı otobiyografik kitabı ise yine dö­nemin kültür hayatını anlatan önemli bir eserdi (1963’te eksik­siz/sansürsüz olarak basılmaya başlandı).

    2-Gençken devrimciydi. Proudhon ve Bakunin gibi anarşistlerden etkilendi; eylemlere katıldı

    Genç Richard Wagner, ilk önemli sanatsal görevini Dres­den Saray Operası’nda üstlendi. Kapellmeister (müzik direktörü ve şefi) olarak atandığı bu gö­revde kendi eseri olan “Rienzi” operasıyla ciddi bir başarı elde etti. Dresden’deyken cumhu­riyetçi ve devrimci çevrelerle haşır-neşir olmaya başladı. Çevresinde yine bir müzisyen olan devrimci August Röckel ve dönemin ünlü anarşistlerin­den Mikahil Bakunin de vardı. Dresden öncesi Feuerbach ve Proudhon gibi düşünürleri okumuş, özellikle Proudhon’un mülkiyet hakkında fikirlerin­den etkilenmişti (Nibelungen Operası’nın bir bölümünde bunu irdeler). Önce arkadaşı Röckel’in Volksblätter gazete­sinde “Devrim” isimli yazısını, ardından önemli eserlerinden Sanat ve Devrim’i yayımladı. Tüm Avrupa’yı saran 1848 Mart Devrimleri’nden sonra Wag­ner’in de içinde bulunduğu cumhuriyetçi-devrim­ci çevrelerde Saksonya Krallığı’nı devirip bir cumhuriyet kurma umudu yeşermekteydi. 1849 Mayıs ayına gelindiğinde ise Ba­kunin’in de önderlerinden olduğu Dresden ayaklan­ması başladı ve Wagner de buna katıldı. Bu devrim girişimi Saksonya Kralı 2. Friedrich August’un mü­dahalesiyle başarısızlığa uğra­dı. Wagner, sahte bir pasaportla İsviçre’ye kaçarak kurtulurken arkadaşı Bakunin yakalandı.

    08-09 TARIHTE BU AY
    Dresden’deki ayaklanmalara katılmasının ardından Wagner için çıkarılan yakalama kararı.

    3-Anti-semitizmin Al­manya’daki öncülerin­den oldu

    Wagner’in hayatı boyunca kendisine çok yakın olan ve ona önemli yardım­larda bulunan birçok Yahudi arkadaşı, dostu vardı. Akıl hocası Giacomo Meyerbeer Paris’teyken ona “Rienzi” ope­rasını tamamlaması için maddi yardımda bulundu, hatta eserin Dresden’de sergilenmesi­ne de önayak oldu. Tüm bu yakın ilişkilerine rağmen, dönemin en ünlü ve başarılı müzisyenlerinden Mendels­sohn-Bartholdy ve Meyer­beer’i hedef alan “Müzik’te Yahudilik” (Das Judenthum in der Musik) adlı anti-se­mitik yazısını kaleme aldı ve takma isimle Zürih’teki bir gazetede yayımladı (1850). Bu yazıda dönemin ünlü Fransız ırkçı yazarlarından Arthur de Gobineau’nun etkisi büyüktü. 1869’da ise bu yazıyı genişle­terek ve kendi adıyla tekrar yayımladı.

    Ölümünden sonra Almanla­rın üstün ırk olduğuna inanan eşi Cosima Wagner (aynı za­manda Liszt’in kızı) tarafından düzenlenen Bayreuth Festivali, giderek aşırı milliyetçilerin odağı oldu. Wagner’in kızı Eva von Bülow-Wagner ve damadı Amerikan asıllı Alman Houston Stewart Chamberlain de, Nazi Almanyası’nda anti-semitizmin önde gelen temsilcileri ve Adolf Hitler’in yakınları oldular. Hit­ler, dev Nürnberg mitinglerinde Wagner’in operasından bölüm­lerle açılış yapıyordu. Wagner 3. Reich’ta bir devlet kültüne dönüştü.

    4-Wagner, İsrail’de uzun süre çalınamadı. Halen gayriresmî yasak sürüyor

    Henüz İsrail Devleti kurulma­dan önce, 12 Kasım 1938’de, Filistin Senfoni Orkestrası’nın “Meistersinger” operasının uvertürünü o günkü program­dan çıkarmasıyla başladı her şey. 1952’de IFO’nun Wagner ve R. Strauss’un (Nazi yöneti­miyle çalışmak zorunda kalmış olsa da anti-semitik değildi) bazı eserlerini repertuvara almasıyla İsrail kamuoyunda tartışmalar başlamış; sonuçta eserler programdan çıkarılmış­tı. Aynı yıl ünlü Yahudi kökenli Rus-Amerikan keman virtüozu Jascha Heifetz, Strauss’tan bir parça çalacağı için saldırıya uğradı. 1981’de Zubin Mehta’nın IFO’nun sanat direktörü ve şefi olduğu dönemde Wagner’in “Tristan ve Isolde”sini yıllık konser programına koyması yine büyük tepki çekti. Basında çıkan yazılardan sonra eser programdan çıkarıldı. 1991’de dünyaca ünlü Arjantin doğum­lu İsrailli şef/piyanist D. Ba­renboim’in Wagner’in eserini çalma girişimi yine sonuçsuz kaldı. 1998’de İsrail’de ilk defa bir kablolu kanal, Bayreuth Fes­tivali’nde Wagner eserlerinin seslendirildiği konser görün­tülerini yayımladı. 2000’lerde bazı konserlerde Wagner’den kesitler tüm tartışmalara rağ­men çalınmış olsa da, bugüne kadar İsrail’de hiçbir eseri sahnelenmedi.

    resim_2024-08-25_170015787
    Cosima ve Richard Wagner Liszt’in kızı olan Cosima Wagner’in eşi Richard Wagner üzerinde hem hayattayken hem de öldükten sonra büyük etkisi olmuştu.

    5-Eserlerinin etkisi mü­zikle sınırlı kalmadı; birçok sanat-edebiyat dalında da görüldü

    Wagner’in hem besteci hem orkestra şefi olarak 20. yüzyıl müziğine etkisi büyük oldu. “Gesamtkunstwerk” anlayışını, çağdaşı ve kendinden sonraki birçok besteci örnek aldı. “Tris­tan ve Isolde”deki atonal yapı (Tristan akoru), Arnold Scho­enberg’in öncüsü olduğu atonal modern klasik müziğe ilham verdi. “Orkestra Yönetme Üzeri­ne” adlı yazısı ve şef olarak stili, W. Furtwängler gibi yine birçok önemli şefi doğrudan etkile­di. Eserlerindeki sembolizm, kahramanlar (ve iç konuşma­ları), Verlaine, Mallarmé, Rilke, Baudelaire gibi birçok şaire örnek oldu. Wagner’in müzik­lerinde başlattığı/uyguladığı “leitmotiv”(tekrarlanan nakarat veya ifadeler) anlayışı, hem film müziklerinde hem de edebiyat­ta çok yaygınlaştı.

  • Modern felsefenin büyük beyni: Wittgenstein

    20. yüzyılın müstesna filozoflarından Ludwig Wittgenstein, Avusturyalı çok zengin ve köklü bir ailenin çocuğu olarak 1889’da Viyana’da doğdu. İki dünya savaşı, şiddet ve ırk ayrımcılığı ile parçalanan hayatı 1951’de sona erdi. Ancak ölümünden sonra tam olarak yayımlanan çalışmaları ve notları, günümüzde felsefenin yapıtaşlarından kabul ediliyor.

    Tarihin en ilginç zamanlarında “yaşama laneti”- ne erişmiş (!) bir kişiydi Ludwig Wittgenstein (1889- 1951). Çözülmekte olan yaşayan Habsburg monarşisinin en zengin ailelerinden birinde doğan Ludwig’in hayatı, hem ailesinin hem de ülkesinin geçirdiği sert dönüşümlerle şekillenecekti. 20. yüzyılın başında kültürel, bilimsel ve sanatsal yeniliklerin öncüsü konumundaki Freud’un, Loos’un Viyana’sından Russell’ın, Keynes’in, Moore’un Cambridge’ine uzanan Wittgenstein’ın yaşamı, iki Dünya Savaşı’nın da yol açtığı keskin iniş-çıkışlarla doluydu. 20. Yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olarak tarihe geçmişti.

    1- Ülkesinin en zengin ailelerinden birinde dünyaya geldi

    Wittgenstein’ın ailesinin kökenleri, Sayn-Wittgenstein derebeyliğinde Moses Meyer-Wittgenstein’a (1761-1822) dayanmaktaydı. Ludwig, 9 çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak dünyaya geldi. Babası çelik sanayiinde bir tekel kurmuş, Habsburg monarşisinin en zenginlerinden biri olmuştu. 1913’te ölümünden sonra varislerine büyük bir servet kalmış, Ludwig ise 1. Dünya Savaşı’nın ardından bunu kardeşleri ve bazı sanatçılar (R. M. Rilke, G. Trakl gibi) arasında paylaştırarak mütevazı bir hayat sürmeyi tercih etmişti.

    2- Hayatı boyunca felsefe dışında birçok farklı konuyla da ilgilendi

    Ludwig, 14 yaşına kadar evde özel öğretmenler tarafından eğitim-öğretim gördü; ardından yatılı olarak Linz’teki doğa bilimleri ağırlıklı teknik okula gönderildi. Linz’teki eğitiminin ardından makine mühendisliği okumak üzere Berlin’deki Teknik Yüksekokulu’na yazıldı. Buradayken havacılığa ilgi duymaya başlamıştı. Mezuniyetinin ardından 1908’de Manchester’daki Victoria Üniversitesi’nde havacılık üzerine doktora yaptı. Burada uçak pervane dizaynı konusunda yaptığı araştırmalar sonucunda bir tasarımı ile patent bile aldı.

    Bu dönemde ünlü düşünür Russell’ın Matematiğin İlkeleri ve Gottlob Frege’nin Aritmetiğin Temelleri adlı eserleriyle tanıştı ve felsefeye de böylece ilgi duymaya başladı. Frege ile çalışmak istese de o, Ludwig’i Russell’a yönlendirdi; Cambridge’te onun derslerine girmeye başladı. 1914’te savaşın patlak vermesiyle asker olarak orduya yazıldı ve savaş süresince birçok nişan ve madalyalar aldı. Savaş sırasında bir yandan Tractatus’u kaleme aldı ve 1918’de bunu tamamladı. Savaşın ardından ise öğretmenlik eğitimi aldı ve yeni kurulan Avusturya Cumhuriyeti’nin taşra okullarında 6 sene boyunca ders verdi.

    image-128
    Wittgenstein’ın 1922 yılında okul öğretmenliği yaptığı dönemde çekilen bir portre fotoğrafı.

    1926’de öğretmenlikten ayrıldı, Hütteldorf’taki manastırda bahçıvan olarak çalışmaya başladı! Manastırda rahip olma isteği ise diğer rahipler tarafından reddedildi. Ardından Viyana’ya döndü; burada Tractatus eseriyle Viyana Çevresi’nin toplantılarına katılırken ablasının inşa ettirdiği “Haus Wittgenstein”ın içmimarlığını yaptı. Aynı dönemde Cambridge’te Russell’ın girişimiyle “doktor” unvanını aldı. Ölümünden sonra yayımlanacak eserlere temel olan elyazmaları ve öğrencilerine dikteleri bu dönemin ürünleridir (1929- 1941).

    2. Dünya Savaşı başladığında ders verme işini sürdürmeyi ahlaken uygun bulmadığı için hastanede çalışmaya başladı; burada hastaların bakımı için çeşitli makineler geliştirdi. 1946’dan 1951’e kadar olan sürede önce İrlanda’ya sonra ABD’ye ve Avusturya’ya gitse de İngiltere’ye geri döndü ve burada prostat kanseri sonrası vefat etti.

    3- Yaşarken sadece tek eseri yayımlandı

    Bugün Ludwig Wittgenstein’ın elyazmaları, öğrencilerine dikte ettirdiği notlar ve mektuplar UNESCO Dünya Belleği Programı’nda muhafaza ediliyor. Wittgenstein hayattayken, sadece Logisch-philosophische Abhandlung (1921) adlı, daha çok Tractatus adıyla bilinen kısa kitabı, bir akademik makalesi, bir kitap eleştirisi ve çocuklar için hazırladığı bir sözlük yayımlanmıştı. Wittgenstein’ın en önemli eseri sayılan Philosophische Untersuchungen (Felsefi Araştırmalar) ise onun daha çok 1936-43 arasındaki çalışmaları sonrası oluşmuş ve ölümünden iki sene sonra yayımlanabilmişti (1953). Diğer notları da ölümünden sonra çoğunlukla öğrencileri tarafından düzenlenerek yayımlanabilmiştir. Son olarak keşfedilen, öğrencisi ve aynı zamanda sevgilisi Francis Skinner’a yazdırdığı notlar ise Arthur Gibson tarafından 2020’de yayımlandı.

    bu ay
    Wittgenstein hayattayken yayımlanan tek eseri, Tractatus adıyla bilinen Logisch-philosophische Abhandlung (1921) adlı kitabıydı.

    4- Kavgam kitabındaki “Yahudi” Wittgenstein değildi

    İlginç bir tesadüf, Wittgenstein’ın ailesi tarafından yollandığı Linz’deki teknik okulda Adolf Hitler’in de öğrenci olmasıydı. Ludwig Wittgenstein’ın gelecekte bir komplo teorisine ilk defa malzeme olması bununla ilgiliydi (diğeri SSCB adına ajanlık yapan Cambridge Beşlisi’nden bir kişinin Wittgenstein olmasıdır). Buna göre Hitler’in otobiyografik siyasi-ideolojik manifestosu Kavgam’da (Mein Kampf ) bahsedilen ve Yahudilere karşı duyduğu nefretin temeli, okulda aynı sıralarda okuduğu bir Yahudi öğrenci ile başlamıştı ve bu öğrenci Wittgenstein’dı. Halbuki Wittgenstein ile Hitler yaşıt olmalarına rağmen hiçbir zaman aynı sınıfta okumadılar. Hatta aralarında iki sınıf vardı; zira Wittgenstein giriş sınavında aldığı notla normalden bir üst sınıfta başlarken Hitler bir sınıf aşağıda başlamıştı. Wittgenstein bu okulda 3 sene okumuş (1903-1906), Hitler (1900-1903) ile sadece 1 senesi örtüşmüştü. Okulda birbirlerini görmeleri mümkünse de temas etmiş veya birbirlerini farketmiş olabilmeleri ihtimali oldukça düşüktü. Ayrıca Wittgenstein ufak yaşlardan itibaren bir Katolik olarak büyütülmüştü ve lise yaşlarında kendini bir Yahudi olarak tanımlamıyor ve görmüyordu.

    5- Nazizmin korkunç şiddeti onu kendi kimliğini sorgulamaya itti

    Wittgenstein’lar asimile olmuş ve Avusturya’nın yüksek burjuvazisine mensup, Hıristiyan inancı/gelenekleriyle yaşayan Yahudi kökenli bir aileydi. 30’lu yıllara gelindiğinde ise Nazilerin ve anti-semitik görüşlerin yükselişiyle Ludwig, Yahudi kökenlerini araştırmaya başladı. Wittgenstein’ın öğrencisi ve arkadaşı psikyatrist Drury, daha sonra onun itiraflarından birkaçını aktaracaktı: “Dindar bir insan olmasam da her şeyi dinsel bir bakış açısından görmekten kendimi alamıyorum”.

    1938’de ülkesi Avusturya Cumhuriyeti’nin Nazi Almanyası tarafından ilhakı ve ertesi sene savaşın başlaması, kimliği üzerine kafa karışıklığını daha da artırdı. İlhak sonrası artık bir “Alman Reich’ı” vatandaşı olmalıydı fakat bunu yapmadı ve felsefe profesörü seçildikten sonra Britanya vatandaşı oldu.

    bu ay 2
    Hitler’in sınıfı 1901’de çekilen bu fotoğrafın sağ üst başındaki çocuk Adolf Hitler. Üstten ikinci sırada, sağdan üçüncü çocuğun Ludwig Wittgenstein olduğu iddia edilmekteyse de sene itibarıyla bu mümkün gözükmüyor.
  • Anti-Emevî bir ittifak ve Abbasîlerin ‘devrim’ savaşı

    Sınırları Arap Yarımadası’nı aşıp çok geniş bir coğrafyaya yayılan İslâm İmparatorluğu, çok sayıda farklı etnik kökenden insanı bünyesinde bulunduruyordu. Emevî hanedanının dışlayıcı ve aşağılayıcı tutumları, zamanla birçok farklı grubun katıldığı bir başkaldırı ittifakını ortaya çıkardı. Bu ittifakın ürünü ise 746-750 yılları arasındaki Abbasî devrimiydi.

    Bundan tam 1.276 yıl önce 14 Şubat 747’de, Ebu Müslim Horasani, Merv kentini alarak Emevîlere karşı başlayan başkaldırıyı geniş kitlelerin katıldığı bir “devrim”e dönüştürdü. Abbasî Devrimi (746-750), artık bir imparatorluğa dönüşen; sosyal, kültürel ve siyasi gerekliliklerini yerine getiremeyen Emevî Halifeliği’ne karşı bir ittifakın başkaldırısıydı. Emevîler tüm devlet yönetiminde kendi ailelerine yakın Mekke aristokrasisinin çıkarlarını öne koymuş;ngenişleyen imparatorluğun merkezinde bulunan Şam’a uzak topraklarda yerel halktan ayrı ve kopuk bir şekilde yaşayan; sadece yönetici/asker Müslüman Araplar’ın bulunduğu kale-kentler kurmuştu. Geniş Horasan coğrafyasından gelen, karşıtlarının tabiriyle “Doğu’dan Gelen Siyah Sancaklılar” ise bu düzeni değiştirecek ve yeni bir hanedanın halifelik makamına gelmesine yol açacaktı.

    1-Emevîler daha önce de ciddi bir rakiple karşı karşıya kalmıştı

    Emevîler, Raşidin Halifeleri’nin (Dört Halife) üçüncüsü Hz. Osman’ın akrabaları olan Mekke aristokrasisinin önde gelen ailelerindendi. Hz. Osman dönemi nepotizmin (akraba- adam kayırma) arttığı bir zamandı ve diğer Mekkeli aileler de buna tepkiliydi. Bu tepkinin sonucunda “ilk fitne” olarak bilinen içsavaş, Hz. Osman’ın öldürülmesi ve yerine Hz. Ali’nin geçmesiyle başladı. Daha sonra Hz. Ali’nin gücünün azalması sonucu, Hz. Osman’ın Suriye’ye vali olarak atadığı akrabası Muaviye, halifelik makamında hak iddia etti. Böylece Hz. Ali’nin Muaviye taraftarlarınca öldürülmesi ile babadan oğula geçen Emevî Halifeliği başladı. Buna ilk karşı koyuş ise Muaviye’nin vefatıyla (680) oğlu Yezid’in halife olmasının hemen ardından geldi. 12 yıl boyunca sürecek “ikinci fitne”, gelecekteki gruplaşmaların temellerini attı. Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in Yezid’e karşı başlattığı ayaklanmayı, Kureyş kabilesinden ve ilk Müslümanlardan olan Zübeyri ailesinin üyesi Abdullah bin Zübeyr devam ettirdi. Bin Zübeyr, mücadelesinde o kadar etkili oldu ki gücünün zirve­sindeyken iki bölgesi dışında imparatorluğun Hicaz da da­hil tüm topraklarını kontrol ediyordu ve kendini halife ilan etmişti. Emeviler Zübeyrileri ancak 692’de mağlup edebil­di. Bu rekabette oluşan taraflar, gelecekte Abbasîler’in ittifak kuracağı gruplardan birkaçıydı. Arap toplumu içerisinde diğer derin bir bölünme ise Abbasî Devrimi’nde önemli bir rol oy­nayan kuzeyli Kays ve güneyli Yaman kabilelerinin rekabeti olacaktı.

    İlk Abbasi halifesi Ebü’l- Abbas Seffah’ın Küfe’de halife olmasının ilânı. (Ebû Ali Muhammed Küçük Bal’ami, Tarihname).

    2-Anti-Emevî koalisyonda sadece Abbasîler ve Araplar bulunmuyordu

    Emevî Halifeliği döneminde imparatorluğun farklı unsur­ları, farklı statüler elde etti. Özellikle Emevî hanedanının başa geçmesini sağlayan Ebu Sufyan’ın soyuna yakın Mek­keli aileler bu özel konumla­rının ayrıcalığını kullandılar. Mekkeli diğer gözden düşmüş aileler, yeni Müslüman olan İranlılar, Şiiler, Haricîler ve Emevî yönetimindeki avantaj­lı pozisyonlarını artık kaybet­miş olan Yaman kabileleri bü­yük bir koalisyonun parçala­rı idi. Bunların başkaldırısını tetikleyen ise İslâm tarihinde “üçüncü fitne” (743-747) ola­rak bilinen içsavaştır. Emevî hanedanından kuzenler ara­sındaki veraset sorunu bir içsavaşa dönüşmüş, taraflar Kaysçılar ve Yamancılar ola­rak bölünmüşken, üçüncü ta­raf da Abbasîlerin liderlik et­tiği bir grup oldu. Tarihsel ola­rak kesişen veya birbirlerinin devamı olan “üçüncü fitne” ve Abbasî devrimi, İslâm impara­torluğu tarihinde anti-Emevî koalisyonunu şekillendiren iki büyük hadise oldu.

    3-‘İkinci sınıf unsur’ muamelesi gören Araplar ile Araplaştırma politikasına karşı duranlar biraradaydı

    İslâm tarihinde Emevîlere karşı başlayan hareket, tüm Batı dillerinde büyük bir dev­rim olarak adlandırılır. Türk­çede “Abbasi İhtilali” ismiy­le yer eden bu hadisenin itici gücü, esas olarak toplumun farklı kesimlerinin büyük oranda mağduriyet yaşama­sıydı. Emevîler dönemin­de yeni mühtedilerle bera­ber Arap olmayan Müslüman sayısı, Müslüman Arapları bir hayli aşmıştı. Müslüman Araplar çoğunlukla “ikinci sı­nıf unsur” muamelesi görü­yordu. Bunlardan memnun olmayan gruplar, halifenin peygamber soyundan gelmesi gerektiğine inandıkları için, yine Arap olan ve hatta Hz. Muhammed’in amcası Ab­bas’ın soyundan geldiği söy­lenen Ebü’l-Abbas Seffah’ın etrafında kenetlendi. Yamanî kabileler ve özellikle Müslü­manlığın erken dönemlerinde ihtida eden Farsîler, kendile­rine karşı uygulanan Araplaş­tırma politikasına tepki ola­rak bu hareketin lokomotifi oldular. Fars asıllı Müslüman general Ebu Müslim Horasa­ni, hareketin önde gelen ko­mutanlarındandı ve 14 Şubat 747’de bölgenin en önemli kenti Merv’i alması devrimin dönüm noktası oldu. Anti-E­mevî gruplar bu başarı sonra­sı kenetlendi.

    4-Her devrimden sonra olduğu gibi, Abbasiler de diğerlerini ‘hâlletti’

    Müslümanlar arasındaki
    ilk içsavaş olan Cemel
    Muharebesi’nde Hz. Ali ve
    Hz. Ayşe…

    749’un sonlarına gelindiğin­de, Abbasîlerin lideri Seffah, Kûfe kentinde kendini hali­fe ilan etti. 750’de Emevîler, Şam’da tamamen yenilerek teslim olduğunda artık Abbasî­ler, İslâm imparatorluğunun yeni hükümdarlarıydı. Ancak neredeyse her devrimde oldu­ğu gibi, güçlerini mutlak hâle getirmek için devrimi yapan diğer ögelerden kurtulmak zo­rundaydılar. Bunların başın­daysa, hareket içinde ağırlı­ğı elinde tutan Farsîlerin en önemli komutanı Ebu Müslim Horasani vardı. Seffah’ın ölü­münden sonra yerine geçen kardeşi Mansur, onu hainlik ve bidatçılıkla suçlayarak öldürt­tü. Böylelikle Abbasî hanedanı mutlak iktidar hâline geldi.

    Abbasîler ayrıca Hz. Ali’nin soyundan bir halife getirmeleri riskinden dolayı eski müttefik­leri Şiiler ile mücadele etmeye ve onları şiddetle baskılamaya başladı.

    765’e gelindiğinde Şiiliğin önemli imam/liderlerinden Cafer es-Sadık, yine Mansur tarafından öldürtülecekti.

  • ‘Charles le Magne’-Şarlman: Avrupa’nın büyük hükümdarı

    25 Aralık 800 tarihinde Papa’nın elinden imparatorluk tacını giyen Frankların kralı Şarlman, Avrupa’daki irili-ufaklı yönetimleri bünyesinde topladı ve “Avrupa’nın Babası” (pater Europae) olarak adlandırıldı. Türkçede de yerleşmiş olan Eski Fransızca “Charles le Magne”, Şarlman-Büyük Şarl anlamına gelmekteydi.

    Bundan 1222 yıl önce bir Noel Ayini’nin ardından Şarlman, 25 Aralık’ta imparatorluk tacını Papa’nın elinden giydi. Frankların kra­lı Şarlman ya da Büyük Karl, Batı’da ilk imparator unvanını alan, Batı ve Orta Avrupa’yı bir­leştiren, Ortaçağ’ın en önemli hükümdarlarından ve tarihî fi­gürlerden biri. Bu coğrafyayı tek bir yönetim altında toplayabil­diği için, daha yaşadığı dönem­de bile “Avrupa’nın Babası” (pa­ter Europae) olarak adlandırıl­dı. Sarayına tüm kıtadan kültür ve biliminsanlarını toplayarak sonradan “Karolenj Rönesan­sı” olarak isimlendirilen kültü­rel canlanmanın öncüsü oldu. Şarlman’ın hayatına dair birçok detaylı bilgiyi, sarayındaki ta­rihçilerden Einhard’ın aynı za­manda edebî bir eser olan Vita Karoli Magni’den (Vita Karoli İmperatorii) ve sarayda kendi­sine yakın kişilerin yazdıkların­dan oluşan Annales Regni Fran­corum’dan öğreniyoruz.

    1-Hanedanın çıkardığı ikinci hükümdardı

    Frank Krallığı 5. yüzyıldan 751 yılına kadar yaklaşık üçyüz yıl boyunca Merovenj Hanedanı tarafından yönetildi. Son Me­rovenj kralları ise artık tem­silî olarak tahtta oturan, “hiçbir şey yapmayan krallar”(rois fa­inéants) idi; bu dönemde güç ve iktidar daha çok saray nazırla­rının (maior domus-maior pa­latii) elinde toplanmıştı. Saray nazırları çıkaran en önemli aile ise Şarlman’ın ataları olan Pe­pin-Arnulf klanı idi. Bu maka­mın gücü, hanedana da ismini verecek olan Charles Martel’in nazırlığı döneminde zirveye çıkmıştı. Martel 6 yıl boyunca taç giyecek Merovenj varisini belirlememiş, tahtı boş bırak­mıştı. Çocuklarından Pepin (Kısa Pepin), Papa’nın icazeti­ni alarak Merovenjlerin yöne­timine son verecek ve kendini Frankların kralı ilan edecekti. Efsanevi Şarlman ise, Pepin’in oğlu olarak tarih sahnesine çı­kacaktı.

    2-Şarlman efsanesi, kardeşinin ölümüyle başladı

    Babaları Kısa Pepin’in ölümün­den sonra iki oğul -Şarl (Şarl­man) ve 1. Karloman- arasın­da rekabet ortaya çıktı. İkisi de arka arkaya doğan çocukları­nı Frank Krallığı’nın asıl vârisi gördükleri için onlara babaları­nın ismini, Pepin’i verdiler. Re­kabetin zirve yaptığı dönem ise Akitanya’da başlayan isyan ol­du. Frank Krallığı’na görece geç katılmış bu bölgenin elde tutul­ması çok önemliydi. Şarlman tüm gücünü bu isyanı bastır­mak için uğraşırken kardeşi 1. Karloman yardım etmek şöyle dursun alenen isyancılara des­tek verdi. İsyanın bastırılması­nın ardından 1. Karloman çok zor bir durumda kaldı. Giriştiği rekabette başarısız olmasının yanısıra “karşı taraf”ı destek­lemiş olması Franklar arasında güvensizlik oluşturdu. Anneleri Bertrada da büyük oğlunu kol­lamış ve iyi bir ittifak kurmak için Şarlman ile güçlü Lombard Kralı’nın kızı Desiderata’nın ev­lenmesine ön ayak olmuştu. İki kardeş açık bir savaşa girişecek iken 1. Karloman’ın hastalık so­nucu ölmesi hem Şarl’ın hem de Frank Krallığı’nın önündeki bü­yük engeli, yani aile içi hasımlı­ğı ortadan kaldırmış oldu.

    Taç giyme töreni Şarlman’ın Roma’da Aziz Petrus Bazilikası’nda imparatorluk tacı giymesi Avrupa tarihinin önemli kırılma anlarından biriydi.

    3-Roma’ya gitti, imparator olarak taç giydi

    Papalık, neredeyse birkaç yüz­yıldan beri Bizans İmparator­luğu tarafından ve ona bağlı Ravenna Ekzarhlığı üzerinden kontrol ediliyordu. Bizans’ın İslâm fetihleri karşısında zayıf­laması ve İtalyan yarımadasın­daki Lombard Krallığı tehlike­si, Papalığı sığınacak farklı bir siyasi güç aramaya sevketmiş­ti. Karolenj hanedanının başa geçmesi ile beraber güçlenen Frank Krallığı buna çok uygun­du. Papa, yeni Frank Kralı Kısa Pepin’i Paris’te ziyaret ederek ona patricius romanorum un­vanını vermiş; ardından Kısa Pepin de Papalara dünyevi bir erk veren ve Papalık Devleti’nin başlangıcı olan “Pepin Bağışı” ile (donatio Pepini) onlara yö­netilecek ve korunacak bir top­rak sağlamıştı.

    Papalık ve Franklar arasın­daki ittifak Şarlman zamanın­da da devam etti. Frank Kralı, Lombardları mağlup etmiş­ti fakat bu sefer de Roma’daki iç karışıklıklar nedeniyle Papa zor durumdaydı. Papa’nın Şar­lman’a imperator unvanıyla taç giydirmesi, “iki imparator­luk sorunu” olarak adlandırı­lan sorunun da başlangıcı oldu. Doğu’daki Roma İmparatorlu­ğu’nun başında ilk defa kadın bir hükümdar, Irene’nin olma­sı; Papa 3. Leo’ya imparator­luk tacını başkasına giydirmek yolunda bir altyapı ve meşrui­yet hazırlamıştı. Şarlman’ın im­perator olarak taç giymesinin ardından bu yeni siyasi yapı ile kendisini esas Roma İmpara­torluğu olarak gören (bugün Bizans olarak adlandırılan) Do­ğu’daki devlet arasında bir ça­tışma kaçınılmazdı. Şarlman biraz da bunun önüne geçmek adına magnus pacificus impera­tor Romanum gubernans impe­rium (Roma İmparatorluğu’nu yöneten büyük barışçıl impara­tor) şeklinde bir dolaylı unvanı seçerken, o güne kadar kendi­lerine sadece imperator diyen Bizans hükümdarları imperator Romanorum’u (Roma İmpara­toru) tercih etmeye başladı.

    Dürer’in eseri


    Tarih boyunca Şarlman’ı tasvir eden sayısız resim ve heykel yapıldı. Bunların en bilinenlerinden biriyse,
    kendisinden yaklaşık 600 yıl sonra yaşamış olan ünlü ressam Albrecht
    Dürer’in (1471-1528) yaptığı portredir.

    4-Hıristiyanlığın en büyük “koruyucusunun” müttefikleri Abbasî halifeleri idi

    Şarlman’ın tahtta olduğu dö­nemde Avrupa’da ve Akdeniz havzasında üç büyük devlet mevcuttu: Frank Krallığı, Ab­basî Halifeliği ve (Doğu) Ro­ma İmparatorluğu. Bunların yanında Abbasîlerin rakibi İspanya’daki Emevi Halifeliği önemli bir güçtü. Değişen güç dengeleri iki dinin, Müslü­manlığın ve Hıristiyanlığın en önde gelen iki temsilcisini ön­ce ticari sonra da askerî olarak işbirliğine itti. Kısa Pepin ve Mansur zamanında başlayan ticari ilişkiler, Şarlman ve Ha­run Reşid döneminde özellikle Kordoba’daki Emevî yöneti­mine karşı askerî bir hareka­ta dönüşecekti. Barselona’daki Abbasî taraftarı vali Süleyman el-Arabî, Şarlman’ın kuvvet­leriyle birleşerek Zaragoza’yı kuşattı fakat başarılı olama­dı. Aynı şekilde ortak düşman Bizans’a karşı da Karolenj ve Abbasiler bir ittifaka giriştiyse de bu somut bir harekata dö­nüşemedi.

    5-“Büyük” unvanı ölümünden sonra geldi

    Türkçede de yerleşmiş olan Es­ki Fransızca “Charles le Mag­ne”, Şarlman-Büyük Şarl anla­mına gelmekteydi. Şarl tarih bo­yunca carolus magnus, magnus rex diye anılsa da yaşadığı dö­nemde “büyük” unvanı ile anıl­dığı şüphelidir. Dönemin tarihçi ve vakanüvisleri tarafından hiç­bir zaman bu şekilde anılma­mış olmakla beraber ilk defa kimliği belirsiz olan bir Sakson şair tarafından kendisine “bü­yük”lük atfedilmiştir; ardından bu sıfat neredeyse standart hâle gelmiştir.

  • Andrea Doria: Hem denizde hem karada hüküm sürdü

    Türkiye’de 1538’de Barbaros’a karşı kaybettiği Preveze Muharebesi’yle bilinen Andrea Doria, Cenova kentinin uluslararası denizcisi, yöneticisi, politikacısıydı. Hayli uzun hayatı (94) sürekli değişen ittifaklar, komplolar, seferlerle geçti. “Cenova Çağı”nın (1557-1627) temelini atan Doria’nın yaptığı reformlar ve yenilikler, 1571’den itibaren Osmanlıların Akdeniz hakimiyetini yitirmesinde rol oynayacaktı.

    Barbaros Hayreddin’in Ba­tı’daki en büyük rakibi veya karşılığı olarak ad­landırılabilecek Andrea Doria… Hem çağdaşları hem de tarih­çiler tarafından en az Barbaros kadar iltifat görmüş/gören bir denizci… Yaşadığı döneme göre hayli uzun olan ömrüne sayısız başarılar sığdırmış, 84 yaşınday­ken bile Sirte’ye Berberî korsan­larına karşı sefer çıkmış, öm­rünün son aylarında ise küçük yeğeni Gianandrea’nın Cerbe’ye yapacağı seferin organizasyonu­nu yapmıştı. Bir condottiere (pa­ralı asker lideri) olsa da kendini Cenova’ya adamış; denizde uy­guladığı taktik-stratejik hamle­lerle önemli bir amiral olduğunu ıspat etmiş; şehrine getirdiği re­fah ve düzenle sıradışı bir devlet adamı olduğunu kanıtlamıştı.

    Ünlü Doria ailesinden geliyordu ama hayatı zorluklar içinde başladı

    Doria ailesi, Cenova’nın en kök­lü (10. yüzyıla kadar gittiği sa­nılmakta) ve denizci-tüccarlar çıkarmış en zengin ailelerinden biriydi. Andrea’nın babası, aile­nin Oneglia (Cenova yakınında bir kent) kolundan Ceva Doria, hayatının bir döneminde feodal unvanlarını ve mülklerini sat­mak zorunda kaldı. Hem Ceva Doria hem eşi nispeten erken yaşta ölünce Andrea Doria 17 yaşında öksüz ve yetim kaldı. Bir soylu olarak şartlarını düzelt­mek için önünde fazla seçenek yoktu; ama asker olarak birçok hedefe ulaşabilirdi. Dönemin ordularının çoğu, özellikle İtal­ya’daki şehir devletlerinde paralı askerlerden oluşmaktaydı. Doria da askerlik hizmetini, paralı as­ker/lejyoner olarak sunmuştu. Cenova için ise ilk önemli göre­vini Korsika’daki bir ayaklanma­yı bastırmak üzere amcası Gi­an Domenico Doria’nın yanın­da kumandan olarak üstlendi; 1503’te başlayan ayaklanmayı hem durdurdu hem de başında­ki kişiyi yakaladı. Bu, bir kırılma noktasıydı.

    Preveze -Aktium Osmanlılara on yıllarca sürecek Akdeniz hakimiyetini getiren Preveze Muharebesi, Epir kıyılarındaki stratejik Narda Körfezi’nin ağzındaki Preveze açıklarında yapılmıştı. Aynı yerde yüzyıllar önce, MÖ 31’de Marcus Antonius ile Octavianus (geleceğin Augustus’u) arasında Aktium Muharebesi yaşanmıştı.

    Amiral ama paralı asker ve devlet adamı

    Andrea Doria’nın yaşadığı dö­nem, Fransız krallarının baş­lattığı Büyük İtalyan Savaşları (1494-1559) ile şekillenen, de­ğişken ittifaklar çağıydı. Avru­pa’da önde gelen iki hanedanın yönettiği Fransa-İspanya/Avus­turya’nın (Valois-Habsburg) İtalyan çizmesindeki rekabeti, Cenova dahil buradaki tüm kü­çük şehir-devletlerinin bir tarafa yanaşmasını zorunlu kılıyordu. Bu şehirler askerî güçlerini, as­kerlik hizmetini toplu bir şekil­de sunan askerî müteahhitlere, yani condottiere’lere dayandır­maktaydı. Doria da Fransa Kralı 1. François’ya sunduğu hizme­tini, kralın Pavia Muharebesi’n­de (kralın annesinin Kanunî’ye mektup yazdığı meşhur hadise) 5. Karl’a (Şarlken) esir düşmesi sonrası Habsburglar’a sundu ve ömrünün sonuna dek İspanya/ Avusturya ile ittifakını sürdürdü.

    Önce Cenova’nın Fransa kontrolüne geçmesini ve 1528’de yeğeni Filipino Doria ile İs­panyol filosunu püskürtmesi­ni sağladı; aynı yıl 1. François ile sözleşmesi bitince İmparator 5. Karl’ın hizmetine geçti. Ceno­va’yı denizden kuşattı, buradaki Fransızlar karşı koymadan şeh­ri terkettiler. Böylelikle Andrea Doria, Cenova’yı tekrar “bağım­sızlığına” kavuşturdu. Yaptığı re­formlar ve anayasayla 28 alberg­hi, yani yönetici aile belirledi ve bundan itibaren kent oligarşik bir yapıya doğru evrildi. 1560’ta­ki ölümüne kadar kendisine ve ailesine karşı darbe girişimleri olsa da Cenova’nın altın çağını yaşamasını sağladı.

    Preveze’deki mağlubiyeti ile bilinse de Osmanlılara karşı birçok zafer kazanmıştı

    Andrea Doria bizim tarihimizde Papa’nın ve Habsburg impara­torunun topladığı büyük filo­yu Osmanlı donanmasına karşı Preveze Muharebesi’nde (1538) yöneten amiral olarak bilinir. İki büyük denizci şehir-devletini, Cenova ve Venedik’i yanyana ge­tiren bu büyük muharebede Os­manlıların kazandığı zafer Akde­niz’de hakimiyeti getirmiş, bu da İnebahtı Muharebesi’ne kadar sürmüştü. Preveze’deki Kutsal İttifak’ın başarısızlığının nedeni konusunda (Doria’nın kendi ge­milerini riske atmak istememesi gibi) tartışmalar olsa da, bu mağ­lubiyet Andrea Doria’nın ender yaşadığı bir neticeydi.

    Doria 54 yaşında 1520’de Sebastiano del Piombo tarafından yapılan resim.
    Arma Cenova’nın en köklü
    ailelerinden Doria’lar, her
    zaman kent yönetiminde
    söz sahibi oldular. Bugün
    hâlâ İtalya’nın birçok
    kentinde Doria ailesinin
    yaptırmış olduğu saraylar
    var.

    Doria karakter olarak kindar, açgözlü, zalim ve otoriter biriydi; sefere çıktığında her şeyi unutur, üstünü bile değiştirmezdi. Kendi çıkarını ve Cenova’nın çıkarını her zaman en önde tutar, antlaş­malarını bir işadamı gibi yapardı (Cenova’da gemiler Venedik’in tersine çoğunlukla özel mülki­yetindi ve kamunun hizmetine sunulurdu). Doria, Ceneviz’de­ki Galata Deniz Müzesi’nin mü­dürü Pierangelo Campodani­co’nun söylediği gibi “Akdeniz’in Steve Jobs’u” idi; işyerinde hem acımasız hem de yenilikleri de­neyen bir karakter… Topların ge­milerde kullanımıyla ilgili birçok düzenek geliştirmiş, özgür in­sanlar yerine köle ve savaş mah­kumlarını tayfa olarak almaya başlamıştı. 1532’de Ege kıyılarını yağmaladıktan sonra Çanakkale Boğazı’na kadar ulaştı; dönüşün­de ise Mora Yarımadası’nda Os­manlı kontrolündeki Koroni ve Patras kentlerini aldı. Ardından 1535’te 5. Karl ve müttefikleriyle Tunus’u kuşattı; Osmanlı-Fran­sız donanmasını mağlup ederek kenti ele geçirdi.

    Başarılıydı ama Cenova’da düşmanı çoktu

    Sampdoria 1890’larda kurulan Ginnastica Sampierdarenese ve Societa Andrea Doria isimli iki kulübün 1946’da birleşmesi oluşan U.C. Sampdoria, kentin gurur duyduğu Andrea Doria adını yaşatıyor.

    Cenova’nın altın çağını başlatan hatta tarihçi Braudel’in deyimiy­le “Cenova Çağı”nın (1557-1627) temelini atan, Andrea Doria’nın yaptığı ittifaklar ve reformlardı. Yeni Dünya’nın zenginliği (gü­müş) Habsburglar’ın liman kenti Sevilla’ya uğradıktan sonra yol­culuğunu Cenova’da tamamlı­yordu. 1528’de yine Doria’nın ge­tirdiği düzenle aileler arasındaki kavgalar azalmış ve kentin yöne­timindeki kaos bitmişti. Ancak bu refah ve düzen ortamı, diğer soylu aileler arasında kıskançlı­ğa yol açmıştı.

    1. François ile 5. Karl’ın ara­sındaki Crépy Barışı’nın (1544) ardından, Doria rahata erece­ğini düşünüyordu. En eski dört aileden biri olan Fieschiler’in üyesi Giovanni Luigi’nin komp­losu, kendisi kadırgaların üze­rindeyken zırhıyla beraber suya düşmesi ile beraber son buldu. Andrea Doria’nın varisi olarak gördüğü yeğeni Giannettino Do­ria kargaşa sırasında öldü. Başa­rısızlığa uğrayan darbe girişimi sonucu Luigi Fieschi’nin cesedi suyun derinliklerinden çıkarıla­rak limanda iki gün ibreti alem için çürümeye bırakıldı; Fieschi­ler’in tüm mülklerine el kondu; aile Cenova’nın yönetiminden kalıcı olarak çıkarıldı.

    Yine kentin soylu ailelerin­den Cybolar (yeğeni Peretta ile evli Giulio Cybo’nun da dahil ol­duğu) başarıya ulaşabilecek bir deneme yapsa da bunu erken haber alan Doria, darbeye katı­lan tüm muhalifleri yakalatarak idam ettirdi. 5. Karl, bu girişim­leri fırsat bilerek müttefikine koruma sunmayı, tabii yanında bazı önemli taleplerle beraber teklif etti. Andrea Doria, impa­ratorun bu teklifini reddetti ve yine kendisinin kurduğu büyük ve küçük meclisi yeniden dü­zenleyen garibetto (kibar/zarif) reformlarıyla kendisine karşı düzenlenecek komploların önü­ne geçti.

  • Ölüm kamplarını kurdu intihar ederek kurtuldu

    Ölüm kamplarını kurdu intihar ederek kurtuldu

    Yakın tarihteki en büyük insanlık suçu Holokost’un mimar ve uygulayıcılarından Hermann Göring, Nazi yükselişinin 2 adamı olarak ünlendi. Savaş sırasında gözden düşmeye başlayan, unvanı bol ama işlevi az bir konuma inen Göring; savaş sonrası Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılanacak, ölüme mahkum olacak ve idamından önce siyanür içerek intihar edecekti.

    Almanya’da 30’lardan itibaren Nazi yükselişinin başlıca karakterlerinden Hermann Göring, partinin tepe yönetiminde sosyo-ekonomik olarak iyi bir aileden gelen ender isimlerdendi. Henüz Münih Teknik Üniversitesi’nde bir öğrenci iken NSDAP (Nazi Partisi) ile tanışmış; Hitler’in başarısızlığa uğrayan “Birahane Darbesi”(8-9 Kasım 1923) girişimine katılmış; o tarihten itibaren Hitler’in en güvendiği kişilerden olmuştu. Öncesinde, 1. Dünya Savaşı’nda hava kuvvetleri henüz emekleme aşamasındayken savaş pilotu olarak Prusya Liyakat Nişanı almıştı. Madalya, unvan, mücevher ve sanat eserlerine düşkün Göring ile bu nedenle çokça alay edilmiş, kendisine “Lametta-Heini” (kabaca: yaldızlı herif ) ve “altın sülün” lakabı takılmıştı. 2. Dünya Savaşı’nın sonlarında Hitler’in gözünden düşen Göring görevden alındı, ancak Hitler’in intiharı sonrası bu karar yürürlüğe giremedi; yakalandı ve ardından Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılandı; ölüme mahkum oldu; idamından önce siyanür içerek intihar etti.

     1. “Yahudi sorununun nihai çözümü” emrini veren Göring’in vaftiz babası Yahudi kökenliydi

    Göring’in babası Heinrich Gö­ring, hukukçu ve Almanya’nın güneybatı Afrika’daki kolonilerinde valilik yapmış bir dip­lomattı. Göring ailesi de He­inrich’in konumu dolayısıyla dönemin önemli şahsiyetle­riyle içli dışlıydı; bunlardan biri de askerî doktor ve daha sonra iş insanı olan Hermann Epenstein idi. Aileyle öylesine yakındı ki Göring’in hem isim hem de vaftiz babası olmuştu.

    Hermann Göring 30 yaşın­dayken Münih’teki “Biraha­ne Darbesi”ne katıldı ve uyluk kemiğine isabet eden bir kur­şunla ağır şekilde yaralandı. Göring’e ilk müdaheleyi orada bulunan Yahudi kökenli Al­man Robert Ballin yapmıştı. Göring, başarısız darbe girişi­minin ardından çocukluğunda yazlarını geçirdiği vaftiz baba­sı Epenstein’ın Mauterndorf Kalesi’ne sığınmıştı (2. Dünya Savaşı sonunda da yine bura­ya kaçmayı planlamıştı). Her­mann Epenstein, 1934’te ölü­münden sonra kaleyi Göring­lere devretti.

    Ballin ise ailesiyle birlikte, Kasım Pogromu’nun ardın­dan Dachau Çalışma Kam­pı’na gönderildi. Ancak Gö­ring’le olan yakınlığı nede­niyle kamptan geri çağrıldı ve ailesiyle birlikte Britanya’ya göçederek Holokost’tan kur­tulabildi.

    Göring ise tanıdığı ve hatta hayatını kurtaran Yahudi kö­kenli Alman bir aileyi kurta­rırken, milyonlarca tanımadı­ğı insanı ölüme yollayacaktı.

    Ölüm kamplarını kurdu intihar ederek kurtuldu
    1942’ye gelindiğinde, Göring artık ultra lüks bir hayat sürmekteydi. Bir zamanların incecik savaş pilotu artık iyice kilolanmıştı. Göring hakkında şöyle bir şarkı türetilmişti: “Sağ yaldızlı, sol yaldızlı / Ve göbek sürekli daha yağlı…”.

    2. Kardeşi ünlü bir Nazi karşıtıydı

    Hermann Göring’in kendisinden iki yaş küçük kardeşi Albert ile ağabeyi­nin politik görüşlerini taban tabana zıttı. Nazi rejiminden rahatsız olduğu için 1933’ten sonra Avusturya vatandaşlı­ğına geçmişti (Avusturya’nın ilhakından sonra mecburen tekrar bu rejim altında yaşa­dı). Birçok Yahudi kökenli ve­ya rejime muhalif tanıdığına 3. Reich’dan kaçabilmesi için yardım etmişti. Ardından Çe­koslovakya’daki araba/askerî araç fabrikasında (Skoda) ça­lışırken rejim karşıtı eylemle­rini artırmış, küçük sabotajla­rı teşvik etmiş ve Çek direniş hareketiyle temasa geçmişti. Ayrıca Yahudi kökenlilerin ve muhaliflerin Nazi soykırım ve katliamlarından kaçabilme­si için birçok defa ağabeyinin imzasını taklit ederek onlara pasaport düzenlemişti. Fab­rikaya işçi temini için topla­ma kamplarından kamyonla insan topluyor; sonra onları kaçabilecekleri uygun alanlara bıraktırıyordu. Bazı eylemleri Gestapo tarafından tespit edil­di, ama Hermann Göring’in nüfuzunu kullanarak bu suçla­malardan kurtuldu. Nürnberg Mahkemeleri’nde Müttefikler tarafından Nazi destekçisi ol­duğu zannedilse de sanıkların kendi lehine verdikleri ifade­ler sayesinde yargılanmadı.

    3. Rakipleri Himmler ve Goebbels’e karşı zayıflamıştı

    Hermann Göring her ne ka­dar Nazi rejimindeki etkinli­ğiyle bilinse de savaşın hemen öncesinde ve savaş sırasın­da ön planda değildi. Biraha­ne Darbesi girişiminden beri Hitler’in ardından Göring’in Nazi rejimindeki ikinci adam görüntüsü, Himmler ve Goeb­bels’in daha etkin rol oyna­maya başladığı savaşın hemen öncesine kadar sürdü. 2. Dün­ya Savaşı’nın başladıktan son­ra Fransa’nın kısa sürede işgal edilmesi Göring’e ordudaki en üst rütbe olan Reichsmar­schall (imparatorluk mareşa­li) titrini getirdiyse de bunun emir-komuta zincirinde bir geçerliliği yoktu. Britanya Ha­va Muharebesi ve Stalingrad Kuşatması’ndaki büyük ba­şarısızlıklar, bir zamanların ikinci adamını iyice gözden düşürdü. 1942-43’den itibaren biraz parti baskısıyla biraz da kendi tercihiyle sanat eserle­rini çalarak, yağmalayarak ve bazen de satın alarak gösteriş yaptı ve iyiden iyiye lükse düş­kün bir hayat sürmeye başladı.

    Ölüm kamplarını kurdu intihar ederek kurtuldu
    Adolf Hitler’i çıldırtan mesaj Göring, 1945 Nisan sonunda sığınağına gizlenen Hitler’e bir telgraf yolladı ve yakalanma ihtimali olduğu için tüm görevleri devralabileceğini belirtti. Bu telgraf Führer’i kızdırmamak için özenle yazılmış olsa da Hitler’i çıldırtacaktı.

    4. Savaş bitmeden tüm görevlerinden alınmıştı

    Her ne kadar Göring’in etkin­liği giderek azalmış olsa da Hitler, Haziran 1941’de (Bar­barossa Harekatı’ndan hemen önce) eğer kendisinin başına bir şey gelirse yerine geçecek kişinin Göring olduğunu belir­ten gizli bir kararname çıkar­mıştı. 1939’da Polonya işgalin­den önce de bir konuşmasında yine aynı şeyi belirtmişti. 21 Nisan 1945’e gelindiğinde ise Sovyet Ordusu, Berlin’e kadar ilerlemişti; tüm büyük yenilgi­lerine rağmen Nazilerin mağ­lup olduğunu kabul etmeyen Hitler bile generallerine açık­ça savaşın kaybedildiğini söy­lüyordu. Hitler, Martin Bor­mann ve Goebbels ile birlikte Führer Sığınağı’nda (Führer­bunker) bulunurken, Göring kaçarak Bavyera Alpleri’ndeki mülküne sığınmıştı.

    Ölüm kamplarını kurdu intihar ederek kurtuldu
    Göring, 1. Dünya Savaşı yıllarında pilot üniformasıyla, 1916.

    Göring tüm bu şartları de­ğerlendirerek, 1941’teki gizli kararnameye gönderme yapa­rak ve Hitler’i kızdırmamak için (!) dikkatli bir şekilde kelimeleri seçerek 23 Nisan 1945’te Führer Sığınağı’na bir telgraf yolladı. Eğer saat 22.00’ye kadar cevap gelmezse Führer’in hareket özgürlüğü­nün kısıtlandığını varsayarak, onun vekili olduğu için maka­mı devralacağını belirtti. Hit­ler bunun üzerine psikolojik bir çöküntüye girdi; Göring’in darbe yaptığını, bunun en ağır ihanet olduğunu söyledi. 25 Nisan’da Göring’e bir cevap yazarak ağır bir ihanet içe­risinde bulunduğunu belirt­ti. Hitler’in yanında bulunan Bormann ise SS’lere Göring’in tutuklanmasını emretti. 29 Nisan’da Hitler’in son dileği ve vasiyetine göre Göring, Na­zi Partisi’nden atıldı; Hitler’in varisi olma konumu iptal edil­di ve tüm görevlerinden alındı. Hitler intiharından önce siya­si verasetini Joseph Goebbels ve Karl Dönitz arasında pay­laştırdı.

  • ‘Yenilmez Osmanlı’ imajı Malta adasında yıkılmıştı

    ‘Yenilmez Osmanlı’ imajı Malta adasında yıkılmıştı

    Büyük Osmanlı kuvvetleri 11 Eylül 1565’te Malta’yı fethedemeyince geri çekilmek zorunda kalmış, Avrupa’daki yenilmezlik algısı büyük darbe yemiş, bu mağlubiyet Batı’da yüzyıllarca anlatılan, kutlanan bir hadiseye dönüşmüştü. 6 yıl sonraki İnebahtı Muharebesi (1571) ve 118 yıl sonraki 2. Viyana Seferi ise “yenilmez Osmanlılar” düşüncesini fiilen değiştirecekti.

    Genç Sultan Süleyman 1522’de Fatih Sultan Mehmed’in yapamadığı­nı yapmış; St. John-Hospitalier Şövalyeleri’ni Rodos’ta mağlup ederek adadan sürmüştü. Ön­ce Sicilya’ya çekilen ve 1523’te yurtsuz kalan şövalyeler 7 yıl bo­yunca Kandiye (Girit), Messina, Viterbo ve Nice şehirlerinde yer edinmeye çalıştı. Sonunda şö­valyelerin büyük üstadı Phillipe Villiers de L’Isle Adam, Kutsal Roma İmparatoru 5. Karl (Şarlken) ile anlaştı. Malta, komşu ada Gozo ve Kuzey Afrika’daki Trablus liman kentini şövalyele­riyle birlikte teslim aldı (karşı­lığında imparatora her sene bir Malta şahini gönderecekti!).

    Yenilmez Osmanlı
    Malta Kuşatması sırasında şehit düşen Turgut Reis.

    Akdeniz’de doğu-batı aksın­da merkezî konumda ve Kuzey Afrika ve Sicilya’ya çok yakın olması nedeniyle Malta adası yüksek stratejik bir konumdaydı. Kuzey Afrikalı Müslüman kor­sanlara karşı 1099’da Kudüs’te kurulmuş olan bu Haçlı şövalye tarikatından hem Papa hem de 5. Karl çok şey beklemekteydi.

    Şövalyeler kendilerini Malta’da yerleşik görmüyorlardı ama…

    Rodos’un kaybı sırasında da şö­valyelerin başında olan de L’Isle Adam, bu nispeten az gelişmiş adalara yerleşirken, aklında hep Rodos’u Osmanlılardan geri al­mak vardı. Malta’da yerleşik ola­rak kalma düşüncesi ise ancak 1565’ten itibaren kabul gördü. Bugün ise bu Katolik şövalye ta­rikatının devamı olan SMOM (Malta Hükümran Askerî Tari­katı), toprağı olmamasına rağ­men uluslararası hukuk açısın­dan hükümran bir antite olarak kabul edilmektedir.

    Osmanlılar 1551’de Malta limanlarını hedef almaya başlamıştı

    Özellikle 16. yüzyılda Osmanlı­ların deniz gücündeki üstünlü­ğü, donanmasının veya kendi­ne bağlı korsanların düşman sahillerine sürpriz saldırıların­da yatıyordu. Bu aynı zamanda, sahillerden önemli ölçüde tut­sak/köle alınmasını sağlıyordu. Yine böyle bir ani saldırı, Sinan, Salih ve Turgut Paşalar tarafın­dan 1551’de Malta’daki şövalye­lere karşı yapıldı. Birgu ve Sant’ Angelo tahkimatlarının sağlam­laştırılmış olduğunu gören Si­nan Paşa, adanın içlerindeki eski başkent Mdina kentine ilerle­di. Tam bu sırada desteğe gelen gemiler, demirlemiş Osmanlı donanmasına saldırınca Sinan Paşa, komşu ada Gozo’ya saldır­dı ve burayı ele geçirerek halkın büyük çoğunluğunu köleleştir­di. Ardından yine şövalyelerin kontrolündeki Trablus’a yöneldi.

    Yenilmez Osmanlı
    Osmanlı donanması Malta’da Osmanlı donanmasının Malta’ya gelişini gösteren bir fresko (üstte). Malta’nın savunma haritası (altta).

    Rodos’tan sonra sıra Malta’ya gelmişti

    St. John-Hospitalier Şövalye­leri Tarikatı’nın kuruluş amacı, Kutsal Topraklar’da hacılar için hastane yapımına destek olmak­tı. Zaman içerisinde askerî bir tarikata dönüşen bu yapı, Mal­ta’ya taşındıktan sonra Osmanlı/ Müslüman ticari ve askerî filo­larına karşı korsanlık faaliyetle­rine başladı. Venedikliler bile bu şövalye tarikatını Hıristiyanlığın simgesi haçı yağma için kulla­nan korsanlar olarak tasvir et­meye başladı. Korsanlık faaliyetlerinde zirve­ye çıkan ise Gaskonyalı soylu bir aileden gelen Mathurin Rome­gas olacaktı. Romegas, Berberî/ Osmanlı korsanlarının Batı Ak­deniz kıyılarında yaydığına ben­zer bir korkuyu Doğu Akdeniz kıyılarına kadar yaydı ve 1564’te Anadolu kıyılarında el koydu­ğu bir gemiyle zirveye ulaştı: Müsadere ettiği bu Sultana adlı kalyonda İskenderiye ve Kahire valileri, Hac’dan dönen Sultan Süleyman’ın gözde kızı Mihri­mah’ın süt annesi gibi önem­li kişiler ve yüklü miktarda para bulunuyordu. Bu, Osmanlıların denizlerdeki üstünlüğü algısı­na vurulan ağır bir darbeydi. Şö­valyelerin Malta’dan yürüttüğü korsanlık aktivitelerinden bıkan artık yaşlanmış Kanunî, bu olayı “savaş sebebi” (casus belli) ka­bul ederek daha önce Rodos’tan sürdüğü bu tarikatı Malta’dan da kovmak için hazırlıklara başladı.

    Yenilmez Osmanlı

    Adanın girişindeki Aziz Elmo kalesi düşmüş, ancak devamı gelmemişti

    Sicilya Kral Naibi Don Garcia, koyun ağzına doğru uzanan yarı­madanın en ucundaki yıldız tab­ya Aziz Elmo Kalesi’nin önemi­ne dikkati çekmiş; buranın kay­bedilmesi durumunda savaşın da kaybedileceğini söylemişti.

    İspanya Kralı Habsburg Hane­danı’ndan 2. Felipe’den yeter­li desteği alamayan Don Garcia ve şövalyeler, Osmanlı kuvvet­leri karşısında sayıca çok azdı. Savaşın başlamasından yaklaşık 40 gün sonra, 23 Haziran’da Aziz Elmo Kalesi düştü. Bu hem Don Garcia hem de büyük üstad La Valette için büyük bir derbeydi. Protestan hükümdar Elizabeth bile, düşmanı olan Katolik 2. Fe­lipe’ye bağlı Malta’daki hadise­den, tüm Hıristiyan dünyasının tehlikeye düşme ihtimalinden endişe duyduğunu belirtmişti. Cerbe Kuşatması’nda (1560) kü­çük düşen ve donanması yoko­lan İspanya Kralı Felipe ise tek­rar büyük bir mağlubiyete uğra­maktan korktuğu için adaya yeni bir takviye göndermekte isteksiz kalmıştı.

    Kalenin düşmesi sırasında do­nanmanın en önemli ve tecrü­beli kumandalarından Turgut Paşa (Turgut Reis), başına isabet eden bir dost ateşi sonucu öldü. Kalenin alınması Osmanlılar için galibiyetin yolunu açacak; ancak Turgut Paşa’nın ölümü muharebenin seyrini değiştire­cekti.

    Malta yenilgisi Osmanlı algısındaki ilk ve en büyük kırılmaydı

    Malta’da Don Garcia’nın da ba­şarılı stratejisiyle gelen zafer sonrası, yenilmez sayılan Os­manlıların imajı oldukça sarsıl­dı. Hadise hem akabinde hem sonraki yüzyıllarda Batı’da en çok kutlanan ve hatırlanan hadi­selerden birine dönüştü. Bundan yaklaşık 150 sene sonra Voltaire (1694-1778), “hiçbir şey yoktur ki ‘Büyük Malta Kuşatması’ndan daha fazla bilinsin” demiştir. Bu mağlubiyet, 6 yıl sonraki İnebah­tı Muharebesi’nde (1571) Habs­burgların ve Papalık’ın başını çektiği Kutsal İttifak’ın zaferini de hazırladı.

  • 20. yüzyılı tetikleyen 21. yüzyılı itekleyen filozof

    Günümüzde felsefeyle ilgili olan-olmayan herkes tarafından en çok atıf yapılan filozoflardan Friedrich Wilhelm Nietzsche, yaşadığı dönemdeki değişimlere tepki gösterdiği eserleri, cümleleriyle özellikle post-modernist dönemin yolunu açmıştı. Ömrünün çoğunu sağlığından yoksun şekilde geçiren Nietzsche, 25 Ağustos 1900’de bir dizi hastalıktan sonra öldü. Gerçekler ve yakıştırmalar…

    Kant sonrası dönemin en önemli filozoflarından Nietzsche (1844-1900), yaşadığı dönemde ve sonrasında çokça tartışılmış ve genellikle yanlış anlaşılmış bir düşünürdü. Basel Üniversitesi’nde klasik filoloji kürsüsüne atanmış en genç (24 yaşında) öğretim üyesi olduktan sonra, zamanının önde gelen kültür adamları ve entelektüelleriyle temas etmeye başladı. Özellikle Wagner’le dostluk (düşmanlık) ve düşünsel ilişkisi olacak, Schopenhauer’in eserlerinin etkisini hissedecekti. Katıldığı 1870-71 Fransa-Prusya Savaşı ise hem onun hayata bakışını değiştirecek hem de sağlık sorunlarının başlangıcı olacaktı. 1889’de başlayan zihinsel ve fiziksel çöküşünden sonra tedavi edilmeye çalışılsa da, 1900 yılına kadar yaşadığı süre içerisinde annesinin ve kız kardeşinin refakatinde hayatını geçirdi.

    En büyük filozoflardan biriydi ama sistematik bir felsefesi yoktu

    Nietzsche, moderniteyle ortaya çıkan/çıkmakta olan siyasi ve bireysel/sosyal kavramları irde­lerken din (Hıristiyanlık), Tanrı ve Sokrates/Platoncu felsefeye ağır eleştiriler yöneltti. Yeni or­taya çıkarttığı veya geliştirdiği kavram ve konseptler günümüz­de hâlâ felsefenin önemli tartış­ma alanlarından olmakla bera­ber, Nietzsche’nin eserlerinde sistematik bir yapı ve felsefe bu­lunmuyordu. Yazılarının çoğu, fragmanlar halinde metafor ve ironilerle dolu aforizmalardan oluşuyor; klasik kompozisyon bütünlüğü olmayan bir eserinde vurguladığı bir kavram, hemen sonraki eserinde hiç kullanılmı­yordu. Kimi zaman da hor görüp aşağıladığı bir düşünceyi ve o düşüncenin ete-kemiğe bürün­müş hâli olarak tasvir ettiği kişi­yi, başka bir yerde daha olumlu bir şekilde anıyordu.

    Hitler’in bakışı Hitler, Nietzsche’yi nasyonal sosyalizmin ideologlarından biri olarak sunmaktaydı. Nietzsche Arşivi’ndeki büste bakarken…

    “Tanrı öldü”

    Nietzsche’nin en çok alıntılanan ifadelerin­den olan “Tanrı öldü”, onun Ne­şeli Bilim adlı eserinde, daha sonra da Zerdüşt Böyle Buyur­du’da geçer. Nietzsche burada bir gözlemini dile getirir. Doğa ve tarih bilimlerinde büyük atı­lımlar sonucu Hıristiyan kül­türü ve inancının değerlerinin çöktüğünü ve Aydınlanma’yla beraber başka bir dönemin baş­ladığını söyler: “Tanrı öldü”ğü­ne göre “tüm değerlerin yeni­den değerlendirilmesi” gerekir ve bunun yerine kendi değer­lerini oluşturan “üstinsan” gel­melidir.

    Nihilist değildi. Ölümü/öteki dünyayı değil yaşamı olumladı

    Rus romancı Turgenyev’in or­taya attığı Nihilizm (Hiççilik) o dönemde henüz ortaya çıkmış ve Nietzsche’nin dikkatini çekmiş­ti. Yahudi-Hıristiyan kültürünün çöktüğünü iddia eden Nietzsche, yaşamı/yaşamayı olumsuzlama­nın tam tersine yeni “üstinsan” hedefine ulaşmak için hayatı olumlamıştı. “Bengi dönüş” kav­ramıyla aynının tekrarını değil, olumlananın geri dönüşünü vur­guladı. Neredeyse tüm eserlerin­de, Yahudi-Hıristiyan ve Platon­cu düşünce yapısının öbür/öte­ki dünyayı olumlayan, yaşanılan hayatı ise küçük gören anlayışı­na karşı çıktı; ancak hiçbir za­man dünyayı anlamsız göre bir nihilist de olmadı. Hayatı, bir­birine bağlı “güç istenci”, “bengi dönüş” ve “üstinsan” konseptle­riyle yeniden anlamlandırmış ve olumlamıştır.

    Ölümden 1 yıl önce Nietzsche Karl Bauer tarafından yapılan 1899 tarihli bu taşbaskıda Nietzsche ölümünden 1 yıl önce görülüyor. O dönemde ölüm nedeni için ilerlemiş frengi dense de bugün doktorlar beyin kanserinden ölmüş olabileceğini söylüyor.

    Nasyonal sosyalizmin kurucu ideologlarından biri olmadı

    Nietzsche insanları eşit gören, refah toplumunu/halkın ra­hatlığını hedefleyen ve zayı­fı kollayan demokrasi-sosya­lizm kavramlarına karşı çıktı. Ona göre yüceltilmesi gereken karakterler, “üstinsan”a örnek olarak gördüğü Alkibiades, Ce­sare Borgia ve Napoléon gibi fi­gürlerdi. “Güç istenci”, “efendi/ köle ahlakı” ve “üstinsan”, nas­yonal sosyalizme ilham veren konseptler olarak gözükse de Nietzsche ırksal bir üstünlük ve hatta Alman ırkının üstünlüğü ile ilgili bir vurgu yapmadı. Öje­nizmi ise bir ırk özelinde değil genel insanlık için daha sağlıklı, zeki bir soy için gerekli gördü. Onun nasyonal sosyalizmin fikir babası veya ilham kaynağı ola­rak gösterilmesi, ablası Elisa­beth Nietzsche’nin anti-semit bir Alman ırkçısı olan Bernhard Förster ile evlenmesiyle doğru­dan ilgilidir. Zira Nietzsche’nin zihinsel olarak çöktüğü dönem­de ve özellikle ölümünden son­ra onun eserleri ve elyazmala­rı, bir Alman ırkçısına dönüşen ablasının kontrolündeydi. Ünlü Nietzsche Arşivi’ni kontrol eden Elisabeth Förster-Nietzsche, onun eserlerine çeşitli ekleme­ler yaparak, uydurduğu fikirle­ri ağabeyine atfederek Nietzsc­he’yi Hitler Almanya’sına ilham veren ideologlardan biri olarak gösterdi. Halbuki Nietzsche, ablası ve eniştesi 1887’de Para­guay’da “Nueva Germania”yı Aryan ırk için kurmak için gitti­ğinde onlarla hayli alay etmişti. 2. Dünya Savaşı sonrası, özellik­le Doğu Bloku ülkelerinde onun Nazilere ilham verdiği yakıştır­ması yapılsa da, filozof Walter Kaufman bunun haksız olduğu konusunda birçok çalışma yap­mış ve eser yayımlamıştır.

    1869’da henüz gençlik
    yıllarındaki Nietzsche…

    Nietzsche ve kadın düşmanlığı

    Nietzsche özel haya­tında Lou Andreas-Sa­lomé gibi özel kadınlarla yakın­lık kurdu. Yine Wagner’in genç eşi Cosima, sık görüşüp mek­tuplaştığı bir arkadaşıydı. Felse­fi görüşlerinde dönemin erkek egemen bakışına sahip olsa da aforzimalarında kimi zaman ka­dınları küçük görüyor kimi za­man ise onları yüceltiyordu.

    Frengiden ölmedi

    1889’da kaldırıldığı İsviçre’deki klinikte, Nietzsche’ye ilerlemiş frengi teş­hisi konuldu. Gençken gittiği ge­nelevlerden kaptığı zannedilen frenginin sağlığına ciddi dere­cede zarar verdiği düşünülse de bugün çok büyük olasılıkla beyin kanserinden öldüğü düşünülü­yor. Zira yazım şekli, yüz ifadele­ri ve konuşmasıyla ilgili hatıralar frengi ile ilgili belirtiler göster­mediği gibi; o dönemde ilerlemiş frengi teşhisi konmuş birinin 11 yıl yaşamış olması neredey­se imkansızdı. Bugün hekimler, Nietzsche’deki bu çöküşün ve ardından gelen felçlerle ölümün bir beyin kanseri sonucu olabile­ceği görüşünde.

  • Oliver Twist’le ağlamak D. Copperfield’le büyümek

    İngiliz edebiyatçı ve eleştirmen Charles Dickens (öl. 1870), yarattığı karakterlerle 19. yüzyıl İngiltere’sinin toplumsal sorunlarını ve dönemini yansıttı. Kendi hayat hikayesini David Copperfield romanında kurgusal bir karakter üzerinden yazan Dickens, özellikle Oliver Twist ve Kasvetli Ev’le kalıcı bir etki sağladı, klasikler arasına girdi. Eksileri ve artılarıyla…

    Viktorya Dönemi’nde (1837-1901) Birleşik Krallık, sanayi devrimi ve kolonileşmeyle dünyanın tar­tışmasız en büyük süper gücüne dönüştü. İmparatorluğun kalbi olan Britanya Adaları’nda yaşam koşulları özellikle orta sınıf için düzelirken, aynı anda birçok sos­yal, ekonomik ve politik prob­lem de başgösterdi. Bu dönemde edebiyat alanında birçok önemli yazar yetişti ve bunlar eserlerin­de yaşadıkları dünyanın değişi­mini dile getirdiler.

    Charles Dickens kimi zaman ör­tülü otobiyografik kimi zaman (büyük ölçüde) kurgu romanla­rıyla, hem dönemin hem sonraki zamanların iz bırakan edebiyat­çısıydı. Yarattığı karakterler, tıp­kı Elizabeth devrinin Shakes­peare karakterleri gibi bilinirlik kazandı; hem gündelik hayatta hem de edebiyat dünyasında en çok atıf yapılan kurgusal kişilik­ler oldu. Eserleri, dönemin yaşa­yışını ve problemlerini yansıttı.

    Çocuk işgücü Viktorya Dönemi’nin önde gelen problemlerinden biri de çocuk iş gücüydü. Madenlerde ancak çocukların geçebileceği tüneller kazılabilmekteydi.

    Eserlerinde çocuklarla ilgili toplumsal sorunları dile getirdi

    Tıbbın gelişmesiyle bebek-çocuk ölümleri büyük oranda düşmüş­tü. Dönemin kapitalist gelişimi, ucuz işgücüne ihtiyaç duyuyor­du. Toplumun alt kesimlerin­de, geçinmek için çocukların da ailenin kazancına katkıda bulun­ması bekleniyordu. Çocuk iş­gücünün sömürülmesi, Viktor­ya Dönemi’nde sistemleşmeye başladı. Çocuk işgücü proble­mini ve alt sınıflardaki sefaleti Oliver Twist, Kasvetli Ev, David Copperfield, Büyük Umutlar ki­taplarında gündeme getirdi. En önemli romanlarından Oliver Twist’te, aynı zamanda eviçi şid­deti, çocukların kriminal işlerde kullanılmasını ve sokak çocukla­rının sefaletini hicvetti. Bu eser­deki gerçeklik ve ustalık, özellik­le orta sınıfın bu konudaki bakı­şaçısını sarsmış, kamuoyunda çocukların köle gibi kullanılması konusunda farkındalık yaratmış, hatta dolaylı olarak bu konudaki reformların yolunu açmıştı.

    Ülkesindeki haksızlıkların karşısında, ülkesinin yaptığı haksızlıkların yanında!

    Charles Dickens kendi yaşadığı toplumdaki sefaleti, göç prob­lemlerini eleştirmiş, mazlumları savunup korumuş ve romanla­rında onların dertlerini konu et­mişti. Bununla birlikte özellikle İngiliz kolonilerindeki halkları aşağı ve hor görmüştü. Dickens, yaşadığı dönemde gelişen antro­poloji ve evrimsel biyolojinin ve­rilerini yanlış yorumlayan sözde bilimsel biyolojik ırkçılığın bir temsilcisi değildi; ancak yine o dönemde popülerleşen görüşlere paralel olarak, toplumlar arasın­da kültürel bir hiyerarşinin oldu­ğu inancındaydı. Bu hiyerarşide dünyanın başat gücü, mensu­bu olduğu Büyük Britanya’ydı; zira kültürü ve kullandığı bilim sayesinde bu konuma gelebil­mişti. Dickens, Kıta Avrupası’nı bile daha aşağıda görürken, Bri­tanya’nın kolonilerinde yaşayan toplumları “primitif kültürler” olarak değerlendirmekteydi. Bu­nun en bariz örneği, 1857’deki büyük Hint Ayaklanması’ndan sonra Emile de la Rüe’ye yazdığı bir mektuptadır. Burada özetle, “eğer oradaki orduların komuta­nı olsaydım bu iğrençlikleri ya­pan Hinduları ve o ırkı tamamen yeryüzünden silerdim” demek­teydi.

    Yazılarında ayrıca medeni­yetle kirlenmemiş (!) “asil-vah­şi”(noble-savage) ve romantik primitifizm yaklaşımlarıyla alay etti; Batı kültürünün üstünlü­ğünü vurguladı. ABD’de köleli­ğin kaldırılmasını desteklemiş, fakat “eğitimden yoksun” Afro­amerikalılara oy hakkı verilme­sini “absürd” bulmuştur. Oliver Twist’teki Yahudi Fagin karak­teri, tıpkı kendisinden yaklaşık 250 sene önceki Marlowe’un Malta Yahudisi’ndeki Barabas veya Shakespeare’in Venedik Ta­ciri’ndeki Shylock gibi klişele­re dayanan ve olumsuz biçimde karikatürize edilmiş bir figürdü. Daha sonraları kitaptaki Fagin yerine kullanılan “Yahudi” (the Jew) ifadesini son 15 bölümde kaldırmış; arkadaşına yazdığı bir mektupta romandaki Fagin tas­virinin Yahudi halkına karşı ya­pılmış büyük bir hata olduğunu ifade etmişti.

    Geleceğe iz bırakan edebiyatçı

    Elizabeth devrinde Shakespeare’in yarattığı etkinin bir benzerini, Charles Dickens Viktoria Dönemi’nde yaratmıştı. Eserleri hem yaşadığı çağa hem de geleceğe iz bıraktı.

    Noel kutlamalarını kiliseden çıkardı evlere soktu: ‘Merry Christmas’

    Noel, 16. yüzyıldan itibaren Pro­testan reform hareketinin güç­lenmesiyle kiliselerde ilahilerle daha az kutlansa da, 19. yüzyıl­da bile bir dinî bayram olarak devam etmekteydi. Britanya’da, Viktorya Dönemi’nin ortaların­da Noel, yavaş yavaş özellikle or­ta ve üst sınıf için bir eğlenceye dönüşmekte ve kiliseden çıkıp özel alanlara girmekteydi. Daha önce yılbaşındaki hediyeleşme kültürü Noel’e kaymıştı. Dickens da Britanya toplumunun Noel’i tekrar değerlendirerek onu dö­nüştürdüğünü gözlemliyordu. Böylece en ünlüsü Bir Noel Şar­kısı olmak üzere beş Noel novel­lası ve romanı yazdı. Bu eserler Britanya ve ABD’de bugünkü an­lamdaki Noel kutlamalarının ge­lişmesinde büyük rol oynadı. Bir Noel Şarkısı kitabındaki “Merry Christmas” tabiri, daha sonra bu bayramın standart tebrik ifadesi oldu; eserdeki gibi evde ailecek beraber yenilen yemekler yine bu bayramla özdeşleşti. Kitap­ta, birşeyin saçma olduğunu ve­ya aşırı kutlandığını ifade etmek kullanılan “Bah! Humbug!” ifa­desi ise İngilizcede popüler bir tabire dönüştü.

    Oliver Twist’in 1885 tarihli
    ilk baskısı.

    Sherlock Holmes’tan önce Dedektif Bucket vardı

    Dickens’ın en iyi romanların­dan kabul edilen ve birçok ese­ri gibi dizi olarak parça parça 1852-53’te yayımlanan Kasvet­li Ev, İngiliz hukukunun önemli problemlerinden birine değin­mekteydi. Anglo-Sakson hukuk sisteminde yazılı olmayan ortak hukukun (common law) yavaş ilerleyişi bir problemdi. 1. Eliza­beth zamanında güçlenen “Hak­kaniyet Mahkemeleri” (Court of Chancery) çeşitli ufak reformla­ra rağmen çiftbaşlılık yaratmak­taydı ve buraya giden davalar da bezdirici bir şekilde uzamaktay­dı. Kararlar geç alındıkları için anlamsızlaşmaktaydı. Dickens da muhtemelen gerçek bir da­vaya dayanarak romanında bu konuya değinmiş ve bu duru­mu parodileştirerek eleştirmiş­ti. Toplumdaki mağduriyeti or­taya koyan romandan yaklaşık 20 yıl sonra 1873’te başlayan süreç sonucu aralarında “Court of Chancery”nin de olduğu 7 mahkeme birleştirildi ve ortak hukuk-hakkaniyet mahkemele­rindeki ayrışma sona erdirildi. Yine bu dönemde, suçla sava­şan yeni bir kahraman edebiya­ta girmişti. Eserdeki “Dedektif Bucket”, Britanya edebiyatındaki ilk kurgu dedektif karakteri olup Arthur Conan Doyle’ın Sherlock Holmes’unun öncelidir (Ameri­kalı şair ve yazar Edgar Allen Po­e’nun kısa hikayelerindeki Au­gust Dupin karakteri ise İngiliz­ce yazın dünyasında ilktir).

  • Büyük bir ressam veya ‘arkaik bir tebessümün kölesi’: Leonardo Usta ve Mona Lisa

    Rönesans döneminin ünlü ismi Leonardo Da Vinci, 18. yüzyılın sonlarında yeniden keşfedildi ve bir rol model, bir “kilise-dışı/laik bir dahi” olarak 20. ve 21. yüzyıl dünyasının en önemli sanatçılarından biri kabul edildi. Yüzyıllar içerisinde onunla ve sanatıyla ilgili değişen algılar, tartışmalar ve gerçekler…

    Mona Lisa’nın 1911’de çalınması.

    Leonardo Da Vinci (1452- 1519) 20. yüzyılın ba­şından itibaren idealize edilmiş bir Rönesans insanıdır. Aydınlanma’nın en önemli önce­li ve sanatın-bilimin birçok ala­nında yetkin “evrensel insan”ın bir modelidir. Halbuki yüzyıl­lar içerisinde hakkındaki algılar farklılaşmıştır.

    Da Vinci, yaşadığı dönem­de Fransa Kralı 1. François dahil birçok soyluya sanatıyla ve “icat ettiği” askerî araçlar, hatta şaka­larla hizmet etmişti. Geliştirdiği “sfumato” tekniği ve eserlerinin muhteşemliğiyle tanınmıştı. Ha­yattayken zamanının en önemli sanatçılarından biri kabul edil­miş; sonraki yüzyıllarda unutul­muş; Aydınlanma Çağı sonra­sında, özellikle elyazmalarının bulunması ve bir rol model , bir “kilise-dışı/laik bir dahi” olarak keşfedilmesiyle 20. ve 21. yüzyıl dünyasının en önemli “Röne­sans insanı”na dönüşmüştü.

    1. Hiçbir zaman günümüzde olduğu kadar takdir görmedi

    Da Vinci ile ilgili bildiklerimizin çoğunun çıkış noktası Giorgio Vasari’nin Sanatçıların Hayat Hikayeleri adlı eseridir. Sanat ta­rihi yazımının ilki kabul edilen bu kitap, kimi yerlerinde kur­gusallık taşıyan ve teleolojik bir eserdi. Leonardo, 13. yüzyılda başlayan sanatkarlar silsilesinin en son evresindeki büyük sanat­çılardan yalnızca biriydi.

    Ölümünden sonra atölye­si (leonardeschi) ve “sfumato” tekniği bir süre daha kalıcı ol­muş, sonra “ortalama sanatçılar” arasında yer almıştı. Örneğin Fransız kraliyet koleksiyonunda Tiziano, Rafaello, Rubens hatta Bolonyalı ressam aile Caracci’le­rin eserleri, Leonardo’nun Mona Lisa’sı üzerinde bir değer görü­yorlardı. Da Vinci isminin tekrar anılmaya başlaması iki hadise ile başladı. Birincisi Aydınlanma Çağı ve Fransız Devrimi sonrası geçmişten bir rol model arayışı; ikincisi ise tam bu sırada Leo­nardo’nun not defterlerinin or­taya çıkışı ve Venturi tarafından kataloglanması (1797). 19. yüzyıl sonlarından itibaren, yeniden keşfedilen Leonardo hakkında o kadar yazı yayımlanıyordu ki sonunda 21 Ağustos 1911’de tab­lo Louvre’dan çalındı ve izleyen günlerde tüm Avrupa basını bu soygunu yazdı. O günden sonra Leonardo her zamankinden da­ha ünlü hâle geldi.

    2. Bitmeyen bir tartışma: Mona Lisa tablosundaki kadın gerçekte kimdi?

    Leonardo’nun Mona Lisa veya La Gioconda diye adlandırılan tablosundaki kişinin kim olduğu günümüzde bile hâlâ muamma­dır. Leonardo, Floransa’da kom­şusu olan ipek tüccarı Francesco Gherardi’nin eşi Lisa’nın portre­sini yapmak için 1503’te bir si­pariş almış, fakat tabloyu teslim etmemiş, kendisinin hayatta son durağı olan Fransa’nın Ambroi­se kentindeyken bile bunun üze­rinde çalışmaya devam etmişti. Eser hakkında tartışmalar, Da Vinci’nin neredeyse çağdaşı Va­sari ve Lomazzo’nun portrede­ki karakterin gülümsediğini ve Raphael’in Leonardo’nun atölye­sinde portreyi görerek çizdiği es­kizle daha da derinleşmiştir; zira bu resmin arka planında sütun­lar mevcuttur. Bu nedenle bazı sanat tarihçileri, Leonardo’nun aynı tablonun iki versiyonunu çizdiğini iddia etmiştir.

    Tüm bu çelişkiler, Leonar­do’nun aldığı siparişten son­ra resim üzerinde oynadığını, portredeki karakterin Aragonlu Isabel veya Caterina Sforza gi­bi dönemin önemli soylularının eşleri ve hatta Da Vinci’nin çı­rağı (ve belki de sevgilisi) Salai olabileceği konusundaki tartış­maları körüklemiştir. Tıpkı Da Vinci gibi alaylı bir mühendis olan Pascal Cotte, reflektif ışık teknolojisiyle yaptığı çalışma­lar sonucu kanvasın üzerinde iki farklı portre olduğunu tespit etmiş; kesin olmamakla beraber portrenin yine de Lisa Giocon­da’ya (Gherardini) ait olduğu ihtimali güçlenmiştir.

    Mona Lisa böyle görünüyordu Leonardo’nun Mona Lisa tablosu sanılanın aksine topraksı tonlarda değil daha canlı renklere sahipti. Tıpkı Da Vinci gibi alaylı bir mühendis olan Pascal Cotte, yakın zaman tabloyu dijital olarak restore etmiş ve resmin yapıldığı dönemde nasıl göründüğünü ortaya çıkarmıştı.

    3. Ölüm döşeğinde yanında Fransa kralı yoktu

    Vasari’nin Sanatçıların Hayat Hikayeleri eseri, sanat tarihi için önemli bir kaynak olmak­la birlikte kurgularla doludur. Hemşehrisi Leonardo ölürken Avrupa’nın en önemli hüküm­darlarından François’nın onun başucuna gidecek kadar kendi­sine değer verdiğini söylemek, bu mesleği Vasari’nin istediği yere taşımaya hizmet etmek­teydi. Vasari de belki duyumla belki kendi yakıştırmasıyla, bu hikayeyi kitabında aktardı: Bir monark, rol model bir kilise-dı­şı “evrensel insan”ın başucun­da!

    Diderot’nun arkadaşı Mé­nageot, Vasari’nin kitabın ikin­ci versiyonunu bitirmesinden (1568) yaklaşık 213 sene son­ra bu konuyu resmetti (1781). Aynı temayı yine ünlü Fransız ressam Jean-Auguste-Domi­nique Ingres, 1818’deki tablo­sunda kullandı. Bu hikayenin yakıştırma olduğunu ise tarih­sel gerçeklikler doğrultusun­da biliyoruz: Da Vinci, kralın kendisine tahsis ettiği Ambro­ise’daki Clos Lucé şatosunda vefat ettiği sırada, 1. Franço­is buraya at sırtında iki gün­lük mesafede Saint-Germa­in-en-Laye’deki şatosunda bir ferman çıkarmıştı.

    4. Sanat tarihçileri, Da Vinci ve eserleri konusunda hemfikir değildi

    Aydınlanma’yla beraber Leo­nardo yeniden keşfedilip yü­celtilirken bile, dönemin ün­lü sanat tarihçileri onunla ve en önemli eseri Mona Lisa’y­la ilgili olumlu-olumsuz farklı görüşlere sahipti. 19. yüzyılın ortalarında İngiliz şair ve res­sam Dante Gabriel Rosetti bir şiirinde Leonardo’yu bir “okült üstadı” olarak tanımlıyordu. İngiliz sanat tarihçisi Walter Pater ise yine 19. yüzyılda Da Vinci ve eserlerindeki misti­sizm ve gizeme gönderme yap­mış, Mona Lisa için şöyle yaz­mıştı: “… onda Antik Yunan’ın animalizmi, Roma’nın şehve­ti, Ortaçağ’ın mistisizmi, pa­gan dünyasının geri dönüşü ve Borgiaların günahları kendini dışa vuruyor”. Ünlü İngiliz şa­ir Yeats ise Pater’in bu satırla­rıyla bir şiirinde alay etmiştir. Dönemin anıtsal sanat tarihçi­si John Ruskin ise bir yazısın­da Pater’e cevap niteliğinde Da Vinci ile çalışmış ressam Luini için “Leonardo’dan on kat daha yüce bir insan” demiş ve ekle­mişti: “Leonardo, daha ince do­ğal yeteneklerini basit çizgiler uğruna harcadı ve hayatının so­nuna kadar arkaik bir tebessü­mün kölesi olarak kaldı”.

    François Giullame Ménageot’nun, Leonardo’nun ölümünü tasvir ettiği tabloda (1781), François ressamın başucunda. Oysa Vasari’nin kitabında (1568) iddia ettiğinin aksine, Kral o sırada Saint-Germain-en- Laye’daki şatosundaydı.