Yazar: Cem Akoğul

  • Amerika’da çaylar döküldü: Bağımsızlık demleniyor…

    Amerika’da çaylar döküldü: Bağımsızlık demleniyor…

    Britanya’nın sömürgeciliğine karşı, Amerika kıtasındaki İngiliz asıllı yerleşimcilerin başlattığı protesto hareketi; iktisadi/mali bir karara karşı çıkmaktan çok, siyasi, sosyolojik, hattâ anayasal haklarla ilgili çok daha derin bir tepkinin ifadesiydi. Gemilerdeki çaylar denize boşaltıldı. Bu, 2 yıl sonra başlayacak bağımsızlık savaşının ilk kıvılcımı olacaktı.

    Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın (1775-1783) başlamasından sadece 2 sene önceydi. Massachusetts Körfezi’nde, Boston limanı açıklarındaki 3 geminin ürünlerinin denize dökülmesi iktisadi/mali bir kararı protesto gibi görünüyordu ama; aslında siyasi, sosyolojik, hattâ anayasal haklarla ilgili çok daha derin bir tepkinin ifadesiydi. Büyük Britanya Krallı-ğı’nın Kuzey Amerika’da bulunan, Atlas Okyanusu kıyısına dizilmiş 13 kolonisi 18. yüzyılda hem nüfusça hem de ekonomik olarak çok büyümüştü; 1750’lerde yaklaşık 1.5 milyon nüfusu vardı. Bu 13 kolonide köle oranı 5’te 1, kuzeydeki kolonilerde ise 12’de 1’di; Britanya’nın gayrisafi yurtiçi hasılasının %40’ı bu 13 koloniden geliyordu.

    Samuel Adams
    Siyasetçi Samuel Adams ve tüccar John Hancock “Boston Çay Partisi”nin hazırlayıcı ve uygulayıcılarındandı.
    John Hancock

    Bu kolonilerde yaşayanlar, kendilerini tıpkı Britanya’da yaşayanlar gibi eşit “İngiliz tebaa” olarak görüyorlardı. Bir süredir, özellikle temsiliyetle ilgili 1689 İngiliz Haklar Bildirgesi’ne göre, bu insanların Londra’daki parlamentoda neden temsil edilmediğiyle ilgili bir memnuniyetsizlik vardı. Bu memnuniyetsizlik, 7 Yıl Savaşları (1756-1763) ve Amerika kıtasında Fransızlara karşı gerçekleşen Fransız ve Kızılderili Savaşı (1754-1763) sonrasında daha da büyüdü; zira krallık bu savaşlardan galip ayrılsa da kasası tamamen boşalmıştı. Ayrıca krallığın en önemli ticari aktörü olan Doğu Hindistan Şirketi’nin işleri savaş döneminde çok zarar görmüştü.

    Savaşlardan zarar gören ekonomiyi düzeltmek adına İngiliz parlamentosu ardı ardına kolonilere ve buradaki ticarete vergiler getirdi (Şeker Yasası 1764, Damga Yasası 1765…). Son olarak 1773 Mayıs’ında Doğu Hindistan Şirketi’ne çay ticareti konusunda önemli bir ayrıcalık getiren hattâ tekel özelliği veren “Çay Yasası”, kolonilerde krallığa bağlılıkla ilgili büyük tereddütler oluşturdu. “Temsiliyet olmadan vergilendirme olmaz” (No taxation without presentation) düşüncesi, “vatanseverler” olarak adlandırılanların temel motivasyonlarından biriydi. Yani “anavatandakiyle eşit bir İngiliz olarak eğer vergi ödüyorsam, mecliste benim de temsil edilmem gerekli”, ayrılıkçıların en önemli düsturu olmuştu.

    Anavatanda ise Hazine’nin kolonileri korumak için kullanıldığı ve bunun karşılığında kolonide-kilerin de ellerini ceplerine atmaları gerektiği görüşü hakimdi. Ayrıca yine İngiliz parlamentosunda, kolonilerdeki nüfusun “zahiri” olarak temsil edildiği (“virtual representation”) görüşü hakimdi. Buna göre parlamentodaki temsilciler, kolonilerden seçilmemiş olmalarına rağmen oradaki İngiliz tebaanın da haklarını mecliste savunduklarını iddia ediyorlardı.

    13 koloni ile İngiliz meclisi arasındaki tüm bu karşıtlıklar, Boston Limanı’na gelen 3 geminin içindeki çayların denize dökülmesiyle somut bir hâle gelecekti. Boston’un gösterdiği bu ilk tepki, bağımsızlık hareketinin organize olmasının yolunu açacaktı.

    TarihteBuAy-3
    Çay sandıklarının denize dökülmesini tasvir eden gravür, William Cooper’ın 1789 tarihli The History of North America eserinden (Kongre Kütüphanesi).

    1773’teki Çay Yasası, ‘kaçak çay’ ticaretini kırmak için çıkmıştı

    Britanya’nın 1763 sonrası çıkardığı yasalar, kolonilerden elde edeceği vergileri arttırmak ve krallığın en önemli ticari kurumu olan Doğu Hindistan Şirketi’nin çıkarlarını korumak üzerine kuruluydu. “Çay Yasası”ndan önce “Townshend Yasaları” (1767-1768), çay ve başka ürünler üzerinden bunu ancak sağlayabiliyordu. Çay ise satılan tüm ürünler arasında ticari değeriyle en önemli ürün olarak dikkati çekiyordu: 1768’de Doğu Hindistan Şirketi’nin toplam cirosunun %48.3’ü çaydan geliyordu.

    TarihteBuAy-4
    1973’te ABD Posta İdaresi, Boston Çay Partisi’ni konu alan 4 puldan oluşan bir set yayımlamıştı.

    Büyük bir nüfusun olduğu bu 13 koloni çay için önemli bir pazardı; fakat bu pazarda Hollandalı tüccarların sattığı “kaçak çay” baskındı (Britanya ve kolonileriyle arasındaki ticareti düzenleyen ve ticari gelirin imparatorluk içerisinde kalmasını sağlayan “Seyir Yasaları”na göre yabancı tüccarların getirdiği/sattığı ürünler kaçak statüsündeydi). Tahminlere göre 1770’lerin başında Hollandalı tüccarlardan yıllık yaklaşık 3.15 milyon kilogram “kaçak çay” Kuzey Amerika’ya geliyordu ve bu miktar, 13 koloninin tüketiminin neredeyse yarısıydı.

    Mali olarak zor durumda olan ve Britanya’daki depolarında tonlarca çayı olan Doğu Hindistan Şirketi’nin tek kurtuluşu, parlamentonun ona sağlayacağı vergi avantajı ve çay alanında verilecek bir tekel statüsüydü. 1773’teki “Çay Yasası” ile bunlar sağlandı; kolonilere çay satma hakkı artık sadece onlarda ve kolonilerdeki temsilcilerindeydi. Britanya’nın kolonilerdeki yerel ticarete yasa ve vergilerle bu denli müdahale
    etmesi; kendilerini eşit tebaa olarak gören ve “vatansever” diye adlandırılan Boston’da siyaset/ ticaretle ilgilenen kişileri öfkelendirdi. Aralarında -geleceğin ABD’sinin “kurucu babaları”ndan olan- siyasetçi Samuel Adams ile bölgenin en zenginlerinden tüccar John Hancock’un da bulunduğu bu kişiler, “Boston Çay Partisi”nin hazırlayıcı ve uygulayıcılarından olacaktı.

    Huzursuzluğun bir sebebi de yeni coğrafi hat idi

    Büyük Britanya’nın 1763’ten sonra ardı ardına koyduğu vergiler ve kolonilerdeki ticari hayata müdahelesi, çayla ilgili çıkan yasayla zirve yapmıştı. Yine 1763 sonrası ilan edilen bir “Kraliyet Bildirisi”, kolonilerdeki huzursuzluğun diğer bir önemli sebebiydi. Her ne kadar İngiltere, 7 Yıl Savaşları’nda Fransa’yı ve müttefiklerini mağlup edip Kuzey Amerika’da yeni topraklar edinse de, Kral 3. George hem İspanya ve Fransa gibi Avrupalı güçlere hem de Amerikan yerlilerine karşı yeni bir mücadeleye girmekten kaçınıyordu. Bu nedenle bir kraliyet bildirisi yayımlamış; 13 Koloni’nin batısına bir hat çekerek bundan sonra bu hattın ötesine yerleşim kurulmayacağını ilan etmişti. Halbuki koloni nüfusu gittikçe artmakta ve gelişen tarım sektörü için daha çok arazi gerekmekteydi. Koloni nüfusu ise, kendilerine daha önce yeni yerleşimler vaadedildiğini iddia ediyordu. Zengin ve nüfuzlu iş insanları olan arsa spekülatörlerinin faaliyetleri de bu hatla kısıtlanıyordu. 1768’de kolonilerde yaşayanların memnuniyetsizliğini azaltmak adına bu hat biraz daha batıya kaydırılsa da yeterli olmadı. Anavatandakilerin sadece vergiyle iktisadi hayata müdahalesi değil, yerleşimlerin genişletip genişletilemeyeceğine de karar vermesi huzursuzluğu arttıracak; önce “Boston Çay Partisi”ne sonra da Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na giden yolun taşlarını döşeyecekti.

    TarihteBuAy-5
    1973’te açılan Boston Çay Partisi Müzesi’nde çayların döküldüğü tarihî gemilerin tam ölçekli replikaları ve orijinal çay sandıkları sergileniyor. Boston Limanı’ndaki müzede gemilere çıkan ziyaretçiler, denize çay sandığı atıyorlar.
    TarihteBuAy-6

    ‘Boston Çay Partisi’ ismi sonraki yıllarda şekillendi

    TarihteBuAy-7
    Hadisenin yaşandığı 16 Aralık 1773’ün ertesi sabahında, denize dökülen çayların bir kısmının kıyıdan toplandığı şişe, Massachusetts Historical Society’de sergileniyor.

    Bugün “Boston Çay Partisi” denen protesto gösterisi, aslında şehrin önde gelen politikacıları, tüccar ve kaçakçılarının çok önceden organize ettiği, yani spontane olmayan bir hareketti. Hattâ çayları denize döken protestocuların giymiş olduğu yerli Mohawk kıyafetleri Britanya’ya karşı bir Amerikan kimliğinin ifadesiydi. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na giden yolda bir dönüm noktası olan bu gösterinin ismi ise çok daha sonraları konacaktı. Bu hadise, gerçekleşmesinden sonraki 10 yıllar boyunca “Boston Limanı’ndaki Çay İmhası” veya “Boston Çay Krizi” olarak anıldı; ilk defa 1820’ler ve 1830’larda ülkenin bağımsızlık tarihi yazılırken ve ABD’de artık ulusal bir bilinç oluşmaya başladığında vurgulandı; biraz da ironik olarak “Boston Çay Partisi” adıyla anılmaya başlandı.

    Boston’daki çay dökme eylemi tek örnek değildi

    Boston’daki eylem ilk ve en büyük olmakla beraber tek değildi. Bundan sonra 13 Koloni’nin farklı liman kentlerinde farklı metotlarla çayın ya limana indirilmesi ya da indirilmiş olan çayın satılması engellendi. Boston’u ilk olarak Philadelphia takip etti; Boston’daki gösteriden sadece birkaç gün sonra çay yükü olan gemi kıyıya yanaştırılmadı ve Britanya’ya geri gönderildi. Charleston’da ise depolara alınan çayın satılması önce engellendi; sonra buna el konuldu ve kolonideki tüccarlar tarafından satıldı. 1774’e gelindiğinde ise, sırasıyla New York, Annapolis, Edenton ve Greenwich (New Jersey) limanlarına getirilen çaylar ya yakıldı ya da bunların satılması engellendi.


  • Türlerin Kökeni yazıldı evrimin kilitleri bir bir açıldı

    Türlerin Kökeni yazıldı evrimin kilitleri bir bir açıldı

    ingiliz biliminsanı Darwin’in bundan 165 sene önce yayımladığı eser, sadece doğa bilimleri alanında değil, neredeyse tüm bilimsel disiplinlerde, canlı hayatın gelişmesine ilişkin bir devrim niteliği taşıyordu. Kitabın referans olması ise, yazılanların neredeyse tamamen alan araştırmasına dayanmasıyla ilgiliydi. Kilise ve inançla bilimin yolları ayrılmıştı.

    Charles Darwin’in (1809-1882) Türlerin Kökeni (ilk baskıdaki adı Türlerin Kökeni Üzerine) adlı kitabı tam 165 yıl önce 1859’da yayımlandı ve kısa bir süre içinde sadece alanının değil tüm doğa bilimlerinin en önemli eserlerinden biri oldu. Evrimsel biyolojinin temel eserlerinden olan kitap, hem bilimsel hem de dinî çevrelerde çokça tartışılacaktı.

    Aslında daha önce evrimle ilgili kimi teoriler ortaya atılmış olsa da Darwin’in Beagle gemisiyle ikinci seyahatinden (1831-1836/Güney Pasifik’teki Galapagos Adaları) sonra bu yolculukta topladığı verilerle ulaştığı “doğal seleksiyon (seçilim)” ilkesi; hem yayımladığı makalelerin hem de bu kitabının temelini oluşturacaktı.

    tarihtebuay-1
    Türlerin Kökeni’nin 1859’daki ilk baskısı.
    Kitabın isminin belirlenmesinde Murray Yayınevi’nin sahibi John Murray etkili olmuştu.

    İngiltere’de 19. yüzyılın ilk yarısında bile, bugün doğa bilimleri olarak adlandırdığımız alan “doğal teoloji” veya “fiziko-teoloji” adı altında Kilise’nin bir uğraşıydı. Darwin’in kitabının yayımlanmasıyla başlayan geniş tartışma ortamı ise, bilimin kilisenin dışına çıkabilmesine olanak sağlayacaktı. Başlangıçta dönemin bilimsel çevrelerinde “doğal seçilim” kavramı, ılımlı, yavaş ve organizmalar arasındaki her türlü etkileşimle şekillenerek bilinçsizce ilerleyen, karmaşık bir süreç olarak yorumlanmış/ tanımlanmıştı. Seçilimdeki rekabet olgusu ise daha sonraları sözde-bilimsel “sosyal Darwinizm”in popülerleşmesi ile öne çıkacaktı. Darwin, Türlerin Kökeni kitabına yapılan eleştirilerin ardından, hiçbir zaman canlılığın başlangıcını bulmak için çalışmadığını, kati bir kökenden ziyade evrim sürecinin nasıl gerçekleştiği konusuna kafa yorduğunu söylemiştir.

    1 İki biliminsanı arasındaki rekabet, kitabın yayımının erkene çekilmesine yol açtı

    Darwin, yaptığı geziler ve uzun çalışmaları sonucu “doğal seçilim”le ilgili kendi deyimiyle bir “büyük kitap”(big book) hazırlıyordu. Aslında yaptığı saha çalışmalarının ardından, evrimle ilgili seçilim mekanizması zihninde şekillenmişti (kendi ifadesiyle 1839 gibi daha erken bir tarihte); fakat hem aşırı çalışması nedeniyle tetiklenen hastalıkları hem de konuyu tamamıyla ve etraflıca ele alan bir bilimsel eser ortaya çıkarma arzusu kitabın çıkışını sürekli erteliyordu. Bir yandan da özgünlüğünü kaybetmemesi adına, bu teorinin ilk defa onun yazdığı bir eserle duyurulması kendisi için çok önemliydi. “Doğal seçilim” teorisinin ve bunun işleyişinin açıklanmasının ne kadar büyük bir yankı uyandıracağının farkındaydı. Arkadaşı ünlü jeolog Charles Lyell, kitabı bir an evvel yayımlaması için kendisini sıklıkla uyarıyordu (1856’da Lyell’ın yazdığı bir mektup doğrudan bunu söylüyordu). Bunun bir sebebi de, yine evrimin nasıl ilerlediği konusunda bir teori üzerine çalışan biyolog Alfred R. Wallace’ın yazdıklarından haberdar olmalarıydı. 1858’e gelindiğinde Darwin hâlâ eserini tamamlamaya gayret ediyordu; fakat Wallace’ın Maluku Adası’nda yaptığı gözlemlerle oluşturduğu makale Darwin’in kitap çalışmalarının kaderini değiştirecekti.

    tarihtebuay-2
    Charles Darwin

    Wallace ve Darwin’in çalışmaları önce Londra Linne Derneği tarafından birleştirilerek bir ortak makale şeklinde yayımlandı. Bu durum Darwin’i “savının özgünlüğünü kaybettiği” konusunda karamsarlığa sürüklese de, arkadaşı Lyell’ın yönlendirmesiyle ve ısrarıyla çalışmasının bir özetini yayımlamaya ikna oldu. Bunun ardından yine Lyell’ın önayak olmasıyla Murray Yayınevi’nde karar kılındı ve “doğal seçilim” teorisi Türlerin Kökeni kitabıyla ilan edildi.

    tarihtebuay-3
    Charles Darwin’in yakın arkadaşı Thomas Heny Huxley , önceleri evrimsel düşünceye karşı yayınlar yapmış olsa da, Darwin’in Türlerin Kökeni’ni yayımlamasıyla sıkı bir evrim savunucusuna dönüşecekti.

    2 Teorinin kısa sürede yayılmasındaki en önemli neden, arkadaşı Huxley’di

    Evrimle ilgili tezler daha önce de Lamarck, R. Chambers ve hattâ Charles Darwin’in dedesi Erasmus Darwin tarafından dile getirilmiş, bilim ve kilise çevrelerinde çokça tartışılmıştı. Türlerin Kökeni’nin çok büyük gürültü koparmasındaki sebepse, buradaki tezlerin somut bulgulara dayanması ve kitabın genel okuyucuya hitap edebilecek şekilde yazılmış olmasıydı. Ancak Darwin hem ılımlı biri olmasından hem de tüm zamanını çalışmalarına ayırmak istemesinden dolayı ateşli tartışmalara katılacak, bunlarla zaman harcayacak biri değildi. Bu noktada, yakın arkadaşlarından Thomas Henry Huxley (ünlü Huxley ailesinden) devreye girdi. Huxley, antropoloji ve anatomi alanında çalışan bir biyologdu ve aslında Darwin’in teorisindeki “kademecilik”le (gradüalizm: yavaşça, kademe kademe gerçekleşen değişimi savunan hipotez) ilgili tereddütleri vardı. Buna rağmen Huxley, Darwin’in en önemli savunucularından biri oldu; hattâ Darwin karşıtları tarafından kendisine “Darwin’in buldogu” lakabı takıldı.

    Darwin’le Huxley’in dostlukları birbirini tamamlıyordu. Darwin onun cesaret ve hitabetine hayranken, Huxley de arkadaşının titiz bilimsel metodolojisine hayrandı. Huxley 1860’ta, Türlerin Kökeni’nin yayımından yaklaşık 7 ay sonra Oxford Üniversitesi Doğa Bilimleri Müzesi’nde Piskopos Samuel Wilberforce’la bir münazarada karşı karşıya geldi. Bu hadise kitabın ve doğal seçilim teorisinin duyulmasında önemli bir rol oynadı. “1860 Oxford Evrim Tartışması” olarak bilim tarihine geçti ve din-bilim ilişkisi konusunda bir kırılma “yarattı”.

    tarihtebuay-5
    1860 Oxford Evrim Tartışması’nın gerçekleştiği Oxford Üniversitesi Doğa Tarihi Müzesi
    tarihtebuay-4
    1860 Oxford Evrim Tartışması’nın gerçekleştiği Oxford Üniversitesi Doğa Tarihi Müzesi içine daha sonra eklenen Charles Darwin heykeli.

    3 Sadece rekabet değil, işbirliği ve sosyal güdülerin önemi de eserde vurgulanmıştı

    Türlerin Kökeni, günümüzde esas olarak doğal seçilimdeki rekabet vurgusuyla anılsa da, kitap aslında sosyal böceklerle (karınca ve arı gibi) ilgili bölümlerinde işbirliği ve toplumsal güdülerden bahsediyor; hattâ hayatta kalmanın kimi zaman bu olgulara bağlı olduğunu anlatıyordu. Eser aslında Darwin’in zihnindeki “büyük kitap”ın özeti olduğu için, bu kitapta işbirliği konusuna sadece değinebilmişti. Darwin’in kendi elyazmalarından bildiğimiz “büyük kitap” hiçbir zaman tamamlanmadıysa da, bu çalışmanın içindeki konular Türlerin Kökeni’nden sonra yayımlanan 3 kitabında genişçe yer bulacaktı. Özellikle İnsanın Türeyişi’nde (1871), hayvanlar arasındaki işbirlikçi davranışların ve sosyal güdülerin önemini geniş bir şekilde ele aldı. Bundan 31 sene sonra ise, yaşam koşullarının zor olduğu farklı coğrafyaları inceleyen zoolog ve siyaset bilimci Pyotr Kropotkin, bu konuda Darwin’den esinlenecekti. Kropotkin, evrim sürecinde hayvanlar arasında işbirliğinin hayatta kalabilmedeki belirleyici rolü üzerine, evrimsel biyoloji alanındaki önde gelen eserlerden Karşılıklı Yardımlaşma’yı (1902) yazacaktı.

    4 Darwin, kitabının her baskısında birçok değişiklik yaptı

    Türlerin Kökeni’nin çıkmasıyla beraber, özellikle dinî çevrelerin kitaptaki savlara karşı itirazı ve tepkisi büyük oldu. Her ne kadar liberal Anglikanlar kitapta bahsedilen “doğal seçilim” mekanizmasını Tanrı’nın yeryüzündeki canlılığı çeşitlendirmesinin bir aracı olarak açıklasalar da, daha muhafazakar çevreler kitaptaki evrim teorisini yaradılışın ilahi kökenlerini inkâr olarak yorumladı. Kitabın 2. baskısında Darwin, hem bu tepkilerin bir nebze olsun önünü kesmek adına hem de kendi inancıyla ilgili bir kafa karışıklığı da olduğundan, son bölüme “Yaratıcı tarafından” (by the Creator) ifadesini ekledi. Kullandığı “Yaratıcı” kelimesi bile aslında kendi inancındaki tereddütleri yansıtıyordu. Kendisi de daha sonra agnostisizme (bilinemezcilik) yönelecekti ki, bu kavram da arkadaşı Huxley tarafından geliştirilmişti.

    Darwin 3. baskıda da bazı cümleleri yeniden düzenlendi ve bunun dışında yeni ifadeler ekledi. Bu değişiklikler 4. baskıda da devam ederken 5. baskıya (1869) bugün çokça dillendirilen “en iyinin hayatta kalması” ibaresi girdi. Bu ibareyi kullanan İngiliz polimat Herbert Spencer, Darwin’in eserinden yola çıkarak dönemin gelişmekte olan kapitalist toplumunda ayakta kalmayı da bir “doğal seleksiyon” olarak tanımlamıştı (1864).
    Spencer’ın yarattığı sözde-bilimsel “Sosyal-Darwinizm”in temeli olan “en iyinin hayatta kalması” ilkesini ve ibaresini Darwin, bu sefer ilham verdiği Spencer’dan ödünç alarak kitabına ekleyecekti.

    Kitabın 6. baskısı Darwin hayattayken yapıldı (1872). Buradaki en önemli değişiklik ise kitabın ismindeydi. “Türlerin Kökeni Üzerine” başlığındaki “üzerine” kelimesi çıkarıldı ve kitabın adı bugün kullandığımız hâliyle Türlerin Kökeni oldu.

  • Ticaret ve bilim arasında savaş ve barışın ortasında

    Ticaret ve bilim arasında savaş ve barışın ortasında

    Modern dünya tarihindeki en acımasız silahların-patlayıcıların mucidi Alfred Nobel, hayatının sonlarına doğru bir tür “hidayet”e ermiş ve parasını-pulunu barış için kurduğu vakfa bağışlamıştı. Meşhur Nobel Ödülleri’ne adını veren ve 1896’da ölen bu İsveçli işinsanının faaliyetleri, düşünceleri ve mirası… “Dinamit gibi” bir hayatın dönüm noktaları.

    Günümüzden yaklaşık 200 yıl önceki dönem, mucit-işinsanları çıkaran müstesna bir dönemdi. Sanayi Devrimi’yle beraber tarihte ilk defa mucitler, geliştirdikleri icat­lar ve aldıkları patentlerle özellik­le İngiltere, Almanya, Fransa ve ABD’de büyük servetlere ulaştılar.

    İsveç’te de Ericsson (telefon teknolojisinin öncüsü), La­val (buhar türbininin mucidi), Wenström (trifaz elektrik) ve Alfred Nobel gibi bilim alanına büyük katkılar yapan işinsanları çıkmıştı. Alfred Nobel, geliştirdiği patlayıcılarla o dönem yine büyük atılım içinde olan tren yollarının inşaında ve maden ocaklarının açılmasında coğrafi engelleri bü­yük ölçüde ortadan kaldırıyordu. Ancak bu patlayıcılar, kolaylık­la öngörülebileceği gibi silah endüstrisinde de bir devrime yol açacaktı. Ordularını modernize etmeye çalışan ve silahlanma yarışına giren Avrupa ülkeleri için klasik “kara barut”tan farklı bu yeni patlayıcılar kullanıcıları­na büyük avantajlar sağlıyordu. Kontrolü daha kolay ve güvenli, daha az duman ve atık bırakan ve aynı zamanda daha güçlü olan bu patlayıcılardan Nobel’in patent­lerini aldığı nitrogliserin (1846’da İtalyan biliminsanı Ascanio Sob­rero tarafından sentezlenmişti) bazlı “dinamit” ve “balistit” (ayrıca içerisinde nitroselülöz/pamuk barutu mevcuttu) kısa sürede tüm dünyaya yayılacaktı. Ciddi bir servete kavuşan Nobel, bir süre sonra dünyanın en büyük silah üreticisine dönüşecekti.

    Alfred Nobel
    Alfred Nobel’in 1866’da keşfettiği dinamit, “çığır açan” bir patlayıcı olarak büyük bir ticari başarı kazanmıştı.

    Hem eğitimi hem de iş hayatı boyunca birçok geziler­de bulunan Nobel, Stockholm yakınlarındaki aile fabrikasını nitrogliserinle uğraşırken havaya uçurmuş; birkaç sene sonra da Almanya’da Hamburg yakınların­da Krümmel’de kurduğu fabrika yine nitrogliserin patlamasından dolayı yıkılmıştı. 1866’da, ürettiği patlayıcıları pazarlamak üzere ABD’de yeni bir şirket kurdu. Krümmel tepelerinde bulunan “diatome toprağı” (veya diğer adıyla “kieselgur”) Nobel tarafın­dan nitrogliserinle karıştırılmış, bu da onun nitrogliserinin pat­layıcı özelliğini kontrol etmesini sağlamıştı. Böylece ortaya çıkan dinamit, “çığır açan” bir patlayıcı olarak büyük bir ticari başarı kazanacaktı.

    Bugün hâlâ varolan kimya ve silah üretim şirketi Dynamite Nobel ve boya firması AkzoNobel, onun temelini attığı ve geçmişte sahip olduğu firmalar. Ayrıca yine bugün hâlâ ayakta olan büyük savunma sanayi şirketlerinden Bofors, Nobel’in bir demir-çelik şirketi olarak aldığı fakat daha sonra silah üreticisine dönüştür­düğü bir firma. Bu dev şirketler günümüzde onun adını taşıyor ama, Alfred Nobel’in mirası yine kendi adıyla anılan ünlü ödüllerle yaşıyor.

    1- Aile boyu biliminsanları çıkarmış bir sülaleden geliyordu

    Alfred Nobel, ünlü biliminsanları hattâ tıpkı onun gibi mucit-işin­sanları çıkarmış bir aileden ve soydan geliyordu. Ailenin bilinen en eski üyesi Petrus Olai Nobelius (1655-1707), Uppsala Üniversite­ si’nin hukuk okumuş bir mahke­me görevlisiydi. Nobelius’un karısı, Alfred Nobel’in de büyükannesi olan Wendela ise İsveç’in en ünlü biliminsanlarını çıkarmış olan Rudbeck ailesine mensuptu. Wen­dela’nın dedesi piskopos Johannes Rudbeck İsveç Kralı Gustav Adolp­hus’un özel papazı, babası Olaus Rudbeck tıp profesörü ve Uppsala Üniversitesi’nin rektörü, erkek kardeşi ise “Kuzey’in Da Vinci”si olarak adlandırılan biliminsanı, botanikçi ve akademisyen Olaf Rudbeck’ti (ünlü botanikçi Carl Linnaeus de onun öğrencisiydi).

    Alfred Nobel
    Alfred Nobel’i labortuvarlarında tasvir eden ve ressam Emil Österman tarafından 1915’te çizilen tablo.

    Alfred Nobel’in babası Imma­nuel Nobel de önemli bir mucit ve icat ettikleri sayesinde zengin ol­muş biriydi. Kontrplak üretimi için kullanılan bir çeşit torna tezgahını geliştirmişti. Daha sonra patlayı­cılarla ve özellikle nitrogliserinle uğraşmış, hattâ oğullarını da bu deneylere dahil etmişti (oğulla­rından Emil bu deneyler sırasında yaşanan bir patlamayla ölmüştü!). Ailesiyle bir dönem yerleştiği St. Petersburg’ta Çar 1. Nikolay’ın ilgisini çekmiş ve Rus Ordusu’na çalışmaya başlayınca önemli bir servet edinmişti. Özellikle, geliştirdiği sualtı mayınları Kırım Savaşı’nda çokça kullanılmıştı.

    Kardeşlerden Ludvig Nobel, Ab­sheron Yarımadası’nda Bakü’deki petrol yataklarını işletirken petrol rafine etme süreçlerinde ve petrol boru hatlarının geliştirilmesi ko­nusunda yeni yöntemler bulmuş­tu. Hattâ petrol taşıyan ilk modern anlamdaki tanker Zoroaster’in teknik hesaplarını ve teknik çizim­lerini yapmıştı. Ayrıca çalışanla­rına, kâr paylaşımı ve işçilerinin çalışma şartlarını düzeltme gibi döneminde görülmemiş avantaj­lar sunmuştu.

    2- Bertha Kinsky von Suttner: Nobel’i barış yanlısı yapan kadın

    Yaygın bir şehir efsanesine göre Alfred Nobel’i dünyada barışı ve pasifizmi desteklemek adına barış ödülleri vermeye iten, onu ikna eden; dikkatsizlikle yazıl­mış-yayımlanmış bir “ardından” yazısı idi. Buna göre L’Idiotie Quotidienne (Günlük Aptallıklar) gazetesi, Cannes’da 1888’de ölen Ludvig Nobel’i Alfred Nobel’le karıştırmış ve “Ölüm tücca­rı öldü” başlığı kullanmıştı. O dönem Paris’te yaşayan Alfred Nobel haberi görmüş ve böyle­sine kötü bir isim bırakmamak adına, gelecekte barış ödülleri verecek bir vakıf tasarlamıştır. Her ne kadar ne böyle bir ga­zeteye ne de böyle bir habere rastlanmasa da, Fransa’nın ünlü günlük gazetesi Figaro da aynı hataya düşmüş ve Ludvig Nobel’in ölümünü “Dinamitin mucidi öldü” diye vermiştir.

    Bertha von Suttner
    Bertha von Suttner, Nobel Barış Ödülü’nü almasından kısa bir sonra.

    Alfred Nobel’in mek­tuplarından/söylemle­rinden bildiğimiz barış ideali, yaşadığı büyük çelişkiyi ortaya koy­maktaydı. Bir yerde -belki de kendini kandırırcası­na- ürettiği silahların tüm büyük ordularda olmasının yaratacağı şiddet ve yoketme gücünün bir “dehşet dengesi” oluşturacağına inanmaktaydı (tıpkı gelecekte Soğuk Savaş döneminde nükleer silahların “dehşet dengesi” gibi).

    Nobel’i barış ideali konusunda somut şekilde en çok etkile­yen kişi, gazeteye verdiği ilanla bulduğu sekreteri Bertha Kinsky (evlendikten sonra von Suttner) idi. Hem ev idaresini hem de onun sekreterya işini üstlenen Bertha von Suttner, artık yoksul­laşmış ünlü/soylu Kinsky aile­sindendi. Bertha, Alfred Nobel’in yanında sadece kısa bir süre çalışsa da arkadaşlıkları Nobel’in ölümüne kadar devam etti. Bu süre içinde Suttner, önemli bir silahsızlanma ve pasifizm savu­nucusu/aktivisti oldu. 1889’da yayımlanan “Silahları Bırakın!” kitabı, kısa sürede Avrupa barış hareketinin temel eserlerden biri oldu. Suttner’la yaptığı tüm konuşmalar ve mektuplaş­malar Alfred Nobel’in vasiyeti­nin şekillenmesinde belirleyici olacaktı.

    3- Nobel Vakfı ve Nobel Ödülleri için bırakılan miras aileyi karıştırdı

    Alfred Nobel, birçok duygusal ilişkisi olsa da evlenmemiş ve çocuk yapmamıştı. Uluslararası piyasalarda pazarladığı dinamit ve balistit sayesinde büyük bir servet edinmiş, diğer iki kardeşinin (Ludvig ve Robert) Bakü’de kur­duğu Branobel şirketine yatırım yapmış, hattâ yaklaşık %25’lik his­seyle şirketin büyük ortaklarından biri olmuştu. Yaşarken biriktirdiği servetin bir kaynağı da böylece Branobel’deki hisseleri olmuştu.

    1895’te birkaç yakın dostuyla beraber ama avukatı olmadan yazdığı vasiyetle, servetinin %94’ünü kurulacak olan Nobel Vakfı’na bağışladı. 1896’da öldüğünde, paranın vakfa kaldığı ortaya çıktığında ise kardeşleri ve yeğenleri şoke oldular. Onların açtıkları davalar ile vakfın ve vereceği ödüllerin akıbeti belirsizliğe girdi. Ancak veraset davasını takip eden kimya mühendisi Ragnar Sohlman ve Rudolf Liljequist başarıya ulaştılar ve 1900’de vakıf kuruldu, 1901’de ilk ödüller verildi.

    tarihte-bu-ay-4
    Nobel Vakfı’nın kurulmasını ve Nobel Ödülleri’nin şekillenmesini sağlayan Alfred Nobel’in vasiyeti.

    4- Servetinin bir kısmı Bakü petrollerindendi

    Kardeşlerden Robert Nobel, Rusya İmparatorluğu’nun geniş coğrafyasında tüfeklerin kabzası için fındık ağacı ara­yışındaydı. Bunun için yaptığı seyahatler sırasında bugün Azerbaycan topraklarındaki Absheron’da petrol yataklarını farketti ve yanındaki fındık ağacı parasıyla 1876’da küçük bir ra­fineriye ortak oldu. İlk başlarda lambalar için kullanılan ke­rosen ve petrol ürünlerine tüm dünyada talep artı­yordu. Potansiyeli gören iki kardeş Branobel’i (Rusça “Bratva Nobel”in yani “Nobel Kardeş­ler”in kısaltılmışı) kur­dular. Firma, 19. yüzyılın sonlarında dünyanın en büyük petrol üreticilerin­den biri oldu. Aynı coğrafyada yatırımları bulunan ünlü Roths­child ailesinin Fransa kolundan Alphone James de Rothschild ile Rus petrolü ve keroseni için bir anlaşma (1901) yaptılar ve ardından dev NobMazut (Mazut, Rothschild’lerin firmasıydı) kar­teli oluştu. Rus Devrimleri (1917) öncesi Rothschild ailesi, Royal Dutch-Shell’le kârlı bir anlaşma yaparak bölgedeki operasyonu onlara sattı ve karşılığında bu firmadan yüklü miktarda para ve hisse aldılar. Nobel ailesi de petrol sahalarını ve operasyon­larını henüz Bolşevik hükümeti tarafından kamulaştırılmaya tabi tutulmadan önce (zira ülkede içsavaşı sürmekteydi) 1920’de Amerikan Standart Oil’e sattı ve tıpkı Rothschild’ler gibi kârlı bir çıkış (!) yaptı.

    Alfred Nobel
    Alfred Nobel’in vasiyeti üzerine kurulan Nobel Vakfı’nın verdiği Nobel Ödülü ilk defa 1901’de verildi.

    5- Fransa’nın baskıları sonucu İtalya’ya gitti

    Alfred Nobel, 1887’de Paris’te yaşadığı dönemde kâfurla nitrogliserin ve nitroselülözü karıştırarak daha “yönetilebilir” bir patlayıcı geliştirmişti. Balis­tit adını alan ürün kısa sürede orduların gözdesi olarak büyük bir ticari başarı yakaladı. İlk ola­rak İtalyan ordusu, kara barutlu fişeklerin yerine balistitli fişekler aldı. Ancak 1890’lar İtalya ile Fransa arasında derin bir askerî, diplomatik ve ticari rekabetin oluştuğu dönemdi. Bu neden­le Fransa, İtalya’ya bu ürünleri satan Nobel’i sanayi casusluğu yapmakla, Fransa’ya karşı vatana ihanetle suçladı. 1884’te Fransız Paul Vieille, yine nitroselülöz ve nitrogliserini içeren, “Poudre B” adı verilen ilk “dumansız barut”u geliştirmişti. Fransız makamları Nobel’in “Poudre B”yi görerek bu ürünü “balistit”te taklit ettiğini iddia ettiler ve kendisini sana­yi casusluğuyla itham ettiler. Baskılar üzerine Nobel, 1891’de Fransa’yı terkederek İtalya’nın San Remo kentine yerleşti ve 1896’da burada öldü.

    tarihte-bu-ay-fo-1

    DİNAMİT VE PHINEAS GAGE’İN İNANILMAZ HİKAYESİ

    Kafatasını delip geçti ve tıp literatürüne girdi

    1848’de ABD’de meydana gelen bir kaza, insan beyninin fonksiyonlarına dair o dönem bilinmeyen, bugün ise kısmen bilinen gerçekleri ortaya çıkaracaktı. Dinamit patlamasıyla demiryolu işçisi Phineas Gage’in elinden fırlayan demir çubuk, kafatasını delip çıkmıştı. Gage 12 sene daha yaşayacaktı.

    Tarih 13 Eylül 1848. O gün öğleden sonra, ABD’nin kuzeydoğu ucundaki Ver­mont eyaletinde yaşanan bir kaza, tıp tarihine inanılmaz bir vaka, bir efsane olarak kaydedilecekti.

    tarihte-bu-ay-fo-3
    Boundless: A Science Comics Anthology isimli çizgiromanda Phineas Gage kazası mizahi bir şekilde tasvir edildi, 2016.

    Vermont’ta demiryolları yapı­lıyordu; rayların döşenmesi için kayalık bölgeler dinamitleniyor, tüneller açılıyordu. 25 yaşındaki demiryolu işçisi Phineas Gage, dikkat gerektiren dinamitleme işini büyük bir ustalıkla yapardı. O gün, her zaman kullandığı demir çubuk elinde, dinamitleri açtığı deliğe dikkatle yerleştirdi; ama boşluğu kumla dolduracak fırsatı bulama­dan, şiddetli bir infilak meydana geldi. Phineas’in elinden fırlayan demir çubuk, sol yanağından girip sol gözünü parçalayıp kafatasını kırmış, başının tepeye yakın bir yerinden çıkarak metrelerce uza­ğa düşmüştü. Toz-duman içinde koşturanlar ürkütücü görüntüsü bir yana, Gage’i konuşur vaziyette buldular! İnanması çok güçtü; bi­linci gerçekten açıktı, konuşuyor­du ve üç-beş dakika içinde ayağa kalkmış kendisini revire naklede­cek arabaya doğru yürüyordu. Kasaba doktoru tarafından yarası temizlendi ve cerrahi yöntemlerle tedavisi mümkün olmadığından pansumanla kapatıldı. İlerleyen günlerde yaradaki enfeksiyon nedeniyle bilincini yitiren Phineas yarı komaya girdi ve bu defa ölüm kaçınılmaz görünüyordu; ailesi ce­naze hazırlıklarına başlamıştı bile. Ne var ki, kafatasında tam olarak kapatılamamış olan yara işe yaramıştı; apselenen enfeksiyon bu yolla drene olmuş, Phineas’ın bilinci yeniden açılmıştı. Kazadan 3 ay sonra da normale döndü.

    Gage’in başındaki ve yüzünün sol yarısındaki kozmetik defor­masyon dışında herhangi bir nörolojik kusuru yok gibiydi. Bilinci açık, zihni melekeleri yerindeydi; yiyip içiyor, yürüyor, konuşuyordu. Ancak ailesi ve arkadaşları için o artık eskiden tanıdıkları Phineas değildi; kişiliği tamamen değiş­miş, bambaşka bir insan olmuştu. Hiçbir şeyi planlayamıyor, konuş­masını ve davranışlarını ayarla­yamıyordu; bu uyumsuzluk kabul görmesini zorlaştırıyor, çevresin­den dışlanmasına yol açıyordu. Ayrıca kazadan önce uyumlu ve kontrollü bir insan olan Phine­as, daha sonra öfkesini kontrol edemeyen, hırçın ve saldırgan, başladığı işi bitiremeyen, küfürlü konuşan ve utanmaz biri olmuştu. 1860’a kadar yaşadı.

    Phineas vakası 1868’de ye­niden irdelendi. O yıllarda beyin dokusunu görüntülemek mümkün olmadığından, beynin neresinin gördüğü tam olarak biline­miyor, demir çubuğun kafatasında kat ettiği yol ve oluşan kırıklar yoluyla tahmin yürütülüyordu.

    tarihte-bu-ay-fo-2
    Phineas Gage, kafasına saplanan demir çubuğu hayatı boyunca yanından ayırmadı.

    Sonraki yıllarda kişilik yapısının beyinde frontal bölgenin bir fonk­siyonu olduğu, bu bölge hasar gördüğünde entelektüel kapasite ve sinir sistemi etkilenmeksizin psikolojik bozuklukların ortaya çıktığı keşfedildi. Duygu, düşünce ve tepkinin koordinasyonunu sağ­layan prefrontal bölge, beynin en ön kısmında, alın kemiğinin hemen arkasındaydı. Kişilik özelliklerinin belirlendiği bu bölge, karar verme süreci ve sosyal davranışların planlanmasından sorumluydu. Prefrontal bölgenin “kendini yöne­tebilmek” olarak tanımlanan ana işlevi; iyi ile kötüyü ayırt edebil­meyi, plan yapabilmeyi ve bunu uygulayabilmeyi; bir hareketin doğuracağı sonuçları öngörebil­meyi; içsel istekleri baskılayabil­meyi; duygusal tepkileri kontrol edebilmeyi kapsıyordu. Phineas vakasında da prefrontal bölge yapısal bir hasara uğramış ve anti-sosyal kişilik bozukluğu gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkmıştı.

    1994’te 3 boyutlu kafatası modeli yapıldığında, beyinde sol prefrontal korteks bölgesinin hasarlanmış olduğu netlik kazan­dı. Kişilik yapısını biçimlendiren prefrontal korteksin fonksiyonları günümüzde dahi hâlâ tam olarak aydınlatılabilmiş değil.

    Phineas’ın kafatası Harvard Tıp Okulu Müzesi’nde korunuyor.

  • ‘Yüzüklerin’ kalem efendisi, dil-çizim-fantezinin zirvesi…

    ‘Yüzüklerin’ kalem efendisi, dil-çizim-fantezinin zirvesi…

    2 Eylül 1973’te ölen J. R. R. Tolkien, Hobbit (1937) ve Yüzüklerin Efendisi (1954-55) üçlemesi ile dünya edebiyatında çığır açmıştı. Filolog ve akademisyen olan Tolkien 1. Dünya Savaşı’na katılmış, buradaki dehşeti bambaşka bir alana taşımıştı. Peter Jackson’ın 2000’lerde gerçekleştirdiği kült filmler ise, Tolkien’i uluslararası bir fenomene dönüştürecekti.

    John Ronald Reuel Tolkien (1892-1973), henüz hayattay­ken kitaplarıyla önemli bir şöhrete kavuşmuştu. Eserleriyle “Epik Fantezi/Yüksek Fantezi” edebiyatının kurucusu olmuştu. Ursula K. Le Guin, yakın dostu ya­zar C. S. Lewis (Narnia Günlükleri) ve hatta Star Wars’ın yaratıcısı George Lucas’ı etkilemiş, onla­rın da -kendisinden de alıntılar yaptıkları- aynı türde kitap ve senaryolar yazmalarının önünü açmıştı. Üniversitede filoloji oku­yan Tolkien; İngiliz, Cermen, Slav, Kelt ve farklı Baltık ülkelerinin efsanelerini, Yunan ve Hıristiyan mitolojilerini bir dilbilimci olarak incelemiş ve karşılaştırmalı edebiyat alanında da önemli bir akademisyen olmuştu.

    “Beowulf” destanı, “Christ 1” (800’lerde Eski İngilizce ile yazılmış anonim şiir derlemesi), Shakespeare’in Macbeth’i gibi eserlerden ve kendi türünün ön­celi olabilecek William Morris’in Dünyanın Sonundaki Kuyu (1896) kitabından etkilendi. Kitaplarında etkilendiği eserlerin bariz izleri gözükürken, Tolkien bunları ve iki dünya savaşı sırasında yaşadıkla­rını ne ölçüde kitaplarına kattığı konusunda ketum kaldı.

    tarihte-bu-ay-2
    Döneminin ünlü desen sanatçısı William Morris (1834-1896), hem edebî eserleri hem de çizimleriyle Tolkien’i etkilemişti.

    Tolkien’in ilk yazdığı eser ve bir çocuk kitabı olan Hobbit’in (1937) büyük başarısı üzerine, onu Yüzüklerin Efendisi üçlemesi (1954-55) izledi. Tolkien hayat­tayken bir şiir kitabı ve bir de şarkı döngüsü için yazdığı şiirler yayımlandı. Silmarillion adlı, yine Tolkien’in hayal ettiği mi­tolojik geçmişte “Orta Dünya”da geçen kitabı ise, ölümünden sonra oğlu Christopher Tolkien tarafından derlendi; kimi eksik kalan kısımlar ise yine diğer oğlu ve yazar Guy Gavriel Key tarafından aynı edebî tarzda yazılarak yayımlandı.

    Tolkien, ölümünden birkaç sene önce kitaplarının film haklarını Amerikalı bir yapım şirketine sattıysa da, hayattayken hiçbir eserinin film uyarlaması yapılmadı. 1977’de önce Hobbit televizyon için bir müzikal filmi olarak yayınlandı. Ardından 1978’de Yüzüklerin Efendisi’nin animasyon filmi önemli başarılar elde etti ve Tolkien’in kitaplarının daha geniş kitlelere tanıtılmasını sağladı. 2000’lerde yönetmen Peter Jackson’ın “Yüzüklerin Efendisi” ve “Hobbit”i seriler ola­rak beyazperdeye aktarması ise Tolkien’in eserlerini uluslararası bir fenomene dönüştürdü.

    tarihte-bu-ay-1
    Sinemaya uyarlanan Yüzüklerin Efendisi’nin ilk filmi 2001’de vizyona girmişti.

    1-Kabul etmese de, katıldığı 1. Dünya Savaşı eserlerine ilham vermişti

    tarihte-bu-ay-4
    Fantastik edebiyatın önde gelen yazarlarından Tolkien, Çeviri ve Yorumlarıyla: Beowulf adlı kitabının kapağını ve içindeki resimleri kendi çizmişti.

    Tolkien, 1. Dünya Savaşı başladığı zaman 22 yaşındaydı. Rezerv kuvvet olarak alındığı orduda, 1916’daki Somme Muharebesi sırasında önce cephe gerisinde sinyal/iletişim subayı olarak gö­rev yaptı. Sonrasında ise acıma­sız siper savaşlarının yaşandığı cephe hattına gönderildi. Burada yaşanan vahşete ve zehirli gaz, alev püskürtücü, tank gibi yeni teknik gelişmelerin saldığı korkuya tanık oldu. Yakalandığı hastalık (cephe ateşi) nedeniyle İngiltere’ye geri gönderildi.

    Tolkien, savaşta yaşadıklarını eserlerine aktardığı iddiasının büyük bir kısmını reddetse de, kitaplarındaki ölüm bataklık­ları, ejderhaların saçtığı dev alevler, yenilmez hantal devler, savaşta şahit olduklarıyla ben­zerlikler taşır.

    2-Eserlerini sadece yazmadı; bahsettiği detayları incelikle çizdi, resmetti

    tarihte-bu-ay-3
    Tolkien, sahaflardaki nadir eserlere çok meraklıydı. Kendi yarattığı kurgusal Orta Dünya’nın da nadir eserlerini ve hattâ bunların tıpkıbasımlarını üretmişti. Bu tıpkıbasımlardan biri olan Mazarbul Kitabı.

    Tolkien eserlerini hazırlarken içindeki detaylarla ilgili çok titizdi. Hikayenin tutarlılığına verdiği önemin bir sonucu olarak, kitaptaki karakterler ve me­kanlarla ilgili şecereler, arma­lar, haritalar oluşturdu; kendi geliştirdiği diller için alfabeler/ yazılar üretti. Hikayeyi destekle­mek için kitaplarında geçen sanat eserleri, yapılar ve coğrafyalarla ilgili illüstrasyonlar çizdi. 1937’de yayımlanan Hobbit kitabında 10 siyah-beyaz çizimi mevcut­tu. Daha sonra hem Yüzüklerin Efendisi hem Silmarillion için birçok farklı resim ve illüstrasyon hazırladı. Tüm bunlarda art-nou­veau, Japonizm, Viking sanatı ve izlenimcilikten (özellikle Lord Berners resimleri) etkilendi. William Morris’in kitaplarından olduğu kadar onun geliştirdiği desenler ve çizimlerden de faydalandı. Ölümünün ardın­dan Tolkien’in ürettiği tüm bu çizimler yorumlandı ve derlendi. Kendinden sonraki yazarları etkilediği gibi birçok ressam da onun çizimlerini örnek alacaktı.

    3-Yüzüklerin Efendisi, başlangıçta bir üçleme olarak tasarlanmamıştı

    Hobbit kitabının başarısı üzerine Tolkien’in yayımcısı, onun henüz üzerinde çalıştığı Silmarillion’u tamamlamasını istedi; fakat yayınevi editörleri bu eseri “fazla Keltik” buldu ve dönüştürmesini istedi. Bunun üzerine Tolkien, Yüzüklerin Efendisi üzerine çalışmaya başladı ve kitabın ilk bölümünü 1937’de kaleme aldı. Aralar vererek sürdürdüğü Yüzükler Efendisi’nin yazımını 1950’de tamamladı. Sürenin uzaması, Tolkien’in titizliğinden ve tam zamanlı olarak yürüt­tüğü akademik pozisyondan kaynaklanmıştı. Ancak bu defa da, kitabın fazla satılamayacağı düşüncesi ve tek büyük bir cildin basım maliyetinin yüksek olması gerekçesiyle, yayınevi eserin 3 cilt hâlinde çıkmasına karar verdi. Eklerin, haritaların ve dizi formatının getirdiği zorluklar nedeniyle basım tekrar gecikti ve ilk cilt olan Yüzük Kardeşliği ancak Ağustos 1954’te piyasaya çıkabildi. Kasım 1954’te İki Kule ve ardından Ekim 1955’te Kralın Dönüşü yayımlandı.

    tarihte-bu-ay-6
    Peter Jakson’ın yönettiği 3 filmlik Hobbit serisinin ilki 2012’de izleyiciyle buluşmuştu.

    4-Mit yaratımı ve dil inşaı, ‘epik fantezi’ türünün temel taşları oldu

    tarihte-bu-ay-5
    1.Dünya Savaşı’nda görev yapan Tolkien’in eserlerinde savaştan izler bulunur.

    18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyıl başlarında derlenmeye başla­yan ulusal destanlar ve farklı kültürlerin masalları, fantastik edebiyatın hazırlayıcısı oldu. Alice Harikalar Diyarında, Oz Büyücüsü, Edgar Allen Poe ve Oscar Wilde’ın korku hikayeleri fantastik edebiyatın gelişmesin­de önemli rol oynadı. Tolkien’in fantastik edebiyata kattığı en önemli unsurlar ise gerçek dünyayla tamı tamına bağlantısı olmayan mit yaratımı (mitopoeia) ve dil yaratımıydı (kendi üret­miş olduğu terimle glossopoeia). Çocukluktan beri merakı olduğu dil alanı, onu gençliğinde bir yapay dil olan Esperanto öğren­meye itmişti. Filoloji okumasında en önemli nedenlerden biri de ya­pay dile, dil yaratımına duyduğu ilgiydi. Hobbit, Yüzüklerin Efendisi ve Silmarillion’un geçtiği kurgu evren “Orta Dünya” için birçok dil üretmişti. Bunlardan Elf dilleri olan Quenya ve Sindarin, detaylı bir şekilde tasarlanmış dilbilgisi, geniş bir kelime dağarcığı ve belli bir sözdizimi olan yapay dillerdi. Bunlar bugün de “Orta Dünya” hayranları tarafından konuşul­makta ve Tolkien araştırmacıları tarafından geliştirilmekte.

  • Dindar kesim ile ilericiler yanyana geldi: Kölelik bitirildi

    Dindar kesim ile ilericiler yanyana geldi: Kölelik bitirildi

    Britanya’nın 19. yüzyıl başlarında dünyadaki en güçlü devlet olarak köleliği yasaklaması ve ardından bu sistemi sürdüren ülkelere politik ve askerî müdahalelerde bulunması, köleliğin tüm dünyadan silinmesinde en belirleyici etken oldu. Bu süreçte hem din adamları hem de muhafazakar kesime muhalif Whig’ler ortak tutum aldılar.

    Bugün tanımladığımız hâliyle kölelik, daha çok Afrika kıtasından koparı­lıp özellikle Yeni Dünya’daki dev çiftliklerde/plantasyonlarda ve madenlerde karşılıksız-zorla ça­lıştırılma; 16. yüzyıldaki coğrafi, teknik ve denizcilik alanındaki gelişmeler (Atlantik’teki gelgit akıntılarına rağmen seyr ü sefer edebilen “karavela”ların ortaya çıkması) sonucu oluşmuş ve şekillenmişti. Atlantik köle tica­retine dayanan bu sistem, İngiliz gemici John Hawkins’in başla­masına önayak olduğu çok kârlı “üç köşeli ticaret”le zaman içinde zirve yaptı. Buna göre tekstil, rom ve mamul mallar İngiltere liman­larından Afrika kıyılarına ulaşır ve burada ürünler ya satılır ya da köleleştirilecek Afrikalılarla ta­kas edilir; gemiye yüklenen “kö­leler” Amerika’da satılır; buradan da alınan şeker, pamuk ve tütün Avrupa’ya getirilirdi. Bu ticareti kârlı hale getiren, köle ticare­tinden ziyade limanlar arasında gerçekleşen bu devridaim idi.

    Napolyon Savaşları’ndan (1803-1815) muzaffer çıkmış dö­nemin açık ara süper gücü olan Britanya’da, köle ticaretine ve kö­lelik sistemine karşı çıkılmasın­da ise farklı motivasyonlar vardı. Avrupalıların uzunca bir süredir hem Afrikalı siyahların hem de yeni tanıştıkları Amerikan yerli­lerinin “kendileri gibi insan” olup olmadıklarına dair tereddütleri vardı! Farklı atalardan (polygene­sis) gelen başka “insansı” varlık­lar olup olmadıkları, buna bağlı olarak da Hıristiyan olabilmeleri veya Hıristiyanca bir muamele hakedip haketmedikleri, kilisede, biliminsanları ve düşünürler ara­sında yaygın bir tartışma konu­suydu. Bu insanların kültürlerini ve sanatlarını daha çok tanıdıkça, Avrupa’da onların da kendileri gibi olduğu kanısı yaygınlaşmaya başlamıştı. O dönem bilim olarak kabul edilmeye başlanan biyolo­jinin ürettikleri de, yine bu insan­ların “beyazlar”la aynı kökenden geldiği iddiasını desteklemek­teydi. Hıristiyan din adamları da, Afrikalıların tıpkı Avrupa’daki kendi cemaatleriyle aynı oranda dine yatkın olduğunu gözlem­lemiş ve onların düşüncesi de bu insanların Hıristiyanlaşarak ruhlarının kurtulması(!) yönünde değişmişti.

    TarihteBuAy-3
    Atlantik köle ticaretini kârlı hâle getiren sadece kölelerin Yeni Dünya’da satılması değil, Avrupa-Batı Afrika-Amerika arasında yapılan çok boyutlu ticaretti.

    Biyologlar ve düşünür­ler açısından soydaşlarının/ insan soyunun köleleşmesi; Hıristiyanlar açısında da din­daşlarının köle olması kabul edilemezdi. Tüm bu bakışaçıları hem İngiliz toplumunda ve hem de ülkenin parlamentosunda kölelik karşıtı seslerin artma­sına neden oldu. Parlamenter William Wilberforce ve Thomas Clarkson gibi isimlerin başını çektiği kölelik karşıtı hareket; 1807’de köle ticaretinin yasak­lanmasını sağlayan yasanın ka­bulünü, ardından da 28 Ağustos 1833’te köleliğin İngiltere ve kolonilerinde yasaklanmasını getirdi. Buna rağmen, kölelerin gerçek anlamda özgürleşmesi ve beyazlarla eşit sayılması; hem Britanya’nın hem de diğer Avrupalı güçlerinin köleliği yoketmesi çok daha uzun bir süre sonunda gerçekleşecekti. Britanya’nın o dönemde dünya­daki en güçlü devlet olarak kö­leliği yasaklaması ve ardından köle ticaretini/kölelik sistemini sürdüren ülkelere politik ve as­kerî müdahalelerde bulunması, kölelik sisteminin tüm dünya­dan silinmesinde en belirleyici etken oldu.

    1-Britanya, köle ticaretini insani nedenlerle mi, siyasi nedenlerle mi yasakladı?

    Britanya kamuoyunda ve siyasetinde köle ticaretinin yasaklaması ve ardından köleliğin kaldırılmasıyla ilgili duyarlılığın oluşmasında iki karakterin katkısı çok bü­yüktü. Cambridge’te dinî bir eğitim alırken kölelik hakkın­da bir makale/kompozisyon yarışmasına katılan Thomas Clarkson’ın hayatı tamamen değişecek ve kendini bu konuya adayacaktı. Öncelikle Afrika’da görev yapmış misyoner din adamlarından köle ticareti hakkında korkunç hikayeler dinleyen Clarkson, buradan hareketle önce broşürler ha­zırladı, ardından kimi millet­vekillerini de ikna ederek bir dernek kurdu. İrtibat kurduğu milletvekilleri arasında bir zamanların “bon vivant”ı (sefa p…….i) Willam Wilberforce da vardı. Wilberforce, Avam Kamarası’nda lobi yapıp de­falarca kölelik karşıtı yasa­lar sunarken, Clarkson tüm Britanya’yı gezerek halka bu davayı anlattı ve köleliğin kaldı­rılması için imza kampanyaları gerçekleştirdi (1792’de 380 bin ila 400 bin arası imza. 1814’te ise 1.375 milyon imza).

    TarihteBuAy-1
    Esir edilmiş, köleleştirilmiş kadınlar, erkekler ve çocuklar. Cumberland- Virginia, 4 Mayıs 1862

    Bir yanda kölelik karşıtlı­ğıyla ilgili bu insani girişimler bilinmekle beraber, özellikle anti-kolonyal ve anti-kapitalist akademik literatürün geliştiği 2. Dünya Savaşı sonrası dönem­de, Britanya’nın tarihteki kö­lelik karşıtı tavrıyla ilgili farklı tezler ortaya atıldı. Gelecekte Trinidad&Tobago’nun kurucusu ve ilk başbakanı, Oxford mezu­nu Eric Williams; Britanya’nın geçmişteki köle karşıtlığında ve uluslararası siyasette köle ticaretini engellemesinde insa­ni sebeplerden ziyade ülkenin bundan fazla bir kâr etmemesi­nin ve kapitalist düzende ücretli emeğin daha kullanışlı olduğu yaklaşımının etkili olduğunu öne sürdü (bu argüman daha sonraları çokça tekrarlanan ve geliştirilen bir tez olmak­la beraber, Britanya’da bazı siyasilerin ve din adamlarının hem içeride hem başka ülke­lerde köleliğin kaldırılması için çıkarsızca çalışmaları da önemlidir).

    TarihteBuAy-2
    Hayatını köle ticaretinin ve köleliğin kaldırılmasına adayan William Wilberforce. Yasanın kral tarafından onaylandığını göremeden, 29 Temmuz 1833’te ölmüştü.

    2-Din adamlarıyla Whig’ler köleliğe karşı beraber hareket etti

    İngiliz misyoner din adamları hem Amerika’da hem Afrika’da siyahlar ve onların yaşadıkları insanlık dışı durumlar üzerine yaptıkları gözlemleri kaleme almaktaydı. Bu yazılar 18. yüzyıl ortalarında İngiltere’de basılıp okunmaya başlayınca, kamuo­yunda da kölelik konusunda bir duyarlılık ve bir tepki oluştu. Din görevlileri, broşürler-posterler hazırlamakta ve meydanlarda konuşmalar yaparak davala­rını toplumla paylaşmaktaydı.

    Özellikle Kuveykır (Quaker) din adamlarının ve cemaatinin başını çektiği Clapham Cemiyeti ile 1787’de kurulan “Köle Ticaretinin Kaldırılmasını Sağlama Cemiyeti” (Society for Effecting the Abolition of the Slave Trade) toplumda ve parlamentoda hayli etkindi. Bu cemiyetlerin Wilberforce, banker Henry Thornton ve Thomas Babington gibi kimi üyeleri aynı zamanda milletvekiliydi.

    TarihteBuAy-4
    Dönemin ünlü sanayicisi Josiah Wedgwood’un (1735-1790) ürettiği madalyon ve üzerindeki desen, kölelik karşıtı davanın yaygınlaşmasında önemli bir rol üstlendi. Madalyondaki siyahi figür şöyle yakarıyor: “Ben bir insan, bir kardeş değil miyim?”

    Dindar kesimin kölelik karşıtı müttefiki, bekleneceği üzere meclisteki muhafaza­kar grup olan Tory’ler değil ilerlemeci Whig’lerdi (sadece Wilberforce bir Tory idi). Bunun fiilî nedeni ise, Tory’ler arasında köle ti­careti yapan veya köleliğe bağlı işlerde yatırımları olan milletvekillerinin bulunması idi. Whig’ler ise özellikle Fransız Aydınlanması’ndan ve oradaki insan haklarıy­la ilgili gelişmelerden haberdar olan ilerlemeci milletvekillerinden oluşu­yordu. Bu ilginç ittifak, Fransız Devrimi’nden ve yaydığı fikirlerden gençliğinde hayli etkilenmiş olan ünlü Whig baş­bakan Charles Grey (Earl Grey çayına ismini veren Kont Grey) yönetiminde 1833’te meyvesi­ni verecekti. Din adamlarının etkisiyle kamuoyundan gelen baskıya dayanamayan Tory’ler ve zaten kölelik karşıtı olan Whig’lerin oylarıyla mecliste köleliğin kaldırılmasıyla ilgili yasa kabul edildi ve 28 Ağustos 1833’te de Kral 4. William tara­fından onaylandı.

    3-Köle sahiplerine yüklü bir tazminat ödendi!

    TarihteBuAy-5
    Dönemin ünlü sanayicisi Josiah Wedgwood’un (1735-1790) ürettiği madalyon ve üzerindeki desen, kölelik karşıtı davanın yaygınlaşmasında önemli bir rol üstlendi. Madalyondaki siyahi figür şöyle yakarıyor: “Ben bir insan, bir kardeş değil miyim?” Türkçede “İsyan!” adıyla gösterilen ve Marlon Brando’nun başrolünü üstlendiği “Burn!” filmi, Britanya’nın kölelik karşıtlığını 19. yüzyılın ortalarında nasıl kullandığını(!) anlatıyor.
     
     

    Onlarca yıldır geçirilemeyen köleliğin kaldırılmasıyla ilgili yasa parlamentoda kabul olun­duğunda bile, köle sahiplerini temsil eden milletvekillerinin itirazları sürmekteydi. Zira bu defa da köle sahipleri mağdur(!) olmuştu. Ellerindeki kölelerden artık faydalanamayacak olan bu grupların, “Batı Hindistan Yetiştiricileri ve Tüccarları Londra Cemiyeti” (London Society of West India Planters and Merchants) adlı lobi yapan bir organizasyonları mevcuttu. Bu cemiyetin girişimleri sonu­cu 1833 Köleliğin Kaldırılması Yasası’yla beraber köle sahip­lerine yüklü bir miktar tazmi­nat ödenmesi de kabul edildi. Kölelerini serbest bırakmak “zorunda kalacak” bu kişilere, o dönem İngiltere GSMH’sinin %4’üne denk gelen 20 milyon Pound ödenmesi kararlaştırıldı (bugünün değeriyle yakla­şık 6 milyar USD). 5 milyon Pound’luk kısmı direkt hazi­neden ödenirken, geri kalan 15 milyon pound Nathan Mayer Rothschild ve kayınbiraderi Moses Montefiore tarafından finanse edildi. Bu borçlar farklı dönemlerde yeniden yapılan­dırıldı ve vergi mükellefleri tarafından ödenmesi 2015’e kadar sürdü! (Borçların tahsil edilmesinin 182 yıl sürmesi meblağın büyüklüğünden değil, İngiliz hükümetlerinin bunları öderken kullandığı finansal araçlardan/teknik sebeplerden kaynaklandı).

    4-Britanya’da yasaklanması yetmedi, başka ülkelere de müdahale edildi

    Britanya, 1807 ve 1833’te çıkardığı yasalarla uluslararası arenada da kölelik karşıtlığının bayrak taşı­yıcısı olmuştu. Bu yasalarla aslın­da sadece İngiliz gemileri kontrol edilecekken, İngiliz donanması diğer ülke gemilerine de baskın­lar yaparak yaklaşık 1.600 gemiyi ele geçirdi ve 150 bin civarında Afrikalı kurtarıldı. Bu müdahale­lere, 1841’de Britanya’nın önder­liğinde Rusya, Prusya, Fransa ve Avusturya’nın imzaladığı “Afrika Köle Ticareti’nin Bastırılması Antlaşması” meşruluk kazan­dırmıştı. İngiltere, 1808-1870 arasında Batı Afrika Filosu (West Africa Squadron) ile uzunca bir dönem ülkenin dış politikasına yön veren Lord Palmerston’ın önderliğinde Afrika ve Amerika kıtasında yapılan Atlantik köle ticaretini tamamen engelleye­cekti.

  • Hıristiyanlık âleminde 970 yıllık Doğu-Batı gerilimi

    Hıristiyanlık âleminde 970 yıllık Doğu-Batı gerilimi

    İtalyan Yarımadası merkezli Roma ile Konstantinopolis merkezli Bizans arasındaki dinîsiyasi çekişme ve anlaşmazlıklar, özellikle Dört Halife dönemindeki (632-661) Müslüman fetihleriyle beraber ciddi bir bölünmeyle sonuçlandı. Papa ve patrikler arasındaki gerilimler, her iki tarafın da diğerinin düşmanlarıyla işbirliği yapmasına kadar uzanacaktı.

    Hıristiyanlığın ortaya çıkışından ve yayılmaya başlamasından yaklaşık 3 yüzyıl sonra, yeni oluşan bu cemaatin içinde itikadi/öğretisel ayrılıklar başgöstermişti. Bu bölünmelerin önüne geçmek için en büyük adım, Hıristiyanlığa geçen ilk Roma imparatoru olan Büyük Konstantin’in önayak olduğu İznik Konsili’nde (325) atıldı. Ancak başkentin yine aynı imparator tarafından Yeni Roma’ya (Konstantinopolis’e yani İstanbul’a) taşınmasının getirdiği otorite tartışması “Büyük Bölünme”nin altyapısını oluşturacaktı.

    Papalığın bulunduğu Roma kentinin “barbarlar” tarafından ele geçirilmesiyle (476), buradaki “kutsal makam”ın meşruiyeti, Doğu’da devam etmekte olan Roma İmparatorluğu’ndaki din adamları tarafından sor­gulanmaya başlanmıştı. Hıristiyanlığın devlet dini olarak yeni başkentte kabul edilmesi de (380), Konstantinopolis’e dinî otorite merkezi olarak ayrı bir güç katmaktaydı. Bu durum, İmparator 1. Justinianus’un İtalyan Yarımadası’ndaki Roma şehriyle beraber eski imparator­luk topraklarını fethetmesi ve “pentarşi” sistemini resmîleştir­mesine kadar devam etti. 5 apos­tolik, yani Havariler tarafından kurulmuş, makamın yönettiği bölgeleri işaret eden “pentarşi” düzeni şu şekilde tasarlanmıştı: Havarilerden Petrus’un kurdu­ğu Antakya; Roma; İskenderiye; Konstantinopolis ve daha sonra Kudüs makamları. Böylece 5 patrik ve bölge belirlenmişti.

    TARIHTE-BU-AY-1
    Papa 6. Paulus ve Patrik 1. Athenagoras, 1964’te Kudüs’te buluşmuş ve Doğu- Batı Kiliseleri’nin tekrar birleşebilmesi için konuşmuşlardı.

    Bir zamanlar Herakleia’ya (Marmara Ereğlisi) bağlı olan Byzas kenti, Konstantinopolis’e dönüştükten sonra havari Andreas’ın (Petrus’un karde­şi) kurmuş olduğu iddiasına dayanan bir apostolik makama ve patrikliğe dönüştürülmüştü. Kudüs de kendisine ithaf edilen kutsiyetten ötürü havarilerden Yakup’un (İsa’nın kardeşi olarak geçen, bir ihtimal üvey kardeşi, bir ihtimal de kuzeni olan kişi) kurduğu söylenen son patriklik olmuştu. Justinianus’un kurduğu düzene göre tüm bu Havarilerin kurduğu kutsal makamlardan Roma, yine “eşitler arasında birinci” kabul edilmişti; fakat her makam kendi bölgesinde tam otoriteye sahipti.

    Bu durum, Dört Halife döne­mindeki (632-661) Müslüman fetihleriyle beraber fiilen bozuldu; zira Antakya, Kudüs ve İskenderiye’ye bağlı bölgeler İslâm İmparatorluğu’nun kont­rolüne geçmişti. Böylece geriye Roma ve Konstantinopolis, yani sırasıyla biri dinî gücün diğeri ise Hıristiyan siyasi gücünün iki merkezi kaldı. İkonoklazm tartışmaları ve 800’de Papa’nın Şarlman’ı Kutsal Roma İmparatoru ilan etmesi yine kırıl­ma noktalarını oluşturdu.

    1054’e gelindiğinde Papa 9. Leo’nun bir mektupla gönder­diği heyetin Konstantinopolis Patriki Mihail Kerularios’u afo­roz etmesi, iki kilise arasındaki ilişkileri geri dönülmez bir yola sokacaktı. Bu hadise daha sonra tarihçiler tarafından Doğu-Batı bölünmesinin gerçekleştiği tarih olarak kabul edilecekti. Şimdi bu hadisenin arka planına ve sonrasına bakalım:

    1-‘Konstantin’in Bağışı’ adlı sahte belge, kopuşu tetikledi

    Konstantinopolis’teki Patrik Mihail Kerularios ile Roma’daki Papa 9. Leo, birçok konuda ihtilaf halindeydi. Bunların en önemli sayılanlarından biri, efkaristiya/ komünyon ekmeğinin mayalı mı yoksa mayasız mı olacağı hakkındaydı! Ayrıca Papalığın diğer patrikler arasındaki birin­cil konumu ve “filioque” diğer ihtilaf konuları idi. “Filioque” yani “Ve Oğul’dan” anlamına ge­len Latince tabir, Kutsal Ruh’un sadece “Baba’dan” değil “Baba ve Oğul’dan” geldiği ayrımını vurgulamaktaydı ve önemli bir itikadi problem kabul ediliyordu.

    Papa, Patrik Kerularios’e bir mektup yazarak Roma’daki “kutsal makam”ın üstünlüğünü vurgulamıştı. Ancak mektup­ta çok sayıda ithaf yapılan ve “Konstantin’in Bağışı” adı verilen metin sahte bir metindi. 8. yüzyıl­da yine siyasi bir ihtiyaç üzeri­ne düzenlenmiş/üretilmiş bu belge, imparator 1. Konstantin’in Roma’daki Papalığa diğer pat­rikliklerden üstün bir konum ve başka ayrıcalıklar verdiğini gösteriyordu (Bu belge sonraki yıllarda da Papalık tarafından yine siyasi amaçlar için kullanıl­dı; ta ki 15. yüzyılda Rönesans’la beraber klasik metinler üzerine çalışan bilginler bunun orijinal olmadığını tespit edene kadar… Dönemin uzmanları, yazmadaki dilin 8. yüzyıla özgü olduğunu belirlediler. Yine bir Rönesans bilgini olan Katolik rahip Lorenzo Valla ise belgenin sahteliği­nin bariz olduğunu ve Katolik Kilisesi’nin bunu bilmesine rağ­men yine de kendi amaçları için kullandığını iddia etmişti).

    TARIHTE-BU-AY-2
    15. yüzyılın ünlü ressamı Pisanello, Floransa Konsili’ne (1439) katılan Bizans delegasyonunu bu şekilde resmetmişti (Margaret Day Blake Koleksiyonu, The Art Institute of Chicago).

    2-Papa, gönderdiği elçiler henüz yoldayken hayatını kaybetti (1054)

    Papa 9. Leo, anlaşmazlık yaşadığı konularda Patrik Kerularios’u uyarmak için ve aynı zaman­da İtalya’nın güneyini işgal eden Normanlara karşı ittifak oluşturmak üzere en yakınla­rından oluşan bir delegasyonu Konstantinopolis’e gönder­di (1054). Kardinal Humbert ve Papalık sekreteri Lorenli Frederik’in (geleceğin Papa 9. Stephanus’u) başını çektiği grup Konstantinopolis’e ulaştığında gayet iyi bir şekilde karşılandı; fa­kat delegasyon henüz yoldayken Papa hayatını kaybetmişti. Bu du­rum, Konstantinopolis’e ulaşan­ların meşruiyetini etkiliyordu. Konstantinopolis Patrikliği’yle görüşmeler buna rağmen devam etti; fakat tartışmalı konularda bir uzlaşma gerçekleşmedi.

    Bunun üzerine 16 Temmuz 1054’te Kardinal Humbert’in başını çektiği bu delegasyon, Patrik Kerularios Mihail’i ile onu destekleyenlerin aforoz kararını içeren bir bildirge hazırladı ve bunu Ayasofya’da süren bir ayin sırasında kilise sunağına astı. Bu anlaşmazlığın sadece dinî sonuçları olmadı, yeni seçilen Papalar Bizans’a karşı bu sefer Normanlarla ittifak kurmaya başladı. Yeni kurulan bu ittifa­ka karşı girişilen mücadelede, Bizans İmparatorluğu, Güney İtalya’da kalan son topraklarını da kaybedecekti.

    3-Kopuş tek bir anda gerçekleşmedi ama, 1204’te kesinleşti

    16 Temmuz 1054, Doğu ve Batı kiliselerinin kopuşu ile ilgili en önemli tarih olsa da, Doğu- Batı bölünmesi aslında bir sürecin ürünüydü. Papalıkla Konstantinopolis Patrikliği’nin

    karşılıklı “restleşmesi”, yaşandığı dönemde geçici ve hatta “günlük” bir güç çekişmesi olarak algı­lanmış ve iki kilise arasındaki ilişkiler pratikte devam etmişti.

    Ancak Doğu ve Batı arasın­da yüzyıllardan beri süren en önemli ayrılık aslında dil ko­nusunda idi. Doğu’da hem din hem de kültür dili Grekçeydi; Batı’da ise Latince kullanılı­yordu. İki yüzyıldan uzun bir süre (537-752 arasında “Bizans Papalığı” adı verilen dönem) boyunca Konstantinopolis’in siyasi gücün merkezi hattâ İtalyan Yarımadası’nın fet­hinden sonra Papaları tayin eden otorite olması yine bu ayrımın kökenlerini oluştu­ruyordu. 1054’teki olayın bir benzeri Patrik Photius’un Papa 1. Nikolas tarafından aforoz edilmesiyle (863) gerçekleştiyse de, bundan ötürü ortaya çıkan bölünme Papa’nın ölümüyle geçiştirilmişti.

    TARIHTE-BU-AY-3
    8. yüzyılda “üretilmiş” bir belge olan “Konstantin’in Bağışı”nın en eski kopyalarından. İsviçre-St. Gallen Manastırı’nda bulunan belge 9. yüzyıla tarihleniyor.

    “Büyük Bölünme”yi sağla­yan sürecin en çarpıcı olayları ise 1054’ten sonra ardı ardına gerçekleşecekti: Papalık’ın başını çektiği ve 1095’ten itibaren başlayan Batı’dan kutsal top­raklara doğru seferler (Haçlı Seferleri); İstanbul’da yaşayan ve Papalık’a bağlı Latin cemaatlerin mahallelerine yapılan saldırılar ve buradaki katliamlar (1182); buna misilleme olarak Papalık’la işbirliği içinde olan İtalyan Yarımadası’ndaki Normanların Bizans’a bağlı Selanik’te gerçek­leştirdiği yağmalama (1185); ve en önemlisi Haçlı Seferi’ne katılan Latinlerin İstanbul’u işgali ve yağmalaması (1204).

    Tüm bu hadiseler sonucunda Doğu ve Batı kiliseleri arasındaki müzakere yolları kapanacaktı.

    4-Karşılıklı aforozlar kaldırıldı; yine de bölünme sonlanmadı

    “Büyük Bölünme”yle büyük dar­be alan Hıristiyanlık aleminde ilişkilerin onarılması da yüzyıl­lar alacaktı. 1054’teki karşılıklı aforoz hadisesinden hemen son­raki büyük çalkantılara evsahip­liği yapan iki yüzyıl, Doğu-Batı kiliseleri arasındaki ilişkilerin düzeltilmesini imkansız kılmış­tı. İlk birleşme girişimi ancak 1439’da Floransa Konsili’nde gerçekleşebildi. Osmanlı tehli­kesinden ötürü Batı’dan destek bekleyen Bizans İmparatoru 9. İoannes Paleologos, Papa 4. Eugenius’un hazırlattığı iki kili­senin birleşmesine dair Papalık fetvasını (Greklerle Birlik Fetvası) imzaladı ve böylece kağıt üzerinde de olsa bir birlik sağlandı. Bu birlik, Osmanlıların İstanbul’u fethi (1453) ve Bizans İmparatorluğu’nu ortadan kal­dırmasıyla son buldu; zira Fatih Sultan Mehmet, fethin ardın­dan birlik karşıtı Gennadios Skolarios’u İstanbul Patriki ilan ederek bu girişimi geçersiz kılacaktı.

    Doğu-Batı kiliselerinin ayrılığını sonlandırmak üzere diğer bir girişim de çok yakın tarihte, 1965’te gerçekleşti. Papa 6. Paulus ile İstanbul Patriki 1. Athenagoras, 1964’te Kudüs’te Zeytindağı’ndaki görüşme­lerinden 1 yıl kadar sonra 11. yüzyıldaki seleflerinin karşılıklı olarak gerçekleştirdikleri afo­rozları kaldırdılar. Bu gelişme “birleşmeye doğru uzanan bir yol” olarak görülse de, ara­dan geçen 60 yıllık süredeki karşılıklı iyi niyet girişimleri, Doğu-Batı kiliselerinin birliğini sağlayamadı.

  • Mutlakiyetçi anlayış sarsıldı hukukun üstünlüğü kazandı

    Mutlakiyetçi anlayış sarsıldı hukukun üstünlüğü kazandı

    Bugün Magna Carta, kanun önünde eşitlik ve adalete süratli erişim gibi “hukukun üstünlüğü”nün temelini oluşturan birçok prensibin çıkış noktası kabul ediliyor. 13. yüzyıl İngiltere’sinin koşulları ve güç dengelerinde bir dizi tartışmalı yönü olan bildirge; 17. yüzyıldan itibaren mutlakiyetçi yönetimlere karşı bir sembol konumuna yükseldi.

    Baronlar diye anılan soylular, piskoposlar ve İngiltere kralı arasın­da bir barış antlaşması olan ve daha sonra Magna Carta olarak adlandırılacak doküman, Kral John’un (“Yurtsuz John” / 1166-1216) kıta Avrupa’sındaki topraklarını kaybetmesiyle başlayan bir sürecin sonunda ortaya çıktı. İngiltere Krallığı, Kral John’un tahta ilk geçtiği yıl­larda Normandiya ve Anjou’yu Fransa Krallığı’na kaybetmişti; sadece Akitanya elinde kalmıştı. Krallık, kaybettiği bu toprakları geri alabilmek için baronlardan yüklü miktarda borç aldı; onlar­dan asker talep etti ve vergileri arttırdı. Kralın giderek keyfîle­şen tutumu sonucunda, soylular 1214’te ayaklanarak John’un yö­netimine tepki gösterdi. Çaresiz kalan kral, talep edilen belli hak­ları onlara vermeyi kabul etti: Londra’nın hemen batısındaki Windsor kentinde, Runnymede çayırında 15 Haziran 1215’te gerçekleşen buluşmada; Canterbury Başpiskoposu Stephen Langton’un hazırladığı taslaktan oluşturulan ve bugün Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlükler Sözleşmesi) olarak bilinen meşhur antlaşma metni imzalandı.

    Tarihte-Bu-Ay-2
    Magna Carta, ABD Anayasası’nın önemli esin kaynaklarından biri. Amerikan Barolar Birliği, bu sözleşmenin imzalanmış olduğu İngiltere’deki Runnymede’e bir anıt yaptırmış.

    Magna Carta’dan öncesi de vardı: 1100 yılındaki sözleşme

    Britanya Adaları, tarih boyunca farklı kavimlerce işgal/isti­la edilip ardından yine onlar tarafından yurt edinildi. Son işgalciler olan Normanlar, 1066’da kendilerinden önceki Anglo-Saksonları Hastings Muharebesi’nde mağlup etmiş ve ardından Normanların lideri William, tüm İngiltere’yi tek bir taç altında birleştirmişti. Bu durum, çoğunluğu Anglo- Sakson kökenli eski toprak sahibi soylular, kilise toprak­larını idare eden üst düzey din görevlileri ve yeni gelmiş olan Norman soylular arasında toprakların bölüşümü/payla­şımı konusunda sorun çıkardı. Bunlar dışında kalan halkın çoğunluğu da Norman soyluları henüz benimsememişti.

    1100’e gelindiğinde Kral 2. William bir av partisinde şüp­heli bir oka hedef oldu ve yerine kardeşi 1. Henry geçti. Norman fethinden 34 yıl sonra, tahttaki­lerin gücü ve meşruiyeti tartış­malı hâle gelmişti. Özellikle 2. William’ın keyfî idaresi, gücünü kötüye kullanması ve derebey­lerini aşırı vergilendirmesi bu duruma katkıda bulunmuştu. 1. Henry, tahta geçtikten sonra ko­numunu sağlamlaştırmak adı­na bir metin hazırlatarak, ba­ronlara ve kiliseye bazı haklar/ tavizler vermişti. “Özgürlükler Sözleşmesi”(Charter of Liberties) adı verilen bu metin 115 yıl sonra Stephen Langton’a kaynak oluşturacaktı. 1. Henry bu bildirgeyle ve yönetimi sı­rasında hukukun üstünlüğüne verdiği önemle, kısa süre sonra “Adaletin Aslanı” olarak anılma­ya başlandı.

    Kimi tarihçiler ise bu bil­dirgenin de İngiliz hukuk geleneğinde bir ilk olmadığını; Norman istilasından önce zaten soylular ve kral arasında belirli imtiyaz antlaşmaları bulun­duğunu; Norman istilasıyla bu geleneğin bozulduğunu söyler. Bununla birlikte “Özgürlükler Sözleşmesi” öncesi böylesi kap­samlı ve somut maddeleri olan bir belge bulunmamaktadır.

    Bozulan antlaşma 2 sene sonra kabul edilecekti

    Bir barış antlaşması olarak imzalanan Magna Carta, kısa süre sonra tarafların antlaşma maddelerine uymaması sonucu bozuldu. Baronlar, “isyancı” ilan edilen baronları da konseylerine dahil etmiş, ordularını dağıtma­mış ve Kral John da kısa bir süre sonra memnun olmadığı bu durumdan kurtulmak için Papa 3. Innocentius’a başvurarak Papalığın antlaşmayı geçersiz kılmasını sağlamıştı. Hatta Papalık, metni hazırlayan Stephen Langton’ı da başpis­koposluk görevin­den uzak­laştırmıştı.

    Böylece ant­laşmanın hemen ardın­dan, 1. Baronlar Savaşı adı ile anılan savaş patlak verdi ve bu esas olarak tahttaki hanedanı değiştirme mücade­lesine dönüştü. Fransa Veliaht Prensi Louis (gelecekte Kral 8. Louis), babasına ve Papa’nın ikazına rağmen İngiltere’yi işgal etti. Bu savaş sırasında Kral John dizanteriden vefat etti ve yerine henüz 9 yaşındaki oğlu 3. Henry tahta geçti. Bu sırada baronların büyük bir kısmı da Louis’nin karşısında mevcut krallarını destekledi. 3. Henry savaşa sebep olan bildirgeyi kabul etti; ayrıca 1217’de İngilizlerin zafer elde etmesi üzerine bu antlaş­mayı tekrar imzaladı.

    Antlaşma, “büyük” (Magna) unvanını 2 yıl sonra, 1217’de aldı

    Tarihte-Bu-Ay-1
    Günümüze 1215’teki Magna Carta’nın dört nüshası ulaşabilmiştir. Bunlardan hiçbiri Runnymede’deki sözleşme değildir, kentlere gönderilen resmî nüshalardır (orijinal bildirgeler).

    Kralın baronlara ve üst düzey ruhban sınıfa verdiği imtiyaz­ları içeren barış antlaşması­nın ismi 1215’te henüz “Magna Carta” değildi. Kral imzalayana kadar metnin adı “Baronların Maddeleri” veya “Baronlar Nizamnamesi” (Articles of the Barons) idi. Kralın mührüyle bir kraliyet fermanına/bildirgesine dönüştü; fakat bugün bilinen ismini alması 1217’de gerçek­leşti. Bu tarihte Kral 3. Henry tarafından kabul edilerek tekrar duyurulan antlaşma yanında, bir de “Ormanlar Sözleşmesi” (Charter of the Forest-Carta Forestae) adlı başka bir antlaşma daha yapıldı. Önemli bir ticari kaynak olan ormanlar ve kraliyet ormanlarının kullanımını dü­zenleyen bu bildirge ile ayrımını yapabilmek için, 1215 bildirgesine “Magna Carta” (Büyük Sözleşme) adı verildi. 1215’teki “antlaşma” bir bölünmüşlüğün sonucuyken, 1217’deki bir birliğin ifadesi olma­sıyla “büyük”lük kazanmıştı.

    Önemini kaybeden Magna Carta, 17. ve 19. yüzyılda mitleştirildi

    Bugün Magna Carta’ya bir ev­rensellik ve hukukun üstünlüğü kavramının kökeni olma niteliği atfedilse de, bu bildirge aslında Britanya Adaları’ndaki tarihsel bir dönemin özel şartlarına has siyasi ve ekonomik paylaşımı düzenleyen bir belgeydi. Yeni Norman kral ve yöneticiler, Haçlı Seferleri’ne giden kral ve soylular (John’un selefi ve ağabeyi, Haçlı Seferleri’nin ünlü figürü Aslan Yürekli Richard idi) ve Norman yöneticilerin de teşvikiyle kilisenin eskisinden daha güçlü bir şekilde Britanya Adaları’nda organize olması, bu özel şartları getirmişti.

    Tarihte-Bu-Ay-3
    İngiltere Kralı John’un, ölümünden sonra İngiliz rahip “Paris’li Matthew” tarafından yapılmış bir tasviri.

    Başa geçen her İngiltere Kralı, kendinden öncekilerin imzaladı­ğı Magna Carta’yı tekrar imza­ladıysa da, bu zamanla sadece bir formaliteye dönüştü. Her kral yine kendi şartlarına göre daha az veya çok mutlakiyetçi bir siyaset sürdürdü. Zaten 3. Henry döneminde artık parlamentoya dönüşmüş olan “büyük kon­sey”lerin çıkardıkları kanunlar, sözleşme maddelerini fiilen anlamsız kılıyordu.

    Tarihte-Bu-Ay-4
    Papa 3. Innocentius, Magna Carta’yı geçersiz ilan etmiş ve buna katılan baronları aforoz etmişti.

    “Magna Carta”yı yeniden gündeme getiren ve ona evren­sel bir anlam yükleyen ise 17. yüzyılın ünlü hukukçusu Edward Coke (1552-1634) oldu. Stuart Hanedanı’nın ilk İngiltere kralla­rı 1. James ve 1. Charles, 1603’ten 1649’a kadar kralların Tanrı’dan gelen sınırsız haklara sahip olduğu düsturuyla mutlakiyetçi bir iktidar sergiliyor, parlamento da bu anlayışa karşı çıkıyordu. Coke’un bu tarihî Magna Carta’ya ve siyasi geleneğe yaptığı vurgu, işte bu tepkinin bir ifadesiydi. Kısa bir süre sonra gerçekleşecek olan İngiliz Devrimi (1640) ve ardından 1688’deki Şanlı Devrim (The Glorius Revolution) yine Coke’un Magna Carta’yla ilgili argümanlarını kullanacaktı.

    “Whig tarih yazımı”nın (kaba­ca parlamentocu/parlamenter monarşist) artık zirve yaptığı Viktorya Dönemi’nde (1837- 1901), o zamanın ünlü tarihçisi William Stubbs, Magna Carta’yı tekrar ele aldı. Bu antlaşmanın İngiltere’nin anayasal tarihinde ileriye doğru büyük bir adım ve parlamentonun evriminde kilit bir hadise olduğunu vurgulaya­rak Magna Carta’yı mitleştirdi. Magna Carta, İngiliz parlamen­tosu ve anayasasının kökeni değilse de tarihsel süreçte her ikisinin de en önemli ilham kay­nağı durumuna geldi.

    Amerika’daki toprak sahiplerine de yüzyıllar sonra ilham oldu

    Magna Carta sadece İngiltere’deki mutlakiyet karşıtlarına değil, İngiltere’nin sömürgesi olan Amerika kıta­sındaki kolonilere ve oradaki ayrılıkçılara/bağımsızlıkçılara da ilham verdi. Coke’un çalış­malarından ve İngiltere’deki gelişmelerden haberdar olan “13 Koloni”deki toprak sahipleri, Magna Carta’daki baronlardan esinlenerek tıpkı onlar gibi adil vergilendirme isteyip hukukun keyfî uygulanmasına karşı bir mücadele başlattı. Bu mücadele daha sonra bağımsızlık savaşına dönüşecekti.

    Bağımsızlıktan sonra ABD Anayasası, Magna Carta’daki bazı maddeleri temel aldı ve kullandı. Bugün bile ABD’de birçok hukuki alanda bu ünlü bildirgeden alıntı yapılmaktadır.

  • Britanya’yı ‘büyük’ yapan, tarihe ‘şekil veren’ kadın…

    Britanya’yı ‘büyük’ yapan, tarihe ‘şekil veren’ kadın…

    İngiliz gücü ve Britanya imparatorluğuna dünya ölçeğinde emperyal bir nitelik kazandıran Kraliçe Victoria, 19. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurdu. 63 yıl tahtta kalan Kraliçe hem bu döneme adını verdi hem de uluslararası güç dengelerini değiştirdi. “Avrupa’nın büyükannesi” Victoria’nın yeni dünya düzeni, 1. Dünya Savaşı’na kadar sürecekti.

    Tarihte-Bu-Ay-1
    1899’da Kraliçe Victoria ve gelecekteki krallar 5. George, oğlu kral 7. Edward ve torunu kral 8. Edward.

    Kraliçe Victoria, muhafazakar ve zaman zaman baskıcı kimliği ile anılsa da onun dönemi Birleşik Krallık’ın sanayileşmede, demiryollarında ve askeriyede yaptığı büyük teknik atılım-lara şahit oldu. Londra’da 1851 Büyük Sergisi’nin yapılmasına eşi Prens Albert ile beraber önayak olmuş, imparatorluğun ne kadar büyük bir ilerleme içerisinde bulunduğunu ve bu teknik/teknolojik gelişmedeki yerini göstermiştir.

    Yine onun dönemi, Britanya imparatorluğunun denizaşırı topraklarda genişlemesinin de zirvesini oluşturdu. 18 yaşına girmeden hemen önce tahta geçen Victoria, tüm seleflerinden daha uzun, 63 yıl tahtta kaldı; hem ülkesi hem dünya büyük dönüşümler geçirirken, dönemin süper gücü olan ülkesinde ve dünyada istikrarı koruyabilmek için birçok girişimde bulundu. Uzun hükümdarlığı süresince inişli-çıkışlı bir popülariteye sahip olsa da, ülkesinde ve uluslararası tarihyazımında Viktorya Çağı, İngiliz gücünün serpilip sağlamlaştığı bir dönemdir.

    1. Gerçek bir 9 canlıydı tam 8 suikasttan sağ çıktı

    19. yüzyılın özellikle ikinci yarısında Avrupa’ daki monark veya başkanlara, neredeyse tüm hükümdarlara başarılı/başarı-sız sayısız suikast girişiminde bulunuldu. Bunlar arasında 8 suikast girişiminin 8’ini de sağ atlatan Kraliçe Victoria başı çeker. 1840’ta henüz tahtının ilk yıllarında ve yeni evlenmişken, üzeri açık faytonla bir seyahat sırasında akıl sağlığı yerinde olmayan 18 yaşındaki Edward Oxford tarafından silahlı saldırıya uğradı ve kocasıyla sağ kurtuldu (suikastçı tabancasında sadece barut bulunduğunu, kurşun bulunmadığını iddia etmişti). Oxford vatana ihanetten suçlu bulunsa da, akıl sağlığı yerinde olmadığı için asılmak yerine Avustralya’ya sürgün edildi. Diğer 7 suikast girişiminin failleri de, farklı nedenlerle asılmaktan kurtuldu. Bu saldırılar arasında yalnızca biri ve sonuncusu politik nedenlere dayalıydı, 1872’de 17 yaşındaki İrlanda kökenli Arhtur O’Connor, Buckingham Sarayı’nın bahçesine saklanarak Victoria’ya ateş etti. Esas amacı silahla kraliçeyi korkutarak İrlandalı siyasi mahkumları özgür bırakmasını sağlayacak bir karar kağıdını ona imzalatmaktı.

    Tarihte-Bu-Ay-2
    Charles Burton Barber’ın 1876’da tamamladığı “Kraliçe Victoria ve John Brown” tablosu. Kraliçenin Brown’a 50. yaş gününde hediye ettiği tablonun detayında, ölümünden sonra heykelini diktireceği Balmoral Şatosu seçilebiliyor.

    2. Hindistan’ı taca bağladı, ‘Kayzer-i Hind’ oldu

    Tarihte-Bu-Ay-5
    Kraliçe Victoria ve Hint kökenli yardımcısı Abdül Kerim, 1890. Kraliçe, Hindistan İmparatoriçesi olduktan sonra Abdül Kerim’den Hindustani dilini öğrenmişti.

    Hindistan 1774’te, Britanya Doğu Hindistan Şirketi tarafından atanan genel vali ile doğrudan bu şirketin yönetimi altına girmişti. Bu durum 1857’deki büyük Hint Ayaklanması’na kadar devam etti. 1858’de çıkarılan yasa ile şirket devredışı bırakıldı ve ülke Büyük Britanya’ya bağlandı. Hindistan Ofisi tüm bu toprakların yönetimini, atadığı valilerle devam ettirdi. Ancak Birleşik Krallık’ın kraliçesi olan Victoria, taca bağlanan bu geniş toprakları klasik unvanı ile yönetemezdi; zira burası “Hindistan İmparatorluğu” olarak anılmaktaydı. Dönemin ünlü İngiliz oryantalisti G. W. Leitner, hem Hintçesi hem Urducası aynı olan “Kayzer-i Hind” unvanı önerisini getirdi. Bunun üzerine Kraliçe’nin çok iyi anlaştığı başbakanlarından Benjamin Disraeli, ona diğer unvanlarının yanına “Hindistan İmparatoriçesi”ni eklemeyi önerdi. Victoria’nın bunu kabul etmesi üzerine, Kraliçe 1 Mayıs 1876’da imparatoriçe ilan edildi. 1 Ocak 1877’de ise Delhi’ de Victoria’nın gıyabında taç giyme töreni gerçekleştirildi. İmpa-ratoriçe 1880’lerde, yardımcısı Abdül Kerim’den Hindustani dilini öğrenecekti.

    Tarihte-Bu-Ay-3
    Kraliçeye yapılan 8. suikast girişimi, ilk resimli haftalık haber dergisi The Illustrated London News’in kapağında, 11 Mart 1882.

    3. Eşi için yas tutması parlamenter monarşinin sonunu getirecekti

    Victoria, tahta geçişinden kısa bir süre sonra dayısının oğlu olan Albert ile evlenmişti. Prens Albert, evlilikleri boyunca Victoria’nın her alanda önemli destekçisi, yol göstericisi oldu. İlişkileri kamuoyunda hep takdirle karşılandı; Cumhuriyetçilerin güçlendiği dönemlerde bile kraliyetin popülaritesi korundu, hatta arttı. Albert’ın 1861’deki erken vefatı Victoria’yı büyük bir yasa boğdu ve uzun süre kamuoyunun karşısına çıkmadı. Bu uzun süren yas ve kendini izole etmesi, bir müddet sonra hem parlamentonun hem kamuoyunun tepkisini çekti, hem de kraliyet/parlamenter monarşinin destekçilerinin elini zayıflattı. Bu durum Cumhuriyetçiler için Kraliçe aleyhine büyük bir koza dönüşecekken, Victoria, dayısı Leopold’un uzun telkinleri sonucu yaklaşık 3 sene sonra, 1864’te ilk defa tekrar halkın arasına çıktı.

    4. Eşinin ölümünden sonra, dedikodular ayyuka çıktı

    Kraliçe, eşinin ölümünden sonra 40 yıl daha yaşadı. Ömrünün geri kalanında, dönem dönem kendisine platonik de olsa “çeşitli aşklar” yakıştırıldı ve bu özellikle saray çevrelerinde tartışmalara yol açtı. Prens Albert henüz hayattayken onun yardımcısı olarak saraya giren İskoç John Brown, prensin ölümünden sonra kraliçenin yas tuttuğu dönemde bu defa onun hizmetine girdi ve en yakını oldu. Victoria, ona 2 defa üstün hizmet madalyası verdi; hatta 1876’da Brown’ın 50. yaş gününde hediye ettiği portre, ikisinin arasındaki yakınlık tartışmalarını arttırdı. O kadar ki sarayda kimileri Kraliçe Victoria’dan “Bayan Brown” olarak bahsediyordu. Aralarındaki ilişki hakkında spekülasyonlar 1883’te Brown’ın ölümünden sonra da sürdü; zira Kraliçe onun bir heykelini Balmoral Şatosu’na diktirdi (Kraliçe’nin ölümünün ardından oğlu Edward, bu heykeli saray arazisinde gözden ırak bir yere taşıtacaktı).

    Brown’ın ölümünün ardından bu defa da Kraliçe’nin Müslüman-Hint kökenli ve “Munşi” lakaplı Abdül Kerim’le yakınlığı benzer dedikoduları gündeme getirdi. Hatta Abdül Kerim’in sarayda edindiği kimi politik bilgileri Hindistan’ daki “Müslüman Vatanseverler Cemiyeti”ne ilettiği iddia edildi. Victoria, Brown’ın portresini yaptırdığı gibi Abdül Kerim’in de portresini yaptırıp ona hediye etti. Kraliçe’nin sağlığının kötüye gittiği son zamanlarında, hanedan üyeleri ve saraydakiler Abdül Kerim’i uzaklaştırdı. Kraliçe, ölümünden birkaç sene önce ona unvan ve Hindistan’da toprak verdi ve böylece “Munşi” doğduğu topraklara geri dönmüş oldu.

    Tarihte-Bu-Ay-4
    Matthew White Ridley’in 1877’de Frank Leslie’s Illustrated Newspaper’da yayımlanan çiziminde Kraliçe Victoria, 9 çocuğu, onların 6’sının eşi ve 23 torunuyla beraber. Kraliçe, çocuklarını ve torunlarını Avrupa’daki diğer büyük hanedanlarla evlendirecekti.

    5. ‘Avrupa’nın büyükannesi’ lakabını aldı; ancak tarihte başka ‘büyükanneler’ de vardı

    Victoria, çocuklarını Avrupa’daki diğer büyük krallıklara/imparatorluklara sahip hanedanlarının varisleri ile evlendirirken Britanya’nın süper güç statüsünü devam ettirmeyi ve Avrupa’da barışa dayalı bir istikrar oluşturmayı hesaplamıştı. Gerçekten de 20. yüzyılın ilk yıllarına gelindiğinde, Britanya, Rusya ve Alman imparatorluklarının başında oğlu ve torunları-kuzenleri vardı. Yine aynı yıllarda anne veya baba tarafından torunları/küçük torunları arasında Norveç, Yunanistan ve Romanya kralları bulunmaktaydı. Bu özelliğiyle yaşadığı dönemde ve sonrasında kendisine “Avrupa’nın büyükannesi” lakabı takılmıştı. Ancak bu lakabı tarihte başkaları da edinmişti. 12. yüzyılda yaşayan Akitanya Düşesi Eleanor, Victoria’nınki ile benzer amaçlarla tüm çocuklarını dönemin büyük hanedanlarıyla evlendirmişti. Orléans Düşesi Charlotte Elizabeth de torun ve küçük torunlarıyla 18. yüzyıldaki birçok monarkın büyükannesiydi. Avusturya İmparatoriçesi ve Napoléon’un eşi Josephine de Beauharnais de, yine “Avrupa’nın büyükannesi” olarak anılmıştı. ■

  • Ulus-devletleşme sürecinde Prusya’yı Almanya yaptı…

    Ulus-devletleşme sürecinde Prusya’yı Almanya yaptı…

    1860’lardan itibaren iç-dış ve askerî politikaları belirleyen-yöneten Otto von Bismarck, ülkesinin bir süper güç olmasını sağladı. İngiltere ve Fransa’nın aksine, parlamenter çoğulcu eğilimlere, liberallere, sosyalistlere karşı çıktı; savaş yanlısı politikalarla sosyal devlet anlayışını birleştirmeye çalıştı. Tarihî rolü hâlâ tartışılan Bismarck’ın öyküsü.

    Otto von Bismarck (1815- 1898), -tarihçiler ve siyasiler tarafından olumlu/olumsuz şekilde değer­lendirilip sözleri ve icraatları hâlâ tartışılsa da- Almanya’nın birliğinin kurulmasında ve Al­man halkının bir “kultur-nati­on”dan ulus-devlete dönüşme­sinde en önemli figürdü. Uzun siyasi hayatı boyunca iç ve dış politikada farklı ittifaklar ku­rarak hem kendi siyasi gücünü hem de Prusya’nın (daha sonra Almanya) konumunu ulusla­rarası arenada yükseltmiş ve ülkesinin bir süper güç olması­nı sağlamıştı.

    Tarihte_Bu_Ay_1
    Almanya’nın birleş­mesinin mimarı olan Otto von Bismarck 1 Nisan 1815’te doğdu. Almanya’nın ilk şansölyesi, sos­yalistlerin Almanya vatandaşlığından atılmasını öngören bir yasa çıkarmak istemişti.

    Ordunun yeniden düzenlen­mesiyle ilgili yasayı, mecliste çoğunluk olan liberal görüş­lü Alman Terakki Partisi’ne rağmen geçirmiş (1862); hemen ardından yaşanan savaşlarda Danimarka Krallığı’nı (1864), Avusturya İmparatorluğu’nu (1866) ve Fransız İmparatorlu­ğu’nu (1871) Bismarck’ın hem başbakanı hem de dışişleri ba­kanı olduğu Prusya kazanmıştı. Son zaferinin ardından Prusya, diğer Alman prensliklerini de yanına alarak Alman İmpara­torluğu (1871) şemsiyesi altında bir birlik kurdu. Aynı zamanda bu galibiyetler serisi, Prusya Kralı 1. Wilhelm’e imparator olabilmek için gereken meşru­iyeti verdi; Bismarck da bu yeni kurulan birliğin şansölyesi ve dışişleri bakanı oldu. Ulus-dev­let ve parlamentolaşma süre­cinde Bismarck liderliğinde, Britanya ile Fransa’dan farklı ve illiberal bir yol izleyen Alman­ya’nın gelecekte karşılaşacağı siyasi problemler, çoğunlukla tarihçiler ve siyasetçiler tara­fından bu “sonderweg”e (“özel yol” anlamında) bağlanacaktı.

    1-Almanya’yı ve Almanları birleştirmeye çalışan ilk lider değildi

    Napoléon Savaşları sırasında Kutsal Cermen İmparatoru (Al­man ulusunun Kutsal Roma İm­paratoru) 2. Franz, mağlubiyeti sonrası (1806) bu unvanından vazgeçmek zorunda kalmış, bir yerde aslında bu tacın/unva­nın Bonaparte’a geçmesinden korkmuştu. Tacın sahibi artık (milliyetçilik kavramının da ge­lişmesiyle) bu uzun isimlendir­meden ziyade “Alman İmpara­toru” olarak da anılır olmuştu. 2. Franz’ın “Alman İmparatoru” tacından feragat etmesiyle bu unvan sahipsiz kaldı.

    1848 Avrupa Baharı

    1848 Avrupa Baharı, Alman prensliklerini de siyasi olarak derinden sarstı. Prensliklerde kurulan meclisler, Frankfurt’ta birleşerek bir “ulusal meclis” oluşturdu. 28 Alman devletçi­ğinin imzaladığı anayasayla, Prusya Kralı 4. Friedrich Wil­helm, “Almanlar’ın İmparatoru” ilan edildi. Ancak dönemin ünlü hukukçusu Eduard von Simson ve devlet adamı Heinrich von Gagnern’in öncülüğündeki bu girişim, 4. Friedrich Wilhelm tarafından reddedildi. Reddet­mesinin farklı sebepleri vardı. Bunlardan biri, onun bu “Tan­rısal” hakkının halk tarafından seçilmiş bir meclis tarafından verilemeyeceği inancıydı. Bu hak, kendisine ancak ve ancak soyluların ve en üst düzey din adamlarının oluşturduğu bir seçiciler kurulu (elektoral kolej) tarafından tanınabilirdi. Ayrıca bu unvanı kabul etmesiyle, diğer Alman prenslikleri ve Avusturya İmparatorluğu’yla savaş çıkabilirdi.

    Tarihte_Bu_Ay_3
    Bismarck’ın generalden dışişleri bakanına, federal şansölyeden, avcıya, diplomata, parlamento başkanına kadar farklı rollerini gösteren 1867 tarihli karikatür.

    2-Triumvirlik (3’ler erki) dönemi ve Bismarck’ın yıldızının parlaması

    1858’de 4. Friedrich Wilhelm, fiziki ve zihinsel olarak tahtta yetersiz kalmaya başladı. Bu sebeple yerine kardeşi 1. Wil­helm’i naip prens olarak atadı. Bu, Prusya için “Yeni Çağ”ın başlangıcı ve reaksiyoner çağın kapanışıydı. 1. Wilhelm, abi­sinin aksine “1850 Anayasası” üzerine ant içmiş ve ardından da reaksiyoner/koyu muhafa­zakar başbakan Manteuffel’i görevinden almıştı. Ardından mecliste liberaller ve parla­mentaristlerle işbirliği yapabi­lecek isimleri başbakan olarak atadı. 1861’de tahtı resmen 1. Wilhelm olarak devraldıktan sonra, yine meclisle çalışa­bilecek fakat krala sadık bir isim aramaya başladı. O sırada Prusya Genelkurmay Başkanı Helmuth von Moltke (Osmanlı Ordusu’nun modernizasyonun­da da önemli roller oynamıştır) ve Savaş Bakanı Albrecht von Roon, Sankt-Petersburg ve ardından Paris’te elçilik yapan Otto von Bismarck ismini krala önerdiler. Bismarck’a da bu fırsatın bir daha çıkmayacağını ve başkente dönmek için acele etmesi gerektiğini belirtti­ler. Berlin’e ulaştıktan 3 gün sonra başbakan ve dışişleri bakanı ilan edilen Bismarck ile, Roon ve Moltke’nin “3’ler erki”, böylece 23 Nisan 1862’da başlamış oldu. Kral, soylular ve mecliste özellikle liberalleri dengede tutan bu üçlü yönetim Almanya’nın birleşme savaşla­rında çok önemli bir rol oyna­yacak; ancak Roon’un sağlığı­nın 1873’ten itibaren kötüye gitmesiyle bozulacaktı. Moltke ise Fransızlar’a karşı zaferiyle (1871) bir “ulusal kahraman”a dönüşecek; Bismarck da dö­nemin siyasi lideri olarak öne çıkacaktı.

    Tarihte_Bu_Ay_4
    Roon (ortada) ve Moltke’nin (sağda) girişimiyle Bismarck, Prusya Başbakanı olarak atanmıştı

    3-“Kan ve demir” konuşmasından ordu reformuna

    1862’de Prusya Krallığı için, gü­cün seçimle gelen bir meclisle paylaşılması çok yeni bir tecrü­beydi. Her ne kadar Kral 1. Wil­helm İngiliz tipi bir parlamen­ter monarşiye özense de, kimi yerlerde meclisi bir engel ola­rak görüyordu. Özellikle diğer Alman prenslikleri arasından askerî gücüyle sıyrılmış olan Prusya’nın, orduda bir reorga­nizasyona gitmesi kaçınılmaz­dı. Bunun için meclise getirilen yasa, ordunun bütçesinin ve asker sayısının artırılmasından zorunlu askerliğin süresinin uzatılmasına kadar çok yönlü bir düzenleme getiriyordu. Ay­rıca meclisle imparator arasın­da, subayların sadece soylular­dan değil sıradan vatandaşlar arasından da seçilmesiyle ilgili bir çekişme vardı.

    Başbakan atanan Otto von Bismarck, 30 Eylül 1862’de par­lamentoda ünlü konuşmasını gerçekleştirdi: “Viyana Kon­feransı’nda belirlenen Prusya sınırları, sağlıklı bir devlet yaşamı için uygun değildir. Zamanımızın büyük sorun­ları konuşmakla ve çoğunluk kararlarıyla çözülemez -1848 ve 1849’daki büyük hata bu idi-; bilakis çelik ve kanla çözülebilir.” Bu konuşmanın ardından Bis­marck ipleri eline alacak, Roon ve Moltke’yle birlikte “ordu reformu”nu gerçekleştirecekti.

    4-Sosyal devleti kurup güçlendiren Bismarck, sosyalistlere karşı acımasız bir liderdi

    Otto von Bismarck, “Junker” denilen toprak sahibi ve çeşitli ayrıcalıklara sahip bir aileden gelmekteydi. Hem yurtdışın­da elçilik döneminde hem de ülkesindeki siyasi kariyerinin başlangıcında, sanayileşmenin getirdiği sosyal ve ekonomik problemleri gözlemlemiş; bunların getireceği toplum­sal kırılmalara karşı bir dizi önlem alınması gerektiğini öngörmüştü. Siyasi iktidarını artık sağlamlaştırmış olduğu 1880’lerde, modern anlamda sosyal devletin temelini oluş­turacak yasaları sırayla geçir­di. 1883’te sağlık sigortasına dair yasayı, 1884’te işyerinde bir kaza gerçekleşmesi duru­munda malul duruma düşen işçiyi maaşa bağlayan başka bir yasayı, 1889’da da bir tür emekli sandığı kuran yasayı meclisten geçirdi. Temel amacı, sanayi ve tarım işçileriyle imparatorluk arasındaki bağları güçlendir­mekti. Diğer amacı ise, siyasi rakipleri olan sosyal-demokrat ve sosyalistlere destek veren tabanı onlardan koparmak­tı. 1890’a kadar sosyalistlere karşı olan yasakları genişletti; sosyalist dernekler-partiler kapatıldı ve tekrar kurulmaları yasaklandı.

    Tarihte_Bu_Ay_2
    Hamburg’da bulunan 34 metrelik Bismarck heykeli de şu sıralar Almanya’da tartışma konusu. Liberaller “Alman sömürgeciliğinin simgesi” gördükleri anıtı kaldırmaya çalışıyor.

    5-Gözden ve güçten düşme: Koyduğu yasaklar kendi sonunu da getirecekti

    Bismarck, siyasi kariyeri boyunca farklı rakiplere karşı farklı siyasi partilerle ve grup­larla işbirliği yaptı. Örneğin ulus-devletin egemenliğine karşı bir sorun teşkil ettiğini düşündüğü Katolikler’e ve on­ları temsil eden Merkez Parti’ye karşı politik hayatının başla­rında liberallerle işbirliği yaptı (kulturkampf). Daha sonraki dönemde ise sosyalistlere ve sosyal demokratlara karşı Mer­kez Parti’nin desteğini alamadı. 1888’de yeni imparator 2. Wil­helm, Bismarck’ın dış politika­sından memnun olmadığı için ve kendisini by-pass edebilecek bir figür olduğunu düşün­düğünden onu zayıflatmak istemekteydi. Aynı yıl Bismar­ck, sosyalistleri Alman vatan­daşlığından çıkartacak yasayı meclisten geçirmeyi denedi ama başarılı olamadı. 1890’da ise “Anti-Sosyalist Yasa”nın kaldırılması için yapılan oyla­maya 2. Wilhelm dolaylı olarak destek verdi ve böylece bu yasa 12 yıl sonra rafa kaldırıldı. Parlamentodaki bu mağlubi­yetle ve hemen ardından genel seçimlerde Almanya Sosyalist İşçi Partisi’nin ezici zaferiyle iyice zayıflayan Bismarck’ın şansölyelik kariyeri, imparato­run Leo von Caprivi’yi bu göreve atamasıyla sona erdi.

    Tarihte_Bu_Ay_5
    Bismarck, Papalık ve Almanya’daki Katolik kurumlara karşı da bir mücadele başlatmıştı.
  • Düşünüyordu, demek vardı sansürü aştı, bugüne ulaştı

    Düşünüyordu, demek vardı sansürü aştı, bugüne ulaştı

    17. yüzyıldan itibaren felsefeye ve eğitime damgasını vuran René Descartes, döneminde Katolik düşünce ve hakim sistemin önderleri tarafından yıllarca sansürlendi. Doğa yasalarından astronomiye, biyolojiden ahlak felsefesine, fizik ve matematike kadar çeşitli alanlarda eserler verdi. Doğumunun 428. yılında, büyük bir düşünürün kısa hayat hikayesi.

    René Descartes, Avrupa’da Katolik-Protestan müca­delesinin zirve yaptığı 30 Yıl Savaşları’nın (1618-1648) ger­çekleştiği müstesna bir dönemde yaşadı. Descartes, ortaya attığı düşünceler ve ürettiği bilimsel eserlerle yaşadığı döneme ve sonrasına damga vuracaktı. Yüz­yıllardır üniversitelerde okutulan Aristocu müfredatın yerine yeni bir müfredat oluşturmak gibi id­dialı bir göreve soyunmuştu. Öyle ki kendisiyle birlikte, Kartezyen felsefenin olmadığı bir entelek­tüel tartışma artık düşünülemez hâle gelecekti. Bunda Descartes’ın fikirlerinin ve bilimsel çalışma­larının orijinalliği kadar; episte­molojiden metafizike, biyolojiden ahlak felsefesine, estetikten fizike ve matematikten fizyolojiye bir­çok farklı alanda eserler üretmesi de etkendi.

    Yaşadığı dönemde deist olmakla itham edildi; oysa koyu bir Katolik’ti

    cem_akogul_1

    Descartes, Meditationes de Prima Philosophia in qua Dei existentias et animae immortalitas demons­tratur (Tanrı’nın Varlığının ve Ruhun Ölümsüzlüğün Kanıtlan­dığı İlk Felsefe Üzerine Meditas­yonlar – 1641) başta olmak üzere birçok eserini Tanrı’nın varlığını ve Katolik inancını savunmak için yazdı. Buna karşılık eserle­rinde varoluşu, akılcı ve meka­nik bir anlatımla yorumlaması nedeniyle hem çağdaşları hem de sonraki düşünürler tarafından deistlikle itham edildi veya teolo­jik yorumları o şekilde yaftalandı. Aynı dönemde yaşayan Fransız düşünür Blaise Pascal, “Tanrı’yı dışarıda bırakan, onu sadece dünyayı yaratıp sonra kenara çekilen bir varlığa dönüştüren” felsefeyi ürettiği için Descartes’ı deist olmakla suçlamıştı. Halbuki ömrü boyunca koyu bir Katolik olarak yaşayan ve kendini bu şekilde tanımlayan Descartes, hiçbir döneminde kiliseyle ters düşmek istemedi.

    Önce savaştı, sonra Fransa’da çalıştı; son 2 senesi Hollanda’daydı

    Descartes, Fransa’da daha çok Huguenotlar’ın (Fransız Protes­tan cemaati) kontrolünde olan bir bölgede (Poitou) fakat Katolik bir ailede doğmuştu. Babası dahil olmak üzere ailesinde birçok kişi, üst düzey bürokrat olarak Fran­sa’ya hizmet etmişti. Ailenin, René’nin büyükdedesi olan ko­mutan “Büyük René”den gelme -alt seviye de olsa- bir soyluluk unvanı mevcuttu. Descartes, eği­timini Fransa’da tamamladıktan sonra 1618’de Protestan Hollanda Cumhuriyeti’nin başı Maurits’in yanına paralı asker olarak girdi ve burada aldığı eğitim sonrası subay oldu. Hemen ardından Katolik Bavyera Dükü Maxi­milian’ın komutasına girdi ve Katolik-Protestan mücadelesinin yaşandığı 30 Yıl Savaşları’nın ilk büyük muharebelerinden Beyaz Dağ’da (1620) yine dükün yanın­da yer aldı.

    1628’e kadar çoğunlukla Fransa’da bulunan Descartes, bu tarihten sonra o sıralar altın ça­ğını yaşayan Hollanda’ya geçti. Burada da 1649’a kadar yaşadı ve dönemin ünlü kişileriyle tanıştı/ yazıştı, okullarda ders verdi ve en önemli eserlerini yine Hollanda’da kaleme aldı. 1649’ta ise İsveç Kraliçesi Kristina’in ısrarları sonucu ve bir bilim akademisi kurma teklifiyle, kitaplarıyla beraber İsveç’e geldi. Kraliçe ile anlaşmazlığa düşene kadar onun bilimsel konularda­ki akıl hocası oldu.1650’de ise, çok büyük bir ihtimalle zatürre­den, az bir ihtimalle ise arsenik­le zehirlenerek öldü.

    Şüphe ediyorken, aynı anda varlığımızdan şüphe edemeyiz

    cem_akogul_3
    1637’de Hollanda Cumhuriyeti’nin Leiden kentinde yayımlanan Descar­tes’ın Discours de la Méthode eserinde ilk defa “düşünüyo­rum, öyleyse varım” cümlesi geçmişti.

    Descartes’ın felsefesinin ilk pren­sibi olan “düşünüyorum, öyley­se varım” sözü, yaygın olarak alıntılandığı gibi Latince cogito, ergo sum olarak değil; akademi­den ziyade genele hitap etsin diye yazdığı ve 1637’de yayımladığı Discours de la méthode (Metot Üzerine Konuşma) eserinde Fransızca “Je pense, donc je suis” olarak geçmekteydi. 1641’de Meditationes’te Latince olarak bu ifade geçecek, ardından bu iki eserin bir tür bileşimi olan Latince Principia’da (1644) ego cogito, ergo sum derken, buna “şüphe ediyorken varlığımızdan şüphe edemeyiz” diye ekleyecek­ti. Ölümünden sonra Fransızca yayımlanan Le Recherche de la vérité par la lumière naturelle eserinde Latince olarak dubito, ergo sum, yani “şüphe ediyorum öyleyse varım” diyecek; bunun da aslında cogito, ergo sum ile aynı olduğunu belirtecekti.

    Engizisyon korkusuyla Le Monde adlı eserini yayımlamaktan vazgeçti

    Descartes 1629’da Hollanda’ya yerleştiğinde, Fransa’da Aristo­cu müfredatın yerine geçmesi düşüncesiyle felsefi eseri Le Monde’u (tam ismiyle Traité du monde et de la lumière) hazırla­maya başladı. Kitap büyük ölçüde günmerkezli (heliosentrik-dünya ve diğer gezegenlerin Güneş’in çevresinde döndüğü astrono­mik model) bir bakışaçısına dayanmaktaydı. 1633’te bu eseri tamamladığında, Galileo Galilei 1632’de yayımladığı ve gün­merkezliliği temel alan Diologo eseri nedeniyle engizisyonun hışmına uğrayarak yargılanmış ve ardından evhapsine mah­kum edilmişti. Bunun üzerine Descartes, Katolik Kilisesi ile ters düşme endişesi ve korkusuyla Le Monde’u yayımlamaktan vaz­geçti. Bu eseri yeniden gözden ge­çirip Principia’yı yayımladı (1644) ve Dünya’nın Güneş etrafında döndüğü vurgusunu hafifletti. Le Monde ise orijinal hâliyle ancak ölümünden 14 yıl sonra, 1664’te yayımlanacaktı.

    cem_akogul_2
    Descartes, İsveç’te ölmüş, naaşı ise Adolf Fredrik Kilisesi’nin öksüz/ yetimler mezarlığına defnedilmişti. Bugün Descartes’ın naaşı Paris’te, Saint- Germaines-des-Prés Manastırı’ndaki bir şapelde bulunuyor.

    14. Louis ve Papalık, Kartezyen müfredatı tüm Fransa’da yasakladı

    Descartes’ın İsveç’te ölümü­nün ardından notları, Fransa kralının İsveç’teki temsilcisi Claude Clerselier’ye kaldı. Clerselier, Descartes’ın yazmış olduklarını “kiliseye uygun duruma getirmek için” hayli kırparak yayımladı. Ancak buna rağmen Descartes’ın yapıtları, 1663’te Katolik Kilisesi’nin Index Librorum Prohibitorum’una yani “Yasaklı Kitaplar Listesi”ne girdi. 1671’de ise Fransa’nın mut­lak güce sahip kralı 14. Louis, Başpiskopos Harlay de Champ­vallon’un girişimiyle, Fransa’da Kartezyen müfredattan en ufak bir parçanın dahi öğretilme­sini yasakladı. 1691’de ise yine Champvallon’ın öncülüğünde, Descartes’ın sadece doğa felse­fesi değil metafizik önermeleri de akademide sansürlendi.

    Öksüz/yetim mezarlığına gömüldü. Sonra Fransa’ya getirildi

    Bugün Descartes’ın naa­şı Paris’te, Saint-Germai­nes-des-Prés Manastırı’ndaki bir şapelde bulunuyor. Burası aslında naaşının üçüncü durağı. Descartes, annesinin o henüz bebekken ölmesi, babasının ise evden uzak yaşamı ve ardından başka bir kadınla evlenmesi nedeniyle anneannesinin ya­nında büyüdü (babası Joachim’in 1640’ta ölümü sonrası cenaze­sine katılmamıştı). Kendisinin 1650’deki ölümünden sonra, Adolf Fredrik Kilisesi’nde­ki öksüz/yetim mezarlığına gömüldü. Naaşı bu mezarlıkta 16 yıl kaldıktan sonra, Paris’teki Saint-Etienne-du-Mont Kili­sesi’ne götürüldü. Ardından Fransız Devrimi sonrası 1792’de Panthéon nakledilmek istense de bu gerçekleşmedi. 1816’ya gelindiğinde ise bugünkü yerine taşındı.