Yazar: Cahit İstikbal

  • Montrö Sözleşmesi ve Boğazlar’a takılan Kanal İstanbul lokması

    Kanal İstanbul projesi, Türk Boğazları ile ilgili tartışmaları esas olarak siyasi boyutuyla öne çıkardı. Konunun tarihsel ve stratejik boyutu ise, hangi ortak vücutta yaşadığımızla, memleketimizle ilgili. 1936 Montrö Antlaşması’ndan bugüne Boğazlar’dan geçiş meselesiyle ilgili yaşananları ve aktüel durumu, yıllarca Türk heyetleri içinde uluslararası uzman olarak görev yapan hukukçu, yüksek mühendis, kaptan ve Deniz Emniyet Derneği Başkanı Cahit İstikbal yazdı.

    Gün geçmiyor ki Türk Boğazları, Türkiye gün­demine yahut dünya gündemine bir vesile ile gelme­sin! Aslında Türk Boğazlarının direkt yada dolaylı olarak siyasi arenada çok sık gündem olması 300 yılı aşkın zamandır devam eden tarihsel sürecin kısa bir özetidir.

    Truva savaşlarına kadar za­manı geri alırsak, sözünü ettiği­miz süreci 3500 yıl geriye dahi götürmemiz mümkündür. Daha yakın tarihe göz atarsak, Türk Boğazları 18 Mart 1915’te çağın en büyük donanmasının zorla­yıp da geçemediği stratejik su yolunu anlatır. Öylesine önemli bir su yolu ki, uğruna “ne güneş­ler batmış”, nice fedakarlıklar yapılmıştır. Dünyanın hâkim güçlerini karşı karşıya getir­miş, paylaşılamamış, vazgeçi­lememiştir. Üzerine antlaşma­lar-sözleşmeler imzalanmış; uğruna savaşlar yapılmış; en sonunda 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile bugünkü sakin­liğine ulaşabilmiştir. Boğazlar üzerinden siyasi oyunlar oy­nayan dünyanın büyük güçleri, Atatürk’ün müthiş öngörüsü ve zekası sayesinde, Montrö ile bu hassas dengeyi kabul etmek du­rumunda kalmışlardır.

    Boğazlar’da Yunan kültürü!
    Boğazlar Komisyonu’nun 1925 başlarında “Boğazlar Bölgesi bayrağı” diye göndere çekmeye çalıştığı bayrak: Deniz Tanrısı Poseidon’un çapraz çatılmış üç dişli yabası!

    Montrö’den sonra Boğazla­rın uluslararası bir platformda ilk defa tartışma konusu yapıl­ması, Sözleşmenin imzalanma­sından 43 yıl sonra gerçekleş­miştir. 1979’da İstanbul Boğa­zı’nın hemen girişinde meydana gelen ve dünyanın en büyük tanker kazaları arasında ilk 10 içerisinde sayılan Independen­ta hadisesinden sonra, Türkiye, Boğazlar’dan geçen gemilerden kaynaklanan emniyet risklerini yönetmek amaçlı önlemleri içe­ren Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni Tüzüğü’nün ilk fikirle­ri oluşturmuş ve 90’lı yılların başlarında bu çalışmalar hız ka­zanmıştır.

    Tüzük, 23 Kasım 1993 ta­rihli Resmî Gazete’de yayın­lanmıştır. Türkiye, böylelikle “Trafik Ayırım Düzeni”ni Ulus­lararası Denizcilik Örgütü’ne (IMO) onaylatmak istemiş ve bu amaçla aynı yıl IMO’nun De­niz Emniyeti Komitesi’ne bunu rapor halinde sunmuştur. Ko­nuyla ilgili görüşmeler IMO içe­risinde sürerken, önce, çalışma grubunda Türkiye’nin verdiği orijinal metin üzerinde birta­kım değişiklikler yapılmıştır. Seyir Emniyeti Alt Komitesi, trafik şeması ile birleşik “Kural­lar ve Tavsiyeler” in geliştiril­mesi koşuluyla öneriyi onayla­mıştır. Böylece Trafik Ayırım Şeması, Mayıs 1994’teki Deniz Güvenliği Komitesi’nde benim­senmiş, Kasım 1994’te de uygu­lanmaya başlanmıştır.

    Hollandalı kaptanın getirdiği kural

    Buraya kadar sorun yoktur. An­cak asıl gürültü bundan sonra kopmuştur. Zira kabul edilen metinde, IMO’nun Seyir Emni­yeti Alt Komitesi’nin Hollanda­lı Başkanı Kaptan Lemeijer’in önerisiyle eklenen “Kurallar ve Tavsiyeler” başlıklı bir bölüm vardır. Koşul olarak eklenen bu bölüm, Türkiye’ye “Trafik ayı­rım düzeni içerisinde yer alan keskin dönüşler nedeniyle ken­di trafik şeridinde kalarak sey­retme zorluğu çekebilecek (kar­şı yönden gelen trafiğin geçiş şeridini ihlal edebilecek) büyük gemilerin geçişi esnasında tra­fiğin karşı yönde kapatılabile­ceği” hakkını tanımaktadır. Bu kural, Türkiye’nin kendi yaptığı tüzükte bile yer almayan, Tür­kiye’ye trafiği düzenlerken kar­şı yöndeki trafiği kapatabilme yetkisi veren önemli bir kural idi! IMO görüşmeleri esnasında Kaptan Lemeijer’in önerisiyle bu onaylanmış, ancak sonradan IMO içerisinde kimi üye dev­letlerde “Bunu nasıl yaptık?” pişmanlığı başgöstermişti. Zira Türkiye’nin eline, gemi trafiğini kapatma hakkı veren ve bağla­yıcılığı olan bir koz vermişlerdi.

    Rusya Federasyonu, bu du­rumu farkedip ilk itiraz eden ül­kelerin başında geliyordu. Zira Rusya, Tengiz bölgesinde yeni işletmeye açılan zengin yatak­lardan çıkarılan petrolü Novo­rossiysk ve Odessa limanların­dan tankerlere yükleyerek Türk Boğazları üzerinden dünya pa­zarlarına ulaştırmak istiyordu ve bu kapatmalar tanker taşı­macılığını daha pahalı hale ge­tirecek, ayrıca gecikmelere ne­den olacaktı. Böylelikle IMO’da Türk Boğazları tartışmaları dö­nemi açıldı. Tartışmayı açanlar, “Kurallar ve Tavsiyeler”in ipta­lini talep etmekteydi. Boğaz’da Trafik Ayırım Düzeni’nin tama­men iptal edilmesini; IMO’nun onayını geri çekmesini; Ulusla­rarası Denizde Çatışmayı Ön­leme Tüzüğü’nün 9. Kuralı’nın (Dar Boğazlarda Seyir) uygu­lanmasını talep ediyorlardı. Bu talebi destekleyen ve tartışma­yı açan ülkelerin başında Rusya Federasyonu, Bulgaristan, Yu­nanistan, GKRY ve zaman za­man da Ukrayna yer alıyordu.

    Boğaz’da 27 gün tüten duman 15 Kasım 1979’da ham petrol yüklü bir tanker gemisi ile bir kuru yük gemisinin çarpışması sonucu meydana gelen Independenta faciasında başlayan yangın 27 gün boyunca söndürülememişti.

    1996-1999 arasında zaman zaman çok sert geçen bu tar­tışmalarda ben de Türkiye de­legasyonu içerisinde yer alarak teknik yönden destek vermiş­tim. Sonuçta IMO’da Türki­ye’nin tezleri kabul edildi. Bu­nun sağlanmasında ABD’nin de önemli desteği olduğunu belirtmemeiz gerekir. Bölgede­ki petrolün dünya pazarlarına ulaştırılmasında aslında çıkarı bulunan ABD’nin IMO Heye­ti, başlarda Türkiye’nin tezle­rine destek vermemiş ise de, Türk delegasyonunda yer alan ve Türk Boğazları konusunda uzman üyelerin “Boğazlar’ın bu kadar petrolün taşınmasında emniyetli bir geçiş yolu olmaya­cağı” şeklindeki görüşlerinden etkilenmişler ve petrolün Türk Boğazları yoluyla taşınması ye­rine inşa edilmesi planlanan Bakü-Ceyhan petrol boru hat­tına destek vermeye başlamış­lardı. 1999’da Deniz Emniyeti Komitesi’ne geçici olarak baş­kanlık eden ABD Heyetinden Joe Angelo, kararlı bir şekilde Türk Boğazları tartışmalarının IMO gündeminden çıkarılma­sını talep etmiş; üye devletlerin çoğunluğunun karşısında azın­lıkta kalan itirazcı devletler de fazla ses çıkaramamış ve böyle­likle Türk Boğazları tartışmala­rı IMO gündeminden çıkmıştı.

    Türkiye açısından başarıy­la biten toplantı sonunda, Türk delegasyonu başkanı Büyükelçi Haydar Berk’le Londra Büyü­kelçiliği’nde verilen özel resep­siyonda sohbet ederken, yine heyet üyelerimizden Dr. Nilü­fer Oral ile birlikte hafif şaka yollu kendisine takıldık: “Türk Boğazları konusu bitti; biz de 3 yıldır toplantılara gelip gidiyor­du ki artık gelemeyeceğiz” de­dik. Haydar Bey gülümsemiş ve “Türk Boğazları bu kadar önem­liyken, bu tartışmalar hiçbir za­man bitmez” demişti.

    Montrö Sözleşmesi tek­rar gündeme gelince, aklıma IMO’daki Türk Boğazları görüş­meleri ve bu anılar geldi. Yuna­nistan delegasyonunun “Türk Boğazları” teriminin kullanıl­masına karşı çıkması, buna kar­şı Türkiye heyetinin sözcülü­ğünü yapan Büyükelçi Mithat Rende’nin “Makedonya” demesi üzerine Yunan sözcünün sinir­lenerek masaları yumruklama­ya başlaması gibi görüntüler film şeridi gözümün önünden geçti. Boğazlar tartışmaya açı­lınca neler olabilir, kimler ne­leri söyleyebilir, hangi ülkeler hangi tezleri ileri sürebilir diye tekrar düşündüm.

    Türk Boğazları, tarih boyun­ca olduğu gibi bugün de hem Türkiye ve Karadeniz’e kıyıdaş olanlar başta olmak üzere böl­ge devletleri hem de dünyanın süper güçleri açısından büyük önem taşımaktadır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, bizim açımızdan Boğazlar’ın tapu se­nedidir. 1923 Lozan Antlaşma­sı’ndan 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne kadar geçen sü­rede Türk Boğazları bölgesin­de asker bulunduramadığımızı, bu bölgede her ne kadar başka­nı bir Türk olsa da uluslarara­sı bir Boğazlar Komisyonu’nun görevli olduğunu unutmamalı­yız. O Boğazlar Komisyonu ki, yabancı üyeleri, Türkiye Cum­huriyeti topraklarında uydu­ruk bir bayrağı Boğazlar Bölgesi bayrağı diye göndere çekmeye bile çalışmışlardı. 1925 başla­rında Boğazlar Komisyonu Baş­kanı Vasıf Temel Paşa’nın tüm engelleme çabalarına rağmen yabancı üyelerin desteğiyle, bir “alamet-i farika olmak üzere” Komisyon’a mahsus bir bayrak tespit edilerek toplantıların ya­pılacağı gün Tophane Kasrı’na asılmasına karar verilmiş, Vasıf Temel Paşa’nın gayretleriyle bu bayrağın asılmasına engel olunmuştur. Bayrakta ironik bir şekilde lacivert zemin üstünde Deniz Tanrısı Poseidon’un çapraz çatılmış üç dişli yabası bulunmaktadır. O günlerden, Boğazlar üzerinde tam egemenliğimizi sağlayan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne geldiğimizi unutmamalı; Karadeniz’i bir barış gölü haline getiren bu Sözleşme’ye bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da sahip çıkmalıyız.

    6 ÖNERME – 6 AÇIKLAMA

    Düşülmemesi gereken tuzaklar alınmayacak-alınacak riskler…

    Boğazlar’dan geçiş konusunda, kılavuzluk, geçiş ücreti, geçiş emniyeti, askerî-stratejik önlemler, tanker trafiği ve çevresel etkilere uzanan bir dizi noktada temel açıklamalar…

    1. “Montrö Sözleşmesi elimizi kolumuzu bağ­lıyor, kılavuzluğu zorunlu yapamıyoruz”.

    Dünyada iki tür suyolu vardır: Doğal ve insan yapısı suyolu. İnsan yapısı suyolları veya başka deyişle kanallar, hangi devletin kara ülkesi sınırları içinde iseler o devletin tam egemen­liği altında olurlar; meğer ki o devletler bu egemenliğin kendi rızaları ile kısıtlanmasına izin verdikleri bir uluslararası antlaşmaya imza atmış olmasınlar. Süveyş Kanalı, Korent Kanalı ve Panama Kanalı gibi kanallar bu gibi durum­lara örnektir. Bu kanallara sahip olan devletler, bu su geçitlerinden geçecek gemilere diledik­leri kuralı uygulayabilir, hatta dilerlerse bu geçitleri tamamen de kapatabilirler.

    Doğal su yolları ise farklı rejime tabidir. Bu su yolları, Türk Boğazları örneğinde olduğu gibi tek bir ülkenin karasuları ile çevrelenmiş bile olsalar, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin Boğazlar için getir­diği özel bir geçiş rejimi olan “Transit Geçiş” rejimine tabi olacaklardır; tabii eğer, Montrö Sözleşmesi örneğinde olduğu gibi, bu geçişi düzenleyen özel bir uluslararası antlaşma yoksa. Transit geçiş rejimi, kıyı devletine, kara­sularından geçişi düzenleyen “zararsız geçiş” hakkına kıyasla çok daha kısıtlı haklar verir; denizaltıların geçişinin su altından dahi serbest olması, Boğaz üzerindeki hava sahasının uçuşa açık olması gibi. Ayrıca transit geçişte kıyı devletinin kılavuzluğu zorunlu yapması gibi bir hakkı da sözkonusu değildir.

    Montrö’yü yarın tamamen devre dışı bıraksak dahi, geçiş yapan gemilere uygulaya­bileceğimiz müeyyideler açısından, daha iyi bir durumda olmayacağımız açıktır. Buna kılavuz­luk ve römorkörcülük de dahildir. Montrö’ye karşı bizi kışkırtmak isteyenlerin en çok başvurdukları argüman budur: “Siz Montrö yüzünden kılavuzluğu ve römorkörcülüğü zo­runlu yapamıyorsunuz; Boğazlar’da gemilere gerekli emniyet önlemlerini alamıyorsunuz; bu yüzden Montrö’yü yeniden tartışalım”. Oysa bu bir tuzaktır. Montrö Sözleşmesi kalksa dahi deniz emniyetine yönelik önlemler bakımın­dan uluslararası hukukun bize daha ileri haklar vermediği/vermeyeceği muhakkaktır.

    Öte yandan bir başka önemli husus, Montrö Sözleşmesi’nin 29 maddesinden 22’si­nin askerî gemilerin geçişiyle ilgili olmasıdır. Bu maddeler, Karadeniz’de tonaj ve büyük­lük bakımından sınırsız askerî gemi varlığı bulundurma hakkını kıyıdaş ülkelere münhasır kılmış, Karadeniz’de kıyısı bulunmayan ülke­lerin burada bulundurabileceği toplam filoyu ise azami 45 bin tonla sınırlamıştır. Kıyıdaş olmayan devletlerin hattıharp gemilerini Boğazlar’dan geçirmeleri ve Karadeniz’de bu­lundurmaları ise yasaklanmıştır. Uçak gemileri bu sınıfa dahildir. Dolayısı ile, Karadeniz’in bir barış gölü olarak kalmasında Montrö’nün rolü tartışılmaz. Bir an için Montrö’nün varolma­dığını düşünelim. Karadeniz’de uçak gemileri bulundurmanın nasıl bir yarışa dönüşeceğini ve askerî güç mücadelesinin denizler üze­rinden bu bölgeye nasıl taşınacağını tahmin etmek güç olmayacaktır. Montrö’yü yeniden tartışmaya açmamalıyız; bu ülkemizin çıkarına olmayacaktır.

    2. “Boğaz’dan geçen gemiler üzerinde kont­rolümüz yok, gemiler hiçbir ücret ödemeden geçip gidiyor”.

    Magazin programlarından aklı başında tartışma programlarına kadar dile getirilen bu önerme kesinlikle doğru değildir. Boğazlar’dan geçen gemilerin uymak zorunda oldukları bir­çok ulusal ve uluslararası kural bulunmaktadır. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni Tüzüğü, IMO Kural ve Tavsiyeleri, COLREG, SOLAS gibi uluslararası sözleşmeler bunlardan bazılarıdır. Bugün İstanbul Boğazı’ndan geçmek isteyen bir gemi,

    Türk makamlarına geçişten 48 saat önce bilgi vermekte, geçiş için Türk makamla­rınca sıraya sokulmakta ve uygun görülen koşullarda geçişine izin verilmektedir. Boğaz içerisinde görüş uzaklığı yarım milin altına düştüğünde, Boğaz her iki yönden trafiğe kapatılmaktadır. Akıntının belli bir hızın üzerine çıktığı durumlarda da yine geçiş koşulları ağırlaştırılmaktadır.

    İstanbul Boğazı’ndan geçen bir Rus savaş gemisi…

    Boyu 200 metre üzeri olup tehlikeli yük taşıyan gemiler gece Boğaz’dan geçemez. 300 metre üzeri gemi, hangi tip olursa olsun özel emniyet tedbirleri ile geçebilir. 250 metre üzeri tankerler 2000’li yıllardan bu yana alınan bir emniyet tedbiri gereğince römorkör refakatinde geçebilmektedir. Bu kural mantıklı ve sektörce kabul edilebilir bulunduğu için günümüzde alışkanlık hukuku çerçevesinde oturmuş bir kural olarak yerini almıştır. Bu nedenle İstanbul Boğazı’nda uygulanmakta olan ulusal ve uluslararası mevzuata Alışkanlıklar Huku­ku’nu da (Customary Law) eklemek gerekir.

    Ücret konusuna gelince… Boğaz­lar’dan geçen gemiler, kılavuz kaptan veya römorkör alırlarsa hizmet karşılığı ücret zaten ödemektedirler. Ancak bundan baş­ka, Montrö Sözleşmesi uyarınca ödemek zorunda oldukları sağlık rüsmu ve fener ve tahlisiye rüsumları bulunmaktadır. Bu rüsumlar ile devletimizin elde ettiği gelir, yılda yaklaşık 150 milyon USD civarındadır.

    3. “Fener ve tahlisiye rüsumları Gold Frank üzerinden alınmalıdır”.

    Montrö Sözleşmesi ile rüsumların Gold Frank üzerinden belirlendiği doğrudur. Türkiye, uzun yıllardır (1983’ten bu yana) Boğaz geçiş ücretlerini belirlerken 1 gram altını 2.78 USD, 1 ons altını ise (31.1 gram) 86.38 USD olarak kabul eder. Dolayısı ile ons fiyatının günümüzde 1.750 USD olduğu dikkate alınırsa 20 kat fazla rüsum tahsil edebileceği; bugün elde ettiği 150 milyon USD geliri 3 milyar USD’ye çıkarabileceği şeklinde görüşler de ileri sürülmektedir. Bir başka deyişle, gemi başına bugün öden­mekte olan ortalama 4 bin USD rüsum, gemi başına ortalama 80 bin USD’ye çıkacaktır! Ancak dünya denizcilik endüst­risinden böyle bir geliri sağlık ile fener ve tahlisiye rüsmu adı altında talep etmek, uluslararası hukukun teamül kurallarından olan hakkaniyet (equity) ilkesi ile bağdaş­mayacaktır.

    4. “Boğazlar’dan geçen gemiler kılavuz kaptan almak zorunda değildir”.

    Bu da kısmen doğru, kısmen yanlış bir önermedir. Montrö Boğazlar Sözleşme­si’nin 2. Maddesi, “Kılavuzluk ve römorkör­cülük ihtiyari (isteğe bağlı) kalır” demek­tedir. Ancak bu durum, yine aynı maddede açıklandığı üzere, Boğazlar’dan “uğraksız” geçiş yapan gemiler için geçerlidir. Marma­ra limanları, İzmit Körfezi veya bölgedeki herhangi bir limana giden veya bu liman­lardan kalkıp Boğaz’dan geçen gemiler, bu kural kapsamında değildir. Dolayısı ile bu gemiler zorunlu kılavuzluk rejimine tabidir. Bunlar Boğazlar’dan geçen gemilerin sayı olarak yarıya yakınını oluşturmaktadır.

    5. “Boğaz’dan tanker trafiği her geçen gün artıyor”.

    Boğaz’daki tanker trafiği 2006 ila 2017 arasında geçen 11 yılda artmamış tam tersine sayı bakımından azalan bir eğilim göstermiştir. Dışişleri Bakanlığı verilerine göre, 2006’da İstanbul Boğazı’ndan geçen 10.153 adet tanker 143.452.500 ton tehlikeli yük (petrol ve türevleri) taşırken, 2017’de 8.832 adet tanker ile 146.943.000 ton tehlikeli yük taşınmıştır. Öte yandan genel trafik bakımından, geçen gemi sayı­larında 2006-2020 arasında % 30 civarında bir azalma olmuş; toplam yük miktarında ise % 30 civarında bir artış olmuştur.

    6. “Kanal İstanbul, Montrö Sözleşmesi’ni tartışmaya açar”.

    Bu önerme doğru değildir; ancak tama­men temelsiz de değildir. Özetle söylemek gerekirse, bunun olup olması Türkiye’ye bağlıdır. Ancak Türkiye bunun olmasını is­temese de, Kanal İstanbul’un gerçekleşme­si Türkiye’yi istemeyerek buna sürükleme potansiyeline sahiptir. Öncelikle -yukarıda da açıklandığı üzere- Kanal İstanbul, Türki­ye’nin tam egemenliği altındaki kara ülke­sinde açtığı bir kanal olarak Türkiye’nin tam egemenliği altında, yani yasama, yürütme ve yargı yetkisi altında olacaktır.

    Montrö bakımından bakıldığında ise, “ahde vefa” (pacta sunt servanda) ilkesi uyarınca Türkiye, Montrö’yü dolaylı yoldan delecek girişimlerde bulunmamalıdır. Montrö Sözleşmesi Türkiye’yi bu bakımdan da bağlar. Ancak bunu bir tarafa bıraksak bile, savaş gemileri bakımından Montrö Sözleşmesi’nin 18. Madde’si açıktır. Karadeniz’de kıyıdaş olmayan devletlerin bulundurulabilecekleri tonaj bellidir ve bu gemiler Boğazlar’dan veya İstanbul kana­lından geçerek de gelseler, Tuna Nehri’n­den aşağıya inerek Karadeniz’e ulaşsalar dahi tonaj hesabına dahil olacaklardır. Bu nedenle “İstanbul kanalı kullanılarak Ka­radeniz’e yabancı savaş gemileri çıkabilir” önermesi külliyen yanlıştır.

    Eğer kanal açıldıktan sonra gemiler bu kanala teveccüh göstermezler ve hâlâ İs­tanbul Boğazı’ndan geçmeye devam etmek isterler ise, o zaman Boğazlar’daki trafiği kanala aktarmak isteyen Türkiye’nin ala­cağı doğrudan veya dolaylı yönlendirmeye teşvik işlemleri Montrö’yü aşındıracak ve geçen gemilerin bayrak devletleri bu konu­yu gündeme taşıyabileceklerdir. Montrö ile getirilen geçiş serbestisi ilkesi ister istemez gündeme getirebilecektir.

  • Boğaz’da kaza ve Montrö’yü savunmak

    Anadoluhisarı’ndaki Hekimbaşı yalısına çarpan yük gemisi, Boğazlar’dan güvenli geçiş ve Montrö Sözleşmesi’ni tekrar gündeme taşıdı. Sadece 2017’de, İstanbul Boğazı’nda daha ucuz atlatıldığı için kamuoyunun duymadığı 127 olay meydana geldi! Buna göre İstanbul Boğazı her 3 günde 1 kazayı ucuz atlatmaktadır. Ancak tüm bunlar, çok önemli bir kazanım olan ve gemi geçişlerini düzenleyen Montrö’den vazgeçme anlamına gelmemeli.

    Geçen ay 7 Nisan günü. İstanbul Boğazı’nda sakin bir öğleden sonrası. Vitaspirit adlı dökme yük gemisinin kaptan köşkündeyiz. Serdümen, zabit, gözcü ve tüm dikkatlerini Yeniköy dönüşünü yapmakta olan geminin pruva hareketine vermiş iki kişi daha: Kılavuz Kaptan Harun Dokuz ve Kaptan Edgardo Deseo. Filipinli kaptan ile Türk kılavuz kaptanı buluşturan sebep, geminin İstanbul Boğazı’ndan emniyetli geçişi.

    62.623 ton arpa yüklü gemi, 225 metre boyunda, denizcilerin “supramax” diye adlandırdıkları boyda bir dökme yük gemisi. 12,60 metrelik su çekimi var. Gemi, Boğaz’ın en keskin dönüşü olan 85 derecelik Yeniköy dönüşünü başarıyla gerçekleştirmiş. Kılavuz kaptanlar bilir. Yeniköy dönüşü, akıntının yüksek olduğu bahar aylarında, tüm gemiler için zordur. Ama dökme yük gemileri için daha da zordur. Zamanlama hayati önem taşır. Dümen uygun açıda basılacak ve zamanında karşılanacak ki, gemi, dönüşünü Yeniköy yalıları önünde karaya oturarak tamamlamasın! Her yıl ortalama iki geminin yaptığı gibi…

    Altı dakikada olup biten facia ‘Supramax’ olarak adlandırılan boydaki (225 m) dev dökme yük gemisi Vitaspirit’in Hekimbaşı Yalısı’na çarpması yalnızca altı dakikada gerçekleşti. Hızı 7.5 knots, saatte 8.65 mildi. Geminin düdük çalmasına fırsat dahi olmadı.

    Harun Kaptan, Kanlıca Burnu’nu bordaladıktan sonra gemiyi ağır ağır iskele tarafa doğru döndürmeye başladığında saatler 15:27’yi gösteriyordu. Bu anda beklenmedik bir şey oldu. Dev dökme yük gemisinin köprüüstünü titreten makine uğultusu birden sustu. Pervaneyi döndüren ana makineler stop etmişti. Gemi,Kanlıca’yı geçmiş, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü altına doğru ilerliyordu. Geminin pruvası da ağır ağır iskele tarafına doğru dönmekteydi. Kaptan köşkünde alarmlar çalmaya başladı. Harun Kaptan dümene sancak alabanda komutunu verdi. Ancak pervanesi dönerken dahi zorlukla dümen dinleyen gemi, kıç taraftan gelen 2 knots akıntı ile ve üzerindeki atalet ile 10 knots hızla sürüklenmekteydi. Dümeni dinleyecek hali yoktu. Bu durumda yapılacak tek şey vardı, her iki demiri funda etmek. Kılavuz kaptan kaptana “sancak demiri funda edelim” dedi. Kaptan makine dairesi ile irtibat halindeydi; hem geminin altındaki 65 metre su derinliği onu ürkütüyor hem de her an makinelerin geri geleceğini bekliyordu. Körfez önlerine gelindiğinde saatler 15:31’i göstermekte idi ve iskele tarafa dönüş hızlanmıştı. O esnada Hisar önünde bir teknede Boğaz turu yapanlar, dev bir geminin hızla yalılara doğru ilerleyişini gördüler ve dehşete kapıldılar. Çektikleri videoda attıkları çığlıklar bu dehşetin göstergesiydi. Dev gemi, üzerinde 7,5 Knots hızla, sanki beğenip de özellikle seçmiş gibi, kırmızı renge boyalı güzelim Hekimbaşı Yalısı’na bindirdi. Yalının yan tarafındaki lokantalarda bulunanlar kaçıştı. Gemi düdük bile çalamamıştı. Saat 15:33 idi. Her şey 6 dakika içerisinde olup bitmişti!

    Tarihte yolculuk

    Zamanımızdan 3500 yıl öncesine gidiyoruz şimdi de. Boğaz’ın akıntılı sularında bir tekne ilerlemeye çalışıyor. 25 metre uzunluğundaki bu teknede sancak ve iskele 25’er çifte kürekçi bulunuyor. Kürekçilerin tüm güçleriyle küreklere asılmalarına rağmen akıntıya karşı ilerletemedikleri bu teknenin adı Argo.  Rodoslu Apollonius şöyle yazıyor:

    “Dalgalar dağlar gibi kabarıyor, sık sık bulutların üzerine kadar çıkıyor, teknenin içini dolduracak gibi görünüyordu. Artık hiç kimse ölümden kurtulabileceğini sanmıyordu; çünkü ölüm, geldim dercesine geminin üzerinde ve bulutların içinde dolaşmaktaydı. Dalgalar bu kadar korkunç olduğu halde zeki ve deneyimli bir kılavuz kaptan, Tiphys dümene geçince çabucak uysallaşacaktı”.

    Efsaneye göre, tarihte bilinen ilk kılavuz kaptan da, Argo gemisini selametle Boğaz’dan geçirmeyi başaran Tphyis’tir. “Jason ve Argonotlar” efsanesinin kahramanı Jason, Argos adlı ustanın hiç çürümeyen bir tür ağaçtan inşa ettiği Argo adlı gemisi ile Yunanistan’dan yola çıkıp Kolkhis’e (bugünkü Gürcistan’ı da içine alan Laz Krallığı) giderken, efsaneye göre Altın Post’u elde etmek istiyordu.

    Efsaneler, çoğu zaman özünde bir gerçekten yola çıkarlar. İlyada gibi, Odysseus gibi, yüzyıllar sonra yazıya aktarılmışlardır. Ağızdan ağıza söylenerek kuşaktan kuşağa aktarılırken abartı da değişiklik de olmuştur. İstanbul Boğazı’nın mitolojik ve eski çağlardaki adı olan “Bosporus” da, bir efsaneden gelir. Baştanrı Zeus’un güzel sevgilisi İo’yu, eşi Hera’nın gazabından korumak için ineğe dönüştürmesi… Sonrasında  Hera’nın sineği musallat ettiği zavallı ineğin kaçarken geçtiği vadinin İnek Geçidi anlamında Bosporus (Bous: İnek, Sphoros: Geçit) olarak anıldığı efsanede yer alır. Bu efsanenin gerçekle bağlantısını şöyle kuruyoruz. Laz krallığı Kolkhis, altın üretimi yanında hayvancılıkta da ilerlemişti. Buradan gemilere yüklenen sığırlar bu Boğaz’dan geçerek İstanbul’a getirildiği için geçidin adına İnek Geçidi-Bosporus denilmiş olabilir. Nitekim bugünkü Üsküdar’ın eski adı Damalis olup, antik çağlarda burada bir inek heykelinin yer aldığı bilinmektedir.

    Tarihî yalıya tam isabet! Hekimbaşı Yalısı’nın günümüze gelen, aşı boyalı harem kısmı, yan yana üç ayrı bölümden meydana gelmekteydi. Bu bölümlerden biri üç, biri iki, diğeri tek katlıydı. Üç katlı yapının plan düzeninde, ortada bir sofa ve çevresinde de küçük yüklükler, yanındaki iki katlı bölümün alt ve üst katında üçer pencere bulunmaktaydı ve kazada geminin burun kısmı tam olarak buraya isabet etti.

    Akıntı neden oluyor?

    Görüldüğü gibi, antik çağlardan günümüze, efsane ve gerçeğin birbirine karıştığı zengin bir tarihsel geçmişe sahiptir İstanbul Boğazı. Peki Boğaz’da neden akıntı olur? Boğaz’da iki ana akıntı vardır: Birincisi yüzey akıntısıdır, ikincisi ise yüzeyden 15 metre kadar aşağıda başlayan ve derinliğin izin verdiği ölçüde 45 metre derinliğe kadar etkili olabilen dip akıntısıdır. Yüzey akıntısı genelde Karadeniz’den Marmara’ya doğru iken, dip akıntısı bunun tam tersine, Marmara’dan Karadeniz’e doğrudur.

    Boğaz yalnızca gemi trafiğinin değil, Karadeniz’in üçü büyük pek çok nehirle beslenen sularının da tek çıkış kapısıdır. Karadeniz’e dökülen bu üç büyük nehir, Tuna Nehri, Dinyeper Nehri ve Don Nehridir. Bu üç nehir ve diğerleri, Karadeniz’i sürekli olarak tatlı su ile beslemektedirler. O kadar ki, eğer Boğaz’daki akıntı ve Karadeniz’in yüzey buharlaşması olmasa idi, akan bu nehirler nedeniyle, Karadeniz yılda 30 santimetre kadar yükselecekti. Yine de Karadeniz, su seviyesi olarak Marmara’dan 40 santimetre daha yüksektir. İşte Karadeniz’den Marmara’ya doğru olan yüzey akıntısının ana sebebi de bu yükseklik farklılığıdır. Daha yüksek seviyede olan Karadeniz’in suları, seviyesi daha alçak olan Marmara’ya doğru “akmaktadır”. Buna “boşalma akıntısı” da denilebilir. Bu akıntı, Boğaz’ın orta kesimlerinde daha fazladır, özellikle Kandilli noktasından güneye doğru gidildikçe artar. Kuzeyden Güneye doğru olan bu yüzey akıntısının hızı, Karadeniz’in sularını Boğaz ağzına doğru dolduran kuzey rüzgarlarının etkili olduğu dönemlerde en yüksek düzeye ulaşır. Boğaz suları bu dönemlerde adeta bir nehir gibi akar. Hız saatte 7 Knots’a kadar yükselebilir (1 Knots, saatte 1 mil veya 1.85 km hıza karşılık gelir). Yani Boğaz, yaklaşık 13 kilometre/saat hızla kuzeyden güneye doğru akar.

    Öte yandan, Karadeniz’in tuzluluk oranı, sürekli tatlı su ile beslenmesi ve tuzlu suyun da kısmen yüzey akıntısı ile taşınması nedeniyle, düşüktür. Marmara Denizi, Karadeniz’den yaklaşık iki kat daha tuzludur. Bu aynı zamanda Karadeniz sularının özgül ağırlığının Marmara sularından daha az olduğu anlamına gelmektedir. İki denizin suları arasındaki tuzluluk durumundan oluşan bu yoğunluk farkı, az önce bahsettiğimiz 15 metre derinlikten itibaren başlayan dip akıntısının da nedenidir. Ne var ki, iki deniz arasındaki tuzluluk farkından oluşan bu dip akıntısının ne hızı, ne de debisi yüzey akıntısı kadar büyük değildir.

    Peki bu akıntı rejimi, hiç değişmez mi? Tabii değişir. Öyle ki kuzey rüzgarları bölgenin hakim rüzgarlarıdır ve bu rüzgarlar kuvvetli iken akıntı da şiddetlenir. Öte yandan, daha nadiren olsa da güney rüzgarları ve özellikle Lodos zaman zaman etkili olur ve hepimiz biliriz; İstanbul’da şehir hattı gemilerinin bile seferlerinin iptal edilmesine neden olacak kadar kuvvetli lodos rüzgarları eser.

    Boğaz’da yaşadığımız son kazadan sonra yanlış bilinen pek çok konunun olduğunu farkettim. Bu nedenle, rehber olması açısından, belli başlı sorulara kısa kısa cevaplar vererek, değerli okuyucularımızın, Boğazlar konusu ile ilgili temel bilgi diyebileceğimiz bazı konuları zihinlerinde netleştirmelerini arzu ederim.

    Montrö Sözleşmesi elimizi kolumuzu bağlıyor, kılavuzluğu zorunlu yapamıyoruz. Doğru değil. Dünyada iki tür suyolu vardır: Doğal ve insan yapısı. İnsan yapısı suyolu, hangi ülkenin  sınırları içindeyse ve/veya üzerinde hak sahibi ise, o ülke tam kontrole sahiptir. Süveyş Kanalı, Korent Kanalı ve Panama Kanalı gibi. Bu kanallara sahip olan ülkeler, bu su geçitlerinden geçecek gemilere diledikleri kuralı uygulayabilirler, hatta dilerlerse bu geçitleri tamamen de kapatabilirler.

    Doğal su yolları ise farklı rejime tabidir. Bu su yolları, Türk Boğazları örneğinde olduğu gibi tek bir ülkenin karasuları içerisinde bile kalsalar, gemilerin “masum geçiş hakkı” vardır. Dolayısı ile bu anlamda Montreux’yü yarın tamamen devre dışı bıraksak dahi, geçiş yapan gemilere uygulayabileceğimiz müeyyideler açısından daha iyi bir durumda olmayacağımız açıktır. Buna kılavuzluk ve römorkörcülük de dahildir. Montreux’ye karşı duranların en çok başvurdukları argüman budur: “Siz Montrö yüzünden kılavuzluğu ve römorkörcülüğü zorunlu yapamıyorsunuz; Boğazlar’da gemilere gerekli emniyet önlemlerini alamıyorsunuz; bu yüzden Montrö’yü yeniden tartışalım”. Oysa bu bir tuzaktır. Mevcut uluslararası kurallar ve anlayış uyarınca uluslararası trafiğe açık doğal suyollarında “masum geçiş”e müdahale edilemez. Oysa Montreux Türkiye’ye, bu mevcut durumdan daha ileride haklar vermektedir. Antlaşmanın 29 maddesinden 22’si askerî gemilerin geçişiyle ilgilidir. Bu maddeler, Karadeniz’de sınırsız askerî gemi varlığı bulundurma hakkını kıyıdaş ülkelere münhasır kılmış, Karadeniz’de kıyısı bulunmayan ülkelerin burada bulundurabileceği toplam filoyu ise 45 bin tonla sınırlamıştır. Bu bakımdan kıyıdaş olmayan devletlerin Karadeniz’de uçak gemisi bulundurması da imkansızdır. Dolayısıyla Karadeniz’in bir barış gölü olarak kalmasında Montreux’nün rolü tartışılmaz.

    Boğaz’dan geçiş hakkı İstanbul Boğazı, gemilerin geçiş hakları bakımından Suveyş Kanalı, Korent Kanalı, Panama Kanalı gibi kanallardan ayrılıyor. Doğal suyollarında, gemilerin “masum geçiş hakkı” bulunuyor ve bu yönetmelik suyolu bir ülke karasınırlarında başlayıp bitse dahi onu ‘uluslararası’ kabul ediyor.

    Bir an için, Montreux’nün varolmadığını düşünelim. Karadeniz’de uçak gemileri bulundurmanın nasıl bir yarışa dönüşeceğini ve askerî güç mücadelesinin denizler üzerinden bu bölgeye nasıl taşınacağını tahmin etmek güç olmayacaktır. Üstelik, Montreux Sözleşmesi ortadan kalksa bile, biz yine de kılavuzluk ve römorkörcülüğü mecburi hale getiremeyeceğiz! Montreux’yü yeniden tartışmaya açmamalıyız; bu ülkemizin ve insanımızın çıkarına değildir.

    Boğaz’dan geçen gemiler üzerinde kontrolümüz yok. Bu da gerçeklerle uyumlu bir yaklaşım değil. Boğazlar’dan geçen gemilerin uymak zorunda oldukları bir çok ulusal ve uluslararası mevzuat var. Montreux Boğazlar Sözleşmesi, Türk Boğazları Deniz Trafik Düzeni Tüzüğü, IMO Kural ve Tavsiyeleri, COLREG, SOLAS gibi uluslararası sözleşmeler, bunlardan bazılarıdır. Bugün İstanbul Boğazı’ndan geçmek isteyen bir gemi, Türk makamlarına geçişten 48 saat önce bilgi vermekte, geçiş için Türk makamlarınca sıraya sokulmakta ve uygun görülen koşullarda geçişine izin verilmektedir. Boğaz içerisinde görüş uzaklığı yarım milin altına düştüğünde, Boğaz her iki yönden trafiğe kapatılmaktadır. Akıntının belli bir hızın üzerine çıktığı durumlarda da yine geçiş koşulları ağırlaştırılmaktadır. Boyu 200 metre üzeri olup tehlikeli yük taşıyan gemiler, gece Boğaz’dan geçemez. 300 metre üzeri gemi hangi tip olursa olsun özel emniyet tedbirleri ile geçebilir. 250 metre üzeri tankerler 2000’li yıllardan bu yana alınan bir emniyet tedbiri gereğince römorkör refakatinde geçebilmektedir. Bu kural mantıklı ve sektörce kabul edilebilir bulunduğu için, günümüzde alışkanlık hukuku çerçevesinde oturmuş bir kural olarak yerini almıştır. Bu nedenle İstanbul Boğazı’nda uygulanmakta olan ulusal ve uluslararası mevzuata Alışkanlıklar Hukuku’nu da (Customary Law) eklemek gerekir.

    Boğazlar’dan geçen gemiler kılavuz kaptan almak zorunda değildir. Bu da kısmen doğru, kısmen yanlış bir önermedir. Montreux’nün 2. Maddesi, “Kılavuzluk ve römorkörcülük ihtiyari (isteğe bağlı) kalır” demektedir. Ancak bu durum, yine aynı maddede açıklandığı üzere, Boğazlar’dan “uğraksız” geçiş yapan gemiler için geçerlidir. Marmara limanları, İzmit Körfezi veya bölgedeki herhangi bir limana giden veya bu limanlardan kalkıp Boğaz’dan geçen gemiler, bu kural kapsamında değildir. Dolayısıyla bu gemiler zorunlu kılavuzluk rejimine tâbidir. Boğazlar’dan geçen gemilerin sayı olarak yarıya yakınını oluşturmaktadırlar.

    Boğaz’daki tanker trafiği her geçen gün artıyor. Boğaz’dan geçen tanker trafiği 2006 ile 2017 yılı arasında geçen 11 yılda artmamış tam tersine sayı bakımından azalan bir eğilim göstermiştir.  Dışişleri Bakanlığı verilerine göre, 2006’da İstanbul Boğazı’ndan geçen 10.153 adet tanker 143.452.500 ton tehlikeli yük (petrol ve türevleri) taşırken, 2017’de 8.832 adet tanker ile 146.943.000 ton tehlikeli yük taşınmıştır.

    Anadoluhisarı ile Kanlıca arasında 1850 tarihlerinde harem ve selamlık olarak yapılmış olan Hekimbaşı Yalısı; İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasında Beykoz Anadoluhisarı ile Kanlıca arasında bulunuyor. Vitasprit, kılavuz kaptanlarca “boğazdan geçişin en zor olduğu yer” olarak bilinen Yeniköy dönüşünü başarıyla geçti fakat birkaç dakika sonra motorunun durması nedeniyle yalıya çarptı.

    M/V Vitaspirit adlı geminin yapmış olduğu kaza, halkımızın dikkatini haklı olarak İstanbul Boğazı’nın güvenliğine yöneltmiştir. Risk, kaza olasılığı ile kazanın sonucunun çarpımından ibarettir. Bu şekilde hesaplanır. Bunun sonucunda da risk kabul edilebilir veya kabul edilebilir değildir denilir. Buna göre, İstanbul Boğazı’nda kaza olasılığı yüksektir. 2017 içerisinde İstanbul Boğazı’nda Vitaspirit kazasına benzeyen ancak daha ucuz atlatıldığı için kamuoyunun duymadığı 127 olay meydana gelmiştir. Bunlar çatma, çarpışma, temas, karaya oturma makine arızası gibi olaylardır. Buna göre İstanbul Boğazı her 3 günde 1 kazayı ucuz atlatmaktadır. Son kazanın ışığında yapılacak bir yeniden değerlendirme sonucunda şu söylenebilir ki, İstanbul Boğazı’nda risk henüz tolere edilebilir boyuta çekilememiştir. Bunun için ilave bazı önlemler gerekmektedir. Bunlar arasında en önemlisi, Deniz Emniyet Derneği’nin de önerdiği gibi, Boğaz’da belli bölgelerde arıza veya dümen dinleme güçlüğü çeken gemilere hemen müdahale edebilecek yüzer-gezer römorkörlerin hazır bulundurulmasıdır.

    Montrö Boğazlar Sözleşmesi, bizim açımızdan Boğazlar’ın tapu senedidir. 1923 Lozan Antlaşması’ndan 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne kadar geçen sürede bu bölgede asker bulunduramadığımızı unutmamalıyız. O Boğazlar Komisyonu ki, yabancı üyeleri Türkiye Cumhuriyetitopraklarında uyduruk bir bayrağı Boğazlar Bölgesi bayrağı diye göndere çekmeye bile çalışmışlardı. 1925 başlarında Boğazlar Komisyonu Başkanı Vasıf Temel Paşa’nın tüm engelleme çabalarına rağmen komisyonun yabancı üyelerin desteğiyle, bir “alamet-i farika olmak üzere” komisyona mahsus bir bayrak tespit edilerek toplantıların yapılacağı gün Tophane Kasrı’na asılmasına karar verilmiş, Vasıf Temel Paşa’nın gayretleriyle bu bayrağın asılmasına engel olunmuştur. Bayrakta ironik bir şekilde lacivert zemin üstünde Deniz Tanrısı Poseidon’un çapraz çatılmış üç dişli yabası bulunmaktadır. O günlerden, Boğazlar üzerinde tam egemenliğimizi sağlayan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne geldiğimizi unutmamalı, Karadeniz’i bir barış gölü haline getiren bu sözleşmeye bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da sahip çıkmalıyız.

    Deniz Tanrısı Poseidon’un çapraz çatılmış üç dişli yabası, Montrö yürürlüğe girmeden önce “Boğazlar Bölgesi bayrağı” olarak kullanılıyordu.

    2018

    Troia yılı ve etkinlikler

    Beş bin yıllık mazisiyle dünya tarihinin belki de en meşhur kültürel mirası olan Troia, yedi kıtaya yayılarak tarihin akışını değiştiren Büyük İskender, Julius Sezar, Fatih Sultan Mehmet ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk gibi büyük komutanlara ilham vermiş bir destan.

    2018, Troia’nın UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne girişinin 20. yıldönümü ve “Avrupa Kültür Mirası Yılı” olması sebebiyle Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından da “Troia Yılı” ilan edildi. Bu yıl içerisinde başlayan tanıtım toplantıları, çeşitli kültür ve sanat etkinlikleri, eğitim ve spor faaliyetleri, Troia’nın hem daha nitelikli hem de çok dahainsanaulaşacakşekilde anlatılmasını, gösterilmesini hedefliyor.

    Troia’nın tanıtılması kapsamında bugüne kadar İstanbul, Madrid, Berlin, Bükreş, Sidney ve Katar’daki fuarlarda yoğun ilgiyle karşılaşıldı. Ayrıca gerek “Anadolu Ateşi” gösterileri gerekse “Troia’dan Anadolu’ya Tarihin İzinde Sürüyoruz” temalı Çanakkale Bisiklet Festivali önemli ölçüde bir katılım yarattı.

    Ülkemizin Troia temalı tanıtımı ve çeşitli projelerin hayata geçirilmesiyle, hem son zamanlarda turizmi etkileyen olumsuzlukların giderilmesi hem de Çanakkale’nin yakın geçmişimizdeki tayin edici savaşın yanısıra tarihî ve kültürel mirasıyla da bilinmesi amaçlanıyor. 2018’in Troia Yılı olarak ilan edilmesini sağlayan Çanakkale Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Üyesi Ahmet Çelik, Çanakkale Turistik Otelciler Derneği Başkanı Armağan Aydeğer’in başlattığı girişim; valiliğinin destekleri ve belediye ile sivil toplum kuruluşlarının işbirliğiyle kurulan Troya 2018 komitesi önderliğindeki etkinliklerle yıl boyunca sürecek. Troia Müzesi’nin açılışının da en geç Ağustos ayında gerçekleşmesiyle, bugün dünyada 52 farklı müzede sergilenen Troia eserlerinin ait oldukları yere dönmeleri yolunda önemli bir zemin sağlanacak.

    (Onur Akgül).