Yazar: Bingür Sönmez

  • Yıllarca esareti yaşadılar dönüp istiklal için savaştılar

    Yıllarca esareti yaşadılar dönüp istiklal için savaştılar

    1.Dünya Savaşı’nın başında girişilen Kafkas Harekatı, Türk Ordusu’na ve sivil halka büyük bir yıkım getirecekti. Sadece şehitler değil, esir düşen askerler ve esarete götürülen çoluk-çocuk siviller de yıllarca vatanlarına dönemedi. Evlerine dönebilen askerler ise, bu defa ülkeyi işgalden kurtarmak için İstiklal Harbi’nin kahraman neferleri olacaklardı.

    Literatürdeki ismi “Sarıka­mış Meydan Muharebesi ve çevirme manevraları” olan vuruşmalar 22 Aralık 1914 – 05 Ocak 1915 arasında 15 gün sürmüştür ama; Kafkasya cep­hesi 1. Dünya Savaşı’nın başından sonuna kadar 4 yıl boyunca sıcak savaşın en kritik coğrafyaların­dan biri olmuştur. Bu 4 yıl boyun­ca verilen şehit ve esir sayısıyla, yaşanan trajedinin detayları yıllarca konuşulmamıştır.

    15 günlük muharebelerde şehit sayısı 55 bin civarındadır. Kafkas cephesindeki toplam zayiat (şehit, yaralı, esir… savaş­dışı kalanlar) ile sivil kayıpların toplamı ise 150 binin üzerindedir.

    Sarıkamış-Kafkas cephesi, erken cumhuriyet döneminde Mareşal Fevzi Çakmak’ın konferansları dışında pek gündeme gelmedi. Uzun bir suskunluk döneminden sonra ise sade­ce şehitler konuşuldu; esirler anlaşılmaz bir şekilde unutuldu. Kaç esir gitti, kaçı asker kaçı sivil idi, hangi esir kamplarında kaldılar, esir kamplarında yaşam standartları ne idi, kimler esir kamplarında yaşamını yitirdi, kimler dönebildi… Kesin bilgiler yoktur. Subayları takip etmek kısmen mümkün ise de, er ve sivil esirlerin durumu bugün bile tam bir meçhuldür. Esir kamp­ları hakkında ilk tez çalışmasını yapan rahmetli Cemil Kutlu’nun verdiği bilgiler ile yetinirken, son yıllarda Alfina Sigbetulina, Esin Güven ve Tülin Uygur’un değerli araştırmaları-yayınlarıyla gerçe­ğe biraz daha yaklaşabildik.

    1Dunya_Savasi_1
    Vladivostok’ta Türk esirler. (William C. Jones Koleksiyonu)

    Cemil Kutlu tarafından 1997’de yapılan ilk bilimsel çalışma “1. Dünya Savaşı’nda Rusya’daki Türk Savaş Esirleri ve Bunların Yurda Döndürül­meleri Faaliyetleri” adlı doktora tezinde; “3 yaşındaki çocuk ve 80 yaşındaki ihtiyarlar da dahil, kadın-erkek Türkler tutuklana­rak Sibirya’nın muhtelif köşele­rine sürülmüştür” cümlesi yer almaktadır. Savaşın bitiminde, 6 Mart 1918’de Batum’dan Trab­zon’a dönenleri taşıyan vapurda “esirlerin 65’i, 15 yaşından küçük çocuk” olması Ruslar için gerçek bir utanç vesilesidir; demek ki bu çocuklar esarete düştüklerinde 10 yaşlarındalardı.

    En büyük sorun, bu esirlerin ne kadarının asker ne kadarının yöreden toplanan (Erzincan dahil olan bölge) masum siviller oldu­ğunu bilemememizdir. Moskova Büyükelçisi Galip Kemâli (Söyle­mezoğlu), 1918’de Bakanlık’tan aldığı bir telgrafa cevap olarak “Rusya’da bulunan 40 bin savaş esiri ile 100 binden fazla olduğu iddia edilen sivil esirlerimizin durumu her türlü tasavvurun ötesinde elem verici bir hâldedir” yazmıştır (Hariciye Hizmetinde Otuz Sene, 1892-1922, 1950, s.450).

    Verilen tüm bu rakamlar Sibirya gibi bir coğrafyada ve Bolşevik Devrimi sonrasındaki kaos ortamında ulaşılabilen kamplarda tespit edilen ve o sıra­da hayatta olan esirlerin sayısıdır. Yücel Yanıkdağ’a göre “Osmanlı esirlerinin en az %27’si nakil sırasında”, %43’ü de esaretleri sırasında yaşamını yitirmiştir” (Millete Deva Olmak. Osmanlı Savaş Esirleri, Tıp ve Milliyetçilik, 1914-1939, Tarih Vakfı Yurt Yayın­ları, 2014, s.31).

    1Dunya_Savasi_2
    Esaretten dönen subaylara ülkeye giriş noktalarında doldurtulan “sualler varakası” (sorgu tutanağı).

    Yusuf Akçura, 1917 yaz sonla­rında Osmanlı Kızılay Derneği delegesi olarak Almanlar’ın Osmanlı vatandaşı esirlere de kendi esirlerine sağladıkları kolaylıkları sağlamaları için anlaşma yapmıştır. Sevkiyatın başlamasından 2-3 ay sonra Al­man komisyonlarının sözlerinde durmadığı anlaşılmış verilen paralar da boşa gitmiştir. Akçura, Almanlar’ın “Osmanlı esirlerine harcamada bulunulmaması” talimatı verdiğini yazar.

    1Dunya_Savasi_3

    Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra Ankara Hü­kümeti, Rusya’daki Türk esirler konusuna özel bir önem verdi. Sovyetler’le dostluk ilişkileri çerçevesinde, savaş esirleri hususu da önemli müzakere konularından biri oldu. Ankara Hükümeti 16 Mart 1921’de Mos­kova’da Sovyet Rusya ve 17 Eylül 1921’de Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile “Esir Mübadele Sözleşmesi” imzaladı. Bu anlaş­ma ile Sovyetler, bütün asker ve sivil esirleri en kısa zamanda iade etmeyi taahhüt ediyordu. Hiçbir parasal varlığı olmayan Ankara Hükümeti’nin yaptığı bu millet­lerarası anlaşmaların insani ve hukuki değeri ortadadır.

    Mustafa Kemal tarafından 1921’de görevlendirilen Burdur Milletvekili İsmail Suphi (Soysallıoğlu), Buhara’ya gitmiş; Rus­ya’nın çeşitli yerlerine dağılmış olan tutsak askerlerin anayurda dönmelerini sağlamakla bizzat ilgilenmişti (Raci Çakıröz, Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl, Belge Yayınları, 1990, s.47-97).

    Vladivostok limanında biriken esirlerin Türkiye’ye dönüşü ancak 1921’de Türk Kızılay Cemiyeti’nin Japon Kızılhaçı’na para göndermesi ile sağlanan bir vapur (Heimei-Maru) ile müm­kün olabilmiştir. Esaretten dö­nebilen subayları ise bir sürpriz beklemektedir: Ya baştan emekli edilmişlerdir (İhsan Paşa, Arif Baytın…) veya Divan-ı Harp’te yargılandıktan sonra emekli edilmişlerdir (Kaymakam Şerif İlden…).

    Türkiye Büyük Millet Meclisi İcra Vekilleri Heyeti’nin 15 Mart 1923 tarihli toplantısında alınan karar ise şöyledir: “Türkiye Bü­yük Millet Meclisi İcra Vekilleri Heyeti, antlaşma ile birbirine bağlı iki komşu devletin esirle­rinin (gerek Bakü’den gerekse geniş bir alan olan Rusya’nın iç mıntıkalarından gelecek esirlerin) müreffehen sevkiyat­ları hususunun gereğinin acilen yerine getirilmesini ve neticenin bildirilmesini rica ederim” (İcra Vekilleri Reisi Mustafa Kemal).

    Prof. Dr. Nuri Köstüklü’nün yaptığı çalışmaya göre; bu dö­nemde 25 bin civarında esirin yurda dönüşünün sağlandığı anlaşılmakla birlikte, 40 bin civarında Türk esirin akıbeti kesin olarak bilinmemektedir. Bu esirlerden izi kaybolup oralarda evlenip yerleşenler; bir iş bulup hayatını sürdürmeye çalışanlar, başka ülkelere geçebilenler ol­duğu gibi hayatlarını kaybetmiş olanlar da vardır. Cemil Kutlu’ya göre asker esirlerden ancak 20- 25 bin kadarı Türkiye’ye döne­bilmiştir (Benim ailemden de Bardız köyünden (Erzurum-Şen­kaya) sivil esir olarak götürülen 25 aile büyüğünden ancak 12’si geri dönebilmiş, 1 kişi ise orada kalmıştır.

    Genç Cumhuriyet 7 Mart 1926’daki bir yasa çıkararak, elçilik ve konsolosluklar aracılı­ğıyla Sovyetler’de kalan esirleri­mizin yurtlarına dönebilmelerini sağlamaya çalışmıştır. Ülkenin o yokluk zamanlarında bile her fırsatta Kafkas cephesi esirleri­ne sahip çıkması büyük bir vefa örneğidir.

    Esirlerimiz hakkında ne kadar yazsak azdır. Esaret hayatının dayanılmaz zorluklarından, salgın hastalıklardan, açlıktan ve gördükleri zulümlerden kurtulup harap olmuş köylerine dönmeyi başaran esirlerimizin pek çoğu; memleketlerine gelme sevinci­ni yaşamaya doyamadan, birer deneyimli asker olarak Anado­lu’ya geçip savaşmakta tereddüt etmemiş; genç Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Mustafa Ke­mal’in hassasiyetini karşılıksız bırakmamıştır.

  • Kafkasya esir kampından entelektüel çığlık: Vâveyla

    Krasnoyarsk esir kampında bulunan Türk subayların 1915-1918 arasında elle hazırlayıp arkadaşlarına sundukları Vâveyla dergisi, hem tutsaklığa başkaldırı hem de vatan-aile bağlarını sağlam tutma girişimiydi. 1921’de bir mucize sonucu Türkiye’ye getirilen, ancak yakın zamanda bugünkü Türkçeye aktarılan 1.348 sayfalık benzersiz koleksiyonun öyküsü.

    Birinci Dünya Savaşı sırasında esir düşen Türk askerleri, esir kamplarındaki kısıtlı imkanlara ve zor şartlara rağmen hayatta kalmaya çalıştılar. Bir gün tekrar evlerine dönme umudu onları hayata bağladı; günlük uğraşlarla beden ve ruh sağlıklarını korumak için mücadele ettiler. Bu uğraşılardan biri de, esir kamplarında “gazete/dergi çıkarmak” ve arkadaşlarının okumasını sağlayarak vatan ve aile bağlarını canlı tutmaktı.

    Doğal olarak “basılması” mümkün olmayan bu gazete/ dergiler tek nüsha olarak elle hazırlanıyor; kalemle yazılıyor-çiziliyor ve esirlerin teker teker okuması için uğraşılıyordu.

    1.Dünya Savaşı’nda Sarıkamış-Kafkas cephesinde savaşan askerler arasında esir düşenler, Sibirya’da Krasnoyarsk, Omsk, Vladivostok, Irkutsk, Vetluga kamplarında tutuldular. Kalınan yerler Vetluga gibi müstakil büyükçe evler, boş depo gibi metruk mekanlardan oluşabildiği gibi, Krasnoyarsk gibi yüksek tahta barikatlarla çevrili “kampüs”ler de vardı.

    Krasnoyarsk kampında esirlerin çoğunluğu kurmay subay, harita mühendisi, ziraat mühendisi, doktor, öğretmen gibi özel yetişmiş ve dil bilen çok eğitimli askerlerdi. Cemil Kutlu’nun “Krasnoyarsk’ın Ölüm Kampından Yatılı Üniversiteye Dönüşmesi” adlı makalesinde belirttiği (Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi (TAED), 2007, sayı: 32, sayfa: 253) gibi, “esir kampı değil de yatılı bir üniversite”ye dönüşen kampta, bir gazete çıkarma ihtiyacı da hissedilmişti (Bu kamptaki Türk subaylar sadece gazete çıkarmamış, kampta bulunan Alman, Avusturyalı, Macar esirlerden dil de öğrenmişler; Türk erlere de okuma-yazma öğretmişlerdir. Ayrıca spor kulüpleri kurmuşlar, müzik grupları organize edip tiyatro faaliyetlerinde bulunmuşlardır; bkz: “Tutsaklığa karşı, sanat ve kültürle direndiler”; Bingür Sönmez; #tarih sayı: 103).

    BingurSonmez-1
    Krasnoyarsk esir kampındaki Türk subayların hazırladığı Vâveyla dergisinin tüm sayfaları dönemin bir alışkanlığı olarak iki sütun şeklinde hazırlanmış, sayılar sonradan ciltletilmiştir.

    Eylül sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Sarıkamış-Kafkas cephesinde hainler ve işbirlikçiler geçidi

    1914’te, 1. Dünya Savaşı’nın hemen başındaki Sarıkamış Harekatı’nın başarısızlıkla sonuçlanması, 1917’ye kadar süren Rus karşı saldırısı ve Kuzeydoğu Anadolu’nun işgaliyle sonuçlanmıştı. Bu süreçte esir düşen, esir kamplarına gönderilen askerler kadar, Ruslar hesabına çalışan ihbarcıların marifetiyle hayatları karartılan binlerce sivil de vardı.

    Bardız (Gaziler) -Erzurum köyünden esarete götürülen, Harkov esir kampından firar edip köyüne dönünce, muhtarın Ruslara ihbar etmesi üzerine tekrar esarete gönderilen Kara Hasan dedemin anısına…

    Her savaşta firarlar ol­muştur. Açlık, soğuk ve korku başlıca nedenler­dir ama, bir de kendisini savaşdı­şı yapabilmek için sebep yaratma girişimleri vardır. Mülazım Ah­met (Göze) Efendi’nin anılarında (Rusya’da Üç Esaret Yılı – Bir Türk Subayının Hatıraları, Ergun Göze, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1991, s.51-52) bu hadiselerinden birine tanıklık ederiz. Binbaşı İbrahim Bey 1. Dünya Savaşı’nın hemen başında, Köprüköy Muharebeleri (2 Kasım-16 Kasım 1914) sırasında sağ el işaret parmakları kopan bazı askerlerin viziteye çıkması karşısına şaşırıp kalır. 9 erin işaret parmağı birinci boğumdan kopmuştur ve yara etrafında taze barut izi vardır. Bu askerler cepheden gönderilme amacı ile kendi tüfeklerinin kurşunu ile parmaklarını koparmışlar­dır. Durum açığa çıkar. Ağıllı köyünden Ali’nin aklına uyan erler divan-ı harbe çıkarılır. Ali ağlamaya-yalvarmaya başlar ama sonuç değişmez: Ali kurşu­na dizilir, diğerleri cephenin en tehlikeli kısmına gönderilir.

    resim_2024-09-01_010706738
    Sibirya esir kamplarındaki anıları kitap olarak da basılan Dr. Yusuf İzzettin.

    17 Kasım 1914’te 11. Kolordu, Aras’ın kuzeyinde düşman mev­ziinin 3 km.’lik bir kısmına girer; Azap’ın doğu ve kuzey sırtlarına, Zeki Bey Tepesi’ne hâkim olur. Ancak Rusların cepheye yeni gelen 1. Plaston Tugayı taarruz ederek 33. Tümen’i (11. Kolordu içinde) geri atar. Düşmanın bu başarısını, tümenden firar eden 30 kadar Ermeni askerin Ruslara sığınarak kuvvetlerimiz hakkın­da verdikleri istihbarat sağla­mıştır (Sarıkamış Kafkas Cephesi, Bingür Sönmez, Tarihçi Kitabevi, İstanbul 2022, s.180).

    Ştanka Bey Müfrezesi ve Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri 1915 Ocak başlarında Artvin ve Boçka’ya çekildikleri sırada, bu­lundukları mevkide sebat ederek Ruslara çok sayıda telefat verdir­mişlerdi (ATASE, BDH, K. 128, D: 634, F: 19). Aynı tarihlerde Rusya yararına çalışan ve Ştanka Bey’i vurmak isteyen üç Kürt casus tevkif edilmiş ve divan-ı harp ka­rarı ile asılarak idam edilmişlerdi (Harp Ceridesi-1. Dünya Savaşı’n­da Kafkas Cephesi, Hatice Yalçın, Yüksek Lisans Tezi, Gaziosman­paşa Üniversitesi, Tokat, 2008, s.113). Yine bu müfrezede görevli gönüllüler arasında iyi Rusça bi­len Canbolat isimli şahıs, Ruslara iltica ederek düşman topçularına kılavuzluk yapmış; Türk müfreze karargahının bombalanmasını sağlamıştı.

    Sarıkamış seferinin büyük bir yenilgi ile sonuçlanmasının ardından Ruslar 1915 boyunca karşı saldırı için hazırlandılar ve hazırlıklarını tamamladılar; hedefleri artık direkt Erzurum Kalesi’ydi. Türk ve Rus kuvvetleri aşağı yukarı aynı sayıda idiler (Ruslar 70.000, Türkler 65.000). Ancak Rusların 230, Türklerin 100 topu bulunuyordu.

    Rus Kafkas Ordusu’nun ko­mutanı Nikolay Yudenic’in emri ile nihai Rus taarruzu, 11 Şubat gecesi kar fırtınası esnasında top ateşi desteğiyle başladı. Erzurum Kalesi sabit, eski, kısa menzilli, ağır atışlı topların yetersiz des­teğiyle etkin bir direniş sergile­yemiyordu. Yudenic’in emri ile kesintisiz, gece-gündüz 4 gün süren yoğun çatışmalar sonrası 16 Şubat sabahı Erzurum kalesi teslim oldu (Nikolai Nikolayevich Yudenich, özel tercüme Yasin Tunç, s.412).

    resim_2024-09-01_010719090
    Yenilgi, esaret ve soğuk… Sibirya’nın İrkutsk bölgesindeki Türk esirleri.

    1. Savaş sırasında Erzurum’da görevli Dr. Nâzım Bey, Rusların Erzurum’a saldırdıkları sırada yaşanan bir ihaneti anılarında şöyle anlatmıştır: “3 Şubat 1916 günü ağır topçu subayı Trabzon­lu Üsteğmen Rifat, atlı olarak, nöbetçilerin dalgınlığından yararlanarak Nebihanlar’dan Ruslar tarafına kaçtı. Erzurum’da hazırlanmış mevziideki topçu­nun durumunu çok iyi bilen bu subay, Rusların taarruzunda Rus topçusunun tanzim ve tesir ateşinin yapılmasında yardımda bulunarak büyük bir ihanetin unsuru olmuştur”. Mehmet Fuat Efendi, 22 Şubat’ta esarete düş­tüğü zaman bu kişiyi Hasanka­le’de Rus kıyafeti ile görmüştür. General Maslofski de bu kişiden bahsetmektedir: “Ateşi tashih etmek (düzeltmek) için General Vadin’in emrine, hücuma mü­başeretten (başlamadan) birkaç gün evvel bize teslim olan Erzu­rum kale topçusuna mensup bir Türk zabiti verilmişti” (Kayserili Mustafa Remzi Bey’in Hatıraları, Balkan-Sarıkamış Günlüğü, Hüseyin Cömert, Mazaka Yayı­nevi, Ankara 2013, s.23; Kibrit Kutusundaki Sarıkamış-Sibirya Günlükleri (1915-1918), M. Fuad Tokad, Haz: Jack Snowden, Timaş Yayınları, İstanbul 2010, s.72; General Maslofski’nin Umumi Harpte Kafkas Cephesi, Eserin Tenkidi, çev: Mütekait Kaymakam Nazmi, Ankara Genelkurmay Matbaası, Ankara 1935, s.339).

    Aynı bilgiler, Başkatipzade Teğmen Ragıp Bey’in anılarında da geçmektedir (Yaşam Öyküm, Kayserili Başkatipzade Teğmen Ragıp Bey’in Eğitim-Savaş-Tut­saklık-Kurtuluş Anıları, Ahmet Emin Güven, Dizayn Ofset, Anka­ra 2003, s.101-102). Bakü’de bu­lunduğu süre içinde bu hain Türk zabitinden şüphelenen Azer­baycan Millî Şurası Özel Kalem Müdürü Mirza Davut, esaretten dönüş yolunda olan Hüsamettin Tuğaç’ın fikrini almış; Nargin’de bulunan esir subaylardan da gereken bilgi alındıktan sonra bu kişi ortadan kaldırılmıştır (Bir Neslin Dramı, Hüsamettin Tuğaç, Çağdaş Yayınları, İstanbul 1975, s.174-175).

    resim_2024-09-01_010725507
    Rusya’daki belli başlı esir kampları.

    Esir kampları ve hainler

    resim_2024-09-01_010732534
    Ahmet Göze
    resim_2024-09-01_010736358
    Ragıp Başkatipzade, işbirlikçilerin eylemlerini
    belgelediler.

    Ruslar 1. Dünya Savaşı sırasında esir kamplarına değişik şekil­lerde ajanlar, casuslar sokmayı ihmal etmemiştir. Esir düşen Hü­samettin Tuğaç, Kubiçef (Sama­ra) istasyonundan 4 Türk subayı ile birlikte yola çıktığı zaman, kendisinden bir sınıf küçük Ma­raşlı Hakkı’dan hiç şüphelenmez. İrskurk Esir Kampı’na geldikten sonra Maraşlı Hakkı’nın kamp komutanı ile arasının iyi olması; istediği zaman şehre inebilmesi; bazen otelde yatması; güzel bir elbisesi ve mükemmel paltosu herkesin dikkatini çeker. Ma­raşlı Hakkı her Cuma namaza katılır; yerli İslâmlardan birinin evinde davet varsa kendisi de mutlaka oradadır. Onun hem bu hareketleri hem de Ruslardan gördüğü olağanüstü muamele herkesin canını sıkar. Alman esirlerin de duydukları rahat­sızlığı ifade etmeleri üzerine kenara çekilip uyarılır; ama bunu küstahça protesto eder. Hakkı, foyasının ortaya çıkması üzerine Rus gizli polisi (Ohrana) tarafın­dan Odesa’ya gönderilir. Ancak giderayak bir kötülük daha yapar: Hüsamettin Tuğaç ve 3 arkadaşı, Samara’da mağazasına gittikleri Tatar esnaf, İrskurk’un zengin Müslümanlarından Şefiüllin (Şafigullin-Şafiuleyn) ve ayrıca 18 zengin Tatar hapse atılmıştır. Hüsamettin Tuğaç ise kendisine yöneltilen ve direkt idam gerekti­ren suçlamayı şöyle aktarır: “Ben kasten esir olmuşum. Rusya’da kendime yardımcı bularak İslâm halk arasında Rusya devleti aleyhinde propaganda ve isyana teşvik işleri ile görevli imişim…” Tuğaç, aklıselim Rus müfettişler sayesinde idam edilmekten güç bela kurtulur.

    Hüsamettin Tuğaç, İrskurk Kampı’ndan firar ettikten sonra, Türk esirlere yardım eden yerli halka yapılan zulmün büyüklü­ğünü görür. Taşkent’e geldiğin­de, yardım gördüğü kırtasiye dükkanı sahibi Münevver Kari, 1 yıl evvel “Mustafa Zekeriya Paşazade” isimli mükemmel kıyafeti olan bir esirin Türkiye’ye dönmeden önce “buradaki din kardeşlerine hizmet etmek için iş istediğini” fakat şüphelendiğini söyler. Bir süredir kaybolmuş olan Maraşlı Hakkı’nın kaşının üzerindeki iz, onu hemen ele verir. Maraşlı Hakkı bir müddet oralarda dolaşmış, otellerde ve Rus semtinde yatıp kalkmış, son­ra da tanındığını anlamış olmalı ki ortadan kaybolmuştur. Tuğaç, Tiflis’te iken Maraşlı Hakkı ile gene karşılaşır ve yakalanmasını sağlar. Maraşlı Hakkı daha sonra intihar edecektir!

    resim_2024-09-01_010741151
    Hüsamettin Tuğaç

    Nargin’den, Arhanjelsk Esir Kampı’na sürgün gelen Müla­zım Ahmet (Göze) Efendi’nin yaşadığı bir hadise de, alay komutanlığına kadar yüksel­miş bir Arap subayın ihanetini ortaya çıkarır. Arap subay Ahmet Efendi’ye, artçı kalıp esir düştükleri Kozicantepe’nin elden çıkması ile ilgili şöyle der: “O gece Ordu kumandanlığın­dan bir taarruz beklendiğine, dolayısıyla nöbetçilerin çoğal­tılmasına dair emir geldi. Ben de bunun üzerine tam aksine bütün nöbetçileri kaldırdım, boşalttım, nöbet yerlerini, düşmana açtım; ırkımın intika­mını aldım”. Bir sessizlik çöker ortaya. Mülazım Ahmet, aniden “Vay alçak!” diye haykırarak Arap subayın tepesine çöker; diğer Arap subaylar da Mülazım Ahmet’in üzerine çullanır; Türk subayların da işe müdahalesi ile ciddi bir arbede kopar.

    Esaretten kaçış yollarında da Rus casuslar veya Rus taraftar­ları vardır. Yedek subay Vehbi Bey, Avusturyalı Yüzbaşı Fabier ile birlikte Krasnoyarsk Esir Kampı’ndan firar ettikten sonra binbir türlü zorluk yaşayarak Tahran’a kadar gelir. Kurtuluşa bu kadar yaklaşmışken, Fabier bir ihbar sonucu yakalanarak Bakü Harp Divanı’nda yargı­lanarak idam edilir! Vehbi Bey ise Cemil isimli bir casusun elinden iki defa kurtulacaktır (Esaret Yıllarım-Asteğmen Vehbi Bey’in Sibirya’dan Kaçışı, Vehbi Özkan, Haz: Prof. Dr. Bingür Sönmez, Babıali Kültür Yayınla­rı, İstanbul 2017, s.22).

    resim_2024-09-01_010744593
    Oberst Stange (sağ üstte), Kafkas cephesindeki işbirlikçilerin hedefleriydi.

    Bunların yanısıra, bir de esir kampında iken Bolşevik olmaya karar verenler vardır. Cephede iken Ruslara iltica etmiş olan Başçavuş Süleyman Nuri Efen­di, Nargin Adası’nda esir iken Rus uyruğuna geçmeye karar verir ve kabul görür; daha sonra de Bolşevik olup Kızıl Ordu’ya katılacaktır (Çanakkale Siperle­rinden TKP Yönetimine Uyanan Esirler, Süleyman Nuri, TÜSTAV Yayınları, İstanbul 2002, s.161).

    Pilot Salim de (İlkuçan) Çita Esir Kampı’nda iken muhteme­len firarına kolaylık sağlamak için Bolşevik olmaya karar verir ve hemen kendisine bir uçak tahsis edilir. Bolşevikler şehri terkedip Beyaz Ruslar geri ge­lince, durumu tehlikeye girer. Doktor Yusuf İzzettin Bey, Salim Bey’i başka bir isimle hastaneye yatırarak korumaya muvaffak olur (Sibirya Esir Kamplarında Yedi Yıl, Sarikamış’tan Viladi­vostok’a-Doktor Yusuf İzzettin Bey’in Anıları, Yusuf İzzettin, Haz: Bingür Sönmez, Tarihçi Kitabevi, İstanbul 2020, s.130). Salim Bey 6 yıl esaretten sonra yurda döner; Adana’da kurulan Havacılık Okulu’nda Kurtuluş Savaşı yıllarında pilot ihtiya­cının karşılanması için önemli katkılarda bulunur; İstiklal Madalyası ile taltif edilir.

  • Esaretten vatana dönen yine sorguya giderdi…

    1.Dünya Savaşı’nda esir düşen ve savaş sonrası iade edilen Türk subayları, döner dönmez bu defa da ağır bir bürokratik sürece maruz kalıyordu. İlk defa yayımlanan belge, askerlerin cevaplaması gereken ayrıntılı soruları içeriyordu. Bunların çoğu emekli ediliyor, öncesinde de sadece masa başında çalışmış askerî personel tarafından kötü muamele görüyordu. Aralarındaki kahramanlar bile…

    Osmanlı döneminde seferden dönen esirlerin askerî kurallar gereği Divan-ı Harp’te yargılanma-ları usuldendi ve hazırlanmış bir standart “sualler varakası” (sorgu tutanağı) mevcuttu. Bu tutanaklar ülkeye giriş noktalarında (istasyon, liman) inzibatlar tarafından esirlere veriliyor; doldurulduktan sonra Harbiye Nezareti Muamelat-ı Zatiye Dairesi’ne (Özlük İşleri) müracaat edilmesi tembih ediliyordu.

    Bu çerçevede Yüzbaşı Kâmil Efendi’nin mahkemeye sunmak üzere hazırladığı ifadesinin müsveddesi, sorgulamanın ne kadar rencide edici olduğunu ortaya koymaktadır. İfadesinde, 16 Ocak 1916’da Kuzican Tepe’de taburu ile artçı bırakılınca, 13 mevcuda inene kadar kahramanca savaşarak nasıl esir düştüğünü anlatmaktadır.

    Tutanakta, “nerede esir düştüğü, süngü savaşı yapıp yapmadığı, esir düştüğü zaman yanında kimler olduğu, silahını teslim edip etmediği, düşmana herhangi bir bilgi verip vermediği” üzerine 9 soru mevcuttur.

    image-135
    Vladivostok’ta yürüyüş hâlindeki Osmanlı esirler. (William C. Jones özel Koleksiyonu)

    Belgenin 6. sorusunda ismi geçen takım kumandanı Mülazım Ahmet (Göze) de Yüzbaşı Kâmil Efendi gibi Kuzican Tepe’de esir düşmüş; döndükten sonra yazdığı anılarında yaşanan hadiseleri, Nargin-Sibirya-Rhanjesk anılarını ayrıntılı olarak kaleme almıştır. Kendisi de Kuzican Tepe’de esir düşmüş ve önce Nargin, daha sonra Arhanjelsk esir kampında kalmış ve 3.5 yıl esaretten sonra yurda dönmüştür (Ergun Göze, Rusya’da Üç Esaret Yılı– Bir Türk Subayının Hâtıraları, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1991). Geri çekilen askerimize zaman kazandırmak için artçı kalarak Rusları oyalayan Mülazım Ahmet Efendi’nin 124 kişilik birliğinden 13 kahraman, akın akın tepeye yaklaşmakta olan Rusları üç gün oyalamış ve ağırlıklar Erzurum’a doğru emniyetle çekilmiş, görev tamamlanmıştı.

    Arhanjelsk Esir Kampı’ndaki bir Arap subay, Mülazım Ahmet Efendi’ye artçı kalıp esir düştükleri Kuzican Tepe’nin düşmesi ile ilgili şöyle der; “O gece ordu kumandanlığından bir taarruz beklendiğine, dolayısıyla nöbetçilerin çoğaltılmasına dair emir geldi. Ben de bunun üzerine tam aksine bütün nöbetçileri kaldırdım, boşalttım nöbet yerlerini, düşmana açtım yolu ve ırkımın intikamını aldım”. Bir sessizlik çöker ortaya. Önce kimse işin vahametini anlamaz. Bu Arap miralay, ırkçı hisleriyle tarihi yanlış tefsir ettiği gibi bir büyük ihanetin de faili olmuş, Mülazım Ahmet Efendi de bu yüzden takımı ile birlikte esir düşmüştür. Bunun üzerine Mülazım Ahmet, “Vay alçak!” diye haykırarak Arap miralayın tepesine çöker. Arap subaylar da Mülazım Ahmet’in üzerine çullanır. Türk subayların da işe müdahalesi ile ciddi bir arbede kopar. Bu vesile ile Arap zabitin ihanetini de ortaya çıkar.

    Yedek subay Faik Tonguç da, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra esaretten dönüşte İstanbul’a yaklaşırken trende inzibat subaylarının basılı birer soru kağıdı dağıttığını; bunların 1 hafta zarfında doldurularak Harbiye Nezareti Muamelat-ı Zatiye Dairesi’ne getirmelerinin emredildiğini yazmaktadır (Faik Tonguç, 1. Dünya Savaşı’nda Bir Yedek Subayın Anıları, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1999, s.339-340).

    Esaretten dönenlerin yaptığı ilk iş, Harbiye Nezareti’ne giderek Rusya’da tutsak kaldığını ıspat etmekti. Yıllarca tutsak kaldıktan sonra işlerinin görülememesi üzerine Mehmet Arif (Ölçen) Efendi’nin “Kardeşim, yeni tutsaklıktan kurtulup geldim. İznim de bitmek üzere. Günler geçiyor. İşlemler daha fazla uzamasın istiyorum” şeklideki yakınması üzerine masa başındaki görevlinin cevabı, “Kırmızı g..lü balmumu ile davet etmedik. Gelmeseydiniz!” olmuştur. Mehmet Arif Bey içinden geçirir: “Bunu söyleyen, teğmen ya da yüzbaşı rütbesinde bir yazman subaydı. Savaşmamış, ömrünü masa başında geçirmişti. Ve biz, kırmızı g..lü balmumu ile davet edilmemiştik ülkemize!” (Mehmet Arif Ölçen, Vetluga Irmağı: Kafkas Cephesinde Sarıkamış ve Sonrası, 1916-1918, Ümit Yayınevi, 2006, s.263).

    AHMED KÂMİL EFENDİ’NİN SORGU TUTANAĞI
    
    Nasıl, nerede, kimlerle esir düştün? Yanda, arkada, önde neler yaşandı?
    
    Esaretten dönen tüm subaylar yurda girişlerinde kendilerine verilen formu doldurarak usulen Divan-ı Harp’te yargılanmak üzere Harbiye Nezareti’ne teslim etmek zorundaydı.
    
    Soru 1 Nerede ve hangi mevkide, ne suretle esir oldunuz, yanınızda kimler vardı, kaç kişi idi, yaralı mı yarasız mı esir oldunuz, yoksa mecalsiz hasta olarak mı esir düştünüz, hastalığınızı bilen ve gören kimlerdir? 
    
    Cevap 1 Kafkas Harbi’nde Köprüköy’ün şark-ı şimalinde (güneydoğusunda) pek mürtefi (yüksek) Kuzican (Kozican) namındaki tepede düşman tarafından ihata (sarılma) ve muhasara edilerek (kuşatılarak) esir oldum. Yanımda Tabur Kumandanı Binbaşı İsmail Hakkı Bey ile 11. Bölük Kumandanı Yüzbaşı Abdullah Efendi ve Zabit Vekili Cemil Efendiler ve takviye ettiğim kıtaât zabitanından bazıları bulunuyordu. Esaretimden sonra benimle beraber esir olan ümerâ (üst subaylar) ve zabitanın (subayların) 13 kişi olduğunu anladım. Yarasızdım fakat el ve ayaklarım kısmen incimâd etmiş (donmuş), bürudetin (soğuğun) te’sîr-i şedidi (şiddetli tesiri) ile ayaklarımdaki romatizma pek ziyade ıstırap verdiği gibi mecalsiz, yani yürüyemeyecek bir halde hasta olarak esir düştüm. Hastalığım tabur ve müfreze kumandanınca da malûmdur.
    
    Soru 2 Bu muharebede hangi cüz-i tamma (birliğe) kumanda ediyordunuz, cüz-i tammın mevcudu ne idi, kaç gün muharebe edildi, sağ, sol ve gerinizdeki kıtaâtın numaraları ile hîn-i esaretinizde (esir olduğunuz zaman) vaziyet ve hâlleri ne idi?
    
    Cevap 2 Bu muharebede bölük kumandanı idim. Bölüğüm, 1 Kânunisâni 331 (14 Ocak 1916) günü ve 1-2 (14-15) gecesi ileri mevâzîden (mevziden) ric’at eden (geri çekilen) müfrezenin dümdârı (artçısı) olarak muharebe ettiğinden ve 1-2 (14-15) gecesi vaki olan ateş baskınından pek ziyade mecruh (yaralı) ve telefat verdiği cihetle Kuzican Muharebesi’ne iştirak ettiğim zaman 46 nefer mevcudum kalmıştı. Bu muharebeye 3 Kânunisâni 331 (16 Ocak 1916) gurub zamanı (güneş batarken) hücum suretiyle iştirak ettim. Alay 100, Tabur 1’e ait tepe ilerisindeki siperlerini işgal ile tepeye kadar gelmiş olan düşmanı tard ettikten, 3 şehid, 9 mecruh verdikten, bu suretle mevcudum 36’ya tenezzül etmişti (inmişti). Sağ ve solumda Alay 101, Tabur 3 vardı ki, kısmen bunları takviye etmiştim. Geride mensup olduğum taburun 11. bölüğü vardı. Biraz sonra bu bölük de hatt-ı harbe (harp sahasına) dahil oldu. Esaretim nısfü’l-leylde (geceyarısı) vaki olduğundan zulmet-i leyl (gece karanlığı) civardaki kıtaâtın vaziyetlerini müşahadeye mâni idi.
    
    Soru 3 Düşman sağ, sol, cenah ve gerilerinizden hangilerini ihata etti (sardı)? Düşman arka ve yanlarınızdan ne kadar metre mesafeye yaklaşmıştı ve esir olduğunuz vakit ihata edilerek (kuşatılarak) mi esir oldunuz, yoksa düşman süngü hücumuyla siperlere atlayarak mı esaret vaki oldu?
    
    Cevap 3 Guruptan biraz evvel, bölüğüm ihtiyatta iken icra ettirdiğim keşifte: Düşmanın iki alay piyade ve bir alay süvarisinin cephe ve yanlardan ilerlemekte olduğunu anlamış; 34. Alay Erkân-ı Harbi (Kurmay Başkanı) Ruhi Bey’e de arz etmiştim. Bu sırada idi ki, obüs ve sahra bataryaları ile hatt-ı harp (harp sahası) ve ihtiyat mahalli ve daha gerileri bombardıman ediliyordu. Piyadeler cenahlara sarkıyordu. Hatt-ı harbe (harp hattına) dâhil olduğum ve düşmanı püskürttüğüm zaman bir alay süvarinin de cepheye ve sol cenaha doğru ilerledikleri görülüyordu. Cepheme isabet ve kıtaâtını himaye eden iki düşman makineli tüfeği ile uğraşmakta iken, düşman da tahminen 50-60 metreye kadar ateş hattına sokulmuştu. Bu suretle nısfü’l-leyle (gece yarısına) kadar harp devam etti. Cephane bittikten sonra, süngü takılmış olduğu halde duruluyordu. Bu sırada düşman süngü hücumuyla bulunduğumuz hatta dâhil oldu, esir oldum.
    
    Soru 4 Düşman süngü hücumuyla siperlere girdikten sonra mücadele ne kadar devam etti? Hücuma müteakip siperdeki muharebede maiyetinizde bulunan efraddan (erlerden) ne kadarı şehid, ne kadarı mecruh (yaralı) ve ne kadarı esir ve ne kadarı esaretten kurtulmaya muvaffak oldu?
    
    Cevap 4 Fırkadan (tümenden) ayrıldıktan sonra üç gün cebrî (zorunlu) yürüyüş icrasından sonra ve 1 ve 2 Kânunusani 331 (14/15 Ocak 1916) gün ve gecelerini harp ile geçirdikten sonra vukua gelen bu muharebede efrad yorgun, uykusuz olmakla bitap olduğundan, adeden (sayı olarak) pek fazla ve her taraftan siperlere dâhil olan düşmanla mücadele pek az oldu. 36 neferden şehid, mecruh (yaralı) ve incimâd edenler (uzuvları donanlar) geriye gönderildiği cihetle, kalan 12 nefer ile ben esir oldum. Eğer kurtulmağa nâil oldu iseler mecruhîn (yaralı) olmuşlardır.
    
    Soru 5 Hîn-i esarette (esir olduğunuz zaman) bizzat kumanda ettiğiniz kıtaâta müteveccih (yönelik) düşman kuvvetlerinin mikdarı ne idi?
    
    Cevap 5 Kumanda ettiğim bölüğe müteveccih (yönelmiş) düşman kuvveti pek fazla idi. Bidayette (başlangıçta) iki makineli tüfenk ile bir tabur kadar …… piyadesiyle çarpışıyordum ve düşmanı durduruyordum. Fakat cephane bittikten ve müfreze kumandanı tarafından süngü takılarak sebat edileceği emri alındıktan sonra düşman kesîf tabakalarla takarrüp (yaklaştı) ve hücum icra etti.
    
    Soru 6 Bölüğünüz zabitanından şehid, mecruh (yaralı), esir olanlar ve esaretten kurtulanlar kimlerdir?
    
    Cevap 6 Bu geceki muharebede bölükte onbaşı rütbesinde ……, ihtiyat zabiti namzetlerinden Ahmet Efendi isminde bir takım kumandanı vardı. Esaretimde mümâileyhi (adı geçeni) maalesef göremedim. Ne olduğunu bilemiyorum. Benimle beraber 12 nefer esir düştü. Her taraftan ihata edildiğimiz (sarıldığımız) cihetle mecruhen (yaralı olarak) geriye gidenlerin bile esaretten kurtulacakları şüphelidir.
    
    Soru 7 Gerek zabitandan ve gerekse efraddan (erlerden) kurtulmağa muvaffak olanların mikdarı nedir ve ne suretle kurtulmuşlardır? Siz niçin kurtulamadınız?
    
    Cevap 7 Düşman cenahlardan (yanlardan) çevirerek arkaya düşmüş ve her taraftan hücum ettiği cihetle hatt-ı harpte (harp hattında) bulunanlar kâmilen esir düştük. Cephane getirmek için gönderilen iki neferim bölüğe iltihak etmediklerinden ihtimal ki kurtulmuşlardır. Ben hasta olduğum için ve son nefese kadar müdafaa emri aldığım için firar edip namussuz ölmekten ise düşmanın kurşun ve süngüsüyle ölmeyi tercih ettiğimden esir düştüm.
    
    Soru 8 Hîn-i esarette (esir olduğunuz zaman) tabancanızı veyahut şehit olan efraddan birinin silâhını istimal ettiniz mi (kullandınız mı), mufassalan (ayrıntılı olarak) beyanı.
    
    Cevap 8 El ve ayaklarım üşümüş ve hasta olduğum cihetle tabancamı istimal edemedim (kullanamadım). Zaten zulmet-i leyl (gece karanlığı) ve ânî hücum hiçbir teşebbüse meydan bırakmadı. Maruzatıma (sunduğum bilgilerime) tabur ve müfreze kumandanları şahittir.
    
    Soru 9 Vaziyetin krokisini yapınız.
    
    Cevap 9 17. Fırka’ya (tümene) mensup olup bu cepheye henüz geldiğimizden Kuzican ve civarının acemisi olmakla beraber, hatt-ı harbe (harp sahasına) de gurub zamanı (güneş batarken) dâhil olduğumdan, akşam karanlığa inzimâm eden (eklenen) sis, karla mestûr (örtülü) olan araziyi görmeye mânî idi. Bunun için krokisini yapamam. 
    
    (Belgenin orijinali, Sayın Mustafa Gültekin tarafından Sarıkamış Müzesi’nde sergilenmek üzere Prof. Dr. Bingür Sönmez’e armağan edilmiştir. Bugünkü harflere transkripsiyon için Murat Bardakçı’ya teşekkür ederiz).