Yazar: Bedia Ceylan Güzelce

  • Atatürk’süz bir tarih düşünülemez

    Atatürk’süz bir tarih düşünülemez

    Yakın tarihimizin tartışmasız en önemli siması Mustafa Kemal Atatürk, son haftalarda aktüel siyasi tartışmalar için malzeme yapılmak isteniyor. Atatürk’ün özel hayatı veya şahsi düşmanlıklar üzerinden, manipüle edilmiş belgeler eşliğinde servis edilen haberler, esas olarak itibarsızlaştırmaya yönelik. Tarihçi İlber Ortaylı, bu “cahil” ve “sefil” girişimlerin tarihle, tarihçilikle ilgisinin bulunmadığını anlattı.

    IMG_1350
    Bedia Ceylan Güzelce #tarih için Prof. Dr. İlber Ortaylı ile konuştu.

    Tarihsel olaylar kadar, şüphesiz onların başrol oyuncuları, kahraman­ları da uygarlıkların başlan­gıcından bu yana toplumları birarada tutan bir zemin oluş­turur. Son haftalarda özellik­le Mustafa Kemal Atatürk üzerinden, daha doğrusu onun özel hayatı üzerinden bir “ta­rih” tartışması yürütülmek is­teniyor.

    Hayatımızdan, geleneği­mizden sökülüp alınmak iste­nen kimi kavramlar var. Son yıllarda “Cumhuriyet” de ta­belalardan, sokaklardan ve zi­hinlerden sökülmeye çalışıldı. Şimdiyse “Atatürk” bir tartış­ma zeminine oturtulmak is­teniyor. Prof. Dr. İlber Ortaylı diyor ki, “İlgilenin. Fanatizm­den önce ilgi gösterin, araştı­rın, kim kimdir, nedir öğrenin. Zaten biraz ilgilendiğinizde bu toplumun ve bu ülkenin tari­hine dair Mustafa Kemal Ata­türk’ün adının olmadığı tek bir cümle dahi kuramayacak­sınız”.

    İlber hocanın anlattıkla­rından da gayet net anlaşıla­cağı üzere gerek askerî gerek sivil alanda oluşturduğu sis­temle, gerek Cumhuriyet’in ilanından önce ve sonrasında toplumun dönem koşulları da­hilinde yeniden yapılanması hususunda uygulamaya koy­duğu devrimlerle, Mustafa Ke­mal Atatürk, Türkiye tarihinin olmazsa olmazıdır.

    İlber Ortaylı, gündemin ta­rihini değerlendirdi:

    Özel hayat üzerinden geliş­tirilen argümanlar, kişile­rin siyasi tarihleriyle ilgili çıkarımlar yapmaya olanak verir mi?

    Özel hayat, tarihî şahsiyetlerin portrelerini çizmek ve tefer­ruatı yaşamlarından çıkararak anlamaya çalışmak mevcut bir yöntemdir. Ayrıca modern bir yöntem değildir, eskiden beri vardır. Zaten ciddi tarihçilikte yoktan varedemezsiniz; bu da tarihin diğer bilimlerden ayrı­şan bir özelliğidir; işte bu ba­kımdan da tarih bilim değildir, bilimin çok üstündedir.

    Bu açıdan baktığınızda Thukydides ile Fernand Bra­udel arasında yöntemler açı­sından bir fark, değişme ya da gelişme yoktur. Tabii kişi­sel özellikleri tasvir ederek tarihî portre çizmek bizim işimiz değil. Bu alan Türki­ye’de çok sefil bir halde, çün­kü bunların kolay iş olmadı­ğını bilmiyorlar. Bir-iki de­dikodu ile yürüyecek bir iş değildir bu. Çok iyi bilgi top­lamanız gerekiyor, inceledi­ğiniz dönemin kültürel aks­larını, eksenlerini iyi tespit etmeniz gerekiyor.

    Bugün son derece bilgisiz insanlar Atatürk üzerine ko­nuşuyor ancak bu ne tarihçilik ne de başka bir şeydir. Sağcısı da solcusu da bizim ülkemiz­de araştırmadan uydurmaya meraklı.

    e8d0e306f8dc_93f5868b1fcfef34ab3497d3905

    Tartışmalar neticesinde Atatürk’le ilgili niyeti nasıl görüyorsunuz?

    İki tip var, her ikisi de bu işi meslek edinmişler. Biri otu­ruyor bunları idare ediyor. O idare eden önemli, bir mis­yon sahibi, belirli gruplar adına konuşuyor; birileri de bunları yayımlıyor. Böyle­likle Atatürk yıpratılmaya çalışılıyor. Bunun arkasın­da sadece bir inanç ya da bir ideoloji kaygısı yok. Bu aynı zamanda bir bölünme, bir çatışma ortamı yaratma girişi­midir bana göre. Tabii itibar edilmeyecek bunlara, çünkü tarihî bilgi açısından çok za­yıflar ve çok zavallılar. Türki­ye’de milliyetçi kompartıma­nın bilgisi eskiden beri çok zayıf. Bu nedenle de bilimsel, kalıcı bir argüman üretemiyor.

    Aktüel siyasette tarihin ve özel hayatın malzeme edil­mesi sonuç verir mi?

    Aktüel siyasetle özel hayatı ka­rıştıranlar kendilerini boşu bo­şuna rezil ediyorlar. Bu bir sonuç vermez. Mesela vilayetin birinde belediye başkanı Atatürk heyke­lini kaldırıyor, yerine çay bardağı koyuyor. Buna da söylenecek şey yok, artık neredeyse bardakta çay görmeye tahammülüm kal­madı. Herhalde kendi partisin­den bile infial çok oldu ki ismini değiştirdi, heykeli değiştirmek zorunda kaldı.

    Ata0215
    “Atatürk gerek sanat, gerek sosyal bilimler, gerekse askerî alanda yaptığı yeniliklerle dehasını ve karizmasını göstermişti.”

    Kahramanlarını itibarsız­laştıran bir toplumun neti­cesi ne olur sizce?

    Kahramanlarını itibarsızlaştıran toplumlara Avrupa’da da dünya­da da tahammül etmezler. Bakın, bu tip durumlarda savcı gelme­yebilir ama savcıdan evvel ken­dini inkar eden insan olarak sen doğduğuna pişman olursun. Me­sela öğrenciysen, bir uluslararası mecrada bu tip sözler ettiğinde sana “lunatik” yani delirmiş gö­züyle bakarlar, ciddiye almazlar, derece vermezler. Seni “nafi­le” kabul ederler. Bunun en acı örneği de komşuda gerçekleşti. Türkiye kökenli bir Yunan gen­ci, Yunan tarihinde bazı şeyleri değiştirmek istedi, tabii orada bu tip konularda kesinlikle demok­rasi yoktur. Neticesinde çocuk Müslüman oldu ve kendisine yapılan eleştirilerden, dışlanma­dan ancak bu şekilde uzaklaşa­bildi. Tabii bu kadar ileri gitme­yelim ama Doğu Avrupa’da, Orta Avrupa’da, Batı Avrupa’da bu ko­nulara hoşgörü gösterilmez. Me­sela ben talebeyken, Viyana Üni­versitesi’ndeki doktora kursun­da bile imparatoriçe Elizabeth’in aşk hayatı üzerine açık açık ko­nuşulmazdı. Fısıltıyla konuşula­bilirdi ama yüksek sesle bahse­dilemezdi. Şimdi ayağa düşmüş, konuşuluyor elbette; ama bunu bir ilerleme olarak değil, histori­gografideki gerilemelerin göster­geleri olarak görmek lazım. Bazı ülkelerde, toplum tarafından be­nimsenmiş kişiler hakkında ya­pılan bu gibi konuşmalara dikkat etmek lazım. Mesela hiç kimse Fransız Mareşal Pétain hakkın­da konuşmaz ama adam vatan haini diye idam edilmiştir; an­cak aynı zamanda Birinci Cihan Harbi’nin de kahramanlarından biridir.

    Mustafa Kemal ve kurmay­ları için “erken olgunlaşmış komutanlardı” diyorsunuz, siyasette erken olgunlaşma nasıl mümkün olur?

    Elbette, çünkü Birinci Cihan Harbi öncesi Türkiye harpteydi zaten. Bu mücadele süreci onla­rı olgunlaştırdı ve İkinci Cihan Harbi’nde taraf olmadan akıllıca manevralarla savaş ortamından sıyrılma imkanı verdi.

    O dönem Türk ordusundaki tecrübeyi anlamak için, İstik­lal Savaşı’nın komutanlarına bakmanız yeterlidir. Çok genç yaşta askerliğin her safhasını yaşayan savaşçı komutanlardı onlar. İstiklal Savaşı’nın yanı sıra, daha önce Balkan Sava­şı’nda, Trablusgarp’ta, Süveyş cephesinde, Sarıkamış’ta, Ça­nakkale’de edinilen tecrübeler­den bahsediyorum. Dünya tari­hinin sarsıntı dönemi, İstiklal Harbi komutanlarını ortaya çıkardı. Siyasetçiler için de ay­nısı geçerli. Ancak büyük badi­relerden geçen insanlar bu şe­kilde olgunlaşır. Bugünün Batı Avrupa politikasında da bunu görürsünüz. Siyasiler çoğun­lukla çiğdir mesela; olgunluk emareleri yok, belirli bir mü­cadele yaşamadıkları için tuz­ları kuru ve kafaları boş. Ama mesela İkinci Cihan Harbi’nde Nazizmden çok çekenler bir­birlerini anladılar. Sokakta sa­vaş yapanlar, yani Hıristiyanlar ve sosyalistler hapiste beraber oturdular ve birlikte olgunlaş­tılar. Birbirlerine tabanca çe­ken adamlar, birbirleriyle anla­şır oldular.

    Türk halkı, ayrışmalardan kurtulup, benzeri bir olgun­laşmayı nasıl elde edebilir?

    Öncelikle şunu unutmayın; Atatürk bu milletin aranan bir adamıdır. Milletin başı her sı­kıştığında onu arar, onu özler. Bu da onu silinemez bir şahsi­yet yapar. Ulu önderimiz, ge­rek sanat, gerek sosyal bilimler, gerekse askerî alanda yaptığı yeniliklerle dehasını ve kariz­masını göstermiştir. Atatürk bu tip yıpratılma seansları ile zarar görmeyecek, son dere­ce önemli, kutsal, anıtsal bir siyasi karizmadır. Dolayısıyla, Atatürksüz tarih düşünülemez. Bunun böyle olduğunu zaman­la daha da iyi anlayacaksınız. Tarih, Atatürk’ün etrafında şe­killenmektedir ve öyle de ola­caktır.

    Mesela Putin dediğimiz kişi, komünist filan değildir. Komünist Rusya’nın bayram­larını, kutlamalarını, değerle­rini ve hatta millî marşını dahi bıraktı. Ama Sovyet enternas­yonalini kaldırmıyor. Çünkü o bizim şerefimiz diyor ve çok da haklı. Ben size söyleyeyim, yakında Stalin’in resimlerini de asacaklar ki hakikaten se­vilmeyen bir insandır belli bir kesim tarafından. 1930’larda anneleri babaları götürülen ço­cukları ben iyi tanıdım oralar­da. Onlar Stalin’i hiç sevmez­ler. Taraftarları da var elbette. Gürcistan’da tek tek konuşun, kimse komünizmi beğenmez ama karşılarına bir isim kon­duğunda iş biter. İnsanlar hem­fikir olur. Ne heykel kaldırılır, ne de sokak ismi değiştirilir. Halkın öncelikle bunu anlama­sı gerekir.

    ATATÜRK-AFET İNAN MEKTUPLAŞMALARI

    Veli/baba-öğrenci/evlat ilişkisi

    Geçen ay bir televizyon programında Afet İnan hakkında mesnetsiz iddialarda bulunuldu. “… Çankaya’nın nikâhsız first lady’sidir”e kadar vardırılan, hiçbir belgeye yahut kaynağa dayanmadan ortaya atılan bu sözler, şüphesiz tarih bilimi için bir şey ifade etmiyor.

    Afet İnan’ın Atatürk ile ilgili yazdığı ciltler dolusu yazının ya­nısıra pek dikkati çekmeyen bir eseri de Atatürk’ten Mektuplar isimli kitabıdır. İlk olarak 1981’de Türk Tarih Kurumu’nca basılan bu ince kitap, 1935’te yüksek öğrenimi için Cenevre kentine giden genç Afet ile Atatürk ara­sındaki mektup ve telgraflardan oluşuyor. Mektuplar dikkatle incelendiğinde Afet İnan-Mus­tafa Kemal Atatürk ilişkisinin bir veli/baba-öğrenci/evlat ilişkisi olduğu açıkça görülüyor.

    fdbe848dd48978ebe928028956a3e92e

    Genç tarih öğretmeni Afet, o yıllarda Avrupa’daki Türk tarihi algısını şöyle anlatıyor; “Bazı profesörlerimiz genel tarih için­de dahi Türklerin durumundan hiç bahsetmiyorlar veyahut da bazen barbar deyimini kullanı­yorlardı”.

    15 Aralık 1935 tarihli mektu­bunda “…İtalyan profesörünün Türk kadını hakkındaki yanlış fikirlerine cevap verdim. Bir Fran­sız tarihçisi ile Piri Reis haritası üzerinde münakaşa ederek sert konuşmaya mecbur oldum…” derken, bir gün sonra yazdığı mektupta “…Bazı vesilelerle İsviçre’nin entelektüel muhiti ile tanışıyorum ve daima Türklük hakkında münakaşalar olu­yor…” diyordu.

    Atatürk, İnan’a mutedil olmasını tavsiye ediyordu. 4 Aralık 1936 gecesi yazdığı cevabı şöyleydi: “Herhalde, bu bahsetti­ğiniz tarih hocasıyla mutabık ola­rak bir suje seçmenizi münasip görürüz. İçinde bulunduğunuz vaziyet, münakaşadan ziyade mutabakatı tercih ettirmelidir”.

    6 Nisan 1937 tarihli mektu­bunda ise yine genç kızı teskin ediyordu; “Bazı derslerin sıkıntı verici oluşu benim de canımı sıktı. Hele Türklük aleyhinde kitap yazmış tarih profesörünün küstahlığı pek büyük. Herhalde vaziyetin en iyi hal çaresi yine iyi geçinmek olacaktır. Biraz sıkıla­cak, yorulacaksın fakat her halde başaracağına eminim…”

    Anılcan Sıçrayık

  • Askerî ve din odaklı darbelerin, bir daha yaşanmaması için…

    Geçen ayın ortasında meydana gelen darbe girişimi, kimi bakımlardan öncekilerden ayrılıyor, kimi açılardan da tarihimizdeki asker-siyaset ilişkisini bugüne taşıyor. Tarihçiler, 15 Temmuz hadisesinin tarihsel arka planını, günümüz ve gelecek ekseninde ele aldı.

    Demokrasilerde itidal ve uzlaşma alışkanlığı şart – İlber Ortaylı

    Kapıkulu ayaklanmalarını saymazsak halk dilinde “as­kerî darbe” diye tabir edilen ordunun sivil yönetime mü­dahalesi ya da girişimi tarihi 1876’da Abdülaziz’in devril­mesinden başlayan ve ne ya­zık ki günümüze kadar uza­nan bir dönemdir.

    Tarihimizde hem siyasile­rin hem de halkın dilinde “as­kerî darbe” dendiği zaman ilk etapta akla II. Meşrutiyet dö­nemi gelir. Bu dönem darbele­ri deyince, ilk yaygın teşkilat olan ama sureti katiyede de­mokratik bir parti yapısı teşkil etmeyen, daha çok Balkan ko­mitaları tipinde yaygın bir ör­güt olan İttihat ve Terakki’nin faaliyetleri anlaşılır.

    İttihat ve Terakki’nin sa­dece bizim tarihimizde de­ğil bütün Ortadoğu tarihinde çok önemli etkileri olduğu da açıktır. Siyasi misyonunu her şeyin önüne koyan insanların oluşturduğu bu hareket, bir­çok Arap aydınını etkilemiştir. Mısır’da, Lübnan’da ve daha bir çok memlekette İttihatçı­lara hayran prensler, devlet adamları olduğu önemli ta­rihçiler tarafından yazılmış­tır. İttihatçılar yemin ederek partiye üye olurlardı. Gizlili­ğe hayati derecede önem ve­rirlerdi. Partinin misyonun­da, kişiler arasındaki “bağlı­lık” çok dikkat çekiciydi. Parti içindeki bağlılık her türlü ak­rabalık hukukundan ötedeydi ve bunun önemi büyüktü. Ör­neğin, Celal Bayar için partisi İttihat ve Terakki şefi de Ta­lat Paşa olarak kalmıştır ve bu ömrünün sonuna kadar böyle devam etmiştir. Aralarındaki en bilinen “bölünme” İstiklâl Savaşı’nda görülür. İttihat ve Terakki’nin üyeleri ikiye ayrıl­mıştır. Bir kısmı Enver’e itaat ederken diğer kısmı Mustafa Kemal’le birlikte Anadolu ha­reketine katılmışlardır.

    1908’e dönecek olursak, bu darbe tarihimizde çok şeyi değiştirmiştir. Bu tarihe ka­dar Avrupa monarşileri içinde Osmanlı padişahı kadar tesiri olan biri yoktur. 1908 darbe­siyle bu güç gitmiştir. Saltana­tın temsilin ötesindeki etkili nüfuzu yok olmuştur. Gel gör ki partinin diktatoryası her şe­yin yerini alınca, Meşrutiyet rejimi de yaşayamamıştır.

    Burada bir parantez açıp 1908’in ilk darbe olmadığını da söylemek gerekir. Zira 1876’da Hüseyin Avni Paşa’nın, Mek­tepler Nazırı Süleyman Pa­şa’nın tertiplediği Mithat Pa­şa’nın ise sempatizan olarak desteklediği darbeyle Sultan Abdülaziz koltuğundan kaldı­rılmış ve katledilmiştir.

    1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar ayak­lanmalar, tahttan indirmeler hatta sultanların katledilip ikinci padişahın yani kardeş­lerin tahta çıkarıldığı darbe­ler olmuştur. Ama bunlar bi­zim bildiğimiz anlamdaki as­kerî darbelerden çok Kapıkulu ayaklanmaları şeklinde tarif” edilmelidir. Kaldı ki, 1826’da Kapıkulu Ocakları kaldırılır­ken bu ananenin bitirilmesi­ne gayret edilmiştir. Bu gayret büyük ölçüde başarılı olmuş­tur. Ve neticede askerlik ne olursa olsun, 19. yüzyıl re­formlarında en çok yol kat et­tiğimiz alanlardan biri haline gelmiştir.

    Cumhuriyet devri bizzat ku­rucu generallerin, başta Gazi Mustafa Kemal Paşa ve Fevzi Paşa’nın gayretiyle ordunun si­yasetin dışında kalması, siyasi otoriteye itaatiyle sonuçlanır. Burada devletin başındakilerin bizatihi askerî komutan olma­larının büyük rolü vardır. Unu­tulmamalıdır ki, 27 Mayıs’ta bile askerî müdahaleyi yapan­ların Suriye, Mısır tipi olayla­rı başlatamamasının en önemli nedeni, İstiklâl Harbi komuta­nı İsmet Paşa’nın hâlâ hayat­ta olmasıdır. 1965’te Süleyman Demirel gibi -her ne kadar bu­nu çok dillendirmese de – sivil otoritenin gereğine ve esasına inanan bir siyasetçinin iktidar­da olmasının da bu süreçte rolü büyüktür. Ta ki 1971-1972 tıka­nıklığına kadar! Orada da siyasi partiler süreci bir müddet son­ra kendilerine çevirmiş, askerî adayı cumhurbaşkanlığı seçi­minde elemeyi başarmışlardır.

    12 Eylül, 1960 tipi bir askerî darbeyi ama tamamıyla Ge­nelkurmay’ın komuta zinciri içinde getirmiştir. 12 Eylül’ün ordunun en üst terfi sistemi­ne dayandığı, ordunun içindeki o günkü kadronun ideolojisini, kendi tarihî inancını, dünya gö­rüşünü yansıttığı açıktır.

    Yakın tarihimizde askerî müdahaleler içinde üzerine en çok konuşulanlardan biri de 28 Şubat olmuştur. 28 Şu­bat’ta asker muhtıra vermiş, mevcut hükümetin işine mü­dahale etmiş, gövde gösteri­sinde bulunmuştur. Şüphe­siz ciddi bir hadisedir. Ancak tarihçi olarak politikacıların söylemlerini tekrarlamak ye­rine şunu söylemek gereklidir: 28 Şubat hele ki 12 Eylül’e gö­re tesiri çok daha hafif ve kı­sa süreli bir müdahale olarak kalmıştır.

    Bugüne gelecek olursak… 15 Temmuz’da askerin bir kıs­mı sivil otoriteyle ve onun arkasında duran halkla karşı karşıya gelirken, askerin diğer kısmı sivil otoritenin yanında yer almıştır. Zor günler geçir­mekteyiz. İşler daima dengeye, itidale uyarak ilerlerse Türki­ye bu dar ve zor dönemeci de geçer. Çünkü hakikaten tehli­keli bir dönemeçteyiz ve bize rehberlik edecek, örnek-model teşkil edecek hiçbir ülke yok. Ne İslâm dünyasında ne de Batı dünyasında böyle bir ülke var… Demokrasimizi güçlen­dirmek adına bize lazım olan tek şey itidal ve uzlaşma alış­kanlığını edinmek, bu alışkan­lığın yerleşmesini ve devam ettirilmesini sağlamak.

    Eğitim sistemi değişmeden, fabrika ayarlarına geri dönemeyizNecdet Sakaoğlu

    Osmanlı Devleti’nin içerisin­de çok eskiden beri var olan tarikatlar ‘gelişerek, devletten koparak ve değişerek’ varol­maya çalışırlar. Bu her zaman böyledir. Okulları, orduyu ve bürokrasiyi, devlet kadrolarını ele geçiren bu tip farklı yapı­lanmalar Sümerler zamanında da vardı, Orta Asya’da Şaman­lar’la da vardı, İran’da da var­dı, Anadolu’da da vardır. Bun­ların her girişimi, bizi her se­ferinde daha geriye götürmek maksadıyla planlanmıştır.

    Osmanlı tarihinin ilk yeni­çeri ayaklanması Buçuktepe İsyanı’dır. II. Murat dönemin­de gerçekleşmiş bu isyan 1421 tarihinde başlar ve 1451’e ka­dar yani tam otuz yıl devam eder. Çıkış sebebi Fatih Sultan Mehmet’in çocuk yaşta tahta geçirilmek istenmesi ve yeni­çerilerin buna isyan etmesidir. Bir başka isyan ise daha ras­yonel bir çıkış olan Simavna­lı (Şeyh) Bedreddin İsyanı’dır. Şeyh Bedrettin’in Serez çarşı­sında 1420’de idam edilmesiy­le sonuçlanır. 16. yüzyılda Ka­nuni’nin tahtını sarsan Oğlan Şeyh İsyanı da ‘Hayat kısadır, yiyin, için, sefanıza bakın’ ba­kışı etrafında binleri topla­mıştır. Kanuni, Oğlan Şeyh’i (İsmail Maşuki) idam ettirse de bu anlayış daha sonra Ka­lenderilik olarak devam etmiş­tir. Sonrasında Kadızadeliler ve Feyzullah Efendi vakala­rı şeklinde tarikatların devlet sistemine tehdit olarak çıkar­dığı isyanlar görülmüştür.

    Cumhuriyetin ilanı ve son­rasında, bilhassa 1922 ve 1926 yılları arasında alınan önlem­lerle, bu tip tarikat ve benzeri oluşumlar kendi içine çekilmiş­tir. Ben cumhuriyetin ilk yılla­rını da görmüş biri olarak bu tarikatlere, şeyhlere, hocalara zulmedildi desem iftira etmiş olurum, onlar sadece rejimin gücünden korkarak kendi bünyelerinde yaşadılar. Rejime ken­dilerini göstermek istemediler.

    Şu an bazı ayarlara geri dö­nülmek istendiğinden sıkça bahsediliyor. Cumhuriyet dö­nemi ve devrimlerinin teme­linde demokrasiye dayalı bir eğitim sistemi, pozitif eğitim, öğrencilere yeni bir hayat tar­zının kazandırıldığı, laik bir sistem kurulmuştu. Bu sistem zamanla güçsüzleştirildi ve şu anda da yokedilmiş durumda. Dolayısıyla eğitim sistemi de­ğiştirilmediği sürece biz hiçbir ayara geri dönemeyiz.

    Bütün milletlerin ruhunda gizli gizemli bir korku vardır. Bu korku her insanda başka türlü tezahür eder. Kimi ka­ranlıktan, kimi yüksekten, ki­mi hayaletlerden… Yaygın kor­ku ise keramet korkusudur. Bu keramet tüm tarikat ve benze­ri yapılaşmaların ana daya­nağıdır. Çoğunluk bir manevi güç ötesinde, keramet gücü­ne dayanmak ister. İşte bugün bu tarikatları oluşturan ana sebep de budur. Son elli yılda buna yol verildi.

    Başarılı olunca ‘ihtilal’ dedik, bu günlere geldikYavuz Selim Karakışla

    Benim bütün ömrüm askerî darbelerle geçti… 1960 darbe­sinde anamın karnındaydım, altın nikâh yüzüklerini orduya ilk bağışlayanlardandır bizim­kiler. 1971 darbesinde ilkokul son sınıftaydım. Denizler, Ma­hirler kaçar, asker polis kova­lar, biz de radyodan ajans ha­berlerini dinlerdik hep gece­leri. 12 Eylül 1980 darbesinde ise Boğaziçi Üniversitesi’nde Kimya Mühendisliği öğren­cisiydim. 12 Eylül darbesi ül­kenin bütün gençliğine darbe vurdu gerçi, ama bana harbi­den sağlı sollu girişmişti… Dar­beden tam on beş gün sonra annemi kaybettim, bir yıl sonra mühendislik bölümünden atıl­dım, mühendis olma ihtimalim kalmayınca da çok sevdiğim kız arkadaşım on bir gün için­de beni terk etti, darbe üstüne darbe yedim anlayacağınız.

    55 yıllık ömrüne üç tam te­şekküllü askerî darbe, sayısız darbe girişimi, post-modern darbe, e-darbe filan sığdırmış olan benim gibi tecrübeliler, 15 Temmuz 2016 gecesi her­kes gibi televizyonlarının ek­ranına yapışmış bir halde olup biteni izlerlerken, “Darbeler­le geçti ömrüm benim, şol yel esip geçmiş gibi…” diye geçir­mişlerdir herhalde akılların­dan. Eski darbe hatıraları birer birer canlanmıştır gözlerin­de. “Tarihi yaşamak” böyle bir şey herhalde… Darbelere karşı çok dayanıklı ve çok da tecrü­beliyim ben, evimdeki dolabın buzluğunda birkaç dilimlenmiş ekmek, dolabın birinin dibinde birkaç paket makarna, kitap­lığımda kapağı hiç açılmamış birkaç kitap, zulamda da birkaç paket sigara ve biraz nakit para vardır her zaman bir yerlerde…

    15 Temmuz 2016 gecesi ya­şanan darbe girişimi (Bu darbe literatürü de bir acayip; darbe başarılı olursa ”ihtilal,” başarı­sız olursa “darbe girişimi” olu­veriyor) şimdiye kadar gördük­lerimize pek benzemiyor. Bi­rincisi, bizim alışık olduğumuz şekilde “emir komuta zinciri içinde” değil. İkincisi, şimdiye kadar gördüğümüz hiçbir askerî darbenin olmadığı kadar açık­ça “dış mihraklar” ile bağlantılı. Üçüncüsü, darbeler tarihimizin aksine, homojen ve Jacoben bir hareket değil; “darbe girişimi” olarak kalmasa da hani “ihtilal” olsa, 16 Temmuz sabahı nasıl bir Türkiye’ye uyanacağımı­zı bence -bazı darbeciler dâhil-kimse bilmiyor. Sonuncusu da, bunu açıkça söylemeye çekini­yorum, ama galiba bir şeylerin sonu değil de sanki başlangıcı… Bu yazın uzun ve sıcak bir yaz olacağını hep söylemiştim ken­dime, ama bu denli kurak geçe­ceğini hiç düşünememişim.

    ‘En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır’Celal Şengör

    Ülkemize kısa dönemde büyük zarar vermiş olan 15 Temmuz kalkışması, ileride ülkede Fethullahçılık denen zehirli faaliyetin kökünün kazınması için bir ulusal uyanmayı da beraberinde getirdiği için önemli bir dönüm noktası olarak da hatırlanacak, ülkeyi yönetenlerin onlarca yıldır Atatürk’ün şu sözünü anlamamış olmalarının Türkiye Cumhuriyeti halkına ne kadar pahalıya mal olduğu bir defa daha tasdik edilecektir: “Efendiler ve Ey Millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler dervişler müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyettir. Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kâfidir”.

    Bireylerin akıllarını eleşti­rel bir şekilde kullanmalarını temel alan demokrasiler, akla ve bilimsel düşünceye dayan­mayan irrasyonal inançlarla sürdürülemez. Bu tür inanç­lar bireylerle sınırlı oldukları sürece -Batı demokrasilerin­de de gördüğümüz gibi-zarar­ları sınırlı olur. Ama tüm ilkel toplumlarda görüldüğü gibi, toplum yaşamına yön verme­ğe kalkarlarsa, sonuç akıldışı inancı ve körü körüne bi’a­tı temel alan terör sistemle­rinin doğumu olur. Şu ileride muhakkak yazılacaktır: Fet­hullahçılık, inancı aklın ve bi­limin önüne koyan sakat bir düşünce atmosferinde gelişip serpilmiştir.

    Vatandaşın bu direnişine tarihimizde hiç rastlanmadıFeridun Emecen

    Öncelikle bu çok elim ve ib­retlik bir olaydır. Türkiye’nin geleceğini karartabilecek bir durum halkın birlik ve bera­berlik içerisinde olmasıyla önlenmiş oldu. Toplumu de­rinden etkileyen bu tip olayla­rın üzerinden daha etraflı bir sonuca varabilmek için en az 40-50 yıl gibi bir sürenin geç­mesi gerektiği söylenir. Fakat toplum üzerindeki etkisi, so­nuçları belki şimdiden ince­lenmeye başlandı da.

    Biz tarihçiler geçmişi de­ğerlendiririz. Bizim bilimsel alanımız geçmişle ilgilidir, ge­lecekle değil. Dolayısıyla bu olayın gelecekte nasıl konum­lanacağını belirmememiz ya da buna yönelmemiz için za­mana ihtiyaç var. Bununla be­raber bu demokrasiyi tehdit eden kalkışmanın mahiyeti çok açık ortada. Kimin, niçin yaptığını bilmek icin zamana da hacet yok.

    Tarihte benzer olaylar var­dır, ancak böyle bir hadisenin tekerrür etmediği açıktır. Da­ha önce ‘kıyametçi ve mehdi­ci’ anlayış etrafında toplanan gruplar, her yüzyılın başında ortaya çıkacak bir müceddit arayışı içinde oldu. Bu maksat­la isyanla sonuçlanan bir takım girişimlerde bulunmuşlardır. Bu isyanlar da her defasında bastırılmıştır. Örneğin Şii ha­reketin 16. yüzyılın başında or­taya çıkardığı Şahkulu İsyanı buna bir örnek teşkil edebilir. Ama devleti ele geçirmeye yö­nelik bir hareket selefi çevre­lerden geldi. 17. yüzyılda ger­çekleşen Kadızadeliler hareke­ti  buna bir örnektir mesela.

    15 Temmuz’daki olaylar devleti ele geçirip dış mihraklı bir şekillendirmenin deneme­siydi. Ancak Kadızadelilerin dışarı kaynaklı üst aklı yoktu. Ayrıca 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980, medyanın toplum erişimine kapalı olduğu dö­nemlerde, karanlıklar içinde gerçekleşti. Bugünse her şey toplumun gözleri önünde ya­şandı. Tarihimizde eşine adeta rastlanmayan bir tarzda halk sokağa çıktı ve birlik içerisin­de demokrasisine sahip çıktı. Bunu hangi saikle olursa ol­sun hafife almak bana göre en azından bir gaflettir.

    Devlet de ordu da ‘ele geçirilecek’ yapılar değildirAhmet Kuyaş

    Darbeler tarihine kesin bir son verildiğini sanıyorum. Bu, en büyük kazanımımız. Bir de ola­sı, ikinci bir kazanımımız var ki, ne kadar gerekli olduğu, ya­şadığımız darbe girişimiyle bir kez daha kanıtlandı. O da, artık siyasi iktidarın gerçek iktidar olması, dolayısıyla da devleti ele geçirmeye, devlete sızmaya ihtiyaç duymamasıdır. Bilindiği gibi, devlet hiz­metinden çıkarılan birçok te­rör örgütü üyesi veya sem­patizanı var. Bunların yerle­ri doldurulurken işe alınacak olanların birer teknokrat ola­rak yetkinliklerine göre seçi­leceklerini, etnik ya da dinî kökenlerine, siyasi tercihleri­ne bakılmayacağını ümit edi­yorum. Bu yapıldığı takdirde iktidar, bir takım çetecilerden temizlediği devletin hepimizin devleti olduğunu, onu ele ge­çirmeden yönetmeye mukte­dir olduğunu gösterecektir.