Yazar: Barış Uygur

  • Kraliçe Roma’ya yanlış yaptı, şah Ruslara dev elmas yolladı

    Kraliçe Roma’ya yanlış yaptı, şah Ruslara dev elmas yolladı

    İmparatorluk kurma hayalini biraz fazla kuran Kraliçe Teuta, Roma elçilerini öldürtünce bedelini ağır ödemiş. Daha yakın tarihe bakacak olursak; Rusya’nın İran elçisi Aleksander Griboyedov mollalar tarafından öldürülünce şah öyle korkmuş ki, hemen torununu “buyrun, eti sizin kemiği benim” diyerek ve yanına bir de dev gibi bir elmas vererek Rusya’ya göndermiş.

    Elçiler, tarih boyunca misafir bulundukları topraklarda korunmuş ve hatta üzerine titrenmiş görevliler. Herhâlde bir geçiş aşaması olmuştur ama, insanlık ilk çağlardan itibaren, düşman da olsa dost da olsa bir ülkenin kendi topraklarındaki temsilcisini korumanın daha akıllıca olduğunu anlamış. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, Çin savaş hukukunun “yangında ilk kurtarılacaklar” listesinde elçiler ve teslim olanlar ilk sırada yer alıyor. Zaten düşünecek olursak, özellikle modernite öncesi iletişim olanakları sınırlıyken, toprağına yabancı diyarlardan gelen adamı hoş tutmak akıllıca bir davranış. Toprağındaki elçileri hoş tutmazsan, yarın öbür gün barbar akını olduğunda, barbarlar kapına dayanana kadar haberin olmaz ya da sinsi ve stokçu bir hükümdar olmana rağmen elindeki fazla tahılı, karşı tarafta kuraklık olduğunu bilmediğin için ucuza verirsin. En kötüsü de, ola ki savaşırken teslim olmaya karar verdin, onu bile zor yaparsın.

    Uzak diyarların elçileri bir önemliyse, yakın diyarların elçileri iki önemlidir diğer yandan. Zira en çok komşun ya da çok yakınında olan ülkelerle savaşır, onlarla barışır, çok öyle deplasmana çıkmazsın. E savaştığın komşunla er geç barışacağın için, o elçiyi hoş tutmak mantıklıdır. Zaten kafası çalışan her devlet bunu az çok bilir, bilmeyenler de genellikle unutmaları mümkün olmayan bir şekilde öğrenir.

    “VALLA BENİM ELİMDE OLAN BİR ŞEY YOK, BENİM ASKERLERİM ASLA ROMALILARA YANLIŞ YAPMAZ AMA BU MİLLETİM NE İSTERSE ONU YAPAR. BEN BU MİLLETİ EVİNDE ZOR TUTUYORUM, ONA BİR GARANTİ VEREMEM. AMA SEN BANA YANLIŞ YAPTIN! ASKERLER TUTUN ŞUNLARI!..”

    Aklımda yanlış kalmadıysa Polybius, Roma Cumhuriyeti ve merkezi bugünkü Arnavutluk civarı olan İlirya arasındaki savaşın sebeplerinden biri olarak benzer bir durumu göstermiş. Galiba ilk başta ortada bir sıkıntı yok; İlirya kendi çapında bazı yayılmacılıklar, büyük imparatorluk kurma afacanlıkları gösterse de Roma Senatosu belki de o aralar Kartaca daha büyük tehdit olduğu için bu İlirya’yla fazla ilgilenmiyor. 

    Griboyedov’un katli ve şahın diyeti elmas 1826’da, aynı zamanda bir oyun yazarı olan Rusya’nın İran elçisi Aleksander Griboyedov öldürülmüş. İran şahı Rusların vereceği tepkiden o kadar çok korkmuş ki, hemen torununu “Efendim buyrun, eti sizin kemiği benim” diyerek ve yanına bir de dev gibi bir elmas vererek Rusya’ya göndermiş. Soyyet döneminde pullara da basılan meşhur Şah Elması. 

    İlirya giderek komşularının topraklarına göz dikiyor falan ama, İliryalı korsanlar Romalı denizcileri soymaya başlayınca Roma Senatosu kıllanıp İliryalılara iki elçi gönderiyor. O sıralar İlirya’nın başında Kraliçe Teuta var. Mağrur bir hanım, konuyu komşuyu yağmalamış, kendi topraklarında başgösteren bir isyanı bastırmış, özgüveni yüksek bir kimse diye hatırlıyorum. Her neyse hanımefendi Roma’dan gelen iki elçiyi dinlemiş, sonra da, “Valla benim elimde olan bir şey yok, benim askerlerim asla Romalılara karşı bir yanlış yapmaz ama bu milletim ne isterse onu yapar. Ben bu milleti evinde zor tutuyorum, ona bir garanti veremem” demiş. Ha şimdi orada Roma elçisinin de bir yanlışı olmuş, kraliçenin bu tutumuna diplomatik olmayan bir dille cevap vermiş, kadıncağız da buna alınmış. Ben tamamen haksız demiyorum, onun da haklı olduğu yerler var yani. Ama elçileri öldürtmesi biraz ileriye gitmek olmuş. Bu haber Roma’da duyulunca Romalılar galeyana gelmiş ve kraliçenin “milletler hukukunu” ihlâl ettiğini iddia ederek savaş hazırlıklarına başlamışlar. Ha şimdi belki de böyle bir şey olmamıştır da, Roma İlirya’yı işgâl etmek için böyle bir bahane uydurmuştur bilemem, dediğim gibi ben Polybius’un yalancısıyım. Ama neticede bunu bahane eden Roma ordusu ilk kez sıcak topraklara, pardon Balkanlar’a hakim olmanın coşkusuyla, bizim Kraliçe Teuta’nın elinde ne var ne yoksa almışlar, onu da küçük bir bölgede, her yıl vergi vermek koşuluyla tutmuşlar. 

    Daha yakın tarihe bakacak olursak (yok o kadar yakınlaşmayacağım merak etmeyin), 19. yüzyıl başlarında aynı zamanda bir oyun yazarı olan Rusya’nın İran elçisi Aleksander Griboyedov vakası var. Mollaların kışkırttığı öfkeli bir kalabalık Rus sefaretinin önünde toplanmış, kapıları bacaları kırarak içeri girmiş, elçiyi ve sefaretteki diğer insanları öldürmüş. İran şahı Rusların vereceği tepkiden o kadar çok korkmuş ki, hemen torununu, “Efendim buyrun, eti sizin kemiği benim” diyerek ve yanına bir de dev gibi bir elmas vererek Rusya’ya göndermiş. Bu davranış mı Rusya’nın öfkesini yatıştırmış yoksa o sırada altı aydır falan devam etmekte olan Osmanlı-Rus savaşı mı bilmiyorum. 

  • Aklın sınırlarını zorlayan sınırlar

    Aklın sınırlarını zorlayan sınırlar

    Nasıl insanoğlunun ortaya koyduğu en iyi şeylerden biri geçtiğimiz ay bahsettiğimiz gibi hukuksa, çelişkili bir şekilde hukukla tesis ettiği en dandik şeylerden biri de ülkeler arasındaki sınırlardır diyebiliriz. (Bu birinci çoğul şahıs yazıyı kerli ferli bir tarih komisyonu, bir akademikler heyeti hazırlamış gibi gösteriyor. Yani, “biz” deyince daha ciddi gibi duruyor, ben bile tav oluyorum okurken.) Ha ama nedir, yaşadığımız modern dünyada sınırların anlamsızlığı üzerine ne kadar laf edersek edelim, ilkokuldan üniversiteye önümüze konan tarih atlaslarındaki sınırların anlamsızlığının yanına bile yaklaşamayız. Hadi son söyleyeceğim şeyi baştan söyleyeyim: Valla benim bildiğim kadarıyla “Modern dünyaya yakışmıyor,” dediğimiz o bildiğimiz anlamdaki sınırlar tam da modern dünyanın icadı zaten. 

    Ha bu demek değil ki modern öncesi dönemde herkes Şengen’de yaşıyor, dileyen istediği yere gidiyor. Sınırlar var varolmasına ama aklımda kaldığı kadarıyla daha çok şehirlerde var. Atıyorum Fatih’teki evinizden kalkıp Bakırköy’deki akrabanızı ziyarete gittiniz, üç gün sonra geri döneceksiniz, Topkapı’da durdurup soruyorlar, “Kimsin, necisin, nereye geldin,” diye. Gerçekten İstanbul’da oturduğunu ispatlayıp öyle giriyorsun içeri. Yani ülke sınırları arasında durum daha gevşek olsa da şehirler daha bir kayıt tutma, kapıda aç kapıyı bezirganbaşıcılık oynatma eğiliminde ve üstelik biyometrik fotoğrafa da geçilmediği için kapıya gelen doğru mu söylüyor yalan mı söylüyor anlamak güç. Ama ülkeden ülkeye davar gibi gezmek mümkün bugüne kıyasla. 

    Örneğin eğer aklımda yanlış kalmadıysa “yurtdışına kapağı atsam yeter” ekolü gençlerimizin öncülerinden biri 17. yüzyılda Venedik’e gidiyor, kendisini Sultan’ın elçisi olarak tanıtıyor falan ama Venedikliler “Yahu bu çocuk oturmayı kalkmayı bilmiyor, bizim bildiğimiz Osmanlı diplomatı monşer olur, yoksa Devlet-i Aliyye’ye milli irade geldi de oturmasını kalkmasını bilmeyen sıfır numara ayı göndermeye başladılar?” diye meraklanıp payitahta haber gönderiyorlar. “Siz gerçekten bu çocuğu elçi diye mi gönderdiniz?” diye soruyorlar da çocuğu oraya kimsenin göndermediği, herifçioğlunun kendi başına kalkıp ben Osmanlı elçisiyim diye ortalıkta gezdiği anlaşılıyor. Avrupa’ya kapağı atan bu ilk gurbetçimizin akıbetini bilemiyoruz zira muhtemelen İstanbul’dan cevap gelene kadar çocuk çoktan kirişi kırıyor. 

    Ha ama nedir, şehirler işi sıkı tutsa da önümüze konan tarih atlaslarındaki sınırlar çoğu kez anlamsızlığın sınırlarını zorluyor. Misal bugün, dünyadaki hiçbir devlet, kendisine ne bir kuruş vergi ne asker veren ve kendi kendini idare eden bir topluluğun yaşadığı toprakları kendi sınırları içerisinde göstermez. Yani tarihteki büyük imparatorlukların cömertçe çizilen sınırlarına bakıyorum da, kimi zaman ayak bile basmadıkları yerlerin bu haritalarda gösterilmesi, Facebook profillerini ısrarla “it’s complicated” tutarak manitaları tarafından terk edildiğini kabullenemeyen gençler gibi Suriye’nin bir zamanlar Hatay’ı kendi sınırları içerisinde göstermesine benziyor. Zaten modern dünyanın sınırları çizilirken böyle hâllerin görmezden gelinmesi günümüze kadar uzanan sorunların sebeplerinden biri bence. 

    Ne bileyim sen adamın topraklarının yüzlerce yıl senin hakimiyetinde olduğuna inanmışsın ama adam o yüzlerce yıl ne sana vergi vermiş ne asker göndermiş ne de yıllık armağanlar falan yollamış. Bilakis sen adama kendi hanlıklarını, derebeyliklerini kurdurmuşsun, çok çok günümüze uyarlayacak olursak askeri bir ittifak yapmışsın ama adamın topraklarını kendi ülkende gösteriyorsun ya, bana sorarsan kerizlik, başka bir şey değil. Hayır sonra birden “A senin bize vergi vermen gerekiyormuş, asker göndermen gerekiyormuş,” diye adamın boğazına çökünce de işte isyan oluyor. Zaten aramızda kalsın ama çoğu imparatorluğun sınırlarının tarih haritalarına aktarılmasında kullanılan kıstaslar bugün kullanılsa dünyada dört, bilemedin beş tane devlet olacak. Ne bileyim, adama yıllık ödeme yapan, yeri geldiğinde asker veren büyük küçük beylikleri de adamın sınırları içerisinde gösteriyorsun ama bugün doların kullanıldığı her ülke Amerika’ya vergi veriyor, NATO’ya bağlı her ülke istendiğinde asker gönderiyor, hepsine paşa paşa ayrı sınır çizmişsin. Olmuş mu? Olmamış! 

  • Hak hukuk gak guguk

    İnsanoğlunun ortaya koyduğu en iyi şeylerden biri de, her ne kadar uymakta zaman za­man güçlük çekse de hukuk. Ta­bii ilk başta büyük zorluklar çe­kilmiş, kabul etmek lâzım. Misal, bizim bugün okullarda çocukla­ra ilk yazılı kanunlar diye öğret­tiğimiz, derslerde kaytaranların da “Beyoğlu’ndaki börekçi değil mi o ya? Kapanmadı mı?” dediği Hammurabi kanunlarına baka­cak olursak a kişisi b kişisinin gözünü çıkarırsa ceza olarak a kişisinin de gözü çıkarılıyor, ki geri çekilip düşünürseniz b kişi­sine zerre kadar hayrı olmayan bir ceza bu. Babaya kalkan el kı­rılıyor, gözünü çıkardığınız kişi köleyse sahibine kölenin yarı fiyatını veriyorsunuz falan. Çok öyle sofistike kanun­lar yok, ne kadar aradıysam borsa manipülasyonu ya da devletin gizli istihbarat bel­gelerini spor programlarında açıklamanın cezasını bula­madım.

    Tabii diğer yandan da, anla­dığım kadarıyla Hammurabi de bu işe çok kafa yormamış; kısası yapılabilecek bir şeyse, cezası kı­sas: Atıyorum adamın dişini kırdın, senin dişini kırı­yorlar, adama küfret­tin, sana küfre­diyorlar falan. Ama ada­mın birine ev yaptın, ev yı­kıldı; bunun kısası nasıl olacak? Adam da sana ev yapıp yıkacak­sa, bence hem yeterince caydırı­cı değil, hem de bence suçludan çok kurbanı cezalandıran bir ta­vır. İşte böyle durumlarda Ham­murabi hop, hemen idam cezası­nı yapıştırmış. Zaten çok merak ederseniz gidip Arkeoloji Müze­si’nde de görebileceğiniz gibi iki cezadan biri idam.

    Ha ama nedir, yine de niyet iyi: Yazılı, üzerinde uzlaştığımız ya da en azından hünkârımızın uzlaştığı bir kanun olsun, hepi­miz hayatımızı buna göre yaşa­yalım, anlaşmazlık çıktığında, mesela birisi birisinin gözünü çıkardığında, koyununu çaldı­ğında falan oraya bakıp ona göre karar verelim. Koyun kısmına takılmayın, antikiteden moder­niteye hemen bütün kanunlar­da koyun esaslı bir rol oynuyor. Zaten Hammurabi kanunların­da boşanmanın esasları falan da var ki en azından birkaç bin yıl önce bile Katolik Kilisesi’n­den ileri olduklarını söylemek mümkün.

    Ama özetle diyebiliriz ki, ne kadar kötü yazılmış olursa olsun yazılı kanunlara göre yaşamak, kanunu tanımadan ya da kanun­ları tanımayanların yönetiminde yaşamaktan çok daha iyi.

    Halkın üzerinde uzlaştığı ka­nunları yazılı hâle getirme işine aklımda kaldığı kadarıyla kodi­fikasyon diyorlardı ve yine eğer yanlış hatırlamıyorsam Antik Yunan’da Kanunî Draco isimli bir hukukçumuz bu işin öncü­lerindendi. Kanunî Draco diyo­rum, zira bu arkadaşın lâkabı da Kanunî, zaten belki de o yüzden ecnebiler bizim Ka­nunî’ye muhteşem diyordur, şimdi orasını tam bilemi­yorum.

    Her neyse, bugün illa çok en­telektüel görünmek istiyorsak kullandığımız drakonyan deyi­mi de, yine bu Draco arkadaş bir yandan kodifiye ettiği kanunla­rı da harfiyen ve acımasızca uy­gulatmasıyla ünlü olduğu için kendisinin isminden üretilmiş. Tabii sadece Ahmet Hakan’ın programına çıkacak kadar en­telektüel görünmek istiyorsanız “sosyoloji” kelimesi tek başına yetiyor ama o programda kulla­nıldığı hâliyle ne anlama geldi­ğini henüz bilmiyorum. Bu arada kanunları uygulama konusun­daki bütün bu katılığına rağmen, aklımda kaldığı kadarıyla Draco halk tarafından çok sevilen bir hukukçu. Hatta o kadar çok sevi­liyor ki anlatılana göre bir oyun izlemeye gittiği tiyatroda halkın sevgi seline kapılarak ölüyor. Draco’nun tiyatroya geldiğini gö­ren halk tezahüratlar eşliğinde sevgilerini göstermek için şap­kalarını, eşarplarını falan Dra­co’ya atıyorlar. Koskoca Kanunî Draco, resmen Gülhane Parkı Halk Konseri’ne çıkan Küçük Emrah gibi çamaşıra boğuluyor ve nefessiz kalıyor ve nefessiz kalarak ölüyor. (Yalnız ben bunu size aktarırken bir daha düşün­düm de, bu bizim Draco ilk hu­kuk şehidimiz de olabilir.)

    Tabii tarih ve hukuk denince hem tarihçilerin hem de hukuk­çuların aklına gelen ilk şeyler­den biri de Roma Hukuku, zira onu okullarımızda okutmaya hâlâ devam ediyoruz. Ha ama duyduğuma göre hukuk fakültelerimizde Roma Hukuku dersi zorunlu olmaktan çıkmış. Eh, sadece Roma Hukuku’nun değil, genel olarak hukukun sadece ta­rihin konusu olmaya başladığı­nı düşünecek olursanız, buna da çok şaşırmamak lâzım.

  • Daha dün annemizin…

    Bir eğitim-öğretim yılına daha başlamışken, an­nelerinin kollarında ya­şayıp çiçekli bahçelerde olmasa da, beton ve toz toprak içindeki mahallelerinde anneleri balkon­dan terlik atana kadar koşmaları gereken sevgili kardeşlerimizin, okullu oldukları için sabahın kör karanlığında kalkıp sınıfları dol­durmalarının hikâyesini anlat­manın tam sırasıdır. Bu ilk cüm­leyi öğelerine ayıranı doğrudan ilkokul beşten mezun ediyorlar, onu da söyleyeyim.

    Şimdi aklımda kaldığı kada­rıyla, yazının icadıyla eğitimin icadı aynı zamanda gerçekleşi­yor. Elbette ondan önce de atala­rımız iyice mal değildir, birbir­lerine bir şeyler öğretiyor, “Abi mamutu asıl böyle avlayacaksın bak” diye yol yordam gösteriyor, “Abla sakın şu otlardan yeme, geçen benim kaynım yedi, siz­lere ömür” diye faideli bilgiler veriyorlardır, orası ayrı. Zaten hangi ot zehirli, hangi bitki ada­mı öldürür diye öğrenene kadar öyle sanıyorum ki nice kayınlar toprağa verilmiş, nice atamız sırf ortada sistemli bir eğitim olma­dığı için topladıkları mantarlar­dan zehirlenerek ölmüştür.

    Kısacası yanlış bilmiyor­sam bu yazı işinden sonra eği­tim işi de başlamış. Ha başla­mış başlamasına da, bütün okullar mekteb-i sultani, inanır mısınız çocuğunuzu iyi bir okula ver­mek bugünün TEOG’undan da, ÖSS’sinden de zor. Zaten genel­de bir tane okul var, ona da hep zenginlerin çocukları gidiyor. Eğer aklımda yanlış kalmadıy­sa eğitimi kitleselleştirip taba­na yayan ve hatta tüm çocuk­lara zorunlu koşan ilk topluluk Yahudiler olmuş. Tabii ben yine başkalarının yalancısıyım ama nasıl ki zorunlu eğitimi ilk bulan ve uygulayan Yahudilerse gali­ba okulu kırmayı da ilk keşfeden onlar olmuş, zira Roma’nın artık imparatorluk olduğu zamanlar­da bile Yahudiler arasında oku­ma-yazma oranı yüzde on falan. Şimdi bu size düşük gelebilir, gelmesin. Avrupa’da bu orana ulaşılması için daha 1500 yıldan fazla zaman geçmesi gerekecek.

    Tabii bugün bildiğimiz an­lamda bir eğitim için 19. yüzyı­lı beklememiz gerekecek ama tarihin ilk sınavla öğrenci alan okulu, 4+4+4 sistemi falan An­tik Yunan’da belirmiş bile. An­tik Yunan da kesintisiz zorun­lu eğitime karşı çıkarak okulla­rı bölmüşse de, benim aklımda kaldığı kadarıyla çoğunun ho­cası olmadığı için hep beden­ci girmiş derslere, liseye kadar ağırlıklı olarak hep beden dersi var. Eğitim demokratik, herkese veriliyor ama bir yandan da iyi­ce fakir olanlar meslek lisesine gönderiliyor taa milattan önce yedinci yüzyıllar­da bile. Tabii Antik Yu­nan’ın tamamı böy­le değil. Spartalılara baktığımızda bütün bir toplumun Kuleli Askerî Lisesi olduğu­nu görüyoruz, zira çoluk çocuk bütün erkekler bacak kadarken doğrudan kışlaya gön­deriliyor, evlenene kadar da dı­şarı çıkamıyor. Hatta evlenince de çıkmıyor olabilir. Üstelik öyle yatılı okul denince aklınıza Ha­babam Sınıfı gelmesin; öğren­cilerin resmen aç bırakıldığı ve yemek çalmaya zorlandığı, yaka­lanırlarsa da cezalandırıldığı bir okul bu. Yok öyle tencere tencere yemek getiren Hafize Ana falan; “Açsan git yemek çal, yakalar­sak çok kötü döveriz, çalmazsan zaten ölürsün” diyorlar. Yani ne bileyim İstanbul Üniversitesi ye­mekhanesi bunun yanında çok iyi, öyle düşünün. Bütün erkek­lerin bu sert yatılı askerî okulla gençliklerini harcadıkları Spar­ta’da adamlar evlendirilirken ya­bancılık çekmesin, durumu ga­ripsemesin diye gelinleri erkek gibi tıraş edip giydiriyorlar. Yani öyle “300 Spartalı” filmindeki çakma Spartalıların homofobik homofobik konuştuğuna bak­mayın.

    Ha bu arada Atinalılar kız­lara pek önem vermezken Spar­talılarda kızların eğitimine çok büyük önem veriliyor ve üstelik öyle eğitim fakültesi, eczacılık falan da yok, resmen güreş eği­timi veriyorlar kızlara ve hayır, çamur güreşi falan değil hayvan evladım! Çık bakayım dışarı! Ne­reden girdin sen dergiye?

    Arkadaş çıktığına göre de­vam edelim, siz de öyle her önü­ne gelene dergiyi omzunuzun arkasından okutmayın canım. Köşeyi kaynatmaya çalışıyor adam. Neyse, bu bilgiler ışığında sabahın kör karanlığında okul yollarına düşen gariplerimin sö­veceklerse Antik Yunan mede­niyetine sövmeleri gerektiği de anlaşılmıştır. Bakın zil çalıyor, köşe bitti.

  • Beyoğlu kadar eski bir klişe: ‘Burası çok bozuldu mirim’

    Aslında çöküş, şehrin sayılı caz barlarından birinin kapanıp, yerini simit satan bir dükkâna bırakmasıyla başladı ama hemen hiçbirimiz anlamadık. Hayır, Beyoğlu “birileri gelmeye başladığı için” değil, “birileri gitmeye başladığı”, delilerimiz bile ortadan kaybolduğu için bugün bu hâle geldi.

    Beyoğlu’nun adının ne­reden geldiğini, 19. yüz­yılda neden parlamaya başladığını falan anlatmaya­cağım. Semtin mütareke yılla­rındaki birinci savaş sonra­sı Berlin’le yarışan dönemini, Beyaz Rus’ların getirdikleri­ni, 6-7 Eylül’ün götürdüklerini benden çok daha iyi anlatacak bir sürü yazar var. Zaten ister­seniz bu bilgilere internetten anında erişebilirsiniz de. Ama internetin olmadığı zamanlar Beyoğlu bir nevi internetimiz­di bizim, belki ben onu anlata­bilirim.

    Beyoğlu’na dair hatırladı­ğım ilk şey, annemle Tarla­başı’nda oturan teyze­mi ziyaret etmemiz: Sıcak, toz-toprak ve dev çikolata blokla­rı. Dalan’ın Tar­labaşı proje­si başlamış­tı, toz-toprak ondan ola­cak. Dev çikolatalardan başka şeyler de vardır herhâlde ama takdir edersiniz ki o yaşta en dikkati çeken şey oydu.

    Daha sonra amcam, İnönü Stadı’nda Samet Aybaba’nın jübilesine, Beşiktaş-Fener­bahçe maçına götürmüştü, işte o zaman büyülenmiştim. Beni büyüleyen, o zaman bi­le iki futbolcu genişliğinde­ki Sinan Engin ya da aklımda kaldığı kadarıyla Beşiktaş’ta ilk maçına çıkan Şifo Mehmet değildi. Maçı izlemeye gelip Fenerbahçelilerin yuhaladığı Semra Özal ya da Beşiktaşlıla­rın yuhaladığı Turgut Özal’ı da ancak yıllar sonra başka bir si­yasetçi yuhalandığında çıkan tartışma vesilesiyle hatırla­dım. Taraftarların siyasetçile­ri yuhalayabildiği yıllardı ya­ni ve beni büyüleyen, maçtan sonra gittiğimiz İstiklâl Cad­desi oldu.

    Devekuşu Kabare’nin “Be­yoğlu Beyoğlu” oyunundaki “Eskiden Beyoğlu’na kıravatsız çıkılmazdı mirim” hayıflanma­ları doruktaydı. Gecelerin fark­lı yaşandığı, sönük neonlardan ve pavyonların afişlerinden bi­le anlaşılabiliyordu. Sonra an­layacaktım ki “Beyoğlu çok bo­zuldu” lafı Beyoğlu kadar eski, Beyoğlu’nun hep “eski ve daha güzel” hâliyle hatırlanması da bir ata sporumuzdu.

    İstiklâl trafiğe kapatıldık­tan sonra Beyoğlu’na düzenli olarak gitmeye başladım. Okul çıkışı, bazen de okulu kırıp Cağaloğlu’ndan Beyoğlu’na yü­rür, Bab-ı Ali yokuşunu iner, henüz yanmamış köprüden geçer, Yüksekkaldırım yokuşu­nu çıkar, öyle varırdım. Kötü şöhretli pavyonlar duruyordu ama, kimileri “rock bar”a ve sanırım sadece Türkiye’de ve belirli bir dönemde kullanıl­mış bir tanımlama olan “entel bar”lara dönüşmüştü. Kimile­ri isimlerini bile değiştirme­di: Cazibe Night Club, Cazibe Rock Bar oluverdi. Pavyon fe­daileri ve punk’lar, bez çantalı enteller ve metalciler, gaze­te satan komünistler ve yeni müşterilere yüzü gülen esnaf, festival filminden çıkıp sine­ma, Çorlulu Ali Paşa Medre­sesi’nden gelip tasavvuf tar­tışanlar, fotokopi dergilerini dağıtan gençler ve tekrar Pa­saj’a gitmeye başlayan ihtiyar­lar, tektekçilerde şaraplarının yanında haşlanmış yumurta yiyenler ve yeni açılan vejetar­yen lokantalarını dolduranlar, semtin yeni sakinlerine eski Beyoğlu’nun suç hikâyelerini anlatan eskiler ve hiçbir za­man yeterli olmasa da kendi­lerini burada daha rahat his­seden LGBT fertler iyi-kötü birarada yaşıyorlardı.

    En çok da “deliler” vardı Beyoğlu’nu farklı kılan. Bugün internette videolarını bulabi­lecekleriniz dışında, arada bir civardaki fırınlar un taşıttığı için kafasında bir un çuvalıy­la dolaşan ve caddede yürü­yenlerin arkasından sessizce yaklaşıp “Bö!” diye bağırarak korkuttuğu için “Bö” dediği­miz arkadaşımız, gözümüzün önünde “güzelliğinizin şiiri­ni yazıyorum” diye tuhaf bir iş yapmaya çalışırken çizgi­nin öbür tarafına geçen şairi­miz, bağıra çağıra yürüyen ve bugün olsa anlattığı komplo teorileriyle Takvim Özel Ha­ber’de şeflik yapacak öfkeli abimiz. Engin Ergönültaş, yıl­lar önce “Kendilerini en rahat hissettikleri yer burası olduğu için burada deliler” demişti. Ezcümle ilk kez benden başka, birbirinden çok daha başka bir sürü insanla tanıştım ve o yaş­ta farkına bile varmadan “çe­şitliliği kutladım”.

    “…Çizginin öbür tarafına geçen şairimiz…”

    Kapılarını sabahın 9’un­da açıp üstelik o saatte ban­gır bangır thrash metal çalan mekânlara doluşan okulu kır­mış liselilerdendim. İlk defa hem yabancı kolejlerden hem motor meslek liselerinden hem “Lise ne ya” diyenlerinden bir sürü arkadaşım olmuştu. Kü­çük, kiminde sadece makarna satılan, kiminde çerez bile ol­mayan yerlerdeki “Megadeth mi Slayer mı?” tartışmaları, za­manla diğer mekânlarda siya­set ve felsefe üzerine kimi ge­reksiz kimi ilginç sayısız soh­bete pencere açtı.

    Beyoğlu sanki sayfala­rı rastgele açılan bir Wikipe­dia’ydı. Her an, her köşesinde saatlerce oturup sohbet ede­bilir, size hikâyelerini anlat­maya hevesli bir eski tüfekle karşılaşabilir, çerez tabağın­dan antepfıstıklarını ayıklar­ken ilgilendiğiniz ya da daha önce varolduğunu bile bilmediğiniz bir konu hakkında ilginç bir şey öğrenebilirdi­niz. Belki de “Be­yoğlu çok bo­zuldu” denme­yen tek dönem de 90’ların ilk yarısında­ki bu “diriliş” dönemiydi ve “Beyoğlu çok bozuldu” ye­rini “Beyoğ­lu bir harika” övmelerine bı­rakmaya başla­dı. Her övmeyle emlâk fiyatları artıyor, her “Be­yoğlu çok güzel­leşti” lafıyla zincir mağazalardan biri küçük bir işletme­yi yutuyordu. Aslında çöküş, şehrin sayılı caz barlarından birinin ka­panıp, yerini simit satan bir dükkâna bırakmasıy­la başladı ama hemen hiçbi­rimiz anlamadık. Sadece Be­yoğlu’nda bulabileceğiniz bir barın yerini, İstanbul’da hiçbir semtte benzerlerini görmeden elli metre yürüyemeyeceğiniz bir simitçi almıştı.

    “En çok da deliler vardı Beyoğlu’nu farklı kılan.”

    Ve sonra işte, delileri kay­boldu Beyoğlu’nun. Hayır, Be­yoğlu “birileri gelmeye başladı­ğı için” değil, “birileri gitmeye başladığı”, delilerimiz bile orta­dan kaybolduğu için bugün bu hâle geldi. Ama “Beyoğlu ucuza eğlenmeye gelenlerden temiz­leniyor” diye gazetelerinden bayram eden akademisyen­ler ve tiyatro salonlarının kira kontratlarını “serbest piya­sa ekonomisi kardeşiim” diye yenilemeyen yerel yöneticiler kitapçıları da, pavyonları, çay­cıları, barları da, tiyatro salon­larını da, kültür merkezlerini de istemiyordu ve kendilerin­den başka herkesi Beyoğlu’n­dan kovup tek başlarına mutlu olacaklarını sandılar. Hâlbuki hepsi birbirinden başka unsur­larından, hele hele delilerin­den temizlenmiş, kültür, sa­nat ve fikir üretmek yerine bol şerbetli tatlılar satmaktan ve aslında hep satmaktan başka rolü kalmayan bir Beyoğlu’nun, kendisini cazibe merkezi ya­pan özelliklerini yitireceğini göremediler.

    Aslında belki de bir yandan Beyoğlu kısa süreli dirilişini tamamladı, “Ah nerede o es­ki Beyoğlu azizim” günlerine geri döndü. Umalım ki bu kez “Aa, Beyoğlu son yıllarda çok güzelleşti” günlerinin gelmesi uzun sürmesin.

  • Matruşka darbeler dönemi

    Nasıl bisküvi de­yince insanın aklına Eti ge­liyorsa, darbe deyince de benim aklıma Roma Cumhuriyeti gelir. Şimdiye kadar bu köşede Roma Cumhu­riyeti’nin, bizim Türkiye Cum­huriyeti’nin son 56 yılına ben­zeyen, darbelerle bezeli son 60 yılına sıkça değindik. Gerçek­ten de MÖ 87 yılında Sulla’nın darbesiyle başlayan bu darbeler süreci, MÖ 27 yılında cumhu­riyetin yerini imparatorluğa bı­rakmasıyla son buluyor.

    Roma Cumhuriyeti nereden baksanız (ki ben hesap maki­nesinde 509’dan 27’yi çıkardım, oradan bakıyorum) 482 yıl ya­şamış bir cumhuriyet. Cumhu­riyet öncesine dair tarihsel ola­rak bir şey söyleyemiyoruz, iyi­ce efsane hâlinde yaşananlar… Yani inanır mısınız, bir kurdun alıp beslediği iki kardeş kurmuş hesapta krallığı. Hani keçi falan olsa anlarım, hem daha sevecen bir hayvan, sütü de çok güzel ama, “Bizim atalarımız kurtlar tarafından beslenmiş” diye or­tada gezen Romalıları fantastik buluyorum, ne diyeyim.

    Yalnız kurdun sütünden mi­dir bilemiyorum ama cumhu­riyet öncesi Roma Krallığı’nın kralları artık nasıl pis krallarsa, 500 yıl sonra bile “kral” lafını duyunca herkesin tüyleri ürpe­riyor. Zaten bu bahsettiğim son 60 yıldaki darbelerin çoğu da, “Yahu bu kral kesildi başımıza, bu devir­de kimse şah değil, padişah de­ğil, ha bezirgânlık dersen çarşı pazar çok şükür bezirgân dolu” diye ayaklanılarak yapılıyor. Mi­sal Sezar arkadaş, “Yahu bu sis­tem tıkanmış, ikide bir hükü­met değişiyor, bence olağanüs­tü hâllerde verilen diktatörlük yetkisi sürekli olsun, diktatör de hep ben olayım” deyince, senato “Kral ilan edecek kendini” diye Sezar’ı öldürüp darbe yapıyor.

    Ama darbecilerin hesap­ları bildiğiniz gibi her zaman tutmaz ve bu sefer de Sezar’a yapılan darbe halkı ayaklan­dırıyor. Darbecileri bastıran da, halkın “Sezarın yeğenidir” diye sempati beslediği bizim Augustus oluyor. Daha önce de bu sayfalarda (bkz. #ta­rih, sayı 8) anlattığımız sancılı mücadelenin sonunda kaza­nan Augustus, kendisini tam yetkili, ölene kadar şef, başko­mutan, milletin babası, sanat güneşi, taçsız kral gibi sıfat­larla tanımlayarak cumhuriye­te son darbeyi vuruyor. Artık o tarihten sonra Roma İmpara­torluğu demeye başlıyoruz.

    Augustus her şeyi diyor da kendisine bir kral dedirtmiyor, bilakis altını çize çize primus inter pares, yani “eşitler arasın­da birinci” sıfatını kullanı­yor. Yani 500 yıl öncesinin Ro­ma krallarından hâlâ ödü kopan Romalılara, “Aramızda ayrı gay­rı mı var, hepimiz eşitiz, ben bir tek işte biraz önde duruyorum” diyor. Hani biz yüzlerce yıl son­rasından bakıp “Ne cumhuriye­ti canım, bildiğin imparatorluk olmuş bu” desek de, Roma halkı bu hikâyeyi gayet güzel yiyerek cumhuriyetlerini imparatorluk­la değiştiriveriyor. Ama cumhu­riyetiz demeye devam ediyor.

    İşte Sezar’ın Rubikon’u ge­çip darbe yapması beş yıl sonra Brütüs ve arkadaşlarının Se­zar’ı öldürüp darbeye kalkışma­sına, bu kalkışma Markus An­tonius, Augustus ve Lepidus’un ikinci troykasına, troykanın içinde Lepidas’ın saf dışı bıra­kılması Markus Antonyus ve Augustus’un birbirine girmesi­ne ve savaştan galip çıkan Au­gustus’un, “Abi böyle çok baş­lılık olmuyor, her kafadan bir ses çıkıyor” diye en nihayetinde 500 yıllık Roma Cumhuriyeti’ni yıkmasına yol açıyor.

    Ama netice itibariyle, dik­katli incelediğimiz zaman görü­yoruz ki darbeler matruşka gibi, her darbenin içinden başka bir darbe çıkıyor, her darbe bir son­rakine zemin hazırlıyor.

  • Yanlış fil Bağdat’tan döner

    Yanlış hatırlamıyorsam yalakalarının diplomatik başarılarını yere göğe sığ­dıramadığı adamların başında bi­zim meşhur Şarlman geliyor (ya da Charlemagne, Büyük Karl artık kafanıza göre). Tabii, Şarlman bu şişirmelere inanıyor mu, inanıyor­muş görünüp kullanıyor mu ya da en baştan kullanılmak üzere kendi mi uydurtuyor bilmek mümkün değil. Yani evet, bir yandan kosko­ca imparator olmuşsun, bu kadar saflık çok da mümkün değil gibi.

    Çok da ufalamamak lâzım, büyük ihtimâlle Şarlman kendi­si hakkında anlatılan şişirmele­rin farkındadır. Yani evet, oku­ma-yazma bile bilmeyen, üstelik bir türlü de öğrenemeyen bir adam ama danışmanlarına öyle “şu kitapların özetini bir anlatın bana” demiyor, her akşam yemek yerken kitapları baştan sona yük­sek sesle okutuyor. Ha nedir? O zamanlar imparator olmak için yok üniversite bitirmiş olacak­sın, yok intihal yapmayacaksın, yok iki değil dört yıllık mezunu olacaksın gibi gereksizlikler yok. Kılıcını iyi kullanan oturuveriyor tahta. Tabii babası kılıcı iyi kulla­nıp kontenjandan tahta oturanlar var ama Game of Thrones’tan da bildiğimiz gibi kılıçla koltuğa otu­ran, evladını da kılıçla yaşayacak şekilde yetiştiriyor.

    Şarlman, eğer aklımda yan­lış kalmadıysa, kıta Avrupa’sında birlik ve beraberliği sağlamıştı. Bu “birlik ve beraberliği sağla­mak” 8-9. yüzyıllarda genellikle rakipleri öldürüp şehirlerini yağ­malayıp ele geçirmek ve yerle bir edilen mahallelerin, köylerin üze­rine TOKİ’ye toplu konut yaptır­mak anlamı­na geliyor. Ama yine de Şarlman o ka­dar insafsızlaşmamış, ele geçirip yağmaladığı şehirlerin farklı diller konuşan halklarına ve tarihsel dokularına zarar ver­memiş diye biliyorum. İşte kıta Avrupa’sında birlik ve beraberliği sağlayan Şarlman bu hâkimiyeti­ni bir de Papa’nın desteğiyle taç­landırmak isteyip Kutsal Roma İmparatorluğu’nun temellerini atıyor ve o dönemin dünyasında­ki üç büyük güçten biri oluyor.

    Diğer güçler nedir diye bak­tığımızda resmen en iyi üçüncü olmanın bile çok zor olduğu bir ölüm grubu görüyoruz. Bir taraf­ta (bugün tarihçilerin “Sen de Roma İmparatorluğu’sun, o da Roma İmparatorluğu, bari biz sa­na Bizans diyelim de karışmasın” dediği) Roma İmparatorluğu’nu, Bizans’ı önce küçük yaştaki oğlu yerine, daha sonra da bizzat yö­neten İmparatoriçe Irene’yi, di­ğer tarafta da grup lideri olarak Abbasi hükümdarı Harun Reşid’i görüyoruz. Şarlman kendi Öz Hakiki Roma İmparatorluğu’na rakip olarak Bizans’ı gördüğü için Irene’nin “Din kardeşiyiz gel bir­lik olalım,” çağrısını görmezden geliyor ve üç kişilik bir elçi heye­tini Bağdat’a gönderiyor. Dört yıl sonra üç kişilik heyetten sadece bir tanesi yanında bir fille geri dönüyor.

    Tabii o zamanlar cep telefonu yok, adamı gönderiyorsun, gele­ne kadar bekliyorsun; yolda ne olduğunu da hiç bilmiyoruz, artık giderken mi öldüler, gelirken mi öldüler, yoksa “Usta sen bizi yok yaz, biz burayı beğendik burada kalacağız” diye dönmek mi iste­mediler… Zaten şimdi eğri otu­ralım doğru konuşalım, koskoca Şarlman seni Bağdat’a göndere­cek, dört yıl sonra elinde bir fille çıkageleceksin; benim aklıma çok yatmıyor doğrusu. Şimdi Google Maps’e sordum, Aachen’den Bağ­dat’a yürüyerek 36 günde gidersin dedi. Günde sekiz saat yürüyelim deseniz aşağı yukarı üç ayda Bağ­dat’tasınız, ki koskoca Şarlman’ın da elçilerini Bağdat’a yalınayak başı kabak gönderdiğini zannet­miyorum. Hiç olmazsa altlarına at, ceplerine harçlık vermiştir de göndermiştir.

    Sonradan Harun Reşid’in Şarlman’a hediye ettiği fil işi bü­yüyor, koskoca kilise orglarından altınlı zümrütlü çanak çömleğe ve Kudüs şehrinin anahtarına ka­dar bir alay şey ekleniyor. Ayrıca Harun Reşid tarafından bu anah­tarla birlikte Kudüs yönetiminin de Şarlman’a verildiği de söylen­meye başlanıyor. Hesapta dev diplomatik başarı ama Abbasi ka­yıtlarında bir satır yok. Üç kişilik heyet gitmiş, heyetten biri anca dört yıl sonra geri dönmüş, valla nereden baksanız şaibe akıyor. Ama yemişler işte ve hatta yedik­leri yetmiyormuş gibi 19. yüzyıla kadar da Kudüs bizim yok sizin diye gargarasını yapmışlar. Şimdi ben kimseye cevap hakkı doğsun istemem ama Şarlman kusura bakmasın, ben olsam yemezdim. Ha fil güzel ama artık nereden buldularsa.

  • Atını konsül yapmak isteyen imparator

    Eğer aklımda yanlış kalma­dıysa, Roma Cumhuri­yeti tarumar olup da “Ne rejim değişikliği canım, bilakis cumhuriyeti kurtarıyoruz” diye diye bir imparatorluğa dönüş­tükten sonra bile, Roma’nın se­çilmiş en üst düzey yönetici­leri konsüller ve konsüllük de varlığına devam ediyor. Zaten konsülsüz bir konsüllük, kon­süllüksüz bir konsülü de pek dü­şünemiyoruz. Ha nedir, bu ister istemez bir iki-başlılık yaratı­yor, zira bir tarafta koskoca bir imparator var, diğer tarafta da koskoca bir konsül. Konsüllük makamı imparatorluğun baş­larında devam ediyor etmesine ama görünürde ya da kâğıt üze­rinde konsülleri halk seçse de, konsüller fiili olarak imparator tarafından aday gösteriliyorlar, yani aslında basbayağı atanıyorlar.

    Tabii her ne kadar cumhu­riyet olduğu­nu ileri sür­se de ta­rihçilerin MS 27 yılından itibaren “yok abi ne cumhuriyeti allahaşkına, imparatorluksun sen” dediği Ro­ma devletinde konsüllük önemli bir makam. Yani evet, cumhu­riyet rejimindeki bir sürü yet­kisi elinden alınmış, ama yine de spor müsabakalarında artık başlama vuruşunu mu yapıyor, protokolde kendisine önlerde yer mi buluyor, imparator yok­ken onun adına karar mı veriyor ne. Galiba spor müsabakasında görünüyor, gerisini tam olarak bilmiyorum.

    Her neyse, her şeye rağmen devlette imparatorluğun ar­dından en önemli makam olan konsüllük, gel zaman git zaman devlet işlerinde iki-başlılık mı çıkarıyor, yoksa sadece impara­tor konsülün maçlarda başlama vuruşu yapmasına mı kıl oluyor tam hatırlamıyorum ama kimi imparatorun şimşeklerini üzeri­ne çekiyor.

    Roma tarihinin en renkli im­paratorlarından Caligula mesela, bizzat kendi atadığı ya da aday gösterip seçilmesini sağladığı (artık farkı ne tam olarak çöze­medim) Pomponius Secundus’a feci uyuz oluyor. İşin öncesine bakacak olursak Caligula, kendi­sini bugün renkli olarak tanıma­mızı sağlayan işleri yapabilmek için olsa gerek, son derece büyük paralara ihtiyaç duyan bir adam. Artık ben Cassius Dio’nun ya­lancısıyım, Caligula başa ge­çince yaptığı harcamalarla 3 trilyon sestercelik hazineyi sı­fırlamış. Bugünkü kurdan ne ka­dar ediyor bilmiyorum ama külli bir miktar olsa gerek diye düşü­nüyorum.

    Her neyse, har vurup harman savuran Caligula, bir yandan da kendi adına bir sürü yapı inşa ettirdiği için millet bir müddet “yiyor ama çalışıyor da” diyerek kendisine göz yummuş. İyice ga­za gelen Caligula beğenmediği, hoşuna gitmeyen, tavuğuna kışt diyen ne kadar adam varsa hepsi­ni de bertaraf ediyor. Zaten doğru dürüst bir insanı sevdiği yok, var­sa yoksa sevgili atı Incitatus.

    Elbette dünya tarihine geçen bugün bir Bold Pilot olsun, Devir olsun, Johnny Guitar olsun, bir sürü kimisi Gazi koşusu şampi­yonu, kimisi her daim sürdirek favori; jokeyi sırtından atlasa da birinci geleninden hem kumda hem çimde galoplarıyla, sprint­leriyle büyüleyen bir sürü at var ama, herhâlde hiçbiri Caligu­la’nın Incitatus’u sevdiği kadar sevilmiyor. Caligula, Incitatus’u yemeğe çıkarıyor, arpasını altın kaselere falan koyduruyor. Ama bunlar da yetmiyor, günün birin­de artık daha düşük profilli bir konsül istediği için mi, yoksa atı­nı çok sevdiğinden mi bilinmez, mevcut konsülün yerine Incita­tus’u atamaya kalkıyor.

    Tabii böyle çok ilginç hikâye­lerin genellikle pek de gerçekle ilgisi olmadığını düşündüğüm­den bu işe şüpheyle yaklaşıyo­rum ve Caligula’nın o kadar da delirdiğini sanmıyorum ama neticede ben de o döneme da­ha yakın Suetonius, Dio gibi ta­rihçilerin yalancısıyım ve şimdi her zaman için bu adamların o dönemin Fuat Avni’si olma ihti­mali var. Zaten sanırım mesele Caligula’nın atını konsül olarak atamak istemesi değil; hakkın­daki “atını konsül olarak ataya­cak kadar delirmişti” şayiasının günümüze kadar gelmesi ve biri­lerinin böyle bir şey uydurması bile bize bir şeyler söylüyor.

    Ha maalesef Incitatus hayli düşük profilli olsa da konsül ola­mıyor, oldurmuyorlar, o da başka bir konu.

  • Firavunluk müessesine iade-i itibar lâzım sanki!

    Antik Mısır medeniye­ti, bugün okullarımızda öğretilen ve hayatımızda olan birçok şeyin doğduğu yer. Bunlardan aklımda ilk kalanı ge­ometri ve lise hayatım boyun­ca geometriden aldığım notları gözönünde bulundurarak, Antik Mısır’da olsaydım beni şimdi­kinden daha kolay günlerin bek­lemediğini söyleyebilirim. Ben­den binlerce yıl önce yaşamış insanların ustalıkla kullandığı yöntemleri anlamadığım için bo­zulsam da, neticede kesirli sayı­lardan takvim hesabına bugün hâlâ hayatımızda olan birçok şeyin çıkış noktası Antik Mısır olduğu için kendimi az çok avu­tabildim doğrusu.

    Tabii antik medeniyetlere dair aklımızda hep ya iyi yanları ya da kafadan en korkunç özel­likleri kalıyor. Antik Mısır da ge­lişmiş bürokrasisi, kayıt tutma geleneği, hayatlarını kolaylaştı­racak ve (burası daha mühim) illa da bir işe yaraması gerekme­yen bilimsel konularda gösterdi­ği ilerlemeyle beraber, neredeyse her dinin teolojisinde kötülük­le eş anlamlı olarak kullanılan ve kendilerini tanrı ilan eden firavunlarıyla da hatırlanıyor. Museviler zaten bir firavunun zulmünden kaçtıklarına, Mu­seviler ve benim lise Fen Bilgisi öğretmenim, Firavun’un Muse­vileri kovalarken suyun altında secde etmiş bir şekilde taşlaş­tığına inanıyor. Hıristiyanların derdi nedir bilmiyorum, neti­cede Hıristiyanlığın doğuşuyla firavunların tarih sahnesinden müsaade istemesi arasında bir hayli uzun zaman var, bu man­tıkla dinozorlara da kin kusabi­lirlerdi ama neticede daha geçen gün Papa, “İnançlılar firavun gi­bi yaşamamalı” diye buyurdu. E bizim dilimizde de, “firavun gibi” dediğimiz zaman bahsettiğimi­zin düşman başına bir kimse ol­duğunu anlıyoruz. Hatta kendi­sine firavun dediğimiz kişi belir­li bir kişiyse kafadan 11 ila 36 ay arası bir hapis cezasına bakıyor bile olabiliriz.

    Diğer yandan kimse kral ol­maktan gocunmuyor, hatta kral olmaya fırsat kolluyor, Adana dürümcüsünden kuruyemişçisi­ne esnaf bile krallığını ilan etme­ye can atıyor. Hatta küçük esna­fımızda krallığa yönelik bitmek tükenmek bilmez bir heves göze batıyor. Lostra salonumuzdan gömlekçi dükkânımıza herkes bir krallık, olmadı lordluk peşin­de. Hâlbuki düşünecek olursanız krallarla firavunların öyle aman aman farkları da yok, ikisi de devleti yönetiyor işte.

    Başka dinden, kavimden olanları kovma işine gelecek olursak, firavunların bir vaka­sı varsa kralların bin vakası var. Bir de yani tam olarak da bile­miyoruz firavunların ne yapıp ettiklerini, neticede ilk firavu­nun mazbatasını alıp göreve baş­lamasının üzerinden 5000 yılı aşkın zaman geçmiş arkadaş. Hâlbuki bizim Zeytinburnu’nun bir büyüğü olan Belçika’nın kra­lı, daha 100 yıl öncesine kadar Afrika’da zorla çalıştırdığı sabi sübyanın kolunu bacağını kes­tiriyordu ama firavun kötü, kral iyi öyle mi?

    Her şeyden evvel firavunluk müessesesi nereden baksanız, bundan 2000 yıl evvel yok ol­muş, ondan önce 3000 yılın üze­rinde tarihi olan bir müessese ve eğer yanlış hatırlamıyorsam bu zaman zarfında 200’e yakın in­san firavunluk makamına otur­muş. E tabii ki bu kadar firavu­nun arasından hayırsızı, arsızı, uğursuzu da çıkmıştır, neticede insanoğlu çiğ süt emmiş. Başta siyasi parti genel merkezlerinin çevresi olmak üzere, yoldan rast­gele 200 tane adam çevirseniz bir tane hayırlı insana rastlama­yacağınız yerler var. Ama şimdi birkaç kendini bilmez firavunun yaptığını da bütün bir firavunluk camiasına mal etmek doğru de­ğil diye düşünüyorum.

    Firavunluk 3000 yıl boyunca üç aşağı beş yukarı sadece Mı­sır’ı yönetmiş bir sektör olduğu hâlde Papa’sından taşra siyaset­çisine, hâlâ herkesin eleştiri ok­larına hedef oluyor. Firavunluğu eleştirene bakıyorum, Papalık yüzlerce yıl bilimi baskı altına almış; firavunluğa bakıyorum, sayesinde geometri, muhasebe, astronomi gelişmiş. Ben artık fi­ravunlara itibarlarını iade etme yanlısıyım doğrusu.

  • Pazara kadar değil, mezara kadar…

    Geçen ay Roma’da atlı araba yarışları ve takım taraftarları arasında­ki bitmek tükenmek bilmeyen mücadele konusunda bir şey­ler karalamıştım; bazı okurlar “Kardeş, hep Roma hep Yunan, bu dünyada başka medeniyet mi yok” diye sitem ettiler. Doğ­rusu haklılar. Evet, “dünya ta­rihi” dendiği zaman sadece be­nim aklımda kalan değil, kitabî olarak anlatılan da hep Antik Yunan ve Roma’nın hikâyele­ri ya, nasıl ki dünya çizgi çizgi değilse, sadece Avrupa’dan iba­ret de değil. Dünya tarihi Avru­pa’nın hem batısında hem de doğusunda aynı şekilde akmaya devam ediyor elbette. Ha nedir, Doğu’yu yine az çok biliyoruz da, Olmek, Aztek, Maya gibi ka­dim Batı medeniyetleriyle ilgili bilgimiz çizgi film düzeyinde seyrediyor. Yani en azından be­nimki öyle, şimdi kimse­nin günahını almayayım ve “Güneşin Oğlu Este­ban” çizgi filminden öğrendiklerimle de bir şeyler yaz­maya çekiniyorum açıkçası.

    Ama az da olsa onların ta­rihleriyle ilgili bir-iki satır oku­muşluğum, haklarında verilen derslerde uyumuşluğum var. Bunlardan ilki en eski ama en son keşfedilmiş, varlığının far­kına en son varılmış olan Ol­mekler.

    Aklımda kaldığı kadarıyla, tıpkı Roma’da olduğu gibi Ol­mek dünyasında da spor var ve bir hayli de önemli. E sporun olduğu yerde de hâliyle yen­mek de var, yenilmek de. Yal­nız hatırlarsanız Roma’da spor takımlarına olan taraftarlık, günümüzde kimi arkadaşların yaptığı gibi, “pazara kadar de­ğil, mezara kadar” biçimiydi ve buna karşılık tıpkı günümüz­de olduğu gibi takımların yıldız sporcuları, “Ben profesyonelim, geleceğimi düşünmem lâzım” diyerek hangi takım daha fazla para verirse rahatlıkla o takı­ma transfer olabiliyordu ya, işte Olmek arkadaşlara baktığımız zaman, üç aşağı beş yukarı bunun tam tersini görü­yoruz.

    Öncelikle Ol­mek dünyasında yanılmıyorsam en önemli spor dalı günümüz­deki voleybol, tenis ve fut­bolun karışımı olan bir tür top oyunu. Takım­lar topu birbir­lerinin sahasına atıyor, onlar da bedenlerinin bir parçası ve genellikle de kal­çalarıyla topu karşılayarak geri gönderiyorlar. Tabii şimdi böy­le anlatınca kakara kikiri, eğ­lenceli bir oyun gibi geliyor ku­lağa ama benim aklımda kaldığı kadarıyla işin sonu pek öyle eğ­lenceli değil.

    Artık nasıl skor tutuyorlar, maç nasıl kazanılıyor bilmiyo­rum ama Olmek dünyasının bu favori sporunda taraftarlar ta­kımlarını mezara değil, pazara kadar, sporcuların en az yarısı da takımlarını pazara değil, me­zara kadar tutuyorlar. Tabii as­lında burada kilit nokta, Olmek sporu için pazar ve mezarın ay­nı anlama geliyor olması, zira Olmekler, heyecanla izlenen bu müsabakaların ardından kaybe­den takımı tanrılara kurban edi­yorlar. Dolayısıyla kaybeden ta­kımı tutan taraftarlar, o takımı bir daha tutamıyor, o takımdaki oyuncular başka takıma trans­fer olamıyor. Evet, gördüğünüz gibi Olmeklerde sporculuk zor iş, iki gol yediğin zaman “Ucun­da ölüm yok ya” diyemiyorsun.

    Tabii bu durumda taraf­tarlık bağları da çok kuvvetli olmasa gerek diye düşünüyo­rum ve sadece bu bile Olmek­leri Romalılardan ve günümüz dünyasından bir adım öne çı­karıyor. Ama işte o kaybeden takımın kafasını kesip tanrıla­ra kurban etme olayı işi bozu­yor, o konuda insanın Olmekle­ri kınayası geliyor ama yapacak bir şey yok. Görünen o ki artık bunlar mı görmezden gelmiş, arada bir yanlışlık mı olmuş bilinmez, Olmekler mağlup takımın oyuncularını kurban ederken Olmek tanrıları insa­fa gelip “Yav durun, alın bunu kesin” diye bir lama falan gön­dermemiş. Ha belki jaguar gön­dermişlerdir ama öyleyse de Olmeklere hak vermemek elde değil. Kim yakalayacak jaguarı da kurban edecek?