Yazar: Barış Uygur

  • Eski Roma’da ‘koltuk’ sevdası

    İnsanoğlu her ne kadar kuş misali bugün orada öbür gün başka yerdeyse de, kimi in­sanlar önemli bir makama gelin­ce tembel hayvan misali yerin­den kalkmamakla meşhur. Tabii önceden de vardır ama benim aklımda kaldığı kadarıyla Roma Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında böyle bir hadise var. Şimdi bu Romalılar krallığı yıkıyorlar, ye­rine yöneticinin seçimle iş başı­na geldiği cumhuriyeti kuruyor­lar ama galiba bütün kanunla­rı yenileyemiyorlar, tam öyle Avrupa Birliği müktesebatına uyum sağlayamıyorlar, o yüzden de eski kanunları değiştirip yeni kanunlar yapmak lüzumunu du­yuyorlar.

    Artık ben Livy’nin yalancı­sıyım, Romalılar 10 kişiyi seçip Atina’ya gönderiyor. Bizim İs­viçre’den gidip kanun beğenip getirmemiz gibi, onlar da gidip kanunları inceliyorlar; gitmiş­ken diğer şehirlerin kanunları­na da bakıyorlar. Ha tabii “Bu iş öyle olmadı, 10 kişi keriz mi de Atina’ya gitsin, o ara Güney İtalya’da bir sürü Yunan şehir devleti var, oralara gitmişlerdir” diyen de var. Zaten bu yaptıkla­rı kanunlar da, laf aramızda hiç de öyle aranıp bulunacak tipten kanunlar da değildi diye hatırlı­yorum. İşte ne bileyim “Kim ki bir başkası hakkında aşağılayıcı şarkı yapa, o kişi ölene kadar so­palana!” gibi kanunlar var mese­la. Artık kanunları yapanlardan birinin Demet Akalın gibi bir es­ki sevgilisi vardı da kadın buna ayrıldıktan sonra şarkı mı yaptı bilemiyorum.

    Tabii arada “önemli karar­lar halkın oyuna sunulmadan alınmayacaktır, tamam otobüs durağının yerini sormayalım ama önemli kararları da alalım, otobüs ne zaten” gibi kanunlar da var. Zaten bakmayın, aslında alacak-verecek meselelerini çö­züme kavuşturmak için başla­mışlar kanun yapmaya ama, tor­ba yasa gibi içine ıvırzıvır mad­deler de eklemişler.

    Verginia’nın ölümü ve Claudius Vincenzo Cammucini’nin 1804’te yaptığı tabloda, Claudius sevdiği kadın Verginia öldürülürken bile tahttan kalkmıyor.

    Appius Claudius da bu kanun yapan ekibin içinde (“Hangi Cla­udius?” diye soran görüyorum arkadan: Appius Claudius Cras­sus Sabinus Regillensis. Milattan önce beşinci yüzyıl ortalarının Claudius’u işte). Ha nedir, oturup “herkes seçimle gelecek, seçim­le gidecek, kimse görev süresini geçirmeyecek” diye kanun yap­tıktan sonra, artık “siftah bizden bereket Allah’tan” mı dedi bilmi­yorum; koyduğu kanunu çiğneyip koltukta oturmaya devam eden de bu Claudius yine.

    Bu koltuğa kurulup kalkma­dığı yetmiyormuş gibi “Arkadaş hani seçim yapacaktık, bu nasıl iş?” diye itiraz eden Siccius di­ye bir askeri “Vay sen darbeci­sin, Ergenekoncusun, Romulus­çusun” diye öldürtüyor, cinaye­ti de başkalarının üzerine atıp dış güçler yaptı diye kapatmaya çalışıyor. Tabii insanlar homur­danmaya başlıyorlar ama barda­ğı taşıran son damla magazin­den geliyor.

    Bu bizim oturduğu koltuktan kalkmaz Claudius, Verginia diye bir kıza tutuluyor. Yeni koyduk­ları kanunlara göre evlenmeleri mümkün değil. Kendi aristokrat, kız avam ama kanun olmasa bile kızın hiç gönlü yok Claudius’ta. Kızın babası sevilen sayılan bir yüzbaşı; kendisi de zaten başka­sıyla nişanlı, çeyizini düzmüş ev bakıyorlar; kızın okulu bitince evlenecekler. Bu bizim Nuri Al­ço Claudius, sen kalk kızı adam­larından birine kaçırt, sonra da adama “Bu benim kölemdi ki” di­ye iddia ettir, dava önüne gelince de alavere dalavere, kızı köle ilan et. Hesapta kızı adamının kölesi yaptıktan sonra adamından alıp kendi kölesi yapacak. E ama kızın babası da yüzbaşı; itiraz ediyor, toplanıyorlar falan ama nafile. Claudius kafayı takmış kıza bir kere. Kızının köle olmasına gönlü elvermeyen babası kızını oracık­ta öldürüyor. E zaten olaya uyuz olan halk bunun üzerine daha da sinirleniyor, Claudius’u o bir tür­lü kalkmadığı koltuktan indirip yargılamak üzere hapsediyorlar, ertesi gün de hücresinde ölü bu­luyorlar. Livy’ye göre intihar ama büyük ihtimalle cinayet.

    Yani bu oturduğu koltuk­tan kalkmama olayı yeni değil, hep var. Kimisi ölene kadar kol­tuğundan kalkmıyor, kimisi de koltuğundan kalkana kadar öl­müyor.

  • Müflis hükümdarlar, manda kasa saraylar

    Müflis hükümdarlar, manda kasa saraylar

    Mehmet Akif, “Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar; hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” dizelerini yazarken ne düşündü çok bilemiyorum ama, benim aklıma sanayi sitesinde altına ansızın Mercedes çeken KOBİ sahipleri geliyor. Zira orta karar tacir üçkâğıtlarına yabancı olmayan herkes bilir ki, bir işletmenin sahibi günün birinde ansızın altına Mercedes çektiyse ve biraz havai harcamalar yapmaya başladıysa, o işletmede işler çok da iyi gitmiyor demektir.

    Efendim bilmeyenler olabilir, kısaca açıklayayım; işletmesi zor duruma düşen patron, etrafa “Hmm herifin işleri yolunda” mesajı vermek, alacaklıların “Adam batıyor yahu” diye yakasına yapışıp sıkboğaz etmelerini engellemek ve de kredi, borç isteyeceklerine güven vermek amacıyla, en zor durumda olduğunda “temsil giderlerini” abartmaya başlar. Akif’in dizelerinin bana bunu hatırlatmasının sebebi ise daha basit: Yahu bu üçkâğıdı ilk akıl eden arkadaşa bir lafım yok da, artık sanayi sitesine sadece yolu şaşırdığında giren ben bile biliyorsam, bu üçkâğıdı tekrarlamanın anlamı nedir allasen?

    Tıpkı müflis tacirin, batmasına çeyrek kala altına manda kasa Mercedes çekmesi gibi, müflis devletler de böyle durumlarda temsil giderlerine abanıyor. Misal Romanya, aklımda yanlış kalmadıysa 1970’lere kadar mucize ekonomi olarak görülüyor, bütün dünya devletleri tarafından alkışlanıyor. Ha bir büyüme de var gerçekten. Ama bu büyümenin asıl mimarı, yanılmıyorsam Barladeanu diye bir arkadaş. Daha sonra kâğıt üzerinde Romanya hâlâ büyümeye devam ediyor ve o dönem için ilginç bir şekilde Batılı devletler de yıldızı parlayan bu Varşova Paktı ülkesine kredi musluklarını açıyorlar; ama bu aslında yalandan bir büyüme.

    İktisatçılar daha kibar oldukları için buna “yoksullaştıran büyüme” diyorlar diye biliyorum. Bu sırada hâliyle borçlar biriktikçe birikiyor. Bir şekilde borçları ödemek lâzım ama nasıl olacak? Çavuşesku ailesi çok cin fikirli olduğundan borçları ödemek için halkın ümüğünü sıkmaya karar veriyor ve Romanya’nın ünlü kemer sıkma politikaları başlıyor. E, borç gırtlağa dayanmış, halk aç, ne yapacaksın? Gerçek bir müflis tacir profili çizen Çavuşesku’nun manda kasa Mercedes’i, temelini 1984’te attığı ve bugün hâlâ dünyanın en büyük idari binası olan 1100 odalı bir saray. Ama tabii bildiğiniz gibi bu manda kasa saray Çavuşesku’ları kurtaramıyor, daha saray tamamlanmadan devriliyorlar ve kurşuna diziliyorlar.

    Yine mesela uçan kuşa borç varken yaptırılan Dolmabahçe Sarayı da Osmanlılar’ın manda kasa Mercedes’i diyebiliriz. Ama en eğlencelisi Bavyera Kralı II. Ludwig’in yaptırdığı Neuschwanstein Şatosu. Bir kere bu şato yapıldığı tarih itibariyle tam manasıyla anakronik bir şato. Kullanıma açıldığı tarih 1886; yani dünyanın ilk gökdeleninin inşa edilmesinden iki yıl sonra. Şato tam bir Ortaçağ masal şatosu görünümünde. Hatta o kadar masal şatosu ki, Disneyland’de Uyuyan Güzel’in şatosu için modellik yapmış. Tabii bu II. Ludwig tahmin edebileceğiniz gibi deli. Dünya kadar sarayı, şatosu var ama galiba bir tane de yazlık saray çekmiş canı. Ha, hakkını yememek lâzım, şatonun bütün masrafını şahsi servetinden karşılamış. E, ama kendisinin o kadar serveti yok. Başlamış hazineden borç almaya ama o bile yetmemiş. Bu sefer gitmiş diğer krallıklardan borç istemeye. Bavyera krallığının bakanları falan bakmışlar bu II. Ludwig başlarına iş açacak, hemen deli raporu alıp arkadaşı tahttan indirivermişler. Böylece yapımı 20 yıla yakın süren şatoda bizim deli Ludwig hepi topu iki-üç ay yaşayabilmiş. Ludwig’in manda kasası da bu Neuschwanstein Şatosu işte.

    Düşününce bu hükümdarların, diktatörlerin yaptırdığı gösterişli binalar bir yerde firavunların piramitlerini andırıyor. Ama tabii firavunlar piramitlerin iktidarlarının sonunu simgelediğini, o piramitleri yaşarken kullanamayacaklarını bilerek giriyorlar bu işe.

  • Lambada veya Makarena vaziyetleri

    Lambada veya Makarena vaziyetleri

    Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, tarihin hiçbir diktatörlüğü, totaliter rejimi, baskı dönemi ve Lambada türü yazlık dans modası yok ki, aradan belirli bir süre geçtikten sonra evrensel olarak takdir edilmiş ve haklılığına karar verilmiş olsun. Bilakis bütün bu saydıklarım bir süre sonra kimsenin hatırlamak istemediği kötü hatıralar arasında yerini alıveriyor. Örneğin 90’lı yılların ikinci yarısında Lambada’yı iyi hatırlayan kimse kalmamış, onun yerine 2000’lerde hüzünle hatırlayacaklar Makarena dansının tuzağına düşmüşlerdi.

    Ha tabii kimilerinin ruhunda onulmaz yaralar açsa da, bize genel anlamda fiziksel bir zarar vermediği, arkadaşlarımızı hapsedip işlerinden etmediği, evlerimizi basıp aramızdan bazılarını toplama kampına kapatmadığı için, iyi hatırlanmasalar da kimse Lambada ya da Makarena konusunda özeleştiri vermeye zorlanmadı; kimse Lambada’nın, Makarena’nın hayatımızı nasıl berbat ettiğine dair kitaplar yazıp filmler çekmedi.

    Ama kölelikten daha sonraki ırk ayrımcılığına, Nazi Almanya’sından Franco İspanya’sına, Jim Crow yasalarından McCarthy dönemine, Varşova Paktı ülkelerinin totalitarizminden Albaylar Cuntası’na, bugün sitayişle anılan hiçbir baskı ve ayrımcılık dönemi yok. Üstelik sitayişle anılmadığı gibi bu dönemler yerin dibine batırıldı; bu dönemlere duyulan öfke sinemadan edebiyata her alanda sürekli olarak dile getirildi. Mesela Filipinler diktatörü Ferdinand Marcos’un devrildiği gün karısının ayakkabı koleksiyonu tüm dünya televizyonlarında gösterildi ve yanlış hatırlamıyorsam bu zamana dek bir aklı başında insan evladı bile çıkıp 21 yıl boyunca zavallı Filipinli kardeşlerimizin canına okuyan adamın ardından iyi bir laf söylemedi.

    Ne sinema ne edebiyat dünyasında “Ama cuntacı albayları da anlamak lâzım”, “Kölelik taraftarlarının da haklı yanları olabilir”, “Naziler öfke birikmesi olan Aryan gençlerdir” diyen adamlar da olmadığı ya da ciddiye alınmadıkları için olacak, bütün bu sayılan baskı rejimleri hakkında bu rejimlerin kötülüklerini irdeleyen belki de binlerce film çekildi, roman yazıldı.
    Ama elbette bu rejimler sırasında bu rejimlerin çektirdikleri filmler, yazdırdıkları romanlar da oldu. Führer’e methiyeler düzenler, McCarthy’nin emriyle onlarca senaristi, yazarı, oyuncuyu, yönetmeni yıllarca aç bırakanlar, savundukları rejimler, yaranmaya çalıştıkları siyasi aktörler ortadan kalktıktan sonra çoğunlukla yaptıklarından utandılar; çektikleri filmleri, verdikleri desteği hayatlarının en büyük hatası olarak nitelendirdiler.

    Hâlbuki bu rejimleri tanımak, bir baskı rejiminin unsuru olduğunu anlamak hiç de zor değildi. Führer’e methiyeler düzen filmler çeken adamların, meslektaşlarının bir kısmının linç edildiğini veya ülkeyi terk etmek zorunda kaldığını, McCarthy’yi alkışlayanların meslektaşlarının bir kısmının malına mülküne el konulduğunu, hiçbir işte çalıştırılmadığını görmemeleri mümkün değildi. Bu öyle basitçe “Yav bütün radyolar Lambada çalıyor, her yerde Lambada dansı yapılıyordu, biz de yaptık bir cahillik” diye geçiştirilebilecek bir şey değildi.

    Bu yüzden kimisinin affedilmesi uzun yıllar sürdü ve affedilmelerinde mutabık da kalınmadı. Diktatörlükler kimi zaman diktatör ölene kadar sürse, diktatör yaptıklarının cezasını çekmese bile, her yıkılan diktatörlük, ardında, diktatörlük sırasında yaptıklarının hesabını vermek zorunda kalan bir sürü sinemacı, gazeteci, romancı, şarkıcı bıraktı. Diktatörlük döneminin linç heveslileri hesap verirken, ne kadar şekilden şekle girseler de hiçbir zaman affedilmediler.

  • Jesse James ve sevdiğimiz haydutlar

    Jesse James ve sevdiğimiz haydutlar

    Tarihle ilgili, birbiriyle çelişen iki yanılgı var: İlki tarihin eninde sonunda kötülükleri yargılayacağı zannı. Hâlbuki bu, cezasız kalan kötülükleri belirsiz bir geleceğin tarihçilerine havale edip rahatlamaktan başka bir şey değil. Diğeri de, “Tarihi kazananların yazdığı” iddiası. Kazananlar genellikle tarihe havale ettiklerimiz olduğuna göre, nasıl olacak da kendi yazdıkları tarih tarafından yargılanacaklar? Neyse ki bu da şaşmaz bir doğru değil. Yani evet, ders kitaplarını falan kazananlar işlerine geldiği gibi ayarlar ama işte, taşa yazılıp sabit kalan ve herkesin üzerinde istese de istemese de uzlaştığı bir tarih de yok.

    Maalesef, çoğunluğun bildiği tarih, tarihçilerin birbirinden farklı da olsa belli bir metodolojiyle ortaya koydukları değil de ipe sapa gelmez yorumlar oluyor. Tarihe dair başlıca bilgi kaynağının Youtube’da birbiriyle oynaşan kedicikleri izlerken kenarda beliren videolar olması bunun kanıtı. Örneğin, Gülhane Parkı’nda maraş dondurması satarken gelen ilhamla ansızın “Neden tarihçi olmayayım ki? Hazır fesim de var?” diyerek kendini tarihçi ilan edenin videoları bugüne değin 12 milyon insan tarafından izlenmişken, ülkenin resmi tarih kurumunun videolarının izlenme sayısı yarım milyona ancak ulaşmış, ki kurum videolarının da büyük bir kısmı goygoydan ibaret.

    Bir yandan da çoğumuz öyle başlıyoruz. Mesela ben tarihle ilgili ilk saçma bilgilerimi Red Kit’ten aldım. Özellikle gerçek hayattan alınma karakterlerin olduğu Red Kit’leri çok severdim ve en sevdiklerimden biri de Jesse James macerasıydı.

    Macera önce Jesse James’i tanıtarak başlar: Robin Hood’u okuyup etkilenen ve zenginden alıp fakire veren bir maceraperest. Maceranın başında, Jesse, zengin bir adamı soyup paralarını fakire verir. Fakir “Zengin oldum!” diye sevinince, “Hmm, ben zenginden alıp fakire verdiğime göre şimdi de seni soymam lâzım” diyerek bu sefer de onu soymak zorunda kalır ve kara kara düşünmeye başlar.

    Ha tabii işin aslı öyle değil. Jesse James, aklımda kaldığı kadarıyla tıpkı bizdeki sözde halk kahramanı eşkıyalar gibi, sosyal adaletin aşındığı, halkın devlete güveninin azaldığı toplumlarda sıkça görülen ve kendisine aslında asla sahip olmadığı olumlu özellikler atfedilen bir haydut.

    Üstelik Jesse James’in Robin Hood’a benzetilerek romantize edilmesi bayağı çirkin nedenlere dayanıyor: Aklımda kaldığı kadarıyla bu Jesse, Amerikan İç Savaşı’nda Konfederasyon tarafında savaşmış, savaştan sonra da işi haydutluğa vurmuş. Orayı soy, burayı soy. Ha nedir, Güneyliler iç savaştan sonra hayâlkırıklığına uğramış durumda ve Jesse James’i kendilerini yenen büyük güce karşı savaşan bir adam olarak görüyorlar.

    Ama Jesse James’i tam manasıyla Robin Hood mertebesine ulaştıran bir kişi var. Bu adam köleliğin kalkmasına çok bozulan, savaştan sonra çıkarttığı gazetelerde köleliğin geri dönmesi gerektiğinden tutun da siyahların jüri üyesi olmaması gerektiğini ileri süren ve iç savaşın Güney’in yenilgisiyle bittiğini bir türlü kabullenmek istemeyen bir gazeteci. Jesse James tren soyuyor, bu da tren soygunu parasıyla çiftliğini kaybetmek üzere olan, masum bir dulun borcunun ödendiğini yazıyor. Jesse James banka soyuyor, bu gidip soygundan indirilen paranın bilmem neredeki yetimlere harcandığı yalanını üfürüyor.

    Diğer yandan hırsızın uğursuzun hem kendi döneminde hem de gelecek kuşakların belleğinde olduğundan daha farklı bir şekilde hatırlanması Jesse James’e has değil. Özellikle belli bir otoriteden yaka silken insanlar, otoriteyle savaşan, hatta otoriteyle savaşmaktan çok otoritenin koyduğu kanunları çiğneyerek kendi ceplerinden çalan hırsızlara yakınlık besleyebiliyor. E bu konjonktürel yakınlık da gelecek kuşaklarda Maraş dondurmacısından bozma tarihçiler yüzünden genel geçer bilgi hâline gelebiliyor tabii.

  • Altın Çağ’dır adı, kötü biter sonu

    Altın Çağ’dır adı, kötü biter sonu

    Giriş bölümleri “geçmişlerini bilmeyen toplumlar, geleceklerini göremezler” gibi beylik cümlelerle başlayıp sonuç bölümleri de her nasılsa birbirinin kopyası olan takriben 12 bin doktora tezinin yazarlarını saymazsak; tarihin elinden en çok çektiği insanlar, uzak geçmişte yaşanan bir altın çağın varlığına inanıp bu altın çağ hayaliyle yaşadıkları toplumu geçmişe götürmeye çalışanlardır. Tabii altın çağcıların karşısında bir de karanlık çağcılar var, o da fena ya, ayrı mesele.

    Ama doğruya doğru; şöyle etrafınıza bir sorun, herkesin en çok sevdiği filmler gençliklerinin baharında çekilen filmler, en sevdiği müzikler gençliklerinin baharında yayınlanan albümlerdir genellikle. İnsan geçmişi, geçmişte yaşanan bir dönemi değil, kendi gençliğini özler daha çok. “Yoo bence en iyisi 60’lar rock ama ben 77’liyim, naber?” diyen arkadaşlar da ilk gençliklerinde Ace of Base yerine “60’lar rock” dinlemişler, laf aramızda iyi de etmişler. Zaten istisnalar bir kenara bırakılacak olursa hayat hemen her anlamda daha iyiye gider her zaman. Hemen celallenmeyin, o kadarını ben de biliyorum, istisnalar müstesna dedim.

    Bir de daha geniş bir perspektiften bakınca daha iyiye gidiyor her şey, öyle doğrusal bir çizgi izlemek zorunda değil. Yer yer birkaç on yıl öncesinden daha kötüye gidebilir, yer yer birkaç on yıllığına basbayağı karanlık bir çağa girebilir ama, geri çekilip baktığınızda herhangi bir yerin iki yüz yıl öncesinden daha kötü olması ve de uzun süre daha kötü kalması için insanüstü bir gayret gerekir. Bu bakımdan birtakım insanların asırlar öncesinde boncuk ararcasına altın çağlar arayıp güzellemeler yapması gerçekten enteresan. “Tekrar büyük Finlandiya! Yeniden muhteşem Polonya! Haydi o eski büyük Pomeranya için!” gibi sloganlarda bahsedilen o eski büyük ülkeler gerçekten büyük müdür bilinmez ama, bir ihtimal “Bakın bir zamanlar ne de büyüktük, istesek yine öyle büyük olabiliriz” şeklinde söylenen yalanı inandırıcı kılmak için kullanılıyor da olabilirler.

    Altın çağ, eğer aklımda yanlış kalmadıysa, zaten ilk kez iyiden iyiye mitolojik, aslı astarı olmayan, Hesiodos’un milattan önce altıncı ya da yedinci yüzyılda yazdığı bir şiirle ortaya atılan bir fikir. Biz nasıl bugün tarihi bakır çağı, tunç çağı falan diye dönemlendiriyorsak Hesiodos da gitmiş altın çağ, gümüş çağ, bronz çağ, mansiyon çağ diye bir çaba içine girmiş. Hesiodos’un “altın çağ” dediği de Kronos’un, hani Zeus’un babası olan arkadaşın hüküm sürdüğü dönem. Aklımda kaldığı kadarıyla gümüş çağ da Kronos’un mahdumu Zeus Bey’in egemenliğinde ki hakikaten yaşanacak çağlar değil. Olimpos Dağı’ndan kalkıp büyükbaş hayvan kılığına girip ırza namusa göz dikilen bir dönemden söz ediyoruz. İnsan gibi istese belki kızı verecekler ama bildiğin hayvan kılığına girip geliyor ayı, öyle bir dönem. Bu ilk “altın çağ” tamamen fantastik zaten de, insan evladı tarih boyunca kendine yeni altın çağlar bulmaktan da geri kalmıyor. Mısır’ın altın çağına bakıyoruz, piramitler falan var varolmasına da, aklımda kaldığı kadarıyla altın çağda o piramitleri var etmek için boğaz tokluğuna, çokluk bir ömür çalışan insancıklar da var.

    Tabii, altın çağ peşine, “Yahu biz o gün bin atlı ne kadar da şendik” diye geçmişten gurur vesileleri çıkarma telaşına düşmenin basit bir açıklaması da var. Misal, ne zaman futbol muhabbeti açılsa, konuyu bir şekilde Eskişehirsporlu Fethi Heper’in Sevilla’ya son on dakikada attığı üç golle turu nasıl da geçtiğine getiriyorum. Eskişehirspor süper ligde şampiyonluğa oynasa sürekli olarak bunu dile getirir miyim? Muhtemelen getirmem. Fethi futbolu bırakmış, akademik hayata atılmış, profesör olmuş, aradan elli yıl geçmiş ama ne yapalım, Eskişehirspor’un altın çağı da o işte.

    Tabii bu “altın çağ”lar genellikle kendilerini takip eden “karanlık çağlar” yüzünden bulup çıkartılıyor da, çoğunlukla o karanlık çağın da hazırlayıcısı oluyorlar bir yandan. Amerika’nın “kükreyen 20’leri” dedikleri 20’li yıllar, hemen sonrasında Büyük Buhran çıktığı için altın çağ ama bu altın çağın o Büyük Buhran’da da bir payı olmadığını kim iddia edebilir? Hatta nerede bir altın çağ varsa, o altın kaplamanın altında çürümeye başlamış, ha dağıldı dağılacak bir yapı vardır gibi geliyor bana.

  • Partinizi nasıl alırsınız, tek mi, çift mi?

    Anadoluda “particilik” di­ye tabir edilen hadisenin geçmişi, nereden bak­sanız (ki ben el mahkûm Batılı kaynaklardan bakıyorum) Antik Yunan’a kadar gidiyor. Tabii dün­ya tarihini salt Amerika merkezli okuyan bir arkadaş, “Dünya tari­hinde tekerleğin ulaştırma ama­cıyla kullanılması 15. yüzyıl son­rasındadır” dediğinde nasıl ba­kacaksak, Çin-Japon tarihini iyi bilenler de burada “dünya tarihi” başlığında Memo Tembelçizer’in deyimiyle “utanmadan iddia etti­ğim” bilgilere öyle bakıyor olabi­lir, orası ayrı.

    Biliyorsunuz, kalender Ame­rikalılar tekerleği bulmuşlar bulmasına ama aklımda yanlış kalmadıysa önüne katıp çekecek hayvan falan olmadığı için oyun­cak diye çocuklarına vermişler. Resmen bilgisayarı, modemi bu­lup internete girmeden önce he­nüz elektriği bulmadığını farket­mek gibi bir durum, Allah düş­manımın başına vermesin.

    Neyse, particilik işlerine dö­nersek, Antik Yunan ve sonrasın­da Roma’daki particilik işleri el­bette bizim bugünkü particilik iş­lerine benzemiyor. Öyle merkez karar yürütme kurulları, kadın kolları, kong­re delegeleri falan yok. Ama özellik­le Roma Cumhuriye­ti’nin son yüzyılında iki parti çıkıyor meydane ki aklımda kaldığı ka­darıyla ikisi de birbi­rinden merdane.

    Bunlardan ilki Optimates partisi; bugün kullan­dığımız kavramlarla düşünecek olursak merkezi temsil ediyor. Bunlara halktan kopuk elitler demek de mümkün, hatta abiler de isimleri halkla yanyana gelsin bile istemiyorlar. Galiba demok­rasinin tam oturmadığı ortam­lardaki iki partili sistemin bir neticesi olarak hangi parti güce kavuşsa diğerinin üzerinden si­lindir gibi geçiyor, iki partili sis­tem son tahlilde illa ki tek bir partinin diktasına dönüşüyor. Misal, en ünlü Optimates partili­lerden Sulla, tırışkadan bir olağa­nüstü hâl ilan ederek daha önce sadece Roma kuşatma altınday­ken falan verilen dikatörlük gö­revini üstleniveriyor. Diktatörlü­ğüne de her başarılı diktatör gibi önce bir anayasa reformu yapa­rak başlıyor. İlk aldığı kararlar­dan biri, üyelerinin sayısını ikiye katlayarak hem yasa yapıcıların hem de mahkemelerin gücünü zayıflatmak oluyor.

    Bu Sulla arkadaş iktidarı ele geçirir geçirmez, rakibi Popula­reslileri de kılıçtan geçiriveriyor. Bunlar o zamanın en medeni ül­kesi Roma’da bile olağan şeyler anlaşılan ki, çok çok “Böyle bir şey olabilir mi?” diye geçiştirili­yor. Bu kılıçtan geçirmeden tek kişi kurtuluyor; onu da yakinen tanıyorsunuz: dertli gönüllere giren Jül Sezar kardeşimiz. Ken­disi o zaman onyedi yaşında ve hiç de öyle “Böyle bir şey olabilir mi?” diyerek kaderine küsmeye niyeti yok.

    Ha nedir, Sulla’nın anayasal reformları da diktatörlüğü gibi kısa ömürlü oluyor. Zaten daha önce de bahsetmiştik, bu dikta­törlük Roma’da “Al bu ülke bu olağanüstü hâlden çıkana dek tek yetkili sen ol” diye kısa süreli ola­rak verilen bir görev.

    Elbette Populares partisi de güç kazanıp iş başına geliyor, o da hep iş başında kalmak için elinden geleni yapıyor ve zaten ne oluyorsa o zaman oluyor. Op­timates’in tek parti dönemini bir şekilde atlatan Roma Cumhu­riyeti artık bu kadarına dayana­mıyor.

    Sezar, ama dövüşerek ama hakkıyla ama katakulliyle geldiği yönetimden ayrılmamak için hem kendisine oy vereceğini varsaydığı yeni seçmenler yaratıyor; hem de Sulla’nınki kadar zalimce olmasa da, muhalefetin sesini kısmak için elinden geleni ardına koymuyor. E şimdi halk da Sezar’ı destekliyor çünkü Sezar basbayağı, “Haydi Roma’yı yeniden büyük yapalım” falan gibi boş boş sözler veriyor, hayatında millet görmediği hâlde “Yeter söz milletin” diye konuşu­yor ama bir yandan da ne kadar siyasi rakibi varsa birer birer hep­sini soymaya başlıyor. Mallarına mülklerine el koyuyor.

    Hani şu Brutus’u bile isyan ettiren tavrın arkasında yatan üç aşağı beş yukarı bunlar yani. Mesela Sulla’nın bile yapmadığı­nı yapıp kendini ömür boyu dik­tatör ilan ediyor. Tabii en azın­dan hiç olmazsa, “yahu ben bunu kendim için mi istiyorum?” de­miyor. E sonrasını biliyorsunuz. Brutus ve cumhuriyetçiler Se­zar’ı, Sezar’ın yeğeni Augustus ve asker arkadaşı Brutus ve cumhu­riyetçileri, sonra Augustus hepsi­ni şeklinde bir olaylar zinciriyle, Roma Cumhuriyeti’nin mezarta­şını dikiyorlar.

  • Dön baba dönelim aynı yere gelelim

    Dön baba dönelim aynı yere gelelim

    Tarih tekerrürden ibarettir, ne zamanın bir lafı? Tıpkı sizin beni okurken “Ulan bu herif her ay aynı şeyi mi yazıyor, nedir bunun olayı, nerede bu devlet?” dediğiniz gibi, Antik Yunan filozofları da, “Ya arkadaş, hep aynı şeyler oluyor” diyerek tarihin tekerrürden ibaret olduğunu sanmışlar. 

    İnsan kendi hâlinde yaşarken sağdan soldan kaplan saldırınca bu kaplandan kurtulmasını en iyi becerenin ya da başkaları gelip av sahasını işgal edince onu kovmasını en iyi bilenin sözünü dinlemeyi uygun görmüşler diye düşünüyorum. E her topluluğun başında sözü dinlenen bir adam var, iki grup karşılaşınca ne oluyor? Bu ikisi “iki başlılık olmaz” diye birbirine giriyorlar. Eninde sonunda herkesi döven kral oluyor. Yani herhâlde öyledir, zira krallıkların doğuşuyla ilgili daha mantıklı bir açıklama düşünemiyorum. Nasıl ki bir primatlar topluluğunun lideri diğer primatların kafasına vura vura lider oluyorsa bizim krallar da öyle olacak. Diğer insanlar keriz mi de, tepelerinde “Ben kralım” diye tutturup çiftin çubuğun ucundan tutmayan ama mahsulün yarısına el koyan bir adamı beslesinler? Neticede az biraz kafası çalışan, gücüne de güvenen biri, zorluktan kurtardığı, badire atlattığı insanların başına kral oluyor. Artık “anlam borcu” mu dersiniz, “çok iyiliği dokunmuştuculuk” mu dersiniz, “aman abi ses etmeyelim, gavura vurur gibi vuruyor insafsızcılık” mı dersiniz, orası size kalmış. 

    Tabii ölümlü dünya, kral ölünce ne oluyor? Yerine oğlu geçiyor. Babası kralken etrafına bir alay yancı, “öl de ölelimci” topladığı için oğlunun öyle güçlü olmasına da gerek yok. Mıymıntı bile olsa babasının yancıları var. Ama nasıl ki korkaklar zalim oluyorsa, sünepeler de zulmü başkasının eliyle yaptıkları için zulümde sınır tanımıyor, el başkasının olduğu için ayarını kaçırıyor. Oluyor sana bir tiran. 

    Şimdi kimse kusura bakmasın, tiranlık noktasında halk bir yere kadar dayanabiliyor. Halk sıkıştıkça artık büyüklerine, dönemin Güzin Abla’larına, Yalçın Abi’lerine dert yanmaya başlıyor. Ve her krallığı tiranlığın takip etmesi gibi, tiranlığı da halkın gidip dert yandığı Güzin Abla’lar, Yalçın Abi’ler yıkıyor ve yerine aristokrasiyi kuruyor. 

    E başlarda iyi tabii. Güzin Abla tarafından yönetilmeyi kim istemez? Ama herkes Hürriyet gazetesi kadar şanslı değil, Güzin Abla’nın çocukları illa analarına çekmiyor, yönetici kadrolar içinde büyüdüklerinden aristokrasi de tıraşa bağlıyor. Aristokrasi zamanla, aklımda yanlış kalmadıysa, birinin çocuğu olmaktan başka numarası olmayanlardan oluşan bir zümrenin yönetimi anlamına gelen oligarşiye dönüşüyor. 

    Tabii o zamanlar öyle gelen giden yok ama halk başlıyor yine yaka silkmeye. “Arkadaş bir kişi yönetsin dedik, deli çıktı zulmetti. Kafası çalışanlar yönetsin dedik, beter çıktı. Keriz miyiz ulan biz, bari biz yönetelim, nasıl olsa daha kötü olmaz” diye oligarşiyi yıkıyor ve yerine demokrasiyi kuruyor. Gel zaman git zaman bu demokrasi halka bol gelmeye başlıyor, çünkü başlarına yönetici değil, mutlak lider seçiyorlar. Ağzı laf yapan, milletin duygularını kaşıyan demagoglar iş başına gelip ne isterse yapmaya başlıyor. Ve ne zaman ki demokrasiyle iş başına gelmiş liderler iki lafın birinde hayalî düşmanlar yaratmaya başlarsa anlayın ki demokrasi de bir hırsızlar rejimine dönüşüyor; milleti, ağzına bir parmak bal çalıp donuna kadar soyuyor. 

    Aşağısı efil efil ama dilde bal var, çünkü seçilmiş mutlak hâkim bunların malına kondukça, vergi salıp parasını yoldukça bir yandan da “İçimizdeki Makedonlar! İçimizdeki İonlular! Atinalının Atinalıdan başka dostu yok!” diye gaz veriyorlar. Böyle bir rejim de, ancak çok güçlü bir liderin önderliğinde birleşen kitleler tarafından yıkılıyor. E ne olmuş oluyor? Bildiğin krallık geri dönüyor, her şey yeni baştan başlıyor. 

    İşte Antik Yunan filozofları bu işe o zamanlar “dön baba dönelim” anlamına gelen “Anacyclose” diyorlar. Ha nedir bu tarihten ibret alıp tekerrür etmemesini sağlamanın yolu? Arkadaşlar bakıyor bu rejimlerin hepsinde kuvvetler birliği var, kuvvetler ayrılığı diye bir icat çıkarıyorlar, ülkeyi idare eden kuvvetleri birbirinden ayırıp birbirlerini denetlemelerini sağlıyorlar. Ondan sonra bu “dön baba dönelim” bitiyor mu? Bitmiyor tabii. Bu sayfalarda cılkını çıkarana kadar işlediğimiz gibi, ikide bir birileri çıkıp “kuvvetler ayrılığı ilerlememize engel” diyerek tekrar tırt bir rejim kuruyor. Tarihte Sezar’ından Augustus’una, günümüzde Hitler’inden Türkmenbaşına kadar her güçlü lider, kuvvetler ayrılığını berhava edip ülkelerini kaostan çıkarıyor. Hem de ne çıkarıyor. 

  • Bunlar Cizvit! Bunlar Fransız! Bunlar gafil!

    Bunlar Cizvit! Bunlar Fransız! Bunlar gafil!

    Bazı kelimeler zamanla kendilerine yüklenen ikincil ve olumsuz anlamlar öne çıktığı ya da insanlar durup dururken o kelimeden utanmaya başladığı için terkedilir ya da artık sadece olumsuz anlamda kullanılmaya başlanır. Bir kelimeden utanılmasına en yakın örnek “hela” sanırım. Ben mesela, tuvalet çağında dünyaya geldim. İnsanlar “hela” yerine daha kibar olduğunu düşündükleri “tuvalet”i kullanmaya başlamışlardı. Çocuğum olursa o da “lavabo” çağında büyüyecek. Belki de yakında “oynamak”, “oyunculuk” kelimeleri de, üzerlerine yüklenen negatif anlamla aktörler tarafından kullanılmaz olacak. 

    Zaten aktörlük bu konuda mimli. Aklımda yanlış kalmadıysa, bugün Batı dillerinin çoğunda “ikiyüzlü” anlamına gelen kelime eski Yunanca’da aktör anlamına gelirmiş. Bu kelime bilhassa politikacılar için ikiyüzlülüklerini, talkım verip salkım yutmalarını, yalancılıklarını işaret etmek için kullanılmaya başlayınca, aktörler kendilerini tanımlamak için başka bir kelime kullanmaya başlamışlar. İkiyüzlülük “ne zamanın bir işleri” diye düşünecek olursak, hemen her zamanın bir işleri diyebiliriz. En azından Antik Yunan’da var. 

    Tabii yakın tarihten de esaslı örnekler var. Misâl, özetle “Devlet sağlık hizmeti vermesin, parası olan doktora gitsin, parası olmayan ölsün” diyen para babası, milyarder, fabrikalar sahibi Charles Koch, aynı düşüncenin bayraktarı Hayek’i Amerika’ya çağırıyor, kurduğu enstitünün başına geçsin diye. Ama Hayek, “Yok abi, benim safra kesesi sorunlu, burada Viyana SSK’da tedavi beleş, gelemem” diyor. E milyarder Koch ne yapıyor? Hayır, “Hayekçiğim gel, safra kesenin masrafı benden” demiyor da “Ya sen bir vakitler burada üniversitede ders vermiştin, sigortaya girişin yapılmıştır, oradan yürürüz” diyor. 

    Daha gerilere gidecek olursak tarihteki ikiyüzlü ahlâksızların piri Titus Oates’i görüyoruz. Titus arkadaş, 17. yüzyıl Londrası’nda önce diplomasını kimse görmediği ve ‘mezun olduğu’ Cambridge’ten bir tane bile sınıf arkadaşı olmadığı hâlde, “üniversite mezunuyum” diye yalan söyleyerek vaazlar vermeye başlıyor ve İngiltere Kilisesi’ne rahip yazılıyor. Sonra hasımlarını altetmek için haklarında seks skandalları uydurup “Bunlar ahlaksız, bunlar böyle, bunlar şöyle” diye ortalığı birbirine katıyor. Katıyor katmasına da, hasımlarını neyle suçluyorsa kendisi on katını yapıyor. 

    Hırsından gözü dönen Titus, dönemin yıldızı parlayan tarikatı Cizvitlere yanaşıyor. Cizvitler, eğitime büyük önem veren, bugün hâlâ her yerde üniversiteleri olan, hep güleryüzlü ama ketenpereci bir adamlar. Sonra, daha önce bu yollarda beraber yürüdüğü Cizvit tarikatıyla arası bozulan Titus oturuyor sahte belgeler hazırlıyor ve “Cizvitler darbe yapacak” diye yaygaraya başlıyor. 

    E şimdi o dönem İngiltere’de darbeler dönemi, bir önceki darbenin üzerinden çok zaman geçmemiş, bu yalan etkili olur. Böylece Londra’da önce Cizvit avı başlıyor, daha sonra da kraliyete muhalif isimler teker teker derdest ediliyor. Cizvit olsun olmasın, yönetimin beğenmediği herkes “Bunlar içimizdeki Fransızlar! Bunlar Katolik! Bunlar Cizvit!” diye suçlanıyor. Katolik olduğundan şüphelenilenlerin bile Londra’ya on milden fazla yaklaşması yasaklanıyor, Cizvit tarikatına yakın zenginlerin malına mülküne el konuluyor. 

    Üç-beş yıl sonra darbe marbe olmadığı anlaşılsa da olan oluyor, Titus’un uydurduğu yalanlarla düzinelerce insan asılarak idam ediliyor, kovuluyor, kaçıyor. Ha peki olmayan darbeyi ortaya çıkardığı için önce kahraman, sonra at hırsızı ilan edilen Titus cezasını çekmiş midir derseniz, tarihte işler maalesef masallardaki gibi bitmiyor. Bir ara “Ulan hergele, hepten kolpacıymışsın” diye yargılayıp hapse atmışlar atmasına da, bir zaman sonra çıkmış, üstüne bir de maaş bağlatmış. Sonra bir ara maaşını kesmişler, sonra yeniden bağlamışlar falan feşmekan. 

    Ha aradan üçyüz yıl geçtikten sonra arkasından atıp tutuyoruz ama, işte suçluların cezasını vermeyi tarihe bırakınca böyle oluyor; düzinelerce insanın canına, binlercesinin mahvına sebep olan herifçioğlu ancak yıllar sonra tarihe “gelmiş geçmiş en madrabaz ikiyüzlülerden biri” olarak geçiyor. 

  • Her yol Roma’ya çıkmıyor

    Her yol Roma’ya çıkmıyor

    Düzenli seçimlerin yapıldığı, seçim kampanyalarının sınırlarının kanunlarla çizildiği, seçmen sayısının neredeyse bir milyona yaklaştığı ilk medeniyetlerden biri, biraz da bunun gibi sebeplerden bu köşenin en sık konuğu olan Romalılar. 

    Her ne kadar seçim rüşveti vermek zinhar yasaksa da, kanunlar uygulanmayınca seçimler de halkın zamanla memnuniyetsizlik emareleriyle yaklaştığı bir sirk halini alıyor. Seçmenler Roma’yı muasır medeniyetler seviyesine taşıyacak adaylar yerine vergi indirimi getirecek, ceplerini dolduracak, karınlarını doyuracak ve Mısır’dan gelen tahılı, üzerinde “Parayla satılmaz. Sezar Kuzey Roma Gençlik Teşkilatı’nın hediyesidir” yazılı çuvallarla dağıtacak adamlara oy vermeye başlıyorlar, ki aslını isterseniz dönemin en muasır medeniyeti de kendileri olduğu için “Roma’yı daha ileri götüreceğim” diyeni kimse dinlemiyor. Zaten Romalılar dünyanın en ileri halkı olduklarına inandıklarından “Daha ne kadar gelişeceğiz arkadaş, su kemerleri yaptık, umumi helalarımız var, bizim dışımızda millet aç aç!” diyerek ellerindeki teknolojiyle fıskiyeli havuzlar yapıp durmaya başlıyorlar, sonra Vizigotlar gelip fıskiyeyi kırınca hüngür hüngür ağlıyorlar. 

    Her neyse, Roma’nın bu adil olmayan seçim düzeni tahmin edebileceğiniz gibi sorunlara yol açıyor. Bu sorunlarla başa çıkmak için Roma vatandaşlarına “En az üç, hatta beş çocuk yapacaksınız” diyen, Senato’nun üye sayısını bir anda 900’e çıkaran, bu 900 senatörün çoğunun kendi yandaşlarından olmasını sağlayarak Senato’yu kendisine tâbi kılan, Roma’nın hazinesinin mührünü kırdırıp tüm serveti kendi kontrolüne alarak denetimi ortadan kaldıran bizim meşhur Sezar. Ha nedir, efendim milletin ağzı torba değil ki büzesin, “İstemezükçüler”, “Hayır”cılar birer birer ortaya çıkınca “Böyle çok başlılık olmaz” diyerek kendisini ömür boyu diktatör ilan ettiren de yine bizim Sezar. 

    Öldürülmesinin ardından Sezar’ın başlattığı reformlara Lepidus, Markus Antonyus ve Augustus sahip çıkıyor. Lepidus’un adını çok duymadınız muhtemelen, zira kendisi erken eleniyor, daha önce Karunlukla, hukuksuzlukla, hırsızlıkla suçladığı Augustus’un yanında ıvır zıvır işler müdürü olarak devam etmek zorunda kalıyor. Yani evet, bir nevi canını kurtarmış ama adını sanını kimse hatırlamaz olmuş, anca benim gibi yüzlerce yıl sonra zevzeklik yapanların alay konusu olarak arada bir adı geçiyor işte. 

    Markus Antonyus ve Augustus Roma’yı ele geçirirken Antonyus bakıyor ki bu Augustus bütün kupon arazileri kendinde toplamış, Roma’nın tellâllardan oluşan basın-yayın organlarının çoğunu ele geçirmiş. Antonyus da bu sırada bir manita işi için Mısır’da, Augustus başlıyor Roma’dan dev bir karalama kampanyasına. Antonyus son bir can havliyle Augustus’u devirmek için operasyon başlatıyor ama nafile. Augustus her tür alavere dalavere ve savaş işinde daha tecrübeli olan Antonyus’u yeniyor. Yeniyor yenmesine de sonra dönüp “Arkadaşlar bakın böyle çok başlılık olmuyor, Roma Cumhuriyeti’nin bir rejim sorunu yok, sistem sorunu var, bu sistemi değiştirmemiz lazım” diyerek MÖ 27 yılında kendisini eşitler arasında birinci ilan ediyor, Senato kâğıt üzerinde varlığına devam etse de tamamen işlevsizleşiyor. “Yahu sen, hayırdır?” diyenlere “Roma Cumhuriyeti rejim sorununu MÖ 509’da çözdü, bu yaptığımız sadece bir sistem değişikliğidir” diye cevap veriyor ve kırk yıl boyunca, yani ölene kadar da Roma’yı tek başına yönetiyor. Başkomutan o, yargıçları o atıyor, yürütme onda, yasaları o çıkartıyor. 

    Tabii arsız tarihçiler dış güçlerin etkisi altında ve elbette Roma’nın eşsiz su kemerlerini, hepsi Roma’ya çıkan yollarını, köprülerini falan çekemedikleri için “Yok ağa bu rejim değişikliği, Roma Cumhuriyeti bitmiştir artık”, “Roma Cumhuriyeti çok bozdu yea, Roma Romalıktan, cumhuriyet cumhuriyetlikten çıktı” diyerek Roma Cumhuriyeti’ne mezar taşı dikiyor, ölüm tarihine de MÖ 27 yazıyorlar. Hep bu tarihçilerin çekememezliği işte, yoksa gül gibi cumhuriyet. 

  • Atinalı amiraller bölücü ve paralelci

    Atinalı amiraller bölücü ve paralelci

    Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, Atinalılar diğer medeniyetlere nazaran karşılaştıkları sorunları halka başvurarak çözme eğiliminde olan arkadaşlar. Öncesini bilmiyorum ama aklımda kaldığı kadarıyla her önemli meselede “Halka soralım!” nidalarının yükseldiği yer, daha çok Atina. 

    Spartalılar mesela çok öyle değil diye biliyorum. Daha önce de bir-iki kere bahsettiğimiz gibi (bahsetmişizdir herhâlde, otuz üç yazı arasında bir yerlerde) bu Atinalılar ve Spartalılar birbirlerinden pek hoşlanmıyor, sürekli kapışıyorlar. Bu savaşların en ünlülerinden biri de üstadımız Thucydides’in ünlü eserinde işlediği Peloponez Savaşı. Uzun yıllar süren bu savaşın dönüm noktalarından biri de Arginusae Deniz Muharebesi. 

    Efendim millattan önce beşinci yüzyılın sonlarına doğru bizim Dikili’nin açıklarında Spartalılar ve Atinalıların filoları savaşıyorlar. Atinalılar hiç beklenmedik bir zafer kazanıyor ve o kadar seviniyorlar ki savaşta görev yapan kölelere vatandaşlık veriyorlar falan filan. Ha ama dananın kuyruğu filo Atina’ya dönerken kopuyor: Orasını tam hatırlamıyorum, fırtına mı kopuyor, son anda bir Sparta saldırısı mı oluyor, ne oluyorsa iki düzine kadar Atina gemisi batıyor, gemilerden kurtulanlar da denizde yardım bekledikleri hâlde, amiraller Karayip Korsanları gibi davranarak “geride kalan, geride kalmıştır” diyerek adamları denizde bırakıp yollarına devam ediyorlar. 

    Artık her nasılsa bu hadise Atina’da öğrenilince kızılca kıyamet kopuyor. Amiraller kendilerini savunuyor hatta kurtaracak gibi de oluyorlar ama, şimdi burada iki düzine geminin mürettabatından bahsediyoruz. 

    Tabii bu işin görünen yüzü. Arka planda bu ailelerin acılarından ve de Atinalıların kızgınlığından yararlanarak gücünü artırmak isteyen bir takım Atinalı politikacılar var ve derhal amirallerin bölücülükten, vatan hainliğinden, paralel devlet kurmaktan falan yargılanmasını istiyorlar. “Yahu bu anayasaya aykırıdır, böyle iş olmaz” diyen mebus da çıkıyor çıkmasına ama, galiba onları da “Bak sizi de atarız içeri ha” diye tehdit ediyorlar; bütün muhalefet susturulmuş oluyor. Yargılanma dediysek, kısaca halka “Bu adamlar suçlu mu değil mi?” diye sormak şeklinde oluyor, bir tür jüri sistemi anlayacağınız ama aklımda yanlış kalmadıysa bütün halk jüri, yani bir nevi referandum. 

    Ama amirallerin şansına bakın ki, yargılanacakları gün bu seçim kararını vermekle görevli kişi -artık meclis başkanı gibi bir şey herhâlde- ünlü filozof Sokrates. Sokrates akîl adam olduğu için “Yahu hele bir soluklanın, ne oluyor” diye amirallerin yargılanmasını engelliyor. Ama Osmanlılarda olduğu gibi Atinalıda da oyun bitmiyor ve politikacılar türlü goygoy ve ayak oyunuyla en sonunda amirallerin kaderini halka sormayı başarıyorlar. 

    Bu esnada tabii resmen Sokrates dışında bütün politikacılar, halkın önüne yağlı urganlar atıp “Asmayıp da besleyelim mi, asalım, keselim, siz isterseniz idam edelim” diye goygoy yapmaya devam ediyor. Yani şimdi burada amiralleri savunacak değilim, dosyayı incelemedim, iddianameyi okuma fırsatım olmadı ama, bana sorarsanız Sokrates haklı gibi. Zira savaş henüz bitmiş değil, kazanılan sadece bir muharebe ama, herhâlde kimse benim gibi düşünmüyor olacak ki halkın çoğunluğunun oylarıyla amirallerin asılmasına karar veriliyor. 

    Ha nedir, en başarılı amirallerini kendi eliyle asan Atinalılar, resmen Alper Potuk’u Fenerbahçe’ye satan Eskişehirspor gibi hüsrana uğruyor; Antik Yunan liginde küme düşerek Spartalıların hegamonyası altına giriveriyor. 

    Bugün tabii antik Yunan tarihçilerini saymazsak, Sokrates dışında bu goygoycu politikacıların hiçbirini tanımıyoruz, bilmiyoruz. Akidedes desem başım ağrımaz, “Hadi lan akide şekerinden uydurmuşsun” diyen çıkmaz. Bilemiyorum ama bunda da ayrı bir hikmet var gibi geldi bana.