Yazar: Barış Uygur

  • Pittsburgh’te de tahtakurusu vardı

    Pittsburgh’te de tahtakurusu vardı

    Aklımda yanlış kalmadıysa “soyguncu baron” Ortaçağ’dan kalma bir tabir. Zaten bu devirde kimse sultan değil, padişah değil desek de bol bol sultan da, padişah da var hâlâ. Kimi adlı adınca monark, kimi fiili olarak. Ama baronluktu, düklüktü, bunlar sadece unvan olarak kullanılan kavramlar. Mesela bizim mahallede Lord Berber, Kont Lostra Salonu, Dük Kravat Atölyesi var. Feodal beylerde küçük esnaflaşma süreci mi bilmiyorum ama, zaten konumuz da bu değil.

    Baron dediğimiz, orta çağda kilise veya kral tarafından kendisine verilen, Osmanlılardaki tımar gibi bir işlevi olan topraklara çöreklenmiş şahıslar. Bunlar nehir boylarında, dar geçitlerde falan iş tutup Deli Dumrulculuk yapıyorlar. Gümrük vergisi almaktan bahsediyorum elbette; gelip giden malları tartıp vergisini alıyorlar. Başta sorun yok ama, aklımda kaldığı kadarıyla Roma- Cermen İmparatorluğu zayıflayıp, devlet devlet olmaktan çıkınca işler karışıyor. Geçiş yollarına çökmüş bu soyguncu baronlar “Devlet biziz” ya da “Valla yemişim devleti, milletin canına koyduk” diyerek hem gümrük vergilerini hem diğer vergileri ayı gibi yükseltiyor. Ta ki Habsburggillerin Rudolf devleti toparlayana kadar. Habsburggillerin Rudolf soyguncu baronların kalelerini yakıyor, bulabildiğini de asıp kesiyor. Yani ilk soyguncu baronların sonu iyi bitmiyor.

    Soyguncu baron tanımı yüzlerce yıl sonra tekrar karşımıza çıkıyor. Bu kez Atlantik’in diğer yakasındayız ve tarihler 19. yüzyılı gösteriyor. İlk soyguncu baronlar taşımacılık yapmak için hem devletten dev teşvikler alıyorlar hem de halka bu hizmetlerini fahiş fiyatlara satıyorlar. Halk hem vergi verirken soyuluyor hem de vergisini verdiği hizmet için fahiş fiyatlar öderken. Yani bu yeni nesil soyguncu baronlar genellikle demiryolu şirketi sahibi.

    Doymak bilmez soyguncu baronlar bir yandan da Birleşik Devletler’i demir ağlarla örerken, artık soygunculuk ve talan ne kadar tatlı geldiyse “Yahu işçilere niye para veriyoruz ki?” demeye başlıyorlar. Batıda Çin’den yeni gelen on binlerce işçiyi, kölelik kalkmamışçasına çalıştırmaya, doğu yakasında da işçilere yarı maaş vermeye başlıyorlar.

    İşte bu koşullar altında 1871’in Temmuz ayında, havada bir elektriklenme hâsıl oluyor. Aynı yıl içinde üçüncü kez maaşları azaltılan demiryolu işçileri “Artık yeter!” diyorlar. New York’tan Illinois eyaletine kadar her yerde büyük bir demiryolu işçileri grevi başlıyor. Artık gevşek gazeteciler “Ne var canım, bizim de maaşlar azaldı; tam da Amerika Birleşik Devletleri’nin içsavaşın ardından büyüdüğü, ekonomisinin bomba gibi olduğu bu dönemde bu olaylar manidar” diye yazmış mıdır, o konuda çok bilgim yok.

    İşte bu grev sırasında soyguncu baronlardan Thomas Scott, milletin canına koyanlardan olduğu için olacak, “Grevciler bir kaç gün sopa yesinler de bakalım bu yeni yemek hoşlarına gidecek mi?” diyor ve polisi seferber etmeye çalışıyor. Pittsburgh’teki polis, yanlış hatırlamıyorsam “Arkadaş, biz maaşımızı bu işçilerin verdiği vergilerle alıyoruz, adamlar da haklı, paralarını alamıyorlar, niye saldıralım biz işçi kardeşlerimize?” diye işçilere saldırmayı reddediyor. Bunun üzerine Scott da eyalet muhafızlarını falan çağırıyor, vali olacak şerefsiz de salıyor askerleri işçilerin üzerine. Askerler işçilerin üzerine ateş açıyor, süngüden geçiriyor, bir anda 20 işçiyi öldürüyor. Ama Scott’un öngörüsü doğru çıkmıyor ve bu “yemek” işçilerin hiç hoşuna gitmiyor.

    Arkadaşları öldürülen işçiler, katil askerleri önlerine katıp kovalıyor, askerler kapana kısılıyor, saklandıkları binadan çıkıp kaçmak için de onlarca işçiyi daha öldürüyor. Onlarca işçi ölüp yüzlercesi yaralanınca olaylar daha da kızışıyor: İşçiler şehirde soyguncu baronlara ait binaları onlarca lokomotif ve yüzlerce vagonu yakıp yıkıyor. Yani devletten nemalanan, ihale zengini soyguncu baronlar, milletin canına koyacağız derken canlarının yongası mallarından oluyorlar. Ha, yanlış bir anlaşılma olmasın; tarih tekkerrür etmez, hatalar tekerrür eder.

  • Ekonomik kriz ve yandaş tarihçiler

    Ekonomik kriz ve yandaş tarihçiler

    Roma’da tarihler milattan sonra 235’i gösterdiğinde -ki aslını isterseniz 235’i değil 988’i gösteriyordu; zira biliyorsunuz Romalının pek de öyle milattan falan haberi yok- yani evet o sıralarda Hıristiyanlık diye yeni bir din çıktığını biliyorlardı ama, neticede durduk yere imparatorluktaki onlarca dinden, hele de en ufaklarından birinin takvimini kullanacak hâlleri yoktu. Başkentte işler adeta bir diziyi birkaç sezon daha sündürmek için olmayacak dertler yaratan sinsi bir senaristin yazdığı Netflix dizisine dönmüştü.

    Eğer aklımda yanlış kalmadıysa bundan daha birkaç yıl önce Severus Alexander arkadaşımız, sınırlarını tehdit eden Sasanilere karşı bir sefere çıkmıştır. Dönemin yandaş tarihçilerine göre Severus Alexander bu seferde dev zaferler kazanmış, muharebeleri arka arkaya kazanarak şanlı ordusuna Mezopotamya’da şampiyonluk turları attırmıştır. Ama dış mihrakların piyonu olan, büyük resmi göremeyen, lobilerin oyununa gelen tarihçiler aradan yüzlerce yıl geçmesine rağmen hâlâ Severus’un Ortadoğu’da bir hayli dayak yediğini yazarlar. Niye? Herhalde Sasanilerin parasını yedikleri, Sasani Vakıfları tarafından fonlandıkları için. Zaten bu vakıflar nasıl vakıflarsa, Sasaniler yıkıldıktan bin üç yüz yıl sonra bile yerli ve milli olmayan tarihçiler Severus Alexander’ın utanç verici mağlubiyetler alarak ordusunun yarısından çoğunu yitirdiğini yazmaya devam ediyorlar.

    Tabii yandaş tarihçiler her ne kadar yere göğe sığdıramasa da Roma’da işler karışmaya başlar. İşte tam da bize göre 235, Romalılara göre 988, Holosenik takvime göre de 10235 yılında sözde dev zaferler kazanan ama her ne hikmetse ancak yarısı yurda dönen Roma orduları, Severus Alexander’ın kuzeydeki Cermenlere karşı fazla hoşgörülü olduğunu ileri sürerek imparatoru öldürüp darbe yaparlar ve kulağa imparatordan çok bir kalp ve damar hastalığı gibi gelen Maximinus Thrax’ı geçirirler.

    Maximinus Thrax yanlış hatırlamıyorsam gerçek bir ayı olduğu için ülkeyi yağmacı bir düşman askeri gibi yönetmeye kalkar ama, haydan gelen huya gider misali, 238 yılında tıpkı Severus Alexander’ı devirdiği gibi devrilir. Zaten 238 de aklımda kaldığı kadarıyla “altı imparatorun yılı” olarak anılıyor. Her ne kadar yüksek bütçeli ama düşük bütçelisinden ne farkı olduğunu anlayamadığınız bir Çin karate filmi gibi dursa da “altı imparatorun yılı” bir yıl içinde altı kişinin imparator olarak tanındığı adeta bir koalisyonlar dönemidir.

    İklim değişikliği sonucu deniz seviyesinin yükselmesi de özellikle kuzeydeki kavimlerin kıtlık yüzünden Roma İmpatorluğu’na gittikçe artan bir baskı uygulamasına neden olur. Artık bu kavimler aşı yaptırmamış mı nedir aniden çiçek salgını başlar, o da insanları kırıp geçirir. Tabii siyasi istikrarsızlık da devam eder. Ekonomik kriz mi siyasi istikrarsızlığı doğuruyor, yoksa siyasi istikrarsızlık mı ekonomik krizi, benim alanım ekonomi olmadığı için tam bilmiyorum ama, en azından meselenin özünde askerî harcamaların yattığını söylersem herhâlde başım ağrımaz. Zira görüyoruz ki askerî harcamalar arttıkça işler karışıyor. Zaten sürekli askerî sanayii harcamaları için normalde gümüşten olan paraya bakır ve bronz karıştırıp duruyorlar, paranın ayarıyla oynuyorlar. Zira askerî harcama demek, hele bir de karşılığında yağma yapamıyorsan sadece tüketim demek. Yüksek tüketim de ekonomiyi önce hızlandırıyor, tüketimi destekleyecek üretim gelmeyince de benzin yerine rom konulmuş motor gibi öksürtmeye başlıyor.

    E, millet keriz değil tabii; kimse ayarıyla oynanmış paraya aynı malı vermiyor, pazarda fiyatlar yükseldikçe yükseliyor. Çok değil on beş yıl içinde para resmen pul oluyor, ticaret resmen duruyor. Artık Sasanilerdi, Galler’di, Roma mallarının gümrük resmini mi yükseltiyor bilemiyorum ama, bu dönemin imparatorları “ekonomi benim alanım” diye gezse de Akdeniz ticareti bile durma noktasına geliyor. Tam bir alamazsın, satamazsın piyasası; çünkü malın karşılığında alacağın paranın şimdi değeri varsa, sen karşı limana geri döndüğünde zarar etmiş oluyorsun. O da yolda haydutlar geminin kervanını yağmalamazsa. Şöyle bir sorun da var; imparatorluk hiçbir şey üretmez olmuş, Mısır’dan buğday, Anadolu’dan meyve gelmezse aç kalıyorlar ama o buğdayla meyve de gelmiyor işte. Sırf bu yüzden içlerine kapanıp yiyecek içeceklerini üretmeye başlıyorlar da en azından öyle bir hayrı oluyor ekonomik krizin bunlara.

    Yani bir nevi savaş ekonomisiyle büyümeye kalkan imparatorluğu, ekonominin temel kaideleri iktisat meydan muharebesinde yerle bir ediveriyor.

    Paranın değerinin giderek düştüğü bu büyük ekonomik kriz, merkezî yönetimden uzaklaşılıp imparatorluğun ikiye ayrıldığı ve dört kişi tarafından yönetilmeye başladığı Tetrarşi dönemine kadar sürüyor.

  • Kült / İntergalaktik imparator hain Xenu ve adamları

    Kült / İntergalaktik imparator hain Xenu ve adamları

    Kült kelimesi çok basit olarak “gelenek dışı ya da gerçek olmayan dinî inanç sistemi” anlamına geliyor ki bu da bizi hayli güç bir durumda bırakıyor doğrusu. Zira bu ayrımın nasıl yapılacağına dair hiçbir nesnel çerçeve yok: Bugün tarikat, din, ya da “yeni din” olarak adlandırılan ve “kült”lerden farklı bir yere konumlandırılan akımların, ortaya çıktıklarında basbayağı kült olduklarını söylemek mümkün. “Ne zaman kült olma özelliklerini yitiriyorlar, ne zaman bunlara kült demek ayıp oluyor?” diye soracak olursanız onun da cevabı yok.

    Mesela bugün başta Birleşik Devletler, bazı ülkeler tarafından bir “din” olarak kabul edilen, hani şu Tom Curise, John Travolta gibi ünlülerin adeta birer sözcüsü gibi çalıştığı sayntoloji (scientology), bazı ülkelerde de bir kült olarak kabul ediliyor ve din olarak tanınmak için yaptıkları başvurular reddediliyor. Örneğin Alman Federal Cumhuriyeti sayntolojiyi ayrıca ulusal bir tehdit olarak da görüyor. Sayntoloji de, eğer aklımda yanlış kalmadıysa, intergalaktik bir imparatorluğun dünyamızı kötü ruhlar için bir hapishane olarak kullandığını ve yaşadığımız bütün dert ve sıkıntıların o intergalaktik imparatorluğun dünyamıza hapsettiği ruhlar yüzünden yaşandığını savunuyor.

    Yani sevgilin terk etti, işten kovuldun, araba çarptı diye mutsuz olduğunu zannediyorsun ama aslında o mutsuzluğunun nedeni intergalaktik imparatorluğun dünyamıza hapsettiği o ruhlar işte. Afrika’da iki ülkenin birbiriyle savaşmasının, Suriye’de milyonlarca insanın ya canından ya yurdundan olmasının, Asya’daki toplumlararası çatışmaların, Güney Amerika’daki yoksulluğun, Kuzey Amerika’daki gizli yoksulluğun, Avrupa’da yükselen ırkçılığın ve elbette şanlı Eskişehirspor’umuzun küme düşmesinin kapitalizmle de, gelir dağılımı adaletsizliğiyle de, kötü top oynamakla da hiçbir ilgisi yok: Eğer Ortadoğu’da kartlar her gün yeniden dağıtılıyor, insanlar pey olarak ortaya sürülüyorsa, bunun sorumlusu hain intergalaktik imparatorluğun dünyamıza hapsettiği ruhlar.

    İşte dünyamıza kötü ruhları hapseden hain intergalaktik imparator Xenu.

    Kötü bir bilimkurgu romanı gibi durabilir. Ama aklımda kaldığı kadarıyla sayntoloji de zaten kitapları satmayan bir bilimkurgu yazarının “Abi boşuna uğraşıyoruz, asıl para dinde, din sektörüne girersek parayı götürürüz” demesiyle kurulan bir “din”. Sayntolojiye girince kademe kademe yükseliyorsunuz; her kademede birkaç bin dolar vermeniz gerekiyor; sadece bin dolar farkla yükselebiliyor musunuz bilmiyorum ve tıpkı Candan Erçetin’in de isabetle söylediği gibi “ve daha bir sürü şey”. Elbette bunları okuduktan sonra Almanların sayntolojiyi din olarak kabul etmemesine hak da verebilirsiniz ama, işte orada çözümü zor bir durum var. Neticede din olarak kabul edilmenin kriterlerini bilemiyoruz: Muhtardan ikamet mi getiriliyor, dinin kurucusu noter huzurunda havada mı duruyor? Neden o sahte din? Diğer dinleri ışığa tuttuğumuz zaman Atatürk mü gözüküyor, içlerinde telleri mi var?

    Sayntoloji mesela basbayağı şantajla, tehditle, rüşvetle; kafa göz yara yara kendisini kabul ettirdi Amerikan devletine. Sayntolojiyi soruşturan resmî görevliler, hakkında haber yapan gazeteciler politik ayak oyunlarıyla görevlerinden alındı, haklarında iftira kampanyaları düzenlendi ve kimileri şaibeli şekillerde öldü. “Sayntoloji Kilisesi” kendilerine karşı gelenlere yönelik her eylemi caiz gördüğü politikasına “fair game” diyor. Bir yerlerden tanıdık geldi mi?

    Gözümüzün önünde ortaya çıkan, mesihliğini ya da mehdiliğini iddia eden ve her nedense illa ki cinsellikle de kafayı bozmuş oluşumlara hiç düşünmeden “kült” etiketini yapıştırıveriyoruz. Ama bu oluşumların bir süre sonra devletlerce tanınan ve vergiden muaf dinlere dönüşmeyeceğini söylemek zor anlayacağınız. Bu durum, bugün “ehehe kedicik, dans ediyor, mehehe robot dansı yaptı” diye dalga geçtiğimiz oluşumlar için de, “abi çok büyük hizmetleri oldu, dünyaya adımızı duyurdu, tam bir hizmet ordusu” diye övülenler için de geçerli.

  • Dini bütün Mormonların Mountain Meadows katliamı

    Dini bütün Mormonların Mountain Meadows katliamı

    Tarihin en zalim ve en affedilmez suçlarını işleyenler, genellikle işledikleri suçların öbür dünyada affedileceğine ciddi ciddi inanmış adamların arasından çıkmış. Her ne kadar ölümden sonra ilahi bir güce hesap verecek olmasının insanı suç işlemekten alıkoyacağı düşünülse de, ilahi bir güce hesap vereceğine inananlar zaten o ilahi gücü onurlandırmak üzere suç işler. Bunlar bir suç işlediğinde ya da birisini kırdığında bile, sadece kendi vicdanıyla başbaşa kalanların aksine, genellikle masadan hesabı ödemeden kalkmak eğilimindedir.

    Tabii bu, kendilerine biçtikleri haklılık gömleğini hiç çıkaramıyor olmalarından ileri geliyor. İster ilahi bir güce ister şaşmaz bir doktrine inansın, körü körüne inananlar asla yanılmıyor. Liberalin bile asla yanılmayanı ve inandığı düşünceyi Westboro Babtist Kilisesi’nden bile bağnazca tek şaşmaz doğru zannedeni var.

    Mesela ünlü Mountain Meadow katliamı haklılığına inanan, ölümden sonra kavuşacakları bir cennete hazırlanan ve herhâlde o yüzden olacak yaptıklarının hesabını bu dünyada vermemek için ellerinden geleni yapmaya hazır bir grup dini fanatiğin işi. Yanlış hatırlamıyorsam 19. yüzyılın ortalarında, henüz yeni kurulmuş Mormonluk dinini benimsemiş dini bütün kimseler çoluk-çocuk demeden yoldan geçen onlarca yolcuyu katlediyor. Gerçi ne bileyim, bir katliamdan önce “efendim kadınlar ve çocuklar bir kenara çekilsin, geri kalanınızı öldüreceğiz” diyen katliamcıyı da alkışlayacak değiliz herhalde.

    Şimdi aklımda kaldığı kadarıyla, bu Mormonluk dini uzun yıllar kalpazanlık ve dolandırıcılık suçlarından hapis yatan bir arkadaşın, New York’un taşrasındaki evinin arka bahçesinde yepyeni bir kutsal kitap bulmasıyla başlıyor. Bu bizim kalpazanın evinin bahçesinde bulduğu tabletlere göre, işte İsa aslında çarmıha gerilmemiş, kalkmış Amerika’ya gelmiş, oralarda takılmış falan gibi, okudukça insanın karnına ağrılar girecek şeyler. Hani bunun yanında Çiftlikbank son derece ciddi bir müessese olarak kabul edilebilir, o derece. Ama nasıl ki her topal satıcının bir kör alıcısı varsa, her dolandırıcılık sabıkalısının da söylediği sözlere inanmaya dünden razı bir alay adam var.

    7 Eylül 1857’deki Mountain Meadows katliamı

    Artık bizim kalpazan “La oğlum inanmayın buna, bu kalpazan yav, o kitabı da kendi yazmıştır” diyenlerden mi rahatsız olmuş bilmiyorum, alıyor kendisine inananları Batı’ya hicret ediyor. Her gittikleri yerde kovuluyorlar falan ve sonunda o zamanlar sahipsiz olan Utah’a yerleşiyorlar; ama Birleşik Devletler gelip toprağımıza çöker mi diye de korkuyorlar.

    Diğer yandan da kıta içinde göç hareketleri sürüyor. Bizim Red Kit’ten tanıdığımız kervanlardan biri, artık Arkansas’dan galiba tam hatırlamıyorum, Kaliforniya’ya gitmek için bölgeden geçerken Mormonlar kıllanıyor. Artık “bunlar ateistmiş, bunlar kafirmiş” gibi söylentiler yayılıyor mu, Salt Lake City sokaklarında bağıra çağıra insanlar katliama davet ediliyor mu bilemiyorum. İşte bu kervandaki insanlar kamp yaparken, Kızılderili kılığına girmiş dini bütün Mormonlar tarafından kuşatılıyor, bir iki gün kuşatma altında kalıyorlar.

    Kuşatma sırasında bir Mormon, bu sefer Mormon kılığında kampa gelerek kamptakilere Kızılderililerle anlaştıklarını, onlara refakat ederek güvenli bir şekilde bölgeden çıkarabileceklerini söylüyor. E böyle dini bütün bir Mormona kim güvenmez? Ha ben kalpazanın ansızın evinin arka bahçesinde bulduğu kitaba inanan adama güvenmem şahsen ama, bizim kervandaki arkadaşlar güveniyor işte ve güvende olduklarını zannederek yola çıkmışken hepsi öldürülüveriyor.

    120 yolcuyu öldüren dini bütün Mormonlar, kendi aralarında, katliamla ilgili kimseye bir şey söylemeyeceklerine pırıl pırıl dinleri üzerine yemin ediyorlar. Zaten katliamı da Kızılderililerin üzerine atıyorlar. Ne de olsa hesabını cennetin kapısında verecekler ya, bu dünyada hesap vermenin ne anlamı var öyle değil mi?

    Katliamın sorumlusu olarak bir kişi daha sonra idam edilse de tüm suçlular ve suça azmettirenler cezasız kalıyor. Ha ama şu var, bugün o katliamın gerçekleştiği yerde bir anıt var, en azından kebapçı, Disneyland falan yapmamışlar.

  • ‘Yumuşak kılıç’ John’un Magna Carta’lı maceraları

    ‘Yumuşak kılıç’ John’un Magna Carta’lı maceraları

    Geçen aylarda Aslan Yürekli Richard’ın makus talihini anlatmıştım. Hani bu garibimi “Sen devam et biz arkandan geliyoruz” diye Haçlı seferine yollamışlardı da geride bıraktığı malına mülküne çökmüşlerdi; garibim de yollarda dönerken perişan olmuştu. Hah işte bu Richard’ın küçük kardeşi Yurtsuz John, hatırlarsanız Richard yola çıkar çıkmaz krallığa çökmeye kalkmıştı. Yurtsuz John’u da anlamak lâzım; küçük kardeş olduğu için babasından toprak kalmamış, bir de dalga geçer gibi adama “Yurtsuz” diye isim takmışlar. E o da hırs yapmış, abilerine bilenmiş.

    Bu Yurtsuz John, Richard dönüş yollarında mahpus kalınca utanmadan “Hadi beyler rehine parası topluyoruz” diye vergi üzerine vergi bindirmiş. Hayır topladığı vergileri gerçekten fidyeye verse tamam da, onları da cebine indirmiş. Yanlış hatırlamıyorsam otoriteye karşı savaşan halk kahramanı Robin Hood figürü de bu dönemin ürünü. Zaten bir yerde eşkıyaların hikayeleri anlatılmaya başlanmışsa, anlayın ki orada halk yönetimden illallah demiştir.

    Aklımda kaldığı kadarıyla Richard güç bela geri döndükten sonra yine de “Kardeştir, atsan atılmaz, satsan satılmaz” diyerek John’u affeder; krallığının Normandiya’daki topraklarını da az çok geri alır ama sefasını sürmeye ömrü yetmez. Richard’ın ardından tahta geçen John, şimdi nereden baksanız tatminsiz, kompleksli bir adam. Herhalde sürekli bir mağdur olduğunu, kendisine haksızlık edildiğini düşünüyor, komplekslerini gidermek için kardeşim dediği adamları (ki kardeşi neticede) satacak kadar hırslı. E bu kral olunca sapıtıyor tabii tahmin edebileceğiniz gibi.

    Hayır içkisi falan olsa sarhoşluğu pis diyeceğim ama, bu çapsız John güç sarhoşu, kendini dev aynasında gören bir manyak. Tutturuyor “Vay atalarımızın topraklarıdır” diye (ki kendisi aslında İngiliz değil Fransız, zaten İngilizce bile bilmiyor herif) Normandiya’daki eski topraklarına kafayı takıyor. “Üç aya kalmaz Rouen Katedrali’nde pazar ayini yapacağız!” diye savaşa giriyor. Ama arkadaş, insan bunca böbürlenmeye karşın bu kadar mı basiretsiz olur? Dayak üstüne dayak yiyor, efelendikçe yeniliyor, eğer yanlış hatırlamıyorsam tek bir askerî zafer de elde edemiyor.

    Yalnız bu savaş işi, kazanıyor olsanız bile bedava değil. Silahı var, askeri var, iaşesi var derken bizim eski adıyla Yurtsuz yeni adıyla da “yumuşak kılıç” John, yükleniyor vergiye. Bardağı taşıran son nokta hangisidir bilmiyorum; artık millî içki viskiye %225 vergi mi koydu, atı, eşeği olana özel tüketim vergisi mi bindirdi, o kısmı aklımdan çıkmış. Ama tüm derebeylerinin John’a karşı ayaklanması kuzeyden başladığına ve bu işin en başta gelen önderi de İskoç kralı Alexander olduğuna göre, gerçekten viskiye vergi koymuş olabilir. Malum, İskoçlar o devirde viskiye buz koyanı bile mancınığa bağlayıp okyanusa fırlatıyorlar (günümüzde sınırdışı etmekle yetiniyorlar).

    E bu derebeylerine John’un vergilerinden iflahı kesilen şehirliler de katılıp adamlara surların kapılarını açınca, bizim bölgesel güç olma heveslisi John pes ediyor. Zaten bakmayın esip gürlediğine; hayatı boyunca ciddi bir rakibinin meydan okumasına karşılık verebilmiş değil, biraz korkak bir adam. Ama işte bu derebeyleri de John’un yıllarca esip gürlemesinden dolayı psikolojik olarak çekiniyorlar mıdır bilinmez, John’u devirecek yerde önüne bir anlaşma koyuyorlar. O da hepinizin çok iyi bildiği meşhur Magna Carta işte. Tabii maddelerden biri, kralın kafasına göre vergi koymasını engelliyor. Ama herhalde en önemli maddesi “Hiç kimse, hukuksuz bir şekilde tutuklanıp hapsedilemez, malına mülküne el konulamaz, sürgün edilemez” diyen ve hukukun üstünlüğüne göz kırpan madde.

    Tamam, bu anlaşma dönem dönem çiğneniyor falan ama netice itibariyle bundan 803 yıl önce, tam da dergimizin bu sayısını okuduğunuz Haziran ayında imzalanıyor mu imzalanıyor. Hayırlı Haziranlar.

  • Antik ve agresif stratejiler

    Antik ve agresif stratejiler

    Nasıl günümüzde bol filtreli Instagram fotoğraflarımızla, gıdımızı gizlediğimiz, sivilcelerimizi rötuşladığımız, göbeğimizi içeri çektiğimiz mayolu boy ve portre fotoğraflarımızla karşı cinsi etkilemeye çalışıyor, yani “agresif marketing stratejileri” izliyorsak, atalarımız da ikili ilişkiler konusunda bizden çok farklı davranmamışlar. Yanlış kişiyle yazışmaları falan bir kenara bırakın, arada yanlış kişiyle bile evlenebiliyor, en azından evlenmenin eşiğine gelebiliyorlar.

    Bunlardan en ünlüsü, eğer yanlış hatırlamıyorsam milattan önce altıncı yüzyılda falan, daha Roma Cumhuriyeti kısa pantolonluyken (gerçi onlar da pek pantolon giymedi; toga’yla, olmadı tunikle idare ettiler) gerçekleşir. Dünyanın iki süper gücü Mısır ve Pers imparatorlukları arasında soğuk rüzgarlar esmektedir. Zaten nasıl esmesin; bildikleri dünyayı neredeyse tamamen paylaşmışlar. Paylaşacak bir şey kalmayınca aralarında gerginlik çıkması son derece doğal.

    Ha ama nedir, bu dönemde de taraflar en azından savaşacak gücü bulana kadar iyi geçinmek durumunda. Zaten bir imparatorluk bazı konularda iyiyken, öbür imparatorluk başka konularda önde; dolayısıyla düşman da olsalar birbirlerine muhtaçlar.

    İşte bu nedenle Pers İmparatoru II. Kiros, Mısır İmparatoru II. Amasis’ten kendisine bir göz doktoru göndermesini ister. Buradan Mısır’ın oftalmolojide devrin lideri olduğu anlaşılıyor. Tabii Kiros “Mısır doktoru göndermesin de arıza çıkartayım” demiş
    de olabilir. Ne bileyim, zaten çivi yazısıyla yazıyorsun, öyle küçük puntolu bir hayat yok ve gözlüğün icadına nereden baksan iki bin yıl var. Şahsen asla “Beni antik Mısır doktorlarına emanet ediniz” falan demezdim. Ha bakın yine de sülükçüden, hacamatçıdan veya homoepat’tan iyilerdir orası ayrı.

    Ben Herodot’un yalancısıyım; Amasis, Mısır’ın en iyi oftalmologlarından birini sırf Kiros arıza yapmasın diye Babil’e gönderir. Garibim doktora soran olmaz tabii: Adamcağızın Babil’e tayini çıkıyor, çoluğu çocuğu da götüremiyor, başka bir ülke başka bir eğitim sistemi falan.

    Ama sonra Kiros ölünce (bizim Tomris Hatun diye bildiğimiz Saka Kraliçesi savaşta yenip öldürtüyor) bizim doktorun mecburi hizmeti II. Kambises’in hükümdarlığında da devam eder. Adamcağız da bitmek bilmeyen zorunlu hizmet sırasında bilendikçe bilenir, en sonunda çıkar II. Kambises’in karşısına “Hünkârım bu beni buraya gönderen Mısır Firavunu II. Amasis’in bir kızı var ki dünyalar güzeli” diye inceden oyma yapar. Artık kızı nasıl tarif ettiyse, II. Kambises coştukça coşar ve elçi gönderip Amasis’ten kızını ister.

    E Amasis cephesinde işler karışır tabii. Kızını göndermek istemez, zira Kambises’i hiç sevmiyor ama, kalkıp adama “Seni hiç sevmiyorum Kambises, babanı da sevmezdim zaten” diyecek hâli yok. Bu da aklınca kurnazlık eder, daha önce devirdiği firavun Apries’in kızı Nitetis’i allar pullar, altınlarla ipeklerle donatır ve kendi kızıymış gibi Kambises’e yollar. Düşünecek olursanız Amasis’in yaptığı kerizlikten başka bir şey değil. Hayır yine kendi kızın yerine başkasını gönder de, koca Mısır’da tahttan indirip öldürdüğün eski firavunun kızından başka kız mı bulamadın? Zaten aklımda kaldığı kadarıyla bizim Kambises kızı görünce beğenir beğenmesine de kız hemen “Kardeş seni keklediler, ben Amasis’in değil, eski firavunun kızıyım, uyandırayım” der.

    Sonunda iki ordu bugünkü Süveyş Kanalı’nın orada çarpışırlar. Mısırlılar savaş sırasında Game of Thrones’un yanında pembe dizi gibi kalacağı bir vahşetle Phanes’in geride bıraktığı çocuklarını getirir, bir kazanın başında çocukcağızları öldürüp kanlarını kazana akıtır, sonra da üzerine şarap ekleyip içerler. Ama aradan geçen 10 günün sonunda Persler savaşı kazanır, bizim Kambises de kendisini aynı zamanda firavun ilan eder.

    Aklımda kaldığı kadarıyla savaşın sonucunu kedilere bağlayanlar da var. Rivayete göre Mısırlıların kedilere olan saygısını ve kedileri kutsal hayvan olarak gördüğünü bilen Persler ilerlerken yanlarına bir dolu kedi almışlar; Mısırlı askerler de bu kutsal hayvanlara zarar gelebileceği korkusuyla saldırı emrini reddetmiş. Ama neticede magazinin lideri Herodot bile bahsetmediğine göre, bu efsaneye çok da kulak asmamak yerinde olur.

    Ha Mısır ondan sonra Kambises’e de yâr olmaz orası ayrı ama, 2.500 yıl öncesinde geçen bu olay bize karşı cinsi etkilemek için o filtrelere falan çok da abanmamamız gerektiğini gösteriyor diyebiliriz.

  • Dolandırıcılığın çok kısa tarihi

    Dolandırıcılığın çok kısa tarihi

    (Valla çok kısa, kestirmeden götüreceğim.)

    Uzağa gitmeye gerek yok, spam kutunuzdaki mail’lere bakın yeter: Gariban bir Afrika ülkesinin halkından çalınan serveti ülke dışına çıkarmak için yardım isteyenler, kimsesiz birisinin mirasını sizi mirasçı gibi gösterip kırışmayı teklif edenler, güzellik yarışmasında dereceye girebilecek olduğu hâlde, her nasılsa Güneşli’deki Raif Dayı’yla evlenmeye can atan ama gelmek için Raif Dayı’nın 400 dolar ateşlemesi gereken yabancı güzeller… 

    Bizi dolandırmadığı için kendimizi iyi hissettiğimiz ve dolandırdığı insanlara karşı üstün olduğumuzu hissettirdiği için pek sevdiğimiz Sülün Osman, Galata Köprüsü’nü, Dolmabahçe Saat Kulesi’ni sattı ama, millattan sonra ikinci yüzyılda bir grup Roma askeri de koskoca Roma İmparatorluğu’nu sattı. Nasıl mı? 

    Şaibeli bir suikast sonrası tahta geçen Pertinax’ın askerleri cülus bahşişini beğenmeyince imparatoru öldürüp Roma İmparatorluğu’nu satışa çıkartıyor. Biz imparatorluk desek de, onlar kendilerini hâlâ yasalara göre çalışan bir cumhuriyet olarak gördükleri için bu işin hiçbir anlamı yok aslında. Ama yine de “Abi biraz birikmişim var, taksi plakası mı alsam, Roma İmparatorluğu’nu satıyorlarmış onu mu alsam?” diye düşünen Didius Julianus bu oltayı yutuyor ve bugünün parasıyla yaklaşık 1 milyar doları askerlerin hesabına (muhtemelen Western Union’la) yatırıyor. Tabii imparatorluğu sadece dokuz hafta sürüyor ve öldürülüyor. 

    Gelelim en yaygın dolandırıcılık türüne ismini veren Charles Ponzi arkadaşa… Charles’tan önce de sisteme sonradan girenin parasını önceden girenlere ödeyen ve sonunda patlayan sistemler var ama ihale Charles’a kalmış bir kere. 

    Ponzi’nin olayı aslında masumca başlıyor: Hâlâ var mı bilmiyorum ama internet öncesi dönemde yaşamış faniler, örneğin yurtdışında bir okula başvurduklarında, okulun cevap göndermesi için zarfın içine bir de “coupon-réponse” diye bir şey atardı. Hatta bununla ilk karşılaştığımda coupon-réponse’un değerinin her ülkede sabit olduğunu ve kur farkından dolayı PTT’den alacağımız coupon-réponse’u Almanya’ya götürüp satsak kâr edebileceğimizi farketmiştim. Zira atıyorum Almanya’da kupon 30 Mark’sa, PTT’de de sene başında 30 Mark karşılığı TL olarak belirleniyor ama yıl sonuna kadar fiyatı sabit kalıyordu. Yani yılın ortasında falan 20 Mark’a kadar düşüyordu. Türkiye’de 20 Mark’a al, git götür Almanya’da 30 Mark’a sat, anında kazanç, hiç de fena değil. Herhalde arbitraj dedikleri şey bu oluyor. 

    İşte bu bizim Charles Ponzi de bu kuponlarla ilk karşılaştığında bu yolla para kazanabileceğini düşünüyor. Ama önce Avrupa’dan bolca coupon-réponse satın almak lâzım. Bunun için bankaya gidip kredi istiyor, banka da “yavrum yürü git” diyerek Ponzi’yi kovalıyor. Ponzi bu, durur mu? Durmadığını biliyorsunuz zaten. Projesini anlatıp yüksek kazanç vaadiyle para toplamaya başlıyor ve kısa sürede para yağmaya başlıyor. Ama bir sorun var: Yatırılan paralarla İtalya’dan coupon-réponse alıp getirmesi için Titanic boyutlarında gemiler gerekiyor ve o kadar çok para topluyor ki dolaşımda o kadar coupon-réponse yok. Alacağım dese de ortada mal yok yani. E, tabii bazı gazeteciler uyanıp, “olmaz bu iş” diye yazılar yazmaya başlıyorlar ama Ponzi hemen bunları mahkemeye veriyor, susturuyor. Tabii sustur sustur nereye kadar? Elbette artık sisteme girecek kimse kalmayıp yeni gelenlere faiz veremeyene kadar. Ha, elbette Ponzi işe başlamasına sebep olan coupon-réponse alıp satma işini de lojistik olarak imkansız olduğu için hiçbir zaman yapamıyor. Ama ilginçtir hapishanede bu yüzden yatarken bile “Ponzi Usta seni çekemediler, yeni sistem kur gireceğim” diye tonla mektup almaya devam ediyor. 

    Tabii klasik dolandırıcılar arasında, eğlenceli olduğu için bolca filmi de çekilen, ortalıkta devrik prens, padişah torunu, padişahın torununun torunu falan gibi sıfatlarla dolaşıp kendilerine ait olan araziyi geri almak için gereken mahkeme masrafları karşılığında araziyi, petrol kuyularını falan paylaşmayı teklif eden büyük ya da “büyük dedemin abdest suyu” diye abuk subuk ürünler satmaya çalışan küçük dolandırıcılar da var. Biz resmî uyarımızı yapalım da kimse kanmasın: “Kendisini, polis, jandarma, finans dehası, padişah torunu, üst akıla meydan okuyan girişimci olarak tanıtan insanlara inanmayınız, paralarınızı kaptırmayınız”. 

  • Çizgi bomba güldürür gerçek bomba öldürür

    Hayatı taklit etmeyen ve hayatın da taklit edeme­diği tek sanat eseri kate­gorisi çizgi filmdir. Ne geleneksel naif çizgi filmler hayatı ne de ha­yat bu çizgi filmleri taklit edebilir. Kafanıza örs düştüğünde hayatta kalma şansınız pek azdır. Üzeri­nizden silindir geçtiğinde kâğıt gibi incelip yere yapışmaz, presin altında kaldığınızda akordeona dönüşmezsiniz ve elinizde patla­yan bir bombanın, yüzünüzü kap­kara yapmakla kalmayacağına da emin olabilirsiniz…

    Bizim, aklımda kaldığı kada­rıyla rahmetli kaligraf Ferdi Sa­yışman’ın koyduğu isimle Red Kit olarak tanıdığımız Lucky Luke, Vahşi Batı’da haydutlardan başka herkesle iyi geçinen, beslenmede Canan Karatay prensiplerini be­nimsemiş, sırım gibi bir delikan­lıdır. Kızılderililer de dostudur, si­yahlar da, Meksikalılar da…

    En zor anlarda, Kızılderilile­rin kuşatması altındayken, mavi gömlekli süvari ordusu beliriverir ufuktan. Her şey gerçek hayat­tan alınmadır: Kızılderililer, Av­rupa’dan gelip Kuzey Amerika’yı yurt edinmeye çalışan yerleşim­cilerle onların koruyucusu mavi gömlekli süvari alayı ve elbette bunlar arasındaki yıllar süren ger­ginlik ve çatışma.

    Mesela Red Kit’in mavi göm­lekli halaskâr süvarileri, yanlış hatırlamıyorsam çok eski de değil 19. yüzyılın son çeyreğinde, Kızıl­derilileri onlar için hazırladıkları toplama kamplarına gitmeye zor­lamak için harekete geçer. Kendi­sini daha sonra çevrilen kovboy filmlerinden de tanıyabileceği­niz Yarbay Custer da komutası altındaki oniki süvari bölüğüyle toplama kampına gitmeyi red­deden Kızılderililerin peşinde­dir. Bu arada bu Yarbay Custer, bizdeki filmlerde falan nedense hep Albay diye geçer; bizimkiler adama erken terfi verdi herhâl­de. Onun dışında aklımda yanlış kalmadıysa önceden de içsavaş­ta generallik yapmış ama içsavaş sırasında bankada bedelli askerlik yapana bile rütbe veriyorlar diye biliyorum (Hatta birara hatırla­tın da, yine Red Kit bağlamında içsavaşta, özellikle istihbarat teş­kilatı kurulurken itin, uğursuzun, hayırsızın nasıl toplandığını da anlatayım).

    Her neyse bu bizim Yarbay Custer, komutası altındaki üç ta­bur, oniki bölüğü Kızılderililere sürpriz bir saldırı düzenlemek için hazırlar… Kızılderililer daha muharebenin ilk gü­nünde Custer’ın birliklerini dağıtır… Bugün bu muhare­beyi bu kadar ayrıntılı bir şe­kilde hatırlıyor olmamızın tek ne­deni mavi gömleklilerin yenilmiş olması. Yoksa Kızılderililer yıllar süren savaş ve muharebelerde çok daha ağır kayıplar verdiler, sayısız insan hayatını kaybetti.

    Bu tip çizgi filmlerin yerini günümüzde daha çok atari oyun­ları aldı. Üstelik oyunlarda insan­lar öldürülüyor, kafaları uçurulu­yor, kanlar dökülüyor. Ama yine gerçekten uzak bir şekilde, kafası uçurulan hayata puan kaybetmiş olarak yeniden başlıyor… Muhare­be meydanında yediğiniz bir kur­şundan sonra “restart” ya da “new game” butonuna tıklamanızın bir imkânı yok. Üstelik bu sadece ilk sonuç.

    Custer’ın toprağa gömülen askerleri hemen o gün anıldılar, haklarında kitaplar yazıldı sonra da filmler çekildi ama Custer’ın askerlerinin öldürdüğü Kızılderi­lilerin hayaleti yüz yıldan uzun bir süre Birleşik Devletler’i gölgeledi. Kızılderililer yerlerinden sürüldü­ler, toplama kamplarında ölümle ve açlıkla yüzleştiler, öldürüldüler ama yokolmadılar. Aradan yüz yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra Birleşik Devletler, Custer kadar Custer’ın kurbanlarını da anmaya başladı ve uzlaşmak istedi. Custer’ın kur­banlarından Siyulara tazminat vermeyi de teklif etti ama Siyular tazminatı reddettiler ve bugün hâlâ kendilerinden çalınan top­rakları geri almak için hukuk mü­cadelesi vermeye devam ediyor­lar. Çünkü varlar. Çünkü ne kadar güçlü, vahşi, acımasız olursanız olun, hiçbir halkı bire kadar kır­mak mümkün değil ve ne kadar çok kırmaya kalkarsanız düşman­lığı da o kadar keskinleştiriyor­sunuz.

  • Aslan yürekli keriz

    Tarihteki aktörlerin la­kaplarını ilginç buluyo­rum. Karolenjgillerin ilki “Kısa Pepin” muhtemelen basket takımına girecek du­rumda değildi veya bizim “Sarı Selim”e de sarı sendikacı oldu­ğu için sarı demiyorlardı. Yine ünlü gangester (evet gangester, tashih yok) Al Capone’a “yaralı yüz / scarface” demelerinin se­bebi yüzünde gerçekten bir ya­ra izi olması; “Scarface” filmi­ni çok sevmesi değil (ve hayır, 1983 yapımı değil 1932 yapımı, ilk versiyonundan bahsediyo­rum. Ya, siz bu ay yazıya çok mu karışıyorsunuz ne?).

    Düz olanlarda sorun yok da, övücü ya da yerici lakaplarda işler karışıyor. Alın Napol­yon. Küçük onbaşı diyorlar. Ha, Na­polyon kü­çük ama onbaşı değil. Deli dedikleri de genellikle deli olmuyor. De­li İbrahim gibi “Padi­şah olmak istemiyo­rum” di­yen biri, ülke yönet­meye he­vesli her­kes­ten akıl­lıdır. Deli Petro’ya zaten bir tek biz deli diyoruz. Adam koskoca Petrog­rad’ı sıfırdan kurmuş, niye deli diyoruz hiçbir fikrim yok. Ar­tık Petrograd’ı kurarken kupon arazileri kendine mi ayırma­mış, yeşil alan terkleri tekrar imara açıp komisyon mu alma­mış, o kadarını bilmiyorum.

    Ama bu lakaplar arasında en sevdiğim Aslan Yürekli Ric­hard. İlk duyduğumda “Gayetle yaman bir yiğit olmalı ki kendi­sine aslan yürekli demişler” di­ye düşünmüştüm. Ama gördüm ki kazın ayağı öyle değilmiş.

    Richard önce kardeşleriyle beraber babası II. Henry’yi de­virmeye kalkıyor ama başarı­sız oluyor. Bu sırada II. Henry ve Fransa Kralı II. Philip, Ku­düs’ün Selahaddin tarafından alındığını öğrenince hemen ha­zırlıklara başlıyor ve “Selahad­din Vergisi” çıkarıyorlar. Ama Philip “Sen ikinci, ben ikin­ci, bu böyle olmaz, en iyisi sen git de oğlun gelsin” diyor ve Richard’a yardım ediyor, o da babasını devirip İngiltere ve Normandiya’nın kralı oluve­riyor. Asıl hikâye ondan sonra başlıyor.

    II. Philip bizim Richard’ı gazlıyor, “Hazır bir sürü Se­lahaddin Vergisi topladık, iki dost hükümdarız, gel bir Haç­lı yapalım” diyor. O ara Avru­pa kralları mavi tura çıkar gibi Haçlı seferine çıkıyor. Philip de Richard’ı “Selahaddin’i iki ayda deviririz, Pazar Komünyonu’na Kutsal Kabir Kilisesi’nde katı­lırız” diye kandırıyor. Tabii bu arada aklımda kaldığı kadarıy­la Philip’le Richard’ın aradabir aynı yatağı paylaştığı da olu­yor. Ama sadece “bromance” mı, yoksa fazlası da mı var onu bilmiyorum. Her yörenin adeti farklı farklı.

    Taze kral Richard ve Phi­lip tam Selahaddin’le karşıla­şacaklarken artık Philip “Abi elektrikleri açık unutmuşum, sen git ben sana yetişirim” mi diyor bilmiyorum ama bir şe­kilde Richard’ı bırakıp geri dö­nüyor. Richard da Pazar Ko­münyonu’na Kutsal Kabir Kili­sesi’nde katılmak için nasıl bir tezgâha geldiğini farketmeden devam ediyor. Richard Kudüs’ü alacağım diye uğraşırken, Phi­lip Normandiya’yı Richard’ın elinden almak için türlü da­laverelere girişiyor, sonunda tıpkı Richard’la bir olup Ric­hard’ın babasını devirdiği gibi bu sefer de Richard’ın karde­şiyle bir oluyor.

    E, bunlar bizim aslan par­çası Richard’ın kulağına gidi­yor tabii. Hemen Selahaddin’le ateşkes imzalıyor ama dönüş yolunda Avusturya dükü bunu yakalayıp zindana atıyor, sonra da Kutsal Roma İmparatoru’na hediye ediyor. Koskoca İngil­tere ve Normandiya Kralı bil­diğin eşantiyona dönüyor; bir tepesine fiyonk bağlamadıkları kalıyor.

    E, peki bunca kerizliğin üzerine “Aslan Yürekli” lakabı nereden geliyor derseniz, o da aklımda yanlış kalmadıysa an­nesinin marifeti. Zira Kutsal Roma imparatoru rehin aldığı Richard’ı serbest bırakmak için dev bir fidye istiyor. E, bu para­yı toplayıp Richard’ı geri almak için anne yüreği tabii ne yap­sın, dev bir kampanya düzenli­yor, oğlunu allıyor pulluyor, bu “aslan yürekli” lakabı da o sıra­da ortaya çıkıyor. Richard geri dönüyor dönmesine de ondan sonra ölene kadar bir harala gürele.

  • Roma’yı kuran Roma mültecileri

    İltica, göç, vatandaşlık. Bunlar 19. yüzyıl sonrasının sorunla­rı gibi görünse de benzer kav­ramları dünya tarihinde de gör­mek mümkün. Örneğin neredey­se köşemizin resident DJ’i hâline gelen Romalılar kuruluş efsane­sini göçmenlik üzerine yazmışlar. Bildiğiniz hikâye: Sparta kralının hanımı için yapılan Truva sava­şından sonra, Akaların elinden kurtulan Truvalılardan Aeneas, uzun süren bir mavi turun ardın­dan Orta İtalya’da karaya çıkar, krallığını kurar. Bir zaman son­ra, krallardan biri devirip yerine geçtiği kardeşinin ikiz torunla­rı Remus ve Romulus’u kendine tehdit olarak görür, öldürülmele­rini emreder, bu iki bebek son an­da kurtulur, bir dişi kurt bunları emzirip büyütür, ikizler de büyü­yünce dövüşüp dedelerini tekrar tahta oturturlar. Kurt ne olmuş kimse yazmıyor. Ama bu ikizler kurdun bunları büyüttüğü yere gi­dip orada Roma’yı kurmaya karar veriyorlar. Artık “Şehrin adı Roma olsun,” “Hayır Remu olsun,” “Ulan Remu diye şehir ismi mi olur?” di­ye mi kavga ediyorlar, yoksa şeh­ri “Şu tepenin üzerine kuralım,” “Hayır bu tepenin üzerine kura­lım” diye mi hatırlamıyorum, ama bir arazi anlaşmazlığı olma ihti­mali yüksek, Romulus, Remu’yu öldürüyor ve Roma’yı kuruyor.

    Romulus Roma’yı, bir göçmen olarak kurduktan sonra, Livy’nin yalancısıyım, “Ne olursan ol gel” politikası izliyor ve etraftaki şe­hirlerden insanlar köle de olsa, öz­gür de olsa Roma’ya geliyor. Bazı tarihçilere bakacak olursak Ro­ma’da “yasadışı mülteci” diye bir şey yok ve hatta Roma’nın giderek güçlenmesinin sebebi de duyan herkesin akın etmesi.

    Zaten geleneksel olarak Ro­malılar yabancıların toprakları­na girmelerine karşı değiller. Ha o dönem için gayet yaygın olan toplu ve zorunlu iskanlar yapı­yorlar, gelen “mülteciler” istese de istemese de onları kendi ih­tiyaç duydukları bölgelere yer­leştiriyorlar ama bir yandan da Roma toplumuna entegre ederek eninde sonunda Roma vatandaşı olmalarını sağlıyorlar. Yani aslın­da yüzyıllar boyunca büyürken kendisine sığınanları da Romalı­laştırarak büyüyor. Yani Roma’yı Roma yapan, gücüne güç katıp yüzlerce yıl dünyada rakipsiz ol­masını sağlayan şeylerden biri de göçmen politikası diyebiliriz.

    Ha nedir, elbette hiçbir şey aynı kalmıyor. Sorun, Hun’lardan kaçan Goth’lar çok kalabalık ola­rak Roma topraklarına sığının­ca başlıyor. Aklımda Marcellinus diye kalmış, galiba onun iddia­sına göre, Romalılar onbinlerce Goth’a kapılarını açıyor, onları Tuna’nın batısına yerleştiriyor ama, Goth’ların istihkakını dağıt­makla görevli olanlar pek bir hır­sız çıkıyor. Yani bir yandan Go­th’lar canlarını kurtardıkları için minnettar, dinlerini bile değiş­tirmişler -ki Romalılar da Hris­tiyan olalı daha elli yıl ya olmuş ya olmamış- Romalılar için on­ların topraklarında ter dökerek çalışıyorlar ama bir yandan da istihkakları çalınıyor, kötü mua­mele görüyorlar ve kimbilir belki de Romalılar sokaklarda “Üff, bu Goth’lar da her yeri sardı” diye dolaşıyor, “Eliniz ayağınız tutu­yor, gidip savaşsanıza Hun’lara karşı” diye hakaret ediyor. Ro­malıların basbayağı Goth’ları aç bırakıp üstüne fahiş fiyata köpek eti satmaya çalıştıklarını, sahte can yeleği sattıklarını iddia eden tarihçiler var. Gerçi o sahte can yeleğini başka bir yerde okumuş olabilirim, tam hatırlamıyorum.

    Roma’nın ırkçıları kabul et­mek istemese de Goth’lar gurur­lu insanlar. Roma’ya sığınmışlar ama Romalılar bunları asker ola­rak da, çiftçi olarak da kullanıyor. Ama en sonunda gördükleri mu­ameleye dayanamayarak ayakla­nıyorlar. O ayaklanmayı bastır­mak isteyen doğunun imparatoru Valens Edirne Muharebesi’nde hayatını kaybediyor. Sonrasını zaten az çok biliyorsunuz, Go­th’lar Roma’lılardan gördükleri kötü muamele yüzünden Romalı olmayı reddediyor ve Romalılarla savaşmaya başlıyor. Zaten o yüz­den olacak Marcellinus ısrarla “Abi biz o Goth’lara öyle haksızlık etmeseydik bunlar başımıza gel­mezdi” diye yazıyor.