Yazar: Barış Uygur

  • Berbat bir harp planı: Cenkten önce bir drink!

    Berbat bir harp planı: Cenkten önce bir drink!

    İçkinin tesirindeki kimi Avusturyalılar, Türklerin baskın yaptığını zannederek birbirlerine ateş etmeye başlıyorlar. Sürekli kayıp veren Avusturya ordusu, derhal ricat kararı alıyor ve birbirine ateş ede ede geri çekiliyor. İki gün sonra muharebe meydanına gelen Osmanlı ordusu da binlerce ölü ve yaralı Avusturya askeriyle karşılaşıyor. Aklı başında tarihçiler muhtemelen “Ulan o kadar saçma şey olur mu?” diyerek bu aktarımın doğruluğunu sorgulasa da, muhtemelen gerçeğin her zaman kurgudan şaşırtıcı olduğunu bilenler, inceden bir “Valla olur mu olur” diyorlar. 

     1788’de, bugünkü Romanya’nın batısında meydana gelen Karansebeş Savaşı’nda, Osmanlı ordusu Avusturya ordusunu perişan etmişti. Daha doğrusu Avusturya ordusu kendi kendisini perişan etmişti! 

    Trump’tan sonra gündeme gelen ve ilk başlarda kullandığınızda sizi kültürlü gibi gösteren ama şimdi “sıktı” dedirten “post-truth” kavramı, hakikaten çok saçma. Zira “gerçek-sonrası” anlamına geldiğinden, daha önce objektif bir gerçek olduğunu iddia etmiş oluyor. Bu bakımdan bu kavramı İzmir Marşı’yla yerine uğurluyor ve okurlarımızın Erkan Yolaç’ın sunduğu “Evet-Hayır” yarışmasını hatırladığını umuyoruz. Zira malumunuz, isminin ardına “Turkey Expert” yazanların ülkenin kültürel kodlarına yabancı olmasına alışmıştık ama, İzmir Marşı’nın ülkenin popüler kültüründe neye tekabül ettiğini bilmeyen siyasetçilerimiz ve mafya özentilerimiz var artık. 

    Herkesin üzerinde mutabık kaldığı bir objektif tarih yazılamayacağını zaten biliyoruz. Ama önemsiz olaylarda bile herkes olayı körlerin fili tarif ettiği gibi tarif edince, alternatif gerçeklerin her zaman olduğunu, öyle “postu-sonrası” olan bir “truth” olmadığını görüyorsunuz. 

    Tıpkı ilk “Terminatör” filmi gibi ikincisinin gölgesinde kalan 1. Abdülhamit döneminde, yaz sonu yaşanan (zira o dönem kış mevsiminde lig tatile giriyor ve ordu seferden dönüyordu) ve Karansebeş Muharebesi olarak adlandırılan hadiseyi de herkes farklı anlatıyor. Bize anlatılan o ki; Sofya’da bulunan Serdar-ı Ekrem, yeniçerilerin disiplinsizliğinden rahatsızdır ama buna rağmen orduyu Avusturya üzerine doğru harekete geçirir. Aklımda kaldığı kadarıyla yeniçeriler ulufe falan istemişler. Bir yandan da yeniçerinin yaptığı iş karşılığında para istemesinde ben o kadar da büyük disiplinsizlik görmüyorum; Uzunçarşılı edepsizlik diye anlatıyor ama yeniçeri de belki “Abi beş aydır maaş yok, ne yapalım, boğaz tokluğuna mı çalışalım?” diyecek. 

    Osmanlı ordusu huzursuzluklar içinde ilerliyor, türlü merhaleler ve muharebelerin ardından Karansebeş’te mevzilenmiş Avusturya ordusunu mat ediyor! Uzunçarşılı’ya göre bu muharebe 15 gün sürüyor. Yalnız aktarımında bir cümle var ki, Avusturyalılar olayı sadece o cümleyle anlatıyor. Uzunçarşılı’ya göre bu savaşın sonunda Avusturya ordusu kaçarken, iki asker arasında içki meselesinden çıkan bir kavgada “Türkler geldi” diye söylenti çıkıyor ve onca asker kaçarken birbirlerini eziyor. Önemsiz bir anekdot gibi. Ama sen gel de bunu Avusturyalıya anlat bakalım. 

    Avusturyalılar nehrin iki yanına gayet iyi mevzileniyor ve Osmanlı ordusunun nereden saldıracağını anlamak için gecenin bir yarısı dört bir yana gözcü gönderiyorlar. Bu gözcülerden bir grup yolda çok ucuza içki satan bir kervanla karşılaşıp (öyle 22.00’den sonra içki satış yasağı yok) varını yoğunu içkiye yatırıyor ve hemen oturup içmeye başlıyor. Bu sırada bir Avusturya piyade bölüğü de —artık devriye mi atıyorlar nedir— bu gözcülerle karşılaşıyor. Halil İbrahim Sofrası’dır zannedip onlar da içmek istiyorlar ama gözcüler “Yağma Hasan’ın böreği mi bu?” diyerek içkilerini paylaşmaya yanaşmıyor. Bunlar başlıyorlar tartışmaya ki Marksist arkadaşlar arkadaşlar sormadan söyleyeyim, aralarında bir sınıf farkı da var sanırım. O sırada artık birisi hakaret amacıyla mı kullandı, sinirinden mi bilmiyorum karşı tarafa “Türkler!” diye bağırmaya başlıyor. E, başka biri de hayatı “Çekerim emaneti” tadında yaşayan biri olacak, havaya bir-iki kurşun sıkınca işler iyice karışıyor ve gecenin karanlığında iki grup birbirine ateş etmeye başlıyor. 

    Silah sesleri üzerine intikal eden daha yüksek rütbeli askerler “Durun! Durun!” diye bağırıyor. Ama bunu Almanca yaptıkları ve Avusturya ordusundaki askerlerin çoğu Almanca bilmediği için askerlerin çoğu “Halt!” sözünü “Allah Allah!” nidalarıyla karıştırıp Türklerin gerçekten geldiğini zannediyorlar ve işler daha da karışıyor. Nehrin iki yanına mevzilenen Avusturya ordusu karşı tarafı Türklerin bastığını zannederek birbirine ateş etmeye başlıyor. Sürekli olarak kayıp veren Avusturya ordusu, derhal ricat kararı alıyor ve birbirlerine ateş ede ede geri çekiliyor. İki gün sonra muharebe meydanına gelen Osmanlı ordusu da binlerce ölü ve yaralı Avusturya askeriyle karşılaşıyor. 

    Aklı başında tarihçiler muhtemelen “Ulan o kadar saçma şey olur mu?” diyerek bu aktarımın doğruluğunu sorgulasa da, muhtemelen gerçeğin her zaman kurgudan şaşırtıcı olduğunu bilenler, inceden bir “Valla olur mu olur” diyorlar. Ama yenilen tarafın tarihçilerinin, yenilgilerinin faturasını disiplinsiz askerlere, yanlış anlaşılmalara, karşı tarafın insanüstü mucizelerine bağlamaları geleneği muhtemelen hiç değişmiyor. 

  • Bizimkisi bir aşk hikâyesi ve biz de yenilmiş sayıldık

    Bizimkisi bir aşk hikâyesi ve biz de yenilmiş sayıldık

    Bizim ayran gönüllü Avusturya-Macaristan Arşidükü Rudolf aynı zamanda dengesiz bir arkadaş. Sevgilisi Mary Vetsera’yla bir odaya kapanıyor, kıza bir veda mektubu yazdırıyor ve önce kızı vuruyor sonra da kendini. Yerine Franz Ferdinand geçiyor ve… Eh, gerisini biliyorsunuz zaten… Franz Ferdinand öldürülüyor ve bu 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden oluyor… Oğlana sevdiği kızı almadıkları için neler oldu görüyorsunuz. Üstelik sonrasında Almanlar ve Avusturya-Macaristan yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık. 

    Dünyada yaşanan süreçlerin izlerini ararken iyice geriye gitmek ve dünya tarihini adeta başlangıç koşullarına hassas bağımlılıkla açıklayarak, en ufak hadiselerin bile onlarca, yüzlerce yıl sonra gerçekleşen olaylara etki ettiği fikrine varmak, sanırım bir tarihçi hastalığı. 

    Bu şekilde dedektiflik yaptığınız zaman, 2019’da İstanbul’da bir yerel seçimin sonucunu 1. Dünya Savaşı’na, 1. Dünya Savaşı’nı 1848 Devrimlerine, 1848 Devrimlerini 1789 Devrimi’ne, onu 14. Louis’ye ve Westfalya Barışı’na, Westfalya Barışı’nı Haçlı Seferleri’ne, Haçlı Seferlerini Roma’nın gerilemesine, Roma’nın gerilemesini cumhuriyetin yıkılışına, cumhuriyetin yıkılışını da milattan önce 2. yüzyıldaki bir ekonomik krize bağlayabilirsiniz. Yani en sonunda 2019’daki bir yerel seçimin sonucunun, 2200 yıl önce günümüz İtalya’sında yaşanan bir ekonomik krizden kaynaklandığını iddia edebilirsiniz. Etmezsiniz tabii, yolda bir yerlerde (bana kalırsa daha 1. Dünya Savaşı’na bile varmadan) sebep-sonuç zincirini bitirirsiniz, ama böyle bir şey var. 

    1. Dünya Savaşı’nın asıl nedenlerini sıralarken pek akla gelmeyen bir hadise, aslında bahsettiğim şekilde (yani gerçek bir ruh hastası gibi) değerlendirilirse, birdenbire asıl nedenler arasında sayılabilecek bir önem kazanabilir. Nasıl mı? Mesela şöyle: 

    Veliaht Rudolf ve sevgilisinin çifte intiharı (#tarih, Nisan 2019). 

    Aklımda kaldığı kadarıyla, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliaht prensi Arşidük Rudolf, tarihin en eli kanlı krallarından Belçika Kralı 2. Leopold’un kızı Stephanie’ye görür görmez aşık oluyor ve annesinin çok istememesine rağmen babasını bu evliliğe ikna ediyor. Belçika kralı katil Leopold’un zaten canına minnet; boru mu, kızını Habsburg’lara gelin veriyor! Gerçi tarihte Habsburg’lara gelin vermeyen bir Tellioğulları bir de Seferoğulları ama, Leopold hanedanı çok genç bir hanedan. O kadar önemsiz ki, babası 1. Leopold’e yeni kurulan Yunanistan’ın krallığını bile teklif etmişler. Hatta “hepimiz güçlü devletiz, hiçbirimiz diğerinin Yunan kralı olmasını istemiyoruz; ama bu önemsiz bir adam, bunu yapalım” demişler (Sonra hem biraz daha az tehditkar olan hem de kişisel olarak Antik Yunan hayranı Bavyera kralının oğlu Otto’yu Yunanistan’a kral yaptılar biliyorsunuz. Tabii bağımsızlığını yeni kazanan Yunan halkına hiç soran yok, orası ayrı). 

    Artık lokum-çikolata yapıp mı gittiler bilmiyorum; Habsburggiller Stephanie’yi ailesinden ister, ailesi de verir ama Stephanie henüz çok küçüktür ve evlilik için hazır olmadığı görülünce evlilik iki yıl ertelenir. İki yıl sonra ise artık bizim Rudolf eşeğinin hevesi mi geçmiş bilinmez, özellikle çocukları olduktan sonra çok çalkantılı bir evlilik süreci başlar. Rudolf boşanmak ister ama burada koskoca Avustruya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliaht prensinden bahsediyoruz. Papa izin verse, babası Franz Joseph izin vermez ki, vermiyor da zaten. Bizim Rudolf da teselliyi içki, uyuşturucu ve başka kadınlarda aramaya başlıyor. 

    Yetmiyor, Stephanie’ye belsoğukluğu bulaştırıyor ve kızın kısır kalmasına neden oluyor. Bu arada İmparator Franz Joseph ne kadar muhafazakarsa, oğlu Rudolf de o kadar liberal bir arkadaş ve başta Bismarck olmak üzere Avrupa siyasetinin önde gelen muhafazakarları Rudolf’e uyuz oluyor. Zira Rudolf Avusturya-Macaristan’ın Almanya’yla ittifak yapmasını gereksiz buluyor ve imparatorluğun etnik yapısının sadece üçte birini oluşturan Almanların bütün önemli mevkilerin neredeyse tamamını işgal etmesine de karşı. Hatta eğer aklımda yanlış kalmadıysa, Fransa ve İngiltere’yle de daha sıcak ilişkiler kurmak niyetinde. 

    Bizim ayran gönüllü Rudolf, hepsinin üzerine gidip bir de genç bir baronese, Mary Vetsera’ya âşık oluyor. Barones deyince şimdi bize çok şaşaalı geliyor ama, kendi hâlinde orta düzey bir bürokratın kızı. Tabii olay Franz Joseph’in kulağına gidince imparator küplere biniyor ve hemen ilişkiyi bitirmesini istiyor. Ama Rudolf aynı zamanda dengesiz bir arkadaş. Mary Vetsera’yla bir odaya kapanıyor, kıza bir veda mektubu yazdırıyor ve önce kızı vuruyor sonra da kendini (Bkz. #tarih, sayı: 59, Nisan 2019, Cem Akoğul’un yazısı). 

    Rudolf’ün cinnetinin ardından, Franz Joseph’in başka oğlu olmadığı için veliahtlığa yeğeni Franz Ferdinand geçiyor ve… Eh, gerisini de biliyorsunuz zaten. Franz Joseph’in muhafazakar politikaları devam ediyor, imparatorluk topraklarında Rudolf yaşasa ve etkili olabilse kucaklayacağı halklar giderek radikalleşiyor ve Franz Ferdinand’ı öldürerek, hesapta 1. Dünya Savaşı’nın çıkmasına neden oluyor. 

    Yani en başta Franz Joseph, oğlu Rudolf’ün boşanıp sevdiği kadınla evlenmesine izin verse Avusturya-Macaristan ve Almanya bu kadar yakınlaşmayacak; 1. Dünya Savaşı çıksa bile ittifaklar bu şekilde kurulmayacak! Ama oğlana sevdiği kızı almadıkları için neler oldu görüyorsunuz. Üstelik sonrasında Almanlar ve Avusturya-Macaristan yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık. 

  • Orta Amerika’dan bir demokrasi hikayesi

    Orta Amerika’dan bir demokrasi hikayesi

    Sizin için gidip araştırdım ve siz de neden o ismin aklımda olmadığını anlayacaksınız, zira arkadaşımızın adı Luis Rafael de la Trinidad Otilio Ulate Blanco. Adamın ismi resmen boyundan uzun ve kusura bakmayın kendisi için hafızamda yer yok. Onu hafızama yazmak için bir-iki bilgi silmem gerekecek. Mesela eskiden Kadir İnanır’ın uzatmalı nişanlısının modacı Canan Yaka olduğu bilgisini silebilirim. Ama takdir edersiniz ki bu tip şeyler daha çok ilgi çekiyor.

    Yıl 1944. Kosta Rika 1932’den beri bir hâkim parti sistemiyle yönetilmekte, iktidardaki muhafazakar demokrat Ulusal Cumhuriyet Partisi, kurduğu Zafer İttifakı’yla seçim üzerine seçim kazanmaktadır. Muhalefet bloku yıllardır seçim zaferine hasret ve 1944 seçimlerinde artık kimin aklına geldiyse, kendilerince çok dahice bir strateji geliştirerek kalkıp Ulusal Cumhuriyet Partisi’nin iki dönem önceki başkanını aday gösteriyorlar. Yani bir nevi “biz halkı ikna edemiyoruz, burada hâli hazırda halkı ikna etmiş partinin eski başkanı var, onu aday gösterelim” şeklinde; hani sekiz-dokuz yaşında olsanız “Aferin çok güzel düşünmüşsün” diyebileceğiniz bir kerizlik.

    Tabii bu “Bir siyasi rakiple yarışırken o siyasi rakibin alibaba.com’dan kargo bedava sipariş verilmiş çakmasını yarışa sokma” stratejisi ne kadar başarılı olabilirse o kadar başarılı oluyor. Şimdi Allah için eğer yanlış hatırlamıyorsam, iktidardaki Zafer İttifakı da iplemiyor bu durumu, kalkıp eski başkanlarının bahçesine helikopterle indirme yapıp korkutmaya falan çalışmıyor, çünkü zaten neden çalışsın ki?

    Elbette orijinali dururken kimse çakmasına, aynı partinin daha önce kullanıp attığı bit pazarı eskisine yüz vermiyor ve iktidardaki Zafer İttifakı 1944 seçimlerini de, üstelik %75 oy alarak kazanıyor. Ulusal muhalefet de seçimlerden sonra takkesini çıkartıp önüne koyuyor (Belki “kimin fikriydi ulan bu iktidar partisine karşı iktidar partisinin kullanıp attığı paçavrayı aday göstermek?” temalı dev bir kavga da olmuş olabilir; neticede Kosta Rikalılar da bizim gibi sıcakkanlı insanlar. Gerçi Kosta Rika’yı sadece 1-1 berabere kaldığımız 2002 Dünya Kupası maçından tanıyorum, ama olsun, neticede tropikal kuşakta insanlar; kesin sıcakkanlıdırlar).

    Muhalefet blokunu oluşturan Demokrat Parti, Ulusal Birlik Partisi ve Sosyalist Parti, işte bu 1944 seçimlerinden sonra ortak aday belirlemek için biraraya geliyor ve bu sefer gerçekten içlerinden birini seçiyorlar. Aklımda kaldığı kadarıyla önce bir ön seçim yapıyorlar, sosyalist aday ön seçimde eleniyor ama ikinci seçimi de sosyalist adayın desteklediği aday alıyor. O adayın adı maalesef aklımda değil. Sizin için gidip araştırdım ve siz de neden o ismin aklımda olmadığını anlayacaksınız, zira arkadaşımızın adı Luis Rafael de la Trinidad Otilio Ulate Blanco. Adamın ismi resmen boyundan uzun ve kusura bakmayın kendisi için hafızamda yer yok. Onu hafızama yazmak için bir-iki bilgi silmem gerekecek. Mesela eskiden Kadir İnanır’ın uzatmalı nişanlısının modacı Canan Yaka olduğu bilgisini silebilirim. Ama takdir edersiniz ki bu tip şeyler daha çok ilgi çekiyor; davetlerde falan Kosta Rika muhalefetinin 1948’de gösterdiği aday yerine Canan Yaka’yı hatırlatıp nostalji fırtınası yaratmak daha çok sükse yapıyor.

    Her neyse, muhalefet bloku 1948 seçimlerine tek adayla katılınca, iktidardaki Zafer İttifakı bu seçimi bir ölüm-kalım seçimi hâline getiriyor ve halktan son bir kez daha Zafer İttifakı’nı seçmelerini istiyor ve aksi takdirde ülkenin geleceğinin tehlikeye gireceğini söylüyor. Ama halk “Arkadaş bu kaçıncı son şans, zaten 12 yıldır ülkeyi siz yönetiyorsunuz, yeter artık” diyor ve 8 Şubat 1948’de gerçekleştirilen başkanlık seçiminin galibi yüzde 50’nin biraz üzerinde bir oyla muhalefet blokunun adayı Blanco oluyor.

    Ancak Kosta Rika’yı bir 28 Şubat darbesi bekliyor. Zira 28 Şubat 1948’de Ulusal Seçim Kurulu oy çokluğuyla seçimleri iptal ediyor. Maalesef ondan sonra ipler kopuyor ve 44 gün süren Kosta Rika İçsavaşı başlıyor. Yüzlerce insanın hayatını kaybettiği bu elim hadiseyi müteakip isyan edenler geçici bir hükümet kuruyor, yeni bir anayasa yazıyor ve geçici hükümet çekilirken bizim Blanco da sonunda mazbatasını alıyor. Biraz geç oluyor ve hayli güç oluyor ama Kosta Rika o tarihten bugüne ilginç bir şekilde Orta Amerika’nın en istikrarlı demokrasisi oluyor.

  • Gözü körolasıca Appius, seçmen listelerine n’aaptın?

    Appius Claudius hem merkezden taşraya seçmen kaydırmış hem de oy için insanlara “Abi senin oğlanı senatoya alacağız merak etme” diye vaatler yağdırmış ve sonra kendi hazırladığı seçmen listeleri sayesinde iki kere Konsül seçilmiş ve ayrıca iki kere de diktatör olmuş… Appius Claudius son diktatörlüğünün ardından, herkes adama lanet ettiği için kör olmuş ama bence trahoma olmuştur. 

    Tarihin gördüğü en uzun süreli cumhuriyetlerden biri olan Roma Cumhuriyeti’nin sonunu getiren onlarca olay arasında, bir de seçim usulsüzlüklerinin giderek artması sıralanır. 

    Şimdi biliyorsunuz bu Romalılar seçim manyağı. Daha doğrusu seçimle iş başına gelen konsüllerin görev süresi sadece 1 yılla sınırlı olduğundan her yıl seçim yapıyorlar.  Ama tabii seçim yapılıyor yapılmasına da kimler oy verecek? İşte kimin oy vereceğini de her beş yılda bir kurban bayramından önce yaptıkları sayımla belirliyorlar. Kurban bayramını da beş yılda bir yapıyorlar; artık itibardan mı tasarruf ediyorlar orasını bilmiyorum ama zaten krallık zamanından kalma bir gelenek. Aklımda yanlış kalmadıysa bunların krallarından biri ilk  kez “Ulan şu tebayı bir sayalım kaç kişiyiz bilelim, ne aldık ne verdik görelim” diyerek nüfus sayımına kalkışıyor; nüfus sayımı tamamlanınca da kurban kesiyor. Bunlar tabii Roma Krallığı zamanı işleri; nereden baksanız MÖ 6. yüzyıl falan. Öyle bizde bir ara yapıldığı gibi sokağa çıkma yasağı ilan edip adam saymıyorlar diye tahmin ediyorum; o yüzden uzun sürmüş olabilir. 

    Cumhuriyet döneminde de bu gelenek devam ettiriliyor, her beş yılda bir nüfus sayımı yapılıyor, seçmenler belirleniyor, sonrasında da kurban kesiliyor. “Allah kabul etsin” diyeceğim ama şimdi bunlar kurbanı gidip Jüpiter’e falan kesiyorlardır, o kısımları hiç hatırlamıyorum; bu bakımdan kabul olur mu bilemeyeceğim ama önemli olan niyet; bence kabul olmuştur. 

    Her neyse, Roma’da seçimlerde yapılan sahtekarlıklar işte öncelikle bu sayımda yapılıyor. Ama ne hikmetse mesela Roma Cumhuriyeti’nin son yüzyılında, galiba milattan önce 86 ile 70 yılları arasında hiç sayım yapılmayan koca bir 16 yıl var. Zaten bu 16 yılın arkasından sayım yapılıp seçmen listeleri muhtarlıklarda askıya çıktığında seçmen sayısının ikiye katlandığı görülebiliyor. 

    Bu son yüzyıl zaten seçim hilelerinin yoğunlaştığı dönem ama, Roma’da nüfus sayımını yapanın ipleri de elinde tuttuğu çok daha eskiden bilinen bir gerçek. Mesela MÖ 4. yüzyılda bir tür bayındırlık ve iskân bakanlığı ve nüfus müdürlüğü arasında gidip gelen Censor’luk makamına oturan ve bizim “Yol yabdı” diye tanıdığımız, 600 kilometrelik Appian Yolu’nu yaptıran, ilk su kemeri Appian Kemeri’ni inşa ettiren Appius Claudius bu konuda öncü. Appius Claudius, bütün bu imar işlerini (şimdi ben Livy’nin yalancısıyım) hiçbir denetim olmadan yapmış; hiç kimse abiye “Şurayı kaça yaptırdın, buraya kaç para harcadın,” diye sormamış; zira abi senatör listelerini falan hep kafasına göre doldurmuş. 

    Zaten arkadaş seçmen listelerini oluşturacak olan sayımı yapmadan önce de neler yapmış neler… O dönem Roma’da oy hakkı olan 35 kabile var eğer aklımda yanlış kalmadıysa ve bunların sadece dördü şehir merkezinde, diğerleri hep belde belediyesi (Belde belediyesi tamlamasını hayatımda ilk kez kullandım; editörlerimden rica ediyorum, lütfen “Barışçığım iyice suyunu çıkardın, Roma’da belde belediyesi ne ulan?” demesinler). 

    Appius Claudius hem merkezden taşraya seçmen kaydırmış hem de oy için insanlara “Abi senin oğlanı senatoya alacağız merak etme” diye vaatler yağdırmış ve sonra kendi hazırladığı seçmen listeleri sayesinde iki kere Konsül seçilmiş ve ayrıca iki kere de diktatör olmuş. 

    Hepsi yetmiyormuş gibi, dönemin belediye başkanı diyebileceğimiz Aedil’lik makamına daha önce sözverdiği adamlardan birinin oğlu Gnaeus Flavius’un seçilmesini de hileyle sağlamış, gözü kör olasıca. 

    Gerçi şimdi adamın hakkını da yemeyelim. Bu Roma demokrasisi, bildiğimiz demokrasiye benzemiyor; Flavius’a sırf eski bir kölenin oğlu diye uyuz olmuş olabilir bu Romalı tarihçiler. Bu adama “dandik bir belediye başkanıydı” diyen de Livy. Zaten Livy’ye bakılırsa Appius Claudius son diktatörlüğünün ardından, herkes adama lanet ettiği için kör olmuş ama bence trahoma olmuştur. Neticede her ne kadar kanalizasyonu falan bulmuş olsalar da o dönemde hijyen koşulları pek de öyle gıpta edilir cinsten değil. 

  • Neşe doluyor insan, bize her gün 1 Nisan

    Neşe doluyor insan, bize her gün 1 Nisan

    Esasında ‘1 Nisan şakası’nın bir Fransız icadı olduğunun kendisi de bir nevi 1 Nisan şakasıdır. Fransızların bu geleneği başlattığının iddia edilmesinden 1200 küsur yıl önce Romalılar Hilaria diye bir festival düzenliyor; etkinlik sırasında bir hafta boyunca söylenen hiçbir şey ciddiye alınmıyor, komik söylentiler, yalan-yanlış haberler servis ediliyor, ortalık Aaa Haber’e dönüyordu… 

    T. S. Elliot “Ayların en zalimidir Nisan” diyordu “Çorak Ülke” şiirinde. Elbette hemen tüm şiirler gibi neden bahsettiğini hiç anlamam ama niye bilmem, en güzel bulduğum şiir girişlerindendir. Zaten şurada biz bizeyiz, kimseye hava yapacak hâlimiz yok, hatırladığım bütün şiir dizelerini altalta yazsak haiku’dan öteye gitmiyor. 

    Tabii T. S. Elliot’ın “Çorak Ülke”de derin varoluş sıkıntılarıyla boğuştuğunu biliyorum. Ama yine de Nisan ayına karşı hissettiği bu olumsuz hislerin kötü planlanmış bir “1 Nisan” şakasından kaynaklandığını düşünmekten de kendimi alamıyorum. Muhtemelen siz de “Çorak Ülke”yle okumaya başladığınız bir yazının “1 Nisan” şakasıyla ilgili olarak devam etmesini Nisan ayının ayların en zalimi olmasına bağlıyorsunuzdur ama konumuz maalesef 1 Nisan şakaları. Yoksa ben de isterdim sizlere uzun uzun Çorak Ülke, Heidegger, Ezra Pound gibi güzel güzel name-dropping’ler yaptığım bir yazı yazmak ama, dedim ya, şiirin sadece bir dizesi aklımda kalıyor, Heidegger’i de hem Almanca hem Türkçe hem de Fransızca okuduğum hâlde tek kelime anlamadım. Zaten Fransızca bilmediğim için bu sonuncusu çok da şaşırtıcı değil. 

    Her yıl 1 Nisan günü, bildiğiniz gibi birbirinden berbat şakalar yapılır, en saygın yayın kuruluşları o güne özel “Aaa Haber” gibi bir haber hazırlar. Tabii bildiğiniz üzere son yıllarda bizim gazetelerin yazıişlerine her gün 1 Nisan; bu bakımdan muhtemelen bu yıl yaptıkları “geleneksel 1 Nisan şaka haberi” gürültüye gitmiştir ve yakın zamanda da Facebook üzerinden falan paylaşılır. 

    Neşe doluyor insan, bize her gün 1 Nisan
    1900’lerde Fransa’da 1 Nisan kartpostalı… 

    İnsanlar gazetede okuduğuna inananlarla dalga geçme eğiliminde ama bir sorun var: Okuduğuna inananlar aslında doğrusunu yapıyor; zira okur ve gazete arasındaki yazılı olmayan sözleşmede, üzerine düşeni yapmayan okur değil gazete. Hatta bu son derece normalmiş gibi son yıllarda “medya okur-yazarlığı” falan gibi okuduklarımızın ne kadarının doğru ne kadarının yalan olduğunu anlamamıza olanak sağlayacak dersler bile açtılar. Resmen para verip gazete okuyoruz ama gazetenin editörlüğünü de üstleniyoruz. Basbayağı bilet alıp gittiği konserde şarkıların yarısını kendisi söyleyen dinleyici gibi, para karşılığında aldığımız hizmeti kendi kendimize yerine getiriyoruz ve bu bizi niyeyse keriz değil de bilinçli okur yapıyor. 

    Aklımda kaldığı kadarıyla 1 Nisan şakaları aslında şu meşhur “Fransızlar yılbaşı günü Nisan yerine Ocak olarak kabul edilince bununla ilgili şakalar yapmaya başlamış” söylentisinden daha önceye dayanıyor. Eğer yanlış hatırlamıyorsam Romalıların da Anadolu kültüründen aldıkları ve her baharın başlangıcında gerçekleşen Hilaria festivali de böyle şakalar yapılan bir festival mesela. Fransızların bu geleneği başlattıklarının iddia edilmesinden ben diyeyim bin iki yüz yıl, siz deyin bin üç yüz yıl önce “söylenen hiçbir şeyin ciddiye alınmaması gereken” Hilaria denen bir festival var. Resmen 1 haftalığına her yer Aaa Haber. Tabii tam olarak ne kadar eski kestirmek güç ama en azından dördüncü yüzyılda bu festivalden bahseden kaynaklar var ve ismi itibariyle de Antik Yunan’a kadar gitmesi mümkün. Yani 1 Nisan şakalarının bir Fransız icadı olduğunun kendisi de bir nevi 1 Nisan şakası. Zaten aynı geleneğe Roma coğrafyasının en kuzey noktalarında bile denk gelmek mümkün diye biliyorum ve Fransızlar niye kendi kendilerine gelin güvey olmuş hiç anlamıyorum. Zaten başta da belirttim, tek kelime Fransızca da bilmiyorum, nedenini açıklasalar da anlamam. 

    Tabii gazeteciler her sene bir yandan yıl boyu hazırladıkları ve nadiren komik olan şakalarını yaparken bir yandan da bu geleneğin kökeniyle ilgili bir haber de yayımlıyorlar. Bunların en komiği ise eğer yanlış hatırlamıyorsam Associated Press’in bir muhabirinin, ünlü bir tarihçiyi arayıp konuyla ilgili bilgi istemesi üzerine, tarihçinin “Bu imparator Konstantin zamanında başlayan bir gelenek” diye ayaküstü bir yalan uydurması ve muhabirin de bunu gerçek sanıp koskoca Associated Press’in bültenine vermesi. Bir yandan da zaten 1 Nisan; haberin yalan olmasında bir sakınca da yok; inception gibi şaka ama sadece tarihçi gülüyor. 

    Neşe doluyor insan, bize her gün 1 Nisan
    1901’de American Tobacco Company tarafından üretilen bir sigara kartı. 

    Daha eskiye döndüğümüzde bildiğim kadarıyla Romalıların şakacı imparatoru Elagabalus ve dehşetengiz şakasını, misafirlerinin altına içi hava dolu yastıklar koyup ziyafet sırasında yastıkları hizmetkarlarına patlattırmasını görüyoruz. Tabii adam imparator olduğu için kimse ses de çıkaramıyor zira adamın daha önce “şaka olarak” adam öldürdüğü de ileri sürülüyor. 

    Daha yakın zamandan üstadımız Jonathan Swift’in şakası var. Swift, takma isimle, kendine bir astrolog kimliği yaratıyor ve başka bir astrologun 1 Nisan’da öleceğini ileri sürüyor. Ünlü astrolog her ne kadar inkar etse de Swift 1 Nisan günü adamın cenazesinin kalkacağını ilan etmiş ve o kadar ikna edici yazmış ki herkes astrologun cenazesi için toplanmış. Astrolog da kimseyi ölmediğine ikna edememiş ve astrologluğu sona ermiş; çünkü kimse kendi ölümünü bilemeyen bir astroloğu ciddiye almamış. Üstelik adam ölmediği hâlde. 

    Hepinizin en azından tebessüm ettirecek 1 Nisan şakalarına maruz kaldığınızı umarım. Ama tekrarlamakta fayda var; okuduğunuz gazetedeki haberler maalesef şaka niyetine yazılmış değillerdi. 

  • Tepsi gibi dünyaları, ikna ettiler milyonları

    Tepsi gibi dünyaları, ikna ettiler milyonları

    Aklımda kaldığı kadarıyla dünyanın yuvarlak olduğuna dair fikirler binlerce yıldır var. Aristo dünyanın çevresiyle ilgili (bugün saptadığımızın 1.5 -2 katı) bir bilgi de veriyor. Bilgi veriyor lakin hesabı nasıl yaptığını göstermediği için Aristo’ya gidiş yolundan puan veremiyoruz. Ama 3-C’den Eratostenes, hem gidiş yolunu gösterdiği hem de sonucu sadece 66 kilometre farkla bulduğu için coğrafya dersinden takdirle geçiyor. Zaten kendisi coğrafyanın da kurucusu olduğu için geçsin artık. 

    Gerçek, netameli bir mesele. 20. yüzyıldan beri hiç kimsenin gerçeği değer yargılarından, bakış açısından bağımsız olarak yansıtamayacağını az çok kabullenmiş durumdayız. Tabii bunun belli sınırlar içinde olması gerektiğini düşünebilirsiniz ama “sınır” çizmeye kalkınca iş karışıyor. Yine de soykırım inkarcılığı, Auschwitz’in hiç var olmadığını, Romalıların uzaya gidip geldiğini iddia etmek falan mesela, bu görünmez, çizilmemiş sınırlara tosluyor, hayatınızın geri kalanına Erich von Däniken ya da Mahmud Ahmedinejad olarak devam ediyorsunuz. 

    Bu tabii yalnız tarihle değil, hemen her tür bilgiyle ilgili. En son gazetecileri vurdu mesela: “Fake News, Fake News” derken, insanlar beğenmediği her habere yalan haber demeye başladı. Diğer yandan yalan olduğu çok belli haberler de hiçbir kontrol mekanizmasının bulunmadığı yeni mecralar sayesinde hızla yayılmaya başladı. İddia o ki, bu kontrolsüz yalan haber mekanikleri de yine bazı gruplar tarafından kurulan troll merkezleri aracılığıyla yönlendiriliyor ve yalan haberle kamuoyu oluşturularak, örneğin Amerika Birleşik Devletleri’ndeki seçim sonuçları bile etkilenebiliyor. 

    Bunun siyasi boyutuyla ilgili kafası çalışanlar kalem oynatıyor, benim o topa girmeme gerek yok. Ama bunlar, bir süredir çocuksu bir merakla yakından takip ettiğim bir grupla yakından ilgili görünüyor; bakın böyle abur-cubur konularla ilgili gönül rahatlığıyla yazabilirim işte. 

    Aklımda kaldığı kadarıyla bize ilkokulda dünyanın yuvarlak olduğuna dair verilen başlıca kanıtlardan biri, bir geminin ufukta kaybolurken önce gövdesinin, en son da direğinin gözüktüğüydü. Yine aynı kitaplarda, eğer yanılmıyorsam Macellan’ın dünyanın yuvarlak olduğunu ispatladığı yazardı (Evet Magellan değil Macellan çünkü bizim zamanımızda bazı insanların isimleri okunduğu gibi yazılırdı, sonra bir ara isimleri orijinal dilinde yazıldığı gibi yazmaya başladık ama o isimler kullanılarak adlandırılmış yer adlarını yine okunduğu gibi yazdık. Ünlü Amerikan generalinin adı George Washington diye yazıldı ama aynı adı taşıyan kent ve eyalet Vaşington olmaya devam etti. Bence burada durmalıydık ama son yıllarda niyeyse o da Washington oldu ki ben de buna anlam veremiyorum doğrusu ve Münih’i München, Marsilya’yı Marseille, İsveç’i Sverige yapacağımız günü iple çekiyorum). Yok, konuyu dağıtmıyorum, hepsi birbirine bağlı aslında. 

    Dikkat ettiyseniz bize öğretilende bir saçmalık vardı: Dünyanın yuvarlak olduğu sahilde oturup bir gemiye bakarak anlaşılıyorsa, neden Macellan bunu “ispatlayana” kadar binlerce yıl beklemişler ki? Böyle bir şey yok tabii ve aslını isterseniz insanoğlu uzun yıllardır neredeyse hiçbir zaman dünyanın düz olduğunu da düşünmemiş. 

    Aklımda kaldığı kadarıyla dünyanın yuvarlak olduğuna dair fikirler binlerce yıldır var ve eğer yanılmıyorsam Aristo dünyanın çevresiyle ilgili (bugün saptadığımızın 1.5 -2 katı) bir bilgi de veriyor. Bilgi veriyor ama hesabı nasıl yaptığını göstermediği için Aristo’ya gidiş yolundan puan veremiyoruz; ama 3-C’den Eratostenes, hem gidiş yolunu gösterdiği hem de sonucu sadece 66 kilometre farkla bulduğu için coğrafya dersinden takdirle geçiyor. Zaten kendisi coğrafyanın da kurucusu olduğu için geçsin artık. Ama Aristo’nun dünyanın çapıyla ilgili tahminde bulunması ve Eratostenes’in oturup bunun hesabını yapması dünyanın yuvarlak olduğu fikrinin evvel eski varolduğunu gösteriyor. 

    Yalnız tarih hep aynı doğrultuda ilerlemiyor, işin iniş-çıkışları var, Roma’nın hidrolik mühendisliğinde dünya lideri olup şehirlerini su kemerleriyle, kanalizasyon sistemleriyle donatmasının ardından, Avrupalı kardeşlerimize resmen kal geliyor ve hepsini yüzlerce yıllığına unutuveriyorlar. Ama dünyanın yuvarlak olduğu bu unutuşlardan biri değil. Eğer aklımda doğru kaldıysa, dünyanın tepsi gibi düz olduğunu ileri sürenlerin sayısı, “Ortaçağ karanlığı”nda bile fazla değil. Ha evet, başta Cizvitler, çoğu güneşin dünya etrafında döndüğünü ve dünyanın merkezde olduğunu zannediyor ama tepsiciler bayağı azınlıkta diye biliyorum. 

    Ama şimdi, dünyanın yuvarlak olduğunun kayda geçirilmesinden yaklaşık 2500 yıl sonra, 2019 yılında, dünyanın tepsi gibi düz olduğuna inananların oranı ilk defa bu kadar fazla. Düz dünya derneği galiba 1950’lerde kurulduğuna göre, bunların son yıllarda orta çapta bir ülke kuracak kadar büyümelerinin başlıca sebebinin internet olduğunu söyleyebiliriz herhâlde. Bu da dönüyor dolaşıyor, en başta bahsettiğimiz görünmeyen sınırlara dayanıyor. 

    Hiçbir kontrolün, filtrenin olmadığı mecralarda dörtnala giden düz dünyacılar bugün dünyada milyonlarca insanı aya hiç gidilmediğine, NASA’nın masonik bir komplo falan, dünyanın da tepsi gibi düz olduğuna inandırmış durumda. 20. yüzyıl filozoflarının gerçeğin tanımına dair böyle artistlikler yaparken bu kadarını beklemediklerine eminim ama, başta tarihsel tüm bilgileri “herkesin söylediği biraz doğru/herkesin söylediği biraz yanlış” noktasına getirdiğinizde önce dünyanın düz olduğunu savunanlar etrafınızı iyice saracak; onları aşı karşıtları izleyecek ve kimileri yıllar sonra Martin Niemöller misali “Önce düz dünyacılar geldi, post-modernist olduğum için gerçeğin sosyal bir icat olduğuna inanıyordum, umursamadım; şimdi kimseyi benim etimin yenmeyeceğine inandıramıyorum” diye şiirler yazacaklar. 

  • Öldürmeyen Allah öldürmüyor hakikaten

    Öldürmeyen Allah öldürmüyor hakikaten

    Tabii muhtemelen Gavrilo Princip’in Franz Ferdinand ve karısını öldürdüğünü biliyorsunuz. Bunu zaten okulda öğrendik. Ama işin perde arkası içler acısı. Aklımda kaldığı kadarıyla ellerine birer bomba alıp konvoyun geçeceği caddede sıraya diziliyorlar. Ama işin perde arkası içler acısı. Resmen Netflix dizi olsa “Senarist ilk girişim başarısız olsun ama Ferdinand yine de ölsün diye amma abartmış” deriz.

    Twist, sözlüklerin Türkçeye “dönemeç” olarak çevirdiği bir kelime. Ben twist’i Öztürk Serengil’den öğrendiğim için kıvırma anlamını biliyordum. Ama bir de “sürpriz” diyebileceğimiz bir anlamı daha var: Hani film boyunca ölüleri gördüğünü ileri süren çocuğu tedavi etmeye çalışan adamın kendisinin de ölü olduğu ortaya çıkıyor ya, onun gibi bir şey. O da saçma tabii, neticede çocuk ölü görmeye devam ediyor, tedavi falan yok. 

    Dünya tarihi de böyle twist’lerle dolu. Hatta o kadar dolu ki, bir süre sonra okurken “Aha şimdi karıştırdı ki, işleri büsbütün berbat etti” diyorsunuz. Tabii niye Kemal Tahir’in cezaevi arkadaşı gibi konuştuğunuzu bilmiyorum. Aklıma ilk gelen, 1. Dünya Savaşı’na neden olduğu ileri sürülen Franz Ferdinand suikastı. Tabii şimdi gül gibi geçinen ülkelerin, Ferdinand öldürüldü diye birbirine girmediğini biliyoruz ama suikasti tam anlatmıyorlar. Anlatsalar, “Bu yüzden miymiş bu işler, bu işler nasıl bir işler?” dersiniz. Niyeyse ısrarla Kemal Tahir’in cezaevi arkadaşı gibi konuşmaya devam ediyorsunuz. Zira bu suikastten basbayağı iki sezon Netflix dizisi çıkar. 

     Arşidük’ün katli Gavrilo Princip’in, Franz Ferdinand ve eşini öldürmesi dönem basınında böyle canlandırılmıştı. 

    Tabii muhtemelen Gavrilo Princip’in Franz Ferdinand ve karısını öldürdüğünü biliyorsunuz. Bunu zaten okulda öğrendik. Ama işin perde arkası içler acısı. Aslında o gün bunlar birkaç kişi karar veriyor Ferdinand’ı öldürmeye. Aklımda kaldığı kadarıyla ellerine birer bomba alıp konvoyun geçeceği caddede sıraya diziliyorlar. Bomba atmayı ilk deneyecek olan, Muhammed Mehmedbasiç. 80’lerin gol yollarında etkili Yugoslav transferi gibi ismi olsa da etkisiz ve son anda vazgeçip sıvışıyor. İkinci sırada Nedeljko Cabrinoviç var. Tabii bu arada biz bu arkadaşları “Sırp milliyetçiler” olarak tanıyoruz ama Nedeljko basbayağı anarşist, Mehmedbasiç’in de Boşnak olduğunu belirtmeme bilmem gerek var mı? Nedeljko ve Gavrilo Princip fazladan bir de veremler, yani “nasıl olsa öleceğim” diye kendilerince iyi bir şey yaparak gitmek istiyorlar. 

    Nedeljko’nun süper planı, Ferdinand’ın arabasına bomba atıp elindeki siyanürü içerek intihar etmek. Nedeljko, arabayı görür görmez bombayı atıyor ama fizik kurallarıyla arası hoş değil. Bomba yere düşene kadar Ferdinand’ın arabası da hâliyle bir kaç metre hareket ediyor, bomba da gidip arkadaki arabanın altında patlıyor. Fizik: 1- Nedeljko: 0. 

    Boşa giden bombanın ardından bizim gariban Nedeljko bu sefer siyanürü yutuyor ama burada da kimya devreye giriyor ve bir gol de o atıyor. Zira ya siyanür bozuk, artık raf ömrü mü dolmuş orasını bilemiyorum ya da Nedeljko’ya siyanür yerine Ali Muhiddin Hacı Bekir’den badem ezmesi vermişler. Tabii bakmasını bilene burada büyük hikmet var. Bence Nedeljko’ya siyanürü veren her kimse onun yakalanmasını istemiş. Sonra yakalayıp bayrak önünde fotoğraf mı çektirecekler orası meçhul. Kimya: 1 – Nedeljko: 0. 

    Önce siyanür içti, sonra nehre atladı ama yine ölmedi Nedeljko Cabrinovic, Franz Ferdinand’a suikastı ilk deneyen kişiydi. El bombasını arşidük ve eşinin aracının yakınında patlatsa da girişim başarısızlıkla sonuçlandı. Yakalanacağını anlayınca siyanür içmiş, sonra kendisini hemen yakındaki nehre atmıştı. Ancak içtiği siyanür bozulduğundan ve nehrin su yüksekliği çok az olduğundan, ölmedi, bayıldı.  (Ersin Karabulut.) 

    Bizim Nedeljko bakıyor siyanür işe yaramadı, yine de pes etmiyor; ille de öleyim diyerek hemen köprüden aşağıdaki nehrin azgın dalgalarının arasına atlıyor. Ama gelin görün ki nehirdeki azgın dalgalar yıllık izne çıkmış, bizim gariban Nedeljko nehre düşünce kendisini ancak dizine kadar gelen bir suyun içinde buluyor. Resmen öldürmeyen Allah öldürmüyor. Coğrafya: 1 – Nedeljko: 0. Ölüm grubundan çıkamıyor zavallı ve dizine kadar suyun içinde kefal gibi yakalanıyor. 

    Bunun üzerine suikast ekibindeki diğerleri evlere dağılıyorlar. Ferdinand da bomba yüzünden yaralanan insanları ziyaret etmeye hastaneye gidiyor. Yolda Ferdinand’ın şoförü karşının taksisi olduğundan yolları karıştırıyor, ters bir yola sapıyor, sonra frene basıyor. 

    Bu acı fren sesini yolun karşısındaki bir kafede oturmuş kahve içen bir arkadaş duyuyor. İşte o arkadaşın adı Gavrilo Princip. Az evvel Ferdinand’ı öldürmek için sıraya girip sonra suikast planı suya düştü diye evinin yolunu tutan, yolda “Dur şurada bir kahve içeyim” diye soluklanan Gavrilo Princip. Gavrilo bir bakıyor, Ferdinand’ın arabası. 

    Ferdinand’ın şoförü durduktan sonra geri vitese takıp manevra yaparak doğru yola girmeye çalışırken, araba stop ediyor, şanzımanı dağılıyor falan. Gavrilo Princip de kalkıyor, arabanın yanına gidiyor ve Franz Ferdinand ile karısının hayatına son veriyor. Resmen Netflix dizisi olsa “Senarist ilk girişim başarısız olsun ama Ferdinand yine de ölsün diye amma abartmış” deriz. 

  • Sezar’ın hakkı Sezar’a ödeyen hep fakir fukara

    Sezar’ın hakkı Sezar’a ödeyen hep fakir fukara

    Hz. İsa’yı Roma’ya ispiyonlayarak vatan haini diye hapse attırmak isteyen bir grup şahıs, kendisine “Bak bu Roma bize kelle vergisi salmış, onu ödeyelim mi?” diye soruyor. O da “E o paranın üzerinde Sezar’ın resmi var, o zaman Sezar’ın hakkını Sezar’a verin” diyor. Bana sorarsanız gayet politik bir cevap; durduk yere başını belaya sokmak istememiş. Tabii bu benim gibi düz insanların yorumu. Yoksa sırf bu söz üzerine yazılanların virgüllerini yan yana koysak buradan köye yol olur.

    Biliyorsunuz kullandığımız atasözü ve deyimlerin önemli bir kısmı da kutsal kitaplardan, dinî hikayelerden geliyor. Bunların en ilginçlerinden biri de “Sezar’ın hakkı Sezar’a”. Bizde de “Yiğidi öldür, hakkını yeme”yle aynı anlama gelmeye başlayan bu ifade, çoğunuzun bildiği kiminizin de biliyormuş gibi yaptığı üzere Yeni Ahit’ten, Hz. İsa’ya ait bir cümle. Mevzuu da şu: Hz. İsa’yı Roma’ya ispiyonlayarak vatan haini diye hapse attırmak isteyen bir grup şahıs, kendisine “Bak bu Roma bize kelle vergisi salmış, onu ödeyelim mi?” diye soruyor. O da “E o paranın üzerinde Sezar’ın resmi var, o zaman Sezar’ın hakkını Sezar’a verin” diyor (Bizim ünlü Jül Sezar değil de, büyük ihtimalle Tiberius. Ama neticede bunlar madeni para, tedavülden kalkmadığı için Jül de olabilir).

    Bana sorarsanız gayet politik bir cevap; durduk yere başını belaya sokmak istememiş. Tabii bu benim gibi düz insanların yorumu. Yoksa sırf bu söz üzerine yazılanların virgüllerini yanyana koysak buradan köye yol olur. Ha tamam, Bakırköy çok uzak değil ama neticede burada virgülden bahsediyoruz. Az da değil yani. Ama Hz. İsa’nın bu sözle din ve devlet işlerinin ayrılmasına işaret ettiğini ileri sürenler çoğunlukta olsa da, dedim ya, ben düz adamım. Ha bu konu benim aklımda niye vergi usul kanunuyla ilgili bir hadise gibi kalmış derseniz, bu meselenin gerisinde Celileli Yehuda olmasından ileri geliyor.

    Aklımda kaldığı kadarıyla 6 yılında Roma, vassalı olan Yahudi krallığını “Vassallık mı kaldı abi bu devirde, yıl olmuş altı, biz doğrudan buraya bir kayyım atayalım gitsin” diyor ve vali görünümlü kayyımlar atamaya başlıyor. E tabii vergileri de artırmak lâzım ama nüfus belli değil. “Gidin bir sayın” diyor, sonra da çat diye bir kelle vergisi koyuveriyor. İşte o zamandan itibaren Roma ve Yahudiler arasında gerginlik eksik olmuyor. Bu bizim Celileli olması dışında başka pek bir şey bilmediğimiz, bilsek de benim hatırlamadığım Celileli Yehuda da yaman bir delikanlı. Önce nüfus sayımına karşı çıkıyor; bakıyor ortayolcular bunu pek dinlemiyor, bu da taraftarlarıyla beraber kendini nüfusa kaydettirenlerin çiftini çubuğunu falan yakmaya başlıyor. Tabii Roma’da oyun bitmez; anında bizim Celileli İsa’nın direnişini bastırıyor. Bu arada Hz. İsa da Celileli, yani eğer yanlış hatırlamıyorsam Nasıra’nın idari olarak Celile’ye bağlı olması lâzım. Üstelik ironik olarak bu olaydan birkaç on yıl geçtikten sonra Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinin sebeplerinden biri de Roma’ya vergi vermemeyi salık verdiği iddiaları.

    Her neyse, bu bizim Celileli Yehuda’nın oğulları Yakup ve Simon da babalarının izinden giderek 40’lı yılların sonuna doğru yine bir isyan -Roma yine yeni bir vergi salmış o yüzden olacakbaşlatıyorlar ve birinci Roma-Yahudi savaşının da fitilini ateşlemiş oluyorlar. Yani evet Sezar’ın hakkı Sezar’a denilse de bu hakkın gerçekte ne kadar olduğu, Sezarların haklarını neden hep fakir halkın ödemek zorunda kaldığı hep konuşuluyor. Ha, zenginden de vergi alıyor Roma ama dikkat ederseniz “kelle vergisi” saldığını söylemiştik. E, kelle vergisi de tıpkı özel tüketim vergisi, akaryakıt vergisi, bandrol parası, atık su gideri gibi zengin-fakir ayırt etmiyor, zengin de bir litrede aynı parayı ödüyor, fakir de; ama zenginin umurunda olmazken fakir can çekişiyor.

    Yani Sezar’ın hakkı ne kadar Sezar’ın hakkı, en çok da bu kelle vergisi ortaya çıkınca sorgulanıyor. Zaten kelle vergisi benim bildiğim kadarıyla Roma’da cumhuriyet döneminde sadece Roma vatandaşı olmayanlara uygulanıyor. Hiçbir konsül durduk yere Roma vatandaşlarının öfkesini üzerine toplamak istememiş herhâlde. Zaten hem cumhuriyet hem de imparatorluk döneminde Roma’daki isyanların önemli bir kısmı vergi yüzünden. Hatta şimdi yalan söylemiş olmayayım, Papalık devletinin kuruluşu da, ikonoklazmın başlangıcı da, her nedense o dönem İstanbul merkezli Roma İmparatorluğu ve Papalık arasındaki vergi çekişmesinin hemen sonrasına denk geliyor. Yani daha önce Sezar’ın olan Sezar’ın hakkı, vergi tahsildarları Papalığın hazinesine de göz dikince birden o kadar da Sezar’ın hakkı olmuyor.

  • Bir ihraç ürünü olarak: Demokrasi

    Bir ihraç ürünü olarak: Demokrasi

    Biliyorsunuz, devletler cari açıklarını ihracatla kapat maya çalışır. Günümüzde de dünyanın en büyük devletlerinin cari açıklarını kapatmak için ihracatına en çok önem verdikleri şeylerden biri de demokrasidir. Öyle petrolmüş, doğalgazmış, otomobilmiş, çift kapılı buzdolabıymış, neodimyummuş hikâye. O kadar uğraş, topraktan çıkar, fabrikada üret, konteynıra yükle, gönder, konşimento monşimento derken resmen hamallık. Halbuki demokrasi öyle mi? Hatta elin kuvvetliyse, kendi vatandaşını bile bu işe bulaştırmadan, vatandaşın olmaya hevesli garibanlara üniforma giydirip gönderiyorsun, gittiğin yere demokrasi geliyor; sen de balyaları kemiksiz indiriyorsun.

    Tabii her zamanki hastalığımız olarak, biz bunu günümüze özgü bir fenomen zannediyoruz. Ama ben diyeyim bin, siz deyin iki bin ama daha da net olmak gerekirse takribi iki bin beş yüz yıl önce Atina da “demokrasi sektörü”nün öncü şehriydi. Bizim bugün demokrasinin beşiği olarak andığımız Atina’nın meşhur demokrasisi sürekli olarak Yunanistan’da yayılıyor, ama yayıldığı yerleri özgürleştirmekten ziyade yeni köleler ve yeni sömürgeler içinde bırakıyordu. Tabii bu yayılma konusunda kendisinin azılı rakipleri de yok değil. Güneyde Sparta da diğer bir güç odağı olduğundan, Yunanistan iki kutuplu bir dünya, adeta bir soğuk savaş atmosferi içinde. Tabii “soğuk” dediysem lafın gelişi, zira sizin de bildiğiniz gibi bunlar sık sık kapışıyorlar. Eğer yanlış hatırlamıyorsam Sparta daha çok tarıma, tarımsal köleliğe ve askerî saldırganlığa dayalı ve baskıcı rejimiyle adeta bir demirperdeyken, Atina da zenginliğini ticarete borçlu bir fırsatlar ülkesi. Ama Atina da, Sparta’da olmayan bir şey var, işte o da demokrasi.

    Spartalılar biliyorsunuz hayli savaşçı şahıslar. Hayatta bulaşılacak tipler değil. Piyade savaşını mükemmelleştirmiş bela arayan adamlar bunlar. Bildiğin kahvenin önünde duvarda çekirdek çitleyen mahallenin belalı denyoları gibi sağa sola sataşıp duruyorlar. Aklımda kaldığı kadarıyla bunların erkeklerinin hepsini daha sabi sübyanken yatılı askerî okula yazdırıyorlar, evlenecek çağa gelene kadar da kâh üst sınıflardan dayak yiyerek kâh alt sınıfları döverek yetişiyorlar.

    Bildiğin yeni dönem bol vurdulu kırdılı yerli dizi gibi, ama kızlar ancak büyüyünce devreye giriyor. Hatta hayatı boyunca erkeklerle yaşamış adamlar ilk kez kız görünce şaşırmasın diye düğün gecesi kızların saçlarını kısacık kesip erkek gibi giydiriyorlar da çocuklar karşı cinsi alıştıra alıştıra tanıyor. Artık o askerîokullarda ne oluyordu, o kadarını bilmiyorum. Ama demokrasi yok; hatta Spartalıların demokrasiye karşı ciddi bir uyuzluğu da mevcut. Bunları tabii “300 Spartalı” filmi gibi ciddi kaynaklardan öğrenmek mümkün.

    İşte bu, bizim de bir benzerini 70 sene öncesinden tanıdığımız çift kutuplu dünyada, Atina aşağı yukarı bir kuzey Yunanistan güvenlik paktı olan Delos Birliği’ni, yani dönemin NATO’sunu kuruyor. Ama tabii bu birlikten en büyük faydayı sağlayan da yine Atina oluyor. İkinci olarak fayda sağlayan da yine Atina oluyor. Üçüncü sıraya baktığımızda ise yine Atina’yı görmek bizi şaşırtmamalı.

    Atina, birliğe bağlı diğer şehir devletlerine ihraç ettiği demokrasinin bedelini, yeri geliyor katkı payı olarak, yeri geliyor motorlu taşıtlar vergisi olarak alıyor; bir yandan da birliğin bütün üyelerinden zorla askerî destek alıyor. Hatta ikide bir “Daha fazla askerî yatırım yapmanız lâzım birliğe” diye söyleniyor. O devletler için neyin doğru neyin yanlış olduğuna Atina karar veriyor. E yine de Atina doymuyor, Atina’yı doyurmak mümkün olmuyor, Atina daha fazlasını istiyor. Eh ondan sonrası zaten malûmunuz… Peloponez Savaşı ve savaşın sonunda yıllardır üretmeyi falan bir kenara bırakıp sömürmeyi ön plana almış Atina’nın açlıkla imtihanı. Ama onu da başka bir zaman anlatırız artık.

  • Budizm’i ilk birkaç gün ben de destekledim!..

    Budizm’i ilk birkaç gün ben de destekledim!..

    Din, biliyorsunuz insanların maddi ve manevi ihtiyaçlarına cevap vermek üzere ortaya çıkar. Tabii sizin dininiz evreni yaratan varlığın emrettiği gerçek din, o ayrı, ben sizin dininiz dışındaki dinlerden bahsediyorum; yoksa sizin din zaten biliyorsunuz ki esas din. Zaten esas din sizinki olmasa niye inanasınız değil mi ya?

    “Bir ihtiyaca cevap verir” derken, iyiden iyiye pazarlamacı kafasıyla da düşünmemek lazım gelir: Bunlar toplumsal ihtiyaçlar olmalı. Daha doğrusu, bireysel olarak manevi bir ihtiyacı tatmin ederken, toplumsal olarak maddi bir ihtiyacı karşılamalı. Yani buradan ne anlıyoruz? Bireylerin tek tek maneviyatları, toplumun maddiyatını belirler. Anlamlı gibi bir laf ettim; dilerseniz Instagram’da falan paylaşabilirsiniz. Ama adımı yazmazsanız sevinirim çünkü laf anlamlı gibi olsa da ne anlama geldiğini ben bilmiyorum. Ama yine de anlatmayı deneyeyim. Bunun için de bu ay biraz Doğu’ya, egzotik denilen coğrafyamız Hindistan’a bakalım. Tabii her ülke için doğusundaki şey egzotik. Biliyorsunuz Japonlar için de Kaliforniya egzotik. Basbayağı Trabzonspor gibi bir şey bu egzotiklik.

    Şimdi nereden baksanız bundan üç bin yıl kadar önce Hindistan’da üretim ilişkileri nüfusun büyük bir çoğunluğunu köleleşmiş durumdadır. İnsanlar sırf hayatta kalmak için kendilerini köleleştiren varlıklı bir kesim için gece gündüz çalışmakta ve hayatları boyunca da bu durumdan kurtulamamaktadır. Resmen her gün sabahtan akşama kadar çalışıyor, anca karınlarını doyuruyor ama yine de hep borçlu kalıyorlar yani. Ha, iş güvencesi var anladığım kadarıyla, köleliğin garanti, kovulmuyorsun ama iş güvencesini saymazsak son derece kötü şartlar. E, bu şartları insanlara kabullendirmek için insanları kendilerini iyi hissetmesini sağlamak gerek. Adamları daha da borçlandırmak için kredi kartı dağıtsan olmaz, o dönemde bankacılık hizmetleri bu kadar yaygın değil, her yerde pos cihazı yok. E, tiyatroyla falan da bir yere kadar oyalayabiliyorsun. İşte bu durumda ortaya dinin insanları rahatlatıcı etkisi giriyor. Giriyor giriyor da, köle de olsan bu Brahmanizm’in vaatleri seni kesmemeye başlıyor. Zaten karışık da bir din, her şey birbirine girmiş; Brahma adam mı, mevkii mi, mevkii ise onun karısı nasıl oluyor, karısı aynı zamanda kardeşi mi, neler oluyor? Görüyorsunuz işte diğer dinler hep böyle garip işlerle dolu. Köleler belki de bu garipliği fark ediyor.

    E, ne yapıyor insanlar? Başlıyorlar böyle zamanlarda hep yaptıkları gibi homurdanmaya. Zaten o homurdanma aşaması önemli. O aşamada bir şeyler yapılmazsa o homurdanmalar söylenmelere, söylenmelere sloganlara, ağaçlar ormana dönüşüveriyor, ortada düzen müzen kalmıyor, ayaklar baş oluyor. Ha, ama o homurdanmalar sırasında bir önlem alınır da homurdananların dikkati başka bir tarafa çevrilirse ne oluyor? Akıllı ya da akılsız başların cezasını ayaklar çekmeye devam ediyor. İşte aklımda kaldığı kadarıyla Budizm de tam bu sırada doğuyor. Artık ben diyeyim milattan önce yedinci yüzyılda, siz deyin “yok canım o kadar eski değildir, altıncı yüzyıl falandır”, Budizm ortaya çıkıyor. Peki bu Budizm’in vaadi, reklamcı tabiriyle “unique selling proposition”ı nedir?

    Öncelikle “hayatımızı, bu dünyadaki düzenimizi değil ruhlarımızı kurtarmaktan başka bir amacımız olmamalı” diyor Budizm. Hayat boş, yaşamak zaten bir zulüm, yıllar yılı dert yolunda ne ilk ne de sonuncuyuz, kahrediyor hayat bizi, acıların çocuğuyuz. Türkiye’ye Budizmi kim getirdi bilmiyorum ama isim olmasa da felsefe olarak yaygınlaşmasına neden olanın Küçük Emrah olduğunu ileri sürmek yanlış olmaz bence.

    E, şimdi kölesin, mevcut Brahmanizm’den sana bir fayda gelmeyeceği de ortada; tam homurdanmaya başlamışsın, birdenbire birileri çıkıp sana Nirvana’ya ulaşmak için hayatı boş vermen gerektiğini söylemeye başlıyor. Valla şıp diye mi bilmiyorum ama homurdanmalar kesiliyor; köle sahipleri maden bulmuş gibi atlıyorlar bu yeni dinin üzerine. Fakirlik, iki lokma bir hırka ve hatta lokma da neymiş, hırkadan bizenecilik gibi başlayan Budizm, basbayağı imparatorlukların resmî dini olmaya başlıyor. Hoop gelsin tapınaklar gitsin ritüeller, başlasın hiçbir işe yaramadan bütün gün oturup, hükümdarların hediyeye boğduğu ruhban sınıfları. Buda heykelleri falan hep bu dönemin işi. Neticede Budizm de Hindistan köleci sisteminin yaşamaya devam etmesini sağlayan önemli bir unsur oluyor. Tabii herhâlde o dönemin Budistleri yaptıklarının cezası olarak sonraki reenkarnasyonlarında tribün amigosu olarak falan dünyaya geliyorlar.