Yazar: Barış Uygur

  • Gütenberg matbaası ve Türklere karşı trollük faaliyetleri

    Gütenberg matbaası ve Türklere karşı trollük faaliyetleri

    “Fake news” hiç de öyle yakın zamanın bir işleri değil. Matbaanın bulunmasıyla beraber harıl harıl İncil basılıyor basılmasına ama Gütenberg matbaasının ilk bestseller’ları “Türkenkalender”. Yani “Hıristiyanlara Türkler hakkında bir uyarı” başlığını taşıyan ve sürekli güncellenen propaganda takvimleri. Tam da aynı tarihlerde “kelle vergisi” şeklinde konulmaya başlanan “Türk vergileri” var. Dönemin besleme ve yandaş medyasının bastığı bütün o “Türkenkalender”ler bu ek vergilerin çatır çatır ödenmesi için rıza üretiyor, kamuoyunu manipüle ediyor.

    Şimdiye kadar gördüğüm Atari oyunlarının en güzellerinden Assassin’s Creed II’de, Floransa-Venedik-Roma sokaklarında Örümcek Adam gibi sağa sola zıplayan ve Floransalı Ezio adında bir oğlanı kontrol ediyoruz. Bu Ezio, bir Haşhaşi şebekesinin içine girmiş ve paralel devlet olarak kâh Leonardo Da Vinci’yle ahbaplık ediyor, kâh Pazzi ailesinin Medicilere karşı 26 Nisan Darbe Girişimi’ni engellemeye çalışıyor, kâh Papa Borgia’yla savaşıyor falan. Hani biraz o döneme meraklıysanız oynamanız, hatta en iyisi birini bulup ona oynatıp o oynarken seyretmenizi öneririm. Bizim evde “gamer” kişi eşim olduğu için, o oynadı ben seyrettim mesela.

    Oyunun benim en çok ilgimi çeken yanlarından biri şuydu: Bu Ezio şehirde muhtelif görevleri yerine getirirken hâliyle suç işliyor, kamu güvenliğini tehlikeye atıyor ve ne kadar çok suç işlerse aranma ve arandığı için de şehirdeki muhafızlar tarafından GBT’sinin alınma ihtimali artıyor. İşte bunu engellemek için oyunda hemen her meydanda bulunan tellâllara rüşvet verip hakkınızda güzel şeyler söylemelerini ya da kötü şeyleri yaymamalarını sağlıyorsunuz. Öyle bir tür kendi havuz medyanı kendin yarat, kamuoyunu istediğin gibi manipüle et kafası yani. Şimdi tamam bu sadece bir Atari oyunu ama en azından bizim goygoy tarihî dizilerimizden daha gerçekçi. Ve evet, Örümcek Adam gibi sağa sola tırmanız dahil daha gerçekçi.

    Hıristiyanlık dünyasınaTürklere karşı ihtar başlığınıtaşıyan takvim, 1455 tarihli.

    Zaten sahte bilgilerle kamuoyunu istediği gibi manipüle etmek, hiç de öyle modern insanın zannettiği gibi kendisinin keşfi bir şey değil. Tabii kitle iletişim araçları devreye girince bu daha da hızlanıyor ve çetrefilleşiyor orası ayrı. Ama neticede tarihin her döneminde kamuoyunu bir konuda ikna etmek için ama gerçek ama gerçekdışı ya da çarpıtılmış iddialar ve beyanlarla propaganda yapıldığını biliyoruz. Yani “fake news”, hiç de öyle yakın zamanın bir işleri değil.

    Matbaanın bulunmasıyla beraber örneğin ilk etapta harıl harıl İncil basılıyor basılmasına ama Gütenberg matbaasının İncil’den sonraki ilk bestseller’ları “Türkenkalender”. Yani “Hıristiyanlara Türkler hakkında bir uyarı” başlığını taşıyan ve sürekli güncellenen propaganda takvimleri. Hani bildiğimiz Saatli Maarif Takvimi gibi ama “bugün doğacak erkek çocuklarına isimler”, “bugün ne pişirsem” gibi içerikler yerine, doğrudan halkı Türk tehlikesine karşı kışkırtan, buna dair korkutan metinler var. İstanbul’un fethinin hemen ardından yayımlanmaya başlayan bu broşürler, bugün Avrupa’da ve bizde çoksatan gazetelerin atası gibi (bizde “çoksatan” pek kalmadı ya, neyse).

    E peki “Türkler İstanbul’u aldı, her an buraya da gelebilirler” korkutması kimin ne işine yarıyor? Neticede parlamenter demokrasi henüz ufukta görünmüyor; bir göç dalgası veya “işimizi elimizden alacaklar” safsatası veya “hükümet her göçmene on Venedik Dukası veriyormuş, sonra cepten arayıp ‘bitti mi, daha vereyim mi’ diyormuş” yalanı da yok.

    Ha onun yerine ne var? Tam da aynı tarihlerde “kelle vergisi” şeklinde konulmaya başlanan “Türk vergileri” var. Yani tamam, kendini doğrulayan kehanet misali Osmanlı ordusu 76 yıl sonra Viyana kapılarına dayanıyor dayanmasına da; İstanbul fethedilir edilmez Frankfurt’ta, Regensburg’ta, hatta ve hatta Basel’de “Hacı Türkler geliyor, uçlan bir beşlik” diye gulden gulden vergi toplamak yine de çok anlamlı gelmiyor. Basel yahu, dağlık mağlık onu geçtim; arada şanlı ve yenilmez ordusuyla Liechtenstein var.

    Ha tabii halk bu “Türk vergisi”ni güle oynaya vermiyor ama, halkın güle oynaya vergi verdiği -hele o dönem, henüz aidiyetlerini çok da umursamazken yani dünya üzerinde kimse yerli bile olsa hiç de millî değilken- zaten görülmüş şey değil. Ama dönemin besleme ve yandaş medyasının bastığı bütün o “Türkenkalender”ler bu ek vergilerin, istemeye istemeye de olsa çatır çatır ödenmesi için rıza üretiyor, kamuoyunu manipüle ediyor. Basel’in cefakeş halkı “Yahu açız” diye itiraz edecek olsa, anında “senin tek bir okun fiyatından haberin var mı” diye ünleyen birisi indiriveriyor sopayı kafasına.

  • Jüstinyen biraz gecikti, Roma İmparatorluğu da maalesef yıkıldı gitti…

    Jüstinyen biraz gecikti, Roma İmparatorluğu da maalesef yıkıldı gitti…

    Roma hukukunda dikkati çeken kanunlardan bir tanesi de yine Jüstinyen’in çıkardığı karantina kanunu. Ancak ne yazık ki çok geç gelen bir kanun ve bu yüzden Roma İmparatorluğu’nun görkemli günlerinin sona ermesine engel olunamıyor. Özellikle veba yüzünden yüzbinlerce insan öldüğü için ekonomi çöküyor; vergi verecek adam da kalmadığından hazine göçüyor.

    Karantina, kavram olarak tahmin edebileceğiniz gibi İtalya’dan geliyor; dolayısıyla bu günlerde nasıl da bunun bir İtalyan icadı olduğuyla, efendim veba salgını sırasında gemiler kıyıda 40 gün bekletildiği için Venedik dilinde 40 gün anlamına gelen karantina tabirinin ortaya çıktığını falan okumuşsunuzdur. Ama aslında bu, uygulamanın kendisinin değil de, tabirin tarihçesi.

    Zira aklımda kaldığı kadarıyla Eski Ahit’te bile karantina var. Var da adı karantina değil. İnsanların zaten sürekli ortada olan şeylere, kimi zaman ancak binlerce yıl sonra isim koyması her zaman ilginç gelmiştir. Henüz karantina kelimesi olmadığı için Eski Ahit’in başlarında bir yerlerde uzun uzun anlatılan -şimdi ben de aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum- şöyle bir şey olması lazım: “İsrailoğullarına de ki, kimin cildinde bozukluk varsa ya da kim cildinde bozukluk olan bir ölünün cenazesini kaldırdıysa hepsini şehir dışına çıkarsınlar, erkek-kadın hepsini şehir dışında tutun…”gibilerinden bir şey. Tabii cilt hastalığı derken cüzzamdan bahsediyor; yoksa “Vay sen egzama olmuşsun, hadi yallah” veya “Vay senin çok kepeğin var, tak sepeti koluna” dersen dükkanda adam kalmaz. Gerçi anladığım kadarıyla saçların sürekli yağlandığı bir dönemde geçiyor olaylar; çok fazla kepek sorunu olduğunu da sanmıyorum.

    Eski ve Yeni Ahit’ten aklımda kalan genel olarak insanların sürekli mayasız ekmek yediği ve saçına başına zeytinyağı sürdüğü. Başka bir yerde de yine muhtemelen cüzzama yakalanan bir kraldan bahsediyordu: “Allah onu cüzzamla cezalandırdı, o yüzden hayat boyu yalnız başına ayrı bir yerde izole yaşadı, ülkeyi oğlu yönetti”. Kitapta, hastalığından şüphelenilen adam sürekli olarak 7 gün bir yere kapattırılıyor; düzelmezse bir 7 gün daha. Zaten karantina da ilk önce trentina, yani 30 gün sürüyormuş. 14. yüzyıla gelene kadar 7 gün 30, sonra da 40 güne çıkmış, olmuş bize karantina.

    Eski Ahit’te uzun uzun başlarda bir yerlerde şöyle bir şey olması lazım: “İsrailoğullarına de ki, kimin cildinde bozukluk varsa ya da kim cildinde bozukluk olan bir ölünün cenazesini kaldırdıysa hepsini şehir dışına çıkarsınlar, erkek-kadın hepsini şehir dışında tutun…” Tabii cilt hastalığı derken cüzzamdan bahsediyor; yoksa “vay sen egzama olmuşsun, hadi yallah” veya “vay senin çok kepeğin var, tak sepeti koluna” dersen dükkanda adam kalmaz.

    Tabii Eski Ahit bir yana, geçen ay bahsettiğim Roma’ya modern tıbbın tohumlarını atan Yunan hekimler de bulaşıcı hastalıklarla mücadelenin öncelikle hastalığı bulaştırmamak olduğunu biliyorlar. Eğer yanlış hatırlamıyorsam, bizim Bergamalı Galen de vebalı, veremli, cüzzamlı hastaları izole etmek gerektiğinin farkında. Ancak bunların kağıda geçirilmesi için 6. yüzyıla kadar beklememiz lazım.

    Kimilerine göre Roma’nın en büyük imparatorlarından, bana göre de İstanbul’un en büyük belediye başkanlarından olan Üsküp göçmeni Jüstinyen, bir yandan Nika İsyanlarıyla diğer yandan Sasanilerle, Vandallarla, Gotlarla savaşıyor; üçüncü bir yandan da vebayla boğuşuyor. Üsküp’ün çocuğu, İstanbul şehremini Jüstinyen bunların üstesinden gelmekle kalmıyor, aklımda kaldığı kadarıyla neredeyse bugünkü İtalya’yı tamamen Roma’ya tekrar kazandırıyor. Bildiğimiz haliyle Ayasofya’yı, Yerebatan sarnıcını falan inşa ettiriyor. İstanbul’u İstanbul yapan şeylerin yarısı Jüstinyen’den kalma yani. Üstelik hani “dış güçler, mış güçler” diye konuşmaya hakkı olan ender insanlardan. Ha, ama abiyi biz bunların hiçbiriyle değil de en çok hukukçuluğuyla tanıyoruz; zira Roma Hukuku hakkında bildiklerimizin hemen hepsini kendisinin yazıya geçirdiği kanun külliyatına borçluyuz.

    İşte bu kanunlar arasında dikkati çeken bir tanesi de yine Jüstinyen’in çıkardığı karantina kanunu. Ancak ne yazık ki çok geç gelen bir kanun ve bu yüzden Roma İmparatorluğu’nun görkemli günlerinin sona ermesine engel olunamıyor. Özellikle veba yüzünden yüzbinlerce insan öldüğü için ekonomi çöküyor; vergi verecek adam da kalmadığından hazine göçüyor. Jüstinyen’in aklına bir karantina kanunu çıkarmak maalesef veba salgının tepe noktasından sonra geliyor. E, bir yandan savaş da var; bilhassa Suriye’de Araplarla ve Sasanilere didişmelere can yetmiyor tabii. Adamcağız neredeyse Roma İmparatorluğu’nu tekrar dünya lideri yapacakken, son büyük imparator olarak tarihe geçmekle yetiniyor.

  • Cato’nun lahanası mı, yoksa Yunan hekimin şarap-istirahat ilacı mı?

    Cato’nun lahanası mı, yoksa Yunan hekimin şarap-istirahat ilacı mı?

    Romalı bilge Cato’nun, lahanın bütün hastalıklara iyi geldiği yolundaki görüşü; Yunan hekimlerin gelmeye başlamasıyla iyice zayıflamış. Milliyetçi muhafazakar Romalılar dirense de Yunan tıbbı kısa sürede Roma’da hâkim tedavi yöntemi hâline gelmiş. Bizim Gemlikli Asklepiades de, bakmayın, her gelene ilaç olarak dayamış şarabı, dayamış istirahati, dayamış salıncağı (evet, o dönem reçeteye salıncak yazılabiliyor). Tam kebap.

    Aklımda yanlış kalmadıysa her tür gelişme gibi hastalıkların da batıl inançlarla açıklandığı Roma’da, bu kötü alışkanlık Bilge Cato’nun zamanına kadar sürüyor. Şimdi ona da bilge diyoruz da, o da o zamanların bir bilgeliği. Yoksa lahananın her şeye iyi geldiğini düşünen; zaten daha ortada ırk, millet falan yokken ırkçı ve milliyetçi olabilmiş; Kartaca ve Yunan düşmanı bir adam. İki lafının biri “Kartaca yok edilmelidir” (ve edildi de). Al olduğu hâliyle koy İkitelli Bacanak Kahvehanesi’nde sobanın yanındaki masaya, zerre sırıtmaz p…..nk. Bütün gün yanındakilerle ona buna hakaret edip arada bir kahvede ihaleli batak oynayanlardan “Ya Cato dayı az sus ama artık ya; ihtiyarsın diye bi şey demiyoruz, benim Kartacalı arkadaşlarım da var; onlarla kız alıp verdik, eniştem Kartacalı ama ondan mert adamı zor bulursun” diye tepki görür en fazla. Yani bana sorsanız bilge falan demem. Zaten bizim kelle paçacı, “çaya tereyağ koyun öyle için” diyenler gibi her hastalığın çaresinin lahana olduğunu ileri sürmesi yeter. Lahanacı derim daha iyi. Resmen tam telefonla “Savcılıktan arıyoruz, bir torbaya iki kilo sesterce koyup Agora’daki çöpün yanına koyun” diye dolandırılacak adam ama, işte devir Roma devri, telefon yok, bir şey yok.

    Yanılmıyorsam bizim lahanacı Cato, özellikle o dönem Yunan şehir devletlerinden denklik için C-1 dil belgesini alıp Roma Cumhuriyeti’ne hekimlik yapmaya gelenlerden şikayetçi. Kendi lahana teorisi sarsılacak ya, ölümüne korkuyor akın akın Roma’ya gelen Yunan asıllı hekimlerden. Bu lahanacı Cato ve bir takım büyük resmi görme heveslisi bazı Romalılar, Yunan hekimlerin “ilaç veriyorum” diyerek hastaları zehirlediğini; kullandıkları ilaçların zehir olduğunu, bütün bunların da Big Pharma’nın işi olduğunu falan ileri sürüyorlar. Lahanacı Cato da sözü geçen eden bir adam olduğu için Yunan hekimlerin Roma’ya girişini engellemeye çalışıyor ama, geçirdikleri hastalıklara Cato’nın lahanasının değil de Yunan hekimin “ye” dediğinin iyi geldiğine uyanan Romalılar sayesinde bu engelleme de bir işe yaramıyor.

    Cato’nun lahanası

    Böylelikle milliyetçi muhafazakar Romalılar dirense de Yunan tıbbı kısa sürede Roma’da hâkim tedavi yöntemi hâline geliyor. Başta Gemlikli Asklepiades olmak üzere Bergama, Efes, Milet Tıp Fakültelerinin en parlak öğrencileri Roma’ya Yunan tıbbını kabul ettiriyor. Bizim Gemlikli Asklepiades, aslında Roma’ya öğretmen olarak gidiyor ama bakıyor o işte fazla para yok, hekimliğe geçiyor (“21. yüzyılda herkes kariyerinde birkaç farklı meslek değişikliği yapacak” diyen fütüristlere gelsin bu da: Al anacım 22 yüzyıl önce de insanlar kâh öğretmen kâh hekim olabiliyor, sizin havanız kime?). Şimdi bizim Gemlikli Asklepiades de, bakmayın, her gelene ilaç olarak dayıyor şarabı, dayıyor istirahati, dayıyor salıncağı (evet, o dönem reçeteye salıncak yazılabiliyor). Tam kebap. Doktorlar, tüm hastalar çok memnun tabii.

    Julius Caesar daha da ileri giderek, dünyanın dörtbir yanındaki hekimlere otomatikman Roma vatandaşlığı vereceğini duyurunca bu süreç de hızlanıyor tabii. Yetişmiş insan gücü “Green Card” ve “Blaue Kart”e vaadiyle oluk oluk Roma’ya akıyor. Bu sırada tıp da giderek ticarileşiyor tabii. Eğer yanlış hatırlamıyorsam bugün kazılarda falan yüzlerce farklı marka göz kremi çıkıyor mesela; yani her göz doktoru kendi markasında göz kremi üretiyor. Yıldız doktorlar deli gibi para kazanmaya başlıyor. Hatta Claudius’un saray hekimi Koslu Xenophon, aldığı yılda 500 bin sesterce maaşla 30 milyon sesterce’lik bir servet biriktiriyor; bir de üstüne “Sırf özelde olsam çok daha fazla kazanırdım” diye yakınıyor. Herif haklı bu arada; zira aynı dönemin yıldız doktoru Marsilyalı Charmis’in sadece vizite ücreti 200 bin sesterce. Ha “bunlar nasıl bir paralar” derseniz, emin olun çok bir paralar. İlla kıyaslamak isterseniz alım gücü olarak sesterce yerine doğrudan Dolar koyun, üç aşağı beş yukarı fikir verir. Koslu Xenophon Kos’u, Marsilyalı Charmis Marsilya’yı satın alır da üste Holosko + bir miktar para kalır.

    Ha ama bu çılgınlık bir noktada düzeliyor tabii. Zaten düzeldiği için günümüzde kimse tıbbi tedaviden dolar milyarderi olmaya kalkmıyor; gelişmiş ülkeler gelişmemiş ülkelerin parlak doktorlarına kancayı takmıyor; gelişmemiş ülkelerdeki parlak doktorlar da tası tarağı toplayıp soluğu Roma’da almaya kalkmıyor. Aradan geçen 2 bin yılda insan sağlığının toplum sağlığı demek olduğunu; sağlığın metalaştırılmasının, insan sağlığını parayla satmaya kalkmanın, yeri geldiğinde sadece o insan değil tüm halk için felaketlere yol açacağını falan neyse ki öğrendik. E o kadar da eşek değiliz.

  • Cadı diye avlanan, büyücü diye harcanan…

    Cadı diye avlanan, büyücü diye harcanan…

    “Cadı avı” güçsüz, azınlık, marjinal olana karşı yürütülen bir av. Koca koca medya figürlerinin, politika esnafının falan günümüzde ikide bir “bana karşı bir cadı avı başlatılıyor” demeleri de bu yüzden her şeyden önce cadı avlarında hayatını yitiren 10 binlerce kadına terbiyesizlik. Hele hele, otorite figürlerinin, tarih boyunca cadı avlarının faili olduğu düşünülecek olursa.

    Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın var mıdır bilmiyorum ama her başarılı kadının, önüne geçmeye çalışan erkeklere rağmen başarılı olduğu ve başarısının da daha dandik işler yapmış erkeklerin oyuncak zaferleri kadar bile takdir edilmediğini biliyorum. Hani bugün erkek hegemonyasına karşı hâlâ mücadele ediyorlar ama, neyse ki eskisi gibi erkek rakiplerinden daha başarılı olduklarında cadılıkla suçlanma riskleri yok. Yani en azından bu coğrafya da… Hadi şimdilik diyelim yok. Biliyorsunuz, bugün sadece atari oyunlarında ve nedense 40 sayfa olabilecekken ortalama 400 sayfa süren fantastik edebiyatta karşımıza çıkan cadılık gibi işler hep kadınlara yakıştırılmış. Bunun bilime, siyasete falan katılmak isteyen kadınlara yönelik bir tür ayak kaydırma olduğu da söylenebilir.

    Örneğin Teselyalı Aglaonike, ay tutulmasının zamanını tespit ediyor. “Arkadaşlar” diyor, “bu gece ay gökyüzünden kaybolacak”. Şimdi bunu takdir etmek gerekir öyle ya? Neticede biz hâlâ sınavlarda A şehrinden kalkıp B şehrine giden aracın nerede olduğunu tespit etmek için ter döküyoruz; Teselyalı ablamız ise astronomik hesaplamalarla dünyanın ay ve güneş arasına ne zaman gireceğini hesaplıyor. Saatli maarif takvimi yok; teleskop falan da zannetmiyorum ki milattan önce ikinci yüzyılda “A ne güzel” diye alıp sonra evin bir köşesine kurup hiç kullanmayacağınız bir obje olsun. Ha ne oluyor? Hemen bir alay dallama bu durumu “Aglaonike ayı yok etti! Aglaonike aya büyü yaptı! Ay, Aglaonike’nin köpeği olmuş, elma diyor çıkıyor, armut diyor çıkmıyor” diye yorumluyor ve güzel ablamızın “big pharma”dan para aldığını, Rothschild’lerin hesabına çalıştığını şıp diye anlıyor. Zira denyoluk her zaman bunu gerektiriyor.

    Tesalyalı Aglaonike astronomik hesaplamalarla dünyanın Ay ve güneş arasına ne zaman gireceğini hesaplıyor. Saatli maarif takvimi yok; teleskop falan da… Ha ne oluyor? Hemen bir alay dallama bu durumu “Aglaonike Ay’ı yok etti! Aglaonike Ay’a büyü yaptı!..” diye yorumluyor ve güzel ablamızın “big pharma”dan para aldığını, Rothschild’lerin hesabına çalıştığını şıp diye anlıyor. Zira denyoluk her zaman bunu gerektiriyor.

    Aglaonike’nin akıbetini bilmiyorum. Ama zaten özellikle de botanikçi, farmakolog, eczacı falan olan kadınların sistematik olarak cadılıkla suçlanıp öldürülmeleri daha sonranın, ilginç bir şekilde modern bilimin ortaya çıktığı erken modern dönemin işleri diye aklımda kalmış. Tabii bu demek değil ki bilimle uğraşan kadınlar daha önce tehdit altında değildi.

    Misal Hypatia. Aklımda yanlış kalmadıysa babası Atina’da okul müdürü, eğitimini orada alıyor, sonra tayini İskenderiye’ye çıkıyor. Hem matematikçi, hem de siyaset felsefecisi. Bir sürü erkek buna âşık ama hiçbirine yüz vermiyor. Hatta asılan erkeklerden birine kullanılmış pedlerini gösterip kendisinden soğutmaya çalışıyor. Basbayağı tek başına 80’ler New York’un ünlü sanatçı topluluğu Guerilla Girls. İskenderiye’de bir sürü öğrenci yetiştirmiş, yetiştirdikleri önemli yerlere gelmiş. Vali, piskopos falan hep öğrencileri. Şeyhülmuallimin bir kimse yani.

    İskenderiye o zamanlar, Yeşil Vadi peşinde koşan Tellioğulları ve Seferoğulları ailelerinin neşeli maceralarına sahne olan bir yer değil, zaten vali de Daver Bey değil. Vali galiba Orestes, piskopos da Siril diye, Hypatia’nın eski iki öğrencisi. Ama Siril -artık Hypatia kendisini cezaya mı kaldırdı, düşük not mu verdi bilmiyorum- Hypatia’ya uyuz oluyor. Ablamız da şehirde etkili bu arada ha. Pagan ama tüm dinlere hoşgörülü bir insan ve İskenderiye siyasetinde de önemli bir yeri var. Ama iki eski öğrencisi olan vali ve başpiskopos arasındaki siyasi çekişmede Hypatia’nın validen yana tavır alması, şehrin dindarlarının arasında kendisinin cadı olduğu söylentisinin de yayılmasına sebep oluyor. İskenderiye başpiskoposu muhtemelen bu söylentileri bizzat kendisi yayarak bir avuç serdengeçtiye linç ettiriyor kadıncağızı ve Hypatia taşlanarak öldürülüyor.

    Peki botanikle, eczacılıkla, tıpla uğraşan kadınların sistematik bir şekilde öldürülmeleri? İşte o, aklımda kaldığı kadarıyla sistematik olarak 16. ve 17. yüzyıllarda gerçekleşiyor. Bunun için getirilen çoğu açıklama dinî. Ama dikkat ederseniz, “karanlık” denilen Ortaçağ’da değil, modern bilimin tohumlarının atılmaya başladığı erken modern dönemdeyiz. Tabii bu dönemde erkekler de bu davaların konusu oluyor ama istatistik bilimi uyarınca her daim üç aşağı beş yukarı (ki sanırım bu da bir aşağı bir yukarı aslında) yarı yarıya olan kadın erkek oranı cadıların yargılandığı davalarda en az yüzde 80 kadın olarak gerçekleşiyor ve çoğu yerde bu davalarda sadece kadınlar yargılanıyor. Eğer yanlış hatırlamıyorsam çoğu kadın, erkek doktorların tedavi edemedikleri hastaları tedavi etmekle, yani bir tür tabipler odası üyesi olmadıkları için öldürülüyor. Ki zaten resmî olarak doktor olmaları da mümkün değil.

    Tabii şimdi bu ablalarımızı da Flash TV’de bal satan adamlarla karıştırmamak lazım; neticede aslını isterseniz o dönemin doktorları ne yapıyorsa az çok yine onu yapıyorlar; yani ortada modern tıp var da bunlar üfürükçülük yapıyor gibi bir durum yok. Karışık bir durum anlayacağınız. Kadınlar daha önce de hekimlik yapıyor ama ne zaman ki hekimlik müesses bir hâle geliyor, bu eski hekimlere karşı, eh, kelimenin tam anlamıyla bir cadı avı başlıyor. Zaten “cadı avı” güçsüz, azınlık, marjinal olana karşı yürütülen bir av. Koca koca medya figürlerinin, politika esnafının falan günümüzde ikide bir “bana karşı bir cadı avı başlatılıyor” demeleri de o yüzden her şeyden önce cadı avlarında hayatını yitiren 10 binlerce kadına terbiyesizlik. Hele hele, otorite figürlerinin, tarih boyunca cadı avlarının faili olduğu düşünülecek olursa.

  • Takmış bu Trabzon’a! İlla alacak. Halbuki dese ki: ‘Bize her yer Trabzon’, hiç mesele kalmayacak…

    Takmış bu Trabzon’a! İlla alacak. Halbuki dese ki: ‘Bize her yer Trabzon’, hiç mesele kalmayacak…

    Sulla, Roma’da yönetimi ele geçirdikten sonra ilk iş rakibi Marius’u vatan haini, denizaşırı ihanet şebekesi falan ilan ediyor. Ama bundan sonra bir tedbirsizlik yapıyor ve tekrar Trabzon’a sefere çıkıyor. Takmış Trabzon’a bu, illa alacak. Halbuki kafası azıcık çalışsa, “Bize her yer Trabzon” der çıkar işin içinden ama o zeka kıvraklığı yok.

    Bildiğiniz gibi geçen ay Sulla’nın maceralarını anlatmaya başlamıştım. Tabii aklımda kaldığı kadarıyla… Bunları Roma Tarihi final sınavında yazarsanız sorumluluk kabul etmem. Ha vizede yazabilirsiniz, en azından bir ders olur.

    Alemci delikanlı Sulla, kariyer basamaklarını çok çabuk tırmanmış; Adana valiliği, Roma Konsüllüğü derken Roma’yı ele geçirmişti. Rakibi Marius, Sulla’ya karşı savaşmak isteyen tüm kölelere özgürlük ve daha sonra gazi maaşı bağlamayı vaadetmiş ama bu teklifi sadece üç köle kabul etmişti. E şimdi üç kişiyle Sulla ordusuna karşı savaşılmaz; Marius da anında Afrika’ya topuklamıştı.

    Bu sırada, aklımda kalan enteresan bir hadise var: Marius’un eş-konsülü, dolayısıyla Sulla’nın düşmanı Sulpicius, Afrika’ya kaçamıyor; gidiyor Roma dışında bir villaya sığınıyor. Sulpicius’un kölelerinden biri de efendisini ihbar ediyor; Sulpicius da saklandığı yerde saç-sakal birbirine girmiş vaziyette yakalanıyor (Bu kısmı ben uydurdum Plutark’ta yok, Orosius’ta hiç yok, ama neticede adam canının derdine düşüp saklandığına göre traş olmamıştır bence). Sulpicius hemen oracıkta öldürülüyor. Sulla, Sulpicius’u ihbar eden köleyi de önce hemen azad ediyor, ardından da “Oğlum sen efendine ihanet etmeye utanmıyor musun?” diyerek Tarpeia Kayası’ndan aşağı attırıyor. Yani kölenin durumu tam “Allah sevmediği kuluna durduk yere eşek verip sonra da o eşeğe teptirir, eşeği de elinden alırmış” durumu. Nereden baksanız şanssız bir arkadaşımız.

    Sulla, Roma’da yönetimi ele geçirdikten sonra ilk iş rakibi Marius’u vatan haini, denizaşırı ihanet şebekesi falan ilan ediyor. Ama bundan sonra bir tedbirsizlik yapıyor ve tekrar Trabzon’a sefere çıkıyor. Takmış Trabzon’a bu, illa alacak. Halbuki kafası azıcık çalışsa, “Bize her yer Trabzon” der çıkar işin içinden ama o zeka kıvraklığı yok. İlk durağı da o dönem Trabzon’un kuklası olan Atina (Trabzonlu okurlara manasız bir gurur vesilesi sunalım ki Karadeniz’de satışlarımız katlansın; yoksa ben de bilirim Pontus İmparatorluğu demeyi).

    Sulla’nın ilerlediğini gören kim varsa “Abi ben zaten Sullacıydım, biz ailece Sullacıyız” demeye başlıyor ve sonunda on binlerce insan ölüyor; bizim Sulla da Roma’yı ikinci kez ele geçirip kendisini diktatör ilan ettiriyor… Ama şimdi hakkını yemeyelim, daha 1 yıl bile dolmadan diktatörlükten istifa ediyor… Safahat içinde, bütün gün yiyip içip eğlendiği full time bir parti yaşamak üzere emekli oluyor…

    Sulla, Atina’yı kuşatmışken Marius Roma’ya dönüyor ve bu sefer de yönetimi o ele geçiriyor. Vallahi o dönem Romalı olsan illallah dersin. Sulla yanlıları Roma’yı terkedip çoluk çocuk Sulla’nın Atina kuşatmasında kullandığı kampa sığınıyorlar. Uzun süren kuşatmanın ardından Atina’yı ele geçiren Sulla, Plutark’a bakılırsa taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmıyor. Ha ondan sonra Roma’ya dönmesini beklersiniz değil mi? Yok. Dört yıl boyunca Anadolu’yu geziyor. Geziyor dediysem savaşıyor sürekli, asker bu neticede, halk ozanı değil. Dört yılın sonunda da “zamanı geldi” diyerek askerleriyle İtalya yarımadasına çıkıyor. O sırada Roma’da iktidarda bambaşka iki eş-konsül var. Sulla’nın üzerine ordu üzerine ordu gönderiyorlar ama kimi gönderseler “Abi adamlar dört yıldır yiğidin harman olduğu yerde savaşmış” diyerek hemen teslim oluyor. Sulla da 1 yıl içinde Roma’ya varıyor.

    Sulla’nın ilerlediğini gören kim varsa “Abi ben zaten Sullacıydım, biz ailece Sullacıyız” demeye başlıyor ve sonunda onbinlerce insan ölüyor; bizim Sulla da Roma’yı ikinci kez ele geçirip kendisini diktatör ilan ettiriyor.

    Bu diktatörlük bahsini daha önce anlatmıştık; Roma’da olağanüstü durumlarda altı aylığına verilen bir görev ama Sulla’ya bu ilk kez süresiz veriliyor ve böylece Roma tipi başkanlık sistemi doğuyor. Ama şimdi hakkını yemeyelim, daha 1 yıl bile dolmadan (bu 1 yıl içinde anayasayı falan değiştirip) diktatörlükten istifa ediyor ve şimdi ben başkalarının yalancısıyım, safahat içinde, bütün gün yiyip içip eğlendiği full time bir parti yaşamak üzere emekliye ayrılıyor. Yani o kadar dağıtıyor ki, iki yıl süren bir partinin ardından resmen içkiden ölüp gidiyor adam. Ha ama geleceğe ne bırakıyor? Gerekirse darbe de yapılır; diktatörlük altı ay değil Sezar gibi 10 yıl ya da Augustus ve sonrakiler gibi ömür boyu da sürebilir! Zaten bakmayın, çok kişiden “lokman boğazına dizilsin, içtiğin ağu olsun” bedduası almıştır bu.

  • Jüpiter’in kanunlarını bir kere delmekle bir şey olmaz…

    Jüpiter’in kanunlarını bir kere delmekle bir şey olmaz…

    Sulla gelişmeler üzerine ani bir kararla birkaç lejyonu önüne katıp Roma’ya giriveriyor. Şimdi o dönemin anlayışında Roma’ya askerle girmek olmaz, Roma’ya askerle girilmez. Ha, bunu nereden biliyoruz? Sulla’dan Sezar’a, önüne gelen bu kuralı çiğnediği için biliyoruz. Bildiğin Şapka Kanunu gibi bir şey “Roma’ya askerle girilmez” kuralı; zira çiğnemeyen yok maaşallah… Bizim Sulla da “Jüpiter’in kanunlarını bir kere delmekle bir şey olmaz” falan diye bu hareketini meşru kılmaya çalışıyor.

    Sextus Roscius cinayetini anlatırken değindiğimiz Sulla dönemine dair geçen ayki yazımıza, okurlarımızdan çok mail geldi (iki tane). Bunların yarısı (bir kişi) “Şu Sulla işini bi anlat” derken diğer yarısı “Sulla’ya uzanan eller kırılsın” buyurmuşlar. Ben de keriz gibi eşitliği bozacak bir mail daha gelmesini bekleyeceğime, “madem bu Sulla bu kadar ilgi çekiyor, yeni konu düşüneceğime oturup Sulla yazayım” dedim. Eğer kadim Babıâli ekolünden gelseydim, bunu “okurlarımdan gelen yoğun istek üzerine” diye sunardım size ama, şimdi burada biz bizeyiz; kendimizi kandırmanın âlemi yok.

    Şimdi Sulla arkadaş -eğer aklımda yanlış kalmadıysa- âlemci, neşeli bir delikanlı. Esasen zengin ve hâliyle soylu bir aileden geliyor. Adamın büyük büyük büyük dedesi tee iki yüz yıl öncesinin diktatörü, büyük büyük dedesi konsül, büyük dedesi Jüpiter rahibi, dedesi Praetor. Babasını hatırlamıyorum ki, bu da esasen aile servetini yiyip bitirenin babası olduğu ihtimalini akla getiriyor. Bizim Sulla da dediğim gibi âlemci bir adam ama, şimdi ben hemen her zaman olduğu gibi Plutark’ın yalancısıyım. Kendisi zengin bir kadının parasını yiyerek tekrar zenginler sınıfına giriyor ve hatta bugünkü Cezayir’e denk gelen Numidya’da yapılan savaşta büyük yararlılıklar gösteriyor. Bu başarıyı, kuzeyde töton kabilelerine karşı verilen savaşta sergilediği başarı izliyor ve Roma’ya döndüğünde -burası biraz çok karışık- kadılık gibi bir makama seçiliyor; ardından da Adana Valiliği’ne atanıyor. Adana görevi sırasında Kapadokya Krallığı’nın içişlerine karışan (demokrasi götüren) ve bu esnada Roma’nın Acemlerle ilk diplomatik temaslarını gerçekleştiren Sulla, artık yeterince şöhrete kavuştuğunu düşünüyor olacak ki, kalkıyor Roma’ya geri dönüyor.

    Sulla, Roma Konsülü olunca ilk iş faizleridüşürüyor ve borç davalarında fakirlerizorlayan zorunlu teminatları kaldırıyor.Tarihin ilk PPK kararlarından olabilirbu bakın. Ben şimdi bakamıyorum,baksam da ne anlarım para piyasasıkurulundan…

    Şimdi hafızam beni yanıltmıyorsa, MÖ 2. yüzyılın sonuna doğru bizim Sulla’nın o dönem yancılığını yaptığı Gaius Marius, Roma’daki bütün göçmenleri sınırdışı etme kararı alıyor ve bir anda işler karışıyor. Kim kime dum duma bir ortam var; kardeş kardeşi vuruyor, her gün bir kahvehaneye saldırıyorlar. Roma’nın hükmettiği halklar sadece Roma’da yaşamak değil ayrıca eşit vatandaşlık istiyor falan.

    Bu Gaius Marius da gerçek bir siyasi hayvan; altı kere konsül olmuş, konsül olmalara doyamayan bir ayı. E, Roma derin devleti de kıllanıyor tabii ve onların da desteğiyle bizim Sulla, dünürüyle beraber huzur ve güven ortamını geri getirmek vaadiyle Roma Konsülü oluveriyor. Konsüllüğe gelince ilk iş olarak faizleri düşürüyor ve borç davalarında fakirleri zorlayan zorunlu teminatları kaldırıyor. Tarihin ilk PPK kararlarından olabilir bu bakın. Ben şimdi bakamıyorum, baksam da ne anlarım allasen para piyasası kurulundan, merkez bankasından, siz istiyorsanız bakın işte.

    Bu iki karar, semirmiş Romalı zenginlerin elinde inim inim inleyen halk nezdinde Sulla’yı hayli popüler kılıyor. Sulla günümüz İtalya’sını sakinleştirdiğini zannediyor. Trabzon’a sefere çıkacak bu tam; bir de çıkmadan önce Roma’nın ezdiği diğer İtalya halklarının Roma vatandaşlığına geçmelerine dair bir kanunu da bloke edip öyle çıkıyor. E, Gaius Marius durur mu? Sanki kendisi göçmen dostuymuş gibi veriyor kıvılcımı, başlatıyorlar hain bir darbe girişimini. Sulla’nın damadı da bu ayaklanmalar sırasında ölüyor.

    Sulla gelişmeler üzerine Yunanistan’a geçmeye hazırlanıyor; daha doğrusu herkes Yunanistan’a geçeceğini zannediyor ama ani bir kararla bir kaç lejyonu önüne katıp Roma’ya giriveriyor. Şimdi o dönemin anlayışında Roma’ya askerle girmek olmaz, Roma’ya askerle girilmez. Ha, bunu nereden biliyoruz? Sulla’dan Sezar’a, önüne gelen bu kuralı çiğnediği için biliyoruz. Bildiğin Şapka Kanunu gibi bir şey “Roma’ya askerle girilmez” kuralı; zira çiğnemeyen yok maaşallah. Ha, zaten yazılı bir kanun da değil ama işte dinî gerekçelerle, yok Jüpiter kızıyor yok bilmem ne diye bir şekilde yerleşmiş bir gelenek. İlk çiğneyen de bizim Sulla ve çiğnemesini de işte “Jüpiter’in kanunlarını bir kere delmekle bir şey olmaz, zorunluydu, reelpolitik bunu gerektirdi” falan diye meşru kılmaya çalışıyor. Bunun üzerine Marius okyanus ötesine kaçıp Afrika’ya sığınıyor.

    Bizim Sulla’nın hikayesinin asıl önemli bölümü ise bundan sonra başlıyor (Oh, önümüzdeki ayın yazısını da kurtardık).

  • Yeni sanılan kurnazlıklar taa Roma’dan beri var!..

    Yeni sanılan kurnazlıklar taa Roma’dan beri var!..

    Cicero, babasını öldürmekle suçlanan Sextus’un müdafiliğini üstlenir. Davayı incelediğinde öldürülen babasının sonradan gayrinizami olarak KHK listesine eklendiğini ve altı milyon sestercelik malına mülküne de dikatatör Sulla’nın yakınlarından Chrysogonus’un sadece iki bin sesterce vererek çöktüğünü görür. Altı milyon sesterce nere, iki bin sesterce nere? Gümüş üzerinden hesaplarsak enflasyon olmasa bile (ki iki bin yılda olmuştur), biri 3 milyon dolar, diğeri 1000 dolar. Artık siz hesap edin.

    İnsanevladı, biliyorsunuz birbirini Hâbil ve Kâbil’den beri öldürüyor ve Hâbil ve Kâbil’den beri işlediği cinayetlerin üzerini kapatmaya çalışıyor. Aklımda kaldığı kadarıyla Kâbil, Hâbil’i kıskançlıktan öldürmüş; ondan sonra da cinayetini örtbas etmek için “bekçisi miyim?” gibi klişe bir bahaneye sığınmış. Tabii bu bahanelere sığınan ilk şahıs kendisi olduğundan, bunun için klişe demek pek mümkün değil. Ne var ki bu yalanları kimse yutmamış ve etraflıca bir araştırma sonucu Kâbil’in cinayeti işlediği ortaya çıkınca (ki yani o bağlamda, neyi kimden gizliyorsun arkadaş? Son derece çocukça) kendisi sürgün ve ebedi hayat cezası verilen ilk kişi olmuş.

    Bizim bildiğimiz en erken cinayet ise bir fosilin bize gösterdiği kadarıyla, yanılmıyorsam 430 bin yıl önce, yani homo sapiens’in ortaya çıkışından bile çok daha önce, sert bir obje aracılığıyla işlenmiş. Burada bırakın katilin kim olduğunu, maktul kadın mı erkek mi onu bile henüz tespit edemediğimize göre, “gerçeklerin ergeç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır” şeklindeki seküler bedduamızın elinin yetişmediği bir cinayetten bahsediyoruz anlayacağınız. 

    Tabii çözülemeyen cinayetlerle dolu tarihte, çözülen cinayetlerin hikayeleri, “katil kim?” sorusuna da cevap verdikleri için daha keyifle okunuyor. Bunlardan biri de Sextus Roscius cinayeti. 

    Eğer aklımda yanlış kalmadıysa Sulla zamanında yani işte MÖ 1. yüzyıl başlarında, Roma’daki muhafazakar partinin başında olan Sulla, bir dizi mücadelenin ardından 100 yılı aşkın süredir kullanılmayan diktatörlük unvanını geri getirir ve kendisini diktatör ilan eder. Sulla diktatörlüğü, rakiplerini sindirmek ve sıfırdan yepyeni bir anayasa yapmak için bir araç olarak kullanır. Yaptığı şeylerden biri de siyasi rakiplerini yoketmek için çıkardığı yasal haklardan mahrum etme kararnameleridir. Kanun hükmünde olup olmadıklarını bilmiyorum ama cayır cayır uygulandıklarına göre kanun hükmünde olduklarını varsayabiliriz. Sulla arka arkaya çıkardığı KHK’larda önce seksen, sonra doksan falan derken toplamda binlerce insanın ismini yayımlar. Ama, şimdi ben çoğu kez olduğu gibi Plutark’ın yalancısıyım; esasen ismi KHK listelerine alınanların önemli bir kısmı, malına mülküne çökmek için listelere alınmıştır. 

    İşte tam da bu sırada varlıklı bir soylu olan Sextus Roscius gizemli bir cinayete kurban gider. Cinayetin hemen ardından kendisiyle aynı adı taşıyan oğlu cinayetle suçlanır. Savcının iddiasına göre oğlu, servetine konmak amacıyla babasını öldürmüştür. Zaten ortalık karışıkken -aklımda kaldığı kadarıyla kayıtlarda o zamana kadar henüz bir dava almamış görünen- genç hukukçu Cicero, babasını öldürmekle suçlanan Sextus’un müdafiliğini üstlenir. Davayı incelediğinde öldürülen Sextus Roscius’un öldürüldükten hemen sonra gayrinizami olarak KHK listesine eklendiğini ve açıkartırmaya çıkan altı milyon sesterce’lik malına mülküne de başka kimse teklif vermeye cesaret edemediği için Sulla’nın yakınlarından Chrysogonus’un sadece iki bin sesterce vererek çöktüğünü görür. Altı milyon sesterce nere, iki bin sesterce nere? Gümüş üzerinden hesaplarsak enflasyon olmasa bile (ki iki bin yılda olmuştur,) biri 3 milyon Dolar, diğeri 1000 Dolar. Artık siz hesap edin. Ayrıca cinayetle suçlanan Sextus aleyhine şahitlik yapan kuzeninin de bu anlaşmadan güzel voli vurduğu ortaya çıkınca, Cicero “Bir saniye abi” der, “bu adam öldürülmüş; öldürüldükten sonra ismi KHK listesine gizlice alınmış, böylece şu iki kişi herifin malına çökmüş, bundan âlâ cinayet sebebi mi olur? Aha bunlar öldürmüş işte”.

    Tabii o zamanlar Roma Cumhuriyeti’inde bu komployu kuranları kafası çalışmadığı için “yok abi, o listede olmasa öbüründe olurdu; hem zaten öldürülmedi, atladı intihar etti, sonra beyle beyle sürünerek ha buradan buraya kadar geldi” falan diyemez. Cicero bu ilk savunmasıyla kendini ıspat eder, büyük üne kavuşur. Babasını öldürmekle suçlanan oğul Sextus kurtulur. Ha babasının malını mülkünü de kurtarabilir mi orasını bilmiyorum. Ama böylelikle Sulla’nın en yakın adamlarından birine -artık ben diyeyim gençlik kolları başkanı siz deyin Güney Roma İl Teşkilatı Genel Sekreteri- meydan okuyan Cicero, “çalışmalarda bulunmak üzere” yurtdışına çıkar. Bizim dedikoducu Plutark’a bakarsanız Sulla’dan korkusuna ki, haksız da sayılmaz bence.

  • Fol yok yumurta yok ve eski tas eski hamam

    Fol yok yumurta yok ve eski tas eski hamam

    Magazincilerin sevgili olduklarını ileri sürdükleri, kendileri bir süre “sadece arkadaşız” deseler de artık beraber olduklarını sağır sultanın duyduğu Kleopatra, manitasının yardımına koşuyor. Antonius da bu yardımla kalkıp gidiyor, daha önce savaşta Roma’ya çok büyük yardım eden Ermeni krallığını ele geçiriyor. E Ermeni krallığı zaten Roma’nın vassalı!

    Geçmişe dair öğrendiğimiz hemen her yeni şeyde bizden yüzlerce, binlerce yıl önce yaşayan insanların nasıl olup da bazı şeyleri akıl ettiğini görerek şaşırdığımız anlar olur. Tabii bu yersiz ve hayli anlamsız bir şekilde kibirli olmamızdan ileri geliyor. Zira bundan beş bin yıl önce yaşamış bir insanın bugün yaşayan herhangi bir insandan daha zeki, daha yaratıcı, daha öngörülü falan beklemiyoruz ama, yani ne bileyim, beş yüzyıl önce yaşamış büyük zihinlerin bizden çok daha parlak olduğunu kabullenmemiz daha kolay oluyor. Örneğin 16. yüzyılda tuza gümrük rejimi uygulayan bir ülkenin memurlarının, gümrük kapılarında tabaklanmış deri için ne kadar tuz kullanıldığını hesap edip o tuzun dahi vergisini almalarına şaşırabiliyoruz.

    Mesela vekalet savaşlarını… Ortada fol yok yumurta yokken zafer ilan ederek halkla ilişkiler faaliyeti yürütmenin aslında binlerce yıllık bir tarihi olduğunu öğrendiğimizde bizden binlerce yıl önce yaşamış insanların bunu nasıl akıl edebildiğine şaşabiliriz. MÖ 4. yüzyılda yaşamış bir değirmencinin günümüzde yüzlerce milyonluk ülkeler yöneten aşırı gelişmiş bir takım şabalaktan daha zeki olmasının hiçbir mantıklı açıklaması yoktur. Roma Cumhuriyeti’nin son yıllarına bir göz attığımızda, ortalıkta dönen uluslararası siyasi komploların ve entrikaların günümüzün “Sarı Kafa”sının boyunu fazlasıyla aştığını görebiliriz.

    Eğer aklımda yanlış kalmadıysa meşhur Jül Sezar’ın, günümüzde Irak, İran ve Azerbaycan’ı içeren topraklara hükmeden Arşak İmparatorluğu’nu işgal etmek üzere hazırlandığı ileri sürülür. Şimdi ben burada Plutark’ın yalancısıyım ama kimilerine göre Plutark’ı biraz Evliya Çelebi gibi iki okuyup bir inanarak hatmetmek gerekiyor. Yine de yazılanların doğruluğundan bağımsız olarak, vekalet savaşlarının da halkla ilişkilerin de kavram olarak varolduğunu kabullenmemiz gerek. Zaten Arşakların Jül Sezar’a karşı içsavaşta Pompeius’u desteklemesi; Sezar öldürüldükten sonra Markus Antonius’un Arşaklara karşı savaşmış olması; bu savaşın da bir yenişme durumu olmasa da şarkılarla türkülerle kutlanması bunun göstergesi.

    Antonius Arşaklara karşı sefere çıkıyor çıkmasına ama aklımda kaldığı kadarıyla bölgedeki Ermeni, Galat ve Kapadokya krallarının da kendisine destek olmasına rağmen ağır bir yenilgiye uğruyor. Aralarında taa Ren nehri kenarından gelen paralı Alman askerlerinin de bulunduğu 10 bin kadar Roma lejyoneri Arşaklar tarafından rehin alınıyor ve bugünkü Türkmenistan’a gönderiliyor. Ren nehri kenarında güzelinden beyaz şarap yapıp takılmak varken “Ortadoğu bataklığı”na savaşmaya gidip kendisini rehine olarak Türkmenistan’da bulan Almanların memleketlerine geri dönebildiklerini sanmıyorum. Tut ki bunları saldılar, o zaman Easy Jet de yok, ben olsam dönmem.

    Roma Cumhuriyeti’nin son yıllarına bir göz attığımızda, ortalıkta dönen uluslararası siyasi komploların ve entrikaların günümüzün “Sarı Kafa”sının boyunu fazlasıyla aştığını görebiliriz.

    Ancak Antonius ordusunun yarısına yakınını kaybedince savaş bitmiyor. Magazincilerin sevgili olduklarını ileri sürdükleri, kendileri bir süre “sadece arkadaşız” deseler de artık beraber olduklarını sağır sultanın duyduğu Kleopatra, manitasının yardımına koşuyor. Antonius da bu yardımla kalkıp gidiyor, daha önce savaşta Roma’ya çok büyük yardım eden Ermeni krallığını ele geçiriyor. E Ermeni krallığı zaten Roma’nın vassalı! Hiçbir anlamı yok yani bu işin; ama bu sayede halka “zafer kazandık” masalı anlatılıyor da millet İskenderiye sokaklarında zafer kutlaması yapıyor. Halbuki ortada “geçici oyuncak zafer” diyebileceğimiz bir durum bile yok.

    Savaş Augustus, Antonius’u yenip ölümüne neden olduktan sonra bile yıllarca devam ediyor. E malum, kavgalar çok çabuk başlıyor ama sonra bitmek de bilmiyor. En sonunda Ermenistan, Roma ve Arşaklar arasında “güvenli bir tampon bölge” olarak kalıyor kalmasına da o saatten sonra sürekli olarak Roma ve Arşaklar arasındaki savaşın pazarlık nesnesi hâline geliyor. Arşaklar ve Romalılar ne zaman savaşacak olsalar, bunu Ermenistan üzerinden yapıyorlar. Ermenistan, atıyorum Romalıların vassalıysa, Arşaklar gidip başka ülkelere destek oluyor ki gidip Ermenistan’ı işgal etsinler; Arşakların vassalıysa Romalılar zaten bir müddet sonra geri alıyor. Ama neticede canı yanan hep Ermeni krallığı oluyor.

    Yani vekalet savaşları da, savaşlar üzerinden halkla ilişkiler faaliyeti ve rıza üretimi de nereden baksanız en az iki bin yıldır var. Ha daha önce de vardır da, benim aklımda kalan bu kadar.

  • Müziğim sakindir ama sözlerim serttir, titretir…

    Müziğim sakindir ama sözlerim serttir, titretir…

    Ortaçağ Avrupa’sında trubadur, Anadolu’da halk ozanı veya dengbej adıyla da anılan arkadaşlarımız, şarkılarında bir yandan halkın vergi tahsildarının yüzüne söyleyemediği şeyleri söylerken bir yandan da dünyada ne olup bittiğine dair haberler veriyor. Hükümetin tellalı, yandaş basın misali goygoy yaparken, halk da gerçekleri bu gezgin müzisyenlerden öğreniyor; ekmeğini bölüp bu fakirlerle paylaşıyor. Saray müzisyenlerine karşı Avrupa’da Marcabru’nun, Anadolu’da Dadaloğlu’nun türküleri halk arasında söyleniyor.

    Diğer sanat dallarına göre diktatörler en çok müzikten tiksiniyor olabilir. Yazarak bir yere kadar; herkes okuma yazma bilmiyor. Heykel falan zaten o iktidarın desteği olmadan çok zor yürüyor; resim desen hele Ortaçağ’da ekmeğinin derdine düşmüş köylü inanın hiç ilgilenmiyor. Ayıca roman yazmaya heveslenen Mussolini, ressam olacağım diye tutturan Hitler gibi isimlere karşın eline saz alan diktatör de pek olmuyor; hatta aklımda kaldığı kadarıyla diktatörler elinde saz olandan bayağı bir tırsıyor.

    Tabii bu demek değil ki tarihte müzik hep bağımsız olmuş, müzisyenler krallara kafa tutmuş. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa çok yakın zamana, 20. yüzyıl başına dek müzik yapmak isteyenin (tıpkı şiir yazmak, heykel yapmak isteyen gibi) bir saraya, bir soyluya, bir kodamana kapılanması gerektiğinden, bugün adını duyduğumuz müzisyenlerin çoğu patronlarını kızdırmadan müzik yapmış isimler.

    Tabii o zaman bile, yani bir kodamana kapılanmadan müzik yapmanın açlıkla, güç bela geçinmekle aynı anlama geldiği dönemde bile, “Abi ben ticari müzik yapmak istemiyorum; öyle perukalı adamlara, korseli kadınlara çalamam; belediye konserinde çalıp para indireceğim diye abuk subuk gazetelere riyakarca demeç veremem; benimki bir yaşam tarzı” diyen müzisyenler de var.

    “Heavy Metal yalnız bir müzik değil aynı zamanda bir yaşam tarzıdır” geyiğinin bir tür öncüsü olan bu arkadaşların zaten müziklerini bir yaşam tarzına çevirmekten başka da pek şansları yok. Neticede hayatta kalma ekonomisi hâkim. Bugünkü gibi “suçlara” hapis cezası verilse, bütün halk beleş barınma ve güvenlik var diye gönüllü olarak hapishanelere doluşacak. E aynı zamanda “mekanik yeniden çoğaltım” dönemine de daha çok var. Bir kodamana kapılanmamış müzisyenlerin albüm çıkartıp satacak, kırkbeşliklerinin sefasını sürecek bir durumları da yok. Ne yiyip içecek bu garibanlar?

    Aklımda kaldığı kadarıyla bunlar da köy köy gezip köylüyü eğlendiriyor ve köylünün verdiğiyle karınlarını doyurmaya çalışıyor. E arkasında sponsor da yok. Bizim bağımsız müzisyen de “konserden kazanıyor” işte. Ortaçağ Avrupa’sında trubador, Anadolu’da halk ozanı veya dengbej adıyla da anılan bu arkadaşlarımız, şarkılarında bir yandan halkın vergi tahsildarının yüzüne söyleyemediği şeyleri söylerken bir yandan da dünyada ne olup bittiğine dair haberler veriyor. Hükümetin tellalı yandaş basın misali goygoy yaparken, halk da gerçekleri bu gezgin müzisyenlerden öğreniyor; ekmeğini bölüp bu fakirlerle paylaşıyor. Yandaş saray müzisyenlerine karşı Avrupa’da Marcabru’nun, Anadolu’da Dadaloğlu’nun türküleri halk arasında söyleniyor.

    20. yüzyıl başlarında, teknoloji sayesinde müzisyenler saraya kapılanmak veya köy köy gezip kuru ekmeğe talim etmek ikileminden kurtuluyor. Halk ozanları plak doldurup halka ulaşabiliyor. Woody Guthrie’ler Billie Holiday’ler sponsor falan beklemeden cayır cayır şarkılar yazıyor. Dünyanın dörtbir yanında şarkılarını halk için söyleyen müzisyenler büyüyor.

    Bugün muhtemelen “God Bless America” (Tanrı Amerika’yı Korusun) şarkısı ancak 11 Eylül gibi durumlarda akıllara geliyor ama Woody Guthrie abimizin kapitalizme savaş açtığı “This Land Is Your Land” (Bu Ülke Senin Ülken) şarkısını sadece Amerikan halkı değil sabah programında Nuri Sesigüzel bile söylüyor. Kimse Pinochet’e methiye düzen şarkıları hatırlamıyor ama Victor Jara hâlâ her yerde dinleniyor. Belki yüzümüzde bir tebessümle anıyoruz goy goy yapan gamsız şarkıları da, rap dendiğinde aklımıza hâlâ Public Enemy ve Fight the System (Sisteme Karşı Savaş) şarkısı geliyor.

    Bazen işte, tek bir şarkı, kimi zaman farkına bile varmadan en tepedekilerin bile huzurunu kaçırıyor. Tür değişiyor, enstrümanlar değişiyor, ritmler değişiyor ama Ortaçağ’da krallardan, derebeylerinden korkmayan müzisyenler bugün de müzik yapmaya devam ediyor. Kimi zaman iktidarı payandalarına kadar titreterek, bazen saz bazen gitar ve bazen de sadece basit bir sample cihazıyla. Ve halkın değil de hükmedenlerin şarkılarını söyleyen ve genelde bestelerini sağdan soldan çalan hokkabazlar vekil yapılsalar bile iplenmiyor. Hey Yo.

  • Bütün dünya buna inansa, ‘Osmanlı’ olsa, uzansak ∞’a

    Bütün dünya buna inansa, ‘Osmanlı’ olsa, uzansak ∞’a

    Küresel iklim krizinden Fenerbahçe’nin kötü gidişine, Detroit Tigers beyzbol takımının makus talihinden ender gelişen Ossasuna ataklarına, Facebook ve Google’ın kişisel veri ihlallerinden gelir dağılımı eşitsizliğine her şey, “Osmanlı dünyaya hâkim olsa” bitiverir. 

    Ecnebilerin “counterfactual” dediği, bizimse hiç öyle kolayına kaçmadan uzun uzun “yengemin şeyi olsa amcam olurdu” dediğimiz durumlar, genellikle hiçbir ciddiyeti bulunmasa da tarih konusunda en sık yapılan geyiklerdendir. “Ah ulan, o namussuz Jül Sezar olmayaydı da Roma Cumhuriyeti ilelebet yaşayaydı, şimdi buralar hep dutluktu” gibi neden-sonuç ilişkisini kimi zaman binlerce yıl öncesine taşıyarak, başlangıç koşullarında bir değişiklik olduğunda, handiyse bütün evrenin bambaşka şekilleneceğini ileri sürer bu tip geyikler ve elbette, örneğin geçen ay olduğu gibi ben de yaparım. 

    Ama mesala bir gün… 

    En azından bu tip geyikleri kurgularken öncelikle “belki bir ihtimal” gibi ifadelerle tam bir geri zekâlı olmadığımı belli etmeye çalışırım. İkincisi de, böyle geyikleri dört gün süren bir otobüs yolculuğunda umumi hela bulamamışçasına bir ciddiyet ifadesiyle televizyonda yapmam. Hele hele arada bir arayıp “Barışçığım bu ay da yani sapla samanı blendıra atmışsın, badem sütüyle vegan milk shake dayamışsın” diye eleştiren arkadaşlarımı, hocalarımı “çatlak ses” çıkarmakla itham etmem. Niye edeyim zaten? 

    Ama mesela iyice aklımı yitirdiğim bir gün, size oturup “Dünyaya Amerika değil de Roma Cumhuriyeti hükmediyor olsa ne güzel barış içinde yaşardık, neticede pax romana, yani Roma Barışı denen bir şey var” diye yazabilirdim. Gerçi pax romana cumhuriyetten sonra ama olsun, neticede o da bugün Amerika’nın tesis ettiği kadar bir barış, fazlası değil. Tabii o zaman “çatlak sesler” Roma’nın gökten zembille mi indiğini; İngiltere’den Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu’dan Balkanlar’a Ayşecik ve saz arkadaşlarıyla beraber “Hayat Bayram Olsa” şarkısını söyleyerek mi geldiğini; nasıl olup da milyonlarca kilometrekare toprağa böyle barışçıl barışçıl sahip olduğunu sorardı. Tabii karşımda Anadolu Ajansı muhabiri olsaydı sormazdı ama, onun yerinde ilköğretim ikinci sınıfa giden Baran’dan emeklilikte yaşa takılan Melike’ye kadar herkes sorardı. 

    Ülkemizde biliyorsunuz kızını damadını falan otoriteye rehin veren (ki aklımda kaldığı kadarıyla bu tarih öncesinden beri sıklıkla karşımıza çıkan bir durum: Mütehakkim devlet kendi otoritesine rakip gördüğü küçük devletçiklerin veliahtlarını falan kendi başkentine ağırlar, bunlara gelin gönderir ama bir yandan da bu devletçiklerin geleceğini rehin alır), dolayısıyla geçmiş çağların vassalları gibi kızını, oğlunu rehin verdiği otoriteye hizmet etmek için elinden geleni ardına koymayan bir alay insan var. 

    İşte bunlar Yamören köyünün genç odasında çevrilecek geyikleri, doktorların günde üç öğün aktivya yazacağı şaşmaz bir ciddiyet ve “Nasıl olsa kimse anlamıyor, anlayanın da zaten bana inanacak hâli yok” rahatlığıyla tüm kamuoyuna açıklamakta bir beis görmezler. 

    Küresel iklim krizinden Fenerbahçe’nin kötü gidişine, Detroit Tigers beyzbol takımının makus talihinden ender gelişen Ossasuna ataklarına, Facebook ve Google’ın kişisel veri ihlallerinden gelir dağılımı eşitsizliğine her şey, “Osmanlı dünyaya hâkim” olsa bitiverir. Nasıl ve neden sorularına cevap verilmeye gerek yoktur, çünkü karşıda o nasılı ve nedeni soracak kimse bulunmamaktadır. 

    600 yıllık tarihi boyunca handiyse hükümdarların sayısı kadar farklı Osmanlı ve farklı anlayış vardır ama, yine kimse “hangi Osmanlı” diye sormaz. Dünyanın en çok savaşan ve bu savaşların çoğunu yine Müslümanlara karşı veren devletlerinden biri olduğu hâlde nasıl olup da dünya barışını sağlayacağı açıklanmaz. Halk türkülerinden Nasreddin Hoca fıkralarına, edebiyat eserlerine kadar gelir dağılımı eşitsizliği, yoksulluk, zenginlerin görgüsüzlüğü, zalimliği falan konu edilir ama, bunların nasıl giderileceği üzerine tek bir cümle edilmez. Halk sürekli olarak kadıyı kime şikâyet edeceğini sormaktan bitap düştüğü ve iki türküsünden birini adaletsizlik üzerine yaktığı hâlde, nasıl olup da tüm dünyaya adalet sunan bir dünya görüşü tesis edileceğine dair hiçbir açıklama getirilmez. Üstüne üstlük böyle sorular sormaya kalkacaklar da en iyi ihtimalle “hoşgörülmesi gereken meczup çatlak sesler” olarak yaftalanır, olur biter. 

    Bunların yanına bir de yarım yamalak, özetinden okunmuş Hegel diyalektiği eklediniz mi (yalnız zinhar Hegel’in adı da anılmayacak ki kimse kıllanmasın) tamam artık; beş para etmez damadınızı ülkenin sayılı şirketlerinden birine yönetici, sayı saymayı bilmeyen kızınızı sayman, okuma yazma bilmeyen oğlunuzu yazman olarak atarlar; siz de gönül rahatlığıyla hiç olmazsa bu utancın karşılığını almış olarak uyursunuz. Allah rahatlık versin.