Yazar: Barış Uygur

  • Korkmasın hiç Romalılar Merttir göründüğü kadar Milleti hep o arkalar Gaayyus Jü-ül-yus Seeezar!

    Korkmasın hiç Romalılar Merttir göründüğü kadar Milleti hep o arkalar Gaayyus Jü-ül-yus Seeezar!

    Sezar’ı herkes bilir ama Lucius Caesetius Flavus’u neredeyse kimse tanımaz. Seçilmiş halk temsilcisi Flavus, Sezar’ın henüz imparator olmadığı dönemde, heykelinin başına takılan “kral” tacını kaldırtır ama bunun bedeli ağır olur. Sezar bu işe çok sinirlenir ve yargıya emrederek kendisini kral ilan edenlerin serbest bırakılmalarını sağladığı gibi Flavus’u da mahkemeye verir. E, dokunulmazlığı var. Sorun değil, onu da kaldırır!

    CANSIN ÇAĞLAR 

    İnsan Lucius Caesetius Flavus’un adını çok sık duymuyor. Aslında bu bile tek başına, her geçen gün bir tür seküler beddua hâlini alan “Tarih bu kötülükleri yargılayacak! Tarih önünde suçlu bulunacaksınız! Tarihe hesap vereceksiniz!” sözlerinin geçersizliğini gösteriyor. Ki zaten ben kendi payıma tarihin yargılasa yargılasa bugünü yargıladığını ve zaten binlerce yıl öncesinde yaşamış adamları yargılamasının sadece acıklı değil aynı zamanda bizzat kendisiyle çelişen bir yanı olduğunu düşünüyorum. 

    Ha, bu ilençler çok haksız değil; tarihin yargılamasını istediklerimizi tarihçiler zaten genellikle yargılar ama yine de günümüzde yaşanan hukuksuzlukları falan Allah’a havale etmekle tarihe havale etmek arasında bir fark yok; üstelik ilkinde hiç olmazsa bir umut var. Zira ikincisinde yine feslinin biri çıkacak, yine fesli ve benzerlerinin yetiştirdiği öğrenciler olacak. Sevgili Galatasaraylı Hayrettin’in dediği gibi: Kısmet!

    Lucius Caesetius Flavus’a dönecek olursak… Neden dönmeyelim? Tarih Flavus’a yapılanların hesabını geride bıraktığımız 2.000 yıldır sormamış; sorsa sorsa kenar süsü olarak kalmış. 100 kişiyi çevirip sorsak, eğer çevirdiklerimiz dünya tarihi sınavından çıkan ikinci sınıf öğrencileri değilse, biri bile kim olduğunu bilmez. Ne yalan söyleyeyim ben de son dünya tarihi sınavına gireli neredeyse 15 yıl olduğu için, yazıyı yazmadan önce “Ya böyle biri vardı ya, neydi bunun adı? Plutark’ta mı geçiyordu?” diye düşünüp aradım, taradım da buldum Flavus’un adını.

    Aklımda kaldığı kadarıyla Flavus, ilk “tehlikenin farkında mısınız?” ekolünden. Yanılmıyorsam kendisi daha sonra hakkında yüzlerce film çekilen, binlerce kitap yazılan ve bugün bile hâlâ kiminin pek sevip övdüğü, kiminin pek yerip gömdüğü (yani bakın 2.000 yıldır net bir karar da verememiş tarih) Jül Sezar’ın iktidarında yaşamış. Kendisi, seçilmiş Halk Tribünü. Yani “Tribün” derken, seçilmiş kişi anlamında! Biliyorsunuz bu yüzden dokunulmazlığı da var. Kuvvetler ayrılığı dengesinin önemli bir unsuru ve dokunulmazlık da bu bakımdan verilmiş. İşte Flavus, halkın temsilcisi, cumhuriyetin sigortası ve Jül Sezar’ın konsüllüğünün otokratik bir krallığa dönüşmeye başladığını ilk görenlerden.

    Bizim İznikli Cassius Dio’nun aktardığına göre, Sezar’ın henüz “Sezari kayzer” olmadığı ilk vakitler, birileri Sezar’ın Roma Forumu’ndaki heykelinin kafasına bir kral tacı takar. Flavus kardeşimiz (ki kendisi pleb olduğu için bizim kardeşimiz olmayacak da ne olacak?), Sezar’ın zaten çok güçlendiğini gördüğü ve kendisine yakıştırılmaya başlanan bu “tek karar alıcı reis” sıfatının cumhuriyetin geleceği için tehlikeli olacağını bildiği için hemen harekete geçer; heykelin kafasına takılan tacı oradan aldırır. Ancak Sezar’ın tek adam rejimi güçlenmeye devam etmektedir. Sokakta Sezar’a “Kraaal!” diye seslenen ve arkasından “Korkmasın hiç Romalılar / Merttir göründüğü kadar / Milleti hep o arkalar / Gaayyus Jü-ül-yus Seeezar!” diye şarkılar söyleyenler olur. Bu arada Roma’da o dönem birine “kral” demek, yeğenine sövmekten beter. Flavus kardeşimiz de hâliyle bu Sezar’a “Kraaal!” diye seslenip şarkılar yakan bir-iki kişi hakkında cezai işlem başlatır. Ama, vay sen misin kanunları uygulamaya kalkan! 

    Jül Sezar bu işe çok sinirlenir ve yargıya emrederek kendisini kral ilan edenlerin serbest bırakılmalarını sağladığı gibi bizim Flavus’u da mahkemeye verir. E, dokunulmazlığı var? Sorun değil, onu da kaldırır. Üstelik kendisi daha önce bu dokunulmazlıklar yüzünden içsavaş çıkartacak kadar “hesapta” bu dokunulmazlığa önem verdiği hâlde! 

    Ne demiştik? Sevgili Galatasaraylı Hayrettin’in dediği gibi “kısmet” işte. Tarih, 2.000 yıl sonra bile daimi diktatörlüğünü ilan eden Sezar’a, Sezar’ın dokunulmazlığını kaldırıp yargıladığı Flavus’tan daha çok yer veriyor. Ha, ama en azından hiçbir yerde Flavus kardeşimiz için kötü konuşmuyor kimse; ama tarih zaten bazen bile isteye, bazen farkında bile varmadan, bir şekilde en çok bugünü yazar, bugünü yargılar. 

  • Dünden bugüne hem tarihte hem gelecekte her yerde bizimle: 128

    Commodore 128, biliyorsunuz ki adını 128 kilobyte olan rastgele erişimli hafızasından (RAM) alıyor. Tabii bugün bırakın telefonu, buzdolabımızda bile daha fazla RAM var. Zaten bu 128 rakamı bilgisayarla ilgili işlerde çok sık karşımıza çıkıyor. Bu da doğal, çünkü kendisi 2’nin yedinci kuvveti. 128 ayrıca, bilhassa dans şarkılarında en sık karşımıza çıkan metronom değeri. İnsanın içine işleyen bir havası olduğu için spor salonlarında falan da genellikle hep böyle 128 bpm’lik şarkılar çalar.

    Dünya tarihi, daha ön­ce de değindiğimiz gi­bi tabii sadece Roma Cumhuriyeti’nden ibaret de­ğil; coğrafya olarak da dönem olarak da. Yani illa milattan önce 128’de bizim Aydınlı Ti­moti’nin kazandığı olimpiyat­lardan bahsetmek zorunda da değiliz; milattan sonra 128’de Edirne’ye adını veren Hadri­anus’un İngiltere’deki surları tamamladığından da.

    Tamam evet, daha önce değindiğimiz gibi öyle 30-40 yıl öncesinin hadiseleri ehil tarihçilerin çoğu tarafından gazetecilik olarak nitelendiril­se de; bugün en çok yararlan­dığımız eski vakanüvislerin izinden gidecek olursak, ara­da bir “gazetecilik” de yapmak gerekiyor. Neticede Tabari de, tamam insanın yaradılışın­dan başlamış yazmaya ama ya­za yaza kendi yaşadığı günle­re kadar gelmiş. Zaten içi içini yemiştir ilk ciltleri yazarken, “Şu hicrî 128’de 2. Mervan’ın Abbasi ayaklanmasıyla nasıl başa çıktığını da yazayım son­ra ne güzel günümüze dair de iki satır yazarım” diye. Yahu hani bizim şu Murat otomo­billerde motoru kullanılan Fi­at 128 var ya; işte onun bile ta­rihini yazan, Fiat 128 üzerine hakemli dergiye makale yolla­yan bile var.

    Ancak zaten, tarih için ye­ni alanlar oluşmaya devam ediyor. Yani şimdi bundan 128 yıl önce “Atari oyunları tari­hi çalışacağım” diyeni, değil medresenin kapısından içeri almak, geldiği yere kadar ko­valarlardı belki de. Şimdi ise ilk atari oyunu oynanalı ne­reden baksanız 70 yıl olmuş; ilk oyunu oynayan adam bu­gün yaşasa 128 yaşında olacak (Arkadaşım, ben de biliyorum “video oyunu” diyorlar ama herkes anladı işte. Asıl çocuk­luğumdan beri benim kafam karışıyor “video oyunu” lafını duyunca; “Betamax videoyla ne oyunu oynuyor bunlar alla­sen?” diyorum).

    Atari tarihinde bence eş­siz bir yeri olan unsurlar­dan biri de efsanevi Commo­dore 128’dir. Neden efsanevi derseniz; Commodore 128’in varlığı ve yokluğu bir gibidir. Hatta kimileri hiçbir zaman bir Commodore 128 olmadığı­nı, aletin Commodore 64’ten farkının bulunmadığını ileri sürerken kimileri de Com­modore 128’in hızlı bilgisayar dünyasında gecikmiş bir ham­le olduğunu, boşa harcandığını iddia edebilir.

    Commodore 128, biliyorsu­nuz ki adını 128 kilobyte olan rastgele erişimli hafızasından (RAM) alıyor. Tabii bugün bı­rakın telefonu, buzdolabımız­da bile daha fazla RAM var. Zaten bu 128 rakamı bilgisa­yarla ilgili işlerde çok sık kar­şımıza çıkıyor. Bu da doğal, çünkü kendisi 2’nin yedinci kuvveti. Hatırlarsanız inter­nete de eskiden sırasıyla 128 kbps, 256 kbps diye 2’nin kuv­vetleri ölçüsünde bağlanırdık. Bugün de zaten mevcut inter­net hızımızın kbps cinsinden kökünü ala ala ulaşacağımız yer yine 2’dir.

    Tabii 128’in onun dışında özel bir yeri daha var. Yani ta­mam, Mısır’daysanız ve trafik kazasına karıştıysanız telefo­nunuzdan 128’i arıyorsunuz (inşallah Arapça da biliyorsu­nuzdur) falan ama 128 ayrıca, bilhassa dans şarkılarında en sık karşımıza çıkan metronom değeri. İnsanın içine işleyen bir havası olduğu için spor salon­larında falan da genellikle hep böyle 128 bpm’lik şarkılar çalar. Tabii illa sırf elektronik dans şarkıları 128 bpm, yani dakika­da 128 vuruşla olacak değil. Ta­mam Bach’tan Vivaldi’ye allegro mallegro 128 bpm eser beste­leyen birçok müzisyen var ama 128 bpm dendiğinde akla hepi­mizin fazla kilolarımızı sıfırla­mak için gittiği spor salonların­daki amansız müzik geliyor.

    Tabii bundan 128 yıl sonra ne olacağını bilmek mümkün olmadığı için hep bugünden 128 yıl öncesine bakıyor; 128 yıl önce olanların izinde dün­yayı anlamlandırmaya, hani 128 yıl sonrasını olmasa bile 128 gün, olmadı 128 saat sonra neler olabileceğini falan kes­tirmeye çalışıyoruz. Tarihin amacı elbette bu değil ama, kuyuya “tarih tekerrür” lafını atan kimse çıkarmaya çalış­mak yerine kuyunun başında birikmiş hayran hayran bakı­yoruz. Zira 128 yıl önce Fildişi Sahilleri’nin Fransız sömürge­si olduğunu ya da Chicago’daki dünya fuarına 2. Abdülhamid tarafından gönderilen ekibi­mizin ortamı nargileye verdi­ğini bilmek 128 yıl sonra pek işimize yaramıyor; sadece bil­miş oluyoruz.

    Tabii ararsak, illa bir ta­kım “paternler” bulmak ister­sek, buluruz da. Mesela tam 128 yıl önce, 23 yıl süren Uzun Buhran’ın zirvesine çıktığını; Arjantin’de başarısız bir dar­be girişiminden sonra batan bankaların tüm dünya piyasa­larını altüst ederek Londra ve New York merkezli bir finan­sal çöküşe neden olduğunu; “Haymarket Trajedisi”yle bü­yüyen Amerikan işçi sınıfının bir grev dalgasına başladığını okuyup “Neler olmuş 128 yıl önce Serhat?” diyebiliriz.

    128 milyar yıl olmaz, dün­yanın o kadar ömrü kalmadı diye biliyorum. Taş çatlasın 1.28 milyar yıl daha yaşar dün­ya. Yani ne bileyim, her yıl ke­nara 100 dolar koysanız, dün­ya yokolduğunda ailenizin 128 milyar Doları olacak. E dünya yokolmuş, ne yapacaklar o pa­rayla?

  • ABD’nin ‘Kartal Pençesi’ Carter’ın talihsizliği…

    ABD’nin ‘Kartal Pençesi’ Carter’ın talihsizliği…

    Bundan tam 41 sene önce Amerikan Başkanı Jimmy Carter’ın İran’a karşı başlattığı Eagle Craw (Kartal Pençesi) operasyonu tam bir skandala dönüşmüştü. Amerikan Büyükelçiliği’nde rehin tutulan 52 kişinin kurtarılması girişimi başarısızlığa uğrayınca, bunu aynı zamanda bir seçim operasyonu olarak düşünen Carter tepetaklak olmuştu. Yerine maalesef Reagan geldi!

    Rehine kurtarma operasyonları, askerlikle ilgisi kısa dönem yanaşık düzen eğitiminden ibaret olanların bile takdir edebileceği gibi zor taktik operasyonlar. Kartal Pençesi de yakın tarihte yerini alan böyle bir operasyon. Yakın tarih dediysem biraz gazetecilik ağzıyla yakın tarih, çünkü hadise 1980’de cereyan ediyor (Mesela Süreyya Hoca için “yakın tarih” çalışmak 17. hadi bilemedin 18. yüzyıl çalışmak demekti. Ona göre 1980, bir gazetecilik alanı).

    Konumuza dönersek… 70’lerde Amerikan iç siyaseti çalkantılı bir dönem yaşıyor. 1968 seçiminde Vietnam Savaşı’nı bitirme vaadi ve “sessiz çoğunluğun sesi” olduğu iddiasıyla başkanlığa oturan Nixon, savaşı daha da azdırmasına rağmen 72’de tekrar seçildikten (hem de % 60’la) sonra kendinden geçiyor. Muhalefeti gizlice dinlediği ortaya çıkan Nixon için soruşturma açılıyor; o da Adalet Bakanından soruşturmayı yürüten savcıyı kovmasını istiyor. Bakan reddederek istifa ediyor. Nixon aynı şeyi Bakanın yerine gelen vekilinden istiyor. Vekili de reddedip istifa ediyor. En sonunda Adalet Bakanının vekilinin vekili, Nixon’ın emrini yerine getirerek savcıyı kovuyor ama bunlar duyulunca da ülke ayağa kalkıyor. 

    Nixon güç bela defediliyor, yerine yardımcısı Ford geliyor ki o da aklımda kaldığı kadarıyla hayli tırt bir herif. New York’taki sefalet filmleri falan hep onun döneminden. Hatta Amerikan tarihindeki “başkana suikast” girişimlerinden en tırtı da Ford’a yönelik: Dönemin neşeli alemci delikanlısı Charles Manson’ın kediciklerinden biri Ford’u vurmaya kalkıyor ama tabancasında mermi mi yok ne, anında piyastos oluyor. Geçenlerde hapisten saldılardı; herhalde birisi 10 dakikalık olayı 10 bölümlük dizi olarak fesler yakında bize. Ancak suikast girişimi de Ford’un işine yaramıyor ve seçimi sanırım şu an yaşayan en yaşlı eski başkan olan Jimmy Carter’a kaybediyor.

    Carter gerçek bir bahtsız. Petrol krizi, enflasyon, yüksek faiz, Sovyetler’in Afganistan işgali, İran rehine krizi… Şimdi zaten biliyoruz ki bir Amerikan başkanı, ancak ikinci döneminde doğru dürüst başkanlık yapabiliyor; zira 4 yıllık görev süresinin ilk yılı goygoyla, son yılı seçim kampanyasıyla geçiyor; ortadaki 2 yılda da adam anca ne olup bittiğini anlıyor. Dolayısıyla ikinci dönem önemli ama Carter ikinci dönemi kazanacak gibi de durmuyor. Karşısında her ne kadar Malkoçoğlu tipinde bir aktör olan Ronald Reagan olsa da seçimi kaybedecek. E kazanmak için ne lazım? Elbette zafer lazım. Peki zafer nerede? Zafer İran’da. 

    İşte Kartal Pençesi yani “Eagle Claw” operasyonu bu seçim kampanyasının bir ürünü. İran’daki Amerikan elçiliğinde rehin alınan personeli kurtarıp ülkeye getirse kahraman olacak. Ha, bu operasyondan önce elçilikte görevli 6 kişiyi kaçırmışlardı zaten ama onu zaten “Argo” filminde seyrettiniz. Bu daha geniş kapsamlı, uçak gemisinden havalanan helikopterlerin elçiliği basacağı, 1980’lerin Betamax videoda seyrettiğimiz Michael Dudikoff filmleri ayarında, sana bana anlatsalar “abi, atari mi oynuyorsunuz?” dedirtecek bir operasyon.

    Carter seçimi kazanma umuduyla operasyona start veriyor ve ABD’ye büyük bir müjde vermeye hazırlıyor. Hesap belli: Carter müjdeyi verecek, seçimi alacak; Reagan da avucunu yalayacak. Ancak evdeki hesap İran’ın çölüne, kumuna uymuyor ve film senaryosu gibi hazırlanan kurtarma operasyonu hayatın gerçeğine çarpıyor. 8 helikopter gönderiyorlar, 5’i anca varabiliyor. Kurmayları Carter’a “Abi bize 6 lazımdı” deyince helikopterler geri dönüyor ama onların da biri çakılıyor, 8 asker ölüyor, 5’i ağır yaralanıyor. Ha, bu sırada yanlış hatırlamıyorsam İran Devrim Muhafızları’ndan bir istihbaratçı da anında olay yerinde bitiyor, inceleme başlatıyor ama İran Hava Kuvvetleri bunu bilmediği için adamın kafasına bomba atıyor; arada o da ölüyor. Neticede ne oluyor? Ne olacak, Carter’ın seçim için kullanacağı operasyonu tam tersine Humeyni kullanıyor; Reagan seçiliyor ve göreve başladığı gün de elçilikteki rehinelerin 400 küsur günlük esaretleri son buluyor. 

    Geçen ay, anayasa profesörü Kemal Gözler’in tarihin karanlıklarından, internetin derinliklerinden ve güzel zihninin kıvrımlarından çıkartarak önümüze serdiği ve evirip çevirdiği Ortaçağ elyazması keşke ondan önce benim elime geçeydi. Bir derste olsun anlatılaydı da ben de “aklımda kaldığı kadarıyla” ondan bahsedeydim. Ancak Kemal Hoca öyle bir gol atmış ki yapacak bir şey yok. Kemal Gözler, “Abbatia Ranae (Kurbağa Manastırı)”: https://www. anayasa.gen.tr/kurbaga-manastiri.htm – Yayın tarihi: 28 Ocak 2021).

     

  • Roma’nın konsül seçimini niye yeni yıl diye kutlarsın?

     Yılın başlangıcını Ocak ayına çeken de yine bizim kuntiz Romalılar. Jül Sezar’ın doğumgünüymüş diyen de var ama kulak asmayın. Bu Romalılar, Roma rakamlarını bulsalar da yıllara numara vermeyi akıl etmemişler; o yıl kim konsülse o konsülün adıyla anıyorlar yılı. E seçilen yeni konsüller de göreve Allah kısmet eder de bir aksilik çıkmaz, Senato falan basılmazsa Ocak ayında başladığı için; yılı götürüp Ocak’ta başlatmaya karar veriyorlar. Yoksa onlar da bal gibi biliyor; zira Eylül, Ekim, Kasım, Aralık aylarının latincesi “yedi, sekiz, dokuz ve onuncu ay” demek.

    Yiğit Özgür’ün sabah ya­taktan kalkan adamın dışarıya bakıp “Bu ne lan, dünün aynısı” dediği kari­katürünü paylaşma şenlikleri bittiğine göre, yeni yıl kutla­malarına dair bir-iki cümle söyleyebiliriz herhâlde. Ta­bii ilkokulu bitiren her va­tan evladı gibi, 1 yılın, dünya­nın güneşin etrafında tam tur dönmesinden ibaret olduğu­nu biliyoruz. Hâliyle bu dön­me hareketinin nerede başla­yıp nerede bittiğini söylemek mümkün değil.

    Ha ama tabii binlerce yıl öncesinden, bu hareketin ker­teriz noktalarına da uyanmı­şız. Şimdi ekinoks’tu, dönen­ceydi, bunları ilkokulda öğren­diğimiz için basit geliyor ama; bence milattan önce ikinci, üçüncü yüzyıllarda İznik’imi­zin gururu Hipparkus’un otur­duğu yerden, düşünüp taşınıp, hesap-kitap yapıp yörüngesel salınımına kadar keşfetmesi çok fantastik bir olay.

    MÖ 46’da Jül Sezar Roma takvimi üzerinde büyük değişiklikler yaparak kendi adıyla anılan Jülyen takvimini oluşturdu.

    Hayır, bugün onca imkana rağmen aramızdan rastgele se­çecekleri 10 bin kişiyi İznik’e gönderseler, Google olmadan İznik’i bile bulamayız, Adapa­zarı-Hendek-Sapanca üçgenin­de kayboluruz. Ya ben mesela… Bırakın yörüngesel salınımı, manyetik kuzeyle gerçek kuze­yin farkını bile askerde talim yaparken öğrendim. Zaten ata­larımız sağolsun o kadar çok şey keşfetmişler ki, bizim gibi denyolar çağının aktörlerine anca “kendimizi keşfetme” im­kânı kalmış. Valla ekinoksu, yö­rüngesel salınımı falan bırakın, hesap makinesini daha bugün kullandığımız kolay rakamlar bile olmadan tasarlayıp, dün­yanın ve gözle görülebilir gök­cisimlerinin düzenli-düzensiz hareketlerini keşfeden adamla­ra “Merhaba ben Hüseyin, ben de kendimi keşfediyorum, ya­ratıcılığımı, içimdeki çocuğu, spiritüelliğimi falan” desek ya­banın sapıyla döver bizi. Artık dönemine göre yaba henüz icat edilmemişse, zeki adam, ora­dan bir şey bulur buluşturur ekleştirir belimize.

    Yani aslında ne kadar fan­tastik gelse de, atalarımız ker­teriz noktalarını saptamala­rının çok öncesinden beri za­manı yıllara bölmüş durumda. Tabii bu yılın başı da keriz gibi kışın ortasına değil, genellikle ilkbahar ekinoksu dolaylarına tekabül eden günler oluyor. Ha daha kuzeyde, kıştan daha çok çeken memleketlerde yeni yıl diye günlerin tekrar uzamaya başladığı gündönümünü ya da daha güneyde bilakis tam tersi sonbahar ekinoksunu kullanan da var. Ama genel olarak, kış bitiyor, bahar geliyor, ancak on­dan sonra efendi efendi yeni yıl kutlanıyor. Atalarımızın bizden mantıklı olduğunu gösteren ha­diselerden biridir bence.

    Tabii ademoğlu değil mi, ademoğluna kutlama olsun; “Hacı artık yeni yılı bahar gel­diğinde değil de, kafadan kış başladığında hatta doruk nok­tasına çıktığında kutlayacağız” diyen kim olursa olsun insanlar Mart’tır, Nevruz’dur, Nisan’dır, Paskalya’dır diye yeni yılını farklı bir isimle de olsa eskisi gibi kutlamaya devam ediyor; bir tek adına yeni yıl demiyor. Yanılmıyorsam Çinliler, Kam­boçyalılar falan hiç iplemiyor; eskisi gibi daha bahara yakın ta­rihlerde yeni yıl kutluyorlar.

    Yılın başlangıcını Ocak ayına çeken de yine bizim kuntiz Romalılar bu arada. Jül Sezar’ın doğumgünüymüş di­yen de var ama kulak asmayın. Bu Romalılar, Roma rakamla­rını bulsalar da, yıllara numa­ra vermeyi akıl etmemişler; o yıl kim konsülse o konsülün adıyla anıyorlar yılı. E seçilen yeni konsüller de göreve Allah kısmet eder de bir aksilik çık­maz, Senato falan basılmazsa Ocak ayında başladığı için; yı­lı götürüp Ocak’ta başlatmaya karar veriyorlar. Yoksa onlar da bal gibi biliyor; zira Eylül, Ekim, Kasım, Aralık aylarının latincesi “yedi, sekiz, dokuz ve onuncu ay” demek. Gerçekten düşünecek olursak, Roma’da yılda bir defa yapılan konsül seçiminin tarihini hâlâ dünya­nın yarısı olarak yılbaşı diye kutlamamız çok garip.

    Şimdi “Arkadaş Şubat ayı­na geldik, yeni yıl yazısı yazı­yorsun” diyen arkadaşlar ola­bilir. Ancak yukarda dediğim gibi, mantık olarak yeni yıl kutlamalarına ancak önümüz­deki ay başlamamız gerekiyor. Hayır, “2021 bari iyi geçsin” diyordunuz; varsayın 2021’e üç ay avans verdik, tüm der­di çileyi olduğu gibi 2020’ye gömdük, Senato baskınlarını ve siz bu satırları okurken ba­şımıza gelebilecek sair musi­beti 2020’ye iteledik; fena ol­maz mı? Ha 21 Mart 2021’den itibaren siz yine paylaşın Yi­ğit’in karikatürünü.

  • Sıfırdan zirveye çıkanlar!

    Sıfırdan zirveye çıkanlar!

    Misal bizim Trakyalı Maximinus. Trakya’nın çocuğu, mehdilik iddiası olmayan alemci, neşeli bir delikanlı. Şartlar elverse çobanlığa devam edip muhabbetini hiç bozmadan Trakya’da gününü gün edecek. Aklımda kaldığı kadarıyla şartlar elvermiyor, çobanlıkla geçinmek güç, abi gidiyor Roma ordusuna asker yazılıyor. Roma ordusu günümüzdeki Amerikan ordusu gibi; asker olmak için Roma vatandaşı olmak şart değil, hatta askerlik yaptın mı Green Card cebinde…

    Gazetelerimizin en sevdiği konulardandır “sıfırdan zirveye ulaşanlar”. Bir zamanların meşhur piyango reklamı sloganı “Belki de sıra sizde” tadıyla, en tepedekilerin özellikle bir zamanlar nasıl da sefil olduklarını ballandıra ballandıra anlatır. Aslında ailesi de toplumun yüzde 99’undan daha zengin, Mark Zuckerberg, Bill Gates gibi insanlar bile sanki bir zamanlar sokakta şarapçıymış, tam baliye başlayacakmış da başarı kazanıp “zirveye” çıkmış gibi yansıtılır.

    Tabii bundaki iç gıcıklayıcı durum ortada. Sakıp Sabancı bile bir pamuk tüccarının oğlu olarak doğduğu, babası kendisi henüz 15 yaşındayken Türkiye’nin en büyük bankalarından birini kurduğu halde, nedense kimilerince sıfırdan zengin olmuş gibi yansıtılır. Ha evet, benim babam, ben 15 yaşındayken banka kursa, Sakıp Bey gibi bana onlarca şirketle devredilen holdingi devam ettirmez ve bugün size “zirveden sıfıra” başlıklı eğlenceli bir yazı yazardım. Emin de değilim. Akıllar pazara çıktığında herkes kendi aklını aldığı için “iyi ki öyle olmamış” diyorum sadece.

    Tabii gerçekten dünyada bizim gibi fukara arasından aradabir zirveye çıkanlar oluyor, olmuyor değil. Tıpkı aradabir aramızdan birine lotoda büyük ikramiye çıkması, üniversitedeki gariban fizikçinin şansölye olması gibi. 

    Geçmişte de çeşitli örnekler var. Misal bizim Trakyalı Maximinus. Adı Eti’nin ürettiği pirinç patlaklı yeni bir nugalı bar gibi tınılamasına rağmen aslen çoban, Trakya’nın çocuğu, mehdilik iddiası olmayan alemci, neşeli bir delikanlı. Şartlar elverse çobanlığa devam edip muhabbetini hiç bozmadan Trakya’da gününü gün edecek. Aklımda kaldığı kadarıyla şartlar elvermiyor, çobanlıkla geçinmek güç, abi gidiyor Roma ordusuna asker yazılıyor. Roma ordusu günümüzdeki Amerikan ordusu gibi; asker olmak için Roma vatandaşı olmak şart değil, hatta askerlik yaptın mı Green Card cebinde.

    Bizim Maximinus, Roma ordusuna girdikten sonra yanlış hatırlamıyorsam uzun süre ağrısız aşım, kaygısız başım diye takılıyor ama sonra rütbe kasmaya başlıyor. Cüssesi yerinde, Trakya’nın pehlivan kesimli delikanlılarından. Artık o dönemde kendini kanıtlamak için nasıl yararlılık gösterdi bilemiyorum ama en sonunda imparator Severus Alexander’in gözüne giriyor ve yeni kurulan 4. Lejyon’un komutanlığına getiriliyor. Bu Severus, Cermenlere karşı yaptığı seferde “Oğlum biz niye keriz gibi savaşıyoruz, verelim ellerine üç-beş kuruş gitsinler işte” dediği için genç subaylar (ve muhtemelen yaşlılar da) bu işten rahatsız oluyor. O dönemde de güvenoylaması varsa senatoda var; orduda işler hâlâ eski usul ve tabii Severus’u öldürüyorlar. Resmen kana susamış adamlar, illa birilerini öldürecekler. Severus’un katlinden sonra da imparatorluk muhafızları bizim Trakyalı Maximinus’u imparator seçiyor!

    Maximinus Roma’dan uzakta imparator seçiliyor ama yalılarda oturup viski içerek gündemi takip eden elit, seküler ve endişeli Romalılar hemen huzursuz oluyor tabii. Maximinus’u hor görüyor hatta bir-iki kere oralara kadar adam gönderip tahttan indirmeyi de deniyorlar ama Maximinus Trakya’nın çocuğu, bu numaraları yemiyor. Henüz Roma’ya gitmediği için sınır boylarının komplosu da zayıf oluyor; zaten bu komplonun hasını Roma’da yiyeceksin. Ancak bizim Trakyalı yerini mi yadırgıyor bilemiyorum, gidip önce sınırötesi bir operasyonla Cermen kabilelerini yeniyor. General olmadığı için dev gibi bir orduyu kıytırık bir zafer uğruna feda ediyor; zaferin ardından alık oğlunu kendinden sonraya hazırlıyor, karısını Tanrıça ilan ediyor falan. 

    Diğer yandan ülkede yolsuzluk alıp başını gidiyor. Afrika’da acele kamulaştırmayla halkın malına el konulunca, millet “Tamam artık!” diyerek silahlı mücadeleye başlıyor ve eyaletin valisiyle oğlunu eş imparator ilan ediyor. E Senato da zaten bizim Trakyalı Maximunus’a uyuz; anında tanıyor yeni imparatoru. Tabii bu yeni imparator Roma’ya gelmeden komşuları tarafından öldürülünce Senato çok pis ofsayta düşmüş oluyor. Bizim Trakyalı da anında ordusuyla Roma’ya yürümeye başlayınca, Senato bu sefer kendi içinden iki imparator seçiyor. Bunun üzerine Roma halkı “Kim ulan bunlar, ikide bir imparator değiştiriyorlar, kafa mı kaldı?” diyerek Senato’yu basıyor. Bizim Trakyalı da daha Roma’ya bile varamadan yolda kendi askerleri tarafından bir kuşatma sırasında “Eh yeter lan, onu kuşat bunu kuşat” denilerek öldürülüyor. 

    Tam bir “atara atar, gidere gider” dönemi anlayacağınız. Bana sorsalar ben bu krizi “Atara Atar Gidere Gider Krizi” olarak adlandırırdım ama şansınız var, kimse sormadı. Tarihçiler bu döneme “3. yüzyıl krizi” diyor ama bence benim isim daha iyi. 

  • Dağdaki çobanın oyu

    Dağdaki çobanın oyu

    12 yıl önce sarfettiği “Ben vergi veriyorum, niye vergi vermeyen dağdaki çobanla benim oyum eşit mesela” sözleriyle büyük tepki çeken manken ve oyuncu Aysun Kayacı; aslında hem geçmişte uygulanan hem sonrasında defalarca dile getirilen bir sistemi gündeme taşımıştı.

    Ülkemizin en güzel tarihçilerinden Aysun Kayacı’nın akıllara gelmediği bir seçim yok. Hatırlayacaksınız Aysun Hanım bir televizyon programında niyeyse celallenip “Ben vergi veriyorum, niye vergi vermeyen dağdaki çobanla benim oyum eşit mesela” diye seçim sistemini sorgulamıştı.

    İşte o gün bugündür, çoğunlukla dalga geçerek her seçim bahsinde Aysun Kayacı üzerinden bir geyik/tartışma yürütülüyor. Ben açıkçası kendisine haksızlık yapıldığını düşünüyorum; çünkü gazetecilerin, köşe yazarlarının bal gibi bildiği üzere Türkiye’de vergi vermeyenlerin oy da kullanmaması gerektiğini ileri süren ilk kişi Aysun Kayacı değil, bir TÜSİAD üyesi işkadınıydı. Bu hanımefendi aynı şeyi söylediğinde “Hmm, ne de anlamlı, ne de manidar, ben adama bilezik gibi geçiririm demek istedi; saksıya fesleğen gibi oturturum anlamı da çıkar” diye konuşan hanımefendinin bu beyanlarına tam sayfa yer veren gazeteciler, aynı şeyi Kayacı söylediğinde mavralara doyamadı.

    Tabii bu öneri yeni değil. Vatandaşların oy kullanmak için vergi ödemelerini şart koşmak bir yana ödedikleri vergi oranında oy kullandıkları yani az ödeyenin az, çok ödeyenin çok oy kullandığı sistemler daha önce de denenmiş.

    İllüstrasyon: Chris Gash / Kaynak: The New York Times

    Misal Almanya’da 1. Dünya Savaşı öncesi yürürlükte olan seçim kanunlarına göre, vatandaşlar ödedikleri vergiye göre üç sınıfa ayrılmış ve en çok vergiyi ödeyen (o da ödüyorsa artık; zira biliyoruz ki çok kazananlar çok vergi vermek yerine mali müşavirlere üç kuruş verip o vergiyi ödememenin bir yolunu bulurlar) %4’ün oyları ikinci sıradaki %16’nın oylarına denk sayılmış. Sonuç olarak halkın %80’inin oyu, %16’sının oyuna, o %16’nın oyu da %4’e eşit. Ne güzel değil mi? Kabaca, 100 seçmen arasında 20 kişinin oyu, 80 kişinin oyundan iki kat değerli. 100 kişilik bir meclis varsa, meclisin üçte birini 4 kişi, ikinci üçte birini 16 kişi, kalan “üçün biri”ni de 80 kişi belirliyor.

    E bu ne zamana kadar böyle devam ediyor? Ödenen ya da ödendiği iddia edilen vergilerin yalan dolandan ibaret olduğu ve üstüne üstlük az vergi verdiği iddiasıyla oy hakkı kuş kadar kalan toplumun %80’i savaşlarda, seferberliklerde leblebi gibi harcanırken; %4’ünün bırakın ölmek daha da zenginleştiği ortaya çıkana kadar. Kabaca, birileri çıkıp “Başlatma lan verdiğin vergiden, sanki ödüyorsun onu da! Ben canımı vermişim hâlâ bik bik ediyorsun” diyene; daha da özetle devrim olana ya da tepedekiler “Hacı böyle giderse bu adamlar giyotin sehpalarını getirip kuracak, gel biz bu oy hakkı meselesini bir daha düşünelim, nasıl olsa ordu falan bizde, bir şekilde yine idare ederiz, yoksa bu Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht falan başımıza yıkacaklar imparatorluğu” diyerek bu saçma seçim sisteminden vazgeçene kadar.

    Bence asıl garip olan bu tip önerileri dile getirmek değil; bu öneriler dile getirildiğinde sanki dünya dün kurulmuş gibi şaşırmak. Hani yine birisi çıkıp “Abilerim, ablalarım! Ya böyle demokrasi falan çok karışık ve zahmetli işler, gelin aramızdan güçlü-kuvvetli, tam da Erman Toroğlu’nun istediği gibi kodumu oturtacak birini bulalım, onu başımıza geçirelim; sonra da uğraşmayalım, onun çocukları, gelinleri, damatları yönetsin hepimizi; nasıl fena olmaz mı?” dese, teklifteki garipliğin farkına varmamak gibi bir durum.

  • Müsadereden ‘Vakıflama’ya malı-mülkü koruma rehberi

     Nasıl bugün birileri “Ulan kazandığım para için vergi istemesinler” ya da “Ulan günün birinde bu paraları çaldığımız ortaya çıkmasın” diyerek servetlerini İsviçre’de, Man Adası’nda, Cayman’larda falan depoluyorsa, bir zamanlar da “Hacı, bi vakıf kuralım, nasılsa vakıfların malına el konulamıyor” diyerek vakıf kuruluyor. Tabii bu elbette ne bize has ne de geçmişte kalan bir durum…

     Dünyadaki tüm devlet­lerin geçmişinde mü­sadere (elkoyma) var. Zaten bana sorarsanız dev­let kurmak doğal bir müsa­dere süreci; ama nedense ba­na soracağınızı sanmıyorum. Kayıtlı olarak, aklımda yanlış kalmadıysa Roma Hukuku’n­da özel bir yeri olan müsadere yani özel mülkiyete ve serve­te imparator tarafından elko­nulması, çok büyük kuvvetle, muhtemeldir ki Roma’dan ön­ce de hayli sık şekilde görülen bir uygulamaydı. Romalıların özelliği bunu kanun çerçeve­sinde gerçekleştirmeleri, tabiri caizse illa bir kılıf uydurmaya gerek görmeleri. Bir de bir suçun işlenmesinde kulla­nılan aletlere ya da suç aracılı­ğıyla edinilen mallara elkonul­ması da müsadere, ama o ayrı, ben doğrudan “mala çökme” bağlamında ele alıyorum.

    Yanlış hatırlamıyorsam Os­manlıların ilk dönemlerinden beri müsadere var. Hatta ilk başta çerçeve net: Kamu görev­lilerinin -işte ne bileyim sad­razam, vezir, kadı falan- görev­leri süresince edindikleri mal, görevleri sonunda ya da artık tam olarak bilemiyorum belki de ölümleri hâlinde, müsadere ediliyor. Tabii kanun zaman­la eline para geçen herkes için uygulanır oluyor, orası ayrı.

    Tabii varlıklılar her dönem buna karşı çareler arıyor. Na­sıl bugün birileri “Ulan kazandığım para için vergi iste­mesinler” ya da “Ulan günün birinde bu paraları çaldığı­mız ortaya çıkmasın” diyerek servetlerini İsviçre’de, Man Adası’nda, Cayman’larda fa­lan depoluyorsa, o zamanlar da “Hacı, bi vakıf kuralım, nasılsa vakıfların malına el konulamı­yor, keh keh keh” diyerek va­kıf kuruyorlar. Yani tamam; bu vakıf hadisesini seven, vakıf fikrine âşık insanlar var ama şurada 40 kişiyiz, birbirimi­zi biliriz; 10 vakıf kurulduysa dokuzu, serveti çoluğa çocu­ğa bırakabilmek, müsadereden korunabilmek için kurulmuş. Kimi vakıf okulları gibi işte canım. Vakıflar servetin hiç olmazsa bir kısmını ulemaya aktardığı için ulema da “Vakıf­lara elkonulamaz” buyurmuş. Güzel tezgah, helal olsun.

    Bu elbette ne bize has ne de geçmiş­te kalan bir du­rum: Misal hepimizin cebinden her yıl üç-beş mutla­ka alan “AY-Kİ- YA” da bir hayır vakfına ait; ama bugüne dek ne hayır işle­diğini en acar gazeteciler bile keşfedemedi. Neticede vakıf olduğu için milyarlarca dolar vergiden yırtıyor mu? Yırtı­yor. Hayır hasenat diye de yıl­da üç mobilya tasarımcısına burs veriyor ki o kadar bursu bizim mahallenin esnafı da ve­rir; o derece küçük bir meblağ. Zaten burs verdiği tasarımcı­nın tasarımını “Lagerlöf Seh­pa” diye yine bize kaskallayıp o verdiği parayı da kat be kat çıkarıyor.

    Neticede dünyanın her coğrafyasında devletler özel­likle de başları sıkışınca müsa­dereye başvurmuş; yeri geldi­ğinde borç aldıkları bankerle­rin, yeri geldiğinde türlü çeşitli bahaneyle azınlıkların malı­na-mülküne çökmüşler. Hatta “Azınlık bizi kesmez dayı” di­yerek aldığı borçların “kupon ödemeleri”ni gerçekleştirebil­mek için Katolik kilisesinin bütün malına-mülküne konan İspanya ve Fransa gibi örnek­ler de var. Daha yakın dönem­de, 2. Dünya Savaşı öncesi ve sırasında hemen tüm Avru­pa’da Yahudilerin mallarına (ve de emeklerine) elkonul­ması gibi örneklerin yanında resmî olmayan ya da en azın­dan resmiyete dökülmeyen ve bilhassa Adana- Kayseri yöre­sinde ansızın irili-ufaklı zen­ginlerimizin doğmasına ya da Beyoğlu’nda sıkça duyduğu­muz “Ya bizim bir Rum usta vardı, sonra Yunanistan’a gitti, giderken de sağolsun dükka­nı bana bıraktı” hikayelerine yolaçan durumlar da var. Ama eğer aklımda yanlış kalmadıy­sa Tanzimat’tan beri, mevcut anayasamız da dahil olmak üzere bu tip müsadereler ya­sak. Tabii diğer ülkelerde de yasaktır ama şimdi gidip baş­ka anayasaları açıp teker teker okuyup bulmadığım için beni kınamazsınız umarım. Netice­de kimi anayasa profesörleri­miz bile o kadar anayasa oku­muyor; ben yine onlardan bir fazla anayasa okumuşum.

    Müsadereye en şiddetli şekilde karşı çıkanlar ise tahmin edersiniz ki malı-mülkü çok olanlar. Bunlar maaşallah, suç işleyerek kazanılmış servetle­rin müsaderesine bile karşı çı­kar, lafı bile edildiğinde hemen amonyum klorüre oturmuşça­sına “Aa ama böyle yaparsanız yabancı yatırımcı gelmez, zin­har aklınızdan bile geçirme­yin!” diye efelenirler.

    Devleti ekonomik olarak rahatlatmak için değil, bazen düpedüz intikam amacıyla, hiçbir gerekçe göstermeden ya da artık dönemin modası ola­rak “anlayana gerekçesi ortada eki eki” diyerek yapılan müsa­dere uygulamalarına ise artık kabile devletlerinde bile rast­lamıyoruz çok şükür. Zaten an­ladığım kadarıyla bu yabancı sermaye denen meret çiftçinin tarlasına, gazetecinin evine, öğretmenin üç kuruşluk ban­ka hesabına elkonulduğunda hiç hıştınmıyor da, bir tek dev soygun yapanların malları teh­likedeyse ürküyor.

  • İnternetin “dört harflileri”

    İnternetin “dört harflileri”

    1914’ten beri krallık olmayan Nijerya’nın devrik prensinden gelen “1 milyar dolarım var ve yarısını da size vermek istiyorum; çünkü neden vermeyeyim ki” gibi maillerin dolaştığı dönemde trollemeler eğlence amaçlıydı. Bu troller zamanla siyasi odaklar tarafından gündemi etkilemek, rakiplerini kızdırmak, ilgisiz bir şeyle oyalamak ya da oltaya getirip diğer söylediklerini boşa çıkarmak amacıyla kullanılmaya başlandı.

    Trol, uzak tarihte İskandinav mitolojisinin “üç harflisi” gibi bir arkadaş. 1980’ler sonu 1990’lar başında ise renkli saçlarını okşa- yınca niyeyse şans getireceği iddiasıyla ülkemizde satışa sunulan bir oyuncak. Tabii ben önce oyuncak versiyonuyla tanıştım ve fala, büyüye, şansa, kadere, talihe, kısmete inan- mayan iflah olmaz bir pozitivist olarak (o zaman pozitivist olduğumu bilmiyordum elbette, sorsanız düz metalciydim) hiç ilgilenmedim. Zaten pahalı da şeylerdi herhalde; zira o zamanlar sadece pahalı, ama çok pahalı şeyler satan Dünya Gençlik Merkezi gibi dükkanlarda satılıyorlardı. Sonra, muhtemelen şans-mans getirmediği anlaşılınca, Eminönü Yeraltı Çarşısı’na kadar düştüler, orası ayrı… Hayat böyle; şans getirici ürünü bile şans getirmediğinden emin olduk- tan sonra fakire satıyorlar.

    İnternetin "dört harflileri"
    İftira olduğu ispatlansa da “Siyon Liderlerinin Protokolleri” halen basılıyor.

    Trol daha sonra “erken internet” döneminde internet forumlarında ya da mail zincirleriyle falan gerçekdışı bilgileri sanki gerçekmiş gibi yayıp veya Hıncal Uluç’un dijital mümessilliğini üstlenerek her konuda illa ki ortamda bulunanların fikirlerine zıt şeyler söyleyip insanları korkutarak, heyecanlandırarak, kızdırarak galeyana getirip bununla eğlenenlere denmeye başladı.

    Eskiden posta kutularında bulduğumuz, başında okunmaya değmez zırvalar ve sonunda “Bu mektubu yedi kişiye daha göndermezsen lanet üstüne ola, anan öle Cemil, baban öle Cemil, yetim kalasın Cemil. Ha, efendi gibi yedi kişiye gönderirsen Allah tuttuğunu altın edecek, b..unda boncuk çıkacak, bozdurup bozdurup harcayacaksın Cemil” yazan mektupların yerini, “Bill Gates servetini dağıtıyor! Bu mail’i listendeki herkese gönder, sana da üç-beş ateşlesin” mailleri aldı. Bir yere kadar manalı tabii; zira muhtemelen bu mail’ler sağa sola gönderildikçe ilk yazanın elinde dev bir e-mail adresi listesi birikiyordu falan…

    İnternetin "dört harflileri"
    İlk trolleme örneklerinden “Prens olduğunu söyleyerek yardım isteme” dümeni, Selçuk Erdem’in çizgisinden .

    1914’ten beri krallık olmayan Nijerya’nın devrik prensinden gelen “1 milyar dolarım var ve yarısını da size vermek istiyorum; çünkü neden vermeyeyim ki? Devrik prens olmak tam da bunu gerektirir” içerikli mailler döneminde artık doğrudan eğlence amaçlı trollemeler başladı. Mesela askerdeyken bir albaydan “Türkiye’nin aslan armudu üretiminde dünya lideri olduğunu ve bunda bulunan bir maddenin bel fıtığından kansere, veremden dizanteriye, zeka geriliğinden epilepsiye her tür melanete çok iyi gelip şıp diye kestiğini, ama tabii ilaç şirketlerinin bu gerçeği gizlemek için neler neler yaptığını” dinledim. Kaynağı elbette internetti.

    Tabii bu troller zamanla siyasi odaklar tarafından gündemi etkilemek, rakiplerini kızdırmak, ilgisiz bir şeyle oyalamak ya da oltaya getirip diğer söylediklerini boşa çıkarmak amacıyla kullanılmaya başlandı. Bu tabii “Zonguldakspor, logosunu kullandığı için Pink Floyd’a telif davası açmış”, “Jack Nicholson gizlice Beyoğlu’na gelmiş, Bristol Otel’de kalıyormuş”, “George Clooney, Ayhan Işık’ın gayrimeşru oğluymuş” gibi görece zararsız trollemelerden çok daha vahim sonuçlara yolaçar oldu.

    İnternetin "dört harflileri"
    Olta üstatları: Döneminin Elon Musk’ı Henry Ford, 19. Yüzyılda Yahudilere atfedilen Siyon Liderlerinin Protokolleri’ni kendi parasıyla bastırdı ve dağıttı.

    Ama elbette dünya tarihinde bu tip yıkıcı, saldırgan trollüğün internet öncesinde de örnekleri var. Bunların en korkunçlarından biri de, 19. yüzyılda bir takım ırkçıların kaleme alıp Siyon Liderlerinin Protokolleri başlığıyla yayımladığı, tamamen uydurma ve Yahudilere atfedilen bir “dünyayı gizlice ele geçirme planı”. Yanılmıyorsam 1905’te Rusya’da yayımlanmasından çok kısa bir süre sonra tamamen fabrikasyon ürünü bir yalan ve bazı mizah, edebiyat ve felsefe metinlerinin uyarlaması olduğunun ispatlanmasına rağmen yayılmaya devam etti. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, metnin başka eserlerin, başka bağlamda yazılmış metinlerinden tornistanla üretildiğini ortaya koyan da Times gazetesinin İstanbul muhabiri hatta.

    Ancak bunun yalan olduğu ispatlandığı hâlde, dönemin Elon Musk’ı Henry Ford İngilizce çevirisini kendi parasıyla yüzbinlerce basıp dağıttı; Naziler okullarda ders kitabı olarak okuttu ve bu iftirayla daha da büyüyen anti-semitizm milyonlarca insanın hayatına mâloldu. Daha acısı şu ki, bu tamamen iftira olduğu 100 yıl önce ispatlanan metin, bugün ülkemizin pek kıymetli bazı yayınevleri tarafından hâlâ gerçek bir metinmiş gibi basılıyor, dağıtılıyor ve kitap satış sitelerinde “İnanılmaz bir kitap, şimdi aydınlandım” yazan yorumlar eşliğinde satılıyor. Ortadoğu diktatörleri kitaptan alıntı yaparak nefret saçıyor; içlerinde bir nefret büyütmeye ihtiyaç duyan insanlar kitabı okuyarak düşmanlıklarını bilemeye devam ediyor. Yani her trolleme, Orson Welles’in aşırı gerçekçi radyo oyunu “Dünyaların Savaşı” (War of the Worlds) yüzünden insanların Marslı istilası başladı zannetmesi gibi eğlenceli sonuçlara yolaçmıyor.

  • ‘Katilleri ödüllendirelim hatta heykellerini dikelim!’

    ‘Katilleri ödüllendirelim hatta heykellerini dikelim!’

    ABD’nin North Carolina eyaletinin Wilmington kentindeyiz. Yıl 1898. Köle ticareti resmen yasaklanmış ama köleliğe devam. Charles Brantley Aycock diye bir mal değneği var. Bu arkadaş, şehir nüfusunun çoğunluğu Siyah olmasına karşın meclisteki üç-beş Siyah temsilciyi bahane ederek ayaklanıyor; peşine iki-üç bin geri zekâlı takıyor; şehri yakıp yıkıyor, meclisi basıyor, temsilcileri asıyor, yüzlerce insanı öldürtüyor, asıyor, kesiyor. Peki bu alçak darbeciler sonradan nasıl cezalandırılıyor? Şöyle: Hepsi daha yüksek makamlara geliyor; hatta heykelleri dikiliyor.

    Bir arkadaşım anlatmıştı: Ortaokul yıllarında durduğu yerde aklına geldikçe heyecanlanıyor ve “Yahu ne muhteşem, hem Türk hem de Müslümanım; dünyada bundan daha harika bir şey olabilir mi? Ne kadar da şanslıyım” diye düşünüyormuş. Elbette kendisine bunu düşündüren ilkokulun sonunda yeni yeni öğrenmeye başladığı tarih bilgileri.

    Düşünürsek, arkadaşımın bugün gülümseyerek hatırladığı bu ruh hâli, özellikle bazı ülkelerde ilkokuldan, ortaokuldan sonra komik bir anı olmak bir yana dursun, giderek daha da kuvvetleniyor. Bu yüzden kazık kadar adamların, hiçbir rolü olmadan içine doğduğu bu kimliklerle hâlâ ilkokul çocuğu gibi övündüğünü görüyoruz. 

    Örneğin Amerikalılar dünyanın kalanına göre imtiyazlı ve farklı standartlara tâbi olduklarından, utanmak yerine bir ilkokul çocuğu gururuyla kendilerinden bahsediyor. Öğrenci velileri açık açık “Tarih dersini çocuklarımıza Amerikalı oldukları için gurur duyacakları şekilde öğretmeliyiz” diye talepte bulunabiliyor. Dolayısıyla ders kitapları kölelik de dahil olmak üzere her tür utanç verici soykırımı, katliamı, melaneti ya es geçiyor ya da olur a bahsedecek olursa “küçük bir tatsızlık” olarak ele alıyor. Eğer bunu örneğin Almanlar yapsa, ders kitapları Nazi dönemini “Hitler’in de haklı olduğu noktalar var, büyütülecek meseleler değil bunlar” diye geçiştiriyor olurdu.

    Heykeli dikilen katliamcılar 1898 Wilmington katliamı sırasında şehri yakıp yıkan, yüzlerce insanı öldüren darbeciler, daha sonra yüksek mevkilere getirildi, heykelleri dikildi, ödüllendirildi.

    Ders kitaplarının ilkokul sıralarından itibaren okunduğu düşünülürse, insanların “aklında kaldığı kadarıyla tarih” zevkle izlenecek bir epik drama, “easy mode”la oynanacak bir fantastik atari oyunu gibi ortaya çıkıyor. Mississippi’de doğup büyümüş eşek kadar adamın aklında kalan dünya tarihi; Avrupalı beyazların insanlık vazifesi olarak geldikleri bu yeni kıtada “vahşi yerliler”e medeniyet getirdiği; her nasılsa ülkeye gelen Afrikalı köleleri bir çırpıda özgürleştirdikleri; tabii “has Amerikalı”nın jön rolünü oynadığı bir gişe filmi oluyor. İşte bu adam üçüncü sınıf küspe kalitesinde gıdalarla beslendiği, ilk kasırgada yıkılacak ya da hasta olup iki ay işe gidemese kredisini ödeyemediği için elinden alınacak derme çatma evinde, naylon kumaş kaplı kanepesinde otururken “Yahu ne muhteşemdir ki hem Amerikalı hem beyaz hem de Protestanım, Allah’ın sevgili kuluyum desene, hey yavrum hey” diye kendi kendine kabarıyor.

    Ama aklımda kaldığı kadarıyla ABD tarihi köleliğin kaldırılmasının ardından bile utanç verici binlerce sayfadan oluşuyor. Mesela isminin çağrışımından dolayı aklımda kalan Charles Brantley Aycock diye bir mal değneği var. Hani eski bir Soğuk Savaş espirisi vardı: “ABD’de neden darbe olmaz? ABD konsolosluğu olmadığı için!” diye; hah işte onu boşa çıkaran adam bu mal değneği Charles. 20. yüzyıl sonunda yani kölelik kaldırılıktan, Siyahlara seçme seçilme hakkı tanındıktan yaklaşık 70 yıl sonra North Carolina’nın en büyük şehri Wilmington’da hükümeti bir darbeyle devirip yüzlerce insanın ölümüne neden oluyor. 

    Charles Brantley Aycock

    Bu arkadaş, Wilmington nüfusunun çoğunluğu siyah olmasına karşın meclisindeki üç-beş siyah temsilciyi bahane ederek “Bizi siyahlar yönetemez!” diye ayaklanıyor; peşine iki-üç bin geri zekâlı takıyor ve şehri yakıp yıkıyor; meclisi basıyor, temsilcileri asıyor, yüzlerce insanı öldürtüyor, asıyor, kesiyor yerinden ediyor. 

    Peki bu alçak darbeciler sonradan nasıl cezalandırılıyor? Bizim ayı Charles, North Carolina’nın vali oluyor sonra senatoya seçilmek üzereyken eceliyle ölüyor. Darbecilerden bir diğeri önce eyalet senatörü sonra ABD kongre üyesi oluyor; bir diğeri orduda görev yapıp önce Başkan Wilson’un sonra Roosevelt’in kankası oluyor. Ne acı ki ABD’nin ilk kadın senatörü (saçma bir şekilde 1 günlüğüne de olsa) bu darbeci katiller arasından çıkıyor. Darbeciler arasından bir çokları temsilciler meclisine, senatoya, üniversite kürsülerine giriyor; savcılıklara, hakimliklere atanıyor; ABD’yi onlarca yıl daha yöneten ekibin içinde yer alıyor. Hemen hepsinin heykeli dikiliyor; unuttukları varsa 100 yıl sonra bile heykellerini dikmeye devam ediyorlar (Son aylarda göstericiler akıl edip devirmediyse de hâlâ yerli yerinde duruyorlar.) Ha, darbeciler Demokrat Partili ama Amerika’nın andavallısı pek az olduğu için bugün Demokratlara oy veren Siyahlara kimse “Stockholm sendromu” gibi sersemce yakıştırmalar yapmıyor; o da ilginçtir.

    Neticede, ders kitaplarında tarihteki utanç sayfalarını görmezden gelmek sadece insanların geçmişlerini epik bir drama olarak görmelerine değil; aynı zamanda bu utanç sayfalarının müsebbiplerinin cezasız kalmalarına ve birer kahraman olarak yansıtılmalarına neden oluyor.

    Yüzleşilmeyen, hesaplaşılmayan ve cezasız kalan suçlar, aklında kaldığı kadarıyla gurur duyulacak bir ulusal tarihe sahip toplumlarda, bu suçların tekrarlanmasından başka bir şeye yol açmıyor.

  • Gelmişi ve geçmişiyle geleceği göre sektörü

    Gelmişi ve geçmişiyle geleceği göre sektörü

    Falcılık, kâhinlik, astrologluk, bostrobotluk gibi, gelecekten haber verme sektörünün bilinen liderleri var. Bunun yanısıra siyasetten dine farklı alanlarda hizmet veren ama gelecekten haber verme, geleceğe dair umut veya korku salma gibi işlerden elde ettiği faaliyet dışı gelirler kalemi bilançolarında çok daha büyük yer tutan sektörler de var. Peki 12 burçlu, 12 aylı takvimin 13. yıldızı neden iptal edildi?

    Elbette geçmiş kadar geleceği de merak ediyoruz ve elbette bu takıntımız tarih boyunca mevcut olmuş. İşin esası, post-modernizm belasından sonra maaşallah geçmişi de neredeyse en fazla geleceğimiz kadar bilebileceğimiz ileri sürülse de, ben sabah ne yediğimi biliyor akşam ne yiyeceğimi ise ancak tahmin edebiliyorum. Ha elbette geçen yıl bu zamanlar kahvaltıda ne yediğimi yanlış hatırlayabilirim (ki ne yanlış hatırlayacağım, iki tane yumurta yedim, zira her sabah iki yumurta yerim), ama akşam ne yiyeceğimi bilmem mümkün değil. Yani evet, planım varsa, önceden mönüde neler olduğunu öğrenip karar vermeye çalışıyorum ama lokantaya oturup listeye bir daha bakınca fikrim değişiyor. Tabii Sultanahmet Köftecisi gibi “Mönü mü? Ne mönüsü? Köfte var, piyaz var işte, daha ne olacağıdı?” türü yerlere gitmeden önce hepimiz ne yiyeceğimizi biliyoruz, orası ayrı.

    İnsanların gelecek merakı, yarın-öbür gün ne yiyeceklerine değil de başlarına neler geleceğine dair bir merak ve kümülatif olarak düşünecek olursak tarih boyu minik gezegenimizin inişli çıkışlı ekonomisinin en dev ve sarsılmaz sektörü. Falcılık, kâhinlik, astrologluk, bostrobotluk gibi gelecekten haber verme sektörünün bilinen liderleri var. Bunun yanısıra siyasetten dine farklı alanlarda hizmet veren ama gelecekten haber verme, geleceğe dair umut veya korku salma gibi işlerden elde ettiği faaliyet dışı gelirler kalemi bilançolarında çok daha büyük yer tutan sektörler de var.

    Bu sektörlerin en masumu, ciddi ciddi uzayı merak edip, gök küredeki yıldızları, gök cisimlerini inceleyip bunlar arasındaki ilişkileri gözlemleyerek takvim falan çıkartan kadim astronomlar. Astronom diyorum, çünkü bu abilerin işin en başından itibaren astrolojiye inanmadığını, astrolojiyi sadece kendi astronomi çalışmalarına kaynak, fon, finansman bulabilmek için gerçekmiş gibi sattıklarını biliyoruz. Eh, bilimsel çalışma için söylenen beyaz bir yalan diyelim. En azından başka insanların acıları üzerinden kariyer kurup yalan söylememişler.

    Peki neden bu geçmiş zamanın astronomlarının astrolojiye inandığını reddediyorum? Şimdi aklımda kaldığı kadarıyla bu abiler gök cisimlerini gözlüyor, bunların birbirleriyle ilişkilerini not ediyor falan ve bu sırada o zamanlar dünyaya eşit uzaklıkta zannettikleri (çok da üzerine gitmeyin adamcağızların ayol, o zamanlar insanlığın deneme yanılma dönemindeyiz hâlâ; dünya halkları olarak bilgimiz bugün 5 yaşında bir çocuk kadar) bir takım yıldızları da tespit edip bunların bulunduğu kuşağa Zodyak kuşağı diyorlar. Yine o dönemlerde gök cisimlerinin hareketlerine dayalı takvimler icad ediyorlar.

    Ancak daha sonraki yıllarda bu abilerin o dönem kullandıkları sayı sistemine, takvime bakılıyor; bir de bu Zodyak kuşağındaki takım yıldızlara. I-ıh. Sayılar tutmuyor. Kuşakta 13 takım yıldız var, 13 de kafadan asal sayı ki hepiniz bilirsiniz, asal sayılar burnundan kıl aldırmayan sayılardır; kendi varlıklarıyla bölünmez bir bütünlük sergiler, ne mozaiği lan mermerdir. Bizim abiler de ne yapıyor? Bu takım yıldızlardan birine aynen şut. 12 takım yıldız, 12 burç mantıklı. Zira zaten Zodyak kuşağından çok daha önce güneşin hareketlerinden yılı 360 gün hesaplamışlar ve sonra da 12 aya bölmüşler.

    E şimdi bu adamlar gerçekten astrolojiye inansa, “Merkür retrosu” falan diye konuşan zevzekler olsa, koskoca bir sektörün 1/13’ünü komple iptal ederler mi? Bununla kalsa iyi, Zodyak kuşağındaki takım yıldızlar pek de öyle eşit sürelerde gözlemlenmiyor; kimi 10 gün sürüyor kimi 40 gün. Ama bizim kadim astronomlar ne yapıyor? Sosyalist bir eşitlikçilik çerçevesinde her burca eşit sayıda gün dağıtıyor. Ha sonra biz bir yılın 360 değil, 365 gün sürdüğünü saptayınca o dağılım da değişiyor; yani en başta kolpayla başlıyor, zaman geçtikçe iş daha da kolpalaşıyor. Zaten daha da kolpalaşmasının sebebi, o kadim astronomların günümüzde sadece astronom olarak varlık gösterebilmeleri ve astroloji sektörünün komple bu işe gerçekten inananlara kalması.