Yazar: Barış Uygur

  • Gazete ve gazetecilik: Kökeninde ‘yandaşlık’ var, o kadar da kızmamak lazım!

    Çin’de 2.000 yıl önce yayımlanan gazeteler bakınca, deseniz ki “bunlar ne biçim gazete kardeşim; spor sayfası yok, magazin yok, bulmaca yok, at yarışı yok” ona bir şey diyemem. Daha çok resmî gazete kılıklı ama saraydan da haberler veren birer yandaş basın görünümündeler. E zaten 1556’da Venedik’teki yayımlanan Notizie Scritte da gayet hükümetin borazanı. Yani şimdi düşünürsek, gazeteciliğin kökeninde yandaşlık var; o kadar da kızmamak lazım şimdilerde kimseye.

    Dilimizde başta Arapça ile Farsça olmak üzere birçok dilden ödünç al­dığımız nice sözcük var (veyâ­hut: Lisanımızda evvela Arapça ve Farsça, hayli lisandan sirâyet etmiş mebzul kelime mevcut). Bu elbette büyük zenginlik. Hat­ta bunun bir zayıflık olduğunu düşünenlere göre İngilizce diye bir dil bile yok; zira İngilizceden Almanca ve Latince/Fransızca kökenli kelimeleri çıkarınca, bı­rak geriye bir şey kalmasını üste borçlu bile çıkıyorlar.

    Her neyse. Gazete de yi­ne başka dilden, İtalyancadan ödünç aldığımız bir kelime. An­lamı ise aklımda kaldığı kada­rıyla 10 kuruşa tekabül eden bir madeni para. 1556’dan itibaren Venedik’te yayımlanan Notizie Scritte, hediyesi bir “Gazzetta”­ya satılıyormuş; sonra zaman­la fiyatı gazete kavramının adı olmuş, herkes bu yeni mecra­ya “Gazzetta” demeye başlamış. Esasen 10 kuruş demek (Ku­ruş da Almancadan bu arada; Euro’ya geçmeden önce Avus­turyalılar hâlâ kullanıyordu Şi­lin’in yüzde biri olarak. Kuruşu Nemçe’den, lirayı İtalyandan al­mışız yani. Kültürel incelemeler çalışıyor olsam, bunun üzerine en az 20 sayfa çok anlamlı gibi görünen çıkarımlarla dolu ma­kale yazardım, neyse ki değilim). Tabii enteresan tarafı, Notizie Scritte elle yazılıp çoğaltılıyor. Halbuki Gutenberg matbaayı kuralı 100 yıl olmuş, Venedik’te de onlarca matbaa var ama ne­den bilmem abiler elle çoğaltma­yı tercih ediyor. Matbaayı aynı zamanda gazete de basmak için kullanmak yine Almanlara kıs­met oluyor.

    Tabii burada yine bir Avru­pamerkezcilik yok değil. Zira mesela Çin’de galiba Han Ha­nedanlığı döneminde gazete ya­yımlandığına dair bilgiler var. E hanedan da milattan önce 2. yüzyıldan milattan sonra 3. yüz­yıla kadar sürmüş; diyelim ki ga­zete icat oldu hanedan dağıldı, yine nereden baksanız 3. yüzyıl diyebiliriz gazetenin icadına. Ha o tevatür derseniz, aklımda kal­dığı kadarıyla Tang Hanedanlığı döneminde 7. yüzyıldan kalma gazete kupürleri bile var. Ha der­seniz ki “Bunlar ne biçim gazete kardeşim; spor sayfası yok, ma­gazin yok, bulmaca yok, at yarışı yok” ona bir şey diyemem. Daha çok resmî gazete kılıklı ama sa­raydan da haberler veren birer yandaş basın görünümündeler. E zaten Venedik’teki Notizie Sc­ritte da gayet hükümetin bora­zanı. Yani şimdi düşünürsek, ga­zeteciliğin kökeninde yandaşlık var; o kadar da kızmamak lazım şimdilerde kimseye.

    İlk özgür ve bağımsız gaze­tecilikse, gazetelerin ucuzlaya­rak halkın da müşteri olmasıy­la doğuyor. Baskı teknolojisinin gelişmesiyle gazeteler gerçekten çok ucuza satılabilir hâle gelince, gazeteci milletinin de herhalde en azından bir kısmı saray ko­damanlarının goy­goyunu yapmaktan kurtulup halk için gazetecilik yapmaya başlıyor ve 19. yüz­yılla beraber aslında bugün bildiğimiz (?) an­lamda gazeteciliğin de te­melleri atılıyor.

    Tabii halk okuyor diye tüm gazeteler birdenbire halkın çı­karlarını ön plana alan, halk için çalışan mekanizmalara dönüş­müyor. Bilakis, ilk başta ortaya “sarı basın” çıkıyor, sansasyon gazeteciliği falan zirve yapıyor. Yani bir de 19. yüzyıl; neticede “Wisconsin’de dört ayaklı ço­cuk doğdu, kıyamet kopacak!”, “Michigan Gölü’nde 10 trilyon Dolarlık gaz bulundu!” ya da “New York-Los Angeles arasını 1 günde geçecek atlar yakında piyasada!” diye haber yapsanız kim ne diyebilir? E onlar da bol bol yapıyorlar. Halbuki telefon falan yaygınlaştıktan sonra, atı­yorum 20. yüzyılın sonunda fa­lan, yapabilir misiniz böyle saç­ma bir haber? Evet, şaşırtmalı soru; elbette yapabilirsiniz. Az biraz yakın tarihimize girer; Tan gazetesi tam da Kurban Bay­ramı’ndan önceki sayısında ilk sayfadan vermişti “Sakallı Bebek Panik Yarattı!” (1987) haberini. Tabii böyle bir durumda gazete­ciden haber kaynağını açıklama­sını özellikle istemiyoruz, zira bu sefer de genel ahlaka mugayır bir durum ortaya çıkar.

    Tabii gazeteler halka inince bir anda gerçek güçleri de ortaya çıkıyor, kamuoyunu yönlendir­mek için en etkili araç oluve­riyor. Ancak ne kadar partizan olurlarsa olsunlar, eğer hayat­ta kalmak istiyorlarsa sırf goy­goydan ibaret parti bültenleri değil, okunmaya değer yorum, haber ve eğlence de sunmaları gerekiyor. Alanlarda uzmanlaş­malar başlıyor; magazin, spor, kültür-sanat servisleri falan açı­lıyor. Allah için yelpazenin hem sağında hem solunda hem ba­ğımsız hem de saygın ve yazdık­ları hayli ciddiye alınan yayın or­ganları ortaya çıkıyor.

    Bugünlerde “internet gazete­leri öldürdü” lafını sıkça duysak da bu gazeteler esasen güçlerin­den pek bir şey kaybetmeden varlıklarını sürdürüyor. Hatta bilakis internet sayesinde çok daha önemli işlere bile imza atı­yorlar. Hem gazetelerin gazete olarak çıktığı yerlerde tirajları da öyle fazla düşmüş değil. Ja­ponya’da Komünist Parti’nin ga­zetesi bile her gün 1 milyondan fazla, ülkenin en büyük gazetesi Yomiuri Shimbun ise 8 milyon falan satıyor. Hadi o Japonlara has desek; Almanya’da her gün 25 milyona yakın gazete satılı­yor, ABD’de hâlâ 1.500’e yakın günlük gazete yayımlanıyor. Ha­ni pek de öyle ölmüş gibi görün­müyor.

    Aslında dolayısıyla gazetele­rin internet sonrasında daha da nitelikli olmasını beklememiz gerekir sanki ama, bazı ülkelerde köklere dönüş çok sevildiğinden olsa gerek, siyasi otorite ne is­terse onu yazan pembe gazeteler çoğunlukta. Ancak öyle ülkeler­deki tüm gazeteleri üst üste koy­sak Japon Komünist Partisi’nin yayın organı kadar satmıyor/ okunmuyorlar o ayrı.

  • Kuruluşundan yokoluşuna İskenderiye Kütüphanesi’nin yanık kokan hazin hikayesi

    Milattan önce 3. yüzyılda Atina’daki gezgin filozoflar ekolünden bir kardeşimiz olan Demetrius, belediye başkanlığı görevinden sonra gittiği Mısır’da, dünyanın en efsanevi kütüphanesi olarak bilinen İskenderiye Kütüphanesi’ni kuruyor. 250-300 yıl sonra bizim (nereden bizim olduysa artık) Jül Sezar, Kleopatra’yla ittifak kurduğunda İskenderiye’de buluşuyorlar. Kleopatra’nın kardeşinin Jül Sezar’la savaşı sırasında yanıyor güzelim kütüphane. Olaylar gelişiyor…

    Günlük hayatımızda, bir insan yeterince zengin­se ve abuk subuk şeyler biriktiriyorsa biz ona “egzantrik bir koleksiyoner” diyoruz. Ancak bire bir aynı insan fakir olduğun­da, onu istifçilikle itham etmekle kalmıyor, bir de bunu psikiyatrik bir rahatsızlık olarak kabul edip evini zorla boşaltıp kendisini de hastaneye kaldırıyoruz. Çok kişi darılacak ama koleksiyonerlik­le ilgili genel fikrim bu. Ha, ama koleksiyonerliğin hakkını teslim etmeden de geçemem. Zira ko­leksiyonculuğun tarihi, bir nevi dünya tarihinin kendisi. Ben­ce ilk ünlü koleksiyonerlerimiz, Antik Mısır’ın son hanedanı olan Ptolemaios’lar.

    Yanlış hatırlamıyorsam mi­lattan önce 3. yüzyılda Atina’da­ki gezgin filozoflar ekolünden bir kardeşimiz olan Demetrius, siyasete de bulaşıyor. Siyase­te bulaşan hemen tüm filozof­lar, sanatçılar ve işadamları gibi, Demetrius’un da başı bir şekil­de belaya giriyor tabii. Ancak kendisi de nereden baksanız 10 yıl boyunca “Atina Büyükşehir Belediye Başkanlığı” görevini üstleniyor; ama sonra tası ta­rağı toplayıp Atina’dan kaçmak zorunda kalıyor. Artık “Giderse gitsin, biz bize yeteriz” deniyor mu o kadarını bilmiyorum, araş­tırmalarımda öyle bir yere denk gelmedim ama arkasından epey atıp tutuyorlar. Valla ben Sisamlı Duris ve Polybius’un yalancısı­yım ki zaten Antik Yunan hak­kında iki satır karalamak isteyip de özellikle Polybius’un yalancısı olmamak mümkün değildir.

    İskenderiye Kütüphanesi’nin arkeolojik kanıtlara dayanan bir çizimi.

    Demetrius için söylenenle­re bakılırsa Atina’yı deli gibi sö­mürüyormuş, paraları har vurup harman savuruyormuş, tama­men “gender fluid” bir şekilde kızlı-erkekli ziyafetlerle gününü gün ediyor ve sıkı durun, saçı­nı da sarıya boyuyormuş! Şim­di açıkçası o son itham bana da adamın arkasından konuşulur­ken “Ulan herkes bir şey söylü­yor, ben de eksik kalmayayım bari” diyerek kafayı uzatan bir adamın iddiası gibi duruyor. Bo­yuyorsa da boyuyor kardeşim.Tarık Mengüç de sarıya boyuyor; adamı İstanbul’dan mı sürece­ğiz şimdi? Samimi söylüyorum, Tarık Mengüç kardeşime do­kunmaya kalkan karşısında beni bulur.

    Her neyse, bu bizim Demet­rius, hâliyle en sonunda canını kurtarmak için kaça kaça İsken­deriye’ye kadar kaçmak zorunda kalmış. İskenderiye’de de o za­manlar galiba İskender’in komu­tanlarından birinin oğlu olan So­ter var. “Ooo beyin göçü, alırım bir dal” diyen Soter, Atina’dan canını zor kurtararak kaçan De­metrius’u himayesine alıyor. De­metrius da -artık İskenderiye’de de saçını boyuyor mu bilmiyo­rum ama- Atina’da sürdürdüğü iddia edilen çılgın eğlenceli ya­şam tarzını tamamen bırakıyor. Kendisini yazıp çizmeye adıyor, bir yandan da Soter’e danışman­lık yapıyor, yasa değişikliklerini falan hazırlıyor. Ancak hepsin­den önemlisi şu ya da bu şekilde Soter’i, dünyanın en efsanevi kü­tüphanesi olarak bilinen İsken­deriye Kütüphanesi’ni kurmaya ikna ediyor.

    Valla bunlar bana hiç de öyle Atina’da hayatını “vur patlasın çal oynasın” geçirmiş bir adamın hareketleri gibi gelmiyor doğ­rusu. Yani ne bileyim, can çıkar huy çıkmaz; Atina’da 10 yıl Meh­met Ali Erbil’i kıskandıracak bir hayat sürdürdükten sonra İs­kenderiye’ye kaçıp orada durup dururken Fuad Köprülü olmaz insan sanki. Sen git 10 yıl boyun­ca Televole’lerin yanında “Adile Naşit’le Uykudan Önce” gibi ka­lacağı bir hayat sür, sonra git 14 yıl TRT 2 kafasında bir hayat ya­şa; benim çok aklıma yatmıyor.

    Neyse ne; Atina’dan kuyru­ğuna teneke bağlanıp kovalanan Demetrius, gidip İskenderiye’de İskenderiye Kütüphanesi’nin te­mellerini atmış. Sonraki yüzyıl­larda kütüphane hızla büyüyerek dünyanın en büyük kütüphane­si hâline gelmiş. Kimi kaynakla­ra göre 40, kimilerine göre 400 bin esere evsahipliği yapmış. E orada bir yerde böyle bir kütüp­hane olduğunu duyan ne kadar araştırmacı, düşünür varsa ko­şa koşa İskenderiye’ye gelmeye başlamış tabii. Hani bugünün te­rimleriyle düşünecek olursanız; handiyse dünyada tek bir yerde yüksek hızlı internet bağlantı­sı var, onun dışında herkes 9600 modemle BBS’te gezebiliyor. Beyin göçü değil, kavimler göçü olur valla.

    Ha tabii İskenderiye de il­ginç bir şehir; söylenenler doğ­ruysa insanın peşinden geli­yor; Akdeniz’in incilerinden ve herkesin gözü üzerinde. Her­hâlde o yüzden bizim (nereden bizim olduysa artık) Jül Sezar, Kleopatra’yla ittifak kurduğun­da İskenderiye’de buluşuyorlar. Kleopatra’nın kardeşi de taht mücadelesi verdiği için Sezar ve Kleopatra’yı İskenderiye’de kıstırıyor. Jül Sezar da kendile­rine saldıran orduyu püskürt­mek için saldırırken bir yangına sebep oluyor ve yanıyor güzelim kütüphane. Tabii aslında komp­le kül olup yokolmuyor ama ba­yağı bir eser, kimilerinin iddia­larına göre depolarda bekleyen elyazmaları falan yanıyor. An­cak belli ki kütüphaneye ciddi bir hasar verilmiş. Zaten daha sonra Kleopatra’yla gerçekten bir aşk yaşayan Markus Anton­yus (bkz. NTV tarih dergisi 9. sayı: “İskenderiye’deki İhanet Şebekesi”), ona bir jest olarak ve mekanı tekrar eski görkemli günlerine döndürmek amacıy­la Bergama Kütüphanesi’nde­ki 10 binlerce eseri İskenderiye Kütüphanesi’ne bağışlıyor. An­layacağınız, Bergama’daki eser­lerin başka şehirlere götürülme­si milattan öncesinden kalma bir gelenek! Asıl gezgin filozof, bu açıdan Bergama şehrinin ta kendisi; Berlin’den İskenderi­ye’ye geziyor koca şehir.

    Sonraki yıllarda kütüphane, futbol spikeri deyimiyle “eski gücünden uzak” olsa da varlı­ğını sürdürüyor. Ancak artık Akdeniz havzasındaki birçok şehirde daha iyi kütüphaneler olduğu için bu beyin göçü de tersine dönüyor. İskenderiye’de sadece eski kitapları tekrar kop­yalayan; sadece imla hatalarını falan düzelten; devlerin omuz­larında yükselmek yerine dev­lerin omzuna tüneyen monoton bir akademik anlayış yerleşiyor. Şehir “Üçüncü Yüzyıl Krizi”nde Palmira İmparatorluğu ve Ro­ma İmparatorluğu arasındaki savaşta da tamamen yokoluyor. Bu ay kutlayacağımız Dünya Koleksiyonerler Günü* vesi­lesiyle bu eşsiz kütüphaneyi an­mak istedim.

    * Hiç bakmayın, Dünya Koleksiyonerler Günü diye bir şey yok.

  • Tarihin en büyük katili kim? Hür teşebbüsçü Thomas Midglay

    Amerikalı makine-kimya mühendisi Thomas Midglay Jr., yakın zamana (2004) kadar kullandığımız “süper benzin”in mucidi. Bu “kurşunlu” benzinin dünya çapında 100 milyonun üzerinde insanı öldürdüğü tahmin ediliyor. Zeka geriliğine ve antisosyal davranış bozukluklarına bağlı şiddet suçlarına yolaçması ve bunların sonucunda hayatını kaybedenler de ayrı. Ne kadar şahane, ne kadar hür müteşebbis, ne kadar serbest piyasacı, ne kadar da başarı timsali bir kardeşimiz değil mi?

    Tarih, bir bakıma Lawren­ce Block’un eşsiz roma­nından (A Long Line of Dead Men-1994 / Bir Dizi Ölü Adam) ilhamla, gerçekten de bir dizi ölü adamın hikayesi. İnsan ömrü kısıtlı olduğu için bu do­ğal. Tabii ölenler güneşe gömül­düler ama, konu başlıklarımız­da dikkat ederseniz ölenlerden çok bu ölümlerin altında imzası olanların isimleri var.

    Kaldı ki, en dandik siya­si tartışmalarımız bile dönüyor dolaşıyor Fenerbahçe-Galatasa­ray rekabeti tadında “Hitler şu kadar milyon insanın ölümü­ne neden oldu”, “Stalin şu kadar insanı açlıktan öldürdü”, “Pol Pot neler etti neler”, “Mussoli­ni az mı ya?” gibi argümanlara ve muhabbet bu sığlıkta ilerle­yince sayılara dökülüyor; “O, 45 milyon kişiyi öldürdü” “Şu, 30 milyonun hayatını sona erdir­di”, “Asıl o 50 milyon insanı yok etti” gibi karşılaştırmalar hava­larda uçuşuyor. Doğrusu ben bu karşılaştırmalardan ziyadesiyle sıkılıyorum ama düşünmeden de edemiyorum.

    Zira eğer aklımda yanlış kalmadıysa, dünya üzerinde en fazla insanı kurşun yüzünden kaybettik. Kurşun derken, “Sa­na sevdanın yolları, bana kur­şunlar”daki kurşundan değil de, bulmacalarda simgesi “pb” olarak sorulan, nazara karşı döktürülen, 82 atom numaralı karbon grubu elementten bah­sediyorum. Gerçi Kayahan’ın bahsettiği mermi anlamındaki kurşunun hammaddesi de kur­şun o ayrı; ama kurşun, mermi formunda öldürdüğünden çok daha fazlasını diğer yollarla öl­dürdü.

    Kurşun zehirli bir element ama bu bizi yine de kurşun kul­lanmaktan daha iyi bir çaremiz olmadığı durumlarda kurşun kulllanmaktan alıkoymuyor! Ba­b-ı Âli’deki abilerimiz eskiden matbaalarda, tüm çalışanların yoğurt istihkakı olduğunu anla­tırdı mesela. Mürettipler falan bütün gün kurşun harflerle dizgi yaptıkları için kurşun zehirlen­mesi riskine maruz kalırdı.

    Evet, totaliter rejimlerin ka­tillerini hepimiz biliyoruz ama bir tek insan evladı var ki, dün­yadaki en fazla zamansız ölüm­den tek başına sorumlu. Hikaye­miz aklımda yanlış kalmadıysa 1920’lerde başlıyor. Otomotiv endüstrisi, fellik fellik daha ucu­za mâlolacak ve içten yanmalı motorların gürültüsünü azal­tacak bir çözüm arıyor. Çözüm Thomas Midgley Jr. isminde bir beyzadeden geliyor. Cornell mezunu, zaten mucit bir ailenin çocuğu Thomas, gece gündüz, daha ucuz, daha etkili ve motor­da daha az gürültüye yolaçacak bir yakıt için formüller arıyor.

    Uğursuz bir gece, Thomas aradığını buluyor ve dünyanın en zengin insanlarından biri olacağını anlıyor. İcadının adı­nı “Ethyl” koyuyor ve otomo­tiv devleriyle beraber bir kon­sorsiyum kuruyor. Bu yeni icat bütün dünyayı sarıyor. Ancak bir sorun var. Adı Ethyl olsa da, ürünün etken maddesi kurşun. Fabrikada çalışanlar ölmeye başlıyor; ürünün içinde kurşun olduğu ortaya çıkınca bilimin­sanları ayağa kalkıp “Ulan olur mu” diyorlar. Ama aklımda kal­dığı kadarıyla, yıllar sonra bizim Cahit Aral’ın kendisine örnek alacağı Thomas, “Bunun zararı yok, bakın ben de soluyorum” diye bir basın toplantısında 10 dakika boyunca Ethyl soluyor. Herifçioğlu sonra kurşun zehir­lenmesi tedavisi görmüş ama onu da gizliyorlar tabii. Bilimin­sanları uyarsa da otomotiv en­düstrisi zararı inkar ediyor. Hat­ta Standart Oil’in CEO’su “En­düstrimiz için çok büyük önem taşıyan bu üründen, sadece birkaç kişinin zararlı olabilece­ği iddiası yüzünden vazgeçecek değiliz” diyor.

    Thomas’ın bulduğu, bilimin­sanlarının karşı çıktığı, endüst­rinin savunduğu şey, yakın za­mana kadar “süper benzin” diye kullandığımız, kurşunlu benzin. Kurşunlu benzin, ilk olarak tee 1986’da Japonya’da yasaklanı­yor, ama bu uzun bir süreç. Biz 2004’te tamamen kaldırdık; en son geçen yıl Cezayir süper ben­zini yasaklayan son ülke oldu. Daha sonra geliştirilen kurşun­suz benzinden 30 kat daha fazla kurşun içeren süper benzinin dünya çapında 100 milyondan fazla insanı öldürdüğü tahmin ediliyor. Üstelik bu 100 milyo­nun üzerindeki insan, kurşu­nun, daha doğrusu bizim yara­tık Thomas’ın kâr hırsının tek kurbanları değil. Zira kurşu­nun iki etkisi daha var. Birinci­si ciddi şekilde zeka geriliğine yol açıyor; ikincisi antisosyal davranış bozukluklarını ve buna bağlı şiddet suçlarının oranını artırıyor. Dolayısıyla ben bu 100 milyonu hiç çekinmeden ikiyle çarpardım.

    Ha, doğada kendiliğinden mevcut olan kurşun miktarı, in­san faktörü yüzünden dönem dönem artıyor. Roma İmpata­torluğu’nun yükseliş devrinde, sanayi devriminde falan kurşun miktarının arttığı gözlemlene­biliyor. Bu arada bu gözlemler kutuplardaki buzullar üzerin­de yapılan araştırmalarla ortaya konuyor. Buzulların derinlikle­rinin yaşını tespit etmek kolay; sondajla, atıyorum 15. yüzyıl­daki bir buzulun üzerindeki ya­bancı madde miktarıyla 6. yüz­yıldaki bir buzulunkini karşı­laştırılabiliyor. Roma tarihinde uzun süren ekonomik durgun­lukları bile bu yolla ortaya koy­mak mümkün. Bu ölçümlerde en dehşet verici şeyse şu: Kur­şunlu benzin kullanmaya başla­dığımızdan itibaren insanoğlu­nun maruz kaldığı kurşun oranı arşa çıkıyor.

    Peki bizim yaratık Tho­mas’ın tek suçu bu mu? Keşke. Bu herife daha sonra bir de buz­dolaplarının etkili çalışması için bir görev veriyorlar. Bizimki de durur mu? Yapıştırıyor icadı: Freon. Onun hediyesi de bildi­ğiniz ozon tabakasındaki delik. Ne kadar şahane, ne kadar hür müteşebbis, ne kadar serbest piyasacı, ne kadar da başarı tim­sali bir şahıs değil mi? Bir de şu istemezükçü kafa, yok efendim regülasyon, yok efendim dene­tim, yok efendim dış maliyetler diye hür teşebbüsün önüne taş koymaya çalışmıyor mu? Bunlar hep bir anda milyonlarca insanı ölüme gönderen totaliter rejim­lerin başının altından çıkıyor. Halbuki bakın hür teşebbüse; öyle birden değil, azar azar on katı fazla insan öldürüyor, üs­tüne bir de dünyayı yok ediyor. Yürü be hür teşebbüs.  

  • Gün gelir zorbalar kalmaz gider Yepyeni bir hayat gelir her yerde

    ABD’de dine ya da ırka dayalı ayrımcılık, resmî olarak kınansa da bir seviyede sürmeli ki hiçbir zaman özür dilenmeyen, hatta bırakın özürü, ortamlarda müsebbibi olmakla övünülen başka bir temel ayrım yani sınıfsal ayrımcılık gözden kaçmaya, yoksayılmaya devam etsin. Tarihlerimiz 1886’yı gösterirken Chicago’da 80 bin işçi, pek kıymetli bir kardeşimiz olan Albert Parsons öncülüğünde sokağa iniyor. İşte tarihin ilk 1 Mayıs korteji bu. Sonrasında ise bombalar, cinayetler ve idamlar gelecek…

    Binlerce yıllık insan­lık tarihini düşünecek olursak, yeni kurulmuş, gıcır gıcır bir ülke olan Ameri­ka Birleşik Devletleri’nde dün­ya tarihi denildiğinde akla ilk gelen şey Roma Cumhuriyeti ve İmparatorluğu’nun tarihi. Zaten aklımda kaldığı kada­rıyla onlardan önce İtalyanlar dahil hiç kimse koskoca dün­ya tarihini Roma Tarihi olarak değerlendirmeyi düşünmemiş.

    Amerikalılar kendi kuru­luşlarından öncesini bu şekil­de hallettikten sonra da ken­di tarihlerini -işte filmlerden dizilerden de biliyoruz- ken­di belirledikleri temel dönüm noktaları üzerinden inşa et­mişler. Nedir efendim, bağım­sızlık savaşları, İçsavaş, Ala­mo vs. Tabii her ülke gibi ta­rihlerinin görmezden gelmeyi tercih ettikleri, yokmuş gibi davrandıkları, fazla üzerinde durmadıkları dönüm noktala­rı da var.

    Çoğu ülkenin aksine Amerika’nın görmezden gelme tercihleri, ülkenin “kurucu babaları”nın ve onları takip edenlerin etnik ve dinî ayrım­cılıkları değil. Bilakis Birle­şik Devletler az da olsa, geç de olsa; gemilerle getirip köle olarak çalıştırdığı Afrika kö­kenlilerden; demiryolların­da neredeyse kürek mahkumu olarak çalıştırdığı Çinlilerden; kömür madenlerinde ölümüne çalıştırdığı kıtlıktan kaçarak gelmiş İrlandalı Katolikler­den; 2. Dünya Savaşı’nda top­lama kamplarına kapattıkları Japonlardan resmî olarak özür dilemeye çekinmiyor. Tabii bunlar benim aklıma gelenler; gördüğünüz gibi arkadaşların özür dilemediği millet kalma­mış.

    Bu elbette günümüz Ame­rika’sında ırkçılık ve ayrımcı­lığın hâlâ varolduğu gerçeği­ni değiştirmiyor ama mesele de zaten biraz bununla ilgili: Dine ya da ırka dayalı ayrım­cılık resmî olarak kınansa da bir seviyede sürmeli ki Birle­şik Devletler’in hiçbir zaman özür dilemediği, bırakın özür dilemeyi ortamlarda müseb­bibi olmakla göğsünü gere ge­re övündüğü başka bir temel ayrım yani sınıfsal ayrımcılık gözden kaçmaya, yoksayılma­ya devam etsin. Hatta o kadar etsin ki, endüstriyel işçi sını­fının handiyse doğduğu top­raklar diyebileceğimiz ülkede “Amerikan işçi sınıfı” dendi­ğinde sanki bir oksimorondan bahsediyormuşuz gibi kaşlar kalksın.

    Pek öyle filmlere konu ol­mayan bir hadise, bugün dün­yanın çoğu ülkesinde kazanıl­mış 8 saatlik çalışma hareketi mesela, esasen 18. yüzyıl so­nunda Philadelphia’daki işçi­lerin daha kısa süre çalışmak için ayaklanmasıyla başlıyor. Üstelik kardeşlerimizin tale­bi henüz 8 bile değil, 10 saat. Düşünün artık günde kaç saat çalıştırdıklarını! Tabii en bü­yük kısmı kamu kaynaklarıyla, yani bizim paramızla kotarı­lan teknolojik gelişim, üretimi hayvan gibi artırdığı hâlde biz niye hâlâ günde 8, haftada 40 saat çalışıyoruz o da bambaş­ka bir konu.

    Tarihlerimiz 1886’yı gös­terirken Chicago’da işçiler da­ha önce verdikleri ültimato­mu uyguluyor ve 1 Mayıs 1886 itibarıyla genel greve gidiyor­lar. 80 bin işçi, pek kıymet­li bir kardeşimiz olan Albert Parsons öncülüğünde, günü­müzde şehrin en ünlü alışveriş caddesi olan Michigan Bulva­rı’nda yürüyor. İşte tarihin ilk 1 Mayıs korteji bu.

    1 Mayıs’ta başlayan grev dalgası sürüyor ama işçilere bu en temel insani hakkı ver­memekte direten bazı fabrika­törler, parayla tuttukları Pin­kerton ajanlarını (#tarih’in 16. sayısında bu tarihin ilk detek­tiflik acentasının ne denli şe­refsiz olduğunu anlatmıştım) işçilerinin üzerine salıyor ve 3 Mayıs’ta çıkan çatışmalar­dan birinde dört işçi kardeşi­miz kayıtlara göre polis, gör­gü şahitlerine göre Pinkerton ajanları tarafından vurularak hayatını kaybediyor. Bu katli­amı protesto etmek için ertesi akşam yağmur altında birara­ya gelen ve çoğunluğu Alman kökenli anarşistlerden oluşan bir grubun düzenlediği göste­ride, polislerin ortasında ansı­zın bir bomba patlıyor ve po­lis de ateş açıyor. Sonrası kan, vahşet…

    Henüz “politik doğrucu­luk”la tanışmamış ülkenin önde gelen gazeteleri işçileri suçlu ilan ederek “Tıpkı gay­ri-medeni Kızılderililer gibi bunları da öldürmeliyiz” gibi cümlelerle süslü yazılar ya­yımlıyor. Polis derhal birkaç gün önce 80 bin işçiyle yürü­yen Albert Parsons ve 8 kişiyi “kendi düzenledikleri göste­ride polise bomba atmakla” suçlayarak tutukluyor. 1.5 yıl süren yargılamanın ardından Parsons’la beraber işçi lider­lerinden üçü de son sözlerini söylemelerine izin vermeden asılıyor. Düşünürseniz, o gün orada darağacında öldürdükle­ri sadece işçi sınıfının kıymet­li insanları değil, aynı zaman­da 8 saat hareketi.

    İşte hem o ültimatomun hem de sonrasında bugün Chi­cago şehrinin tam da merke­zinde yer aldığı hâlde hemen hiçbir turist rehberinde bu­lamayacağınız Samanpazarı Meydanı’nda yaşanan katli­amda ölenlerin ve sonrasında asılan işçi liderlerinin anısına, Amerikan işçi sınıfı hareketi 1 Mayıs’ı işçi bayramı olarak kutlamaya başlıyor. Üstelik 2. Enternasyonal’de bunu ulusla­rarası bir bayram olarak öne­riyorlar ve bu kabul ediliyor.

    Peki Amerika bu durum­da ne yapıyor? Sırf İşçi bay­ramı, sosyalistler ve anarşist­lerle beraber anılmasın diye, Paris’te düzenlenen Sosyalist Enternasyonal toplantısından birkaç yıl sonra bayramın “her yıl Eylül ayının ilk pazartesisi” kutlanacak şekilde kabul edil­mesini sağlıyor.

    Bu vesile ile ister bilgisa­yar, ister makine başında; ma­dende, fabrikada, plazada ya da ev içinde çalışan tüm işçi kardeşlerimin bayramlarını cân-ı gönülden kutlarım.

  • Vaay, sen de mi Brütüs! ve Shakespeare’in uydurmaları

    İşareti alanlardan Servilius Casca, en tezcanlıları olarak Sezar’a hançerle bir kesik atıyor; ama bu basit bir sıyrıktan öteye gidemiyor. Öyle ki Sezar’ın dönüp “Ne yapıyorsun ulan?” falan dediği aktarılıyor. Casca da o sırada “Ulan koca diktatöre hançeri vurduk, bir de başkası olaya dahil olmazsa kabak gibi ortadayız, inkar da edemeyiz, şafak karanlık, küllüm yanarız” diye düşünerek “Oğlum yardım etsenize alooo?” diye senatoya bağırıyor. E, bunun üzerine diğer komplocular da Sezar’ın üzerine atılıp bıçaklamaya başlıyor. Ancak o noktadan sonra Sezar’ın ağzından çıkan “Vay sen de mi Brutus!” vesaire gibi cümleler, benim bildiğim Shakespeare’in falan uydurması.

    Bilirsiniz “Mart ayı dert ayı” der eskiler ve ek ola­rak tüm vergi mükellef­leri. Gerçi vergi ayını Şubat’a çektilerdi geçen sene galiba ama konumuz o değil; paramız da ol­madığına göre neyin vergisini nereden vereceğiz zaten. Entere­sandır, dünya tarihi için de Mart ayı dert ayıdır. Tabii bu biraz saçma oldu; dert aradığınız tak­dirde, binlerce yıllık tarih içeri­sinde içinde tasa, elem ve keder olmayan ay bulmak mümkün değil. Ancak Mart ayı, en çok Ro­ma Cumhuriyeti’ndeki meşhur “Mart ortası” hadisesiyle, yani Jül Sezar’ın 23 yerinden bıçakla­narak katledilmesiyle bilinir.

    Genel kültür -ilginç bir şey- neredeyse okuma yazma öğren­diğimiz yaşlardan beri, Sezar’ın ihanete uğradığını, Sezar’ı “kar­deşi gibi bildiği” Brütüs’ün bı­çakladığını, bıçaklanan Sezar’ın “Sen de mi Brütüs!” dediğini kafamıza kakar. Sonra aramız­dan kimileri gider aklından zoru varmışçasına tarih okur ve son­dan başa, bu bildiklerimizin pek de öyle olmadığını öğrenir.

    Şimdi eğer aklımda yanlış kalmadıysa Sezar’ın yaklaşık 60 kişi tarafından 23 kere bıçak­lanması esnasında kimseyle öy­le uzun uzadıya diyaloga girdiği falan yok. Bu arada bu 60 kişi­nin katıldığı suikastte saldırgan başına ortalama 1/3 bıçak dar­besi gerçekleşmesi, saldırgan­ların isabet yüzdesinin Galata­saray’ın gol yollarındaki isabet yüzdesiyle benzerlik gösterdi­ğini düşündürebilir. Ancak tabii gerçekte 60 kişi aynı anda bir hedefe bıçakla saldırdığında ço­ğu yanlışlıkla birbirini bıçakla­yacaktır ki bunu hem Plutark’ın yazdıklarından hem de tecrü­belerimizden, yani lisedeyken bir anda üzerimize çullanan D sınıfından 10 kişinin yumruk ve tekmelerinin çoğunun birbirine gitmesinden biliyoruz (Bu ara­da futbol analojisi için kusura bakmayın. Galatasaray öyle mi bilmiyorum; sadece puan tab­losunda en aşağıdaki büyük ta­kımı yazdım. Yoksa kaptan kim diye sorsanız, Cüneyt Tanman derim, o derece).

    Diğer yandan -tarih bilme­niz falan da çok gerekmiyor- uy­gulama açısından bir kere bıçak darbelerini kişi başına bir darbe şeklinde karneyle dağıtmadıkla­rına göre 23 darbeden bir kısmı mükerrer darbeler. Yani Sezar’ı hiç bıçaklamayanların sayısı aslında 37’den fazla. Ha elbette onlar da hadiseye iştirak etmiş­tir ama kimisi goygoy yapmış, ortalığı velveleye vermiş, atıyo­rum Tillius Cimber gibi biri to­gasını aşağı indirmiş; bir diğeri olayı engellemeye çalışıyor gibi görünüp kalabalık yapmış; bir başkası da olayı engellemeye çalışanlardan birini vaybabam­cılık yoluyla (“Vay babam! Ne­relerdesin yahu?” diyerek tanı­madığınız bir adama sarılmak) alıkoymuş olabilir. Mesela -ben Plutark’ın yalancısıyım- Marcus Junius Brütüs Albinus (Sen de mi Brütüs’teki Brütüs değil) sui­kastı engellemesin diye Markus Antonyus’u kapıda lafa tutmuş yarım saat artık ne pis geyiği varsa, adamcağızı can dostu bı­çaklanırken ilaçlamış.

    Şimdi aklımda kaldığı kada­rıyla senatörler Sezar’ı, “Hacı gel sana bir dilekçe vereceğiz, onu okuyacaksın” diye senato­ya çağırıyorlar. Sezar yanlıla­rı “Diktatör olsa ayağınıza gelir miydi?” diyor mudur bilmiyo­rum ama zaten diktatör olan ve kendini ömür boyu diktatör ilan eden Sezar gidiyor. Tillius Cimber, Sezar’a dilekçeyi veri­yor, Sezar dilekçeyi reddince de hop diye Sezar’ın togasını tutup boynundan aşağı indiriveriyor. Bu da şimdi komplocuların ara­larında kararlaştırdıkları saldırı işareti hesapta. Yahu zaten 60 kişiyseniz niye böyle bir işarete ihtiyacınız olsun? Hadi bir işa­ret lazım diyelim, daha saçma işaret mi bulamadınız adamın togasını indiriyorsunuz? Hayır belki Ortadoğu’daki ayakkabı at­ma adeti gibi bir anlamı vardır diyeceğim ama öyle olsa duyar­dık gibi geliyor; en azından Plu­tark kardeşimiz yazardı.

    Neyse. İşareti alanlardan Servilius Casca, en tezcanlıları olarak Sezar’a hançerle bir kesik atıyor; ama herhalde diğerleri­nin katılacağını umduğundan, bu basit bir sıyrıktan öteye gi­demiyor. Öyle ki Sezar’ın dönüp “Ne yapıyorsun ulan?” falan de­diği aktarılıyor. Casca da o sıra­da “Ulan koca diktatöre hançeri vurduk, bir de başkası olaya da­hil olmazsa kabak gibi ortadayız, inkar da edemeyiz, şafak karan­lık, küllüm yanarız” diye düşü­nerek “Oğlum yardım etsenize alooo?” diye senatoya bağırıyor. E, bunun üzerine diğer komplo­cular da Sezar’ın üzerine atılıp bıçaklamaya başlıyorlar adamı. Ancak o noktadan sonra Se­zar’ın ağzından çıkan “Vay sen de mi Brütüs!”, “Ulan Trebonius ayıp ettin ama!”, “Beğendin mi yaptığını Basilus?”, “Hulki senin ne işin var burada?” gibi cümle­ler olduğu benim bildiğim Sha­kespeare’in falan uydurması.

    Hadi ilk sıyrık niteliğinde­ki bıçak darbesinden sonra bir şeyler söyledi adam da, öldü­rücü nitelikte olduğu otopsi ra­porlarıyla sabit ikinci darbeden sonra pek de öyle sitem etme­ye, kırgınlık belirtmeye, esefle kınamaya fırsat bulamamıştır diye düşünüyorum. Zaten yine Plutark’ın aktardığına göre hiç­bir şey de dememiş. Yine zaten Brütüs de gerçekten Sezar’ı bı­çakladı mı, elinde bıçağıyla sal­dırganların arasındayken bir o yana bir bu yana fırlatılan Sezar mı kazayla Brütüs’ün elinde­ki bıçağa çarptı belli değil. Bana sorarsanız Brütüs ortama uyup bıçaklıyor gibi yapmış ama bı­çaklamamıştır da, bana niye so­ruyorsunuz onu da anlayabilmiş değilim.

  • 1920’ler: Müzik-dans-eğlence 2020’ler: Hijyen-maske-mesafe

    Bu sıkıcı 20’leri idrak ettiğimiz günlerde, renkli ve bol cümbüşlü 1920’lere dönecek olursak… Aslında bizim de en azından ülke olarak, yakın zamana kadar pek bir kükrediğimiz, kükremekle kalmayıp “atara atar, gidere gider” tarzında bir Demet Akalın felsefesiyle dünya siyaset sahnesine renk kattığımız ortada. “Tatlı tatlı yemenin bir de ekonomik buhranı vardır” derecesine gelen 1929’la birlikte bu kükreyen 20’lerin nefesi kesilmişti… Ama enseyi karartmayalım; elbette bazen çiçek açıp bazen solacağız; bugün ağlıyorsak yarın güleceğiz.

     Bileniniz vardır mu­hakkak: 1920’li yılla­ra Amerika’da “roa­ring twenties” yani “kükreyen 20’ler” diyorlar. Anlaşılan o ki, o dönem bol bol kükremiş, tatlı tatlı yemişler; eh bu işler­den çok anlamam ama netice­si de 1929 Ekonomik Buhranı olmuş. Tabii ilgili olmak zo­runda değil ama, bu 1920’leri böyle “kükreyen” diye tanım­latan şeylerin başında o za­manlar “Büyük Harp” denilen 1. Dünya Savaşı’nın bitmesi ve savaş sonrası dünya başkent­lerindeki ani çılgınlık, “boş­ver boşver arkadaş başka bu­lursun, bütün kalbin sevinçle neşeyle dolsunculuk, bas bas paraları Leyla’yacılık” gibi ne­şeli coşumculuklar var. Hani en dönem filmi sevmeyenin bile o dönemde geçen filmle­re tav olduğu, 80’lerin çılgın partilerinin yanında anaokulu doğumgünü partisi gibi kaldığı yıllar bunlar. Bir yanda Cihan Harbi’nin dehşetinin yarattı­ğı işi deliliğe vuran Dada’lar falan, diğer yanda “harb bit­ti, şimdi vurgun zamanı” diye çılgınca küpünü doldurmaya başlayan ve borsayla, şunun­la-bununla hızla zenginleşen büyük kapitalistler.

    Tabii resmen, “tatlı tatlı yemenin bir de ekonomik buh­ranı vardır” derecesine gelen 1929’la birlikte bu kükreyen 20’lerin nefesi kesiliyor, hık zık ediyor; zaten savaşın so­nundan beri antikomünizm fonlarıyla beslenip büyüyen faşizm heyulası yalnız Al­manya’ya da değil, dünyanın dörtbir yanına çöküyor. Tabii böyle determinist bir şeyler söylediğiniz zaman illa ki yan­lış oluyor çünkü hiçbir şeyin tek sebebi yok, hiçbir şey iki cümlede açıklanamaz. E ama o zaman da iki laf edemiyorsun, her cümlenin doktora tezi ol­ması iktiza ediyor.

    Tabii artık 1920’lerin üze­rinden şaka-maka 100 yıl geç­tiği için, günümüzde 20’ler de­meden önce hangi 20’ler oldu­ğunu tanımlamak lazım. Yani tamam, 80’ler disko partisi­ni 1880’lerle karıştırmazsın; “90’lar müziğine bayılıyorum” dediğinde kimse sizin Harun Kolçak’ın “Gir Kanıma” şarkı­sına değil de Dvořák’ın Requ­iem’ine hasta olduğunuzu dü­şünmez (Tabii dergimizin de pek kıymetli yazarı Ali Murat Hamarat müstesna: O, 90’lar dediğinizde bırakın 1890’ların Dvořák’ını, doğrudan 1690’lar­dan bahsetttiğinizi zannedip sizinle Bach’ın “Ach, was soll ich Sünder machen?” kantatı­nın ne de güzel olduğunu ama şu Mi Minör Füg’ün Bach’a ait olduğundan pek de emin ol­madığını, yarım saat anlata­caktır. Yarın öbür gün başınıza gelirse hiç darılır gücenir de­meyin, “Yok kardeş ben Harun Kolçak’tan bahsediyorum, sen kimin evini sordun?” deme­ye çekinmeyin. Ben 20 yıl ön­ce “90’ları seviyorum” derken Yonca Evcimik’ten bahsetti­ğimi itiraf edemediğim için yıllardır iki günde bir “A bak bunu da seversin” diye 17. yüz­yıl Barok bestecilerine maruz kalıyorum. Klavsen içinde kal­dım, içim şişti).

    Ancak artık 20’ler dediği­mizde, içinde bulunduğumuz yıllardan bahsettiğimiz belli olmadığı için bir sıfat şart ol­du. 1920’lerinki zaten “roa­ring”; ben de diyorum ki, bu içinde bulunduğumuz zamana da “boring” yani sıkıcı 20’ler diyelim gitsin. Zira kapanma­lar, karantinalar, tedbirler, te­laşeler derken sıkıcılığından maşallah hiç kaybetmedi. Ta­bii böylelikle, zaten yapıldı­ğında utanç verici bir sosyal suç olan bir kelime esprisi­ni, hele ki İngilizce yapmaya kalktığım için insan içine çı­kamamam gerek ama, malum korona tedbirleri, zaten bir ye­re çıktığımız yok.

    Bu sıkıcı 20’leri idrak etti­ğimiz günlerde, renkli ve bol cümbüşlü 1920’lere dönecek olursak… Aslında bizim de en azından ülke olarak, yakın za­mana kadar pek bir kükredi­ğimiz, kükremekle kalmayıp “atara atar, gidere gider” tar­zında bir Demet Akalın felse­fesiyle dünya siyaset sahne­sine renk kattığımız ortada. Yine de elbette 1920’lerdeki maskeli balolarda nerede ak­şam orada öbür akşam dede­lerimiz kadar olmasa da, sık yurtdışı gezileri ve bol kese­den harcamalarla tatlı tatlı yediğimiz ve en nihayetinde tıpkı dedelerimizin 20’lerinin sonunda tecrübe ettiği gibi o tatlı tatlı yemelerin arabesk fantezi bir dışavurumunu id­rak ettiğimiz söylenebilir.

    Sevindirici tarafı, her şeyin hızlandığı günümüzde bu tip dönüşümler geçmişe kıyas­la daha uzun sürüyor. Eskiden “dünyayı sarsan 10 gün”ler varken, şimdi dünya sarsı­lacak diye bekle Allah bekle. Farkına bile varamadan, adı­nı bile koyamadan kükreyen 20’lerin ardından ne olduy­sa bize çoktan oldu bile. Ama enseyi karartmayalım; elbette bazen çiçek açıp bazen solaca­ğız; bugün ağlıyorsak yarın gü­leceğiz. Ki zaten sinirimizden gülmeye başladık bile bakın. Son 10 yılın siyaseti ağırlıkla, deliye yatmakla dalgaya almak arasında gidip geliyor.

  • Meteor falan yok kardeşim; küreselciler bizi korkutup baskı altına almaya çalışıyor

    Dikkat ederseniz son 2 yıldır Covid-19 vesilesiyle öğrendiğimiz enteresan bir şey şu: Eğer mesela dünyaya yaklaşan dev bir göktaşı sözkonusu olsa, yaklaşan meteorun Merkür retrosunun Yay Burcu’nda yaptığı kavisin su evinden çıkıp toprak nahiyesine girmesiyle gerçekleşen alafortanfonik bir durumdan ibaret olduğunu, endişeye mahal olmadığını iddia edecek çok insan var. Olur da tehlike bertaraf edilirse? Hah işte o zaman da bütün komplocular “E biz demiştik, dünyaya her gün onlarcası düşen meteorlardan biri işte” diyecek… Neticede komplocular hiçbir zaman yanılmıyor; her zaman bir şekilde haklı çıkıyor.

    Tarihi, günümüzü anla­mak için mi inceler, oku­ruz; yoksa paşa babamı­zın keyfine mi, inanın pek bildi­ğim bir şey değil. Ben daha çok ikinciden yanayım doğrusu. Zira tarihle ilişkimiz sadece bugünü ya da geleceği anlamak için ol­sa bile, tarih yazanlar aslında en çok bugünü yazdıkları için günü­müzü ya da geleceğimizi tarihi yazanın gösterdiği şekilde an­larız çok çok. Sedat Yaşayan’ın bulmacasını çözmeyi sona bı­rakmadıysanız; bütün değerli hocalarımızı okuduktan sonra bu sayfasına kadar geldiğiniz dergimiz; biliyorsunuz “Yaşar­ken Yazılan Tarih” sayısıyla bu­günkü hâlini almıştı. Bir yandan da demezler mi hep, “gazetecilik tarihin ilk taslağıdır” diye?

    Bir de gelecek var tabii. Dün ve bugünle o kadar çok içli dışlı olduk ki, geleceği niyeyse “Ge­lecekte antenlerimiz çıkacak, musluklardan domates suyu akacak, hık diyeceğiz vık ede­cekler” gibi 10 bin tane abuk-su­buk laf eden ve kendine fütürist diyen adamlara bıraktık. Tabii herifçioğulları gerçekten 10 bin iddiada bulundukları için arada tutanlar oluyor ve gazete sayfa­larını süslemeye devam ediyor­lar. Ben de bu ay, müsaade eder­seniz tarih ve günümüze dair öğrendiklerimizden yola çıka­rak, muhtemel geleceğin bir res­mini çizmek isterim sizler için. Hem madem tarihin günümü­ze ışık tuttuğu yönünde kuvvet­li bir inanç var; günümüzün de geleceğe ışık tuttuğunu herhâlde kabul etmek gerek. İşte benim gelecek tasavvurum:

    Dikkat ederseniz son 2 yıl­dır Covid-19 vesilesiyle öğren­diğimiz enteresan bir şey var: Eğer dünyaya yaklaşan dev bir göktaşı ya da uzak galaksiler­den gezegenimizi istila etmek için gelen saldırgan bir filo söz­konusu olsa; dünyamız hiç de öyle filmlerdeki gibi kaderimizi teslim edeceğimiz bir grubun, Bruce Willis’in ya da Keanu Reeves’in arkasında birleşme­yecekmiş. Yani yarın -hani ya­rısına yakınını Roland Emme­rich’in çektiği filmlerde olduğu gibi- bir süredir gözden kaçmış ancak dünyaya yaklaşmakta olduğu çok geç farkedilmiş bir meteor bulunduğu ortaya çıksa; atıyorum NASA, ESA, Roscos­mos falan düzenleyecekleri or­tak basın toplantısıyla bu tehli­keyi dünya halklarına duyursa; hiç de öyle filmlerde olduğu gibi olayı dehşet içinde öğrenen in­sanlar bu yaklaşan meteora kar­şı ortak mücadeleyi nefesleri­ni tutup izlemeyecek. Öncelikle “Ne gök cismi kardeşim? Küre­selciler bizi korkutup baskı altı­na almak için plan yapıyor, gök cismi falan yok” diyen adamlar ortaya çıkacak dünyanın dörtbir yanında. Şehirlerin meydanla­rında gösteriler düzenleyecek, ellerindeki dövizlerde, pan­kartlarda “Gökcismi Yalandır!” “Meteoplan’a Kanma!” “Bizi Korkutamayacaksınız!” yazı­yor olacak. NASA’nın, ESA’nın falan yaptığı açıklamaya diğer ülkelerin uzay ajansları, gözle­mevleri, zigguratları falan da katılacak ve gökbilimciler mete­or tehlikesinin gerçek olduğunu duyuracak. Tabii hemen hemen tüm gökbilimciler… Zira ortalık kendisinin gökbilimci olduğu­nu ileri sürerek ortada bir teh­like bulunmadığını söyleyen sahte uzmandan geçilmeyecek. İsim benzerliğinden yararla­nan astrologlar, astronom gibi yazıp çizecekler; yaklaşan me­teorun Merkür retrosunun Yay Burcu’nda yaptığı kavisin su evinden çıkıp toprak nahiyesine girmesiyle gerçekleşen alafor­tanfonik bir durumdan ibaret olduğunu, endişeye mahal ol­madığını iddia edecekler.

    Sonra, bu yaklaşan gök cis­mi amatör teleskoplarla falan da gözlemlenebilecek kadar yaklaş­tığında “Bu sıradan bir göktaşı, her yıl binlercesi düşüyor zaten dünyaya” demeye başlayan bir grup daha çıkacak. Elbette bir­çok insan yukarıdaki gruplardan birkaç tanesine birden (bazıları tamamına) dahil olabilecek.

    Dünyanın dörtbir yanında meteor karşıtı eylemler yapı­lırken yine tahmin ediyorum ki birtakım yetkili abiler bu “vızıl­tı”yı önemsemeyecek ve alına­bilecek önlemleri tartışacak. Bu noktada Bruce Willisgil devreye girebilir mesela. Ya da (içlerine önceki evliliğinde sorunlar yaşa­mış çok güzel bir kız ve aşkı ara­yan çok yakışıklı bir oğlanın da bulunduğu) çeşitli biliminsanla­rından bir ekip kuracaklar. Onlar artık bir şekilde, meteoru dur­durmak için hiper optik vasküler dondurucu mu geliştirirler, hep beraber bir uzay aracına atlayıp kendilerini feda ederek dünyayı kurtaracakları bir göreve mi gi­derler orasını bilemiyorum. Ne­ticede NASA’sıydı ESA’sıydı, ne sümüklü oğlanların ne de sülük­lü abilerin komplo teorisi itiraz­larına kulak asacak, gidip efendi efendi dünyayı kurtarmak için girişimde bulunacak.

    Ha, ondan sonrası kötü. Ne­tice itibarıyla dünyaya yaklaşan meteorla ilgili alınacak önlemin 2 olası sonucu var: Ya başarılı olacak ve meteor tehlikesi ber­taraf edilecek ya da başarısız olacak ve belki hepimiz öleceğiz. İkisi de birbirinden beter.

    E, şimdi ikinci seçeneğin kötü olduğu su götürmez. Hep beraber ölüyoruz ya da çok azı­mız kurtuluyor; o çok azımız da artık birkaç 10 bin yılda sanayi devrimine gelirse gelir. Ama olur da tehlike bertaraf edilirse? Hah işte o zaman da bütün komplo­cular “E biz demiştik, dünyaya her gün onlarcası düşen meteo­rlardan biri işte sadece” demeye devam edecekler. Kimisi “Me­teor için kullanılan hiper optik vasküler dondurucu dayımın kulunçlarını felç etti”, “Meteo­ru bertaraf girişimleri yüzünden, meteor dünyaya çarpsa ölecek insandan daha fazlası öldü” fa­lan diyecek. Görüyoruz çünkü bunları. Neticede komplocular hiçbir zaman yanılmıyor; her zaman bir şekilde haklı çıkıyor. Haksız çıktıkları net bir şekilde ıspatlansa da hepimiz ölsek yi­ne aynı şey olacak; geri kalan bir tutam insan felaketin asıl sebe­binin hiper optik vasküler don­durucu olduğunu ileri sürmeye devam edecek. Ama siz siz olun, hiper optik vasküler dondurucu­ya güvenin.

  • Mezartaşı Kasabası’nda Red Kit’in de alet edildiği bir vuruşmanın perde arkası

    Sayısız filme ve diziye konu olan “kahraman” Wyatt Earp’ün maceraları, düzenbaz-kumarbaz-haydutlara karşı mücadele eden kanun adamının zaferiyle sonuçlanır. Hatta bunların en meşhuru, Red Kit maceralarından birinde de (Mezartaşı Kasabası) geçer. Gerçekte ise, “kanun adamı” kimliğini kullanarak en pis işleri yapan, hatta yargılanan, başka eyaletlere kaçan ve oralarda tezgahını devam ettiren, paraları cebe atan bir Wyatt Earp vardır.

    Vahşi Batı tarihiyle ilgili en sevdiğimiz kaynak­lardan olan Red Kit’in 1997’de yayımlanan Mezartaşı Kasabası (O.K. Corral) macera­sında; 40 yılda bir avarelik ye­rine doğru dürüst bir iş yapan kahramanımız Red Kit bir sı­ğır sürüsüne çobanlık etmek­te, güttüğü hayvanları Abilene kasabasına götürmektedir. Ar­tık Texas’taki Abilene mi, Kan­sas’taki Abilene mi o kadarını söylememişler ama macera­nın hemen başında yolu Arizo­na’nın Meksika sınırındaki ser­hat şehri Mezartaşı Kasabası’na düştüğüne göre, her iki ihtimal­de de çok uzun yolu olduğunu söyleyebiliriz.

    Her neyse, Red Kit’le bera­ber sığır sürüsünü güden diğer çobanın dişi ağrıyınca hayli se­vimli, neşeli ve biraz da içkici bir dişçisi olan Mezartaşı Kasa­bası’na uğrarlar. Tesadüf bu ya, kasaba da o sırada seçim sathı mailine girmiştir ve şeriflik için iki isim yarışmaktadır. Aday­lardan biri, temiz yüzlü, fazilet timsali, Red Kit’in de hemen dostluk kurduğu son derece de­mokrat, her kararını oylamayla alan Wyatt Earp, diğeri de kasa­balının iliğini sömüren, seçim­lere hile karıştıran Clanton’dır. Clanton yine türlü hilelerle se­çimi kazanır ama Red Kit hem Clanton’ın hilesini ortaya çı­kartır hem de maceranın so­nunda O.K. Corral’da yaşanan tarihî düelloda Clanton ve ekibi­ni madara eder. Kasabanın yö­netimini Wyatt Earp’e ve bizim sevimli, neşeli doktora verir ve türküsünü söyleyerek yeni ma­ceralara doğru yola çıkar.

    Birçok Red Kit macerasın­da olduğu gibi Wyatt Earp de, dişçinin esinlenildiği Doc Holli­day de 19. yüzyıl Amerika’sının tarihî kişilikleri. Zaten Wyatt Earp 1920’lerden bu yana öykü­sü en çok filme ve diziye çekilen kahramanlardan biri. Şimdiye kadar Burt Lancester’dan Henry Fonda’ya, Kurt Russel’dan Ke­vin Costner’a bir dizi ünlü aktör beyazperdede Earp’ü canlandır­mış. Vahşi Batı dediğinizde, ak­lınızda canlanacak bütün kah­raman, yiğit, mert, dürüst, adil ve cesur şerif klişesinin kalıbı Wyatt Earp’ten dökülmüş. John Wayne (yazıldığı gibi okunur:

    Vay-ne) bile canlandırdığı kov­boy karakterlerinin davranışla­rını, bir gün bir kovboy filmi se­tine ziyarete gelen Wyatt Earp’ü inceleyerek oturtmuş. Red Kit’e konuk olması da gayet doğal.

    Geçen ay her ciddi araştır­macının sıkça yararlandığı kay­naklardan olan Red Kit ciltlerini yeniden okurken Mezartaşı Ka­sabası macerası bana bir yalana inanmaya ne kadar hazır oldu­ğumuzu hatırlattı.

    Wyatt Earp sağlam pabuç değildi Kanun adamı kimliğini kullanarak Dodge City’de kumar oynatan, seks ticaretine bulaşan Wyatt Earp ve arkadaşları, O.K. Corral’daki meşhur düellodan 19 ay sonra gururla poz veriyorlar. Earp, oturanlar arasında soldan ikinci…
     

    Zira benim bildiğim, yani aklımda kaldığı kadarıyla bu Wyatt Earp hiç de sağlam ayak­kabı değil. Yanlış hatırlamıyor­sam henüz 16 yaşında abisinin yanında çırak olarak posta ara­balarına refakat etmeye baş­lamış; daha sonra demiryolla­rında çalışmaya başladığında kumara merak sarmış, boks ha­kemliği falan da yapmış (ki ku­marbazlık ve hakemlik yanya­na geldiğinde sizi bilmem ama benim zihnimde tehlike çanları çalmaya başlıyor).

    Neyse, sonra bunun babası kıytırık bir kasabada polis olun­ca bu da onun yanına gidiyor. Ardından babası kasabanın hâ­kimi oluyor, polisliği de Wyatt Earp’e bırakıyor. Ancak 1-2 yıl sonra, babasının hâkimlik seçi­mini kaybetmesinin ardından Earp önce zimmetine para ge­çirmekten sonra evrakta sahte­cilikten, at hırsızlığından, tehdit ve darptan yargılanıyor. At hır­sızlığından tutuklu yargılandı­ğı sırada bu kuntiz hapisten de kaçıyor. E o zamanlar GBT yok; Illinois eyaletine geçip kafası­na göre takılmaya devam ediyor. Orada da önce bir-iki kere âlem yaparken “ahlaka mugayir dav­ranıştan” tutuklanıyor. Sonra kerhane işletmeye başlıyor, ba­sılınca çalıştırdığı fahişelerden biriyle evli olduğunu ileri sürü­yor ama baktı ki olmuyor çareyi Kansas’a kaçmakta buluyor. Na­sıl aileyse Kansas’ta da abisi var; o da orada bir kerhane açmış! Neyse bunlar orada abi-kardeş kerhanecilik yapıyorlar. O sıra­da artık yanlış hatırlamıyorsam bir vatandaşın çalınan at araba­sını bulup getirdi diye bunu po­lis yapıyorlar. Ben polis müdürü olsam “Ulan bu şerefsiz muhab­bet tellalı, kesin arabayı kendi çaldı, yakalanacağını anlayınca ‘buldum’ diye getirdi” diye dü­şünürdüm ama, dedik ya GBT yok bir şey yok; keriz gibi he­men bunu polis yapıyorlar. Ma­şallah pek örnek bir vatandaş gördüğünüz gibi!

    Ha polis oldu, doğru yolu buldu, Cüneyt Arkın-Salih Kır­mızı filmlerindeki gibi kardeş­lerden biri suçlu, diğeri Yıldı­rım Ekipler Amiri durumu mu oluyor? Yok. Artık nasıl bir gev­şeklikse hem bu hem kardeşleri bir yandan da kumar oynatma­ya devam ediyor. Gazetelerde rüşvet aldığına dair haberler ya­yımlanıyor; kendi polis olduk­tan sonra kardeşlerini de polis teşkilatına alıyor ama bir süre sonra iyice cılkını çıkardıkları için şehir yönetimi hepsini ko­vuyor.

    1994 yapımı “Wyatt Earp”te Earp’ü Kevin Costner canlandırıyordu.

    Bu da ne yapıyor? Kardeşiy­le beraber başka Dodge City’ye gidip orada yeni bir kerhane açıyor. Tabii artık kerhaneci­likten gelen gelir mi yetmiyor nedir, Earp bu sefer de oradaki polis teşkilatına girip ek iş ola­rak polislik yapmaya başlıyor. Sonra nasılsa buna bir soygun­cuyu kovalama görevi veriyor­lar. Güneye gidiyor, orada da Doc Holliday’le tanışıyor; hani şu Red Kit macerasındaki neşeli sarhoş dişçi. Soyguncudan ha­ber yok; yakaladıysa da paraları kendi cebine indirmiştir bence ya, neyse.

    Wyatt Earp, Dodge City’de kumarhanecilik, kerhanecilik ve polislik yaparken kardeşin­den bir mektup alıyor. Kardeşi aklımda kaldığı kadarıyla “Ha­cı, atla gel burası süper, gümüş madenciliği var, çok güzel pa­ra var bu işte” yazıp ve Arizo­na Tombstone’a yani Mezartaşı Kasabası’na davet ediyor. Bizim Wyatt da gidip güzel bir kumar tezgâhı kuruyor. Bir süre son­ra da Doc Holliday iti bunlara cebinde de kumarda kazandığı 50 bin dolar var. Ma­şallah nasıl kumarsa hep kaza­nıyorlar, görüyorsunuz. Bir de 50 bin Dolar dediğim o zamanın 50 bin Doları (yani bugünün 1.4 milyon Dolar’ı); değil Mecidiyeköy, Surdışı komple dutluk o zaman.

    Mezartaşı Kasabası, doğruya doğru biraz sınır boyu adaletiy­le yönetilen bir yer; hırsızı-u­ğursuzu eksik değil. Ortalıkta bir takım sığır hırsızları var ve bunlar aradabir Meksikalı ker­vanları falan da soyuyorlar. An­cak ortada şöyle bir durum var: Halk bunlardan o kadar rahatsız değil! Klasik akıllı eşkıya yani. Hani daha önce Robin Hood bahsinde anlattığım türden. Red Kit macerasında sanki beledi­ye başkanıymış gibi yansıtılan Clanton’lar da bunların önde gelenlerinden.

    Wyatt Earp, Mezartaşı Ka­sabası’nda da hem siyasete bu­laşıyor hem de kerhanecilik ve kumarhanecilik yapmaya de­vam ediyor. Behan diye bir şe­rif adayı daha var ve ona karşı kaybediyor, Behan şerif oluyor. Ha Behan sütten çıkma ak ka­şık mı? Hayır, onun da kerha­­nesi var. Neyse. Zaten bir süre sonra Earp ne yapıp edip yine Behan’ın yanında polis oluyor. Hatta magazinsever arkadaşlar için, Wyatt Earp kendi karısını boşayıp Behan’ın karısını ayar­tıyor falan, ne ararsanız var. 240 bölüm yerli dizi çıkar ama, onun yerine her biri birbirinin aynı kovboy filmi çekmişler.

    Hem Red Kit’e hem de sa­yısız filme konu olan en büyük macerası da Mezartaşı Kasaba­sı’nda yaşanıyor. O.K Corral di­ye bir çiftliğin önünde, Clanton ve ekibi, Wyatt Earp ve ekibiy­le çatışıyor. Aklımda kaldığı ka­darıyla, şehirde silahla gezmek yasak. Earp polis olduğu için silahla geziyor tabii ama ken­di tayfasıyla bu Clanton tayfası arasında uzun zamandır bir ge­rilim var. Earp bunların silahlı olduğunu düşünerek şerif Be­han’a söylüyor. Şerif Behan da muhtemelen tatsızlık çıkmasın diye “Aldım ben onların silahla­rını ya, merak etme” diyor.

    Red Kit’in 1997’de yayımlanan Mezartaşı Kasabası macerasına da konu olan kasaba, 1881’de böyle görünüyordu.

    Bundan sonrası acayip. Çün­kü Earp herhalde bunun yalan olduğunu biliyor ki, tayfasıyla bunların yanına gidiyor ve “si­lahlarını bırakmalarını” emredi­yor. Bu Clanton tayfası da dev­letin şiddet tekelinden bihaber “önce siz bırakın” diyor. Earp’ün ifadesine göre Clanton’lar he­men silaha sarılıp bunlara ateş etmeye başlıyor ama Earp ve aralarında bir resmî görevi de olmayan arkadaşları Doc Hol­liday gerçek bir kovboy filmin­deki gibi silahlarına davranınca, Clanton tayfasından 3 kişi anın­da ölüyor, biri kaçıp kurtuluyor. Herkes de bunu yutuyor. Yahu her biri meslekten suçlu insan­lar 10 metre mesafede çatışma­ya girecek ama sadece bir taraf kayıp verecek öyle mi? Neyse.

    Bu efsanevi düello, bugün bile Tombstone’a gidenler için canlandırılıyor; zaten onlar­ca filme ve kitaba konu olmuş ve maşallah benim gördüğüm hepsinde de kahraman Wyatt Earp. Valla benim aklımda kal­dığı kadarıyla itin uğursuzu kır­dığı bir hadiseden başka bir şey değil. Ama “ahlakı maaşı kadar olan gazeteciler” hiç gecikme­den Wyatt Earp’ın kahramanlık hikayesini dörtbir yana yayı­yor. Hayır, adam ünlü olduktan sonra da kumarhane ve kerhane işletmeyi bırakmış da değil bu arada ha. Yetmiyor, sağda-solda kanunla başı belaya giren diğer kumarhane ve kerhane sahiple­ri için kanuna karşı da savaşı­yor. Resmen kanun ve kanun­suzlar arasında arabuluculuk yapıyor. Hayır benim anlama­dığım, karikatüristler o zaman da bu Earp’ün ne mal olduğunu görmüş, feci uyuz olmuşlar ama günümüze kalan sadece kahra­manlık hikayeleri işte. Hem de Red Kit gibi en güvenilir kay­naklara kadar her yerde aynı hamaset.

  • Dolandırıcının dilemması: Meşhur Michelangelo ve sahtekarlıktan sanatkarlığa

    Michelangelo’nun patronu Medici ailesinden bir kuntiz, bakıyor bu Michelangelo’nun eli iyi işliyor, “Hacı” diyor, “Gel şöyle güzelinden bir Vaftizci Yahya heykeli yap ama Yunan tarzında olsun. Sonra bunu toprağa gömüp çıkartalım; antika diye Roma’da elimizi öpene 10 bin florine okuturuz”. Bildiğiniz tarihî eser dolandırıcılığının ilk hâli… Michelangelo, bu teklife “Ben fakir ama onurlu bir sanatçıyım!” diye karşı çıkmıyor; oturup sahte heykeli yapıyor. Bunu Roma’da bir kardinale okutuyorlar. Ancak olaylar biraz farklı gelişiyor…

    Geçen ay inceden tarihte organize suçlardan bahsetmiş­tik. Tabii yine sadece aklım­da kaldığı kadarıyla; burada okuduklarınızla “term paper” falan yazarsanız bildiğiniz gi­bi mesuliyet kabul etmiyorum. Hele hele atıfta falan bulunur­sanız zaten sizi Allah kurtar­sın. Şimdi ben kendi payıma organize suçların çoğunu ka­ba bulurum. Organize falan dedikleri, neticede kahveden adam toplayıp kavgaya gitme­nin daha sonuç odaklı hâli; Amerikan danışmanlık şir­ketlerinin raporları doğrultu­sunda re-organize olmuş bir eşek.…….lik silsilesi gibi bir şey. Ha ama ecnebinin “güven numarası” dediği dolandırıcı­lıklar, çoğu kişi gibi benim de ilgimi çeker.

    Sülün Osman’dan yıllar evvel, hafızam beni yanıltmı­yorsa milattan önce 4. yüzyıl sularında, Marsilyalı abileri­miz Zenotemis ve Hegestra­tos, mısır işine girmişler. Za­ten Allah’ın milattan önce­si, enerji türbini işine girecek değiller ya; ya mısır ya şarap ya zeytinyağı işine girecekler. Kafalar rahat. Plana göre bun­lar Sicilya’dan mısırı gemiye yükleyecekler, Atina’ya getirip satacaklar. Tabii gemi yolda batar, korsan gelir falan diye sigorta yaptırmışlar. Bunla­rı sigortalayan da Demon diye biri. Demon diyor ki, bunlar gemiye mısır falan koymamış, yolda da gemiyi batırmaya ça­lışmış, o esnada Hegestratos ölmüş; Zenotemis de gelmiş Demon’dan sigorta parası­nı istemiş. Sıradan bir sigorta dolandırıcılığı yani. Ancak bu abiler tarihteki ilk sigorta do­landırıcıları değil de, kayıtlara geçen ve yakalanan ilk dolan­dırıcılar. Sigorta dolandırıcılı­ğının tarihini muhtemelen yi­ne sigortanın tarihiyle birlikte başlatmak doğru olacaktır.

    İnsanoğlunu galiba diğer memeli ve omurgalılardan ayıran özelliklerinden biri de, önüne bir kural, kaide, anlaş­ma konulduğunda bir açık ve bir istismar yolu bulmaya ça­balaması. Tamam hepimiz öy­le değiliz ama, en azından bir kısmımız bu şekilde davranı­yor ve aslını isterseniz yine bu şekilde davranmaya istidadı olan diğer bir kısmımız da za­ten bu anlaşmaları, kuralla­rı hazırlıyor. Yoksa bunları iyi niyetli Adile Naşit’ler hazır­lasa; ortamda eser miktarda bile Önder Somer olması tüm o anlaşmaları berhava etme­ye yeter de artar bile. Ne gerek varsa?

    Michelangelo, henüz ümit
    vadeden genç bir sanatçı
    olduğu günlerde şeytana
    uyup tarihî eser sahteciliğine
    girmiş; yaptığı “Uyuyan
    Eros” heykelini toprağa
    gömüp antika diye Roma’da
    bir kardinale satmış. 1698’de
    bir yangında kaybolduğu
    düşünülen sahte heykelin
    orijinal bir versiyonu…

    Demek istediğim, üçkâ­ğıtçılığın tür olarak içimize işlemiş olması ve birçok üç­kâğıtçının, üçkâğıda harcadı­ğı zamanı dürüstçe çalışmaya harcasa kimi zaman daha da kazançlı çıkacağı. Ne bileyim, lisede kopya hazırlayan arka­daşlarım kopya hazırlamakla o kadar uğraşacaklarına önle­rindeki kitabı açıp sınav saa­ti gelene kadar okusalar daha başarılı olurlardı. Ha, ben kop­ya hazırlamadığım gibi oturup ders de çalışmadım orası ayrı.

    Bu, kuntizlikle yolunu bul­maya çalışıp kuntizliğe har­cayacağı zamanı kendi işine ayırsa daha başarılı olacak in­sanlar için gösterilebilecek en güzel örnek de herhâlde meş­hur sanatkârımız Michelan­gelo. Evet evet, hani şu Sistin Şapeli’nin tavanını boyayan, Adem’in yaratılışını resme­den ve Ninja kaplumbağaların nunçakulu kahramanına ilham veren abimiz. Şimdi elâlemin yalancısıyım (elâlem dediğim de Michelangelo’nun hayatını yazan Condivi ha); Michelan­gelo’nun patronu Medici aile­sinden bir başka kuntiz (yine Lorenzo ama Lorenzo Pierf­rancesco Medici), bakıyor bu Michelangelo’nun eli iyi işli­yor, “Hacı” diyor, “Gel şöyle güzelinden bir Vaftizci Yahya heykeli yap ama Yunan tarzın­da olsun. Sonra bunu toprağa gömüp çıkartalım; antika diye Roma’da elimizi öpene 10 bin florine okuturuz”. Bildiğiniz tarihî eser dolandırıcılığının ilk hâli. Sonra zamanla “sofis­tike” bir faaliyet oldu bu; şim­dilerde köylüden dandik tarla alıyorlar, sonra tarlanın ora­sına burasına sahte antikalar gömüyorlar. Ertesi gün ekipten başka biri köye gelip “Aha şu tarlada bunu buldum, kim bu tarlanın sahibi?” diyor, köylü de “Vay bana, milyonluk ha­zineyi teptim” demek yerine, gerçek bir köylü olarak gidip adamdan aynı tarlayı iki katı­na geri alıyor, tarihî eserlere konacağı umuduyla. Güzel tez­gah. Yani siz siz olun kendisini “tarihî eser uzmanı” olarak ta­nıtan şahıslara kanıp sattığınız tarlaları geri almayın.

    Ha Michelangelo dedik… Michelangelo, Medici’nin bu teklifine “Ben fakir ama onur­lu bir sanatçıyım!” diye karşı çıkmıyor, oturup sahte heyke­li yapıyor. Bunu Roma’da bir kardinale okutuyorlar. İşin il­ginci, heykeli alan kardinal de gençliğinde Medici’lere yapılan Pazzi komplosunda tutuklan­mış, Medici’lerden yana olduğunu söyleyebileceğimiz biri. Her neyse, kardinal artık her nasılsa heykelin sahte olduğu­nu mu anlıyor, sağdan soldan mı duyuyor, o kadarını hatırla­mıyorum; satışa aracılık yapan adamı dövdürüp parasını geri alıyor, ama aklı da kalıyor hey­kelde. Arayıp buluyor Miche­langelo’yu ve tam bir Hulusi Kentmen’mişçesine “Evladım bak yetenekli çocuksun, böyle şeyler yapmana gerek yok. Se­nin sanatın zaten sana yeter; gel Roma’ya ben sana iş bulu­rum, sigortanı da yaptırırım” diyor ve böylece meşhur Mic­helangelo doğmuş oluyor.

    Düşünün bir; tezgah başa­rılı olsa garibim ölene kadar sahte Yunan heykelleri yapıp yolunu bulacak. Ha Sistin Şa­peli’ni de onun yokluğunda gü­len boyayla boyayacak değiller tabii ama, bizim bildiğimiz gi­bi olmayacak neticede.

  • ‘Hayırsever işadamları’, Robin Hood, Hamido, organize işler ve şerefsizler

    Bizim zenginden alıp arada fakire de pilav üstü birbuçuk ısmarlayan Robin Hood, karşılığında köylü tarafından hasımlarına karşı korunuyor. Halbuki Robin kendi dalgasına bakan, iktidara karşı başka bir iktidar için savaşan biri…

    Organize suç, tanımı 19. yüzyılda yapılmış olsa da çağları aşan bir kav­ram. Kimse 19. yüzyılda durup dururken “Yav biz neden kanu­nun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla, en az üç kişi olmak kaydıyla biraraya gelip cürüm işlemiyoruz ki?” dememiştir. Zaten komşunun yontma taşını çalmak, kabilenin avladığı hay­vanın butunu kendine saklamak gibiler dışında, ciddi bir suç için organize olmak şart. Tabii o ilk yıllarda suç da yok; zira kanun­suz suç ve ceza olmaz ama gel de bunu yontma taşını çaldığın komşuna anlat anlatabilirsen.

    Yani önce yerleşik düzen ge­rekiyor ki suça ve organize suça imkan sağlansın. Yetkili bir abi olan Hammurabi’yi biliyoruz: Kanunlarında hırsızlık, kundak­çılık, yolsuzluk, borcun üzeri­ne yatma, çek-senet sahtekar­lığı suçları tanımlandığına göre bu suçlar işleniyor demektir. E bunların da zaman zaman “en az üç kişi” biraraya gelerek işlen­diğini tahmin etmek güç değil. Zaten gelişmekte olan bir eko­nomi olan Babil ekonomisinde temerrüd faizi % 30’lara varıyor. O ortamda çek-senet mafyasının oluşmaması düşünülemez.

    Ha tabii, “organize suç örgü­tü” tanımı, kendi içinde bir hiye­rarşisi, stratejisi, pazar payı olan gruplar için kullanılıyor. Tarih­te de mesela “hırsızlar loncası” gibi oluşumlardan, Binbir Gece Masalları’ndan Cervantes’e ka­dar birçok yerde bahsediliyor. Yahu hiç olmadı tee 11. yüzyıl­da Hasan Sabbah var; bundan daha net bir organize suç örgütü olabilir mi? Peki binlerce yıldır varolan bu organizasyonlar var­lıklarını nasıl sürdürüyor? Hani bazıları ve bazen de kıymetli Ya­vuz Turgul ağabeyimiz, “racon kesen” bu tip oluşumları roman­tize ediyor ya: Mazlumun yanın­da, zalimin karşısında, garibana kol-kanat geren, onların çorba­sını eksik etmeyen, mert, dürüst, aktif, dinamik, heyecanlı… Hah işte o sayede.

    Kemal Tahir, eşkıyaların ya­ni kırsal organize suç örgütleri­nin Robin Hood’laştırılmalarına kızardı. Kaldı ki bu sorun, Robin Hood’ta da var: Zenginden alıp fakire veren, güçsüzü koruyan, mazluma sahip çıkan haydut mi­tinin arkasında; o haydutu, aslın­da etle tırnak gibi ayrılmaz oldu­ğu otoriteye karşı bir figür olarak kurgulama arzusu yatıyor. Mül­tezimden sopayı yiyen köylü, esasen mültezimin ortağı olan eşkıyanın mültezimle düşman olduğuna inanmak istiyor. Bun­ları -çok da uzağa gitmeye gerek yok- Salako filmindeki eşkıya Hamido örneğinde gördük. Bi­zim zenginden alıp, arada fakire de pilav üstü birbuçuk ısmarla­yan Robin Hood da, o pilav üstü birbuçuk karşılığında köylü ta­rafından saklanıyor, hasımlarına karşı korunuyor. Halbuki Robin kendi dalgasına bakan, iktidara karşı başka bir iktidar için sava­şan, yendiğinde köylülerin üze­rine vergiyi kendisi salacak olan hıyarın teki. Zenginden alıyorsa da rakibi olan zenginden alıyor; fakire veriyorsa da dediğim gi­bi anca binde birini veriyor; geri kalanını mesela bizim Aslan Yü­rekli Richard’ı tutsaklıktan kur­tarmak için harcıyor (Şu Aslan Richard’ın aslen ne denli “keriz” olduğunu da Ocak 2018 sayımız­da anlatmıştım). Gariban köylü, hayatında güleryüz mü görmüş? Robin Hood bunlara iki kıtır atınca dilden dile “Bu Robin eş­kıyanın hası, hemi de sırf zen­ginden çalıp, çaldığının hepisini garibana dağıtan cinsinden!” di­ye yayılıyor işte.

    Organize suç örgütlerinin gelir kaynaklarının önemli bir kalemini halktan topladıkları vergiler oluşturur. “Koruma pa­rası” adı verilen bu paralar, aidat­lar -adına ne derseniz deyin- en çok da bizzat o parayı toplayan­dan korunmanızı sağlayan bir tür feodal vergi. Bu örgütler de böyle deprem falan gibi hadise­lerde aktif rol üstlenerek daha önce topladıkları ve daha sonra da toplamaya devam edecekleri “vergileri” haklı çıkartıyor. Zaten sürekli vergi verdiğiniz bir oluşu­mun, olağanüstü hâllerde yanı­nızda bulunmaması, size yardım, hibe vs. vermemesi düşünüle­mez. Nasıl ki Covid-19 pande­mi sürecinde devletler, halktan topladıkları vergileri, hiç vakit kaybetmeden halka dağıttılarsa; organize suç örgütleri de bu tip durumları fırsat bilir, en çok böy­le kara günlerinde insanlara yar­dım eder ki, zaten bunları “Baba” filminden de biliyorsunuz.

    Zaten “Baba”da konu edilen New York mafya aileleriyle MÖ 7. yüzyılın Yunan şehir devletle­rinin aristokrat aileleri arasın­daki en temel benzerlik şiddet, hile ve desiseyle biriktirdikleri servetleri. İlk gruptakilere “ha­yırsever işadamı” falan diyoruz; ikinci gruptakiler aramızdan ay­rılalı nereden baksanız bir 2500 yıl olduğu için “şerefsiz” diyoruz. Yani tamam, o dönemde olsak biz de kendilerini “hayırsever işadamı” olarak tanımlardık bel­ki ama misal Solon abimiz açık açık söylüyor bunların ne mal ol­duğunu ve bildiğim kadarıyla da tarihin ilk “Temiz Eller Operas­yonu”nu başlatıyor.

    Ancak şimdi eğri otura­lım doğru konuşalım. Özellik­le Atina şehir devleti, o dönem dünyanın geri kalanına kıyasla istikrarlı, müreffeh bir devlet. Şimdi ben bizim Sakız adasının çocuğu Theopompos’un yalan­cısıyım; o dönemde de organize suç örgütleri fink atmaya devam ediyor. İşin ilginci, Antik Yu­nan’a dair mahkeme kayıtların­dan falan anladığımız kadarıyla gayet kurumsallaşmış bir yapı, varlığını paravan şirketlerin ar­kasında sürdüren bir organize suç örgütlenmesi var. Yani efsa­nelerde, masallarda, romanlar­da, atari oyunlarında karşımıza çıkan “hırsızlar loncası” hiç de öyle üfürme bir hadise değil.

    Devlet de boş durmuyor. Mi­sal Korint’te basbayağı bir “ne­reden buldun” yasası çıkartılı­yor ve fakir-fukaradan olup da pahalı balık alanlar anında sor­gulanıyor; alışverişi yaptıkları parayı nasıl kazandıkları konu­sunda tatmin edici bir açıklama getiremezlerse anında yargıla­nıyorlar. Ha tabii aslında bu bir yandan da devlet-organize suç ilişkisinin de en eski kanıtla­rından biri: Zira suçu organi­ze edenler, gemileri patlatanlar, haraç toplayanlar falan zaten fakir-fukaradan değil. Fakir- fu­kara anca işte üç-beş bir şey ça­lar da eline geçirdiği parayla bir balık yiyeyim derse yakalanıyor. Yani aslında izin verilmeyen şey organize olmayan gariban suç­lar. Az çalan yanıyor, çok çalan zaten yakanlarla aynı yatakta.

    Yani tanıma takılıp “üç kişi­den fazla” ifadesine çok bakma­mak lâzım. En nihayetinde bü­yük suçlular, işi o büyük suçlu­ları yakalamak olanlar olmadan otobüse biletsiz binmeye bile ce­saret edemiyor çoğu defa. Tarih­te tabii, şimdi değil yahu. Bunlar hep geçmiş zamanın işleri. Bu­günle ne ilgisi var!