Yazar: Barış Uygur

  • General Lee aslında iyiydi de adamın çevresi çok kötüydü

    ABD içsavaşın ardından esasen güney eyaletlerini ve ırkçıları cezalandırmadı. Daha da ileri gidip herhâlde “çok da bozulmasınlar, gücenmesinler” diyerek köleliğin devamı için savaşarak milyonlarca insanın ölümüne neden olan General Lee’yi pullara bile bastı. Irkçıların sağa-sola konfederasyon bayrakları asmalarına izin verildi. Ama…

    Abraham Lincoln isimli -kampanya vaatlerinin önemli kısmı köleliğin yayılmasını engellemek olan-bir avukat, 1860’ın Kasım’ında Amerika Birleşik Devlet­leri’nin 16. başkanı olarak seçilir. Görevine 4 Mart 1861’de başlayacaktır (şimdiki gibi 20 Ocak değil de 4 Mart’ta göreve başlıyor başkanlar). Başlaya­cak başlamasına da, köleliğin devam etmesini hatta daha da yaygınlaşmasını isteyen, “millî iradenin tecellisi”nden rahat­sız olan ve kula kulluk ettirme geleneklerinin tehdit altında olduğunu görenler ufaktan isyan ediyor.

    Hafizai_Beser_2

    Aklımda doğru kaldıysa, Güney Karolaynalı toprak ağaları ilk isyan bayrağını çeker; daha Lincoln göreve başlamadan 1861 yılbaşı­nın hemen ardından federal hükümete ait askerî garnizon­ları basar, cephanelikleri ele geçirir. Şimdi esasen tarihte “şöyle olmuş olsa böyle olurdu” hesabı yapılmaz ya; tahminim bu isyan Güney Karolaynalı toprak ağalarıyla sınırlı kalsa ve Lincoln de görevine çoktan başlamış bulunsa en fazla 1 ay, hadi bilemediniz 1.5 ay, 4 gün sürerdi. Ancak ABD’nin güneyinde geniş topraklara, hâliyle geniş tarım arazilerine sahip ve dolayısıyla kölelerin sırtından geçinen mebzul mik­tarda toprak ağası olduğundan; Güney Karolayna’ya aklımda yanlış kalmadıysa Teksas, Mis­sissippi falan da katılınca hele, bir de Lincoln henüz göreve de başlamadığından işler karı­şır. Bu “töremiz elden gidiyor, kölelik isteriz, kölelik devam etmeli” diyen eyaletler, nisbe­ten genç ABD’den bağımsızlık­larını ilan ederek Konfedere Devletler adında yeni devlet kurarlar. Lincoln’ün yemin törenine daha 1 ay vardır.

    Lincoln yemin töreninde hâliyle bu yeni kurulan devleti tanımadığını söyler. Bu gör­mezden gelmeye bozulan Kon­federe Devletler, zaten gözkoy­duklara bir limana yapılacak ikmali önlemek için saldırır ve gerçek bir keriz gibi içsavaşı da başlatan taraf olur.

    Lincoln bu esnada, toprak ağaları da Senato’dan falan çekildiği için, istediği tüm yasaları birer birer geçirmeye başlar. Bir gönüllüler ordusu kurar. İçsavaş öncesinde Ame­rikan ordusunun yanlış hatır­lamıyorsam, galiba Meksika Savaşı yüzünden, neredeyse yarısı Teksas’tadır. Bu yüzden ilk etapta bizim daha sonra “Güney” diye tanımlayacağı­mız Konfederasyon Ordusu’na karşı büyük güçlük çeker. Hatta öyle ki, başkent Vaşing­ton DC’nin içinde bulunduğu Maryland bile kölelik yanlı­sıdır; demiryollarının savaş için kullanılmasını engelle­meye kalkar. Lincoln, Mary­land hükümetinin üyelerinin neredeyse yarısını tutuklatır; itirazlara rağmen mahkemeye bile çıkarmadan hapse attırır. Küçümen Kuzey Ordusu’nu takviye için İrlanda ve Al­manya’dan gelen onbinlerce göçmeni asker yazar.

    Artık içsavaşta karşılaşan iki ordu o kadar büyümüş­tür ki, bunların her biri, aynı dönemde dünyanın en kuvvetli ordularından sayılan Rusya, Almanya ve Fransa Ordu­larını bile bertaraf edebilecek güçtedir. Savaş tam 4 yıl, 1.5 ay, 4 gün sürer. Eh neticeyi biliyorsunuz. Savaşın sonunda medeni­yet kazanır, kölelik yanlıları yenilir. 1 milyonun üzerinde insan hayatını kaybeder, 100 binlercesi sakat kalır.

    İlginçtir, aklı ba­şında hiç kimse bugün Lincoln’ü bu kölecilik yanlısı isyanı bastırırken uyguladığı yöntemler yüzün­den eleş­tirmiyor. Ha elbette sağ anarşistler (kendilerine liberter­yan diyorlar) “Ama efendim Lincoln de içsavaş sırasında bireysel özgürlükleri çiğnedi” ve ırkçılar “Töremiz, örfümüz, ananemiz çiğnendi, onurumuz hiçe sayıldı” gibi eleştiriler getirdiler ama kimse ciddiye almadı. Hele Sol, bu eleştiri­leri hiç mi hiç dikkate değer bulmadı.

    Hafizai_Beser_1

    Yani evet, ABD içsavaşın ardından esasen güney eyalet­lerini ve ırkçıları cezalandır­madı. Hatta içsavaşta ölen hem Kuzey hem de Güney Ordusu askerleri onuruna her yıl Mayıs’ın son pazartesi gününü Memorial Day diye tatil de ilan etti. Daha da ileri gidip herhâl­de “çok da bozulmasınlar, gü­cenmesinler” diyerek köleliğin devamı için savaşarak mil­yonlarca insanın ölümüne neden olan General Lee’yi pullara bile bastı; “aslında o iyi bir in­sandı da çevresi kötüydü” diye adama yalan-yanlış biyog­rafiler düzdü.

    Yine aynı şekilde ifade öz­gürlüğü çerçevesinde ırkçıla­rın sağa-sola konfederasyon bayrakları asmalarına, içsa­vaşın köleci toprak ağalarının heykellerini dikmelerine, caddelere-sokaklara onların isimlerini vermelerine de izin verildi. Irkçı gruplar içsavaşta konfederasyon ve köleliğin de­vamı için savaşmış askerlerin posterleriyle yürüdü. Ve bü­tün bunlar bugüne kadar da devam etti etmesine de, ben hayatımda hiçbir Amerikan Solcusunun çıkıp da “General Lee Onurumuzdur!” dediğini ne gördüm ne duydum.

  • Tarihi tahrif etmenin zirvesi: Osmanlı-Rus İmparatorluğu!

    Eğer aklımda yanlış kalmadıysa tarih yazımı açısından deliliğin en profesyonel örneklerinden biri de Anatoli Fomenko diye bir meczup… Dandanakan’ı, Malazgirt’i falan unutun, zira tee 1600’lere kadar tüm dünyayı dev bir Rus-Türk imparatorluğu yönetmiş; Hz. İsa, Golgota’da değil de bizim Beykoz’da Yuşâ Tepesi’nde çarmıha gerilmiş!

    İşin esası, her ne kadar bir yere kadar haklı olsalar da, bana kalırsa bizim çanımıza ot tıkayan post-modernistler oldu. Yani evet, bir yerde haklıy­dılar: Her tarih anlatısı, anlata­nın perspektifine, bakışaçısına ve en çok da tarihle değil, bizzat tarihçinin gündemiyle yakından ilgilidir.

    Yüzlerce yıl önce gerçekle­şen önemli vakaları inceleyen iki ayrı tarihçinin -aynı arşiv çalışmasını, aynı ikincil kaynak taramasını yapsalar da- tama­men aynı sonuçlara varması, birebir aynı şeyi anlatması mümkün olmuyor. Yani evet, tarih bölümlerinde 1. sınıfta salık verilen “Rashomon” filmi öğrencilerin bu konuda zihnini açması açısından faydalı ama Allah aşkına neticede Samuray ölüyor, bu kısmını da kimse tartışmıyor artık. Yani evet, Samuray’ın nasıl öldüğünü karısı farklı anlatıyor, tecavüzcü farklı anlatıyor, oduncu farklı anlatı­yor, hatta Samuray’ın ruhu bile farklı anlatıyor ama, Samuray öldü mü? Öldü. Neticede adamın ruhu anlatıyor, bence burada bir uzlaşmazlık yok. Ha intihar mı, aşk cinayeti mi, düello sonucu ölüm mü? Neticede Samuray öldü; hem aşk cinayetine kurban gitmiş hem de intihar etmiş olamaz.

    Tabii tarihî olaylar sadece “Samuray öldü” gerçeğiyle özetlenebilecek kadar sade olmadığından işler daha da karışıyor ki normaldir. Televiz­yonu/YouTube’u açtığımızda, eğer kibarsak “Allah Allah”, o kadar kibar değilsek “nereden çıktı bu d……” diyebileceğimiz, iki lafından üçü yalan olan fi­gürler karşımıza çıkıveriyor. Su artık bir kere bulandı ya, kimisi düz deliliğinden kimisi de ince hesaplarla geçmiş hakkında türlü yalanı hiç çekinmeden sıralayabiliyor.

    Ekran karşısına geçip, bilgi­sayara oturup şahsi çıkar sağ­lamak amacıyla yalan söyleyen­lere çok tahammülüm yok. Bu işi sırf deliliklerinden yapanlar ise genellikle eğlenceli oluyor ki zaten günümüzde eğlence­li olmayan bilginin ve eserin hiçbir kıymeti olmadığından, bir “içerik” ne kadar eğlenceli, ne kadar çarpıcı olursa o kadar çok ilgi görüyor; kimse bunun ne kadar delice olduğuna kulak asmıyor. Misal, muhtemelen 20. yüzyılda da dünyanın düz olduğuna inananlar vardı ama bugünkü gibi tezahürat topla­mazlardı; kahvenin delisi mu­amelesi görülür, çok da uzatır­larsa çaycıya bir oralet söylenip önlerine konurdu ki sussunlar.

    Eğer aklımda yanlış kalma­dıysa tarihyazımı açısından bu deliliğin en profesyonel örnek­lerinden biri de Anatoli Fomen­ko diye bir meczup. Kendisi Rus olduğu için fesli değil ama aklımda kaldığı kadarıyla kal­pak da takmıyor. Zaten aslında tarihçi de değil, matematikçi; ama bildiğiniz gibi en iyi mate­matikçiler bile bazen gözlerinin önündeki gerçeği görmekte bir hayli kör olabiliyor.

    HafizaiBeser

    Bu Anatoli kardeş, 70’lerden itibaren -artık Fermat’ın son te­oremini ispatlamaya çalışırken mi bilmiyorum- kafayı sıyırma­ya başlıyor. Önce tarihe ma­tematiksel olarak yaklaşmayı öneren makaleler yazıyor, ama şimdi Allah’ı var (daha doğrusu yok; Sovyet Rusya orası), herifi madara ediyorlar. Sovyetler yıkıldıktan sonra bizim Anatoli bir ferahlıyor mu nedir, yaldır yaldır yayımlamaya başlıyor çalışmalarını.

    Peki ne diyor bu Fomenko özetle? İddiası şu ki, bildiği­mizi düşündüğümüz her şey bir yalan. Dünya tarihi hiç de öyle binlerce yıllık bir geçmişe sahip falan değil. Bizim Antik Yunan ve Roma medeniyeti diye bildiğimiz medeniyetler iki-üç bin değil sadece birkaç yüzyıl önce varolmuşlar. Bizim antikite falan diye bildiğimiz bu yalan tarih de aslında 17. yüzyılda Vatikan ve Rusya’daki Romanof Hanedanı tarafından uydurulmuş!

    Tabii önce bir “hele hele” diyorsunuz, sonra da canalıcı soruyu soruyorsunuz: “E, peki niye öyle bir yalan uydurmuş­lar?” Meğer 17. yüzyıldan evvel dünyaya Rus-Türk topluluğu hâkimmiş, her yere onlar hükmediyormuş da, Vatikan’la Romanoflar bunu gizlemek için dünya tarihi dediğimiz şeyleri uydurmuşlar!

    Yani demem o ki, Dandana­kan’ı, Malazgirt’i falan unutun, zira tee 1600’lere kadar tüm dünyayı dev bir Rus-Türk İm­paratorluğu yönetmiş; İskit­ler, Hunlar, Gorlar, Bulgarlar, Şunlar, Bunlar hepsi aslında bu büyük Rus-Türk İmparatorlu­ğu’nun unsurlarıymış (İskitler de nedense her milletin illa ki kendisine maletmek istediği bir halk; resmen joker gibiler; kime sorsan İskitler’in kendi milletlerinden olduğunu ileri sürüyor). Hz. İsa, Golgota’da değil de bizim Beykoz’da Yuşâ Tepesi’nde çarmıha gerilmiş; Tevrat’taki Kral Süleyman’la bizim Kanunî Sultan Süleyman aynı insanlarmış; Ayasofya, Kanunî zamanında Süley­man’ın tapınağı olarak inşa edilmiş. Roma ve Truva zaten aynı iki şehir… Haçlı Seferleri diye bildiğimiz savaşlarla Truva savaşları aynı savaşlar… Os­manlı ve Rusya aynı ve tek bir imparatorluk… Piramitleri falan zaten çok yakın tarihlerde bu Ruslar ve Türkler beraber yap­mış… Meryem Ana ve İngiltere Kraliçesi Elizabeth aslında aynı kişiler… Ay aman aman. Daha fazlasını merak ediyorsanız ve yanlış hatırlamıyorsam 8 cilt olan bu şeyi okuyacak vaktiniz varsa kolay gelsin.

    Hayır, bu saçmalıklara dair kanıtlar da iyiden iyiye saçma sapan. Yok efendim İsa’nın çarmıha gerilişini resme­den Rönesans ressamları bu sahneyi genellikle arkada akan bir nehirle tasvir etmiş de, o arkada gözüken nehir İstanbul Boğazı değil de neresi olacak­mış allasen de… Anatoli kardeş hızını alamayarak Eski Ahit’in Yeni Ahit’ten sonra yazıldığını falan da ileri sürmüş mesela.

    Bildiğiniz deli değil mi? Ancak takipçileri muazzam. Rusya’da hayli popüler; bütün bu deli saçmalarını cilt cilt bira­raya getirdiği kitapları yüzbin­lerce satıyor; devletin bazı ileri gelenleri ve Rusya halkının bir kısmı bu komplo teorisine ina­nıyor. Aklımda yanlış kalma­dıysa bu komplo teorisine ina­nanlar arasında ünlü satranççı Gari Kasparov bile var. Zaten iş tarihi tahrif etmeye geldiği zaman, dünyanın her ülkesin­de her eğitim grubundan, her zeka düzeyinden bir grup insan kimi zaman boş bulundukları için kimi zaman da şartlar öyle gerektirdiği için apaçık tahri­fatlara bile ellerinde tuzlukla koşuyor.

  • Statü sembolü ıvır-zıvırla hava atmanın kısa tarihi…

    Eşyalarımız artarken bizim için taşıdıkları anlam da değişiyor. İlk çıktığı yıllarda televizyon daha sonra video sahibi olmak, mahallede-apartmanda epey bir prestij meselesiydi. Tarihin çok daha eski dönemlerinde de sahip olduklarını gösterme, onlarla övünme/hava atma durumu vardı. Ananas kiralamaktan mor renkte eşya kullanmaya uzanan yollar.

    Geçmişle kıyasladığı­mızda bugün çok fazla şeyimiz var. Eskiden bütün mahalledeki oyuncakları biraraya getirsek, bugün 2 ya­şında bir çocuğun şahsi oyun­cak rezervleri kadar etmiyor. Evlerimizde geçmişe göre (eğer minimalizm ve beyaz takıntılı bir mimarın elinden çıkmadıy­sa) çok daha fazla eşya var. Ha, elbette eskiden olan bazı şeyler bugün yok. Laf aramızda en çok da ona bozuluyorum: Öğle tatilinde aç oturup harçlıkları­mı biriktirerek aldığım yüz­lerce kasetten, CD’den, plaktan eser kalmadı. Bilgisayarların bile CD oynatıcısı yok. Ya da ne bileyim, özellikle renkli televizyon ülkeye girdikten sonra her televizyonla beraber bir de regülatör satarlardı, onu da yıllardır kimse e görmedim; ama genel olarak evimizdeki elektrikli-elektriksiz eşyalar artma eğiliminde.

    Tabii eşyalarımız artarken bizim için taşıdıkları anlam da değişiyor. İlk çıktığı yıllarda televizyon daha sonra video sahibi olmak mesela, mahalle­de-apartmanda epey bir prestij meselesiydi. Karşı komşumuz Sadık Amca’yı en çok videoları olduğu için diğer komşulardan çok severdim mesela. Ancak ben yıllar sonra kendi paramla ilk video oynatıcımı aldığımda ne evde ne mahallede kimse heyecanlanmamıştı. Zaten o zaman video kiralama dükkan­larının hepsi batmıştı; hâliyle video sahibi olmak bana bir statü kazandırmadı.

    Zaten düşünecek olursanız, benim derdim video oynatıcıy­la ortamlarda sükse yapmak değildi. O zamanlar sinema yö­netmeni olma hayali kurduğum için, Deniz Pınar’dan, rahmetli Metin Demirhan’dan falan öyle kolay bulunamayan filmlerin kopyalarını alıp izliyordum. Halbuki Sadık Amca’daki video daha önceki devirde bir statü sembolüydü; tek kanallı TRT döneminde olmamıza rağmen nadiren kullanılır, genelde üze­rinde dantel örtüsüyle dururdu.

    BarisUygur

    Kasım sayısı tüm Türkiye’de bayide ve web sitemizde!

  • Bu yapay zeka dedikleri zaten şimdinin bir işi değil ki

    Asimov’un ve hatta Čapek’in robotlarından, Frankenstein’dan falan takribi 2 bin yıl evvel, rahmetli anneannemin Köstenceli hemşehrisi Roma şairi Ovid kardeşimiz var. “Pygmalion” adlı öyküsünde mütevazı bir heykeltıraş olan kahramanımız, yaptığı bir kadın heykeline âşık olur; heykel, tanrılar marifetiyle canlanır, akıllanır. Al sana bir robot.

    Yapay zeka tartışmaları gündemimizin başkö­şesine kurulunca, yalan yok, ben de inceden bir dahil ol­madım değil. Hayır, bir de bun­dan üç-beş yıl öncesine kadar şu yaptığımız yazmak-çizmek işlerini yapay zekanın pek teh­dit etmediği iddia ediliyordu. Yapay zeka öncelikle yaratıcı­lıkla ilgisi olmayan rutin işleri insanların elinden alacaktı hesapta ama, herifçioğlu birden bire oturup yazmaya başladı. Ben birçok insanın benimse­diği “teknolojiyi anlamasan da kullan” yerine “kullanmasan da anla, yine de kullanma” yaklaşı­mını benimsediğim için oturup çok uzun boylu incelemedim; ama yapay zekanın en azından iki cümlede bir paragraf atan bazı arkadaşların yaptığını aynı incelikte (“anlayana inceliği” adlı hayli kalın bir inceliktir) gerçekleştirdiğine şahit oldum.

    Benim yapay zekayla ilgili korkumun ortadan kaybolması­na neden olan ise ne kendisinin sarsaklığı ne de derme-çatma yalan-dolan iddiaları oldu. Son­ra aklıma geldi; bu yapay zeka zaten şimdinin bir işi değil ki! Eğer yanlış bilmiyorsam, bugün anladığımız şekilde yapay ze­kadan akademik yayınlarda ilk olarak 1950’lerde bahsediliyor. Zaten üstad Asimov da meşhur robot fikrini ve yapay zeka ku­rallarını falan 1950’de yayımlı­yor. Ha, peki bunlar mı ilk yapay zeka tasavvurları? Tahmin edebileceğiniz gibi hayır. Asimov’un ve hatta Čapek’in ro­botlarından, Frankenstein’dan falan takribi 2 bin yıl evvel, rahmetli anneannemin Kösten­celi hemşehrisi Roma şairi Ovid kardeşimiz var. “Pygmalion” adlı öyküsünde mütevazı bir heykeltıraş olan kahramanımız yaptığı bir kadın heykeline âşık olur; heykel, tanrılar marifetiy­le canlanır, akıllanır. Al sana bir robot. Ovid abi işi kişiselleştir­miş tabii.

    Ama ondan da önce, yanıl­mıyorsam Homer’in bahsettiği Hepaistos abimiz, sıradan rutin işleri insan emeği olmadan tek başına görecek makineler ya­parmış. O dönem Ludist hareket falan da yok; Hepaistos bildiğim kadarıyla yarıtanrı. Bu arada bu Hepaistos, tarihin ilk Robocop’u olan Talos’u da yaratmış. Kendi­si Girit’in önde gelen yarıtan­rılarından herhalde ki gidip Talos’u yontup denize salmış; Girit’e bulaşmaya niyetlenen korsanların gemilerini batırsın diye. E, bildiğiniz Robocop işte.

    Hadi bunlar edebiyat, mitoloji, uydurma, üfürme. Bizim İsken­deriyeli Heron var. Tosun Paşa kadar olmasa da ünlü bir şahıs; otomatik kapı falan yapıyor. Ha tamam, pratikte öyle kendi ken­dine kararlar alıp uygulayabilen bir şey yapılabilmiş değil ama, az-çok bir kendiliğinden “çalış­sıncılık”, az çok bir algoritmaya göre “işlesincilik” var.

    resim_2024-09-01_002207388
    Çek yazar Karel Capek’in 1921 tarihli “R.U.R. Rossum’un Evrensel Robotları” oyunundan…

    Bugün artık bir dolandırıcılık olduğu üzerinde görüş birliğine varılsa da şu meşhur “satranç oynayan Türk” makinesi me­sela. Yapay zekanın en azından kavramsal olarak hayatımızda olduğunun ıspatı gibi. Hayır, bir yandan da bizim satranç oyna­yan Türk 19. yüzyılın ortaların­dan. İlk gerçek satranç oynayan makine de 1. Dünya Savaşı’ndan hemen önce üretilmiş. Şimdi önceki örneği dolandırıcılıkla suçlamak, ne bileyim belki de çok hakkaniyetli değildir. Belki adam gerçekten bulduydu maki­neyi. “Yok canım, kutunun içinde adam vardı” diye kestirip atmak çok doğru gelmiyor. Neticede Marconi de “Bakın beyler buna radyo derler!” diye icadını ta­nıttığında da “yok canım içinde küçük adamlar vardır, konuşu­yordur” diyen çıkmıştır. Marconi küsüp aleti bizden gizlese, belki radyoyu da 50 yıl geç tanıyacak­tık.

    Tabii bizi şimdilerde heyecan­landıran kısım, artık bu yapay zekanın sadece bir algoritma doğrultusunda hareket etmek yerine kendi kendine de bir şeyler öğrenmeye başlama­sı ve o öğrendiklerini analiz ederek yeni bilgiler eşliğinde -işte burası çok tehlikeli- karar alabilecek duruma gelmesi. Hal­buki herhangi bir konuda karar almak, siz isteseniz de isteme­seniz de o kararın sonuçlarının sorumluluğunu da beraberinde getiriyor. Kimse sizi sorumlu tutmasa bile, bizim gibi geçmiş dönem dedikoducuları 1000 yıl sonra bile “Palakazio Savaşı’nda Gürcü ordularının komutanı zamanında geri çekilme kararı verse keriz gibi yenilmezdi” diye arkanızdan atıp tutar. Şu ya da bu şekilde, aldığımız her kararın sorumluluğunu taşırız; yeri geldiğinde cezasını çeker yeri geldiğinde sefasını süreriz. Peki yapay zekanın aldığı kararların sorumluluğunu kim üstlenecek? Kodu yazan mı, uygulayan mı? Yoksa askeriye için anlatılan “cezalı tank” türü şehir efsanele­rinde olduğu gibi, yakın gelecek­te “cezalı mikroişlemci” falan mı göreceğiz?

    robotik
    Macar mucit Wolfgang von Kempelen tarafından yaratılan Mekanik Türk, aslında karmaşık makinesinin içine bir satranç ustasını gizleyen ayrıntılı bir aldatmacaydı.
  • Yanlış çıkan tahminler gerçeğe dönüşen kehanetler

    Yanlış çıkan tahminler gerçeğe dönüşen kehanetler

    Yıllardır “bilgisayarların 640kb’tan fazla hafızaya ihtiyaç duymayacağını”, “otomobillerin asla atların yerini alamayacağını” ileri sürenlerle dalga geçilir. Ancak bazı tahminler yanlış çıksa bile doğru olmaya devam ediyor! Birileri sandığa gitmemeyi, başka birileri bile bile bir yalana inanmayı, birileri de her şey yolundaymış gibi davranmayı tercih edebiliyor.

    Nobel ödüllü fizikçi Glenn Seaborg 1966’da şöyle demiş: “2000 yılına kadar, hani şöyle kutu düşün, onun da bir sürü kolu olacak, böyle bir robot piyasa­ya çıkacak; temizlik, ortalık toplama, çamaşır, bulaşık, ütü hepsini bu robot yapacak. Siz yan gelip yatacaksınız, hadi iyisiniz” deyince alkış-kıya­met büyük tezahürat topla­mış. Utangaç bulmacacıların gözdesi Amerikyum; periyodik cetvelin en tikisi gibi duran Berkelyum; her nedense ikide bir polis operasyonlarında kilo kilo ele geçirilen Kaliforni­yum ve aynı albümle aynı adı taşıyan element Seaborgiyum ve Plutonyum gibi elementlerin kaşifi/mucidi kendisi.

    Boru değil, adam dünyanın en büyük fizikçilerinden biri; ona inanmayacaklar da bana mı inanacaklar? Ayrıca söyledikle­ri de çok hoş, çok rana şeyler ve eğer aklımda yanlış kalmadıysa bunları söylediği yer de bir ka­dın derneğinin yıllık toplantısı. Öte yandan Seaborg denen abi, atom bombasını yapan ekipte görevli. Biz bugün bizden biraz daha kaslı adamlara bile sıkıntı çıkmasın diye en aptalca şeyleri söylediklerinde bile “Tabii abi, aynen abi, tam da dediğin gibi” diye onaylıyoruz; burada “atom bombası nedir, nasıl yapılır”ı  bilen bir adam var; herkesin adamın suyuna gitmesi bence hiç de şaşırtıcı değil.

    Yanlış çıkan tahminler
    Fizikçi Glenn Seaborg, laboratuvarında periyodik tablonun önünde. 1946.

    Tabii bugün Seaborg’ün tah­mininin doğru çıkmadığını; her ne kadar mutfakta ve ev işlerin­de büyük kolaylıklar yaşansa da bulaşık makinesini kendimiz doldurup boşaltmak gerektiğini biliyoruz. O pahalı ve tezga­hın yarısını kaplayan mutfak robotunun işimizi kolaylaştırıp kolaylaştırmadığı bile belli de­ğil; kullanırken bazı işlemlerin süresini kısaltıyor ama sonra o kazandığımız zamanı makineyi temizlemek için harcıyoruz.

    Tabii şimdi burada Se­aborg’le dalga geçme­den önce şuna cevap vermemiz gerekiyor: Neticede itilip kakı­lan, parendeler atan, kasalardan hoplayıp zıplayan robotla­rın videolarını internette bile görebiliyorsak, aslında abinin tahmini o kadar da yanlış değil. Bana kalırsa belki en fazla birkaç yıl gecikmeyle tek­noloji seviyemiz Seaborg’ün haya­lini kurduğu/kur­durduğu seviyeye ulaşmıştır da.

    Ancak işte, işin içinde başka faktörler de oluyor. Bütün bu işleri evdeki kadına bedava yaptırmak varken, kaynakları bu alana aktarmayacak­larını, onun yerine okul bahçesinde zorbalık gören çocuk robotu yapmayı tercih ettiklerini düşünüyorum.

    Yani aslında -daha önce de değinmiştim- ge­lecek hakkında konuşmak bir açıdan geçmiş hakkında konuşmaktan daha kolay. Tah­min etmenin de büyüleyici bir şey olduğunu, Veliefendi’ye yolu düşen herkes gayet iyi biliyor.

    Başka bir açıdan da gelecek hakkında beyanatta bulunmak, o gelecek yaklaştıkça çok büyük risk taşımaya başlıyor. Biliyor­sunuz, yıllardır sürekli olarak “bilgisayarların 640kb’tan fazla hafızaya ihtiyaç duymayacağı­nı” “otomobillerin asla atların yerini alamayacağını” ileri süren adamlarla dalga geçip duruyoruz.

    66-67 BARIS UYGUR - HAFIZA_dk

    Ancak Seaborg örneğinde olduğu gibi bazı gelecek tahminleri yanlış çıksa bile doğru olmaya devam ediyor! Bir tür Schrödinger’in bahis kuponu gibi, gelecek gerçekleşmeden önce tahmin hem yanlış hem doğru. Sea­borg mesela, işin esası, söyle­diklerinde yerden göğe kadar haklı. Bugün artık geride bıraktığımız bin­lerce yıllık teknolojik gelişim sonrası, ev işi yapmıyor, ütüyle boğuşmuyor, halıları ovalamı­yor olmalıydık.

    Tabii bir şekilde işin içinde başka parametreler de var. Yani demek istediğim, orta­da bu hayalin gerçek olması için olanaklar mevcut; ancak birileri bunu uygulamaya değer bulmuyor. Birileri sandığa gitmemeyi, başka birileri bile bile bir yalana inanmayı, başka birileri de hâlâ her şey yolun­daymış gibi davranmayı tercih edebiliyor. İşte bu tip tahminler yanlış çıksa bile doğru olmaya devam ediyor ve önünde sonun­da kendini gerçekleştiren bir kehanet misali gerçekleşiyor. Yani evet, bütün despotluklar devriliyor, ama iki hafta erken ama iki hafta geç.

    Hem bakın; robot süpür­geler en azından evi yalapşap temizleyenlere karşın daha iyi iş çıkarmaya başladı bile.

  • Bay Pinochet ve pis işleri tarihin çöplüğüdür yeri

    1973’te Allende hükümetini CIA destekli bir darbeyle yıkan Pinochet, 20 yıla yakın iktidarda kaldı. Bu dönemin sonlarındaki referandumda, satın alınmış 3-5 “hokkabaz”a oy bölmek için kurdurulmuş partilerin desteğini aldı. İşe yaramayınca da Solcu, demokrat, vatansever taklidi yapan “kerkenezler”le birlikte tarihin çöplüğüne gitti.

    Bizde bir kuşağın Nejat Yavaşoğulları’nın aşırı didaktik şarkısıyla da öğrendiği üzere, 1973’ün 11 Eylül gününde Şili’de bir askerî darbe yapılıyor. Yine şarkıdan öğrendiğimiz kadarıyla, darbe öncesi Şili’de Salvador Allen­de yönetiminde bağımsız ve ülkenin zenginliklerini halkla paylaşan bir yönetim var.

    Allende demişken, ken­disinin siyasi hayatı elbette çok daha eskiye dayanıyor. 2. Dünya Savaşı öncesinden beri Şili siyasetinde etkili bir aktör. O kadar ki bu durum CIA’in de dikkatini çekiyor ve Allende’nin önünü kesmek için 1960’lardan itibaren milyonlarca Dolar har­cıyorlar. Allende’nin rakipleri­nin kampanyalarına el altından milyonlar akıtıyorlar. Olmadı, Allende’nin oylarını bölmek için karşısına Solcu taklidi yapan soytarılar çıkarıyorlar ama adamı ancak 1970’e kadar engelleyebiliyorlar.

    Allende seçimleri kazanıyor kazanmasına da, daha mazba­tasını alamadan CIA bir darbe girişimi daha tezgahlıyor. Dar­beyi engelleyen dönemin Şili Genelkurmay Başkanı’nı başka bir generale öldürtüyor ama Allende yine de başa geçiyor.

    Sonrası şarkıdaki gibi işte: Allende bakır madenlerini kamulaştırıyor, daha önce baş­layan toprak reformunu hızlan­dırıp topraksız köylülere toprak dağıtıyor. Bakır madenlerinin sahibi 3 Amerikan şirketi ve bu durum ABD’yi daha da kızdırı­yor. Ancak eğer aklımda yanlış kalmadıysa, bakır madenleri­nin kamulaştırılması da zaten önceki hükümet döneminde alınan bir karar.

     “Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir” (Henry Kissinger, 1975).

    resim_2024-08-26_010430077

    E, CIA de boş durmuyor. Önce Şili’deki taşımacılık şirketlerine milyonlarca Dolar aktarıp şir­ketlerin greve gitmesini sağlı­yor. Yetmiyor, meclisteki dinci ve milliyetçi blok “Allende ülkeyi totaliter bir rejime sürüklüyor, biri bişi yapsın” diye karar alıyor.

    Mesajı elbette CIA alıyor ve “Darbe Yapma Üniversitesi” ola­rak da bilinen ABD’nin Panama kanal bölgesinde açtığı “U.S. Army School of the Americas” mezunlarından Pinochet’i gö­revlendiriyor. “Totaliter rejim­den korumak adına” Allende’yi deviren Pinochet, bu totaliter rejimden koruma görevini 20 yıla yakın süre devam ettiriyor. Koruyor da koruyor.

    Mesela bakır madenleri dışın­da neredeyse her şeyi özelleşti­riyor. Bakır madenlerinin eski sahibi Amerikalı şirketlere de yüzlerce milyon Dolar ödüyor; böylece CIA’in yatırımları geri dönmüş oluyor. Yalnız özelleşti­riyor da, en yüksek parayı verene mi satıyor ülkenin malını mül­künü? Yoo. Misal Pinochet’in ka­fasız ve işe yaramaz bir damadı var; kızıyla evlendiğinde gariban bir orman memuru. Özelleş­tirmeler sonucunda dünyanın sayılı Dolar milyarderlerinden biri oluveriyor. Pinochet’in ya­nında-yöresinde kim varsa zaten milyoner hâline geliyor.

    Ha bu sırada alım gücü düş­tükçe düşüyor, ülke çöktükçe çöküyor. Bu Pinochet de resmen çizgiroman kötüsü olmaya ye­min etmiş; ülkeyi soyup soğana çevirdiği yetmiyormuş gibi çok özel bir kokain ticaretinin de tepesinde. “Kara Kokain” diye tespiti daha zor bir türü ürettirip ek iş olarak da bunun ticaretini yapıyor. Kendinden emin ha. 10 binlerce insanı öldürmüş, 100 binlerce insanı hapislerde süründürmüş… Herhâlde halka sorsa halk da “Tabii abi, bizi soyup soğana çevirmeye devam et; dünyaya kokain sat; gıkını çıkartanı derdest et; olmadı öldür; iyi böyle aynen devam” der diye düşünmüş olacak ki “Bir 8 yıl daha canınıza okuyayım mı? Damadım, ailem, kapı itlerim milyarder oldu, neden daha da zengin olmasınlar ki?” diye bir referanduma gidiyor.

    Referandum da enteresan. Pi­nochet İttifakı’nda aslında bir tek Pinochet’in olmasını beklersiniz ama adam bakıyor ki pabuç pa­halı, gidip karşısındaki partiler­den adam satın alıyor. Pinochet’i destekleyen partilerden biri Sosyal Demokrat Parti mesela (ama bunun ülkedeki yılların Şili Sosyal Demokrasi Partisi’yle ala­kası yok). Pinochet’in satın aldığı üç-beş hokkabaz tarafından oy bölmek için kurulmuş, kurdu­rulmuş. Peki Şili halkı keriz mi? Bu sahtekarlara kanmıyor elbet­te. Solcu taklidi yapan, demokrat taklidi yapan, vatansever taklidi yapan kerkenezleri de Pinoc­het’le beraber tarihin çöplüğüne gönderiyor.

    66-67 HAFIZA

    Adam kazanırım sandığı referandumda tokadı yiyince, önce bir gidip orduya yalvarıyor darbe yapsınlar diye ama, artık karşısındaki ittifakın adamları ABD’yle de görüşmüş. Adamlar muhtemelen “kaybettin abi, uzatma” diyor. Yine muhteme­len Pinochet bu kokain işinden pay da vermemiş başkasına ve diğer yandan da Soğuk Savaş’ın sonundayız; ABD’nin artık ken­disine yeni tür bir imaj bulması lazım.

    Tabii insanlar yürekleri­nin soğuması için bir müddet daha beklemek zorunda. Savaş sonrasında Almanya’da bile “denazifikasyon” denen Nazi’leri görevlerinden alma ve cezalan­dırma işi yıllarca sürdü; Şili’de de Pinochet ve kapı itleri hemen cezalandırılmıyor.

    Yavaş yavaş, siga siga hemen hemen 20 yıl içinde ülke mik­roplardan büyük oranda temiz­leniyor ve şanlı Şilimiz bugün Dünya Demokrasi Endeksi’nde 19. sıraya kadar çıkıyor. Nejat Yavaşoğulları abimizin dileği az-çok gerçekleşiyor. Darısı şu an o listede ilk 100’e bile giremeyen ülkelerin başına.

  • Doğal felaketlerin siyasi yağmacıları ve George Bush’a bye bye

    18 sene önce New Orleans’ı yıkıp geçen büyük kasırga sonrası -üstelik tehlike önceden biliniyorken- bölgede önlem alınmadığı ortaya çıkmış, “devletinin yanındaki” basın kuruluşları 10 binlerce insanın yaşadığı felaketi “birçok yağmalama olayları yaşanıyo” diye vermeyi tercih etmişti. ABD’nin AFAD’ı diyebileceğimiz FEMA’nın başındaki yetersiz ve yalancı şahıs ise “Asrın felaketi, kim olsa yapamazdı” falan demiş; Allah’tan ülkenin büyük çoğunluğu aklını yitirmediği için “Ay, dur yaraları sarsın, biraz süre verelim, bir dönem daha belki” falan demeyerek Bush’u ve partisini İzmir Marşı’yla uğurlamıştı.

    Tarih boyunca büyük felaketler ve savaşla­rın ardından ama izinli ama izinsiz sayısız yağma ya­şandığı şüphesiz. Ancak yağ­ma, her zaman ilk aklımıza geldiği hâliyle insanların ken­dilerine ait olmayan malları sahiplenerek götürmesi şek­linde gerçekleşmiyor.

    Yağmanın her şekliyle ya­saklanması, biliyorsunuz as­lında göreceli yeni bir şey. Es­kiden savaşlar sonrası muzaf­fer komutanlar askerlerine fethettikleri şehri yağmalatır; devletler rakip ya da düşman devletlerin gemilerini yağma­lasın diye korsanlara icazet verir; muzaffer ordular kaybe­den tarafın insanlarını köle­leştirip satar ya da kullanırdı. Yağma ancak yakın tarihte suç olduğuna göre, gelin çok daha yakın bir tarihe, 18 yıl öncesi­ne bakalım.

    2005’te Katrina Kasırga­sı ABD’nin New Orleans şeh­rini berhava ederken, kosko­ca haber kuruluşları; günler­ce evlerinin tavanaralarında, çatılarında bir türlü gelmeyen devlet yardımını bekleyen on­binlerce felaketzedenin du­rumu ve yardım organizasyo­nundaki kepazelikler yerine, kasırganın ardından yaşan­dığını iddia ettikleri “yağma” olaylarına odaklandı. Bugün hâlâ Katrina Kasırgası’yla ilgi­li bir görsel malzeme araması yaptığınızda; Siyah bir gencin göğsüne kadar suların içinde, bir elinde peşinde sürüklediği ve içinde ne olduğunu bilme­diğimiz bir çöp poşeti, diğer elinde 12’lik kola paketiyle görüldüğü fotoğrafı bulabilir­siniz. Dave Martin’in çektiği fotoğrafın “altyazısı” çok net: “Bir dükkânı yağmalayan genç bir adam”.

    Aynı felaketle ilgili kar­şımıza çıkan ikinci fotoğraf­ta ise yine göğüslerine kadar suyun içinde, bir şeyler taşı­yan iki Beyaz var. Resimaltı bu kez farklı: “İki şehir sakini, buldukları ekmek ve içecek­leri taşırken”. Sular altındaki şehirde, evine yiyecek-içecek bir şeyler taşıyan genç Siyah “şehrin sakini” bile olamıyor. Yine aynı hadiseden başka bir fotoğrafta da bir dükkanın ca­mından çıkan bir Siyah ve üç metre ötesinde elindeki tor­banın içine bakan bir Beyaz adam görüyoruz. Resimaltı: “Bir şahıs [kendisine ait] tor­basının içine bakarak yürür­ken diğer şahıs camları kırıl­mış dükkandan dışarı fırlıyor”.

    Katrina Kasırgası, Geor­ge W. Bush’un başkanlığının son döneminde yaşanan dev beceriksizlik, basiretsizlik, yeteneksizlik, hamiyetsizlik, liyakatsızlık ve ayrımcılıkla birlikte tarihe geçti. Kasırga­nın geleceği de etkisinin ne olacağı da gayet iyi biliniyor­du. Hatta örneğin, fırtınadan etkilenen eyaletlerden hami­yetsiz başkan Bush’un kardeşi Jeb Bush’un valisi olduğu Flo­rida’da gayet güzel önlemler alınmıştı. Ancak ülkenin en fakir şehirlerinden biri olan New Orleans’ta doğru-dü­rüst hazırlık yoktu. Tabii diğer yandan New Orleans, aklım­da yanlış kalmadıysa 1870’ler­den bu yana sadece ve sadece Demokrat Partili adayları be­lediye başkanı yapmış; son dö­nemini yaşayan Bush’un par­tisine hemen hiçbir zaman oy vermemiş bir şehir.

    Gerçeği yağmalayanlar Dave Martin imzalı bu fotoğraf, halen Katrina Kasırgası ile ilgili bir görsel araması yaptığınızda ilk karşınıza çıkacak karelerden. Fotoğrafın açıklamasında “Bir dükkanı yağmalayan genç bir adam” deniyor. Benzer durumda Beyazların kareleri ise “Buldukları yiyecekleri taşırken” gibi altyazılarla paylaşılıyor.

    New Orleans’ta tahliye em­ri geç de olsa gelmişti ama ev­lerini tahliye etmesi gereken insanların çoğunun otomobi­li yoktu. ABD’de toplu taşıma zaten İstanbul’da taksi bul­maktan beter. Tahliye emrin­de, otomobili olmayan ya da yaşlı ve engelli şahıslarla ilgili hiçbir destek de yok.

    ABD’nin AFAD’ı diyebi­leceğimiz FEMA, o dönemde gerçekten mal değnekleri ta­rafından idare edildiğinden, burada görevli yetkili hemen herkes artık Bush’un torpiliy­le mi her nasılsa görevlerine geldiğinden, felaket yöneti­mini ellerine-yüzlerine bu­laştırıyor. Bu arada Allah’ın yeteneksiz bir kulunu gidip FEMA’ya direktör yapmış­lar; başında yanlış hatırlamı­yorsam Michael Brown diye biri var; resmen “Better Call Saul”daki Saul Goodman gi­bi bir herif, dandik bir avukat. CV’sinde falan yalan söyleyen, hukuktan ziyade para peşin­de koşan, daha sonra da ihti­mal güzel bir bağış yaptığı için zerre tecrübesi olmadığı hâlde FEMA’nın başına getirilen bir herif. Utanmadan göreve gel­dikten sonra Oklahoma’da kü­çük bir şehirde çalışırken “acil durum hizmetleri” yetkilisi olduğu yalanını yazıyor; daha sonra şehrin sözcüsü “Yok yav, o bizde daha çok stajyer gibi bir şeydi, işe vaktinde gelir gi­derdi, o kadar” diye bu arkada­şı yalanlıyor.

    Anlayacağınız FEMA’nın başında bu işlerden hiç anla­mayan, eğitimini de bu alanda almamış mankafalının teki var. Hâliyle felaketten sonra zerre utanma-sıkılma olmadan “Aaa, ama biz bu kadar insanın et­kileneceğini bilmiyorduk kii” diyebiliyor. Sanki oğlunun sün­neti için alışveriş yapmış. Bin­lerce insan sokakta, aç ve su­suz kalınca utanmadan bir de “Beklentimizin çok üzerinde insan geldi, asrın felaketi, kim olsa yapamazdı” falan diyor.

    Son dönemini yaşayan Başkan Bush, ancak gün­ler sonra bir yardım paketi­ne onay vererek 7.200 askerin bölgede görevlendirilmesini lütfen emrediyor. New Orle­ans belediyesinin afet koordi­nasyon sorumlusu Terry Eb­bert, açık açık “FEMA falan yok, günlerce FEMA’dan tek bir insan bile gelmedi buraya. En sonunda geldiklerinde de ne yapacaklarını bile bilmi­yorlardı, sıfır koordinasyon!” diyerek hükümeti eleştiriyor. Dönemin belediye başkanı Ray Nagin yardımların yeter­sizliğini vurguluyor; Bush’a felaketten önce neler olabile­ceğinin harfi harfine anlatıldı­ğı ve önlem alınmadığı ortaya çıkıyor; milletindense devleti­nin yanında basın kuruluşla­rı 10 binlerce insanın yaşadı­ğı felaketi “birçok yağmalama olayları yaşanıyo” diye verme­yi tercih ediyor.

    Ha yağma hiç mi yok? Var elbette. Bana sorarsanız New Orleans’taki ilk yağma bizzat bu yandaş basın tarafından yapılıyor: Gerçeği yağmalıyor­lar. Yukarıda bahsettiğim fo­toğrafı hâlâ aynı resimaltıy­la satıyorlar. Zaten daha sonra Columbia Journa­lism Review’da Ko Bra­gg’ın da isabetle buyur­duğu üzere, olay yerine intikal eden gazetecile­rin bir kısmı sadece “yağ­ma haberi” yapmak üzere oraya geliyor ve ortada bir yağma olmadığı hâlde çoğu defa çektikleri fotoğrafları kasıtlı olarak “yağma” başlı­ğıyla yolluyorlar. Daha ilgi çe­kici, daha dikkat uyandırıcı, daha “tık alıcı” diye bire bin katıp, masum insanlara hiç çekinmeden iftira atarak gerçeği yağmalıyorlar.

    İkinci yağma, biz­zat kendi seçmeni olarak görmediği bölgelere yar­dım götürmeyi gecikti­ren hükümet tarafından gerçekleştiriliyor. Kendi beceriksizliklerini, yeter­sizliklerini, ahlaksızlıkları­nı, kimbilir FEMA ve diğer yardım kuruluşları üzerin­den yaptıkları dev hırsızlık­ları örtmek için tüm muhalif sesleri susturup “siyasetin za­manı değil” diyorlar. İnsanla­rın çaresiz öfkesini belki üç-beş tanesi gerçek ama çoğu kendi kuklalarınca uydurulan yağma haberlerine yönelte­rek siyasi yağma yapıyorlar. Allahtan ABD’nin büyük ço­ğunluğu aklını yitirmediği için “Ay, dur yaraları sarsın, biraz süre verelim, bir dönem daha belki” falan demeyerek baş­kanın partisinin iki dönem­lik iktidarına son verip, onla­rı İzmir Marşı’yla uğurluyor. Yerine de işte çok bilmişlerin “Amerikalılar siyah bir adaya oy vermez”; bizden bir takım namussuzun da “Amerika o siyahı başkan seçsin Taksim Meydanı’nda eşek gibi anırı­rım” dediği Hüseyin Barack Obama’yı çatır-çatır başkan seçiyor. Son dönemini yaşayan Bush’un bu siyasi yağma giri­şimi de elinde patlıyor.

    Bir de tabii en başta belirt­tiğimiz, “sözde yağma” fotoğ­raflarına resimaltı yazarken bile sergilenen ırkçı yağma var. Siyah bir genç sular altın­daki bir kentte elinde ekmek ve kolayla görüntülendiğin­de yağmacı sıfatı yapıştırmak için hiç vakit kaybetmeyen­ler, benzer görüntülerin kah­ramanları beyaz olduğunda “insancıklar yiyecek bulmuş” diye geçiştirebiliyor. Toplum­daki ırkçı önyargıları yağmala­makla kalmayıp daha da besli­yor, bir içsavaşın fitilini ateş­lemeye bile çekinmiyorlar.

    Yani özetle, tarihte her fe­laketin ardından illa ki bir sorumlu aranıyor. Ancak bu sorumlu doğrudan felaketle ilgisi olmayan insanlar olu­yor. Böylelikle asıl sorumlu­lar gizleniyor; beceriksizlikle­ri, yetersizlikleri, hırsızlıkları örtülüyor. Hele işin içinde bir de ırkçılar varsa, bunlar da ge­nellikle muhalif göründükleri diktatörlükleri korumak için halkın haklı öfkesini kendisini savunma imkanı ve cevap hak­kı olmayan azınlıklara yönelti­yor. Genelde tabii.

    ­

  • Tutmayan kehanetler uslanmayan gençler ve pek değişmeyen nesiller

    Tutmayan kehanetler uslanmayan gençler ve pek değişmeyen nesiller

    İnsan olarak o kadar tuhaf bir türüz ki nedense hep dünyamızın başına gelecek felaketler için şevkleniyor, dünyanın yaşanmaz bir yer hâle geldiği senaryoları daha bir tutkuyla takip ediyoruz… Geleceğimize dair bir umut ışığı varsa o da gençler sayesinde olacak, matematik bunu emrediyor. Bu bakımdan her ne kadar artık yavaş yavaş gençlerden umudu kesme yaşına doğru ilerlesem de öyle Sokrates gibi bir kalemde harcayamıyorum kardeşlerimi.

    Ne kadar da uzak geliyordu bize 2023. 1960’larda Arthur C. Clark bizi 2001’deki evrenin diğer köşelerine gönderirken, 70’lerde “Uzay 1999” diye diziler çekiliyor, ay üssü Alfa’da fink atılıyordu. E 80’lerde de 2015’te havada uçuşan arabalar falan olacağını öngörmüşlerdi. John Carpenter abimiz 1997’de Manhattan adasını bir açık cezaevine çevirmiş, “Sınıf 1999”da okulların savaş alanına döneceğini tasavvur etmişti.

    Ha misal, “Uzay Yolu” 22. yüzyılın ortalarında başlayıp 24. yüzyılın sonlarına kadar sürerek gayet akıllılık etmiş. Meşhur diziyle “ehehe, hani galaksiler arası seyahat olacaktı” diye dalga geçmek için nereden baksan bir 150 yılımız var daha. Zaten ben buradan felaket tellalı arkadaşlara önemli bir tavsiyede bulunmak isterim: Felaket tahminlerinizi mümkün mertebe rezil olmayacağınız geleceğe öteleyin. Sonra ciddi 2012’de dünyanın sonu gelecek” diye gezinen Serdar Turgut ve Engin Ardıç gibi olursunuz. Allah oldurmasın. Hayır, hiç değilse “Uzay Yolu” olmadı, Nostradamus’tan örnek alın anacağım. Nostradamus keriz gibi gidip “1560 yılında dünya tarumar olacak” dememiş. Abinin ne dediği zaten çok net de değil ya, efendi efendi belirsiz bir gelecekte Avrupa’da şu olacak, yok Deccal inecek falan yazmış da yazmış. Tam tarih de vermediği ya da tarihi de hesapta gizlediği için kafası rahat.

    Tabii gelecekle ilgili bu tip tahminlerin tutanı oluyor, tutmayanı oluyor ama eğri oturup doğru konuşalım; bunların en heyecanlıları, en ilgi çekenleri geleceğe dair umutsuz, hatta distopik felaket senaryoları oluyor. İnsan olarak o kadar tuhaf bir türüz ki nedense hep dünyamızın başına gelecek felaketler için şevkleniyor, dünyanın yaşanmaz bir yer hâle geldiği senaryoları daha bir tutkuyla takip ediyoruz. Misal ben bugüne kadar olumlu bir gelişmenin ardından “Nostradamus da bunu yazmıştı” diyen hiç kimseyi görmedim. Varsa yoksa deprem, yangın, suikast, felaket, soykırım.

    tutmayan Kehanet

    Bu iş cennet-cehennem ikilisinde bile aynı şekilde. Dünyanın her yerinde resim galerilerinde insanlar cennet tasvirlerine şöyle bir bakıp geçerken cehennem tasvirlerinin önünde uzun uzun duruyor, resimleri en ince detayına kadar inceliyor. Bunda tabii cennet tasvirlerinde pek bir heyecan olmamasının da bir rolü olabilir; neticede cehennem, hele ki Bosch gibi ressamlar tasvir ettiğinde en “binge-worthy” Netflix dizilerinden 10 kat heyecanlı ve ilgi çekici oluyor. Cennet ise cennet işte. Her şey iyi, her şey güzel.

    Geleceğin iyiden iyiye berbat zamanlar olacağına dair inanç, aklımda yanlış kalmadıysa milattan önce 5. yüzyıla kadar gidiyor. Tabii bir yandan bu inceden bir kıskançlık da olabilir; zira insanlar geleceğin çok kötü olacağına genellikle belli bir yaşa geldikten sonra inanmaya başlıyor ve pratikte haksız çıktıklarını görme ihtimalleri de bulunmuyor (Bir de tabii o zamanlar ortalama insan ömrü 35-40). İstisnalar hariç, “10 yıl sonra her şey çok kötü olacak” demiyor, büyük felaketleri hatta kıyameti hep kendi ölümlerinden sonraya havale edip genelde de bunun başlıca sorumlusu olarak “dönemin gençleri”ni gösteriyorlar.

    Yanlış hatırlamıyorsam Sokrates, bundan 2500 yıl kadar önce, “bu zamane çocuklarından bir halt olmaz, hepsi mal değneği, bunlar bu gidişle Atina’yı batırır, benden söylemesi” demiş. Sokrates’ten 2500 yıl kadar sonra Bakırköy sahilde kayalıklarda iki kişi şarap içerken yakalandığımızda, polis memurları aynı şeyleri bizim için de söylemişlerdi. Polis memurlarını Sokrates’le aynı kefeye koymak istemem. Zira neticede Sokrates haklı çıkmadı; Atina İskender’e kadar ayakta kaldı ama polis memurlarının haklı çıkma ihtimali hâlâ var, orasını tam bilemem.

    Tarihsel olarak gençlerin yaşadıkları ülkelerin kaderine çarpıcı bir şekilde etki ettiği hadiseler epey. Hattâ özellikle devrimler ancak gençlerin eseri olabiliyor. Başarılı ya da başarısız, geride kalan yüzyılın devrimcilerini bir gözden geçirirseniz, göreceksiniz ki çoğunun devrimciliklerinin zirve noktasında oldukları zaman, hâlâ aileleriyle yaşamaya devam ettikleri zaman. Devrim genç işi anlayacağınız, 40’ından sonra devrim yapan çok olmuyor.

    Devrim dışında, bazı ülkelerde gençlerin sayıca çoğunluğa ulaştığı ve bu sayede ülkelerinin siyasetine yön verdiği dönemler olmuş. ABD’de mesela, 2. Dünya Savaşı’nın hemen ardından yaşanan doğum patlamasıyla ülkedeki demografik yelpazenin en kalabalık grubu bebekler ve çocuklar oluyor. E bu bebek ve çocuklar, oy kullanacak yaşa gelir gelmez 1970’lerde falan ülkenin siyasetine ihtiyarları hiç de dikkate almadan yön vermeye başlıyorlar. Ancak burada ilginç bir durum var: Bu “boomer” kuşağı 70’li yıllarda ülke siyasetine ağırlığını koyuyor ve sonradan yaşlanınca iktidarı bırakmıyor. 70’lerde seçmenler içindeki en büyük grup da bunlardı, bugün de bunlar. 70’lerde gençler için daha iyi bir ülke talep ettiler, şimdi ise gençlerin işine gelmeyecek ama kendi çıkarlarına olan politikaları talep ediyorlar. E şimdiki gençler de bu arkadaşlara “boomer” diye kızıyor.

    Tabii bu “boomer” tanımının bizde de kullanılması bir garip; zira bizim ülkemizde ülkenin bugününe de geleceğine de “zamane gençleri” karar veriyor. Bakın önümüz seçim; kimilerine göre 7 milyonun üzerinde kardeşimiz hayatında ilk defa oy kullanacak. Ülke kurulduğundan beri yapılan seçimlerde seçmenin yarısından fazlası hemen her zaman 40 yaş altında. Her şeyi belirleyecek olan gençler yani. Geleceğimize dair bir umut ışığı varsa o da gençler sayesinde olacak, matematik bunu emrediyor. Bu bakımdan her ne kadar artık yavaş yavaş gençlerden umudu kesme yaşına doğru ilerlesem de öyle Sokrates gibi bir kalemde harcayamıyorum kardeşlerimi. Ha bakın 1 yıl içinde çok pis yaşlanabilirim de, baştan uyarayım.

  • Viyana Kuşatması zamanları, kahveyi öğrenen Avusturyalı ve yerli ve millî tarih masalları

    “Ortaçağ’da su çok kirli olduğu için hastalanmamak için su yerine bira içiyorlarmış” öyküsünden tutun da Viyanalıyı “keriz”, Osmanlıları iktisat bilmez kılan, “Ay kuşatmada çuvalları bırakmışlar da Viyanalılar bunları bulmuş, kahveyle öyle tanışmışlar” masalına kadar illa Netfliks Limited Series kıvamında tarihsel gerçekler istiyoruz. Osmanlıların gümrük rejimi uyguladığı mallara nasıl bir ciddiyetle sahip çıktığıyla falan ilgilenmiyoruz.

    Galiba 1980’lerdeydi; bir gün ansızın liselerde gördüğümüz tarih ve coğrafya derslerinin ismi de­ğişti. Sırasıyla “millî tarih” ve “millî coğrafya” oluverdiler. O dönem “geometriyi de değişti­rip millî geometri yapacak mı­sınız?”, “sırada millî kimya mı var?” gibi espriler revaçta olsa da aradan yıllar geçtikten son­ra durup düşününce, bu kararın Millî Eğitim teşkilatımızın tari­hi boyunca aldığı en yerinde ka­rarlardan biri olduğunu düşün­meye başladım.

    Şimdi yalan yok, coğrafya dersi için tam olarak aynı şeyi söyleyemem. Ne bileyim, izo­hips eğrileri, haritanın pusula­ya göre gerçek kuzeyi göster­mesi için gereken doğal sapma açısının hesaplanması, fön rüz­gârlarının etkileri gibi konular­da ne gibi bir millî perspektif sunabileceğimizden emin de­ğilim. Zaten pusulaların gerçek kuzeyi göstermediğini, harita üzerindeki bilgiler kullanıla­rak sapma açısı hesaplanması ve haritanın ona göre düzeltil­mesi gerektiğini askerde topçu okulunda öğrendim. Ha, emi­nim lisedeki kıymetli coğrafya hocamız İsmet Denli de bize bu konuda gerekenleri öğretmiş­tir ama kendisinin anlattığı ve benim aklımda kalan her şey; aynı zamanda disiplin kuru­lu başkanı olduğu için, müdür muavini odasında bire bir ger­çekleştirdiği uzun nasihat se­anslarından ibaret.

    Ancak tarih dersine durup dururken “millî tarih” deme­ye başlamakta, muhtemelen hiç hesaplanmamış serin bir dürüstlük var. Neticede biz o derste kendi coğrafyamız (ken­di millî coğrafyamız) dışında hemen hiçbir yerin tarihini öğ­renmiyorduk. Ne Mediciler ve Pazzi Komplosu ne Çin’deki Al­tı Hanedan dönemi ne Otto, ne Sezar, ne Pön Savaşları… İşin enteresan tarafı, üniversitede kendisinden Roma hukuku der­si aldığım (niye diye sormayın lütfen) rahmetli Belgin Hoca, bir derste Pön Savaşları’ndan bahis

    açıp kimsenin bilmediğini gö­rünce bunu nasıl olup da lisede öğrenmemiş olduğumuzu sor­gulamıştı. Demek ki rahmetli­nin zamanında tarih derslerinde Pön Savaşları’ndan da bahsedi­lirmiş; sonra bahsedilmez olmuş ondan sonra da zaten malum, dersin adını değiştirmişler.

    Tabii sadece içerikle ilgili değil bu. Aynı zamanda konula­rın ele alınışındaki sübjektiflik, bariz taraf tutma ve handiyse her paragrafa sinen “biz” anlatı­mı da bunun öyle objektif bir ta­rih olmadığını zaten gösteriyor­du. Kendisini çoğunluğun ak­sine hiç sevmesem de Edward Said’in katıldığım bir sözü var: “Bir akademik metinde ‘biz’ za­mirini gördüğünüzde derhal okumayı bırakın, en yakın çıkış kapısına koşun”.

    Frans Geffels, Viyana Muharebesi, 1683 (Karlsplatz Viyana Müzesi)

    Elbette tarihin, bu disiplinin kurucu babalarından Ranke’nin arzuladığı gibi saf bir objektif­liğe kavuşmasının mümkün ol­madığını az çok biliyoruz artık ya, yine de bu tam manasıyla objektif olamama durumu, doğ­rudan “anything goes” anlamına da gelmiyor. Öyle büyük mesele­lere girmeye hacet yok.

    Meşhur bir Viyanalı kahve zincirinin kahvelerini tanıtırken aktardığı “hoş” bir hikaye var mesela. Buna göre, başarısız Vi­yana kuşatması sırasında Türk­ler geri dönerken birkaç çuval da kahve çekirdeği bırakmış; kuşatmada kilit rol üstlenen Po­lonya Kralı Jan Sobieski de bu çuvalları bulup kahverengi fa­sulye zannetmiş; ne işe yaraya­caklarını bilmediği için de Kulc­zycki adında bir subaya vermiş. Kulczycki de daha önce Türk­lerin elinde esirmiş; biliyor­muş kahveyi de; hemen duruma uyanmış ve böylece Avrupa da kahveyle tanışmış.

    Bu hikaye mesela, Viya­nalıların da Sobieski’nin de o dönemde eşsiz birer “keriz” olduklarını gösteriyor. Zira Os­manlılar (millî tarihçi olsam biz derdim) kahveyi dünyadan bir sır gibi saklamış, gecelerce rü­yasında ismini sayıklamış değil ki? Bilakis kahvenin kıymetinin hayli farkında. O kadar farkın­da ki gümrük rejiminde kahve çekirdeklerinin kavrulmadan ihracatını engelleyen ve bunu çok sıkı denetleyen kanunları var. Yani Osmanlılar kahve is­tediğinizde bunu size seve seve satıyor; ama öyle çiğ çekirdek, fidan, kök olarak falan ülke top­rakları dışına çıkarmanıza ke­sinlikle müsaade etmiyor. Tabii Avrupalı tüccar ne yapıp edip bu çekirdekleri, tohumları alıp kah­veyi dünyanın artık yavaş yavaş keşfetmeye ve kolonileştirmeye başladığı bölgelerinde yetiştir­mek istiyor. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, iki Hollandalı tacir, ilk olarak Osmanlı toprakların­dan kahveyi kaçırmayı başarı­yor. Artık ondan sonra Allah ne verdiyse, Seylan’ından Hindi­çin’ine Surinam’ına akıllarına gelen her yerde kahve yetiştir­meyi deniyorlar. E şimdi Viya­na dediğin Venedik’ten deveyle 10, bilemedin 15 günlük yol (atla gidersin 10 günde alırsın. Za­ten devenin ne işi var Alpler’in yamacında allasen. Fil desen, Hannibal’dan kaldı diyeceğim ama deve ne ya?).

    Yani ezcümle Viyanalıla­rın kahveden haberdar olmaları için 2. Viyana Kuşatması’nı bek­lemelerine hiç gerek yok. Yahu Papa 8. Clemens bile ilk kahve­sini o tarihten 100 yıl önce iç­miş, çok beğenmiş de, çekirdek­leri vaftiz etmiş adam; Viyana­lıların niye hiç haberi yokmuş acaba?

    Yukarda dediğim gibi, bu biraz da “gönlümün çektiğince tarih” meselesi. Artık inanaca­ğımız gerçeği, mutlaka eğlen­celi, borsada aslında beş para etmeyen yeni hisse senetleri gi­bi “bir hikayesi olan”, eşe dosta anlatabileceğimiz şeylerden se­çiyoruz. “Ortaçağ’da su çok kir­li olduğu için hastalanmamak için su yerine bira içiyorlarmış” öyküsünden tutun da, Viyana­lıyı “keriz”, Osmanlıları iktisat bilmez kılan, “Ay kuşatmada çu­valları bırakmışlar da Viyana­lılar bunları bulmuş, kahveyle öyle tanışmışlar” masalına ka­dar illa Netfliks Limited Series kıvamında tarihsel gerçekler is­tiyoruz. Osmanlıların gümrük rejimi uyguladığı mallara nasıl bir ciddiyetle sahip çıktığıyla falan ilgilenmiyoruz. Atalarımı­zın da millî gururumuzu okşa­yan kahramanlıklar gösterme­sini istiyoruz. Adamların öyle kahveye gümrük vergisi koyan, tuza uyguladığı gümrük vergi­sini, gümrükten geçen derile­rin tabaklanmasında kullanılan tuz miktarına kadar hesaplayıp çatır çatır vergisini alan işbilir maliye memurları olmaları o ka­dar da koltuklarımızı kabartmı­yor olacak ki millî tarih anlatı­mızda bunlar yer almıyor. Yok; biz daha çok heyecan ve macera, biraz da komiklik istiyoruz artık tarihten. Yoksa ya da beğenmez­sek de oturup kendimiz uydu­ruyoruz; herkes de beğeniyor (layk), ne güzel!

    Oysa iki Hollandalı tücca­rın gümrük kaçakçılığı, ondan sonra da yer kürenin dörtbir ya­nında kahve yetiştirebilecekleri yer araması bence daha eğlen­celi ama herhalde anlatması da­ha uzun. Bundan “limited” değil de iki hatta üç sezon dizi yapar Netfliks.

  • Alaska’da geyiklere içki yasağı, Sparta’da toksik erkekler, FBI’ın pes edeceği cinayetler…

    Orta sınıfın kendi belirlediği sınırların herkes için ve her zaman geçerli olduğunu zannetmesi bize has değil. Zaten orta sınıfın böyle gereksiz yanılgıları vardır. Misal çizgiromandan uyarlanan “300 Spartalı” filminde Sparta kralı Leonidas, Pers elçisini öldürmeden önce durduk yere Atinalılara “eşcinsel” falan deyip “Burası Sparta, buradan çıkış yok!” diyerek elçiye zeval getiriyor.

    Gündüz kuşağı televiz­yon programlarını pek seyredemiyorum. O saatlerde yapacak daha iyi bir işim olduğundan da değil esa­sen. Genellikle o saatleri 1960-70 dönemi Yeşilçam filmleri izleyerek geçiriyorum; zira ak­şam eşim Arın eve geldiğinde onları izlememe izin vermiyor. Ancak yine de aradabir kopan tartışmalardan, eşin-dostun gönderdiği video parçacıkla­rından Müge Anlı ve progra­mından haberim var.

    Bilmeyen dört-beş kişi için kısaca özetleyeyim, Müge An­lı’nın programında genellikle taşrada Öklid geometrisinin tanımlamakta güçlük çeke­ceği, Gauss’a ilham verecek karmaşıklıkta aşk üçgenleri ve çokgenleri; FBI profiler’la­rının pes edip havlu atacağı cinayetler konu ediliyor. Ge­nellikle küçük bir köyde yaşa­yan “n” sayıda insan, “n” üzeri 2 eksi 1 sayıda ilişki yaşıyor. Tam formülünü çıkarmıştım bir ara da unuttum.

    İnsanlar genelde bu den­li yoğun ve Hollywood Glam Rock partilerini anımsatan cinselliğe şaşırıyor da; ben de her seferinde insanların diğer insanlara şaşırmalarına şaşı­rıyorum. Zira ne bileyim, bu olaylar eline bir-iki tane Ke­mal Tahir romanı geçen kim­senin yabancısı değil. Bana ne zaman bu programdan bir ha­dise anlatsalar, Kemal Tahir’in hangi romanında benzer bir olay olduğunu hatırlayabiliyo­rum mesela.

    Tabii bu orta sınıfın kendi belirlediği, özellikle cinselli­ğe dair sınırların herkes için ve her zaman geçerli olduğunu zannetmesi bize has değil. Za­ten orta sınıfın böyle gereksiz yanılgıları vardır. Misal çiz­giromandan uyarlanan “300 Spartalı” filminde Sparta kralı Leonidas, Pers elçisini öldür­meden önce durduk yere Ati­nalılara “eşcinsel” falan deyip “Burası Sparta, buradan çıkış yok!” diyerek elçiye zeval geti­riyor. Ama eğer yanlış hatırla­mıyorsam Spartalıların da pek öyle günümüzün artık yavaş yavaş sorgulanmaya başlanan cinsel normlarına uydukları söylenemez.

    Aklımda kaldığı kadarıy­la Spartalılar, bölgedeki en savaşçı şehir devleti. Hatta o kadar savaşçılar ki Spartalı­larda tek meslek askerlik; di­ğer bütün işleri zaten köleler yapıyor. Bu Spartalı oğlanlar altı-yedi yaşına gelir gelmez ailelerinden alınıyor, doğru­dan kışlaya götürülüyor. Kız çocuklarına evde biçki-dikiş öğretiyorlar herhalde ama oğ­lan çocukları istisnasız kışla­da. Kışla tabii ne bizim parasız yatılıya ne de er eğitim tuga­yına benziyor: Bir kere öyle karavana falan yok. Çocuklar o yaştan kendi yemeklerini çalıp yemeye alıştırılıyor ama çalmak da yasak. Yani hem ça­lacaklar hem yakalanmaya­caklar. Resmen ruh hastası bir eğitim.

    Her neyse, bu şekilde bü­yüyen çocuklar, damatlık ça­ğa gelince, bir hanım kızımız­la görücü usulü evlendiriliyor. Bu evlilikte yürütülen seremo­ni ise ilginç: Genç kızımızın saçları, tıpkı kışladaki oğlan­lar gibi sıfıra vuruluyor, kendi­sine kışladaki oğlanların giy­diği kıyafetler giydiriliyor ve gelinimizle damadımız bu şe­kilde birbirlerini ilk defa görü­yorlar. Amaç ise esasen hayatı boyunca kız yüzü görmemiş Spartalı oğlanı yumuşak geçiş­le kadın-erkek ilişkilerine ha­zırlamak. Evet bildiniz; bunlar kışlada sadece birbirleriyle oluyorlar; evlenince yabancı­lık çekmesin diye kızcağıza da gelinlik yerine asker kıyafeti giydiriyorlar.

    Tabii bunlar o zaman ayıp değil, günah değil ama yüz­lerce yıl sonra film çekerken Spartalılar herkesin eşcinsel­liğiyle alay eden toksik erkek­lik abideleri olarak resmedile­biliyor. Yahu herif gitti elçiyi kuyuya attı, olacak iş değil!

    Kısacası orta sınıf olarak hem zaman hem anlayış hem de mesafe olarak uzağımızda­kilerin de vazgeçilmez kabul ettiğimiz değerlere, kuralla­ra sıkı sıkıya bağlı olduğunu varsayıyoruz. O yüzden bir 18. yüzyıl hükümdarının, 14. yüz­yıl kralının, 4. yüzyıl değir­mencisinin cinsel hayatları, ilk kez okuyan birisinde Müge Anlı etkisi yaratabiliyor.

    Bu biraz da yorum hatasın­dan ileri geliyor olabilir. Misal, elimizdeki bazı belgelere göre yasak olan şeyler var. Diyelim ki 19. yüzyılda sokakta sekerek yürümek yasaklanmış. Kimi­leri bunu “19. yüzyılda sokak­ta sekerek yürünmezdi” diye yorumlasa da işin aslı böyle bir yasağı yazıya dökecek kadar yüründüğü, yasağın da zaten bu iş yapıldığı için getirildiği­dir. Eşeğin aklına karpuz ka­buğu düşürmek gibi olmasın ama, bugün Alaska’da geyik­lere içki içirmek yasak, ancak bizde böyle bir yasak yok. Ben kendi payıma Türkiye’de hele % 500 ÖTV’li içkisini geyikler­le paylaşan hiçkimse olduğunu sanmıyorum. Ancak Alaska’da böyle bir yasak koyulduysa ak­lıma gelen tek şey, birtakım Alaskalı derbederin geyiklere içki içirmek gibi bir eğlence­si olduğu. Yani bir şey yasak­landıysa (yasaklayan kurum ne olursa olsun), o şeyin yapıldığı sonucuna varmak kaçınılmaz.