Yazar: Barış Uygur

  • Maksat savaşsa din bahane

    Maksat savaşsa din bahane

    Doğrusu, insanlar tarih boyunca savaşmak, birbirlerine zulmetmek için ellerine geçen her fırsatı kullanmışlar. Bir lise önünde bekleyen mahallenin serserilerinin yoldan gelen geçen herkese salça olması, “Ne baktın?” ya da “Ne o havalar? Görmüyor musun bizi?” diye arıza çıkarması gibi dünya tarihinde de kurt kafaya koyunca kuzuyu yemek için muhakkak bir bahane bulmuş. Toprak kavgasından çıkan savaşlar, “Abi kız meselesi yüzünden çıktı, şimdi bu Truvalı Helen…” diye anlatılmış; ya da misal Büyük İskender, Attalus’u “Vay sen benim anneme küfrettin” diye öldürdüğünü söylese de, aslında Atinalılarla kendisine karşı ittifak kurmasına bozulmuş.

    Ama bilhassa çok tanrılı toplumlar her savaş ve zulüm için bir bahane uydursalar da pek öyle dinî bahaneler ileri sürmüyorlar. Yenen taraf, zafer için kendi savaş tanrısına bir hediye veriyor; yenilen taraf oturup “bonservisini verip göndersek mi bizim savaş tanrısını” diye kritik yapıyor ya da tıpkı Fenerbahçe’nin kendisine gol atan her futbolcuyu transfer etmesi gibi muzaffer tarafın savaş tanrısını kendisine mal ediyor. Zaten herkes çok tanrılı ve neticede birinde güneş tanrısı varsa diğerinde de var. Olur a birindeki tanrı diğerinde yok, insanlar tanrılarını paylaşmak konusunda son derece cömertler. Yani “Vay bunlar yağmur tanrımıza inanmıyor” diye savaşmak yerine, “Biz yağmur için ayrı tanrı kullanıyoruz, siz de buyurmaz mıydınız?” diyor, böyle böyle tanrılar da, tıpkı sevgi gibi paylaştıkça çoğalıyor. Yunanlar Mısır tanrılarını, Romalılar Yunan tanrılarını alıp kendilerine mal edebiliyor. Mısır’ın Neith’i, Yunan’da Athena oluyor, Roma’da Minerva; böyle nüfusta yapılan küçük isim değişiklikleriyle yürüyorlar. Yoksa Athena’nın kütüğü yine Mısır’dadır yani. Tabii şimdi böyle söyledim diye antik çağları bir hippi ortamı, bir Avrupa Birliği projesi, bir İsveç modeli gibi de zannetmeyin; sadece savaşmak için din gerekçesi yok.

    Maksat savaşsa din bahane
    Antik dönemde tanrıların seyahat özgürlüğü vardı. Mısır’ın Neith’i bir bakmışsın Yunanlıların Athena’sı oluvermiş.

    Ha ne zaman bu din meselesi bir savaş gerekçesi oluyor diye baktığımız zaman, bunun en azından bizim coğrafyada, Hıristiyanlığın doğuşuyla başladığını görüyoruz. Asıl amaç eskiden kız meselesi olmadığı gibi sonradan da dinî değil tabii. Zaten bu din adına savaş işinin şahikası olan Haçlı Seferlerinde bile; “Kudüs’e gidiyoruz!” diye yola çıkıp Bizans İstanbulu’nu yağmalayıp döneninden ya da daha henüz Orta Avrupa’dayken, hazır farklı bir dil konuşan insanlar bulmuşken başka Hıristiyanları katledenine onlarca örnek bulmanız mümkün. Görünen o ki insanları din için savaşmaya ikna etmek, Sabinelilerin, kadınlarını kaçıran komşu mahalledeki Romalılara, “Yüksek yüksek (takribî 7 adet) tepelere ev kuran Romalılar, annesinin bir tanesi Sabineli kadınları hor görmüş” diye savaş açmalarından daha kolay olmuş.

  • Kuvvetler ayrılığı da nereden çıktı

    Kuvvetler ayrılığı da nereden çıktı

    Efendim bu Yunan filozoflar hep ciddi meselelere kafa yormuştur. O zaman tabii “Sofokles’in oyunundaki kızı izledim. Bu kız Yeni Atina’yı simgeliyor” gibi magazinle karışık ahkâm kesmek mümkün değil. Madem çiftin çubuğun yok, balığa çıkmıyorsun, savaş desen hep bakayasın; o zaman böyle şeylere kafa yoracaksın.

    Şöyle ki; insanlar en başta kendilerini tehlikelere karşı koruyan en güçlü kişiyi kral yapıyorlar. Ama günü geliyor bu kral ölüyor ve oğlu başa geçiyor. Ama baba oğul bir değil ki? Baba esiyor gürlüyor ama oğlu sünepenin teki. İlk kraldan sonra gelen ikinci, bilemedin üçüncüsü tırt çıkıyor ve krallık tiranlığa dönüşüyor. Tiranlık halkı bezdirince yıkılıyor. Halkın bel bağladığı ekâbir kişilerin kurduğu düzene de aristokrasi deniyor ve âkıl adamlar yönetime geliyor. Tabii aralarında dönemin Orhan Gencebay’ları, Murat Belge’leri var ama nasıl Gencebay’ın oğlu arabeskçi değil punk rock’çı, Belge’nin oğlu edebiyat profesörü değil spor yazarıysa, bunlar da babalarına çekmiyor. Krallık nasıl tiranlığa dönüştüyse; aristokrasi de oligarşiye dönüşüyor.

    Kuvvetler ayrılığı da nereden çıktı
    Romalılar kendi tiranlarını yıkarken yasamayı, yürütmeyi falan birbirinden ayırıyor.

    Tabii halk yine yaka silkiyor ve “bari biz yönetelim” diye demokrasiyi kuruyor. Demokrasi dediysem; ANAP yok, Kamer Genç yok, Cemil Çiçek yok ama iyi kötü bir demokrasi var işte. Ama bir iki kuşak sonra ağzı laf yapan, her karşı çıkanı “Bunlar içimizdeki Persler, İskitlerdir” diye suçlayan demagoglar iş başına geliyor ve demokrasi oklokrasiye, yani çoğunluk diktasına dönüşüyor. Atina’nın en güzel yerlerini imara açıyor, durduk yere Spartalılarla savaşıyorlar. Millet de gaza geldiği için bir süre bu rejimi savunuyor; “lahdimizle geldik” diye mermer lahitlerle lideri karşılıyor. Ama gel zaman git zaman bakıyorlar ki bu iş böyle yürümez, aralarından biri o lideri deviriyor, kral oluyor ve hoop en başa dönüyoruz.

    Kuvvetler ayrılığı da nereden çıktı

    Bu böyle sar makarayı sar sar sar şeklinde devam ediyor. Döngüyü fark eden Romalılar “Yahu sistemlerin hepsi, kuvvetler tek elde toplandığı için bozulmuş diyor ve yasamayı, yürütmeyi falan birbirinden ayırıyorlar. Asker, ülkeyi yöneten Konsül’ün emrinde. Ama Senato var Konsül’ü seçiyor, isterse de indiriyor. E halk tribünü var, bizim eski açık gibi; onların da veto hakkı falan var. Böylece Sezar’a kadar götürüyorlar işi.

    Kuvvetler ayrılığı da nereden çıktı

    MÖ 2. yüzyılda, Polybius bu uygulamayı not ediyor. İki bin yıl sonra onun yazdıklarını bu kez Montesquieu (kafanıza göre okunur) yorumluyor. Yakın zamanda ABD’yi kuranlar da “biz de Roma gibi olalım” diyorlar. Hem binaları Roma mimarisinde yapıyorlar hem de kuvvetler ayrılığını uyguluyorlar. Artık mimarisine tav oldukları için mi sistemi alıyorlar, sistemi aldıkları için mi ortalığı sütuna dikilitaşa boğuyorlar, o kadarını bilemiyorum.

    Kuvvetler ayrılığı da nereden çıktı