Yazar: Barış Uygur

  • Kafir Saul oldu mu Aziz Paul!

    Kafir Saul oldu mu Aziz Paul!

    Eğer yanlış hatırlamıyorsam, dünya tarihinde din ve dinlerin ağırlığının son derece belirgin bir şekilde hissedilmeye başlaması Hıristiyan dininin azizlerinden Paul’ün önce Hıristiyan olup sonra da Hıristiyanlıkta glasnost ve perestroyka çalışmalarına girmesiyle beraber. Aziz Paul, aslında daha önce adı Saul olan ve Hıristiyan halkına zulüm üzerine zulüm eden bir şahıs. Bildiğim kadarıyla kendisi Tarsus’un çocuğu. Ama bir gün yine her zamanki gibi Hıristiyanlara zulmederken rüyalanıyor falan artık biz kendisinin yalancısıyız, zulmü bırakıp din değiştiriyor. E sonra da, tıpkı Cat Stevens’ın Yusuf İslam, Ferdinand Lewis’ın Kerim Abdülcabbar olması gibi; bizim Saul da Hıristiyanlığı kabul edince adını Paul olarak değiştiriyor.

    Ha ama asıl üzerinde durmamız gereken, illa gerekiyorsa yani, Paul’le beraber Hıristiyanlığın Yahudilere özgü bir yapıdan bütün dünyayı kapsayan, evrensel bir nitelik kazanmaya başlaması, daha önceden biraz adam seçerken bu noktadan sonra “Gel, ne olursan ol gel, ister Yunanlı, ister Romalı ol; ister Kenanlı ister Ermeni ol, yine gel” demeye başlaması. Bir noktada, artık ağzından çıkmış mıdır bilmiyorum ama Paul’ün (yani daha önceden Saul adıyla bildiğimiz kişi, bir tür TAFKAP ya da FYROM gibi) “Gerçek Hıristiyanlık bu değil,” diyerek dini bütün dünyaya açması.

    E böyle olunca tabii ne oluyor? Roma topraklarında yaşayan halk yavaş yavaş Hıristiyanlığa geçmeye başlıyor ve artık bizim en çok da ‘Yedi Uyurlar’la bildiğimiz Roma’nın Hıristiyanlara zulüm operasyonları başlıyor. Yalnız nasıl ki 28 Şubat bin yıl sürmediyse bu zulümler de sürmüyor ve bir noktada işlerin sarpa sardığını gören zamanın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmparator Konstantin bu zulmü durduruyor. 300’lü yılların başında “Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz, bu çağda ayrımcılık olacak iş mi?” diyerek Hıristiyanlığı serbest bırakan Konstantin, kısa süre sonra halkının büyük kısmının Hıristiyan olduğunu görüyor. Kendisi de bizzat Hıristiyanlığa geçti mi geçmedi mi hâlâ tartışılsa da “Gerçek Hıristiyanlık bu değil” diyenlerden biri de Konstantin oluyor ve imparatorluk topraklarına yayılan bu yeni din konusunda her kafadan bir ses çıktığını görerek İznik Konsili’ni topluyor ve tartışmalı dinî konulara bir son veriyor.

    Evet, Hıristiyanlık Roma topraklarında özgürce yayılmaya başlıyor başlamasına ama küçük bir sorun var. Daha önceden hemen her işleri için kendi küçük tanrıları olan Romalılar, dünyadaki bütün işlerle tek bir tanrının ilgilendiği fikrine o kadar kolay alışamıyorlar. İlginç bir şekilde her mesleğin ayrı bir azizi olması durumu da, üç aşağı beş yukarı bu döneme rastlıyor zaten ve eskiden, atıyorum bir çilingirler tanrısı varken, tek tanrılı dönemde kendisi açığa alınıyor ve bir de bakıyoruz ki bir süre sonra azizlerden biri çilingirlerin koruyucu azizi olarak atanıyor. E tabii meslekler falan olduğu yerde durmuyor, sürekli yeni meslekler ortaya çıkıyor. Örneğin fotoğrafçılık daha yakın zamana ait bir meşgâle ama onlar da eksik kalmıyor ve daha önce çamaşır yıkayanlarla beraber resimlerin (ressamların değil, ressamlarınki Lukas) ko- ruyucu azizliğini de üstlenmiş olan Azize Veronika, fotoğrafçılığın azizi olarak atanıyor.

    Uzun lafın kısası, tarih boyunca yalnızca Hıristiyanlık değil, herhangi bir din konusunda “Gerçek din bu değil” diyerek ortaya çıkanlar, sundukları yeni tanım ve tarif gerçekle ya da o dinin kökenleriyle alakasız bile olsa, yeterince güçlü ve etkililerse tekliflerini kabul ettirebiliyorlar. Zaten bu teklifler de “Teklif var ısrar yok” şeklinde gelirse kimsenin aklında bile kalmıyor, ancak beraberinde ısrar ve zorunluluk olursa kendilerini kabul ettirebiliyorlar.

    Ha bu anlattıklarım, aslını isterseniz duyan hemen herkesin “Gerçek tarih bu değil” diyerek karşı çıkacağı, aklımda kaldığı kadarıyla yaptığım gevezelikler. Tabii bu yeterince etkili ve bu gevezelikleri gerçek olarak kabul ettirecek kadar güçlü olmamamın bir sonucu. Zira Allah korusun, aksi takdirde bu yalan yanlış aklımda kalanları ders kitaplarında okuyor da olabilirdik.

  • Zamanında Sezar’a da diktatör dediler!

    Efendim ben de farkındayım, dünya tarihi, dünya tarihi diyorum ama dönüp dolaşıp dünyanın hep belli bir yerinden, Roma Cumhuriyeti’nden ve İmparatorluğu’ndan bahsedip duruyorum. Yani ne yalan söyleyeyim, ya benim aklımda hep bunlar kalmış ya da nasıl ki Romalıların Avrupa’ya ördüğü bütün yollar eninde sonunda Roma’ya çıkıyorsa, benim Dünya Tarihi bilgim de dön dolaş Roma’ya çıkıyor. Eh, Roma tarihinin de bilinen en ünlü ismi Sezar.

    Sezar aklımda yanlış kalmadıysa aslında öyle aman aman bir general, çok da büyük başarılar kazanmış bir asker değil ama kaleminin kuvvetli olması gibi bir avantajı var ve Galya’ya yaptığı seferi öyle bir allaya pullaya anlatıyor ki, sanırsın ki abi sadece bin atlıyla akınlarda çocuklar gibi şenmiş de karşısındaki koskoca bir orduyu yenmiş. Hâlbuki beyefendinin yendiği, Roma’nın üstün askerî teknolojisinin yanında pek bir küçümen kalan, kendi halinde bir takım kabilelerden ibaret, ki o kabilelerin en ağababasını yıllarca Asterix’te neşeyle okuduk. Elbette bu Asterix’in kabilesi türünden Galyalılar Romalılara geçmişte zorluk da çıkartmamış değildi ama aklımda kaldığı kadarıyla Galya cenahında Sezar’ın elindeki lejyonlara denk güçte bir oluşum yoktu.

    Ha, peki Sezar bu Galyalılarla niye savaştı? İşte orası biraz karışık. Her ne kadar Sezar Galyalıların, Roma için bir tehdit oluşturduğunu, Galyalılar özünde iyi insanlar olsalar da kuzeyden bastıran Cermen kavimlerinin yarattığı sıkışmanın Galya’da istikrarsızlık yarattığını, yok efendim Galyalıların kitle imha silahları bulunduğunu falan iddia etse de, eğer aklımda yanlış kalmadıysa asıl neden, Sezar’ın gırtlağına kadar borçlu olması ve bu borçları ödemek için ganimet peşinde koşması. Tabii bununla beraber, hele hele Romalılara ballandıra ballandıra anlatılacak bir zaferin, Sezar’ın siyasî hayatında da çok işine yarayacağı bir gerçek.

    Galya’da kazandığı zaferlerle dosta güven düşmana korku veren ve muhtemelen borçlarını da kapatan Sezar haliyle Roma’daki siyasi rakiplerinin de canını sıkıyor ve Senato Sezar’ı Roma’ya geri çağırıyor. Ancak Sezar bu çağrıya lejyonlarından birini alıp ünlü Rubikon ırmağını geçerek, yani askeri birliğiyle beraber Roma’ya girerek yanıt veriyor ve Roma Cumhuriyeti’nin üçüncü ve son askerî darbesini gerçekleştirmiş oluyor. Ha, elbette günümüzde durduk yere benzetme yaparken son anda “Ne diyorum lan ben,” diyerek Sezar’ın iktidarı ele geçirmesinin askerî darbe olmadığını falan ileri sürenler çıkabilir ama valla benim aklımda Sezar’ın hareketi bir askerî darbe olarak kalmış.

    Ve yine günümüzde benzetme yapacağım diye “Sezar’a da diktatör dediler,” diyenler de olabilir, işte orada durmak lâzım, zira diktatör Roma Cumhuriyeti’nde bir hakaret falan değil. Diktatörlük, Senato tarafından olağanüstü durumlarda bir kişiye verilen yasama ve yürütme erkini (o da sadece altı aylığına) tek başına elinde tutma hakkı ve yasal bir pozisyon. Roma Cumhuriyeti tarihinde de altı ay bittikten sonra “Yok arkadaş ben diktatör olmaya devam edeceğim,” diyen olmamış. Ha, Sezar Rubikon’u geçip darbe yaptıktan sonra devasa anayasa değişikliklerine gitmiş; yasama ve yürütmeye ek olarak yargıyı da diktatörlüğe bağlamış ve önce belirsiz bir süre için, iki yıl sonra da on yıllığına kendini diktatör ilan ettirmiş. Hadi on yıl yine iyi, abiyi on yıl da kesmemiş, kendisini ömür boyu diktatör ilan edivermiş ki bu da Roma Cumhuriyeti’nin sonunu getirip cumhuriyeti imparatorluğa çeviren sürecin başlangıcı olmuş.

  • Ah nerede o eski bayramlar, eski adamlar ve eski atlar…

    Ah nerede o eski bayramlar, eski adamlar ve eski atlar…

    Dünya tarihinde “Ah nerede o eski bayramlar” ekolü aklımda kaldığı kadarıyla Antik Yunan’da ortaya çıkmış. Homeros’un İlyada’sında Nestor adlı arkadaş eski zamanın insanlarını öve öve bitiremiyor mesela. Ama Nestor 110 yaşında; eski zamanın insanları diye tarif ettiği de, yarı hayvan-yarı insan, ele avuca sığmaz kişilikler. Nestor’un özlemle andığı eski insanlar da işte o zamanın eski bayramları gibi. Fantastik olduğunu, bir başka olduğunu hep duyuyoruz da biraz düşününce pek aklımız almıyor doğrusu.

    Eski zamanları yüceltmenin saçma olduğunu fark edenler de çıkıyor. Hatta Horatius, “Hmm eğer öyleyse bizim şiirlerimiz de tıpkı şarap gibi, yaşlandıkça durduk yere güzelleşecek” diye sevindirik bile oluyor. Ha elbette değeri yıllar sonra anlaşılan Bach gibi besteciler, Van Gogh gibi ressamlar var ve hep olacak ama, yıllar sonra birileri “Yahu bir Barış Uygur vardı, ne de güzel yazardı kerata” dediğinde bilin ki bu benim yazdıklarımın değerinin sonradan anlaşılmasından değil, eskidikçe sanki güzelmiş gibi hatırlanacak olmasından kaynaklanacak. Şurada biz bizeyiz, birbirimizi kandırmanın âlemi yok.

    Aynı şey tarihsel figürler için de geçerli. Hatta dikkat ederseniz, belirli bir tarihsel fügürü övme yarışına girenler o kişiye atfettikleri erdemler ve eylemler üzerinden düpedüz kendilerini övüyorlar. “Rahmetli şöyle iyiydi, böyle iyiydi” derken zamanla adama söylemediği sözler, yapmadığı şeyler yakıştırılmaya başlanıyor. Daha kötüsü, geçmişteki kişinin bugünün bilgisine haiz olduğu varsayılarak, 150 yıl önce ölmüş bir şahıs, daha sonra olacakları biliyormuş da ona göre hareket etmiş gibi çıkarımlar yapılıyor. 19. yüzyılda yaşamış adam oluyor bana bir Emmett Brown, oluyor bana bir Geleceğe Dönüş filmi.

    Ha tersi de olmuyor mu? O da var. Bakın misal Nero’yu, Roma’yı yaktı diye hatırlıyor, Caligula’yı zaten 18 yaşından küçük çocukların yanında anmıyoruz bile. Bugün artık Nero’nun o sırada Roma’da olmadığını da biliyoruz ama kime anlatıyorsunuz? Adamcağız kendisine atılan iftiralar yüzünden Hababam Sınıfı’ndaki müfettişin bile diline düşmüş.

    Caligula daha da fena. Aklımda yanlış kalmadıysa, +18 olmayan tek hikâyesi atını konsül olarak ataması. Yani dönemin başbakanı, hesapta Caligula’nın atıymış. Bence Caligula’yı ve Caligula’nın kurduğu Yeni Roma İmparatorluğu’nu çekemeyenler, atadığı konsülü beğenmemişler, burun kıvırmışlar; konsül de Caligula ne dese yapıyor falan diye herhalde, “Caligula atını konsül yapmış” diye mavra çevirmişler. E gel zaman git zaman, biz de bunu gerçek sanmışız. Caligula da tarihe altın harflerle geçeceğim derken atıyla geçivermiş. Yani uzun lafın kısası, tarihteki bir şahsın ne kadar da büyük ya da ne kadar da berbat olduğunu dinlerken Caligula’yı ve atını bir düşünün derim.

  • İfade özgürlüğü soytarılığın teminatıdır

    İfade özgürlüğü soytarılığın teminatıdır

    Zaman içerisinde kelimelerin anlamı değişiyor. Babalarının “Helaya gidiyorum,” demesinden utandığı için “tuvalete” gidenlerin çocukları da tuvalet yerine “lavaboya” gidiyor. Osmanlı Amele Cemiyeti’nin güzel insanlarının takipçileri kendilerine amele değil “işçi”; o işçilerin çocukları da “personel, mavi yakalı profesyonel” falan diyorlar. Tabii biz ister helaya ister lavaboya gidelim, orada yaptığımız şey değişmediği gibi, kişi kendisine ister amele, ister işçi, isterse de mavi yakalı profesyonel desin, aynı şey olmaya da devam ediyor. Ama bazen, örneğin bu “amele” kelimesinde olduğu gibi, aynı anlamdaki daha eski kelime hakaret yerine kullanılır oluyor. Uzunca süredir hakaret etmek amaçlı kullanılan “soytarı” da bu kelimelerden biri. Özellikle de “kralın soytarısı,” çoğunlukla yalaka, şaklaban demek için kullanıyor.

    Hâlbuki soytarı, özellikle de saray soytarısı dediğimiz kişi, eski çağların tek başına parlamentosu. Tamam yasa yapmıyor, halk tarafından seçilmiyor, hemen üzerime gelmeyin ama netice itibariyle saray soytarısının, bugün parlamentolara özgü olan bir hakkı var: Kürsü dokunulmazlığı. Üzerinde sadece bir havluyla soytarısının karşısına çıkıp, “Söyle bakalım kaç para ederim?” diye soran bir kral kalmış aklımda mesela. Soytarı, ciddiyetle kralı inceleyip, “Eh, nereden baksanız beş kuruş edersiniz,” dediğinde kral “Sadece bu havlu o kadar eder be!” diye gürlemiş. Bu kükremeye “E onu hesaba kattım zaten kralım,” diye cevap veren soytarı, düşünün bir bakalım; bugün herkesin kralın soytarısı olmakla suçladığı kimi insanlara benziyor mu?

    Bu yukarıda bahsettiğim Alman soytarısının başına hiçbir iş gelmemiş olsa da soytarılık, elbette tarihin her döneminde tehlikeli bir iş, onu biliyoruz. Zira soytarı, öyle zannettiğimiz gibi kralın karşısına geçip hebele hübeleyle vakit geçiren bir şahıs değil. Kralın siyasi kararlarını sorgulayan, “soytarılığını” zaten bununla yapan, kralın karşısındaki tüm resmî görevliler içerisinde görevi açıkça kralı eleştirmek olan bir insan. Bir nevi bizim CHP gibi ama onun eğlencelisini düşünün işte.

    Galiba bu dokunulmazlığın doğuşu, Eski Ahit’ten ama yanlış ama doğru yorumlanmış bir pasajdan ileri geliyor: “Tanrı, çılgınlar/deliler aracılığıyla konuşur.” Zaten bizim Türkçedeki “soytarı” kelimesinin örneğin Almancası da “Narr/Hofnarr” ve bire bir çevirisi “deli/baş deli” gibi bir şey. Üstelik eski Roma’da da örneğin Augustus’un, soytarısı Caecilius Galba’ya eleştirileri için sınırsız özgürlük tanımış olmasının da bir etkisi var. Bütün bunları göz önünde bulundurarak soytarının, saraydaki kadrolu muhalefet olduğunu söylemek mümkün.

    Tabii zamanla nasıl hela tuvalete (ve şimdilerde lavaboya), amele işçiye dönüşmüşse soytarı da mizahçıya dönüşüyor; parlamentolar, muhalefetler falan oluştuğu için saraydan ayrılıp ayrı eve çıkıyor. Yani bugün karikatüristiyle, hiciv yazarıyla, stand-up komedyeniyle mizahçılar geçmişte soytarıların üstlendiği zorlu görevi üstleniyorlar. Tabii tek bir farkla: Zamanında soytarıların sözünü “Muhakkak bir hikmet vardır,” diye dinleyen kralların yerini kimi onları hoş gören kimi canına okumak için fırsat arayan başka krallar alırken, soytarılarla “Delidir, ne yapsa yeridir,” diye eğlenen, Oğuz Aral’a “Allah sarhoşları, çocukları ve mizahçıları korur,” dedirten dünya halklarının yerini de hiç mizah yapılmasın isteyen başka halklar alabiliyor.

  • İskenderiye’deki ihanet şebekesi

    İskenderiye’deki ihanet şebekesi

    Tarihte devrimler, büyük dönüşümler durup dururken gerçekleşmez. Ne Augustus, “Ulan ne diye yetkilerimi herkesle paylaşıyorum, dur ben bunları tek elde toplayayım,” demiştir ne de Fransız Devrimi “Off bu rejim çok eskidi, yakışıyor mu bizim gibi trendsetter ülkeye,” denilerek gerçekleştirilmiştir. Bildiğimiz diğer bir şey de “Haydi beraber devrim yapalım,” diye yola çıkan insanların bir noktada birbirlerine girmesi, alavere dalavereyle devrimin aktörlerinden birinin diğerlerine galebe çalmasıdır. Bunun en güzel örneklerinden birini de Roma Cumhuriyeti’nin sonunda görebiliriz.

    Sezar’ın ölümünün ardından senato Roma Cumhuriyeti’ni tekrar ele geçirir ama hemen sonra Augustus’la birlik olup senatoya karşı savaşan Lepidus ve Marcus Antonius zafer kazanıp ülkeyi beraber yönetmeye başlarlar. Millattan önce 40’lı yılların sonunda, 42- 43 gibi olacak. Sinsi Augustus, ilk başlarda Lepidus ve Marcus Antonius’a ne istedilerse verir hatta kendisi azla yetinir.

    Ha nedir, Roma’yı ele geçirmişlerdir ama kasa tamtakır kuru bakırdır. Para bulmak için önce Cicero’yu vatan haini ilan eder ve malına mülküne el koyup öldürürler. E bakarlar kimse ses çıkarmıyor, başlarlar Roma’nın ileri gelenlerini “Bu vatan haini, bu çapulcu,” diye sıradan geçirmeye. Bu operasyonlar sırasında malını kaptırıp hiç olmazsa canını kurtaran birkaç kişi, “Cicero’yu almaya geldiklerinde sesimi çıkarmadım çünkü Cumhuriyetçi değildim,” falan demiş mi onu tam bilemiyorum bakın.

    Roma’yı beraberce yöneten üçlüden ilk çırak çıkan yanlış hatırlamıyorsam Lepidus olur. Daha önce kendisine verilen topraklara karşı o da emrindeki lejyonları, firardaki senato üyelerine karşı kesin bir zafer kazanmak için emanet etmiştir ama bu zafer kazanıldığında Augustus ve Antonius Roma topraklarını kendi aralarında bölüşür, Lepidus’a da zırnık koklatmazlar. Lepidus karşı çıksa da mücadeleyi kaybeder ama yine de Roma’ya dönerek senatoya girmesine izin verilir. Ettiği lafları yutar, daha önce Karunlukla, hukuksuzlukla suçladığı Augustus’un yanında ıvır zıvır işler müdürü olur.

    Her krem reklamında ayrı bir senaryo

    Bir sonraki anlaşmazlık önce arazi rantı yüzünden çıkar. Augustus’un kupon arazileri hep kendine ve yakınlarına ayırması Antonius’u kızdırır. Bu sorun bir anlaşmayla çözülse de gerilim devam eder. Milattan önce 30’lu yılların sonuna gelirken Roma’nın sokakta bağırıp çağıran tellâllardan oluşan basın yayın organlarının çoğunu eline geçiren Augustus, Mısır’da Kleopatra’yla yaşayan Antonius hakkında karalama kampanyası başlatır. Antonius özünü unutmuş, Kleopatra’nın oyuncağı olmuştur, Roma’nın değil Mısır’ın çıkarları için çalışmaktadır, dış güçlerin maşasıdır, tek başına ihanet şebekesidir falan fıstık.

    Antonius’un aklı geç de olsa başına gelir ve Augustus’u diktatörlükle, yasa dışı davranmakla, elâlemin malına mülküne konmakla falan suçlar ama iş işten geçmiştir artık. Senatodaki Antonius’a bağlı bazı vekiller istifa etse de Augustus bundan etkilenmez.

    Roma Cumhuriyeti’nin son savaşı başlar: Augustus’a bağlı askerler, zamanında Roma Cumhuriyeti’nin can damarlarına girmiş olan Antonius’un ordusunu yener ve Augustus da cumhuriyeti ele geçirmek için beraber yola çıktığı arkadaşlarını tamamen ortadan kaldırmış olur. E tabii cumhuriyeti de.

  • Kızılderili boncuk Sarıkafa kunduz peşinde

    Kızılderili boncuk Sarıkafa kunduz peşinde

    Geçtiğimiz ay İspanyolların Güney Amerika’yla ilişkilerinden bahsetmiştim. Bir de tabii Kuzey var. Malumunuz Kızılderililerle Avrupalıların giriştiği ticarette Avrupalı kürk alıyor karşılığında da Red Kit’ten öğrendiğimiz kadarıyla incik boncuk veriyor. Tabii çoğumuz özlü sözleriyle Rock Bar ve öğrenci evlerinin duvarlarını süsleyen Kızılderililerin incik boncukla kandırıldığını düşünüyoruz. Hâlbuki o boncuk dediğimiz, adamların para birimi. Avrupalı altını eritip yuvarlayıp para diye kullanırken o da bazı doğal kaynakları biçimlendirip para diye kullanıyor. Yeterince uzaktan bakarsanız ikisi de aynı şey. Bu sırada tarihler 16. yüzyıl sonunu gösterirken Avrupa’da kürk modası başlıyor. Şapkadan içliğe her şey kürk. Hollandalılar da gidip Amerika’dan kürk toplamaya başlıyor. Peki bu tacirler ellerine tüfek alıp kunduz mu avlıyor, kürkünü yüzüp gemiye mi yüklüyor? Elbette hayır. İlk temaslardan sonra Kızılderililer Avrupalının kürk istediğini ve karşılığında “boncuk” verdiğini duyunca, neredeyse kunduz neslini tüketecek şekilde avlanmaya başlıyorlar ve her Kızılderili elinde kürkle gemi yolu bekler oluyor. Avrupa’dan gelen bir gemi, kıyı boyunca elindeki kürkleri kendisine sallayan Kızılderililerden kürkleri toplaya toplaya gidebiliyor.

    Şimdi bu ortalama Rock’çının kafasındaki kalender kızılderilinin “Bir gün gelecek o kâğıt paranın yenmeyeceğini anlayacaksınız,” tavırlı imajını yerle bir ediyor olabilir. Zira gün geldiğinde (örneğin son kunduz da tükendiğinde) o boncukları yemenin de mümkünatı yok ama Kızılderili gayet boncuk peşinde.

    Bu sırada Hollandalılar Manhattan’ı satın alıyor, Kızılderililer de “Kayalığı kakaladık sarı kafaya,” diye eğleniyorlar. Bu işte güzel para olduğunu gören İsveç de Yeni Hollanda’nın az aşağısına Pensilvanya civarına Yeni İsveç diye ülke kuruyor. Nasıl olsa nehir boyu kürk satan bir alay Kızılderili var.

    Kızılderili boncuk Sarıkafa kunduz peşinde

    Tabii ticaretin kurdu Hollandalılar bu işe bozuluyor. Kızılderililere “Önüne gelene bazen üçe bazen beşe kürk satıyorsunuz. Biz üçün beşin hesabında değiliz, aranızda anlaşın, fiyatı da belirleyin ama bir tek bize satın,” diyorlar. Kızılderililer de kabul ediyor. Hollandalı, daha sonra Pensilvanya’daki paralel devlet Yeni İsveç’i de ele geçiriyor ki değmeyin keyiflerine. (Tabii sonra rüya bitiyor, sarı kafa Manhattan’ı, Surinam karşılığında İngilizlere vermek zorunda kalıyor ve Gullit’inden Rijkaard’ına gelecekteki futbol takımının bel kemiğini oluşturuyor.) Kızılderililer de keyifli, resmen boncuk içinde yüzüyorlar.

    Ha nedir? Avrupalı da bakıyor ki bu boncukları imâl etmek kolay, resmen boncuk basmaya başlıyor. Nasıl ki Güney Amerika altını Avrupa’da enflasyona yol açtıysa, Kızılderili ekonomisinde de boncuk enflasyonu baş gösteriyor. Bir yandan gelen gideni aratır misali, dinlerine karışmayan Hollandalı yerine onları Hıristiyan yapmaya çalışan veya topraklarından kovalayan, hastalık bulaştıran diğer Avrupalılarla uğraşmaya başlıyorlar ve paranın (boncuğun) yenmeyecek bir şey olduğunu geç de olsa anlıyorlar.

  • Altın peşinde harcanan bir krallık

    Altın peşinde harcanan bir krallık

    Galiba önce iş bölümü bulmuşuz. Tam birer keriz gibi oturup her işi yapacağımıza, işleri paylaşıp birine “Sen iyi ekmek pişiriyorsun, sen ekmek pişir, biz uğraşmayalım,” diğerine “Abi bak bir kere o koyun öyle kesilmez, eti hep ziyan ettin, ha ama bıçağının maşallahı var bak. Sen sırf bıçak yap, demir döv, kap kacak yap,” demişiz. Elinden hiçbir iş gelmeyen yarım akıllı iri arkadaşı da, “Sen de bari şurada dur da tarlaya depoya göz kulak ol,” diye bekçi koymuşuz. Hafızam beni yanıltmıyorsa, ekmek pişiren fırıncı, bıçak yapan demirci olurken bekçi diye işe koyduğumuz iş bilmez de başımıza kral kesilmiş, devlet olmuş. Sonrası malum. Diyelim tavuk alacaksınız, elli ekmek götürmek gerekiyor. Tut ki köyü aç bırakma pahasına elli ekmeği götürdünüz. E ekmekler tavukçu yiyene kadar bayatlar? Dolayısıyla bu noktada tavuk için elli ekmek vermek yerine, bir taahhütte bulunmak akıl edilmiş, elli ekmek (ya da iki gömlek) yerine geçen bir borç senedi verilir olmuş. E bu borç senedi ne? Ne silah ne zırh ne de tencere yapmaya yarayan ama yumuşak ve parlak, altın diye bir maden. Nadir olması ve paslanmaması da kullanılmasında bir etken tabii, orası ayrı.

    Tabii zamanla altın, değiştirmek için kullanıldığı şeylerden daha önemli oldu ve insanlar bu altın işini niye akıl ettiklerini unuttular. Savaşlar altın için çıktı, gözü dönmüş hükümdarlar, altın için nice koç yiğitleri ölüme gönderdi ama… İşte bir de aması var.

    16. yüzyılın Fabrikatör Saim Bey’i, karşısında dur diyecek bir Yaşar Usta olmayan büyük patron, milyarder, para babası, denizler hâkimi, armadalar sahibi İspanya Krallığı, konkistadorlarıyla Güney Amerika’da ne kadar altın gümüş bulduysa hepsini gemilere doldurup getirdi ama, altınlarını çalıp kılıçtan geçirdiği o güzel iyi insanların, birbirine parayla pulla değil sevgiyle bağlı Azteklerin de ahı tuttu tabii. Gerçi ne yalan söyleyeyim Aztekleri de tam hatırlamıyorum, kendilerine has bir sinsilikleri varsa bilemem.

    Altın peşinde harcanan bir krallık

    İspanyollardaki neşeyi bir düşünün. Sandık sandık altınlar, neredeyse ülkedeki altını ikiye katlamışlar, yani eskisine göre iki kat zenginleşmişler ve bunu kutlamak için aralarından en küçüklerini ekmekle şarap almaya göndermişler. E ama giden çocuk bir bakmış, ekmeğin de şarabın da fiyatı iki katına çıkmış. E eldeki para da iki katına çıktı deseniz, tam da öyle değil; deniz aşmak için o kadar masraf yapıldı neticede. Onca yolu keriz gibi boşa gidip gelmiş olmuşlar yani. Koskoca İspanya, iki kat zenginleştim zannederken ülkede resmen siz deyin bir 24 Ocak, ben diyeyim bir 5 Nisan kararları, daha küçükler desin bir 28 Şubat 2001 ekonomik krizi yaşanıvermiş.

    Yanlış hatırlamıyorsam tarihte bunun gibi ani enflasyon vakaları az da değil. Ne kadar ürettiysen o kadar zengin oluyorsun, elindeki paranın değerini de alabildiği ekmek belirliyor. Kürk getiren Hollanda, patates ve pamuk getiren İngiltere keyfine bakarken, altın gümüş getiren İspanyol batıveriyor. Üretmediğin zaman, gün geliyor elindeki para, pul oluveriyor. Hele bir de o parayla şanına şan katacak agoralar, çarşılar, kervansaraylar yaparsan şanın da coğrafi keşiflerin kerizi oluveriyor. Hele bir de keşfe bile çıkmadan borçla topladığın parayı mermer saraylara yatırdıysan yandı gülüm keten helva.

  • Platon Üniversitesi’ni iki netle kaçırdım

    Platon Üniversitesi’ni iki netle kaçırdım

    Bildiğiniz gibi çocuklu insanların başlıca problemi, çocuğun en katlanılmaz çağında onları başlarından nasıl atacaklarıdır. En azından bana öyle geliyor. Çocuğu gönderecek tarlası, atölyesi falan olmayan soylu sınıfı, yazının icadıyla beraber okula gönderme geleneğini başlatmış. Yahudiler bir adım daha ileri giderek toplumun hangi sınıfından olursa olsun 6-13 yaş arasındaki bütün çocukları okula gönder- mişler ve ilk kesintisiz zorunlu eğitim işine de imza atmışlar. Müfredatlarında din kültürü ve ahlak bilgisi, okuma yazma ve matematik var. Muhtemelen tarihin ilk TEOG’u da burada ortaya çıkıyor ve 13 yaşından sonra çocukların sadece bir kısmı TEOG’la iyi yerlere yerleştirilirken kalanları da bir meslek sahibi olsun diye çırak veriliyorlar.

    Aynı dönemde Antik Yunan’da eğitim laik. Müfredatta din dersi yok; vatandaşlık bilgisi, cirit atma ve güreş var. Ben güreşten kesin kalırdım, ciritten de borçlu geçerdim diye düşünüyorum. Yalnız sadece özel okul var ama henüz Montessori metoduymuş, Alman modeliymiş gibi şeyler olmadığı için okul ücretleri düşük. Buna ek olarak, “Benim çocuğum özel bir çocuk,” ya da “Bizimkisi İndigo çocuk, mavi bir aurası var,” diye özel muamele isteyen veli de yok. O dönemde ve hatta yakın zamana kadar kimsenin çocuğu özel değil, okula götürülüp, “Eti senin kemiği benim” diye teslim ediliyorlar.

    Platon Üniversitesi'ni iki netle kaçırdım

    MÖ 4. yüzyıla kadar yüksek öğretim de yok. Sokrates var ama onun da yeri belli değil, seyyar üniversite gibi geziniyor, dersine girmek için peşine takılıp Atina kazan sen kepçe gezeceksin. Bir nevi açıköğretim, gayet açıkta yapılıyor. Muhtemelen bu gezip tozmalardan yorulan Platon, ilk üniversitelerden birini açıyor. Gerçi bence öğrencilerin çoğu, eğlenceli partileri ve yaz şenlikleri varmış gibi gözüken Hedonist Üniversitesi’ne yazılmak istemiştir ama ailelerin tercihi Platon Akademisi’nden yana. Platon da yoğun taleple başa çıkabilmek için tarihin ilk üniversite giriş sınavını yapmak zorunda kalıyor ve rivayete göre geometriden dört neti olmayanı okula almıyor. Ama yine de Platon Akademisi’ne giremeyen öğrencilerin rızaları hilafına evlerine atla üç gün uzaklıktaki okullara gönderildiklerini sanmıyorum. Hatta Platon’u iki netle kaçıranlar güle oynaya Hedonist Üniversitesi’ne gidiyor olabilir.

    Roma’da da bir şekilde devam eden bu okullaşma, ortaçağa kadar varlığını sürdürüyor. Ama Ortaçağ’da Cermen istilasıyla eğitim sistemi altüst oluyor, artık zırt pırt sınav sistemi ya da müfredat mı değişiyor bilmiyorum ama okullar hem azalıyor hem de hayat için öğretmek yerine ölümden sonrası için eğitim vermeye başlıyor ve bu karanlık yıllar ancak 13. yüzyılda bildiğimiz anlamda ilk üniversitelerin açılmasıyla son buluyor. Ha nedir, eğitim yılı başladığına göre, gerek müfredatımızdaki ilerlemeye gerek geometri de bilmeden girilebilen üniversitelerimize şükrederek hayatımıza devam edebiliriz.

  • Koskoca Roma nasıl Bizans oldu!?

    Koskoca Roma nasıl Bizans oldu!?

    İnsanlar genellikle kendilerinden hangi isimle bahsedildiğini bilirler. İstisna olarak, öğrencilerin öğretmenlere gizlice lakaplar taktığı da olur. Ama gerek insanlara gerek devletlere, onların hiç haberdar olmadığı isimler takmak konusunda kimse tarihçilerin eline su dökemez. 

    I. Henry tahta çıktığında düz Henry’dir ve “İkincisi” olmayan bir “Birinci” yoktur. 1. Dünya Savaşı’nda, kimse “İkincisi ne zaman acaba?” diye düşünmemiş; yenilenler “Önümüzdeki savaşlara bakacağız, tarih uzun bir maraton, 2. Dünya Savaşı’nda taraftarımızı sevindireceğiz,” dememiştir. 

    Aklımda kaldığı kadarıyla, bu isimlendirmelerden biri de Bizans. Cüneyt Arkın’ın filmlerde kadınlara “Kahpe Bizans’ın yiğit güzeli,” demesine bakmayın; gerçekte alacağı cevap “Bizans ne ki?” olurdu. Zira Bizans, kendisine ileride Bizans deneceğini aklından bile geçirmiyor, kendisini Roma zannediyordu. 

    İşte bu Roma İmparatorluğu, 1453’te yıkıldıktan yüz yıl sonra bir Alman tarihçi, “Bence bunlara Bizans diyelim,” diye önermiş. Yani “Bizans,” bir Alman tarihçinin söz konusu devletin yıkılışından yüz yıl sonra uydurduğu bir isim. Muhtemelen bu tarihçi de kendisinin Alman olduğunu bilmiyor zira adam Bavyeralı ve 1500’lerdeyiz. Ama biz bugün ona Alman diyoruz. Eh, “Bizans” diye isim taktığı Roma’nın intikamı olsun bu da. 

    Koskoca Roma nasıl Bizans oldu!?

    Tarihçiler sadece devletler ve yöneticilere isim takmakla kalmıyor, ekonomimizin ve yönetim şeklimizin ne olduğuna da karar veriyor. 16. yüzyılda hiçbir tacir “Erken kapitalizm bitse de türev işlemlerle emeklilik fonlarını hortumlasak,” demiyor ama hortumlamak istemediklerinden değil, ekonomilerine “erken dönem kapitalizmi” dendiğini bilmediklerinden. Yine birileri, iyi kötü bir cumhuriyette yaşadığını düşünebilir ama tarihçinin biri yıllar sonra çıkıp, o ülkenin uzun yıllardır cumhuriyet olmadığını iddia edebilir. 

    En güzel örnek yine Roma. Roma Cumhuriyeti tarihçilere göre MÖ 27’de Octavius’un başa geçmesiyle sona eriyor, yerini İmparatorluk alıyor. Ama Romalıların, artık cumhuriyet olmadıklarından haberleri yok: Octavius sultan değil, padişah değil, bezirgân zaten değil ve kendisine “Eşitler arasında birinci” dedirtiyor. Senato, kağıt üzerinde de olsa var mı var. Octavius, yetkilerini Senato ve halk adına kullanıyor. Tabii o zaman da birtakım statükocular çıkıp, “Senato senatoluktan çıktı, ‘eşitler arasında birinci’nin hık deyicisine dönüştü,” diyor. E o dönemde karabiber lüks, kimse biber gazı falan yemiyor tabii ama akıbetlerini de pek bilmiyorum. Bu kağıt üzerinde cumhuriyet, galiba 3. yüzyıla, “Bu anayasa bize bol,” diyen Diokletiyanus’a kadar da devam ediyor. 

    Ama işte bu fesat tarihçiler yok mu; kağıt üzerinde de olsa gül gibi cumhuriyete, “Ne cumhuriyeti, bu bildiğin otokrasi,” deyip geçiyorlar. Ya da tarihçiler fesat falan değil ve bazen, insanların artık bir cumhuriyette değil de bir otokraside yaşadıklarını kabullenmeleri yüzlerce yıl sürebiliyor. 

  • Ergen Atilla’nın Roma sevdası

    Ergen Atilla’nın Roma sevdası

    Son yıllarda ülkemizin de dahil olduğu Erasmus programı çerçevesinde nice üniversiteli başka kültürlerle tanıştı, ucuz barlarda dolaştı ve katlanılması güç karaoke partilerinin ardından ülkelerine döndü. Bu değişim programları, aslında tarih boyunca hep varmış; sadece adına karşılıklı rehine demeyi tercih etmişler.

    MÖ 8. yüzyılda Çin’de farklı hanedanların prenslerini değiş tokuş ettiklerini az çok biliyoruz. Neredeyse her prens başka ülkede yetiştiriliyor. Bizde de Özal’ın prensleri vardı misal, onlar da hep başka ülkelerde yetişip öyle dönmüşlerdi. Bu geleneği Roma’da da görüyoruz. Romalılar ne zaman bir savaş kazansa, mağlup kralın oğlunu birkaç yıllığına alıyor zaten. Ha tabii şimdi tabağı boş göndermek olmaz, onlar da oğlunu aldıkları hükümdara oğluna karşılık birini gönderiyor. Bir nevi Fenerbahçe’nin Eskişehirspor’dan Alper Potuk’u alıp yerine Bienvenu’yü vermesi gibi bir şey. Ama adamlar da haklı. Roma’da o devirde kimse sultan değil, hükümdar değil. Dolayısıyla rehin aldıkları prensin yerine verecek prensleri yok.

    Ha ama Roma’da bu rehineler artık nasıl bir muamele görüyorsa, Roma’nın, “Dur şunun oğlu bir süre bizde kalsın da, oğlu bizdeyken bize saldırmasın,” dediği ülkeler dışında da daha Roma istemeden çoluğunu çocuğunu gönderenler de var. Örneğin bizim okul kitaplarının Türk, Macarların Macar kökenli olduğunu iddia edip paylaşamadıkları, diğer ülkelerinse Hun diyerek geçiştirdiği Atyani tila, tarihteki önemli değişim programı öğrencilerinden biri. Attila henüz 12 yaşındayken (ki ortalama ömrün daha kısa olduğu 5. yüzyılda bu aşağı yukarı lisans son sınıf öğrencisine denk geliyor) Hun hükümdarı olan babası onu Romalılarla imzaladığı bir barış anlaşması çerçevesinde Roma’ya göndermiş, karşılığında da Roma’dan Holosko artı Flavi- us Aetius’u almış. Gerçi anlaşmada Holosko olmayabilir esasında.

    Attila, ergenliğin doruklarındayken Roma’nın ucuz barlarında belki de karaoke yapıyordu.

    Neticede Attila arkadaş, rehin tutulduğu medeniyetin bütün artılarını eksilerini aklına yazmış. Tabii diğer yandan Roma’nın çocuğu Flavius da Hun topraklarındaki hayatı öğrenmiş. O da aynı izzet ü ikramla ağırlandığı için rehineliği hakkında Roma sokaklarında haberleri bağıran tellâllara yayın yasağı konulduğunu sanmıyorum.

    Ha tabii bu iki genç de ülkelerine döndükten sonra Erasmus yıllarını unutmamış. En azından Attila öyle gözüküyor zira artık Roma’nın nesi hoşuna gittiyse ülkesinde başa geçince hemen savaş açmış Roma’ya. E Roma ne yapsın, elinde Hunları bilen kim varsa ordunun başına geçirmiş ve o da tahmin edebileceğiniz gibi Flavius olmuş. Avrupa tarihinin en enteresan karşılaşmalarından birinde iki orduyu, zamanında değiş tokuş edilmiş bu iki genç yönetmiş. Neticede ikisi de bir türlü yenişememiş ama konumuz da bunların yaptığı savaş değil zaten.